acil kitap


Timur İmparatorluğu

Babası Barlas kabilesi lideri Turgay olan Timur, 1336′da Semerkant yakınlarında Keş (Yeşil Şehir)’de doğmuştur. Timur’un ortaya çıktığı tarihlerde, Çağatay Hanlığı sarsıntı geçirmekte idi. Otorite boşluğundan faydalanan, Cengiz hanedanından olmayan emirler, Çağatay hanlığı içerisinde idareyi ele alarak nüfuzlarını artırmaktaydı. Nitekim 1360 yılından itibaren adından söz edilmeye başlayan Timur, önce Emir Hüseyin ile 1370 yılından itibaren de tek başına Maveraünnehir’de hâkimiyet kurmuştur. Bu dönemde girdiği bir savaşta ayağının sakat kalması sebebiyle tarihlerde Aksak Timur (Timurleng) diye anılacak olan Timur, Cengiz soyundan gelmediği için emir unvanını kullanmıştır.


Emir Timur, 1370-1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan Delhi Sultanlığı, Irak, Suriye, Altın Orda Hanlığı ve Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu muazzam büyüklükteki topraklara hâkim olmuştur. Onun fetihleri, sonuçları açısından, Türk Tarihini derinden etkilemiştir. Meselâ, Altınorda Hanı Toktamış üzerine düzenlediği seferler (1391/8) Altınorda Devleti’nin çöküşüne ve yerine bölge hanlıklarının kurulmasına sebep olurken, Moskova Knezlerinin güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Böylece, XVI. yüzyıldan itibaren Rusya’nın Kafkaslar ve Deşt-i Kıpçak’a doğru yayılması söz konusu olacaktır.

Ancak Timur’un Türkistan’a hâkim olması aynı zamanda Özbek, Kazak ve Türkmenlerin günümüze kadar ulaşacak olan tarihlerinin de mihengi noktasını teşkil eder. 1398/99′da Hindistan Delhi Sultanlığına düzenlediği sefer de bölgedeki siyasî ve kültürel yapının değişmesine sebep olmuştur. Ancak Timur’un 1402 Ankara Savaşı ile Yıldırım Bayezid’i yenip, Anadolu’yu ele geçirmesi, Osmanlı tarihinde unutulmaz bir yer tutar. Bu olayla, Anadolu’daki Türk birliği sarsılmış, beylikler yeniden canlanmış ve “Fetret Devri” dediğimiz taht mücadeleleri Osmanlı Ddevleti’nin yıpratmıştır.

 


Ülkesindeki karışıklıklar sebebiyle Anadolu’da fazla kalamayan Timur, Çin seferine giderken yolda hastalanarak ölmüştür (1405). Timur’un ölümünden hemen sonra devlet oğlu ve torunları arasında paylaşılmıştır. Buna göre; Torunu Muhammed başkent Semerkant’ ta tahta çıkarken, diğer torunları Pir Muhammed ile İskender İran’ da, 3. oğlu Miranşah Bağdat ve Azerbaycan’da, en küçük oğlu Şahruh ise Horasan’da yerleşmişlerdir.

Timurlular adı verilen bunlar arasında Şahruh, Maveraünnehir bölgesini de ele geçirerek, Herat şehri merkez olmak üzere devletini kurdu. Ardından İran ve Azerbaycan’ı da hâkimiyetine alan Şahruh dönemi (1407-1447), Türkistan’da parlak bir kültür hayatının başlangıcı olmuştur. Şahruh’un ölümü üzerine, tahta büyük bir alim ve astronom olan oğlu Uluğ Beğ geçti. Onun iki yıllık saltanatı mücadeleler içinde geçmiş ve oğlu tarafından öldürülünce ülke dahilinde büyük karışıklıklar çıkmıştır. Nitekim Miranşah’ın torunu Ebu Said’in Akkoyunlu Uzun Hasan’a yenilmesiyle (1469) Horasan’ın batısında kalan bütün topraklar Akkoyunluların eline geçti.


Timurlulardan yalnız Hüseyin Baykara (1469-1506) Horasan’da tutunabilmiştir. Başkenti Herat, Türk tarihinde sayılı kültür merkezlerinden biri oldu. Ünlü Türk şair ve ilim adamı Ali Şir Nevai burada yetişmiştir. Baykara’nın oğlu Bediüzzaman’ın hükümdarlığı zamanında, Özbek hükümdarı, Şibani Muhammed Han’ın başkent Herat’ı ele geçirmesi( 1507), Timurluların sonu oldu. Timurlulardan Babür Türkistan’da başarılı olamayınca, Hindistan’a giderek (1519) Türk-Hind İmparatorluğu’nu kurmuştur.


|» “Türk Tarihi” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Timur’dan Sonraki Hanlıklar

Özbek Hanlığı (Şibaniler) (1428-1599)

Batu Han’ın kardeşi Şiban soyundan gelen Ebulhayr Han devletin kurucusudur. Altınorda Hanı Özbek Han’ın ahfadından oldukları için devlete onun ismini vermişlerdir. Özbekler, 1428 yılında Ebulhayr’ı Sibir şehrinde han ilân etmişler ve Timurluların içine düştüğü karışıklıklardan yararlanan Ebulhayr Han da, 1431′de Gürgenç dahil olmak üzere Harezm’e, 1447′ye doğru da Seyhun dolaylarında Sığnak şehrinden Özkent’e kadar olan bölgeye hâkim olmuştur. Ancak 1457′deki Moğol kabilelerin saldırısı yeterli direnç gösterilmediği gerekçesiyle Özbeklerin bir kısmı Ebulhayr’ın hâkimiyetini tanımayarak kuzeye göç etmişlerdir. Bunlar kendi başlarına buyruk hareket ettiklerinden dolayı Kazak diye anılacaklardır.


Ebulhayr Han, Çağataylılar’dan Yunus Han’a karşı giriştiği mücadeleyi kaybederek 1468 yılında ölmüştür. Yerine geçen oğlu Şah-Budak Han ise Yunus Han ve Timurlulara karşı ülkesini koruyamamıştır. Onun yerine geçen oğlu Muhammed Şibani Han, önce Timurluların iç mücadelelerinden faydalanarak, Maverâün-nehr’i ele geçirmeyi başardı (1500). Ardından Çağataylılar’ı yenerek Taşkent ve Sayram bölgelerini (1503), Timurlular’ın elinden de Harezm, Belh ve Herat şehirlerini alarak Türkistan’ın en büyük gücü haline gelmiştir. Ancak Şibani Han, Merv’de Safevi Hükümdarı Şah İsmail ile yaptığı savaşı kaybederek öldü (1510).


Muhammed Şibani Han’dan sonra büyük bir sarsıntı geçiren Özbek Hanlığı uzun bir süre iç çekişmelerle istikrarsız bir dönem yaşamıştır. Muhammed Şibani Han’dan sonra Özbeklerin en büyük hükümdarı olarak kabul edilen II. Abdullah Han zamanında (1580-1598), hanlık eski gücüne kavuşmuştur. Fakat 1597 yılında Safevi Hükümdarı Şah Abbas’a yenilmesi Özbek Hanlığı’nın parçalanmasına yol açmıştır. Sonuçta Horasan Safevilere, Taşkent ve civarı Kırgızların eline geçti. Diğer bölgelerde müstakil hanlıklar kuruldu.


Diğer Özbek Hanlıkları

Hive Hanlığı (1512-1873)

Şibaniler soyundan İl-Bars, Safevileri Harezm’den atmayı başararak, merkez Ürgenç şehri olmak üzere Hive Hanlığı’nı kurdu (1512). Arab Muhammed Han zamanında (1603-1623), hanlık merkezi kuraklık sebebiyle Hive şehrine nakledilmiştir. Hanlık tarihinde iç çekişmeler, Özbek Hanlığı’na, Moğol Kalmuklar’a, Ruslar’a ve İran’a karşı mücadeleler eksik olmamıştır. XVI. yüzyılın sonlarına doğru, Amu-derya’nın yatağını değiştirerek, Hazar Denizi yerine Aral gölüne dökülmeye başlaması, bölgede ziraî ve iktisadî hayatın büyük ölçüde gerilemesine sebep olmuştur. Hanlık, Afşar hanedanından Nadir Şah’ın Hive’yi ele geçirmesinden sonra (1740) kısa bir süre İran’a bağlı kaldı. Deli Petro zamanından beri Orta Asya’da gözü olan Ruslar, hileyle önce Hazar kıyılarında üs oluşturup ardından 1873 yılında Hive’ye saldırdılar ve hanlığı ele geçirdiler. Son Hive hanının Kızılordu tarafından tahtan uzaklaştırılmasına kadar ( 1920) şeklen de olsa Hive Hanlığı varlığını korudu.


Hive Hanlarından Ebul Gazi Bahadır Han (1643-1665), “Şecere-i Terakime” ve “Şecere-i Türkî” adlı eserleriyle Türk tarih ve kültürüne büyük bir hizmette bulunmuştur.


Buhara Hanlığı (1599 -1868)

II. Abdullah Han’ın ölümü üzerine (1598) baş gösteren iç çekişmeler ve taht kavgaları Özbek Hanlığı’nın parçalanmasına yol açmıştı. Halkın ileri gelenlerinin teklifi ile Astrahanlı Yar Muhammed’in oğlu Baki Muhammed hanlığa getirildi (1599). Böylece Buhara’da Şibani hanedanı yerine Astrahanlılar hanedanı başlamış oluyordu. Bu hanedanın Canıbeg kolu, İran hükümdarı Nadir Şah’ın Buharayı işgaline kadar devam etmiştir. Diğer kolu olan Mangıt Hanedanı ise 1753 yılında Muhammed Rahim Atalık’ın hâkimiyeti ele geçirmesiyle başlayıp, 1920 yılına kadar devam eder. Buhara ve Hive Hanlıkları, İran ve Ruslara karşı Osmanlılar ile iyi ilişkiler kurmuşlardır. Ancak mesafenin uzaklığı daha sıkı ilişkileri engellemiştir. 1868 yılında Rus hâkimiyetine düşen hanlık, 1920 yılında yeni Sovyet yönetimi tarafından ortadan kaldırılmıştır.

