acil kitap


Roman Özetleri
(Görüntülemek istediğiniz özetin başlığına dokunun…)

http://resim.bilgicik.com/Kitapp.JPG

Yaklaşık “250″ tane roman özeti, abecesel sıraya göre dizilmiştir. Roman özetlerinin tamamı, farklı ağellerinden alıntılanarak derlenmiştir. Bu bölüme zamanla yeni özetler eklenecektir.

-A-

Ateşten Gömlek (Halide Edip Adıvar)
Aşk-ı Memnu (Halid Ziya Uşaklıgil)
Ankara Ekspresi (Esat Mahmut Karakurt)
Anahtar (Refik Halit Karay)
Ankara (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Aldatacağım (Esat Mahmut Karakurt)
Anamın Kitabı (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Ago Paşa’nın Hatıratı (Refik Halit Karay)
Acımak (Reşat Nuri Güntekin)
Akşam Güneşi (Reşat Nuri Güntekin)
Anna Kareninna (Tolstoy)
Annem ve Hayatın Anlamı
Aşina Yüzler (Samet Ağaoğlu)
Ay Battı (John Steinbeck)
Ayaşlı ve Kiracıları (Memduh Şevket Esendal)
Atatürk’ün Avrasya Devleti (İsmet Bozdağ)
Atatürk Olmasaydı (Cemal Kutay)
Atatürk’ün Fikir Sofrası (İsmet Bozdağ)
Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği (Ahmet Taner Kışlalı)
Araba Sevdası (Recaizade Mahmut Ekrem)
Ankarada Savaş Rüzgarları (Kazım Karabekir)
Al Midilli (John Steinbeck)
Ak Dağlar (Ahmet Topal)
Ajan (Stuart Woods)
Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu Yandı Gitti Kül Oldu (Anonim)
Alemdağda Var Bir Yılan (Sait Faik Abasıyanık)
Adı Aylin (Ayşe Kulin)


-B-

Bugünün Saraylısı (Refik Halid Karay)
Bomba (Ömer Seyfettin)
Biz İnsanlar (Peyami Safa)
Bir Tereddütün Romanı (Peyami Safa)
Bir Ölünün Defteri (Halit Ziya Uşaklıgil)
Bir Kucak Çiçek (Memduh Şevket Esendal)
Bir Kadın Düşmanı (Reşat Nuri Güntekin)
Bir Avuç Saçma (Refik Halid Karay)
Barbaros Hayrettin Geliyor (Feridun Fazıl Tülbentçi)
Bay Alkolsüz Zamanlar (Halit Çapkın)
Bir Yazın Tarihi (Halit Ziya Uşaklıgil)
Bir Düğün Gecesi (Adalet Ağaoğlu)
Boğaziçi Şıngır Mıngır (Salah Birsel)
Bir İçim Su (Refik Halit Karay)
Bir Dinozorun Anıları (Mine Urgan)
Bir Devrin Romanı (Halide Nusret Zorlutuna)
Bir Avuş Saçma (Refik Halit Karay)
Babalar ve Oğullar (İvan Sergenyeviç Turgenyev)
Bir İçim Su (Refik Halit Karay)
Bir TÜRK Ailesinin Öyküsü (İrfan Orga)
Bir Sürgün (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Büyük Ümitler (Charles Dickens)
Bülbülü Öldürmek (Harper Lee)
Budala (Dostoyevski)
Beyaz Lale (Ömer Seyfettin)
Bir Genç Kız Yetişiyor (Betty Smith)
Bedel (Kenneth Goddard)
Beyaz Diş (Jack London)
Bir Çift Yürek (Marlo Morgan)
Beyaz Gemi (Cengiz Aytmatov)
Benövşeler Üstte Göz Yaşları (Mirvarid Dilbazi)


-C-

Cezmi (Namık Kemal)
Canan (Peyami Safa)
Cadı (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
Cumbadan Rumbaya (Peyami Safa)
Cinayet Nedeni (Patricia Cornwell)
Cemile – Sultan Murat (Cengiz Aytmatov)


-Ç-

Çanlar Kimin İçin Çalıyor (Ernest Hemingway)
Çölde Bir İstanbul Kızı (Esat Mahmut Karakurt)
Çalıkuşu (Reşat Nuri Güntekin)
Çanakkale Askerlerine Rütbe Gerekmez (Sezen Özol)
Çankaya (Falih Rıfkı Atay)
Çölde Uyuyan Sır (Tom Holland)
Çatıdaki Rüzgar (V. C. Andrews)


-D-

Dokuzcu Hariciye Koğuşu (Peyami Safa)
Damga (Reşat Nuri Güntekin)
Dağları Bekleyen Kız (Esat Mahmut Karakurt)
Dağa Çıkan Kurt (Halide Edip Adıvar)
Dağların Gözyaşları – 1 (A. Necati Ulunay Ucuzsatar)
Dağ Yolu (Hamdullah Suphi Tanrıöver)
Kırk Yıl (Halit Ziya Uşaklıgil)
Diriliş (Lev Tolstoy)
Doğunun Limanları (Amin Maalouf)
Dördüncü Protokol (Frederick Forsyth)
Dağların Gözyaşları – 2 (A. Necati Ulunay Ucuzsatar)
Don Kişot (Cervantes)
Da Vincinin Şifresi (Dan Brown)
Dudaktan Kalbe (Reşat Nuri Güntekin)
Dönüşüm (Franz Kafka)
Değirmen (Reşat Nuri Güntekin)


-E-

Ekmek Elden Su Gölden (Refik Halid Karay)
Edebiyat Anıları (Hüseyin Cahit Yalçın)
Eski Hastalık (Reşat Nuri Güntekin)
Eylül (Mehmet Rauf)
Erikler Çiçek Açtı (Esat Mahmut Karakurt)
Eski Hastalık (Reşat Nuri Güntekin)
Ermeni İddiaları ve Gerçekler (Dr. Hüsamettin Yıldırım)


-F-

Ferdi ve Şürekası (Halit Ziya Uşaklıgil)
Fatih – Harbiye (Peyami Safa)
Fazladan Bir Adam (Jonathan Ames)
Füreya (Ayşe Kulin) Roman


-G-

Gelibolu (Buket Uzuner)
Gurur ve İhtiras (Belva Plain)
Güdülenmenin Mucizesi (George Shinn)
Gün Olur Asra Bedel (Cengiz Aytmatov)
Goriot Baba (Balzac)
Gödeli Mehmet (Mehduh Şevket Esendal)
Gulyabani (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
Gazi ve Fikriye (Hıfzı Topuz)
Gündelik Bilmeceler (Partha Ghose)
Gülnihal (Namık Kemal)
Geniş Zamanlar (Ayşe Kulin)
Geçmişin Geleceği (Melih Cevdet Anday)
Güneş Ülkesi (Tommasa Campanella)


-H-

Hüküm Gecesi (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar)
Handan (Halide Edip Adıvar)
Harem (Ömer Seyfettin)


-İ-

İstanbul’un Bir Yüzü (Refik Halid Karay)
İnce Memed (Yaşar Kemal)
İçimizdeki Çocuk (Doğan Cüceloğlu)
İki Gelinin Anıları (Balzac)
İhtiyar Balıkçı (Ernest Hemingway)
İhtiyar Dost (Halit Ziya Uşaklıgil)
İnci (John Steinbeck)
İrtica ve Bölücülüğe Karşı Militan Demokrasi (Vural Savaş)
İstila (Robin Cook)


-K-

Küçük Ağa (Tarık Buğra)
Kiralık Konak (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Kaşağı (Ömer Seyfettin)
Kurtlar Sofrası (Atilla İlhan)
Kuyucaklı Yusuf (Sabahattin Ali)
Kızıl ile Kara (Stendhal)
Köprü (Ayşe Kulin)
Kertenkelenin Uykusu (Nihat Taştekin)
Kırık Hayatlar (Halit Ziya Uşaklıgil)
Kumarbaz (Ftodor Dostoyevski)
Korkunç Yıllar (Cengiz Dağcı)
Kayıp Aranıyor (Sait Faik Abasıyanık)
Kiralık Konak (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Kosova Balkanları Anlamak İçin (Noel Malcolm)
Kanunsuzlar (Harold Robbins)
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (Hüseyin Rahmi Gürpınar)


