sabit reklam
Anka’nın Kanatları-Görünmez Kanatlar (1. Kitap)

ISBN 978-605-356-167-5

Yayınevi: Bu Yayınevi

Yazar: Ayşe YAMAÇ

Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.

Anka’nın Kanatları-Görünmez Kanatlar

Çok sıcaktı. Bir de kendisini saran kanatlar… Ter içinde kalmıstı. Birden sıçradı. Yatagında bir baskası vardı. Kendisini saran kanatlardan kurtulup hızla dogruldu. Yanındaki, kendi yaslarında, bedeninin yarısı görünmeyen görünen tek gözünü açıp kanadının ucunu yarım agzına götürüp “sus” isareti yaptı gülümseyerek. Onu tanımıyordu ama ne kadar da kendisine benziyordu!
Onun gibi sarısın, uzun saçlı, küçük burunlu, oldukça zayıf, on – on bir yaslarında bir kız…Burada, kendi yatagında ne isi vardı? Bedeninin yarısı nereye gitmisti?
Basından asagıya, cetvelle çizilmis gibi, çok garip bir yokluktu zaten. Sanki var da görünmüyor gibiydi. Belli belirsiz, tüllerin arkasında gibi… Kol yerinde de genis, rengarenk tüylü kocaman bir kanat…

Kız, kanadının ucunu yarım ağzından çekmeden, “sus” işareti yapmayı sürdürüyordu. Zeynep, onun kim olduğu ve yatağına niye geldiği konusunda sorular sormak istiyor ama kızın işaretiyle susmayı sürdürüyordu. Zaten kız, konuş dese, Zeynep konuşacak cesareti gösteremeyecekti belki de.

– Korkma ben Anka’yım!..
Kuş cıvıltısını andırsa da biraz kalınca, tok bir ses tonuyla kızdan duyduğu tek cümle buydu. Sonra, yastığın üstünde iri, ışıl ışıl bir kuş tüyü bırakarak ortadan kayboluvermişti. Yatağını eliyle yoklasa, gözlerini ovuştursa da gördüklerinin düş mü, gerçek mi olduğunu ayrımsayacak durumda değildi.

Eline aldığı kuş tüyünü inceledi bir süre. Bu, düş görmediğinin bir kanıtı gibiydi. Rengarenk, ışıl ışıl, el büyüklüğünde bir telekti bu. Dokundukça kıvrılıp çeşitli şekillere giriyor, okşanan bir kedinin tepkisini veriyordu sanki!  Bir an korkudan içi titredi Zeynep’in. Bir tüy nasıl bir canlının tepkilerini  verebilirdi ki?
Kapının zili durmadan çalıyordu. Annesi nereye gitmişti? Birkaç kez seslenmesine karşın, yanıt alamadı. Kalkıp dış kapıyı açmalıydı ama bacakları bedenini sanki taşımıyordu. Korku, tüm enerjisini alıp götürmüştü. Yine de titreyerek, elinde tüyle odasının kapısına yürüdü.
Sanki bu tüy kendisine güç veriyor, korkusunu azaltmaya çalışıyordu. Kapıyı açar açmaz, evin her yerinden gelen kanat çırpınışlarıyla korkusu daha da büyüdü. Odasının dışına çıktığı anda da bambaşka bir dünyadaydı sanki.
Elindeki tüy havalanıp bu bambaşka dünyaya karışıvermişti bir anda.
Evlerine şaşkınlıkla baktı. Kocaman bir okul salonunu andıran bu odayı daha önce hiç görmemişti; hem de odasının hemen önünde… Sağa sola serpiştirilmiş irili ufaklı masalar, boy boy iskemleler, duvarda çocuk ve kuş resimleriyle süslü panolar…
Büyükçe bir masanın çevresinde toplanmış kalabalığa doğru yürüdü. İlkokul ikinci ya da üçüncü sınıf öğrencilerine benzeyen on kadar çocukla, başlarında öğretmenleri olduğu anlaşılan genç bir kadın vardı. Her birinin elinde bir kitap olduğu da gözünden kaçmadı Zeynep’in.
Çocuklara bir göz atıp öğretmenlerine yürüdü:
– Buyurun, birine mi bakmıştınız?
– Çocuklarla birlikte birer masal kitabı yazıp resimlendirdik. Onları size göstermek istedik; çünkü içinde siz de varsınız.

