Türkiye Cumhuriyeti (5.Bölüm)


Bu dönemde yapılan yatırımlar daima devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Tarıma kıyasla, sanayileşmeye öncelik, eğitim ve nüfus artışına ağırlık verilmiştir.


Atatürk döneminde alınan tedbirler sonucu fert başına millî gelir yıllık ortalama artış hızında, altın rezervlerinde önemli artışlar kaydedildi. Tarımda, sanayide, ulaştırmada ve bayındırlık hizmetlerinde ileri mesafeler kaydedilmiş. Türk ekonomisi kendi kendine yetecek duruma gelmiştir. Bu yeterlilikteki en önemli faktör, Atatürk’ün ekonomi politikasındaki temel amacın, “İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmek,toplumun kısa zamanda kalkınabilmesi için de ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşması” olduğu söylenebilir.


Osmanlı Devleti döneminde sağlık hizmetleri sistemli bir şekilde yürütülmemekteydi. Bugünkü gibi ayrı bir bakanlık şeklinde teşkilâtlanma mevcut değildi. İlk sağlık teşkilâtı 16 Şubat 1328(1913)’de “Sıhhıye Müdüriyeti Umumiyesi” adıyla Genel Müdürlük olarak kurulmuş ve Dahiliye Nezareti’ne bağlanmıştır. TBMM’nin açılmasından sonra oluşturulan ilk hükûmette ise “Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı)” adıyla ayrı bir bakanlık ihdas edilerek, sağlık hizmetlerine gereken önem verilmiştir.


Millî Sağlık Politikası; “Vatandaşların sağlığını korumak, takviye etmek, ölüm oranını azaltmak, nüfusu arttırmak, bulaşıcı hastalıklardan korunmak ve bu yolla da millet fertlerinin sıhhatli vücutlar hâlinde yetişmesini temin etmek” olarak tespit edilmiştir.


Bu politika doğrultusunda 1930′da “Umumî Hıfzısıhha Kanunu” çıkarılmış, 1921′de “Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti (Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu)” ve tıp odaları kurulmuş, Hemşire Okulu, Numune Hastahaneleri, Doğum ve Çocuk Hastahaneleri açılmıştır. Hastane, hekim, sağlık memuru ve ebe sayısında artış meydana getirecek tedbirlerin alınması ile ülkede sağlık alanında önemli gelişmeler sağlanmıştır.


4-Çok Partili Döneme Geçiş Denemeleri ve İnkılâba Karşı Tepkiler:

a-İlk BMM’nde Oluşan Gruplar ve Muhalefet

23 Nisan 1920 günü açılan BMM aldığı “1″ nolu kararla İstanbul Meclis-i Mebusanı’na katılan üyeleri de kendi çatısı altına almıştır. Böylece BMM üç ayrı şekilde katılmalarla meydana gelen bir meclis olmuştur.

1) 19 Mart 1920 seçim talimatına göre seçilmîş üyeler

2) Meclis-i Mebusan’dan gelen üyeler

3) Yunanistan ve Malta’dan gelen üyeler

BMM’nin üye sayısı konusunda bazı ihtilâflar vardır.


Bu üyeler 66 seçim çevresinden seçilmişlerdir. Çeşitli meslek gruplarına mensup olan milletvekilleri, değişik düşünce yapılarına, hayat tarzlarına ve kültürlere sahiptir. Misak-ı Millî ilkelerinin gerçekleşmesi bütün milletvekillerinin ortak ideali olmakla beraber bunun dışındaki konularda fikir birliği mevcut değildi. Farklı menşelerden gelmelerinden dolayı farklı düşüncelerin de sahibiydiler.


Damar Arıkoğlu meclisteki grupları İstiklâl, Muhafazakâr ve Bolşevikler olmak üzere üçe ayırır. Julıan E. Gillespie ise “Kemalistler, İstiklâl grubu, Enver Paşa taraftarları ve Bolşevikler” şeklinde 4 grupta toplamaktadır.

Mustafa Kemal Paşa ise grupları beşe ayırmakla birlikte bu gruplardan başka isimsiz olarak özel maksatlı bazı küçük grupların da faaliyet hâlinde olduklarını söylemektedir. Bu gruplar şunlardır:

1) Tesanüt grubu (dayanışma grubu)

2) İstiklâl grubu (bağımsızlık grubu)

3) Müdafaa-i Hukuk zümresi (hakları savunma grubu)

4) Halk zümresi(halk grubu)

5) Islâhat grubu(reform grubu)


Tesanüt grubu üyeleri bir çeşit sendikalizmi savunan bir program etrafında toplanmışlardır. Sayıları 40 kadar olan İttihat ve Terakki yanlıları bu grup içerisinde yer almıştır. Halk zümresi mensupları ise Bolşevik olmaya meyilli sol eğilimli milletvekillerinden meydana gelmiştir. İstiklâl grubu milletvekillerinin ekseriyeti ise ileri görüşlü gençlerden oluşmuştur.


1920 yılı sonlarına doğru ortaya çıkan bu grupların yanı sıra aynı dönemlerde kurulmuş “Türkiye Komünist Fırkası” ve “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası” adlarında iki de parti mevcuttur. Ancak sol eğilimi temsil eden bu partilerin 1921 yılı Ocak ayından itibaren faaliyetlerinin sindirildiğini görüyoruz.


Mustafa Kemal Paşa Meclis’te oluşan bu grupları bir araya getirmek ve bir uzlaşma sağlamak için çaba sarf etmiştir. Başarılı olamayınca da “Anadolu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu” adıyla bir grup kurma çalışmalarına başlamıştır.


Mustafa Kemal Paşa TBMM’de mevcut grupları birleştirmek suretiyle Meclis’e işlerlik kazandırmak istediyse de bunda başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 Mayıs 1921 günü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurdu. Bu teşekkül A-RMHC’nin Meclis grubunu oluşturmuştur.10 Mayıs tarihli toplantıda grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler ve Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı A-RMHG’nin amaçlarını gösteren iki temel madde de kabul edildi. Bu maddeler şunlardır:


Birinci Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde memleketin bütünlüğünü ve milletin bütün maddî ve manevî kuvvetlerini gereken hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin resmî ve özel bütün kuruluş ve tesislerinin bu ana gayeye hizmet etmeye çalışacaktır.


İkinci Grup, devlet ve milletin teşkilâtını Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun koyduğu ilkeler çerçevesinde sırasıyla şimdiden tespite ve hazırlamaya çalışacaktır.


