Büyük TURAN Sanatçısı:Azerin

Türk dünyası ile ilişkilerimiz, istediğimiz yoğunluğa ulaşamadığı için, Türk dünyasındaki nice büyük sanatçılardan Türkiye Türkleri’nin haberi olmuyor. Tarih boyunca Türk ulusunun yüreğini okşayan türkülerimizi, kendi ses pınarından bizlere sunan sanatçılarımızdan biri de Azerin’dir. Kuzey Azerbaycan‘ın Bakü ilinde dünyaya gelen; fakat vatanını “Türk’ün yaşadığı her yer” olarak belirten güzel sanatçımız, Türk dünyasının yeniden ayağa kalkabilmesi için geçmişinden el alıp, Türklüğün geleceğini kutlu kılmaya çalışmaktadır.

Türkiye, Azerin’i büyük çoğunlukla “Çırpınırdı Karadeniz” adlı türküden tanımıştır ve bugün hâlâ Azerin adı, “Çırpınırdın Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına, / Ah ölmeden bir görseydim, düşebilsem toprağına.” dizeleriyle özdeşleşmiştir. Tıpkı “Tuna Nehri Akmam Diyor” türküsü gibi, uzun yıllar, Türkçüler tarafından sıklıkla dinlenen bu parça, Azerin‘in bir “milli sanatçı” olarak algılanmasında oldukça etkili olmuştur. Çünkü bu türkü, belki de büyük Türk birliğine ilk adım atabilecek ülkeler olarak görünen Türkiye ile Azerbaycan‘da yaşayan Türkler için “birlik” ve “şadlık” simgesi olmuştur. Bugün hâlâ damarlarımızdaki asil kanın coşarak akmasını sağlayan bu türkü ile, kutlu sanatçımız Azerin’in bütün Türk dünyasında sesi yankılanmaktadır.

Bu sene, Yenigün (Nevruz) Bayramı’nda açılan TRT Avaz’ın açılış törenine katılarak yeniden ve yılmadan TURAN diyen Azerin, kendisiyle yapılan bir söyleşide “Vatanı tanıtmak, onu terennüm eylemek benim karakterimde var. Bugüne kadar söylediğim bütün şarkılara – türkülere, mutlaka vatanseverliğimden bir parça katmışımdır. Bu da sanırım yine benim haysiyetimle alakalı bir şeydir.” demiştir. Yine aynı söyleşide, “Dünyanın herhangi bir yerinde, Türk insanının yaşadığı her yer benim vatanımdır. Ben, isterse Türkiye’de yaşayayım, isterse Azerbaycan‘da veya Kazakistan’da, Kerkük’te… nerede olursam olayım, Türk insanını söyleyen biri olduğum için, buralar hep benim vatanımdır.” diyerek, bugün Türkiye’deki sanatçıların çoğunun sahip olmadığı bir “milli bilince” sahip olduğunu ortaya koymuştur.

Azerin‘in son dönemde çıkan iki adet parçasını, Mehmet Ertuğrul kandaşımın da önerisiyle sizlerle paylaşıyorum: [Görüntüler, yazının devamında...]


| Devamını Oku... | Yorum Yap! | Bu Yazıyı Paylaşın! |

Batı Karşısına Türk Dünyası İle Çıkalım

Dünya qütpleşenden sonra , Batının Doğunu sümürülmek üçün bir vasite olarak seçmesinden beri hem Türk dünyası, hem de bütünlükde Doğudakı halklar eziyete dücar olmakdadır. Bunu bir tarafden Batının esaretde saklamak üçün Doğu halklarının kalkınmasına izin vermemesı ile izah etmek olarsa , diger yandan iktidarların hep Batı yanlı olması ve kendi halklarına deyil, Batıdakı buyruk ağalarına sadik olub kulluk etmeleri ile izah etmek gerekir. Biz hep bütün zilletlerimizde Batını suçlayırık, amma unutmak olmaz ki, bizlerin de bunda payı vardır. Burada en büyük sucumuz çağdaş dünyanın kanunauyğunluğu ile deyil, daha çok duyğularımızla hereket etmemiz, bir de hain iktidarları başımıza gelmesi, getirilmesine göz yummamızdır. Dünya , hüsusen Batı felsefesinden devlet idare etmeye keçmiş “güclü zafı mahv etmelidir” ideyası artık 2 yüzyıldan yukarı bir dönemde Dünyanın siyasi idaresinde oturmakdadır.