 


Hokand Hanlığı (1710-1876)

Hive ve Buhara Hanlıkları arasındaki mücadelelerden bıkan bir kısım halkı etrafına toplayan Şibani soyundan gelen Şahruh, Fergana’da Hokand merkez olmak üzere bağımsız bir hanlık kurmayı başarmıştır (1710). Bir ara Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kalan hanlık, 1876 yılında Ruslar tarafından ortadan kaldırılmıştır.


Yaka Türkmenleri (Türkmenistan)

Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkmenlerin bir kısmı Mangışlak, Maveraünnehir ve Horasan’da kalmışlardı. Bu bölgede diğer Türk boyları ile birlikte önce Moğol, sonra da Timurlular hâkimiyetinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Moğol asıllı Kalmukların saldırılarına maruz kalmışlardır. Fakat bulundukları bölgelerin istilâlara karşı daha korunaklı olması ve boylar hâlinde yaşamaları sebebiyle Türkmenler genelde müstakil bir hayat sürmüşlerdi. Kopet Dağı çevresinde Yamud, İmralı gibi Türkmen boyları ile bir araya gelerek güçlendiler.


1835′den itibaren İran ve Hive Hanlığı baskısıyla Merv bölgesine doğru yayıldılar. Burada 1855′te Hive Hanlığı, 1860′ta da İranlıların saldırılarını savuşturarak istiklâllerini korudular. Bu dönemde başlarında Kuşid Han bulunuyordu . Türkistan’daki Rus ilerleyişi karşısında büyük direniş gösteren Türkmenler, 1879′da Göktepe’de Rusları ağır yenilgiye bir uğratmışlardır. Daha sonra aynı mevkide yapılan savaşlarda verilen kayıplar ve uğradıkları katliamlar sonucunda, Rus hâkimiyetini tanımak zorunda kalmışlardır(1884). Çarlık döneminde Türkmenler, ağır baskılara maruz kalmışlardır. Bu baskılar Sovyetler döneminde de devam etmiştir. Bu dönemde Hazar kıyılarından Merv bölgesine kadar uzanan bölgelerde Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla sözde bir devlet kurulmuştur. Bu devlet 1991 yılında bağımsızlığını ilân ederek Türkmenistan Cumhuriyeti adını almıştır.


Azerbaycan Hanlıkları

Azerbaycan yani “odlar/ateş ülkesi” tıpkı Anadolu gibi çok eski devirlerden itibaren Türk akınlarına sahne olmuş ancak, bölgenin Türkleşmesi XI. yüzyıldaki Selçuklu çağı Oğuz-Türkmen yerleşmeleriyle gerçekleşmiştir. Moğol ve Timur idaresinden sonra bölgede Karakoyunlu ve Akkoyunlular Türkmenleri hâkimiyet kurmuştur. Daha sonra kurulan Safevi Devleti ile Osmanlılar arasında sürekli mücadelelere sahne olan Azerbaycan, Nadir Şah’ın ölümünden sonra (1747) küçük hanlıklara bölünmüştür.


Bölgede güçlenen Ruslar, önce Azerbaycan’ın iç işlerine karışmaya başladılar. Ardından Kuzey Azerbaycan’da yarım asır kadar birbirleri ile mücadele eden hanlıkları, birebir hâkimiyetlerine almışlardır. Böylece 1805′de Gence Hanlığı ( Ziyadoğulları), 1806′da Kuba ve Bakü Hanlıkları, 1815′te Şeki Hanlığı (Hacı Çelebi oğulları) ve 1822′de Karabağ Hanlığı (Cevanşir Beyleri) Ruslar tarafından ele geçirildi. Rus ilerleyişi karşısında harekete geçen, İranlılar, Ruslara peşpeşe yenilerek Gülistan ve ardından 1828 Türkmençay Andlaşması’nı imzalamak zorunda kaldılar. Bu anlaşmayla Azerbaycan, Aras sınır olmak üzere kuzey ve güney diye fiilen bölünmüş, Kuzey Azerbaycan’ı Ruslar işgal ederken, Güney Azerbaycan İran’da kalmıştır. Güney Azerbaycan’da Hoy ve Tebriz’de Dünbüllü Hanları, Erdebil’de Şeyhler gibi hanlıklar hüküm sürdüler. Bolşevik İhtilâli üzerine Rus ordularının Kafkaslardan çekilmesi ardından Azerbaycan Türkleri, 28 Mayıs 1918′de bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bunda Nuri Paşa komutasındaki bir Osmanlı birliğinin Bakü’ye girmesi etkili olmuştur.


    İlk bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti, 27 Nisan 1920 yılındaki kanlı Kızıl Ordu işgaline kadar yaşamıştır. Sovyetler döneminde Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1991 yılında ise bu devlet Azerbaycan Cumhuriyeti olarak bağımsız bir Türk devleti hâline geldi.


Kazak Hanlığı ve Yüzler (Cüzler)

Ebulhayr Han idaresindeki Özbekler, Moğol kabilelerinin saldırısı ile büyük kayıplar vermişlerdi. Özbek uruğları arasında iç çekişmeler başlaması üzerine bunlardan bir kısmı hanlıktan ayrılarak kuzeye göç ettiler (1457). Daha başka Türk unsurların katılması ile güçlenen bu topluluklar, kendi başlarına buyruk hareket ettiklerinden dolayı Kazak diye bilineceklerdir. Kazaklar bundan sonra Cuci soyundan değişik hanlar idaresinde siyasî bir birlik hâlinde yaşamışlardır. Kasım Han XVI. yüzyılın başlarında Kazakların tamamını hâkimiyeti altında birleştirmeyi başarmıştır. 17. yüzyıl başlarında Tevkel Han zamanında güçlerini daha da artıran Kazaklar, Maveraünnehir’e başarılı bir sefer düzenlemişlerdir. Bu dönemde Kazaklar, üç orda hâlinde (cüz = yüz) teşkilâtlandırılmışlardır. Bunlar Büyük Orda (Ulu Cüz) doğu da, Küçük Orda (Kiçi-Cüz) batıda, Orta-Orda (Orta-Cüz) ise Taşkent merkez olmak üzere ortada bulunuyordu.


18. yüzyıldaki Kalmuk istilâsı, Özbeklerin kuzeyindeki Kazakları perişan etmiş ve cüzlerin birbirinden kopmasına yol açmıştır. Ruslar, Kalmuklar ile Kazakları birbirine kışkırtarak, onları iyice zayıflatmıştır. Kazak ordalarından Küçük Orda Hanı Ebulhayr’ın, yardım alma ümidiyle Ruslara taviz vermesi, Kazakların Rus hâkimiyetine düşmüşlerine sebep olmuştur (1731).


Geri kalan Kazaklar, Kırgızlar ile birlikte Buhara, Hive ve Hokand Hanlığı etrafında toplanarak Ruslar’la mücadele etmişlerdir. Rus zulmüne karşı Kazak Türkleri pek çok defa isyan etmişlerdir . Bunlardan 1783′te Sırım Batur önderliğinde Doğu Kazakistan ‘da baş gösteren ayaklanma 15 yıl sürmüştür. 19. yüzyılın ikinci yarısında Ruslar, Kazakların siyasî birliğine son vermişlerdir. Sovyetler döneminde de Kazaklara karşı baskılar ve asimilasyon devam etmiştir


Kırgızlar

840′ta Orhun-Yenisey’deki Uygurları yıkan Kırgızlar önce Karahıtay ve ardından da 13.yüzyılda Moğolların hâkimiyetinde yaşamışlardır. Timurlular dönemine ait haklarında bir bilgi bulunmamaktadır. 16 yüzyılda ise başlarında Cengiz soyundan Halil Sultan’ın bulunduğu bilinmektedir. Kırgızların kâvmî teşkilâtı, bugünkü şeklini 17. yüzyılda almıştır. Bu dönemde Kırgızlar, Sağ ve Sol olmak üzere iki kola ayrılmışlardı. Kırgızlar, Sayan bölgesinde oturdukları eski zamana ait uruğ (kabile) adlarını korumakla beraber diğer Türk toplulukları ile de kaynaşmışlardır. Meselâ bunlardan, devlet tecrübesi olmayan bazı Altay ve Yenisey Türkleri. Kalmuklar ile karışarak Oyrat adıyla anılmışlardır. Umumiyetle Kazak hanlarının hâkimiyetleri altında yaşayan Kırgızlar, onlarla birlikte, 17. yüzyılın sonlarında Moğol asıllı Kalmuklara karşı savaşmışlardır. Kalmuklar ile olan savaş, dünyanın en uzun lirik destanı olan Kırgızların millî destanları Manas’ın oluşmasını sağlamıştır..


Hokand Hanlığı’nın kuruluşunda Özbekler yanında Kırgız ve Kazaklar da yer almıştır (1710). Orta Asya’da Kalmuk istilâsı Kazak ve Kırgızları yıpratmış, Rusya ve Çin bundan faydalanarak onları boyunduruk altına almaya çalışmıştır. Sovyet döneminde Bişkek merkez olmak üzere Karakol bölgesi, Fergana ve Hokand’ın bazı bölgeleri ile Oş ve Pamir’in kuzeyini içine alacak şekilde Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu devlet 1991 yılında diğer Türk Cumhuriyetleri ile birlikte bağımsızlığını ilân ederek Kırgızistan Cumhuriyeti hâlini almıştır.