-L-

Lider ve Demagog (Şevket Süreyya Aydemir)
Leonardo da Vinci Gibi Düşünmek (Michael J. Gelb)
Lüzumsuz Adam (Sait Faik Abasıyanık)


-M-

Mahşer (Peyami Safa)
Mai ve Siyah (Halit Ziya Uşaklıgil)
Madame Bovary (Gustave Flaubert)
Moğol Kurdu (Homeric)
Medyum (Stephen King)
Mektuplar (Goethe)
Martı (Richard Bach)
Motivasyon Mucizesi (Ulaş Kaplan)
Miskinler Tekkesi (Reşat Nuri Güntekin)
Mutlu Ölüm (Albert Camus)


-N-

Nutuk (Mustafa Kemal Atatürk)
Nemide (Halit Ziya Uşaklıgil)
Nimetşinas (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
Nehir Tanrısı (Willbur Smith)


-O-

Osmanlıların Stratejik Sorunları (Mehmet Tanju Akad)
Oliver Twist (Charles Dickens)

Osmancık (Tarık Buğra)


-Ö-

Ölü Canlar (Gogol)
Ölüm Diyeti (Robin Cook)
Ölü Ozanlar Derneği (N. H. Kleinbaum)
Ölüden Mektup Var (Agatha Cristie)


-P-

Pembe İncili Kaftan (Ömer Seyfettin)


-R-

Robinson Crouse (Daniel Defoe)
Ramses Batı Akasyasının Altında (Christian Jacq)

Ruhsar Hanım
Ruhsar Hanım (Füsun Önal)

 


-S-

Sinekli Bakkal (Halide Edip Adıvar)
Sefiller (Victor Hugo)
Suç Ceza (Dostoyevski)
Savaş ve Barış (Tolstoy)
Safahat (M. Akif Ersoy)
Sevdalinka (Ayşe Kulin)
Suç ve Ceza (F. M. Dostoyevski)

Sözde Kızlar (Peyami Safa)

Sarı Zeybek (Can Dündar)
Satranç (Stefan Zweig)
Savaşçı (Doğan Cüceloğlu)
Saray ve Ötesi (Halit Ziya Uşaklıgil)
Sofinin Dünyası (Jostein Gaarder)
Sevginin Katıksızı (Jack London)
Sergüzeşt (Samipaşazade Sezai)
Semerkant (Amin Maalouf)
Simyacı (Paulo Coelho)


-Ş-

Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman)
Şişhaneye Yağmur Yağıyordu (Haldun Taner)
Şeker Portakalı (Jose Maura De Vasconcelos)
Şeytan Dönemeci (Agatha Christie)


-T-

Toprak Ana (Cengiz Aytmatov)
Tatarcık (Halide Edip Adıvar)
Türkler’in Tarihi (Paul Roux)
Tanrı Dağı Ziyareti (Reşat Nuri Güntekin)
Tarihin Tanıklığında Ermeniler ve Rumlar (Ali Güler)
Türk’ün Ateşle İmtihanı (Halide Edip Adıvar)
Tanrı’nın Kırbacı Attila (Thomas R. P. Mielke)
Toprak Uyanırsa (Şevket Süreyya Aydemir)


-U-

Umut Bir Yöntem Olamaz (Gordon Sullivan Michael V. Harper)
Uzun Beyaz Bulut Gelibolu (Buket Uzuner)
Uyarılar (Nadir Nadi)


-Ü-

Ümit Dünyası (Şevket Rado)


-V-

Vadideki Zambak (Honore De Balzac)
Vahşi Bir Kız Sevdim (Esat Mahmut Karakurt)

Vatan Yahut Silistre (Namık Kemal)


-Y-

Yüksek Ökçeler (Ömer Seyfettin)
Yaprak Dökümü (Reşat Nuri Güntekin)
Yaban (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Yeşil Gece (Reşat Nuri Güntekin)
Yüzüklerin Efendisi (İki Kule)
Yüzüklerin Efendisi (Kralın Dönüşü)
Yüzüklerin Efendisi (Yüzük Kardeşliği)
Yeşil Gece (Reşat Nuri Güntekin)
Yanlış Adres (Jane Heller)
Yüzbaşı Selahattinin Romanı (İlhan Selçuk)
Yöneticinizi Siz Yönetin (Prof. William P. Anthony)
Yaratıcı Aklın Sentezi (Server Tanilli)
Yalan, Yalan, Yalan… Yalancılığın Psikolojisi (Dr. Charles V. Ford)
Eksik Parçalar (Joy Fielding)
Yağmur Beklerken (Tarık Buğra)
Yezidin Kızı (Refik Halit Karay)
Yaralı Aşklar (Erhan Bener)
Yüzüklerin Efendisi (J. R. R. Tolkien)
Yılanların Öcü (Fakir Baykurt)


-Z-

Zeliş (Necati Cumalı)
Zulüm Dağları Aşar – Çanakkale İçinde (Rahmi Özen)
Zihinsen Antrenman (Richart M. Suinn)
Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay)

Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


İstanbul’un Bir Yüzü

 

(Refik Halid Karay)

 

Konu

Kitap Bütün Istanbul’un Iç Yüzünü Değil, Yalnizca Istanbul’da Yaşayan Bir Azinliğin Içyüzünü Gözler önüne Seriyor: Savaş Zenginleri, Karaborsacilar, Vurguncular, Türediler, Ittihat Ve Terakki’nin Adamlari… Istanbul’un ‘öteki Yüzü’, Yani Halk Yok Romanda.

 

 

Özet

Refik Halid, ‘bir Harp Zenginini’, Kani’yi, Tanitarak Başliyor Romanina. Kani, Ismet’e Nasil Zengin Olduğunu Anlatiyor: Beş Parasizdir. Askere Gitmeye Karar Verir. Bir Arkadaşina Rastlar; Arkadaşi, Kani’yi Alir, Harbiye Nezaretini Daire Daire Dolaşirlar; Kayitlar, Vesikalar, Muameleler…ertesi Gün Halep’e Yağ Toplamaya çikarlar Ve Bundan Sonra Zenginler Arasina Girmeye Başlar.ve Kani Sitem Ederek Kizginliğini Dile Getirir. ‘asil Kizdiğim Cihet Halkin Eski Zenginleri Sabir Edip Bizi çekemeyişi.’

Refik Halid Bu Bölümde Eski Devri (abdülhamit Zammanini) Anlatiyor. Az Sene Içinde Istanbul’un Cok Değiştiğini Ve Bir çok Inkilap’in Olduğunu Söylüyor.böylr Bir Nesil Olmadiklarini Anlatmaya çalişiyor Ve Hudutlarimizda Tecavüzsüz Yaşiyoruz Diyor.

Refik Halid Bu Bölümde Fikri Paşanin Konağini Ayrintilariyla Anlatiyor Ve Paşayla Ilgili Bir Kaç şey Ekliyor: ‘galiba O, Hiç Iş Yapmamak, Hiç Söze Karişmamakla Bu Mevkii Bulmuş.belki Memlekete Faydasi Hiç Olmamişti; Fakat Muhakkak Ki En Ufak Bir Zarari Bile Olmamişti. Paşa’nin Yakinlarini Anlatiyor Ve En Sonunda Da Paşa’nin 1908’ Den Sonraki Halini Anlatiyor.

Refik Halid Bu Bölümde Alti Portre çiziyor. Bunlarin Hepsi Birer Harp Zenginidir. ‘külhanbeyi Lütfi Pehlivan’: Sandiğa Girmiş, Pehlivanlik Etmiş, Ev Basmiş, Adam Vurmuş, Hamam Kapatmiş, Meyhane Yikmiş…gümrükte De Katip; Müdürlüğe Kadar çikmiş. Bir Kaç Yeri Kendi üzerine Geçirmiş Yok Bedeline.adam Kaçirmişlar Ve Yerine Kendisi Geçmiş.işte Bu Herif şimdi Bir Harpzengini.