A-RMHG, grup başkanlığına Mustafa Kemal Paşayı, başkan vekilliğine de Edirne milletvekili Mehmet Şeref Beyi getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa Meclisteki bütün milletvekillerinin aslında A-RMHG’nin tabiî üyeleri olduğunu belirtmiştir. Ancak bunun dışında kalanlar daha sonra 2. Grubu meydana getirerek ciddi bir muhalefet hareketini başlatacaklardır.


Mustafa Kemal Paşa Ankara’da 1922 yılının Aralık ayında gazetelere verdiği demeçte “Halk Fırkası” adında bir siyasî parti kuracağını açıklamıştır. Ayrıca Halk Fırkası’nın dayandığı iki temel ilkenin “Tam bağımsızlık” ve “kayıtsız şartsız millet hâkimiyeti” olduğunu ifade ederek, kurulacak partide bütün milletin temsil edileceğini belirtmiştir.



TBMM, 1 Nisan 1923′te seçimin yenilenmesine karar vermiş, 3 Nisanda ise seçim kanununda birtakım değişiklikler yapmıştır.

8 Nisan 1923′te Mustafa Kemal Paşa yayımladığı “seçim hakkında beyanname” ile mecliste mevcut olan A-RMHG’nin Halk Fırkası’na dönüşeceğini bildirdi.


Aynı beyanname ile grubun programını 9 madde hâlinde yayımladı. Seçimlerden sonra TBMM’nin ikinci dönemi 11 Ağustos 1923′te açıldı.9 Eylül 1923′te ise Halk Fırkası kuruluşunu tamamladı. Genel Başkanlığına da kurucusu Mustafa Kemal Paţa getirildi.


Bilindiği gibi, muhalefet, bütünüyle siyasî sürecin bir parçası ve unsuru, hükûmet veya iktidarın alternatifidir. İktidarın bir tamamlayıcısıdır. Nerede bir topluluk varsa orada değişik isim ve şekillerde siyasî çatışma vardır. Toplum ne kadar az gelişmişse, gruplar ve fertler arasındaki fikir ve çıkar çatışmaları da o kadar sert ve şiddetli olur. Gelişmiş toplumlarda ise bu çatışma birtakım usul ve kurallara bağlanmıştır. Siyasî anlaşmazlığın organize ifadesi “Siyasî Muhalefet” müessesiyle nihaî çözümü bulmuştur. Siyasî muhalefet, demokratik, liberal, parlâmenter, anayasal çoğunluk, hürriyetçi gibi çeşitli isimler taşıyan bütünüyle müesseseleşmiş bir siyasî toplumun temel kuruluşunu ve mihenk taşını oluşturur.


Osmanlı Devleti’nde meydana gelen ilk muhalefet hareketi Genç Osmanlıların 1865′te kurdukları cemiyet ve faaliyetleri olarak kabul edilir. Cumhuriyet Türkiye’sindeki ilk muhalif siyasî parti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmakla birlikte, ilk BMM’nin açılmasıyla, siyasî parti hüviyeti altında olmaksızın, başlayan ve gelişen bir muhalefet hareketi olduğu kesindir.


Mustafa Kemal Paşa’nın A-RMHG’yi kurmasından önce Erzurum Mebusu Hoca Raif Efendi , Yeşilzade Salih Hoca ve arkadaşları A-RMHC’den ayrılarak “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’ni” kurmuşlardı. Bu cemiyetin muhalif olduğu konulardan birisi “Komünist faaliyetlerinin artması” diğeri ise “Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde meydana gelen değişiklikler” olarak gösterilmiştir. Ayrıca mevcut cemiyet ilkelerinin başına da, Hilâfet ve Saltanat makamının ve devlet şeklinin olduğu gibi bırakılmasını sağlayıcı birtakım eklemeler yapmışlardır.


BMM’de A-RMHG’nin kurulmasıyla, bu grubun dışında kalan Erzurum Mebusu Celalettin Arif Bey, Hüseyin Avni Bey ve arkadaşları ikinci grubu meydana getirmiţlerdir. Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti de bu grubu desteklemiţtir.


Esas amacı Mustafa Kemal Paşanın kişisel egemenlik kurmasına karşı çıkmak olan ikinci grup, Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü uzatılışında resmen oluşmuş kabul edilmekle beraber, bu tür bir muhalefetin daha eskilere dayandığı açıktır.


Birinci ve ikinci Müdafa-i Hukuk Grupları Meclis’te sık sık birbirleriyle çatışmışlardır. Bu yüzden bir kısım vekiller(bakanlar) istifa etmek zorunda kalmışlardır. Vekil seçimi ile ilgili kanunda istekleri yönünde değişiklik yaptırarak Rauf Beyin İcra Vekilleri Heyeti Reisi (Başbakan) seçmeleri grubun sayısal gücünün küçümsenmeyeceğini gösterir. Ancak ikinci grup Meclis’in ilk dönemi sonuna doğru bu gücünü kaybederek dağılmaya yüz tutmuş ve seçimlerin yenilenmesiyle de tamamen Meclis’ten uzaklaşmışlardır.


b-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası :

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet dönemi siyasî tarihinde kurulan ilk muhalefet partisi olarak kabul edilir. Meclis’te gerek ikinci grup muhalefetin, gerekse Halk Fırkası sonrası muhalefetin hazırladığı zemin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın oluşmasını sağlamıştır.

Halifeliğin kaldırılmasına, Mustafa Kemal Paşanın yakın silâh arkadaşlarından Rauf ve Adnan Beyler, Refet, Kâzım Karabekir, Ali Fuad ve Cafer Tayyar Paşa’lar olumsuz tepki göstermişlerdir. Giderek şiddetlenen muhalefet hareketi 1924 yılının Ekim ayına gelindiğinde Refet Paşa, Dr. Adnan, İsmail Canbulat ve Rauf Beylerin etrafında toplanmaya başladı.


Bu arada hem milletvekili hem orduda görevli olan generaller ya ordudan ya da milletvekilliğinden uzaklaştırılarak ,Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin günlük politika cereyanları dışında kalması sağlanmıştı. Askerlik görevinden Refet Paşadan sonra Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşa istifa ederek siyasî hayatı seçmişlerdir.


Muhalifler gerçek bir Cumhuriyet rejimine ulaşabilmek için, Halk Fırkası’nın Meclis üzerindeki baskısını kaldırmayı başlıca zorunluluk olarak görmekteydiler. Nihayet 9 Kasım 1924′te Halk Fırkası’ndan kopmalar ilk olarak on milletvekilinin istifasıyla başlamış, daha sonraki günlerde de bu ayrılmalar devam etmiştir.