Doğu Türkistan (Kaşgar Hanlığı)

Uygur ve Karahanlıların üzerinde kurulduğu Isık göl, İli Havzası ve Doğu Türkistan’ın bir bölümü Çağatay Hanlığı’nın çöküşünden sonra, Duğlat emirlerinin hâkimiyetine girmişti. Timur’dan sonra kendini toparlayan hanlığın idarecileri, putperest Kalmuk, Oyrat gibi kabilelere karşı cihat eden Müslüman kimselerdi. Bunlardan biri Veys Han’dır (1418-1428). Yerine geçen oğlu Esen-Buğa (1429 -1462), Timurlular ile mücadele etmiştir. 17 yüzyılda bu bölgelerde Hoca adı verilen yerli kişiler hâkim idi. Mançu Sülâlesi boyunca (1644-1911) Çin’e bağlanan bölge halkı daha sonra sık sık Çin’e karşı ayaklanmıştır. Bunlar’dan 1866 yılında başlayan, Yakub Bey (Atalık Gazi) tarafından idare edilen ayaklanma önemlidir. Türkistan’ın istiklâlini amaç edinen Atalık Gazi, kendini Kaşgar Hanı ilân ederek önemli başarılardan sonra müstâkil hale gelmiştir (1874). Fakat Çin,Rus ve İngiliz kıskacına giren Atalık Gazi, çareyi İstanbul’a elçiler göndererek (1870) Sultan Abdulaziz’e tâbi olmakta bulmuştur.. Osmanlılar karşılık olarak, o dönemde içinde bulundukları güç şartlardan dolayı silâh ve iktisadî öğretmenler göndermekten başka yardım yapamamışlardır. Atalık Gazi’nin ölümünden sonra ülkesi Çinliler tarafından tekrar işgal edilecektir (1877).


Safeviler (1502-1732 )

Devlet, adını Erdebilli (İran) Şeyh Safiyüddin (ölm. 1334)’ tarafından kurulmuş olan Safeviyye Tarikatı’ndan almıştır. Şah İsmail, Akkoyunluların içinde bulunduğu kargaşadan faydalanarak, gerek Akkoyunlu ve gerekse Karakoyunlulardan dağınık Türkmen zümrelerini, propaganda ettiği dinî heyecanın katkısı ile bir araya getirmeyi başarmıştır. Şah İsmail, çoğunluğu Anadolu’dan gitme Rumlu, Şamlu, Tekelü, Ustacalu, Dulkadirli, Afşar, Kaçar, Bayburtlu, Varsaklar gibi Türkmen aşiretlerinin de desteği ile Tebriz’ i zapt ederek Safevi Devleti’ni kurdu (1502).


Akkoyunlular’dan Azebaycan’ı alan Şah İsmail, 1509′da Bağdat’ı ele geçirdi. 1510 yılında Özbek Hanı Şibani’yi Merv yakınlarında ağır bir yenilgiye uğratarak sınırlarını Ceyhun nehrine kadar genişletti. Anadolu’da Şiî propagandasını gittikçe artırması, Osmanlı Hükümdarı Yavuz Sultan Selim’i harekete geçirdi. 1514 yılında Çaldıran’da yapılan savaşı kaybeden Şah İsmail, ölümüne kadar (1524) bir daha toparlanamadı. Yerine geçen Şah Tahmasb (1524 -1576), saltanatı süresince doğuda Özbekler, batıda da Osmanlılar ile mücadele etti. Onun ölümü ile bir süre devam eden karışıklıklardan sonra hükümdar olan I.Abbas dönemi (1587-1628) Safevilerin en parlak dönemidir. Özbeklere ve Osmanlılara karşı başarılar yanında pek çok alanda ilerlemeler kaydedilmiştir. Daha sonraki dönemler Osmanlılarla uzun süren mücadeleler, taht kavgaları ve iç çekişmelerle geçmiştir.


1732 yılında Afşarlar’dan olan Nadir Şah’ın iktidarı ele geçirmesiyle İran’da Safevi Hanedanı yıkılmış Afşar Hanedanı başlamıştır. Nadir Şah, doğuda Türkistan ve Hindistan’da büyük fetihler yapmıştır. 1779 yılında kurulan Kaçar Hanedanı ile İran’da Türk hâkimiyeti 1925 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir.


Hindistan Türk Sultanlıkları-Babürlüler

Gur Devleti’nin Kuzey Hindistan’daki Valisi Kutbiddin Aybeg tarafından kurulmuştur (1206). Lahor ve Pencap’ı da ülkesine katan Aybeg’in 1210′da ölmesi üzerine, oğlu olmadığı için yerine damadı Şemsüddin İl-Tutmuş, bütün Kuzey Hindistan’ı elinde toplayarak Şemsiyye Hanedanı’nı kurdu (1211 -1266).


İl-Tutmuş zamanında devleti Delhi başkent olmak üzere, Pencap, Multan, Lahor yanında kuzeyde Gazne’ye kadar uzanan bölgeleri içine alıyordu. İl-Tutmuş, Harezmşahlara karşı ülkesini korumuş, Moğolların önünden kaçan kalabalık Türk kitlelerini kabul ederek Hindistan’ın kuzeyinde Türk kültürünün gelişmesini sağlamıştır . Halife tarafından Hindistan Sultanı olarak tanınan İl-Tutmuş, 1236 yılında ölmüştür.Daha sonra kurulan Balaban Hanedanı döneminde (1266-1290), Moğol saldırıları durdurulmuş , ülke imar edilmeye çalışılmıştır. Kalaç Türklerinin Başbuğu Celaleddin Firuz’un iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Kalaç Hanedanı döneminde (1290-1320) Moğollar akınları püskürtülüp, yeni fetihler gerçekleştirilmiştir.


Kalaçlardan sonra Gıyaseddin Tuğluk tarafından kurulan Tuğluk Hanedanı bir asra yakın hâkimiyet sürmüştür (1321-1413). Türkistan’da Timur hâkimiyeti Hindistana Türk göçünün kesilmesine sebep olmuştu. Bundan dolayı devlet içerisinde yerli güçlerin ağırlığının artmaya başlaması üzerine Timur, Hindistan’a sefer yapmaya karar verdi.


Timur 1398 yılındaki bu seferiyle Hindistan’da zayıflayan İslâm’ı güçlendirmek istiyordu. Fakat Tuğluklulara ağır bir darbe indirmekle bağımsız devletçiklerin artmasına zemin hazırlamıştır. Nihayet Delhi’de idarenin Afganlıların (Seyyid Ailesi) eline geçmesi ile Tuğluk Hanedanı sona ermiştir (1414).


Hind-Türk İmparatorluğu olarak da bilinen Babürlüler Devleti’nin kurucusu, Timurlular’dan Fergana Beyi Ömer Şeyh Mirza’nın oğlu Zahüriddin Babür’dür. Renkli bir kişiliğe sahip olan Babür, Türkçe yazdığı Vekayi adlı hatıratında, kendinin ve askerlerinin Türk olması ile iftihar etmesine rağmen, kurduğu devleti batılı tarihçiler tarafından yanlış ve kasıtlı olarak Moğol devleti olarak adlandırılmaktadır. Babür, 1501 yılında Semerkant’ı ele geçirmesine rağmen, Özbekler karşısında tutunamayarak 1519 yılında Hindistan’a gelir. Delhi Sultanı Afganlı Lûdi hükümdarı ile uzun mücadelelerden sonra, Pencap’ın önemli şehirleri yanında Delhi ve Agra’yı da alarak devletini kurmuştur (1526). Afgan emirlerini, Hindu prenslerini ve yerel hâkimleri mağlûp eden Babür, Müslüman olmayanlara karşı başarılarından dolayı Gazi unvanını almıştır (1527). Bir yıl sonra hâkimiyetini Bengal’e kadar uzatan Babür, 1530 yılında başkent Agra’da ölmüştür. Babür’den sonra yerine geçen oğlu Hümayun , Hindistan’ da önemli fetihlerde bulunmasına rağmen kardeşleriyle giriştiği iktidar mücadelesini kaybederek Safevilere sığınmıştır (1540). Ancak bir müddet sonra Delhi’yi geri alarak tekrar hâkimiyet kurmayı başarır (1555).


Onun yerine geçen oğlu Ekber dönemi (1556-1605) devletin en parlak dönemidir. Ekber yaptığı fetihlerle Hindistan Yarımadası’nın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altında birleştirdi. Aynı zamanda din, kültür, iktisat alanlarında büyük gelişmeler kaydedildi. Dış işlerine de önem verilerek, Safeviler, Özbekler, Osmanlılar ve Portekizliler ile münasebetler kurulmuştur. Oğlu Cihangir döneminde (1605-1627), İngilizler Hindistanda yer edinmeye başlamışlardır. Daha sonra gelen Şah Cihan dönemi (1628-1658) mimarî, sanat ve siyaset alanlarında parlak bir dönemdir. Osmanlılar ile kurulan yakın münasebetler sonucunda, dünyanın en güzel mimarî eserlerinden sayılan Tâc-Mahal Türbesi’nin inşasında Osmanlı mimarları da görev almıştır. Kardeşleri ile yaptığı mücadeleyi kazanarak tahta geçen Alemgir döneminde (1658-1707), başarılı bir siyasî dönem geçirilmiştir. Ancak ondan sonra Babürlülerin durumu bozulmuştur.


İç çekişmeler, taht kavgaları, ayaklanmalar birbirini izlemiştir. 1723 yılında devlet, Delhi ve Haydarabad olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 1739 yılında İran hükümdarı Nadir Şah’ın Kuzey Hindistan ve Delhi’yi ele geçirmesinin ardından batılıların ülke üzerindeki baskıları artmaya başladı . 1766 yılında yapılan Allahabad Antlaşması ile idarî hâkimiyet İngilizlerin eline geçti. Nihayet, 1858 yılında Hindistan’ın İngiltere’ye bağlanmasının ardından 1877′de Kraliçe Victoria, resmen Hindistan İmparatoriçesi ilân edildi.


|» “Türk Tarihi” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Diğer TÜRK – İslam Devletleri

HARZEMŞAHLAR (1097-1231)

Ceyhun ırmağının Aral gölüne döküldüğü yerin güney kesimleri Harezm (Harzem) adıyla anılır. Öteden beri burada hüküm sürenlere Harzemşah (Harezmşah) denilmiştir .Harzemşahlar sülâlesinin atası Anuş-Tegin isminde, Begdili Türk zümresine mensup bir kişidir. Anuş- tegin Selçuklu Sultanı Melikşah’ın saray hizmetinde bulunuyordu. Oğlu Kudbeddin Muhammed, Selçuklulara bağlı kalarak, Harzemşah unvanı ile bu bölgenin valiliğini üstlenmiştir (1097-1128). Daha sonra başa geçen Atsız ve İl-Arslan devirlerinde hem Irak Selçukluları hem de Kara-Hıtaylarla mücadele edildi. Nitekim İl-Arslan, Sultan Sencer’in ölümü üzerine bağımsızlığını ilân etti (1157).