Şaşkınlığı daha da artmıştı Zeynep’in. “Neden bana göstermek istiyorlar? Kim bunlar? Masal kitaplarının içinde benim ne işim var?” diye düşünürken, ağzından dökülen cümlelere kendisi de şaştı:

– Tamam, bakalım.
Eline aldığı her kitap önce irice bir kuş oluyor, yürek atışlarıyla avucunu yakıyor, daha sonra yeniden kitaba dönüşüyordu. Bir süre şaşkınlıkla bu değişimi izledikten sonra, ellerinin titreyişini gizlemeye çalışarak, sırayla bakmaya başladı.
Bugüne dek görmediği bir biçimde yazılmış, resimlenmişti kitaplar. Kitaplara, kahramanların yalnızca şekilleri çizilmiş, çizgilerin içlerine de masallar yazılmıştı.
Sayfaların diğer bölümleri boştu. Masalların çoğu da kuşlarla ilgili masallardı; akbabalar, kartallar, atmacalar, bülbüller, kanaryalar, güvercinler, serçeler… Kuşlar siyah beyaz çizilmiş ama içindeki yazılar kuşların renklerinde yazılmıştı. Birinde, eğrice çizilmiş Pisa Kulesi ve önünde kendisine benzeyen bir kız resmi vardı yalnızca. Bazı sayfalar da tümüyle boştu. O sayfaların neden boş olduğunu sorduğunda, aldığı yanıt da kitaplar kadar ilginçti:
– O sayfada teleskop var da ondan…

– O sayfada da güneş sistemi var.

– Orası hareket sistemi için…

– Oradan Venüs geçiyor.
– Bu yuvarlak boşluk ne?
– O da Dünya…
– İyi de bunları neden çizmediniz ya da yazmadınız?

Birden, karşısındakilerin yüzleri değişmeye, her birisi bir kuşa dönüşmeye başladı; sonra da salonun çıkışına doğru uçmaya…
Ne olduğunu anlamamıştı Zeynep. Yarısı görünmez bedenlerden oluşan kuş kalabalığını izlemeye koyuldu.
Sorularının yanıtını kesinlikle almalıydı. Onların kanat çırpınışları hızlandıkça, Zeynep de hızlandırdı koşusunu.
Bodruma inen merdivenlerde buldu kendini ama onları yitirmişti. Elinde, kuş görünümünde kitaplardan biri kalmıştı yalnızca. Kitabın kapağında yazı yoktu. Yalnızca alev resimleri çizilmişti. Kapağı kaldırdı. Bilmediği harflerden oluşan bir cümle vardı. Birden, harfler şekil değiştirmeye başladı. Büyük harflerle yazılmış kısa bir cümle belirdi önce, sonra da kitap alev alev yanmaya:
“ONU KURTAR!”
Gözden yitirdiğini sandığı kuşlar renk değiştirip karararak çevresini almış, garip diş ve korkunç pençelerin arasında kalakalmış gibiydi. Korkuyla çığlık atıp çevresindeki kuş kalabalığından kurtulmadan önce elini yakan kitabı yere atıvermiş, bir anda kuşlar da alevler de yok olmuştu. Yavaş yavaş uçarak yeniden eline konan o bemrengarenk kuş teleğiyle kalakalmıştı oracıkta.
Garip, çok garipti. Kimi kurtarması gerekiyordu? Evlerinin bodrumu olduğunu da hiç anımsamıyordu; üstelik de böyle, odasının hemen önünden inilen merdivenlerle…
Bir apartmanın üçüncü katındaydı evleri. Yerlerdeki renkler ve ok işaretlerinin anlamını da çözememişti. Ne kadar da değişmişti birdenbire evleri!..