17 Kasım 1924′te ise TCF’ninkurulması tamamlanarak genel sekreterliğine Ali Fuat Paşa, Genel Başkanlığına da Kâzım Karabekir Paşa getirildi. Dr. Adnan ve Rauf Beyler de ikinci baţkan olarak görevlendirildi.

TCF’nin dayandığı esas fikir, muhalefet olmaksızın bütün kuvvetlerin Meclis’te toplanmasının otoriter bir sistem doğuracağı fikri idi. Bu nedenle fırkanın demokratik olmasına ve inkılâplara taraftar olmasına dikkat edilmiştir. Bu amaca ulaşmak için de fırka, mevcudunu 30 kişiyle sınırlandırmıştır.


TCF’nin program ve nizamnamesi incelendiğinde; ferdî hürriyetlere taraftar, din düşüncesine ve inançlara saygılı bir tavır aldığı görülür. Cumhuriyet rejimi, liberalizm ve demokrasi yeni partinin kabul ettiği temel prensiplerdir.


İktidar olmak için değil de sadece iktidarla muhalefetin yan yana çalışmasını temin etmek amacıyla kurulduğu iddia edilen TCF Meclis’te çok asabî bir ortamda doğmuştur. Hükûmetle fırka üyeleri arasında çok sert tartışmalar meydana gelmiştir. TCF yaklaşık 7 ay süren siyasî hayatı boyunca oldukça geniş taraftar kitlesine sahip olduğu söylenebilir.


Doğuda meydana gelen Şeyh Sait İsyanı, İstiklâl Mahkemeleri’nin kurulmasına ve Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılmasına sebep olmuştur. Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, TCF mensuplarından eski Urfa Mutasarrıfı Fethi Bey’i isyanla ilgisi olduğu gerekçesiyle hapse mahkûm etmiş, bu karara dayanarak ta 25 Mayıs 1925′te bölgedeki TCF’nin şubelerini kapatmıştır.3 Haziran 1925′te toplanan Bakanlar Kurulu, aldığı kararla TCF’nin ülkedeki bütün şubeleri ile birlikte kapatılmasını kararlaştırmıştır.

Mustafa Kemal Paşa TCF’nin kurulmasından önceleri memnun olduğunu bildirdiyse de, daha sonra muhalefet partisinin programını tenkit ederek, TCF’nin diktatörlükle ilgili dokundurmalarından memnuniyetsizliğini ifade etmiştir. Dönemin Başvekili İsmet İnönü ise TCF’nin çıkışını; “Bu memlekette muhalefet ihtilâl demektir” şeklinde yorumlamıştır.


c-Serbest Cumhuriyet Fırkası :

Serbest Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet döneminde çok partili siyasî hayata geçiş için girişilen ikinci teşebbüstür. Mustafa Kemal Paşa ülkedeki mevcut tek parti yönetiminde, hükûmetin eleştirisiz bir durumda olmasından dolayı yeni bir muhalif partinin kurulmasını istemiştir. Bu maksatla da yakın arkadaşlarından Ali Fethi (Okyar) Beyi Paris Büyükelçiliğinden getirerek yeni bir parti kurmakla görevlendirmiştir.

Kuruluşunu bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın teşvik ettiği SCF, 12 Ağustos 1930′da İstanbul’da Ali Fethi Bey tarafından kurulmuştur. Meclis içinde 15 milletvekilinin partiye katılmasıyla kurulan SCF liberalizmi savunan bir parti programıyla siyasî hayata atılmıştır.


Ayrıca “Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve lâiklik” ilkeleri temel prensipler olarak kabul edilmiş, seçimlerin tek dereceli olması ve kadınlara siyasî hakların verilmesi savunulmuştur.


SCF, açıldıktan sonra, kısa dönemde büyük bir suretle gelişti. Ekim 1930′da yapılan yerel seçimlerde, partinin yeni ve teşkilâtsız olmasına rağmen büyük bir başarı göstererek 502 belediyeden 22′sini kazandığı görülmüştür. Üstelik SCF her bölgede seçime katılmamıştır. Ali Fethi Bey; “Belediye seçimlerini aslında katıldığımız her yerde Serbest Fırka kazanmıştır. Halk Fırkası beklenmedik şekilde yenilmiştir” derken, farkın bu derece fazla olmasının sebebini seçimler sırasındaki baskıya bağlamıştır.


Ali Fethi Bey’in, yerel seçim öncesindeki Ege gezisi sırasındaki halkın hükûmet aleyhine, inkılâplar aleyhine gösteriler yapması partinin sonunun gelmesine zemin hazırlamıştır.


|» “Türk Tarihi” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Türkiye Cumhuriyeti (6.Bölüm)


SCF’nin iktidar olma temayülünün yarattığı hava, CHF mensuplarını rahatsız etmiş ayrıca yerel seçimlerdeki yolsuzluk iddiaları mecliste sert tartışmalara neden olmuş, giderek büyüyen bu tartışmalar Mustafa Kemal Paşa ile Ali Fethi Beyi karşı karşıya getirmiştir. Bu olumsuz gelişmeler karşısında, Ali Fethi Bey 17 Kasım 1930′da Dahiliye Vekâleti’ne verdiği dilekçede; “…fırkanın,Gazi hazretleriyle siyasî sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır” diyerek SCF’nin feshine karar verildiğini açıklamıştır.


SCF’nin kendi kendini kapatmasıyla, TCF’ndan sonra çok partili siyasî hayata geçiş için yapılan ikinci teşebbüs de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. SCF’nin kapanmasından sonra CHF ileri gelenleri daha katı bir tek parti yönetimi anlayışıyla siyasî iktidarı 1950 yılına kadar ellerinde bulunduracaklardır.


TCF ve SCF’nin siyasî hayatımızda önemli izleri olmakla beraber bu partilerin dışında kurulmuş veya kurulma teşebbüsünde bulunulmuş partiler de mevcuttur. Ancak kurulan bu partilerin gerek mecliste gerekse halkoyunda çok önemli etkileri olmadığı söylenebilir.


TCF ve SCF’nin yanı sıra 1930′da Ahali Cumhuriyet Fırkası, Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi, Lâyık Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Fırkası gibi siyasî teşekküller kurulmuşsa da bu partilerin çalışmalarına izin verilmemiştir.