Refik Halid, Harp Devrinin Hanimlari Adli Bölümde Kadinlarin Yaşamlarindaki Değişimleri Anlatiyor.iş Hayatina Girmiş Kadinlar; Sigara, Içki, Morfin Düşkünü Kadinlar; Siyasete Atilan Kadinlar; öğretmen Olan Genç Kizlar; ‘yeni Usul Bohçaci’… Sarayin Adami Olan Bir Haraççi… Ismet’in Bulunduğu Bir Düğünde Ticaret Yapan üç Kadin Var; Bunlar, Hat Komiserliğinde Memur Olan Bir Ihtiyat Zabiti’nin Peşini Birakmiyorlar, ümit Vermek Için Hoppaliklar, Hafiflikler Ediyorlardi. O, Kadinlara Karşi Acemi Görünüyordu; Iyice Avlamişlar, Kumpanyalarina Sokup Işlerini Gördürmeye Muvaffak Olmuşlardi; Vagon, Koli, Piyasa Kelimeleri Ile Dolu Ticari Bir Hasbihal Ediliyordu.
Refik Halid Eski Ve Yeni Istanbul Adli Son Bölümde Eski Istanbul’a Olan özlemini Anlatiyor Ve şöyle Diyor: ‘istanbul Daha Ziyade Eski Devirde(abdulhamit Zamani) şahsiyetli Ve Ehemmiyetli Idi. şimdi Ise Renksiz Ve Sefil…’


Ana Fikir

Yazar Bu Romanla Okuyucuya; Bazi Kişilerin Zengin Olmak Ve önemli Bir Mevkiiye Gelmek Için Her Türlü Yola Başvurabilecekleri Mesajini Veriyor.

Şahıslar ve Olaylar

Kitapta Birbirinden Bağimsiz Bir çok Olaydan Bahsedilmekte; Fakat, Ayni Konudan Bahsedilmektedir.
Ismet : Romanin Anlaticisi.
Kani : çocukluk Arkadaşi
Kani’nin Annesi : Kibar Dalkavuğu
Fikrii : Fikri Paşa
Hanimefendi : Paşa’nin Kayinvalidesi
Dilara : Paşa’nin Karisi
Ragibe – şadiye :kizlari
Lütfi Pehlivan : Külhanbeyi, Savaş Zengini
Ahmet Bey : Sarayin Hafiyelerinden Biri
Zal Bey : Sarayin Adami (her Yeri Haraca Kesti)

 

 

Yazar Hakkında Bilgi

Refik Halid Karay

(istanbul 1888-istanbul 1965) Türk Romancisi, Hikayecisi Ve Yazari. Ilk öğrenimini Vezneciler’de Ve Göztepe’de Tamamladi, Daha Sonra Galatasaray’da (1900-1906), Bir Yilda (1907) Hukuk Mektebi’nde Okudu. 2 Nci Meşrutiyet’in Ilanindan Sonra Gazateciliğe Başladi (tercüman-i Hakikat). Kalem Ve Cem Dergilerinde Yazilar Yazdi. 1909’da Fecri Ati Topluluğuna Katildi. 1912’de Beyoğlu Belediye Başkatibi Oldu Ve Bir Sene Sonra Iktidara Gelen Ittihatçilar Tarafindan Beş Yil Sürgüne Gönderildi. Anadolu’da Başlayan Milli Mücadele Hareketi’ne Aleyhtar Olmuş, Bu Yüzdenmilli Hükümet’in Sürgünüyle 9 Kasim 1922’de Yurdu Terk Etmiştir.1938’de çikan Af Ile Yurda Geri Dönmüştür.

Açik, Sade, Terkipsiz Bir Dille Yazan, Roman Ve Hikayeleri Kadar Mizah Ve Taşlamalari Ile De ün Kazanan Karay’in Başlica Eserleri şunlardir: Sakin Aldanma, Inanma, Kanma, üç Nesil-üç Hayat, Memleket Hikayeleri, Bir Içim Su, Gurbet Hikayeleri, Bu Bizim Hayatimiz, Sonuncu Kadeh, Dört Yaprakli Yonca,ekmek Elden, Su Gölden.

 

|» Roman Özetleri Sayfasına Dön! « |

 

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

 


Sefiller

(Victor Hugo)

Özet

Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.

Hayata ahlak ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlakı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.

Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı –namusuyla kazanılmış- paralarını alır, Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean. Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar….

Jan Valjan ekmek çaldığı için beş yıl kürek cezası ile cezalandırılır. Birkaç kere kaçmaya kalkıştığı için cezası ağırlaştırılır ve 19 yıl hapiste kalır. Çok güçlü bir insan olan Jan Valjan, hapiste iyi duygularını kaybetmiş gibidir. Hapisten çıktıktan sonra, mahkum olduğunu gösteren belge yüzünden herkes ona kötü davranır. Rahip onu evine alır. O ise evden gümüş takımları çalar. Fakat yakalanır. Rahip şikayetçi olmaz ve ona iki de gümüş şamdan hediye ederek onlardan elde edeceği parayı namuslu adam olma yolunda harcamasını ister. Bu olay Jan Valjan için bir dönüm noktasıdır. Madlen adıyla iş hayatına atılır, zengin olur. Fanten adında düşmüş fakat ruhça temiz bir kadına ve kızına yardım eder.

Polis müfettişi Javer, birden ortaya çıkan ve kısa zamanda zengin olan herkesin “Baba” dediği Madlen’in kim olduğunu merak eder ve Madlen Baba’nın aslında Jan Valjan olduğunu anlar ve Jan Vanjan’ı ihbar eder. Ancak ihbarın yanlış olduğu ve Jan Valjan adında birinin hapiste bulunduğu mahkemece tespit edilir. Bunu öğrenen Madlen Baba (Jan Valjan) teslim olur ve hapiste Jan Valjan sanılan mahkumun kurtulmasını sağlar. Hapiste bir gece kaldıktan sonra kaçarak bir limandan denize atlar ve herkes onun öldüğünü sanır. Fakat müfettiş Javer öyle düşünmez. Jan Valjan, Fanten’e verdiği sözü tutmak üzere Fanten’in kızı Kozet’i bulur ve onu büyütür.

Müfettiş Javer onları takip etmektedir. Takip edildiğini anlayan Jan Valjan kaçarak, Kozet’i yatılı olarak bir kiliseye verir ve kendiside o kilisenin bahçıvan yardımcısı olur. Bay Jilnorman adlı birisi torunu Maryüs’ü büyütmektedir. Maryüs avukat olmak için çalışıyor ve dedesinin yanında kalıyordu. Ancak bir tartışma sonucunda Maryüs dedesinin evini terk ederek bir süre Sen-Jak otelinde kalır. Maryüs, borçlanmamak için otelden ayrılarak arkadaşı Kurfeyrak’ın odasına taşınır ve eğitimini tamamlayarak avukat olur. Bir gün Maryüs Lüksemburg parkında dolaşırken Kozet’i görür ve ona ilk bakışta aşık olur ve onu her gün görebilmek için bu parka gelir. Maryüs ile Kozet arasındaki ilişkiyi fark eden Jan Valjan bu ilişkiyi istememektedir ve oturdukları evden taşınırlar. Fakat Maryüs onları yine bulur ve Maryüs ile Kozet gizli gizli buluşurlar.

Bazı kişiler Krala karşı ayaklanırlar. Bunların içinde Maryüs de vardır. Daha sonra olaylar arasında Müfettiş Javer devrimcilerin tutsağı olur. Devrimcilerin arasına katılan Jan Valjan, Müfettiş Javer’i kurtarır. Jan Valjan, bir çatışma sırasında yaralanan Maryüs’ü kurtarır. Ancak Müfettiş Javer ikisini de yakalar. Müfettiş Javer kendisini devrimcilerin elinden kurtaran Jan Valjan ve Maryüs’ü serbest bırakır ancak görevini yerine getiremediği için intihar eder. Maryüs iyileşir ve Kozet ile evlenir. Zaman içerisinde iyice yaşlanan Jan Valjan da ölür.

Ana Fikir

Yazar, bize bir insanın hapisten çıktıktan sonra insanlara kendini kabullendirmek için çektiği güçlükleri ve insanların onu dışlamalarını anlatmış. Ayrıca insanlığın, yoksulluk sorunuyla gelen sefilliğine de değiniyor.