Harzemşahların en büyük hükümdarı Alaaddin Tekiş’tir (1172 -1200). Tekiş, önce Kara-Hıtaylar’ı, ardından son Selçuklu Hükümdarı II. Tuğrul’u yendi. Harzemşahlar kısa sürede sınırlarını Doğu Anadolu’dan Maverâünnehir’e kadar genişlettiler. Âdeta Selçuklu devletinin vârisi oldular. Karahanlı ve Kara-hıtay devletlerine son verdiler. Ancak bu parlak dönem uzun sürmedi. 1220′de bütün ülke Cengiz Moğolları’nın istilâsına uğradı. Celâleddin Harzemşah devleti yeniden toparlamak için uğraştıysa da başarılı olamadı. Ölümü üzerine Harzemşahlar Devleti tamamen ortadan kalktı (1231).

 

EYYUBİLER (1171-1348)

Haleb Atabeyi Nureddin Mahmut’un komutanlarından Selâhaddin, Haçlılarla işbirliği yapmakla Mısır’daki Fatımî devletine son vermişti (1171). Burada güçlü bir idare kuran Selahaddin, Nurettin Mahmut’un ölümünden sonra bağımsızlığını ilân etti (1174). Kurduğu devlet babasının adından dolayı Eyyûbîler olarak bilinir.


Selahattin Eyyûbî, emrinde bulunan Türk askerleriyle beraber Haçlılara karşı çetin mücadeleler verdi. Ünlü Hıttîn savaşı ile Haçlıları Kudüs’ten çıkardı ve İslâm dünyasında bir efsane hâline geldi (1187). Nitekim bir Arap şairi Selahattin Eyyûbî’nin Halep’i de alması üzerine “Arap milleti, Türklerin devletiyle yüceldi. Ehl-i Salib (Haçlılar) davası Eyyûb’un oğlu tarafından perişan edildi” demiştir.


Eyyûbî Devleti’nin sınırları kısa sürede Mısır, Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Arabistan’ın güneyine kadar genişledi. Ancak Selahattin Eyyûbî’nin ölümü üzerine devlet hanedan üyeleri tarafından paylaşıldı(1193). Mısır’daki asıl kol, ordu komutanlarından Aybeg tarafından yıkıldı ve yerine Memlûkler devleti kuruldu (1250). Hama kolu ise 1348′e kadar varlığını devam ettirmiştir.

 

MEMLÜKLER (1250-1517)

Memlûk kelime manasıyla beyaz köle demektir. Ancak bu söz zamanla bir terimi ifade eder olmuştur. Savaş esiri veya satın alınanların oluşturduğu hükümdarın muhafız birliklerine bu isim verilmiştir. İlk defa Abbasi halifeleri Türk asıllı Memlûkleri kullanmış, zamanla bunlar güçlenerek kendi devletlerini kurmuşlardır. Mısır’da kurulan Tolunoğulları ve Ihşidîler böyle ortaya çıkmışlardır.


İşte Mısır’ da kurulan Memlûk Devleti’nin kurucusu İzzettin Aybeg de, Memlûk adı verilen askerî komutanlardan biriydi. Eyyûbîlerin son hükümdarı ölünce tahta, karısı Şecerüddür geçmişti. Ancak bu durum hoş karşılanmadığından komutanlardan İzzettin Aybeg ile evlendi. Ordu, İzzettin Aybeg’i sultan ilân etti. Böylece Eyyûbî hanedanına son verilmiş oluyordu (1250).Memlûkler, Haçlıları ve o zamana kadar yenilemeyen Moğolları durdurarak İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlenmişlerdir. Aybeg’den sonra tahta çıkan Kotuz, Moğol-Ermeni ve Haçlı müttefik ordusunu Ayn-Câllûd Savaşı’nda bozguna uğratmıştır(1260).


Bir Kıpçak Türk’ü olan Baybars, Suriye’yi Haçlılardan kurtarmış, Moğollara karşı başarılar kazanmıştır. Moğolların Abbasi halifesini öldürmesi üzerine, aynı aileden birini halife ilân ederek , halifeliği Mısır’a taşımıştır. Döneminin en güçlü devleti hâline gelen Memlûklar arasında zamanla iç çekişmeler başlamış ve bu durumdan faydalanan Çerkes kölemenleri devleti ele geçirmiştir (1382). Nitekim Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı alarak bu devletin varlığına son vermiştir (1517).

 

 

Tolunoğulları (875-905)

Abbasi Halifeliği sınırları içerisinde kurulan müstakil ilk Türk devletinin kurucusu Tolunoğlu Ahmet’tir. Oğuz Türklerinden olan Tolun, Halife Mu’tasım zamanında cesareti ve bilgisi ile ün yapmış bir kişiydi.


Aynı şekilde cesur ve kültürlü olan oğlu Ahmet, ordu komutanı iken, Mısır’a vali tayin edilmişti. Ahmed Mısır’ı başarıyla yönetmiş ve kuvvetli bir ordu kurmuştu. Bağdat ile arası açılınca bağımsızlığını ilân etti (875-884). Mısır maliyesini düzeltip, halkı darlıktan kurtardığı için oldukça seviliyordu. Kısa zamanda Suriye ve Çukurova yöresini ele geçirdi. Ahmet’ten sonra yerine geçen oğlu Humâreveyh zamanında devletin sınırları Toroslara ve Irak’a kadar genişledi. Ancak onun yerine geçenler devleti koruyamadılar. Nihayet 905 yılında Abbasi kuvvetleri Mısır’a girerek Tolunoğullarına son verdiler.

 

 

Ihşîdiler (935-969)

Mısır’da kurulan ikinci Türk devletidir. Devletin kurucusu Maverâünnehir Türk beyleri sülalesinden olan Muhammed Ebubekir adında bir komutandır. Babası Toğaç, Tolunoğullarının hizmetinde bulunmuştur. Mısır valisi iken bağımsızlığını ilân eden Muhammed Ebubekir (935), önce topraklarını Dicle’ye kadar genişletti. Daha sonra İslâm’ın mübarek şehirleri olan Mekke ve Medine’yi devletine bağladı. Ölümünden sonra oğulları başa geçtiyse de asıl idare kölesi Kafur’un elindeydi. Kafur’un ölümüyle başlayan iç mücadelelerden faydalanan Fatimîler, Mısır’ı zaptederek Ihşidîlere (Akşitler) son verdiler (969).


|» “Türk Tarihi” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Osmanlı İmparatorluğu (1.Bölüm)

OSMANLI İMPARATORLUĞU

Anadolu(Türkiye) Selçuklularının 1308 yılında ortadan kalkmasıyla beraber, özellikle Batı Anadolu’daki beylikler arasında, Türk birliğini yeniden tesis etmeyi amaçlayan mücadeleler kızışmış idi. İşte bu mücadelelerin neticesinde Anadolu’da Osmanoğullarının yıldızı parlayacak ve altı yüz yılı aşan muhteşem bir Türk devletine tarih tanıklık edecektir. Osmanoğullarının Menşe’i: Tarihi kaynaklara göre Osmanlı devletini kuranlar, Oğuzların 24 boyundan biri olan Kayı boyuna mensuptur. Oğuz an’anesine göre Kayılar, sağ kolda yer alan Boz-okların Günhan kolunun en büyük boyudur. Dolayısıyla Oğuz teşkilât yapısında Kayılar, hakim unsurdur. Bundan dolayı Dede Korkut’ta “hâkimiyet bir gün Kayı’ya değe; bu dediğim Osman neslidir” denilerek Osmanoğullarının hâkimiyeti meşrulaştırılır.


Kayılar, Malazgirt Savaşı’nın hemen akabinde Anadolu’ya gelen Oğuz boylarındandır. Dolayısıyla onların Anadolu coğrafyası içerisinde yurt tutmaya yönelik göç hareketleri hem Anadolu’nun Türkleşmesi hem de Türkiye tarihinin şekillenmesi bakımından oldukça önemlidir. Tarihî kaynaklara göre elli bin kadar Tatar ve Türkmen gaza ve cihat maksadıyla önce Erzurum ve Erzincan’a, ardından da Artuklu sahasında yer alan Güneydoğu Anadolu’ya yönelmişlerdi. Kayı boyunun beyi Süleyman Şah, Halep’e giderken Fırat’ta boğulmuş ve “Türk Mezarı” da denilen Caber Kalesi’nde defnedilmiştir. Beylerini kaybeden “göçer evli”lerin bir kısmı, bugünkü Urfa-Viranşehir ve Mardin-Derik kazaları arasında bulunan Beriyye’ye gitmiş bir kısmı ise Anadolu’ya dağılmıştır. Bu sahalar, Kayı boyuna mensup Karakeçililer’in günümüzde de yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdir.