 

d-Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925 günü Genç ilinin Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde başlamıştır. Kısa zamanda genişleyen isyan hareketi bölgede etkili olmuştur. İsyancılar önce Genç’i, daha sonra Muş, Çapakçur, Elazığ ve Palu’yu ele geçirdiler. 7 Mart’ta Diyarbakır’ı kuşattılarsa da başarılı olamadılar. Daha sonra ordu birliklerinin olaya hâkim olmasıyla isyan hareketi gerilemeye başladı. Şeyh Sait ve isyanın elebaşıları 15 Nisanda ele geçirildi. Ancak isyanın bastırılması Mayıs ayı sonunu bulmuştur.


Şeyh Sait İsyanı, diğer isyanlarda görülmeyen birtakım özellikler taşır. Olay bütün ülkeyi içine almak amacı güden Türk inkılâbına karşı yapılmış bir harekettir. Bu harekette hilâfetin yeniden kurulmasını sağlama ve saltanatı geri getirme ideali de vardır.


Şeyh Sait İsyanı’nın arkasında, İstanbul’da bulunan Kürt İstiklâl Komitesi Reisi Seyyit Abdulkadir ile İngilizlerin etkisi görülmektedir .Bu komite İngiltere’nin mandası altında bağımsız bir Kürt devleti kurmayı plânlamaktaydı.


İngiltere himayesi altında bir Kürdistan Devleti kurulmasını, bölgenin petrol yönünden taşıdığı önemden dolayı istiyordu. Bu amaçla bölgeyi ellerinde bulundurabilmek için Kürtleri, Türklere, Araplara hatta İran’a karşı kullanabileceklerdi. Ayrıca Musul Meselesi’nin görüşüldüğü bu dönemde bir taraftan Musul halkının Türkiye ile birleşmesini önlerken, diğer taraftan isyan hareketiyle Türkiye’yi siyasî istikrarı olmayan bir ülke şeklinde dünyaya tanıtmak istiyorlardı.


Dönemin Başbakanı Fethi Bey, olayı bir karşı ihtilâl denemesi olarak değerlendirmiş ve sıkıyönetim tedbirlerini yeterli görmüştür. İsmet Paşa ise sert tedbirlerin alınmasında ısrar ederek, isyanı rejime yönelik ülke çapında bir hareket olarak değerlendirmiştir.2 Mart 1925′te Fethi Beyin başbakanlıktan ayrılmasıyla 3 Mart 1925′te İsmet Paşa yeni hükûmeti kurmuş, ilk iş olarak Takrir-i Sükun Kanunu’nu TBMM’ye sunarak çıkmasını sağlamıştır.


Yapılan plânlı bir askerî harekât sonrasında isyan tamamen bastırılmıştır. Şeyh Sait ve Seyyit Abdülkadir’in de dahil olduğu isyanın elebaşıları, Takrir-i Sükun Kanunu ile kurulan İstiklâl Mahkemelerinde yargılanarak idama mahkûm olmuşlardır.


Cumhuriyet döneminde meydana gelen en önemli isyan hareketi şüphesiz Şeyh Sait İsyanı’dır. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılmasına sebep olması bunun en çarpıcı delilidir. Ancak 1924 ile 1938 yılları arasında meydana gelen ve genelde Kürt kaynaklı isyan hareketleri de vardır. Bu ayaklanmaların hedefi daima rejime yönelik bir mahiyet arz etmiştir. Bu ayaklanma hareketleri şunlardır:

1) Nasturi Ayaklanması 12-28 Eylül 1924

2) Şeyh Sait Ayaklanması 13 Şubat- 31 Mayıs 1925

3) Raçkotan ve Raman Tedip Har. 9-12 Ağustos 1925

4) Sason Ayaklanması 1925-1937

5) Birinci Ağrı Ayaklanması 16 Mayıs-17Haziran 1926

6) Koçuşağı Ayaklanması 7 Ekim – 30 Kasım 1926

7) Mutki Ayaklanması 26 Mayıs-25 Ağustos 1927

8) İkinci Ağrı Harekâtı 13 -20 Eylül 1927

9) Bicar Tenkil Harekâtı 7 Ekim -17 Kasım 1927

10)Asi Resul Ayaklanması 22 Mayıs – 3 Ağustos 1929

11)Tendürük Harekâtı 14 -27 Eylül 1929

12)Savur Tenkil Harekâtı 26 Mayıs – 9 Haziran 1930

13)Zeylan Ayaklanması Haziran – Eylül 1930

14)Oramar Ayaklanması 16 Temmuz – 10 Ekim 1930

15)Üçüncü Ağrı Harekâtı 7-14 Eylül 1930

16)Pülümür Harekâtı 8 Ekim -14 Kasım 1930

17)Menemen Olayı 23 Aralık 1930

18)Tunceli (Dersim) Tedip Har. 1937-1938

Bu ayaklanma hareketleri içerisinde Nasturi Ayaklanması ve Menemen Olayı Kürtlerle ilgili değildir.


e-Takrir-i Sukûn Kanunu ve İzmir Suikast Girişimi :

Takrir-i Sükun Kanunu, Şeyh Sait İsyanı’nın yarattığı tehlikelere ve ülkede Türk inkılâbının gerçekleşmesine karşı çıkan bütün unsurları ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılmıştır. 4 Mart 1925′de, İsmet Paşa Hükûmeti’nin Meclis’e verdiği önergenin 578 sayı ile kanunlaşması sonucu, iki yıllık bir süre için yürürlüğe konmuştur. Ancak daha sonra iki yıl daha uzatılarak 4 Mart 1929′a kadar yürürlükte kalması sağlanmıştır.


Üç maddeden oluşan Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarılması sırasında muhalefet, kanunun “anayasaya aykırılığı” ve “temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik olduğu” gerekçesiyle tepki göstermiştir. Muhalefetin rahatsız olmasındaki esas neden hükûmetin meclise sunduğu teklifle, birisi isyan bölgesinde diğeri ise Ankara’da kurulması öngörülen “İstiklâl Mahkemeleri” konusu olmuştur. Görüşmeler sonunda yapılan oylamada kanun, 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul edilmiştir. 117 nolu Meclis kararıyla da Ankara İstiklâl mahkemesi ve ayaklanma bölgesinde de Şark İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Şark İstiklâl Mahkemesi’nin vereceği idam kararlarında TBMM’nin onayı gerekmiyordu. TBMM, 7 Mart 1925′te ise her iki mahkemenin başkan, üye ve savcılarının seçimini yapmıştır.


Mustafa Kemal Paşa’nın kanun ile ilgili görüşleri şöyledir: “Takrir-i Sükun Kanunu’nu ve İstiklâl Mahkemelerini bir baskı vasıtası olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye çalışanlar oldu. Biz, alınan fakat kanuni olan bu olağanüstü tedbirleri, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkarmak için bir vasıta olarak kullanmadık. Aksine memlekette huzur ve güveni sağlamak için uyguladık”.