Şahıslar ve Olaylar

JAN VALJEAN: Ekmek çaldığı için hapse giren, 19 yıl sonra hapisten çıkan ve herkese karşı iyilikler yapmaya başlayan adam.
COSETTE: Fantiana’nın kızıdır. Jan Valjean tarafından evlat edinip Marius’la evlenen kız.
MARİUS: Cumhuriyet’i savunan bir babanın oğludur fakat babasını tanımaz. Ayrıca Cosette’le evlenir.
JAVERT: Mesleğine aşırı bağlı olan ve Jan Valjean’ı yakalayan polistir.

Yazar Hakkında Bilgi

Büyük Fransız Şair ve yazarı Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de geldi dünyaya. Babası, Napolyon ordusunda generaldi imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrit’te valilik yaptı. Anne ve babası arasındaki bitmek bilmeyen geçimsizlikler, yinelenen ayrılıklar nedeniyle, Hugo genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı. İlkokula da İspanya’da başladı. Ancak, İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir..

Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Babası Paris’e döndü. Maddi sıkıntılar ve toplumsal çalkantılar içerisinde, eğitimini düzgün bir biçimde sürdüremedi Hugo, ama kendi kendine okumayı sürdürdü, hatta ilk şiirlerini yazması da bu yıllara denk düşer. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen Hugo’yu bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.

1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te.
Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır Fransa’da.

1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazdı Hugo, 1841’de Fransız Akademisine seçildi. 1848 ihtilalinden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak bu Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1855’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.

19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur.

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

Sefiller İlk 10 Sayfa :

1. Sayfa

Digne Piskoposu olan Charles François Bienvenu Myriel, tak¬vimler 1815 yılını gösterdiğinde 75 yaşındaydı. Piskoposluk görevini 1806 yılından beri sürdürüyordu. Piskopos, Digne’e kendisinden 10 yaş küçük olan hiç evlenmemiş kardeşi Babtistine’i ve hizmetçisi Mag- loire, hem piskoposun hem de Bayan Babtistine’in hizmetindeydi.
Kente geldiğinde, halk Bay Myriel’a gereken konukseverliği gös-termiş ve onu piskoposluk binasına yerleştirdikten sonra çalışmaları¬nı merakla beklemeye başlamışlardı. Bina, hastanenin yanındaydı. Geçen yüzyılın başında inşa edilmiş büyük, krallara yakışacak bir taş yapıydı. Hastane ise, piskoposluk binasının aksine, alçak, iki katlı ve bahçesi olan bir evdi.
Kente gelişinin üçüncü gününde piskopos, hastaneyi ziyaret et¬tikten sonra hastane müdürünü evine çağırtıp sordu:
“Sayın müdür, şu anda hastanenizde kaç hasta var?”

2. Sayfa

“Sayın monsenyör, yirmi altı hastamız var,” diye yanıt verdi müdür.
“Doğru. Bende yirmi altı kişi saymıştım.”
“Yataklar birbirine oldukça yakın,” diyerek yakınmaya başladı müdür.
“Farkındayım,” dedi piskopos.
Müdür yakınmasını şöyle sürdürdü:
“Ayrıca hastalıktan yeni kalkmış hastalar için bahçemiz de çok küçük.”
“Sizinle aynı görüşteyim.”
Bu görüşme, Piskopos Myriel’ın evinin yemek odasına geçiyor¬du. Piskopos bir an sessiz kaldıktan sonra:
“Sayın müdür, bu odaya kaç yatak sığar acaba?” diye sordu.
Hastane müdürü şaşırmıştı.
“Monsenyörün yemek odasına mı?” diye soruyla karşılık verdi.
Piskopos ise, odayı ölçüyormuş gibi göz gezdirdikten sonra sesi¬nin tonunu biraz yükselterek:
“Bakın burada gözle gayet net görülen büyük bir yanlışlık var. Siz yirmi altı kişi, üç beş küçük odada kalıyorsunuz. Bizse burada üç kişiyiz, ama gerçekte altmış kişilik yer var. Bir değiş tokuş yapalım. Bana hastanenin binasını verin. Siz de bu binaya geçin.”
Piskopos ertesi günü hastaneye, yirmi altı hasta da piskoposluk binasına yerleşmiş ve böylece değiş tokuş olmuştu.
Bayan Baptistine bu değişikliği sakinlikle karşılamıştı. Bayan Bap- tistine ağabeyisini sevip saydığı için dediklerini dinler ve yaptıklarına karşı çıkmazdı. Bu işe bir tek hizmetçi mırın kırın etmişti.
Yoksul halk piskoposun en anlamlı adlarından biri olan Mon – senyör Bienvenu (Hoşgeldi) adını seçmiş ve bu şekilde seslenmeye başlamıştı. Monsenyör de bu adla anılmasına çok sevindi. Piskopos

3. Sayfa

taşrada doğduğu için Güneylilerin dilini çabuk benimsemişti ve bu da halkın gönlünü kazanmakta önemli bir adım oldu.
Kilisedeki dua saatlerinden sonra boş kalan zamanlarını yoksul¬lara, hastalara ve çalışmalarına ayırırdı. Piskopos bahçesiyle uğraş¬mayı, kitap okumayı çok severdi.
Piskoposu bütün halk çok severdi. Gittiği yerlere sanki ışık saçar¬dı. Çocuklar ve yaşlılar onu görmek için saatlerce beklerlerdi. Pisko¬pos onları kutsar, onlar da piskoposa dua ederlerdi.
Piskoposun oturduğu ev arka tarafında bahçesi olan iki katlı bir evdi. Kardeşiyle hizmetçisi üst katta, piskopos da zemin kattaki oda¬ları kullanırdı. Bu odaları yemek odası, yatak odası ve dua odası ola¬rak kullanırdı. Dua odasına misafirleri için bir divan koymuştu. Bahçesine de ahır yapmıştı ve iki inek besliyordu. Temizlikte karde¬şi ve hizmetçisinin üstüne yoktu. Piskoposun tek lüksüydü bu. Bu – nunla birlikte bir de çok eskiden kalma bir kepçesi, iki tane gümüş şamdanı ve altı tane de gümüş yemek takımı vardı. Misafirleri gelin¬ce şamdanlara mumlar yerleştirilir ve şöminenin üstüne konurdu. Misafir yemeğe gelmişse, bu şamdanlar masaya konurdu.
Evin kapısı yalnızca mandalla kapanıyordu. Günün her saatin¬de herkes kapıyı itip içeri girebilirdi. İki kadında bundan çok korku – yorlardı, ama bunu söyledikleri zaman:
“Odalarınızın kapılarına kilit taktırın,” diyordu piskopos.

4. Sayfa

1815 yılının Ekim ayının ilk günlerinde, güneş batmak üzere iken, yolculuk yapan bir adam kente geldi. Pencerelerinden dışarıyı seyreden kent sakinleri, eski püskü kıyafetli bu adama şaşkınlıkla ba¬kıyorlardı. Yolcu kırk yaşlarında iri yarı bir adamdı. Sırtında bir asker çantası elinde de uzun bir değnek vardı. Sakalı uzun, saçı ise kısa kesilmişti. Kentte bu adamı tanıyan yoktu. Giysileri toz içindeydi, bü¬tün gün yürümüş ve çok yorulmuşa benziyordu.
Poichevert Sokağı’ından sola dönüp belediye binasına girdi. Kı¬sa bir süre sonra binadan çıktı.
* * *
Digne’de Jacquin Labarre’nin sahibi olduğu çok güzel bir otel vardı. Adam bu otele doğru yürüdü. Otelin mutfak kapısından içeri girdi. İçeriden çok güzel yemek kokuları geliyordu. Otel sahibi kapı¬nın açıldığını duydu ve adama bakmadan sordu:
“Buyurun beyefendi, ne istiyorsunuz?”
“Yatak ve biraz da yemek yemek istiyorum,” dedi yolcu.
Otel sahibi:
“Bundan kolay ne var bayım,” dedi ve adama baktı. Adamı bu kıyafetlerle görünce ekledi: “tabii paranız varsa!”
“Param var,” diye yanıt verdi yabancı adam.
“O zaman buyurun,” dedi otel sahibi.
Adam alçak bir iskemleye oturdu ve:
“Yemek ne zaman yenilecek?” diye sordu.
Otelci: “Birazdan” diye yanıt verdi.