Babasının ölümü üzerine dört yüz kadar göçer evli ile bölgeyi terk eden Ertuğrul Gazi önce Pasin Ovası’na, Sürmeliçukuru’na varıp bir müddet burada kalmış, sonra Selçuklu Hükümdarı Sultan Alaaddin’in çağrısı üzerine Adıyaman ve ardından Ankara civarına gelmiştir. Yaklaşan Moğol tehlikesi ve uçları basan Bizans’a karşı yardımını gördüğü Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıları Ankara civarındaki Karacadağ’a konduran Sultan Alaaddin, Rumlara karşı Sultanönü (Eskişehir)’nde kazanılan zaferde, ordusunun akıncılığını üstlenen Ertuğrul Gazi’ye Söğüt, Domaniç ve Ermeni Beli’ni yaylak ve kışlak olarak tahsis etmiştir. Ertuğrul Gazi’nin vefatı üzerine (1281 veya 1288), küçük oğlu Osman Bey, Kayıların başına geçmiştir.

 

Kuruluş Devri

Osmanlı Beyliği’nin Kuruluşu;

Osman Bey

 

Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla başa geçtikten sonra, siyasî ve dinî bakımdan Anadolu’nun en itibarlı ve nüfuzlu tarikatlerinden Ahilerin mühim bir şahsiyeti olan Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenerek, gücünü artırmış idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizans’a karşı genişleme politikasını uygulayarak, İnegöl, Karacahisar ve Yarhisar’ı ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bilecik’i alarak, burayı beyliğin merkezi yaptı (1299). Bu tarih devletin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultanı III. Alaaddin Keykubad’ın İlhanlı Hükümdarı Gazan Han’ın kuvvetleri tarafından tutulup, İran’a götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasından bazıları ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Bey’e teveccüh göstermiş; Oğuz an’anesine göre onun hâkimiyetini tanımayı kabul etmişlerdir. Nitekim Oğuz beyleri Oğuz Han töresine göre tertip edilen bir törende Osman Bey’in önünde diz çökerek, onun verdiği kımızı içmek suretiyle tâbiyetlerini sunmuşlardır. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanoğullarının, şeklen de olsa bu dönemde, İlhanlı hâkimiyetini tanıdıkları bilinmektedir.


Osman Gazi, beyliğini ilân ettikten sonra idaresi altındaki bölgeleri beş kısma ayırarak buraları güvendiği ve savaşlarda yararlık gösteren kimselere tevcih etti. Oğlu Orhan’a Sultanönü, büyük kardeşi Gündüz Bey’e Eskişehir’i, Aykut Alp’e İn-önü’yü, Hasan Alp’e Yarhisar’ı ve Turgut Alp’e de İnegöl’ü verdi. Diğer oğlu Alaaddin’e ise şeyh Edebali’nin emin ve nazırlığında, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302′de Bursa tekfurunun liderliğinde birleşen Rum tekfurlarının Koyunhisar (Bafeon) savaşında ağır bir mağlûbiyet tatmaları, Osman Bey’in Bursa ve Kocaeli taraflarına akınlar yapmasını oldukça kolaylaştırmıştı. Bir taraftan Bursa öte taraftan İznik Türk kuşatması altında tutuluyordu. Ancak yaşlılık sebebiyle Osman Bey, fetihler için oğlu Orhan’ı görevlendirmişti. Nitekim 1324 yılında Osman Bey vefat etti ve oğlu Orhan Bey Osmanlı tahtına çıktı.

Orhan Bey

1326 yılında Bursa’yı, uzun süren kuşatmanın ardından, ele geçirince babasının vasiyetini yerine getirerek, Osman Gazi’nin naaşını Bursa’ya nakletti ve burayı devletin yeni merkezi yaptı. Orhan Bey’in komutanlarından Akçakoca ve Karamürsel ise İstanbul kıyılarına kadar akınlarda bulunuyorlardı. Bu fetih ve akınlardan telâşlanan Bizans İmparatoru Andranikos büyük bir ordunun başında Osmanlılara karşı harekete geçtiyse de Maltepe (Palekanon) Savaşı’nda ağır bir yenilgi aldı (1329). Bu zafer, İznik ve İzmit’in ele geçirilmesini kolaylaştırmıştır. Rumeliye Geçiş; Karasi Beyliğinde başlayan taht mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey, Balıkesir ve civarını topraklarına katarak, ileride gerçekleşecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir mevkiye sahip olmuştur. Nitekim Karasi Beyliğinin deniz gücü ve Hacı İl Bey, Evrenos Bey gibi değerli komutanlar artık Osmanlıların emrine girmişlerdir.


Bizans içindeki taht kavgaları ve Bulgar-Sırp saldırıları karşısında, gittikçe güçlenen Osmaoğullarından yardım isteyen Kantakuzen’in talebi üzerine Orhan Bey’in oğlu Süleyman, bir orduyla Rumeli’ye geçti (1345). Edirne’yi kuşatan Bulgar-Sırp kuvvetlerini bozan Süleyman Paşa bu zaferin karşılığında Gelibolu’daki Çimpe Kalesi’ni Bizans’tan aldı. Böylece Osmanlılar ilk kez Rumeli yakasında bir üs elde etmiş oluyordu (1356). Süleyman paşa Gelibolu’nun ardından Tekirdağ’a kadar olan bölgeleri de ele geçirerek buralara Anadolu’dan getirilen Türkmenleri yerleştirdi. Böylece Rumeli’de de Türkleşme hareketi başlamıştır. Süleyman Paşa’nın ölümünden sonra Rumeli’deki fetihler için kardeşi Murat Bey görevlendirildi (1359). Ancak 1362′de babası Orhan Bey’in de ölümü üzerine Murat Bey, Bursa’ya döndü ve Osmanlıların 3. hükümdarı olarak tahta çıktı (1362).


Rumeli ve Balkanlarda Fetihler;

I.Murat (Hüdavendigar) önce tahtta hak iddia eden kardeşlerini bertaraf etmekle işe başladı ve bu arada elden çıkan Ankara’yı yeniden aldı. Anadolu’da birliğin sağlanmasının ardından Murat Hüdavendigar, inkitaya uğrayan Rumeli ve Balkanların fethine yöneldi. Bu sırada Balkanlar karşıklık içindeydi. Bir taraftan Sırp Hükümdarı Düşan’ın ölümü ile Sırplar arasında iç mücadeleler şiddetlenmiş, öte yandan Macar Kralı Layoş, Balkanlarda Ortadokslara olan baskıları artırmıştı. Evrenos ve Hacı İl Bey komutasındaki kuvvetler bu durumdan da yararlanarak Keşan’dan Dimetoka’ya kadar olan yerleri fazla bir mukavemet görmeden ele geçirmişlerdi. Sazlıdere Zaferi ile Edirne ve Filibe, Lala Şahin Paşa tarafından fethedildi (1363/4). Bu savaşlarda Bulgarların yanında yer alan Bizans barış yapmak zorunda kaldı.


Türk ilerleyişini durdurmak isteyen Macar, Bulgar,Sırp ve Ulahlardan müteşekkil bir Haçlı ordusu Macar Kralı Layoş’un liderliğinde Edirne üzerine yürüdü. Ancak Meriç sahilindeki Sırp Sındığı denilen mevkiide, kalabalık Haçlı ordusunu hazırlıksız yakalayan 10 bin kişilik kuvvetiyle Hacı İl Bey, büyük bir bozguna uğrattı (1364). Sırp Sındığı zaferiyle Osmanlılar, Balkanlardaki fetihlerine hız verdiler ve bunu kolaylaştıracağı için Osmanlı başkenti Bursa’dan Edirne’ye nakledildi. Fetihler karşısında çaresiz kalan Bulgarlar Türk himayesini kabul etmek zorunda kaldılar (1369). Çirmen Zaferi ile (1372) Batı Trakya ve Makedonya’nın bir kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi ve Selanik ile Köstendil’in de ele geçirilmesinin ardından Sırp Kralı Lazar, vergi verip, gerektiğinde asker göndermek şartıyla Osmanlılarla barış anlaşması imzaladı(1374).


Yaklaşık on yıl süren mücadelede, Rumeli ve Balkanlarda fethedilen bölgelere Anadolu’dan mütemadiyen Türk nüfus kaydırılarak bölgede demografik dengeler Osmanlılar lehine değiştirilmeye başlanmıştı. Bu tarihten sonra bir müddet Balkanlardaki fetihlere ara verilmiş ve Anadolu’da Türk birliğini sağlamlaştırmaya yönelik düzenlemelere geçilmiştir. Bu maksatla I. Murat, oğlu Bâyezid’i Germiyan beyinin kızı ile evlendirmiş; Tavşanlı, Emet ve Simav gelinin çeyizi olarak Osmanlılara verilmiştir. Aynı şekilde Akşehir, Yalvaç, Beyşehri gibi bazı şehir ve kasabalar Hamidoğulları’ndan para karşılığı satın alınmış, Candaroğullar da Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Artık Osmanlıların karşısında tek bir güç kalmıştı; Karamanoğulları.


Alaaddin Ali Bey, Osmanlıların yeniden Balkanlara yönelmesini de fırsat bilerek, harekete geçmiş ancak I. Murat Konya önlerinde Karamanoğullarını yendiğinde Karaman beyi af dilemek zorunda kalmıştır(1387)


Murat Hüdavendigar’ın yeniden Rumeli’ye yönelmesiyle birlikte Niş ve Sofya da dahil olmak üzere bütün Bulgaristan fethedildi.(1385/88). Timurtaş Paşa’nın Sırp kuvvetleri tarafından baskına uğratılıp, yenilmesi üzerine cesaretlenen Bulgar, Leh, Çek ve Macar kralları da Sırpların yanında yer aldılar. Fakat Çandarlı Ali Paşa, Bulgar Kralı Şişman’ı esir alarak Bulgarları bu ittifakın dışına attı. Buna rağmen Haçlı ordusu ilerleyişini sürdürünce, I. Murat ordusunun başına geçerek düşmanı Kosova’da karşıladı. I.Murat’ın oğulları Bâyezid ve Yakup’un da yer aldığı Osmanlı birlikleri büyük bir zafer kazandı.