TBMM ilk dönem milletvekillerinden Ziya Hurşit ile Çopur Musa, Lâz İsmail ve Gürcü Yusuf’un 17 Haziran 1926 günü Mustafa Kemal Paşaya bir suikast girişiminde bulunacaklarının ihbar edilmesi üzerine, suikasti yapmakla görevli olanlar yakalandılar.


İzmir Suikasti, Mustafa Kemal Paşaya karşı girişilen bir teşebbüs olmakla birlikte, Ziya Hurşit’in savunmasında reddetmesine rağmen, Mustafa Kemal Paşa ve İstiklâl Mahkemeleri’nin kabul ettiği gibi, rejime ve anayasaya yönelik bir olay olarak görülmüştür. Olaydan hemen sonra eski TCF milletvekilleri ve isyanla ilgili görülen herkes tutuklandı. Tutuklananlar arasında Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Cafer Tayyar Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa da vardı. Kâzım Karabekir Paşa, İsmet Paşanın girişimiyle tutuklanması kaldırılarak serbest bırakılmıştır.


Ankara İstiklâl Mahkemesi üyelerinin İzmir’e giderek başlattığı sorgulamalar 13 Temmuz 1926′da sona erdi. Mahkeme 15 kişi hakkında idam kararı verdi. Yakalanamayan Kara Kemal ve Abdulkadir’in dışındaki 13 kişinin idam kararı 14 Temmuz’da infaz edildi. Mustafa Kemal Paşanın etkisiyle Kâzım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat ve Refet Paşalar beraat ettirildi.


İzmir Suikastı ile ilgili olarak, eski İttihatçıların mahkemesi ise 18 Temmuz 1926′da Ankara’da yapılmış ve 4 idam kararı da bu mahkeme sonunda verilmiştir. Böylece mahkeme sonucu eski ittihatçılar ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca ülkedeki muhalefet susturulmuţtur.



5-Atatürk Dönemi Dış Politika Gelişmeleri

1923-1932 Dönemi

Millî Mücadele hareketinden başarıyla çıkan Türk devleti ,Lozan Antlaşması’nı Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri ile eşit şartlarda imzalamış ve milletler arası alanda, bağımsız bir devlet olarak yerini almıştır. Lozan sonrasında,Yeni Türkiye bağımsızlığına sınırlama getirecek milletler arası bağlardan uzak kalacak, barışçı bir politika takip etmek suretiyle, komşularıyla dostluk ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.


Türkiye’nin bu dönemde barışçı bir siyaset takip etme gayretlerini çeşitli sebeplerle izah etmek mümkündür. Ancak,bu sebepler arasında toplum hayatında köklü değişiklikler yapan inkılâp ve kalkınma hareketlerine girişmenin önemli bir yer tuttuğu söylenebilir.


Mustafa Kemal Paşa bu gerçeği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada şu şekilde izah etmektedir;”…esaslı ıslâhat ve inkişafat içinde bulunan bir memleketin hem kendisinde,hem de muhitlerinde sulh ve huzuru cidden arzu etmesinden daha kolay olunabilecek bir keyfiyet olmaz…”.

Türkiye’nin Lozan sonrası dış politikasına Mustafa Kemal Paşa fikir ve düşünceleri ile yön vermiştir. Mustafa Kemal Paşanın uyguladığı dış politika,millet menfaatine dayalı bir “Millî siyaset” ilkesini temel alır. Millî siyaset uygulamasında esas olan Millî bağımsızlık, Millî misak, milletler arası hukuk da saygı ile “Yurtta barış, dünyada barış” ilkelerinin titizlikle tatbik edilmesidir.


Türkiye’nin Lozan sonrası dış politikada gösterdiği barışçı politikaya rağmen zaman zaman bir takım engellemelerle karşılaşılmıştır. Batılı devletlerin Osmanlı Devleti döneminden kalma “devletin iç işlerine karışma” alışkanlıklarını yeni Türkiye üzerinde de tatbik etmeye çalışmışlar, ancak her defasında Türkiye’nin direnmesiyle karşılaşmışlardır.


1923-1932 dönemi dış politikası, Türk millî siyaset anlayışına uygun olarak daha çok Lozan’dan arta kalan meselelerin halli ve Lozan esaslarının uygulanması yönünde bir seyir takip etmiştir.


a-Türk-İngiliz Münasebetleri ve Musul Meselesi:

Musul,15 Kasım 1918′de İngilizler tarafından işgal edilmiş ve Millî Mücadele sırasında ise düşman işgalinden kurtarılamamıştır. Misak-ı Millî’nin birinci maddesine göre 30 Ekim 1918′de fiili işgal altında bulunmadığından Musul,Türk sınırları içerisindedir.


Lozan Konferası’nda Türk-Irak sınır meselesi görüşülürken Türk heyeti bölgenin Türkiye’ye terk edilmesi gerektiğini iddia etmiş, Irak’ı mandası altında bulunduran İngiltere ise Musul’un Irak sınırları içerisinde kalmasını ısrarla savunmuştur. Lozan’da halledilemeyen konu, anlaşmanın üçüncü maddesinin ikinci fırkasında yer alan “Konu, Türkiye ile İngiltere arasında Lozan sonrasındaki dokuz ay zarfında görüşmeler yoluyla halledilecek, mümkün olmadığı takdirde milletler cemiyetine havale edilecektir” şeklindeki ibaresiyle Lozan sonrasına bırakılmıştır.


Uyuşmazlığı gidermek amacıyla 19 Mayıs 1924′te İstanbul’da İngiltere ile başlatılan görüşmelerde İngiltere’nin Irak lehine Hatay üzerinde de hak iddia etmesi üzerine konferanstan bir sonuç alınamamıştır.

Tarafların ikili görüşmelerinden sonuç alınamayınca, Musul Meselesi Lozan Antlaşması’nın ilgili maddesi gereği Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş; cemiyet, konuyu 20 Eylül 1924′te görüşmeye başlamıştır. Görüşmelerde Türk tarafı daha önceki görüşünde ısrar ederek Musul’da bir plebisit yapılmasını istediyse de İngiltere bu talebi de “bölgede yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden anlamadığı” gerekçesiyle kabul etmemiştir.


İngiltere, Musul konusundaki uzlaşmaz tavrını bölgede organize ettiği kışkırtma hareketleriyle desteklemeye çalışmıştır. Özellikle Lozan’dan sonra Kürtleri, Asuri kabilelerini ve Arapları sürekli olarak Türkiye aleyhine tahrik etmiştir.