5. Sayfa

Otel sahibi, yolcunun arkasına döndüğünü gördüğünde cebin¬den bir kalem çıkarıp eski gazetenin üzerine bir şeyler yazdı. Bu yaz¬dığı kâğıdı çırağa verip kulağına bir şeyler söyledi. Çırak da kâğıdı aldığı gibi belediye binasına doğru koşarak gitti.
Bir süre sonra çocuk geri geldi ve otel sahibine başka bir kâğıt uzattı. Otelci bu kâğıdı dikkatle okudu. Bir süre düşündükten sonra yabancı adamın yanına yaklaştı:
“Sizi kabul edemem,” dedi yolcuya.
Adam şaşırmıştı:
“Ne? Paramı ödemem diye mi korkuyorsunuz? Param var, is¬terseniz peşin verebilirim.”
“Hayır, o yüzden değil…”
“Peki o zaman ne?”
“Boş odam kalmamış.”
“Ahırda yatıramaz mısınız beni?”
“Olmaz. Çünkü ahırda atlarım var.”
“Peki bunları yemekten sonra konuşsak…”
“Size yemek veremem bayım.”
“Ama çok açım. Sabahtan beri yürüyorum. Parası ne ise vere¬ceğim, bana yemek verin.”
“Yemeğim yok.”
Adam parmağıyla ocakta pişen yemekleri göstererek güldü:
“Peki bu pişenler ne?” diye sordu.
“Bunlar içerideki müşterilerin?” “Kaç kişi var içeride?”
“On iki.”
“Burada en yaz yirmi kişilik yemek pişiyor.”

6. Sayfa

“Hepsinin parasını önceden ödediler.”
Adam sakin tavırla:
“Karnım aç ve ben burada kalacağım,” dedi.
Otel sahibi bunun üzerine adamın kulağına yaklaştı ve sert bir şekilde:
“Defolun!” dedi.
Adam tam konuşacağı sırada otel sahibi gözlerini açarak:
“Bu kadar konuşmak yeter. Adınızı söylememi ister misiniz? Siz Jean Valjean’sınız. Kim olduğunuzu da biliyorum. İçeri girdiğinizde sizden şüphelenmiştim. Belediyeyi sordum ve işte yanıtı bu kâğıtta. Okuma yazmanız var mı?” dedi ve kâğıdı adama uzattı.
Adam kâğıda bir göz attı. Otelci:
“Herkese kibar davranırım ben. Gidin buradan!” dedi.
Yolcu çantasını alarak ağır ağır yürümeye başladı. Caddeye çık¬tı, arkasına hiç bakmadan yürüyordu. Arkasına bakarsa otelcinin müşterilere, yoldan geçenlere bir şeyler söylediğini görecekti. Yürü¬meye devam etti, barınacak bir yer bulurum düşüncesiyle çevresine bakıyordu. Biraz ileriden ışık geliyordu. Burası meyhaneydi, aynı za¬manda da oteldi. İki kapısı vardı, biri sokağa açılan kapı, diğeri ise bahçeye açılan kapıydı. Sokak kapısından girmeye cesaret edemedi, bahçe kapısından girdi. Meyhaneci:
“Kim o?” diye sordu.

7. Sayfa

“Yemek ve yatacak yer arayan biri.”
“Tam yerine geldiniz bayım.”
Adam içeri girdi, meyhanedeki herkes ona bakıyordu. Çantası¬nı yere bıraktı. Meyhaneci:
“Yaklaş, biraz ısın, üşümüşsündür. Yemek de pişmek üzere.”"
Adam ocağın yanına gidip oturdu. Orada bulunanlardan biri ba-lıkçıydı ve meyhaneye gelmeden önce atını Labarre’a bırakmıştı. Ya¬rım saat önce Labarre’la müşterileri arasındaydı. Meyhaneciye göz kırptı, meyhaneci adama yaklaştı ve fısıltıyla bir şeyler konuştular.
Meyhaneci ocağın yanına gitti, adamın omzuna dokunarak:
“Buradan gideceksin,” dedi.
Yabancı sakin bir tavırla:
“Biliyor musunuz?” diye sordu.
“Evet,” dedi meyhaneci.
“Diğer otelden kovuldum.”"
“Ş imdi de ben kovuyorum.”"
“Gecenin bu saatinde nereye gidebilirim?”"
“Başka bir yere…”"
Adam çaresiz çantasını alıp oradan çıktı. Hapishanenin önünden geçerken birden durdu, kapıyı çaldı. Demir kapının ortasındaki küçük pencere açıldı ve başı görünen bekçi adam ne istediğini sordu.
Adam:
“Beni içeri alır mısınız? Yatacak yerim yok da,” dedi.
Bekçi sert bir şekilde: “Burası otel mi? Sadece tutukluları alırız. Haydi güle güle!”

8. Sayfa

Ve küçük pencereyi kapadı.
Adam yürümesine devam etti. Bahçeli evlerin olduğu dar bir so¬kağa geldi. Evlerden birinin ışığı yanıyordu. Eve yaklaştı ve pence¬reden içeri baktı. Kırk yaşlarında bir adam sandalyede oturmuş, kucağındaki çocuğu dizlerinde hoplatıyordu. Yanındaki genç kadın ise çocuğa süt içiriyordu. Baba gülüyor, çocuk ve annesi gülümsü- yordu. Adam bu mutlu aileye bakınca huzur duydu. “Belki acıyıp ba¬na yardım ederler” diye düşünerek kapıyı hafifçe vurdu.
Kadın kocasına:
“Galiba cama vuruluyor, bir baksana,” dedi.
“Hayır, ben duymadım.” dedi kocası.
Adam tekrar cama biraz daha hızlı vurdu. Bunun üzerine içer¬deki adam el lambasını alarak kapıyı araladı.
“Affedersiniz, bana bir accordionak yemek ve bahçedeki kulübede uyu – mama izin verir misiniz? Çok açım, yatacak yer de bulamadım. Pa¬rasını öderim.”
Ev sahibi: “Kimsiniz?” diye sordu.
Adam:
“Puy Moisson’dan geldim. Bütün gün yürüdüm, ne olur kalma¬ma izin verin. Parasını ödeyeceğim.”
“Çok para veren birini evime almak isterim. Ama neden otele gitmediniz?”
“Hepsine gittim, yer bulamadım.”
“Olamaz. Bugün pazar değil ki, fuar zamanı da değil. Labarre’a gittiniz mi?”
“Evet, gittim.”"
“Orada da mı yer yoktu? Mümkün değil!”"
Adam:

9. Sayfa

“Bilmiyorum, beni geri çevirdiler,” dedi.
“Chaffault Sokağı’ndaki otele gittiniz mi?”"
Adam:
“Oradan da geri çevirdiler,” dedi.
Ev sahibi adamı baştan aşağı süzdükten sonra:
“Siz o adam mısınız yoksa?” diye sordu.
Yabancıya tekrar bir göz attı, sonra geri adım atarak duvardan tüfeğini aldı. Karısı çocuklarını kucağına alarak kocasının arkasına geçmişti. Ev sahibi yabancı adamı tekrar süzdükten sonra:
“Defol buradan!” diye bağırdı.
“Hiç olmazsa bir bardak su verin,” diye yalvardı yolcu.
“Git, yoksa ateş ederim,” diye bağırdı ev sahibi ve adamın sura¬tına kapıyı kapadı.
Yolcu yavaşça yürümesine devam etti. Adım atacak hali kalma¬mıştı. Karşıki bahçede bir kulübe gördü. Kulübenin içine girdi ve sa¬mandan yatağa yattı. Çantasını yere bırakmak için eğildi, o sırada korkunç bir havlama duydu başını kaldırdı. Başucunda kocaman bir köpek duruyordu. Bu kulübe köpeğin kulübesiydi. Tekrar yere uzan – dı ve sürünerek dışarı çıktı. Zaten yırtık olan üstü iyice yırtılmıştı. Yi¬ne sokakta tek başına aç ve susuzdu. Büyük bir taşın üzerine oturdu. Bir süre dinlendikten sonra tekrar yürümesine devam etti. Gelişigü¬zel ilerliyor, yatacak ve karnını doyuracak bir yer arıyordu. İleride kentin kilisesini gördü. Kilisenin köşesinde bir basımevi vardı. Bası- mevinin kapısındaki banka uzandı. O sırada kiliseden ihtiyar bir ka¬dın çıktı. Adama:
“Ne yapıyorsunuz orada?” diye sordu. Adam:

10. Sayfa

“Gördüğünüz gibi yatıyorum,” diye cevap verdi. Bu kadın Bayan R. idi.
“Bankta mı yatıyorsunuz?” diye sordu kadın. “On dokuz yıl tahtada yattım.” “Asker miydiniz?” “Evet.”
“Otele neden gitmediniz?” “Param olmadığı için gidemedim.” “Bende de sadece dört frank var.” “Olsun verin.”
Kadın paraları adama uzattı ve:
“Bu parayla otele gidemezsiniz. Burada da yatamazsınız. Belki biri acıyıp sizi evine alır.” “Bütün evlere gittim.” “Ne oldu?” “Kimse evine almadı.”
Kadın adamın kolunu tutarak, kilisenin yanındaki evi gösterdi. “Bu eve gittiniz mi?” diye sordu. “Hayır,” dedi adam. “Gidin öyleyse.”

Suç Ceza

 

(Dostoyevski)

 

Özet

Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde. Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini düşünürdü.

Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu.

Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemişlerdi.

Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.

“2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.

Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.

Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini büyülemişti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.

Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını söylüyordu. Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan özür dilemesini” istiyordu.

Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi. Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki yaşamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret ediyordu. Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar.

 


 

Yazar Hakkında Bilgi

Tam ismi Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’dir. Babası bir ordu cerrahı, annesi bir tüccarın kızıydı. Annesinin yardımıyla evde başladığı eğitimini özel bir okulda sürdürdü. Babası sert ve acımasızdı. Annesinin koruyucu tavırlarına sığınıyordu. Annesini 15 yaşında kaybetti. 1837′de girdiği Petersburg Askeri Mühendis Okulu’nu bitirdi. Öğrencilik yıllarını Rus ve Avrupa edebiyatının önde gelen yazarlarının eserlerini okuyarak geçirdi. Kısa bir süre askerlik yaptıktan sonra ayrılıp edebiyatla uğraşmaya başladı. Topraklarında çalışan köylüler tarafından öldürülen babasından az bir miras kalmıştı. 1846′da İnsancıklar adlı ilk kitabını yazdı. 1854′te basılan bu roman ilk Rus toplumsal romanı sayılır. Bu eserin basılmasından sonra ünlendi. 1846′da yazdığı ikinci romanı “Öteki” yeterli ilgiyi görmedi. Ünü giderek kayboldu. 1851 tarihli Ev Sahibesi, 1848′de yazdığı Beyaz Geceler ile Yufka Yürekli romanları da ilgi görmedi. 1849′da yazdığı Netoçka Nezvanova romanı da beklenen başarıyı getirmedi.Politikayla ilgilenmeye başladı genç liberallere katıldı. Çar 1. Aleksandr’ın güvenlik güçleri tarafından, “devleti yıkmaya çalıştığı” suçlamasıyla arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. İdama mahkum edildiler. Kendisinin kurşuna dizilmesi hazırlıklarını izlemek onda derin etkiler bıraktı. Kendinden önce sırya dizilen beş kişi kurşuna dizildi ancak kendisiyle beraber diğer dört kişi idamdan son anda kurtuldu. Sibirya’da 4 yıl ağır hapse ve 4 yıl askerlik yapmaya mahkûm edildi. Sibirya’daki cezaevi günlerinde birlikte yaşadığı ilişkileri, aşkları, mahkûmları gözlemleyerek Rus halkını daha yakından tanıma fırsatı buldu. Ancak zor koşullar nedeniyle sara nöbetleri geçirmeye başladı. Bu rahatsızlığın etkileri de birçok eserine yansıdı. 1854′te cezaevinden çıkıp askerliğe başladı. Subaylığa kadar yükseldi. 1857′de dul bir kadınla evlendi. Bu evlilik maddi sorunlarını artırdı. Tekrar yazmaya karar verdi. Askerlik cezasının da bitmesi üzerine Petesburg’a döndü. Yeni Çar 2. Aleksandr’ı destekledi. Kardeşi Mihail ile birlikte “Vremya” adlı bir dergi çıkardı. Bu dergi ve dergide yayınlanan romanları yeniden tanınmasını ve eski ününü kazanmasını sağladı. 1862′de Fransa, İngiltere ve İtalya’yı kapsayan bir yurtdışı gezisi yaptı. Aynı yıl dergi kapatıldı. Dostoyevski, Almanya’nın Wiesbaden kentine gitti. Burada kumara başladı.

Rusya’ya dönüşünde “Epoha” isminde yeni bir dergi çıkardı. 1864′te eşini ve kardeşi Mihail’i kaybetti. Borca battı. Kurtulmak için Avrupa’ya kaçtı. Wiesbaden’de kumarda bütün parasını kaybetti. Yayıncısından borç alıp 1865′te Rusya’ya döndü. 1867′de steno ile romanlarının yazımında kendisine yardım eden Anna Snitkina ile evlendi. Bir kere daha borca boğulduğu için yeni eşiyle yine yurt dışına çıktı. Yoksulluk ve para peşinde ülke ülke dolaştı. Ama romanlarını yazmayı da sürdürdü. Bir kere daha yayıncısının desteğiyle St.Petersburg’a döndü. Tutucu bir haftalık dergi olan Grajdaninin başına geçti. Bir yıl sonra bıraktı.

Bu dönemde eski itibarını ve ününü tekrar kazandı. 1872 yılında yayımladığı Ecinniler adlı romanı birçokları tarafından tüm zamanların en iyi siyasi romanı olarak kabul edilir. Kitap nihilizm, ateizm ve Batı düşüncesinin Rusya üzerindeki etkilerini ele alır. En büyük romanı Karamazov Kardeşleri yazmaya 1879′da başladı. 1880′de şair Aleksander Puşkin’in ölüm töreninde konuşmayı o yaptı. Petersburg Bilim ve Sanat Akademisi’nin edebiyat bölümüne seçildi. Yaşamının son döneminde Petersburg yakınlarında küçük bir kasaba olan Staraya Russa’da yaşadı. 9 Şubat 1881′de burada yaşamını yitirdi. Günümüzde de en çok okunan yazarlar arasında yer alır.

|» Roman Özetleri Sayfasına Dön! « |

 

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Savaş ve Barış

 

(Tolstoy)

Ana Fikir

Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez.

 

Özet

İhtiyar Prens Bezukof uzun zamandan beri hastadır ve ölümle pençeleşmektedir. Bütün çocukları onun öldüğünde mirası nasıl dağıtacağını merak ederler ve ihtiyar adam bütün parasını çok sevdiği oğlu Piyer’e bırakmıştır. Petersburg kibar alemin de pek saygın bir yere sahip olmayan Piyer şimdi el üzerinde tutuluyordu. Fransa ile yapılacak savaş başlamak üzere idi ve hazırlıklar yapılıyordu. Bu savaşa Andre, Nikola, Denisof ve daha niceleri gidiyordu. Bütün alaylar hazırlandıktan sonra savaş başlar. Uzun uğraşlar sonucu Fransız orduları püskürtülür.

Petersburg kibar aleminin sayılı isimlerinden olan Prens Vasili, güzelliği ile tanınmış kızı Elen’i, zengin olması sebebiyle Piyer ile evlendirmek istiyordu. Bir balodaonları bir araya getiren Vasili daha sonra aralarından çekildi. İlk açılan Prenses Piyer’i öptü ve sonrasında evlendiler. Fransız’lar bir daha taarruz edeceklerdi. Her şey Osterliç Savaşından bir gün önce hazırlandı. Savaş başladığından bir süre sonra Ruslar büyük kayıplar vermeye başlamışlardı. Sonunda Rusya yenildi, İmparator yaralanmış, Başkumandan vurulmuş, diğerleri ise kaçmışlardı. Prens Andre savaş alanında kalmıştı ve Fransızlar tarafından esir alınmıştı. Piyer’in kulağına Dolokof’un Elen’i lekelediği gelmişti ve o zamandan beri canı çok sıkkındı. Sofrada hep birlikte oturuyorlarken Dolokof’un elinde bulunan kâğıdı istemiş ve Dolokof’da vermeyince Piyer ona bir düello teklif etmiş, bu düelloda onu yaralamıştı. Dolokof yerde yaralı yatarken onu Nikola almıştı. Bu olaydan sonra Piyer karısı Elen’i terk etti.