Batı güc felsefesi ile uğraşarken, Doğu hala da ruh felsefesi ile uğraşıyordu, neticede Batı bu felsefe ile de Dünyanı idare etmeye başlarken Doğunun buna karşılık verecek bir idare etme felsefesi yokdu. Mesala, kedim Romada senatda Ruh felsefesi ile meşkul olan senatorlar idam olunurdu. Ben Doğu, yahud da ruh felsefesinin eleyhine deyilim, yazarım ve ruh insanı olarık yaradılmamdan memnunum, amma bu ferdi bir yanaşma terzidir, bütünlükdese halkları azad ve hilas etmez. Bir sozle, Batı demirle-gücle meşkulken bizler altun-ruhla meşkulduk. Neticede bizler yenik düşdük. Unutmak olmaz ki, insanlık ve dünyanın yapısında, karakterinde güce meyllilik var. Böyle olmasaydı, Allahın Resulu bile Hakk üçün kılınca sarılmak zorunda kalmazdı ve tarıh Bedr, Hendek savaşlarına şahid olmazdı.


| Devamını Oku... | Yorum Yap! | Bu Yazıyı Paylaşın! |

Günahkarın Ölümü
(Dr. Zümrüd Yağmur)

Diktatorlara ithaf…

O bu günahlarla ölmeye bele qorxurdu, buz parcası kimi icinde donub qayaya dönmüş qelbi batdığı günahların ağırlığı altında inildeye – inildeye döyünürdü ve ona ele gelirdi ki, divardan asılmış saat dayananda qelbi de onunla birlikde tükenecek. Buza dönmüş qelbinin derinliklerinde emin idi ki, qelbi bu saatla ekiz kimidir ya da onu günaha batıran, buz parcasına cevirən zamanın göstericisi olan bu saat idi. İllər uzunu, bu dünyada yaşadığı vaxtdan bu saat işleyirdi, zamanı eridirdi. Zaman saatın eqreblerinde eridikce o da eriyirdi, evezinde günahları artırdı və son vaxtlar hiss edirdi ki, onun özündən daha hec nə qalmayıb, qalan elə günahlarıdır. Her şeyi, hetta damarlarındakı qan da günah idi, bele olmasaydı, üreyi bu qanla işleye bilmezdi.

Daha tək- tənha qalmışdı. Arvadı coxdan ölmüşdü, övladlari da coxdan ondan üz döndermişdilər, ya da onun günahlarından diksinib getmişdilər. Qoca bunu düşündükce ölüm xofu onu basırdı. Bu qelble, bu gunahlarla hara gedəcəkdi?… Gözlemekden başqa caresi yoxdu. Her defe otağa girib-cıxanda zamanı eriden saatın dayanmadan işleyən eqreblerine hesretle baxırdı. Zamanın, bu saat eqrebinin ucunda eriyen anların hec neden qorxusu yox idi, o ise adi saata vahimesiz baxa bilmirdi.

Qocanın qelbi boşaldığı kimi evi, heyeti də boşalmışdı. Eynen ici kimi heyetini de çoktak tikan basmışdi, arvadının sağlığında cicekleyen ağaclar coxdan qurumuşdu, toyuq-cücenin sesi de coxdan kesilmişdi. Bütün günü evde tek oturub xarabaya cevrilmiş heyete cıxıb meqsedsiz fırlanmaqdan cana doymuşdu, küceye cıxmağasa xecalet cekirdi. Qonşular onunla salamlaşmırdı. Oturub söhbet edib təsbeh cevirən, onu görendə üzünü yan tutan qocaların gülüşünü eşidendə az qalırdı üreyi partlasın. Nisgil, peşimancılıq göz yaşına cevrilib tük basmış üzünə süzülürdü. “Gör ne etdim, ne etdim?” sualından başqa bir qınaq tapa bilməyib başını bulaya-bulaya kol-kosların arasında fırlanırdı, gün batandasa üzünü ovxalaya-ovxalaya doyunca ağlayıb eski yorğanını üstüne cekib gözlerini berk-berk qapayırdı. Bilirdi ki, öləndən sonra en azı iki-üc gün ondan hec kim xeber tutmayacaqdı. Yeqin erzaq almağa getdiyi dukanın sahibi duyuq düşüb övladlarına xeber verecekdi. Övladlar da elgözüne defn edib onu bir defelik unudacaqdı.


| Devamını Oku... | Yorum Yap! | Bu Yazıyı Paylaşın! |

Yukarı