Sırp Kralı Lazar ve oğlu esir edilmiş, düşman kuvvetlerinin büyük bir kısmı imha olmuştu. (20 haziran 1389). Fakat I.Murat savaş meydanını gezerken bir Sırp tarafından hançerlenerek şehit düştü. Bunun üzerine Sırp kralı da Osmanlı askerleri tarafından öldürüldü. Osmanlılar için Balkanlarda tutunabilmek yolunda ölüm kalım savaşı olarak görülen I.Kosova Zaferi Sırplar tarafından asla unutulmamıştır. Günümüzde dahi masum Müslüman halka yönelik vahşetin arkasında bu mağlûbiyetin ezikliği ve intikam hissi yatmaktadır.

Anadolu’da Türk Birliği’nin Sağlanması;

I. Murat’ın şehit edilmesinin ardından oğlu Bâyezid, devlet adamlarının ittifakıyla hükümdar ilân edildi. Babasının ölümünü fırsat bilen Anadolu’daki beyliklerin Osmanlılar’a bıraktığı toprakları yeniden ele geçirmek maksadıyla harekete geçtiklerini haber alan Bâyezid, süratle Anadolu’ya döndü. 1390 yılında Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhan beylikleri ortadan kaldırıldı. Ertesi yıl Hamidoğulları Beyliği toprakları ele geçirildi ve bu beyliklerin yer aldığı topraklarda Anadolu beylerbeyliği adıyla idarî bir ünite oluşturuldu. Ardından Osmanlıların en önemli rakip olarak gördüğü Karaman Beyliğine yönelen Yıldırım Bâyezid, Konya’yı kuşattı.


Alaaddin Ali Bey’in barış talebi, Beyşehir ve çevresinin Osmanlılara bırakılmasıyla kabul edildi.(1391). Fakat Yıldırım Bâyezid’in Mora ile ilgilenmesini fırsat bilerek Ankara Sancak Beyi Sarı Timurtaş Paşa’yı esir alması üzerine, Yıldırım Bâyezid, Alaaddin Bey’e kesin bir darbe vurmaya karar verdi. Anadolu’ya geçen Yıldırım, üç gün süren savaşın ardından ele geçirilen Alaaddin Bey’i ortadan kaldırdı ve toprakları Osmanlılara ülkesine dahil edildi(1397). Karamanoğlu tehlikesinin bertaraf edilmesiyle, Anadolu’da Osmanlılara direnebilecek en güçlü devlet olarak Kadı Burhaneddin devleti kalmış idi.


Daha 1392 yılında, Kadı Burhaneddin’in müttefiki durumundaki Candaroğlu Süleyman anî bir baskınla öldürülüp beyliğin Kastamonu şubesi ortadan kaldırılmıştı (1392). Ardından, ertesi yıl Amasya ve Merzifon civarı Osmanlı hâkimiyetine alınmıştı. Kadı Burhaneddin’in 1398′de Kara Yülük tarafından öldürülmesi üzerine, ona bağlı Sivas, Tokat, Kayseri, Malatya gibi şehirler birer birer ele geçirildi. Böylece Fırat’ın batısında kalan Anadolu toprakları Osmanlı sancağı altında birleştirilmiş oluyordu.

Yıldırım Bâyezid’in İstanbul Kuşatması ve Balkanlardaki Fetihleri.

Yıldırım Bâyezid’in Karaman seferine anlaşma gereği katılan Bizans İmparatoru V.Yuannis’in oğlu Manuel’in, babasının ölümü üzerine anlaşmayı çiğneyerek İstanbul’a kaçması sebebiyle Yıldırım, İstanbul’u kuşatmaya karar verdi. 1391′de başlayan ilk muhasara 1396 yılına kadar sürdürüldü. Bu maksatla İstanbul Boğazı’nda Anadolu Hisarı inşa edildi. Şehre dış yardımların gelmesini önlemeyi ve iaşe zorluğu altında savunmayı kırmayı hedefleyen bu muhasara Timur’un Anadolu’ya ulaşmasına kadar fasılalarla devam ettirilmiştir. Bu kuşatma sürerken bir yandan da Yıldırım, Bulgaristan, Arnavutluk ve Bosna taraflarında fetih hareketlerine devam etmekteydi. Kuşatma altındaki Bizans’ın da talebi ile Türklere karşı yeni bir Haçlı ittifakı oluşturan Macar Kralı Sigismund, İngiltere dahil bütün Avrupa devletlerinden topladığı 120 bin kişilik bir orduyla harekete geçti.


Yıldırım Bâyezid düşmanı şaşırtan bir hızla Niğbolu Ovası’nda düşmanı karşıladı. 50-60 bin kişilik Osmanlı ordusu, sayıca çok üstün olan Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Savaş meydanından kurtulabilenler, kaçarken Tuna’da boğuldular.(1396) Haçlılardan geriye sadece muazzam bir ganimet kalmıştı. Bu ganimetle, Edirne ve Bursa’da pek çok cami, medrese ve imaret inşa edilmiştir. Zaferin ardından, Eflâk, Bosna, Macaristan ve Mora üzerine seferler düzenlendi. İtibarı bu zaferle bir kat daha artan Yıldırım, Niğbolu dönüşünde Anadolu birliğini kurmaya yönelik nihaî adımları atmaya başlayacaktır.

Ankara Savaşı ve Fetret Devri: Yıldırım Bâyezid, Fırat boylarına kadar topraklarını genişlettiği sırada, Timur da İran, Azerbaycan ve Irak’ı ele geçirmişti. Bazı Anadolu beyleri Timur’a sığınırken, ülkeleri istilâ edilen Celayirli Ahmet ve Karakoyunlu Kara Yusuf da Yıldırım Bâyezid’in yanına kaçmıştı. Böylece her iki devlet biribirine sınır komşusu olmuş, ancak bu durum iki hükümdarın da Türk dünyasının liderliğine oynamaları sebebiyle olumsuz neticeler doğurmuştur.


Timur, Osmanlılara sığınan Celayirli Ahmet ve Kara Yusuf’un iade edilmemesini bahane edip Sivas’ı kuşatmış ve kendisine teslim edilmesine rağmen şehiri tahrip etmişti(1400). Bu olaydan sonra da her iki hükümdar arasında mektuplaşmalar devam etti. Fakat Timur’un, Anadolu beyliklerine topraklarının geri verilmesi ve bazı şehirlerin kendine bırakılması gibi talepleri Yıldırım tarafından reddedildi. Dolayısıyla iki fatih için savaş artık kaçınılmaz hâle gelmişti. 160 binlik Timur’un ordusunu, 70 bin kişiyle Çubuk Ovası’nda karşılayan Yıldırım Bâyezid, savaşın başlarında üstünlüğü ele geçirdi. Ancak Timur’un safında eski beylerini gören bazı askerlerin saf değiştirmesi ve Kara Tatarların Osmanlı ordusunun arkasını çevirmesi savaşın talihini değiştirdi.


Bir avuç askerle direnmeye çalışan Yıldırım Bâyezid sonunda esir edildi (26 Temmuz 1402). Ankara Savaşı’nı kazanan Timur, Anadolu beyliklerini tekrar ihya etti ve böylece Anadolu Türk birliği parçalandı. Balkanlardaki Türk ilerleyişi durduğu gibi bir kısım topraklar da elden çıktı. Yıldırım’ın oğulları arasındaki taht mücadeleleri Osmanlı devletinin “Fetret Devri” boyunca 12 yıl müddetle devam etti. Şayet bu savaş gerçekleşmemiş olsaydı, hiçbir direnme gücü kalmayan İstanbul büyük bir ihtimalle Yıldırım Bâyezid zamanında Türklerin eline geçecekti. Dolayısıyla Ankara Savaşı Osmanlıları en az 50 yıl geriye götürmüştür.Esir düşen Yıldırım Bâyezid, yedi ay boyunca Timur’un yanında şehir şehir dolaştırıldıktan sonra üzüntüsünden ecele yenik düştü.


Osmanlı şehzadeleri tahtın sahibi olabilmek için kıyasıya birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Bu mücadele Çelebi Mehmet’in tek başına devlet idaresine hâkim oluşuna kadar devam etti (1413). Çelebi Mehmet kardeşleri Süleyman, İsa ve Musa Çelebi’yi bertaraf ettikten sonra Anadolu Türk birliğini yeniden tesis etmek için çaba sarf etti. Güçlenen Karamaoğullarının nüfuzunu kırdı, Karamanoğlu Mehmet Bey’in eline geçen Osmanlı topraklarını geri aldı. Candaroğulları beyliğinden Çankırı’yı ve ardından Canik (Samsun) bölgesini yeniden Osmanlı ülkesine kattı. Fakat Şehzade Mustafa ve Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin’in isyanları ülkeyi karıştırmaktaydı.(1419)


Şehzade Murat Rumeli ve Manisa’da ortaya çıkan bu isyanı bastırdı, Şeyh Bedreddin ve adamları yakalanarak idam edildi. Timur’un beraberinde götürdüğü Mustafa Çelebi de Anadolu’ya döndüğünde tahtta hak iddia etmişti. Şehzade Mustafa’nın Selânik’te başlattığı isyan bastırıldı. Asi şehzade Bizans’a sığınmak zorunda kaldı. Çelebi Mehmet öldüğü zaman Osmanlı ülkesinde sükûnet büyük oranda tesis edilmeye başlanmıştı (1421).

Babasının en büyük yardımcısı olan şehzade Murat tahta çıktığı zaman Bizans tarafından karşısına çıkarılan amcası Mustafa Çelebi’nin isyanını bir kez daha bastırdı ve Bizans’ı cezalandırmak için İstanbul’u kuşattı(1422). Bu defa küçük kardeşi Şehzade Mustafa’nın isyan haberini alan II.Murat, kuşatmayı kaldırarak kardeşini cezalandırmak zorunda kaldı. İsyancıların yanında yer alan Anadolu beyliklerine karşı harekete geçen II.Murat, Candaroğlu İsfendiyar Bey’i itaat altına aldı. İzmir Beyi Cüneyd’i ortadan kaldırıp, İzmir, Aydın ve Menteşe civarını ele geçirdi. Germiyanoğlu Yakub Bey’in çocuğu olmadığından, topraklarını Osmanlılara bırakmayı vasiyet etmişti. Onun ölümüyle Germiyan ili de Osmanlılara katılmış oldu(1428).