“Ne olacaksa olsun!” deyip ok işaretlerini izlemeye başladı. Birden önünde Pisa Kulesi’ne benzer bir yükselti belirdi ve daha başını kaldırıp o yükseltiye tam olarak bakamadan bir pusula düştü kulenin tepesinden.
Pusula da çok garipti. Bildiklerinden oldukça büyük ve hantal görünüyordu ama çevresinde yarım daireler çizerek kendi kendine hareket ediyor, Zeynep’e yol gösteriyordu sanki. Yürüdü; ama sanki yürümüyor, görünmez bir kuş kanatlarıyla onu taşıyordu. Yol bitti, ucu
bucağı görünmeyen basamaklardan çıkmaya başladı.
Ne kadar zaman yürüdüğünü ya da uçtuğunu, sonra da kaç basamak çıktığını bilmiyordu ama bir süre sonra bir kulenin tepesinde, bir teleskobun başında buldu kendini. Korkarak yaklaştı, teleskoptan gökyüzünü incelemeye başladı.
Daha önce pek çok kez gördüğü dolunaya çevirdi teleskobun yönünü. Gözlerinin önüne serilen görüntü, çıplak gözle gördüğü ışıklı bir küre değil de dağları, ovaları olan bir yeryüzü parçasıydı sanki. Yanlış mı görüyorum acaba, diyerek gözlerini ovuşturup bir kez çıplak gözle, bir kez de teleskopla yeniden baktı Ay’a. Yok, görüntü yine aynıydı; çıplak gözle ışıklı bir küre, teleskopla yeryüzü parçası…Tam o anda, çevresi kalabalıklaşmaya başladı. Yanan kitapta gördüğüne benzer korkunç görünümlü akbabalar, baykuşlar, adını bilmediği kara kuşlar aldı çevresini.
Onların, yarısı görünmez, siyah giysiler içindeki adamlara dönüşmelerini ve teleskobun çevresini almalarını korku ve şaşkınlıkla izledi. Bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu.
Onu rahatlatan görünmez bir çift kanadın okşayışı oldu. Derin bir soluk alıp kendine gelen Zeynep, korku içinde geri çekilirken, elinde olmadan bağırdı:
– Durun! Ne yapıyorsunuz?
Sesine yeniden kavuşmuştu ama sanki onu görmüyor, duymuyor gibiydiler. Sessizce, sağa solu kollayarak işlerini sürdürdüler. Bir süre sonra teleskop parçalara ayrılmış, adamlar siyah pelerinlerinin altında gözden yitmiş; çok geçmeden yeniden kara kuşlara dönüşüp yok oluvermişlerdi, Zeynep’i şaşkınlığı ve korkusuyla baş başa bırakarak.