Milletler Cemiyeti’nde Musul Meselesi görüşülürken, Türk-İngiliz kuvvetleri arasında ufak çapta sınır çatışmaları meydana gelmiştir.


Milletler Cemiyeti’nin konuyu incelemek üzere bölgeye gönderdiği Tahkik Komisyonu’nun Eylül 1925′te Cemiyet Meclisi’ne sunduğu raporda Musul’un Irak’ta kalması yönünde görüş beyan etmesi, gerek Türk temsilcileri, gerekse Türk halkı tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Türk tarafının itirazlarına rağmen Milletler Cemiyeti, komisyon raporuna uyarak bölgeyi,16 Aralık 1925 tarihli toplantısında Irak’a bırakma kararı alacaktır.


Türkiye, Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen Cemiyet Meclisi’nin verdiği bu karara uymak zorunda kalarak,5 Haziran 1926′da yapılan bir anlaşmayla Musul’u Irak’a bırakmıştır. Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmesinin karşılığı olarak bölgedeki petrol gelirinin %10′u 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilmiştir. Ancak Türkiye 500 bin İngiliz lirası karşılığı bu hakkından vazgeçmiştir.


Musul’un kaybedilmesinde bölgenin stratejik önemi,petrol kaynakları açısından zengin oluşu ve İngiltere’nin imparatorluk yolları üzerinde olması önemli sebeplerdendir. Bölgenin sahip olduğu bu özellikler İngiltere’nin, ısrarcı, uzlaşmaz ve baskıcı tutumuna neden olmuştur.


İngiltere’nin görüşmelerdeki bu uzlaşmaz tavrının bir diğer sebebi de 1926′lı yıllarda hâlâ Türk milletinin hayat hakkını tanımak istememesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca meselenin daha önceki görüşmelerde halledilmeyerek Milletler Cemiyeti’nin kararına kalması Türkiye açısından ayrı bir talihsizlikti. Çünkü bu tarihte Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin üyesi değildir. Buna karşılık İngiltere, cemiyetin aslî ve kurucu üyesidir. İngiltere’nin Cemiyet Meclisi’ndeki bu konumu Musul Meselesi’nde diğer devletlere baskı yapmasını kolaylaştıracaktır.


Ayrıca, Türkiye Musul Meselesi’nden dolayı yeni bir savaşı göze almak istemeyerek dönemin Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüşdü Aras’ın 7 Haziran 1926 tarihli Meclis konuşmasında da belirttiği gibi “fedakârlık” yapmıştır.


b-Türk-Yunan Münasebetleri ve “établi” Anlaşmazlığı:

Lozan Antlaşması sırasında 30 Ocak 1923′te Türkiye ile Yunanistan arasında azınlıklar konusunda bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmada Yunanistan’da bulunan Müslüman-Türk azınlıkları ile Türkiye’de bulunan Rumların mübadelesi öngörülmüştür. Ancak, uygulama safhasında anlaşmanın ikinci maddesinde yer alan “Batı Trakya Türkleri ile İstanbul’da sakin (établi) Rumların bu mübadeleden hariç tutulması” iki ülke arasında uyuşmazlığa sebep olmuştur.


Mübadeleden İstanbul’da yaşayan Rumları hariç tutmak isteyen Yunanistan’ın bu tutumu iki ülke arasında uzun süren bir gerginlik yaratmıştır.Etabli kelimesinin yorumundan kaynaklanan bu anlaşmazlığın dışında tarafların münasebetlerini olumsuz yönde etkileyen bir diğer olay da “Patrik” meselesidir. Türkiye mübadele kapsamına dahil ettiği Ortodoks Patriği Arapoğlu Konstantin’i sınır dışı etmiş, bu olaya Yunanistan tepki göstermiştir. 19 Mayıs 1925′te Patrik Konstantin’in görevinden istifa etmesiyle konu halledilmîş, 1 Aralık 1926′da iki ülke arasında Atina’da yapılan anlaşmayla da iki ülke azınlıklarının emlâk konuları görüşülerek bir düzenleme yapılmaya çalışılmıştır. Ancak, 1926 Antlaşması ülkeler arasındaki meselelerin halli için yeterli olmamıştır.


1930 yılında İtalya Doğu Akdeniz’de bir dostluk ve güvenlik sistemi kurma çabası içine girmişti. Mustafa Kemal Paşa ile Yunanistan Başkanı Elefteros Venizelos’un bu sistemin gelişmesinde olumlu tavırlar alması Türk-Yunan münasebetlerindeki huzursuzluğu ortadan kaldırmıştır. 10 Haziran 1930′da Ankara’da iki ülke arasında imzalanan dostluk anlaşmasıyla Lozan’dan arta kalan mübadele konusu halledilmiş, komşu ülkeler arasındaki dostane ilişkilerde önemli bir adım atılmıştır.


Venizelos’un, 27-31 Ekim 1930′da Ankara’yı ziyareti sırasında imzalanan üç vesikadan oluşan 30 Ekim 1930 tarihli dostluk, tarafsızlık, uzlaşma ve hakem anlaşması Türk-Yunan münasebetlerinin süratle gelişmesini sağlamış ve ileride yapılacak Balkan Antantı’nın imzalanmasına yol açmıştır.


1930 tarihli Türk-Yunan dostluk anlaşması 1830′da bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın bu tarihten itibaren ortaya çıkan Türkiye üzerindeki emperyalist macera hareketlerine son vermiş olması bakımından önemlidir.1930 anlaşması ile kurulan dostluk Kıbrıs Meselesi’nin çıkışına kadar devam edecektir.


c-Türk-Sovyet Münasebetleri :

Millî Mücadele döneminde, gerek Sovyet hükûmetinin, gerekse TBMM hükûmetinin batılı devletlere karşı savaş hâlinde olması 1921 Moskova Antlaşması’nın imzalanmasına sebep olmuştu. Moskova Antlaşması ile başlayan Türk-Sovyet İttifakı Lozan sonrası döneminde de batılı devletlerin Türkiye’ye karşı davranışlarının etkisinde gelişmiştir.


Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri Almanya’yı saflarına alarak 1925′te Locarno sistemini kurmaları Sovyetler Birliği’ni rahatsız etmişti. Ayrıca Musul Meselesi’nde Milletler Cemiyeti’nin tutumu Sovyetler Birliği ile Türkiye’yi birbirine yaklaştırmış ve iki devlet 17 Aralık 1925′te Paris’te bir tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma iki ülke arasındaki iktisadî münasebetlerden daha çok siyasî münasebetlerin gelişmesine sebep olmuştur. Yine iki ülke arasında 11 Mart 1927′de Ankara’da bir ticaret ve Seyr-i Sefain Antlaşması imza edilerek ticari iş birliğinin geliştirilmesine çalışılmıştır.