Balkanlarda da durum Osmanlılar lehine düzelmeye başladı. Nitekim Fetret devri sırasında elden çıkan topraklar geri alındığı gibi, 1440′a kadar Belgrat hariç bütün Sırp toprakları Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Fakat Erdel ve Eflâk’ta üst üste gelen bazı küçük bozgunlar Avrupa’da büyük bir sevinçle karşılanarak, Osmanlılara karşı yeni bir Haçlı seferinin tertip edilmesine cesaret vermişti. II. Murat, Balkanlardaki Osmanlı varlığını tehlikeye atmamak için Macarlarla Segedin Antlaşmasını imzaladı (1444) ve bu anlaşmadan sonra tahttan feragat etti. Küçük yaştaki oğlu II. Mehmet’in hükümdar olmasını fırsat bilen Macarlar anlaşmayı bozdu ve yeni bir Haçlı ittifakı oluşturuldu. II. Murat yeniden ordunun başına geçerek düşmanı Varna Savaşı’nda karşıladı. Macar kralı öldürüldü. Haçlıların lideri durumundaki Jan Hünyad güçlükle kaçabildi(1444).


Çandarlı Halil Paşa’nın ısrarıyla ikinci kez tahta çıkan II. Murat, Mora ve Arnavutluk’a sefer düzenledi. Varna’nın intikamını almak isteyen Jan Hünyad yeniden harekete geçti. Fakat II. Kosova Muharebesi’nde bir kez daha Sırplar büyük bir yenilgiye uğratıldı (1448). Varna ve Kosova savaşlarıyla Osmanlılar Balkanlardaki durumunu iyice güçlendirmiş, Bizans’ın batıdan yardım alma umutları ise tamamen ortadan kaldırılmıştır. II. Murat 48 yaşında ölünce II. Mehmet yeniden Osmanlı tahtının sahibi olmuş (1451) ve Osmanlı Devleti artık bu dönemde tam bir cihan devleti hâline gelmiştir.


|» “Türk Tarihi” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Osmanlı İmparatorluğu (2.Bölüm)

Fatih ve Cihan Devleti’nin Doğuşu

İstanbul’un Fethi: II. Mehmet, babasının ölümü üzerine ikinci kez Osmanlı tahtına oturduğunda, devletin ortasında bir şer adacığı hâlinde kalmış köhne Bizans’ı ortadan kaldırmayı öncelikle hedef olarak belirlemişti. Böylelikle Osmanlı devleti tam bir cihan devleti haline gelebilecekti. Hedefini gerçekleştirmek için ilkin Sırbistan ve Eflâk ile anlaşma imzalayan Fatih, Karamanoğlu tehlikesini de geçici de olsa bertaraf etti.


Bizans’a ulaşabilecek muhtemel yardımı önlemek için Boğaz’ın Avrupa yakasına Rumeli Hisar’ını yaptırarak kuşatma hazırlıklarını tamamladı. Nihayet kuşatılan İstanbul’a karşı 6 Nisan 1453′te kara ve denizden saldırı başlatıldı. II. Mehmet, Edirne’de döktürdüğü çağının en güçlü toplarıyla İstanbul surlarını karadan sarsarken 18 Nisan’da donanma bütün İstanbul adalarını ele geçiriyordu. Fakat, Haliç’in zincirle kapatılması sebebiyle kara ve deniz birlikleri müşterek bir harekâta geçemiyor ve bu durum da kuşatmanın başarısına gölge düşürüyordu. Nihayet 22 Nisan’da Osmanlı donanmasının karadan Haliç’e indirilmesi gibi müthiş bir plânın gerçekleştirilmesi, kuşatmanın seyrini değiştirmeye başlamıştı. Seksen parçalık donanmayı bir anda karşılarında gören Bizans’ın direnme gücü artık kırılmıştı.


29 Mayıs 1453′teki nihaî harekâtla İstanbul fethedildiğinde, II. Mehmet, Peygamberimizin müjdesine mazhar oluyor ve “feth-i mübin” ile “Fatih”lik şerefini elde ediyordu.Bizans’ın ortadan kaldırılması hem Türk tarihi hem de dünya tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu fetihle Osmanlı Devleti, artık tam bir cihan devleti hâline gelmiş, İslâm dünyası ve Avrupa içinde büyük bir prestij ve güç kazanmıştır.


Avrupa için bu fetih çağ açıp, çağ kapayan bir fetihtir. Katolik Avrupa’nın, Ortadoks dünyasıyla bütünleşme çabaları, İstanbul’un fethiyle önlenmiş, aksine Balkanları da tamamen ele geçirmek suretiyle Fatih, kısa zamanda Ortadoksları himayesi altına almıştır. Nitekim Papa V.Nikola’nın Türklere karşı harekete geçilmesi fikri pek taraftar bulamamış, aksine, Ege adalarındaki halk, Balkanlardaki bazı despotluklar ve prensler Fatih’i İstanbul’un fethinden dolayı kutlayan mektuplar yazmışlardır. Papa’nın isteğine sadece Almanya, Napoli ve Venedik olumlu cevap vermiş fakat onlar da kendilerinden ziyade Sırp, Macar ve Arnavutları kışkırtarak sonuç almaya çalışmışlardır.

 

Fatih’in Batı Politikaları:

Sırbistan Seferleri;

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılara bağlılığını bildiren ve ele geçirdiği bazı kaleleri geri veren Sırplar Macarlar ile iş birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başlamışlardı. Bunun üzerine 1454-1457 arasında üç kez peşpeşe Sırbistan’a sefer düzenlendi. Belgrat dışındaki bütün Sırp toprakları ele geçirildi. Sırp Kralı Bronkoviç’in ölümüyle başlayan taht mücadelelerinden faydalanan Osmanlılar, Sırpları vergiye bağladılar. Taht kavgalarının yeniden alevlenmesi üzerine, Mora seferinde bulunan Fatih, Sırp meselesine son verilmesini emretti. Mahmut Paşa, 1459′da başkentleri Semendire’yi ele geçirilerek Semendire Sancakbeyliğini oluşturdu. Böylece Sırbistan’da 350 yıl sürecek Osmanlı hâkimiyeti başlamış oluyordu.


Arnavutluk Seferleri;

Papalık ve Napoli krallığının desteği ve kışkırtmasıyla harekete geçen Arnavutluk hâkimi İskender Bey, vurkaç taktiği ile Osmanlı kuvvetlerine baskınlar düzenlemekteydi. Bunun üzerine Fatih, bizzat sefere çıkmaya karar verdi. 1465 yılında gerçekleşen I.seferde, İlbasan Kalesi’ni yaptırıp, içine asker yerleştiren Fatih, Balaban Paşa’yı bölge için görevlendirerek, geri döndü. Ancak, Papa ve diğer devletlerden aldığı kuvvetlerle Türklere saldıran İskender Bey, Balaban Paşa’yı şehit etti ve İlbasan kalesi’ni kuşattı. Bunun üzerine Fatih II. Arnavutluk Seferi’ne çıktı (1467). Ele geçirilen topraklarda yeni garnizonlar oluşturuldu. Bu sırada İskender Bey ölmüş ve yerine oğlu Jean geçmişti. Arnavutlukta başlayan kargaşa sebebiyle Fatih 3. kez Arnavutluk seferini başlattı. Arnavutların elinde kalmış olan Kroya ve İşkodra kuşatıldı. Nihayet 1479′da Arnavutluk da bir Osmanlı vilayeti haline gelmiş oluyordu.


Mora Seferleri;

İstanbul’un fethinden sonra Bizans İmparatoru XII. Konstantin’in oğulları, rakipleri Kantakuzen ailesine karşı Mora’da, Osmanlıların yardımını istemişlerdi. Turahanoğlu Ömer Bey, akıncıları ile duruma müdahale etti ve muhalifler bertaraf edildi. Fakat bu sefer iki kardeş arasında mücadele başlamıştı. Bölge ülkelerinin Mora’yı istilâ niyetlerini bilen Fatih 1458′de harekete geçti. Korent’i ele geçiren Fatih, Mora’nın bir kısmını merkeze bağlayarak, burada bir sancak oluşturdu. Atina ve diğer bölgeler ise Osmanlı yönetimini kabul etti. Kardeşi Dimitrios’a karşı Arnavutların desteğini alan Tomas’ın Osmanlılarla yapılan anlaşmayı bozması üzerine 2.kez Mora’ya sefer düzenlendi. Tomas, Papa’nın yanına kaçmak zorunda kaldı. Bölgeye çok sayıda Türk yerleştirildi. Venedikliler bölge halkını Osmanlılara karşı ayaklandırmaya çalışıyorlardı. Ancak bunda başarı kazanamayan Venedik, Osmanlı kuvvetleri tarafından bozguna uğratıldı (1465).


Eflâk ve Boğdan Seferleri;

Yıldırım zamanında vergiye bağlanan Eflâk Prensliği’nin başına Fatih tarafından Vlad (Kazıklı Voyvoda) getirilmişti(1456). Osmanlılara bağlı görünen Vlad aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu Vlad’ın Fatih’in elçilerini kazığa oturtarak öldürmesi üzerine 1462 yılında Fatih, Eflâk’a bir sefer düzenledi. Boğdan’dan da yardım alan Osmanlı kuvvetleri voyvodayı uzun süre takip etti. Neticede, sığındığı Macarların, Osmanlılarla yaptığı anlaşma üzerine Vlad’ı esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih voyvodalığa Radul’u getirdi ve Eflâk bir Osmanlı eyaleti hâline geldi. 1455′ten itibaren Osmanlı Hâkimiyetini tanıyan Boğdan Prensliği’nin Kefe’nin fethinden sonra izlediği düşmanca siyaset üzerine Osmanlı kuvvetleri 1476′da Boğdan’a girdi. Fatih’in bizzat başında olduğu Osmanlı kuvvetleri Boğdan ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Böylece Boğdan da yeniden Osmanlı hâkimiyetini tanımış oluyordu.