Andre’nin evine onun esir düştüğü haberi çoktan gelmişti ve oradakileri çok üzmüştü. Karısı Liza doğum dönemlerine giriyordu. Bir zaman sonra Liza’nın sancıları artmış ve doğurmasının vakti gelmişti. O anda içeriye Andre girdi. Fransızlar onu serbest bırakmışlardı. Liza’yı gördükten sonra dışarı çıkarıldı. Girdiğinde ise bir erkek çocuk dünyaya getirmiş olan Liza ölmüştü. Çar ile Napolyon arasındaki bağ o kadar güçlenmişti ki artık savaş olmuyor, hatta bazı kesimler Çar’ın kız kardeşlerinin birinin Napolyon ile evleneceği söylentisi bile çıkmıştı.

Piyer Petersburg masonluğunun üyelerinden biri oldu. Mason olduktan sonra karısı Elen’in ondan af dileme niyetinde olduğunu öğrendi. Hatta bununla ilgili bir mason gelerek ona karısını kabul etmesi hakkında nasihatte bulur, eğer karısını kabul etmese bunun masonluğa uymayacağını da söyler. Piyer karşısında herkesin bir ağız birliği etmiş olduğunu anlar ve kabul eder. Petersbug’da düzenlenen bir baloda Andre Nataşa’yı görür ve çok beğenir. Baloda onunla birkaç kere dans eder. Balodan sonra bile onu unutamamaktadır. Piyer’in cesaretlendirmeleri ile gidip açılmaya karar verir. Önce Nataşa’nın annesine konuyu açar, kadın kabul eder. Daha sonra gidip Nataşa’ya bu konuyu açtığında kız da havalara uçmuştur. Fakat arada tek bir sorun kalmıştır, o da Andre’nin babasının düğünü bir yıl sonra yapma isteğidir. Bu bir yıl boyunca Andre yurt dışında gezmeli ve dolaşmalıdır. Nataşa bu öneriyi kabul eder ve hep onu bekleyeceğini söyler. Andre gitmeden önce gizlice nişanlanırlar.

Andre gezide olduğu sırada Nataşa bir baloya katılır. Orada Prens Vasili’nin işe yaramaz oğlu Anatolu görür. Anatol Nataşa ile tanışmak isteğindedir. Anatol kız kardeşi Elen sayesinde Nataşa ile tanışır. Onunla uzun süre konuşur ve gelecek baloya davet eder. Nataşa konuşmadan sonra fazla ileri gittiğini düşünür ve pişman olur. Daha sonrasında davet edildiği baloya gider. Orada Anatol onu karşılar ve ona onu sevdiğini söyler. Nataşa ona nişanlı olduğunu söylediği halde adam aldırmaz. Nataşa bundan çok etkilenir ve onu sevmeye başlar. Balodan döndükten sonra olayı Sonya’ya anlatır. Sonya o adamdan kimseye hayır gelmeyeceğini, işe yaramazın teki olduğunu anlatmaya çalışsa da Nataşa onu dinlemez ve hatta ona karşı olan hakaretlerinden dolayı bozuşurlar. Sonya zamanla Nataşa’nın Anatol ile kaçma planları yaptığını anlar ve bu konuyu hemen Nataşa’nın amcasına açmaya karar verir. Gece Anatol’a Dolokof yardım ediyordu. Anatol kapıdan girip birkaç adım ilerledi. Fakat karşısına iri bir adam çıktı. Anatol kıvrak bir hareketle onun elinden kurtuldu. Nataşa, Piyer’den Anatol’un evli olduğunu duyunca bu ilişkiye son verdi ve Sonya ile konuşmaya başladılar.

Fransa-Rusya savaşı gene başlamıştı. Bu savaşa Nikola, Andre gibi eski askerlerin yanında yeni olan Piyer de katıldı. Savaşta Fransa ilerliyor ve Lisi-Gori’ye kadar gelmeye başlıyordu. Andre Mari’ye ve ihtiyar prense bir mektup göndererek hemen Moskova’ya gitmelerini söyler. İhtiyar prens oradan ayrılmadan önce bir felç geçirir. Sağ tarafı tutmamaktadır. Mari hâlâ ona bakmaktadır.İhtiyar prens bu halde bazı şeylerin farkına varmaya başlar. Prenses Mari’ye çok çektirdiğini anlar, sürekli ondan özür diler. Doktor gelip onu muayene ediyordu ve bir gün onu yatağında ölü buldular.

Mari’nin Moskova’ya gitmesine mujikler engel oluyordu. Oradan geçerken bunu gören Nikola Mari’ye yardım ederek onun oradan kurtulmasını sağladı. O anda Mari ile Nikola arasında ilk elektriklenme gerçekleşti. Fransız orduları Moskova’ya da yaklaşmaya başladılar. Kısa süre sonra Moskova’yı da aldılar. Herkes arabalarıyla gitmekteydi. Arkalarına baktıklarında ise Moskova yanıyordu.Andre bu savaşta çok ağır yaralanmıştı. Rostof ailesi de yüklerini arabalara yüklüyordu. Fakat daha sonra o yüklrin bir kısmını boşaltıp savaş yaralılarını almaya başladılar. Bir köyde mola verdiklerinde yaralılar boşaltıldı ve herkes dinlenmeye çıktı. Nataşa, yaralıların arasında Andre’nin de olduğunu duyunca gözüne uyku girmedi ve gidip ona baktı. Nataşa ondan yaptıklarından dolayı özür diledi ve ona onu sevdiğini söyledi. Andre’nin durumu çok ağırdı. Ateşi düşmüyordu. Moskova’da kalan Piyer birisine yardım etmeye çalışırken, kendisinin kundakçı olduğunu sanan askerler onu tutuklarlar ve ceza evine koyarlar. Oradan bir grup ile birlikte çıkarılırlar ve bu gruptaki bir kaç insan kurşuna dizilir. Kendisinin kurtulduğuna şaşmaktadır.

Piyer’in karısı Elen anjin sebebiyle ölür. Yine aynı günlerde Nikola’ya bir mektup gelir ve bu Sonya’dandır. Sonya ona aşklarının artık sürmeyeceğini anlatır. Bu mektubu Nikola hemen Mari’ye götürür. Bu mektup sayesinde Nikola-Mari aşkı daha da alevlenir. Mari bundan sonra Andre’nin yanına gitmeye karar verir ve yanında küçük Nikolenka’yı da götürür. İki gün boyunca Andre’nin başından ayrılmadılar. İki gün sonra Andre öldü. Fransa Moskova’yı ve diğer aldığı yerleri elde tutamadı ve büyük bir ger çekiliş başlar. Bu geri çekiliş esnasında Nataşa’nın henüz on altı yaşındaki kardeşi Petiya kaçanların peşinden kovalarken kafasına kurşun alarak öldü. Rostof’lar bunun acısını da yaşamak zorunda kaldılar.
Nataşa Andre ve Petiya’nın acısın unuttuktan sonra Piyer Mari’nin de yardımıyla Nataşa ile evlendi. Nikola ile Mari yaklaşık Piyer’lerin evliliğinden bir veya iki yıl sonra evlendiler. Nikola babasının girdiği borçları ve zararların hepsini kapattı. Hem de Mari’nin hiçbir hissesini satmadan. Nikola ile Mari’nin bir kızları olur. Nataşa ile Piyer’in ise üç kızları ve bir de erkek çocukları olur. Andre’nin oğlu Nikolenka ise Piyer’i babası olarak görüyor ve hep onu örnek alıyordu.