Amerika Birleşik Devletleri ile Fransa’nın girişimleriyle 28 Ağustos 1928′de Paris’te 9 batılı devlet tarafından Briand-Kellogg Paktı oluşturulmuştu. Türkiye tecavüzî savaşı yasaklayan bu belgeyi 19 Ocak 1929 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylamıştır .Sovyetler Birliği Briand-Kellogg Paktı imzalayan ilk devlet olmakla birlikte bu antlaşmayı daha önce yürürlüğe koymak amacıyla Doğu Avrupa’daki komşuları ile 9 Şubat 1929′da Litvinof Protokolünü imzalamıştır. TBMM, Litvinof Protokolünü de 1 Nisan 1929′da onaylamıştır.


Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile 1925 Antlaşmasını teyit eden ve iki yıl daha uzatan 17 Aralık 1928 tarihli bir dostluk antlaşmasını imzalaması Türkiye’nin batılı devletlere yaklaşmasındaki Sovyet endişesinden kaynaklanmıştır. Gerçekten de Türkiye, 1930 yılına doğru eski düşmanları İngiltere, Fransa, Yunanistan’la meselelerini hallederek normal münasebetler içine girmiştir. Dolayısıyla bu dönemde Sovyetler Birliği artık Türkiye’nin dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkacaktır.

d-Türk-İtalyan Münasebetleri


Millî Mücadele döneminde batılı devletler arasında Türkiye’yi işgal hareketinden ilk vazgeçen devlet İtalya olmuştur. Ancak 1922 yılında faşist Mussolini yönetimine giren İtalya saldırgan ve sömürgeci bir politika izlemeye başlamış. Türkiye üzerindeki emellerini de tekrar gündeme getirmiştir. İtalya’nın bu yayılma politikasındaki amacı “Roma İmparatorluğu”nu tekrar canlandırma hayalinden kaynaklanmaktaydı.

Türkiye‘nin, Musul Meselesi’ni halletmesinden sonra batılı devletlerle olan ilişkilerinin düzelmeye başladığı görülür. Bu düzelmenin etkisiyle İtalya da Türkiye ile münasebetlerini yumuşatmıştır. İtalya’nın Arnavutluk üzerindeki emellerinden endişe duyan Yugoslavya’nın 1927 yılında Fransa,Çekoslovakya ve Romanya’nın oluşturduğu küçük antanta katılması İtalya ve Yugoslavya münasebetlerinin gerginleşmesine sebep olmuştur. Ayrıca Türk Devleti’nin gittikçe kuvvetlenmekte olan durumu karşısında yayılma politikasında başarılı olamayacağını anlayan Mussolini Ankara’ya karşı bir dostluk politikası takip etmek zorunda kalmıştır.


Gerek Türkiye’nin batılı devletlerle münasebetini geliştirme arzusu, gerekse İtalya’nın Doğu Akdeniz’de kuvvetli bir ittifak oluşturma çabaları iki devlet arasında 30 Mayıs 1928 tarihli tarafsızlık uzlaşma ve adli tasfiye antlaşmasının imzalanması ile sonuçlanmıştır.


1930 Türk-İtalya Antlaşması iki ülke arasında mevcut olan huzursuzluğu kaldırmış olmasına rağmen daha sonraki dönemlerde münasebetlerin dostane bir seyir takip ettiği söylenemez. Özellikle 1936′dan itibaren Türk-İngiliz yakınlaşması Türk-İtalyan münasebetlerinin zayıflamasına sebep olacaktır.


|» “Türk Tarihi” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Dağları Bekleyen Kız

 

 

 

(Esat Mahmut Karakurt)

 

 

Konu

Milli Mücadele içinde geçen yaşanması zor aşklar ve vatan sevgisi.

 

 

 

 

Özet

Karaköse vilayetinin bir kasabası ve bir askeri hava alanı. Nöbetçi başçavuş, Binbaşı İhsan’a göreve giden uçakların geri döndüğünü haber eder. Yalnız on uçak olan filo dokuz uçakla geri döner. Yzb. Nuri, Mülazım Celal Bey’in uçağının filodan ayrılıp intahar saldırısı yaptığını söylerler. Yzb. Nuri sözünü bitirmeden celal Beyin uçağı havada beliri verir. Mülazım Celal ağır yaralı olarak uçaktan çıkarılır ve gönül rahatlığı ile son sözlerini söyler. Etrafına toplanan subaylar arasından mülazım ismail’e annesini ve kız kardeşini emanet edip,vefeat eder.

 

 

Defin işlemleri sırasında filo geriye kalan dokuz uçağıyla yeni bir görev alır. Zor bir uçuştan sonra filo tekrar döner; ama mülazım Servet göğsünden yaralanmıştır. Bnb. İhsan yanına Yzb.Nuri ve Mülazım Adnan’I yanına alarak Mülazım Servet’I ziyarete gider. Servet yerli halktan Mahmut Efendinin einde kalmaktadır ve evin kızı Nermine’ye aşıktır. Servet Adnn’a Nermine’den bahseder, isterse Mahmut Efendi’nin evinde kalabileceğini, ama Nermineye yaralıolduğunu söylememesini telkin eder.

 

 

Mülazım Adnan bir askerin rehberliğinde Nermine’nin evine gider. Nermine Adnan’ın söylediklerine inanamaz, Servet’in görev sırasında şehit düştüğünü zanneder.

 

 

Aradan üçhafta geçer Mülazım Servet iyileşir ve Nermine ile nişanlanır. İleriki günlerin birinde bir uçus sırasında servetin uçağı düşman makineli tüfekleri tarafından taranır, servet ağır yaralanır ve sonraki günlerde vefat eder.

 

 

Ağrı dağı eteklerinde konuşlanmış olan eşkiya sinsilesini imha etmek için bir bombardıman planlanır; ancak öncelikle bombardıman için gerekli istihbaratların toplanması gerekiyordur. Bu zor görev için en uygun kişi Mülayim Adnan seçilir. Bir sis bulutu arasında düz bir araziye iniş yapan uçaktan iner ve zor görevi için yola koyulur.