Bosna-Hersek Seferleri;

Osmanlılara vergi yoluyla bağlı olan Bosna Kralının, anlaşmalara riayet etmemesi üzerine Üsküp’ten harekete geçen Fatih, Sadrazam Mahmut Paşa ve Turahanoğlu Ömer Bey’e Bosna’nın tamamen fethedilmesi emrini vermişti. 1463 yılındaki seferle Bosna Kralı Osmanlı hâkimiyetini yeniden tanıdı. Ancak şeyhülislamın da fetvasıyla sonra öldürüldü ve bu topraklarda Bosna Sancakbeyliği oluşturuldu. Fakat ordunun İstanbul’a dönmesi üzerine aynı yıl, Macar kralı Bosna’ya girdi. İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar, Yayçe dışındaki bütün kale ve şehirleri yeniden ele geçirdiler.


Bosna seferleri esnasında Hersek Kralı Stefan da ülkesinin bir kısım toprağının Osmanlılara doğrudan bağlanması şartıyla tahtında bırakılmıştı. Ancak 1483 yılında Hersek tamamen Osmanlı toprağı hâline gelecektir.Fatih, Bosna’yı Osmanlı topraklarına kattığı zaman “Bogomil” mezhebindeki Bosnalılara çok iyi davranmıştı. Hem Katolik hem de Ortadoksların kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları Bogomiller bu sebeple Osmanlı yönetimine sıcak bakmışlar ve kendilerine sağlanan din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman olmuşlardı. İşte bu Müslüman Bosnalılara “Boşnak” denilmektedir.


Fatih devrinde Osmanlıların karada en güçlü komşusu ve rakibi Macarlar, denizde ise Venedik idi. Macarlar bu dönemde tek başlarına Osmanlılarla baş edemeyeceklerini bildiğinden, doğrudan bir savaşı göze alamamış, Fatih de tabiî sınır olan Tuna’yı geçmeyi düşünmemiştir. Ancak akıncılar vasıtasıyla, Macaristan’a güvenliğin sağlanmasına yönelik yüzlerce başarılı akın düzenlenmiştir. Keza Venedik Cumhuriyeti de Osmanlılarla doğrudan karşılaşmaktansa Balkanlardaki diğer devletleri kışkırtmayı yeğ tutmuştur. Güçlü donmasıyla Mora ve Ege’deki adalara sahip olmak isteyen Venedik, Osmanlılar karşısında istediği sonucu alamamış, aksine pek çok ada ve kıyı kaleleri Osmanlıların eline geçmiştir.

 

Ege Adalarının Fethi;

İstanbul’u ele geçiren Fatih, Bizans’a ait bütün toprakları hâkimiyeti altında birleştirmek istiyordu. Böylece Bizans’ın yeniden dirilmesini önleyeceği gibi, iktisadî ve siyasî açıdan da nüfuz alanını genişletebilecekti. Öncelikle Anadolu kıyısına yakın adaları hedef alan Fatih, Bizans, Venedik ve Cenevizlilerin elindeki bu adalardan Anadolu’ya yapılan korsan akınlarının önünü kesmiş olacaktı. İkinci olarak Orta ve Doğu Akdenizdeki adalar hedef alınmıştı ki, bu adalar Fatih’in İtalya’ya yani eski Roma’ya geçişini kolaylaştıracaktı.( Nitekim Gedik Ahmet Paşa komutasındaki bir Osmanlı donanması Napoli Krallığının elindeki Otranto’yu fethetmiş ve buradan Güney İtalya’ya akınlar düzenlenmiştir.(1480) Fakat Fatih’in ölümünden sonra başa geçen II. Bâyezid, Gedik Ahmet Paşa’yı geri çağırınca, şehir savunmasız kalmış ve İtalyanlar kaleyi tekrar ele geçirmişlerdir).


1456 yılında öncelikle Çanakkale Boğazı’na hâkim olan adalardan Gökçeada (İmroz), Taşoz Enez ve Semendirek adaları ele geçirildi. Aynı tarihlerde Limni ve Midilli halkı Türk yönetimine girmek için Osmanlılara başvurmuştu. Önce Limni, ardından, uzun süren kuşatmayı müteakip Midilli (1467) ele geçirildi. Venedikliler 264 yıldır ellerinde tuttukları Ağrıboz Adası’ndan Mora ve Ege adalarındaki Türk birliklerine karşı saldırılarını yoğunlaştırmaktaydılar. Bunu önlemek maksadıyla Ağrıboz’un fethine karar veren Osmanlılar neticede 17 gün süren kuşatmadan sonra amaçlarına ulaştılar. Epir despotunun elindeki Zanta, Kefalonya ve Ayamavra gibi adalar da Fatih’in saltanatının son zamanlarında Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir. Ancak St. Jean şovalyelerinin elindeki Rodos’a karşı girişilen birkaç muhasara neticesiz kalmıştır.


Fatih’in Doğu Politikası:

Karadeniz Politikası; Osmanlılar, Anadolu’nun büyük bir kısmını hâkimiyetleri altına almalarına rağmen kuzeyde, Karadeniz kıyısındaki bazı yerler Trabzon Rumları, Cenevizliler ve Candaroğullarının elinde bulunuyordu. Anadolu Türk birliğinin sağlanması ve ticaret güvenliği açısından bu bölgelerin ele geçirilmesi şarttı. İşte bu sebeplerle, Fatih karadan ve denizden kuvvetlerini harekete geçirdi.


1461 yılında Cenevizlilerin elindeki önemli bir üs olan Amasra teslim olmak zorunda kaldı. Seferin kendisine karşı yapıldığını sanan Candaroğlu İsmail Bey, Kastamonu’yu terk ederek Sinop’a çekildi. Bursa’ya dönerek birliklerini takviye eden Fatih, Trabzon seferine çıkarken, Sinop da dahil Candaroğullarının topraklarını savaşmaksızın ele geçirdi. Fatih’in asıl amacı 1204 yılında Lâtinlerin İstanbul’u işgal etmesi üzerine Bizans hanedanına mensup Komnenlerin ayrı bir devlet oluşturdukları Trabzon idi.


Osmanlılara vergi vermeyi kabul eden Trabzon Rumları bir taraftan Fatih’in rakibi olan Uzun Hasan ile ittifak içine girmişti. Nihayet Fatih, karadan birliklerini Trabzon’a gönderirken, bir donanma da Sinop’tan kalkarak bölgeye yöneldi. Bu sırada Uzun Hasan’ın Osmanlı ordusunu arkadan çevirebileceği ihtimaline karşı Fatih, ordusunu Sivas’ın güneyinden Yassıçemen’e çevirdi. Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun’un ricası üzerine Akkoyunlularla bir anlaşma yapıldı.


Anlaşmaya göre Akkoyunlular, Trabzon Rumlarına yardım etmemeyi vaat etmişlerdir. Anlaşmanın akabinde kara ve denizden Trabzon yeniden kuşatıldı. Çaresiz kalan Trabzon Hâkimi David Komnen şehri teslim etmeyi kabul etti (26 Ekim 1461). Böylece 258 yıl devam eden Trabzon Rum İmparatorluğu da tarihe karışmış oldu.

Karadeniz’in Anadolu kıyılarını tamamen hâkimiyetine alan Fatih’in bundan sonraki hedefi, önemli ticaret limanları olan Ceneviz kolonilerini ortadan kaldırarak, Karadeniz’i tam bir Türk gölü yapmak idi.

 

Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanma 1475 yılında Kefe, Azak ve Menkup iskele ve kalelerini ele geçirdi. Böylece Osmanlılar, Altınorda Hanlığı’nın zayıflamasıyla ortaya çıkan Kırım Hanlığı ile komşu oldu. Azak Kalesi’nin düşürülmesi sonucunda bazı Cenevizliler ile birlikte Kırım hanlarından Mengli Giray Han da esir edilmişti.


Mengli Giray Han’ın İstanbul’a getirilmesiyle Kırım Hanlığı Osmanlı hâkimiyetine girmiş oldu. (1478). Kırım hanları 350 yıl boyunca Osmanlıların batıya karşı en güçlü müttefikleri olarak hizmet vermişlerdir.Anadolu’da Türk Birliğinin Gerçekleşmesi; Osmanlıların kuruluş devrinden beri en ciddî rakipleri durumundaki Karamanoğulları, Fatih’in politikalarına karşı, Akkoyunlu ve Memlûklu devletlerinin desteğini sağladığı gibi, Venediklilerle de bir ittifak kurmakta sakınca görmemişlerdi. Bu düşmanca tavır üzerine Fatih 1466 yılında Karamanoğulları üzerine yürümeye karar verdi.


Beylik topraklarının büyük kısmı Osmanlıların eline geçmesine rağmen Fatih, Larende ve Silifke yörelerine çekilen Karamanoğullarına karşı mücadeleyi, Otlukbeli Savaşı’nın sonrasında da sürdürmüştür. Fakat Karaman Beyi Kasım’ın ölümünden sonra (1483) beylik tamamen oradan kalkmış olacaktır. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan, 1467 yılında Karakoyunlu topraklarına sahip olunca Osmanlılar aleyhine hâkimiyetini genişletmeye başlamıştı. Anadolu birliği yönündeki bu tehlike üzerine Fatih, 1473′te harekete geçti. Otlukbeli mevkiinde yapılan savaşta Osmanlılar büyük bir zafer kazandılar. Artık Akkoyunlular Osmanlılar için bir tehlike olmaktan çıkmıştı.


|» “Türk Tarihi” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Sayfalar: « 1 2 3 ...4 5 6 7 8 9 10 11 12 »