 

Şahıslar ve Olay Örgüsü

 

 

Olay Örgüsü:

- Piyer’in babasının hastalanıp ölmesi.
- Savaş hazırlıklarının yapılması ve savaşın başlaması.
- Piyer ile Elen’in evlenmesi.
- Andre’nin esir düşmesi.
- Piyer’in Dolokof ile düello yapması.
- Andre’nin dönüşü ve Liza’nın ölümü.
- Piyer’in Elen’i tekrar kabul etmesi
- Andre’nin Nataşa’ya aşık olması.
- Nataşa’nın Anatol’a aşık olması.
- Savaşın tekrar başlaması.
- Andre’nin tekrar ortaya çıkması.
- Piyer’in esir düşmesi.
- Andre’nin ölümü.
- Nataşa ile Piyer’in evliliği.
- Nikola ile Mari’nin evlenmesi.

 


 

Şahısların Değerlendirilmesi

 

Piyer: İri yapılı, cesur bir adamdır, fakat biraz çekingendir. Babası Prens Bezukof’un nikahsız bir kadından olma çocuğudur. İlk olarak Elen’i sevmekteydi fakat daha sonra Nataşa’ya değişik duygular hissetmeye başlamıştır. Fakat Andre’den dolayı ona açılamamaktadır. Karısının ölümünden sonra ona daha da aşık olmaya başlamıştır.Andre öldüğünde evlenmişlerdir.
Andre: Kısa boylu cesur ve akıllı bir askerdir. Prenses Liza ile evlidir. Karısı doğururken öldükten sonra Nataşa’ya açılmaya karar vermiştir. Son savaşta ağır yaralanması sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Arkasında yetim bir çocuk bırakmıştır. Piyer’in iyi bir dostudur.
Nikola: Çok büyük bir vatanseverdir. Ailesine çok düşkün, hep onların dediğinin olmasını isteyen bir karakterdir. Hatta bu sebepten dolayı, biraz da çıkan aksiliklerden dolayı sevdiği kızı, Sonya’yı terk etmiştir. Daha sonra gölünü Prenses Mari’ye kaptırıp onunla evlenmiştir.Savaşa askerlik yapmaya gitmiştir.
Nataşa: Yaşadıklarından çok çabuk etkilenen bir kızdır. Aşk bakımından kararları çok değişmektedir. Önce Boris’e gönlünü kaptırır, daha sonra Andre’ye, sonrasında Anatol’a ve sonra tekrar Andre’ye dönmüştü, fakat Andre aynı günlerde ölür. Bunun etkisini üzerinden attığında Piyer’le evlenmiş ve mutlu bir yaşam sürmüşler.
Sonya: Fakir ama çok güzel bir kızdır. Kuzeni Nikola’yı sevmektedir ve aşkı karşılıksız değildir, fakat bir süre sonra ona bir mektup yazarak ayrılmıştır. Nikola, Mari ile evlendiğinde Mari’den nefret etmeye başlmıştır.
Mari: Biraz çirkindir, fakat vefalı bir insandır. Babasının ona o kadar çektirmesine rağmen onu ölümüne kadar yalnız bırakmamıştır. Nikola’yı sevmektedir.
Elen: Çok güzel, fakat az huysuzdur. Erkeklerin hepsi ona hayrandır. O yaşadığı yanlış bir şeyden dolayı Piyer’le kısa süreliğine bozuşur. Daha sonrasında anjinden ölür.
Liza: Andre’nin eşidir ve ona çok bağlıdır. Çok güzel bir kadındır ve bir o kadar da güzel huyludur. Doğum yaparken ölmektedir.
Denisof: Oldukça cana yakın ve samimi bir insandır. Nataşa’yı sevmektedir, fakat Nataşa ona yüz vermeyince vazgeçer.
Dolokof: Denisof’un tam tersine bir adamdır. Bir zamanlar Piyer’in arkadaşı idi, fakat Piyer’in karısı Elen’i lekelemesi sebebiyle Piyer onu arkadaşlıktan siler. Daha sonra Sonya’ya bir evlilik teklifinde bulunur fakat Sonya onu kabul etmeyince vazgeçer.

Zaman: Bu olay 1804’lerde başlamıştır. Fransa-Rusya savaşları dönemini anlatmaktadır.
Mekân: Olayın geçtiği veya söz edilen belirli bir yer yoktur; birkaç yer mevcuttur. Bunlar Lisi-Gori, Moskova ve St. Petersburg’dur.
Dil, Üslûp ve Anlatım: Yazar akıcı ve sade bir dil kullanmıştır. Bu doğrultuda anlatımda açık ve akıcıdır. Yer yer süslü anlatımlara yer verilmiştir. Fakat geneli sade bir şekilde yazılmıştır.

 

Yazar Hakkında Bilgi

Büyük bir rus yazarı, fikir, eğitim, sanat dünyasının en ünlü kişilerinden biridir. Zengin bir ailenin çocuğu olarak Yasnaya-Polyana’da doğdu. Çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra babasını kaybetti, yakınlarının elinde büyüdü. Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı büyük bir ilgisi vardı. Öğrenimini tamamlamak için Moskova’ya gitti. Çalışkan zeki bir öğrenci olarak başarı ve sevgi kazandı. Fransızcasını ilerletmiş, Voltaire’i ve J. J. Rouseu’yu okumuş, bu iki yazarın kuvvetle etkisinde kalmıştı. Yasanaya-Polonya’ya döndü, yoksul köylüler arasına katıldı. İlk eseri olan “Çocukluk’u” bu sıralarda yazdı.

Bir süre sonra orduya girdi; Kafkasya’ya gitti. Kaskas halkının yoksulluk dolu yaşayışlarını aldığı izlenimlerle ilk gerçekçi hikayelerini yazdı. 1854′te Kırım savaşı’na subay olarak katıldı. Sonra askerlikten ayrılıp Petersburg’a gitti. Bir kısım eserlerini oldukça sakin geçirdiği o yıllarda yazdı. Gene de içinde aradığını bulamayan bir ruh çalkalanıyordu. Batı Avrupa ülkerinde uzun bir gezintiye çıktı. Almanya, Fransa, İsviçre’de dolaştı. Yurduna dönüşünde gene Yasanaya-Polonya’ya yerleşti. Asalet ünvanlarından, lüksten sıkılıyordu. Köyünde bir okul kurdu. Bu okul, öğrenim, eğitim bakımından yepyeni bir kurumdu. Huzura kavuştuğuna kanaat getirdikten sonra, 1862′de evlendi.

Tolstoy bir düzineyi geçen çocuk sahibi olduğu bu evlilik hayatının ilk yıllarında ömrünün en mutlu, en rahat devresini yaşadı. Eserlerinin en kuvvetli olan iki romanı “Savaş ve Barış” ile “Anna Karenina’yı”, bu sıralarda yazdı. Aradan bir süre geçince yeniden, bu sefer eskilerden daha şiddetli bir moral çöküntüsüne uğradı. Geniş halk yığınlarının, özelikle rus köylüsünün yoksul, perişan durumu onu çok üzüyordu. Bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Kaba saba giyiniyor, giydiği her elbiseyi kendisi dikiyordu. Değişmeyen tek tarafı bıkıp usanmadan yazmasıydı. “Kruetzer Sonat”, “Efendi ile Uşak”, “Karanlıkların Gücü”, “İman nedir”, “İnciler”, “Kilise ve Devlet”, “İtiraflarım” hep bu yılların ürünleridir.

Tolstoy ömrünün son yıllarını büsbütün derbeder bir şekilde geçirdikten sonra, bir küskünlük sonucunda, evini bırakıp yollara düştü. Bir gün küçük bir kasaba istasyonunda, hayata gözlerini yumdu.

Eserlerinde insanlığın çeşitli meselelerine değinen Tolstoy’un dünya ölçüsünde bir sanat ve fikir değeri vardır. Kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaradılışını, yaşayışını gerçekten büyük bir ustalıkla yansıtmıştır. Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden olduğu kadar, bir filozof bir eğitimci olarak da ün kazanmıştı. Yukarıda sayılanların dışında “Diriliş”, “Gençliğim”, “Çocukluğum”, “Hacı Murat (roman)”, “Ayaklanış”, “Sergey Baba”, “Tanrı Bizim İçimizdedir”, “Kazaklar”, “Tesadüf”, “İki Süvari” gibi eserleri vardır.

|» Roman Özetleri Sayfasına Dön! « |

 

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…


Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 »