 

Birkaç saatlik bir yürüyüşten sonra Adnan bir eşkiyaya rastlar ve şeyhin nerede olduğunu bir derdinin anlatacağını söyler. Bir hindlik sezmiyen eşkiya Adnan’I doğruca eşkiyabaşının yanına götürür. Yolda Adnan tanıdık bir yüze rastlar, evet o yüz yıllar önce öldüğünü zannettikleri Ahmet Ast.sb’a aittir. Ahmet yıllar önce esir edilmiş fakat bir türlü kaçamayı başaramamıştır.

 

 

Bu süre zarfında düşman mühimmat ve silahların sayısın ezberlemiş ve çeşitli dokümanlar ele geçirmiştir. Adnan ve Ahmet bir plan yapı oradan kaçmak isterler. Ahmet mülazım Adnan’ın yanına gerekli evrak ve haritaları çaldıktan sonra ertesi gün gelecektir. Ancak bir kaç gün geçmesine rağmen Ahmet gelmez Adnan bu durumu tehlikeli görür ve kendisini almaya gelen uçağa binmek için yola koyulur. Kendisini almaya gelen uçağı gören eşkiyalar Adnan’a seslenmeye başlarlar.

 

 

Uçağa ateş etmek için mitralyözlerin başındaki eşkiyalar yardım isterler , bir an için Adnan şok olur ama sonradan farkına varır ki onu bir eşkiya sanmaktadırlar. Adnan beylik tabancasını çıkarır ve mitralyözün başında bulunan bir erkek eşkiyayı öldürür ;fakat mitralyözün başındaki diğer kadın eşkıyayı öldüremez.

 

 

Bir müddet sonra iki Türk subayı ve Şeyhin kızı olduğu sanılan bir kız farkında olmadan derin bir sohbete başlarlar. Adnan’a konuşlandıkları yerler ve silahları hakkında çok önemli bilgiler verir.

 

 

Ertesi sabay Adnan planladığı gibi düz araziye inen uçakla gideceğini şeyhinkızı zeynep’e bildirir. Zeynep onun gitmesini istemediğini o giderse yapamayacağını söyler. Ardından Zeynep’Ie aramaya gelen eşkiyalar Adnan’I görür ve Zeynep ardından Adnan’ın bir casus bir Türk subayı olduğunu haykırmaya başlar.

 

 

Şakiler Ahmet başçavuşu karargâhtan evrak çalarken yakaladıklarını ve öldürdüklerini açıklarlar. Şimdi Ahmet’in neden gelmediği açığa kavuşur. Türk uçakları günlük bombardımanlarına başlarlar. Bu arada şakiler can telaşına düşerler, bu fırsatı değerlendiren Zeynep, Adnan’ın ellerini çözer. Ardından kamptan kaçmayı başarır. Ahmet Başçavuş ve Zeynep’ten elde ettiği çok önemli bilgilerle komutanlar tarafından bir harekat planı hazırlanır.

 

 

Şeyhin kampı yerle bir edilir ve bazı şakiler rehin alınır rehinler arasında Zeynep’te vardır. Yaralı olan Zeynep tedavi görmesi için hastahaneye kaldırılır. Zeynep bütün bu bilgilei vermesine rağmen bir haindir, üstelik Servet’in uçağını o düşürmüştür. Olup bitenleri hastahanede öğrenir ve çok üzülür.

 

 

Adnan’a Nermine ile konuşmak istediğini söyler. Nermine ertesi gün gelir ve Zeynep ona Servet’I kendisinin vurmadığını, onu yanlış değerlendirdiklerini söyler. Nermine ile beraber kucaklaşıp ağlarlar. Hain olarak görülsede verdiği harita ve bilgiler sayesinde kamp dağıtılmış ve artın yeni nişanlıların mutsuz olmasını engellemiştir.

 

 

Adnan ile Zeynep Erzurum’a gitmeye kara verirler ancak iki süngülü asker onlara yaklaşır ve zeynep’in tutuklanması için emir olduğunu söyler. Zeynep yargılanır; fakat savcı idam isteminde bulunur. Yargıç ise verdiği bilgilerin yaraılığı, yzb. Adnan’I kurtarması ve pişmalığı nedeniyle beraatine kara verir.

 



Ana Fikir

Her ne olursa olsun önce vatanı sevnek, vatan için herhangi bir fedakarlıktan kaçınmamak gerekir.

 

 

 

 

Şahıslar ve Olaylar

Mülazım Adnan: Konuşması ve tavırları ile met, cesur ve vazifaşinas bir Türk plotudur.

Şeyh Fuat: Devlete baş kaldıran bir asi olup Zeynep’in babasıdır.

Zeynep: Eşkiya başının kızı ve Adnan’a aşık bir genç kızdır.

Ahmet Astsubay: Bir vesile ile eşkiyaların olduğu bölgeye gelmiş ve bir daha geri çıkamamış, vatanperver bir türk evladıdır.

Mülazım Servet: İki kere yaralanan ve son yaralanmasında vefeat eden,Nermine’in nişanlısı olan bir Türk subayı.

Nermine: Mülazım Servet’in nişanlısı ve insani değerleriçok yüksek olan bir kadın.

 

 

Yazar Hakkında Bilgi

ESAT MAHMUT KARAKURT

Esat Mahmut Karakurt, birbiri ardına yazdığı aşk ve macera konulu romanlarıyla, yaşadığı dönemin en çok okunan yazarlarından biriydi. 1902 İstanbul doğumlu yazarın, iyi bir eğitim aldığını görüyoruz. 1924 yılında Diş Hekimliği Okulunu, 1930 yılında ise Hukuk Fakültesini bitiren yazar, gazetecilik, öğretmenlik, milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulunduktan sonra, 1977 yılında bir beyin kanaması sonucunda aramızdan ayrıldı.

 

 

|» Roman Özetleri Sayfasına Dön! « |

 

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

 


…Türk Edebiyatı Dönemleri…
(Görüntülemek istediğiniz başlığa dokunun.)

1. İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı

a) Sözlü Edebiyat Dönemi
b) Yazılı Edebiyat Dönemi

2. İslamiyetten Sonraki Türk Edebiyatı

a) Divan Edebiyatı Dönemi
b) Halk Edebiyatı Dönemi

3. Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı

a) Tanzimat Edebiyatı Dönemi
b) Servet-i Fünun Edebiyatı
c) Fecr-i Ati Edebiyatı
d) Milli Edebiyat Dönemi
e) Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı
f) 1940 Sonrası Edebiyatı


|» “Türk Edebiyatı Dön.” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

Edebiyat, Türk Edebiyatı, Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı, Tanzimat Edebiyatı, Milli Edebiyat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati, Edebiyat, Türkçe

 


Sayfalar: 1 2 »