Bir süre olduğu yerde kımıldamadan duran Zeynep, korkusundan sıyrılmaya çalışıp gökyüzüne baktı. Yıldızlar ve dolunay, olanca parlaklığıyla gökyüzünde gülümsüyor, onun korkusunu dağıtmaya çabalıyordu sanki!
Korkusu yavaş yavaş dağıldı. Önüne vuran dolunayın ışığında, kendisine yol gösteren pusulanın ışıklarının yanıp söndüğünü, sonra da hareket ettiğini gördü. Teleskop, korkunç kuşlar, kara giysili adamlar, bir süreliğine onu unutturmuştu. Pusulayı yeniden izleyerek merdivenlerden inmeyi düşündüğü anda, yine o görünmez kuşun kanat çırpınışlarını duydu. Ayakları basamaklara değmiyor, kuşun kanatlarında, pusulayı izleyerek basamaklardan
süzülüyordu. Diğerlerinden korktuğu halde, bu kanat sesini duyduğu anda rahatlıyordu. Bu ses farklıydı çünkü; yumuşacık, insanı rahatlatan bir müzik gibi…
Kireç sıvalı, toprak damlı, küçük bir kulübenin önünde buldu kendini. Dalgaların sesinden, denize yakın olduğu anlaşılıyordu. Kare şeklinde dört camdan oluşan küçük pencereye yaklaşıp içeriyi görmeye çalıştı. Karşı duvara gömülmüş bacanın içinden yayılan ateşin ışığında, köşedeki piyano benzeri küçük müzik aletini ve hemen önünde oturup onu çalan yaşlı adamı gördü önce, sonra da onun dizlerinin dibine oturmuş kendi yaşlarındaki erkek çocuğunu. Uzun saçlı, kalın paltosuyla müzik aletinin önünde oturan adamdan çok, çocuk dikkatini çekmişti. Babası gibi uzun saçlı, kalın giysiliydi o da. Yüzünün yarısına ocaktaki ateşin ışığı vuruyor, ona gizemli bir anlatım veriyordu.
Görüntünün tamamı gizemliydi aslında; bir masal kitabının sayfaları arasındaymış gibi duyumsuyordu kendisini Zeynep.
Odanın yoksul görüntüsüne, köşedeki tahta kerevetin üzerinde açık duran iki kişilik yatağa; yatağın hemen yanındaki tahta masaya, üzerinde iki kirli tabak ve çevresindeki iki tahta iskemleye kısa bir göz atıp yeniden çocukla babasına döndürdü bakışlarını. Tam o anda duydu müziğin sesini. Bütün görüntüler silindi bir anda sanki. Dalgaların sesine karışıp kanat çırpınışlarına eşlik eden bu müziğe dalıp gitti bir süre.
Müzik dinlemeyi severdi; hatta ders çalışırken bile müzik dinlerdi ama böylesini ilk kez duyuyordu. Sanki başka bir boyut, başka bir düzlemdeydi. Ayakları yere değmiyor, bulutların üstünde dans ediyor, bedeninin her hücresi müziğe eşlik ediyor; saçları müziğin ritmiyle yüzüne dolanıp yanaklarını okşuyor, gözleri denizlerin ak köpüklü dalgalarıyla yıkanıyordu.
– İçeri gelsene! Neden pencereden bizi izliyorsun?
Gözlerini şaşkınlıkla açtı Zeynep. İçerdeki çocuk, tam karşısındaydı işte! Dolunay olsa da yüzü tam seçilmiyordu ama o olduğu anlaşılıyordu yine de.
– Yo… yooook! Müziğe dalmışım. Çok güzel de, diye kekeledi.
– İyi ya işte! İçeri gel! Oradan daha iyi dinlersin.
– Baban kızmaz mı?
– Hayır, niye kızsın? Yolunu yitiren konuklarımız olur bizim her zaman. Alışkınız.
– Yolunu yitirmek mi?
– Evet, yoksa burada ne işin olur bu gece vakti? Burası kasabaya epeyce uzaktır.
– Haklı olabilirsin. Buraya nasıl geldiğimi bile anımsamıyorum.
Bir pusulanın peşine düştüğünü söylese, aklını kaçırmış olduğunu düşünebilirdi. Bu yüzden de onu onaylamayı seçip arkasından yürüdü.
İçeri girdiği anda, pencereden gördüğünden çok daha yoksul bir odada buldu kendini. Yerde, otlardan örülmüş bir hasır, pencerenin önünde iki kişilik tahta bir kerevet ve üstüne oturduğunda ottan yapıldığı belli olan çok sert bir yatak vardı.
Piyanonun başındaki adam, onun içeri girdiğini ya duymamış ya da önemsememiş olmalıydı ki çalmayı sürdürüyordu. Hemen yanı başında duran kadın da onlara arkasını dönmüş, adamın omzuna bir kolunu atmış, müziğe dalıp gitmişti. Kadın annesine o kadar çok benziyordu ki, neredeyse “anne” diye seslenecekti ama kendini tuttu. Bilmediği bir evde kendisinin ne aradığının yanıtını bulamazken, o kadının annesi olduğunu düşünmesi saçmalık
gibi geldi bir an. Kadın bir ara dönüp görmeyen gözlerle kendisine bakınca, annesine fazla benzemediğini görüp rahatladı. Kadın sütbeyaz mermerden bir yontuya benziyordu çünkü.

Ot yatağa ilişip dinlemeyi sürdürse de aklını bütünüyle müziğe veremiyordu artık. Bir yandan çevresini inceliyor, bir yandan da bu kadar yoksul bir odada piyanonun ne işi olduğunu düşünüyordu.
– Al, iç; acıkmışsındır. Fazla yiyeceğimiz yok ama bu keçi sütü, açlığını yatıştırır.
Gülümseyerek toprak tasa uzanıp sütü aldı. İlk yudumu aldığında, içine bir serinlik, bambaşka bir tat yayıldı.
– Çok güzel! Daha önce hiç keçi sütü içmemiştim. Teşekkür ederim, diyerek tası uzattı çocuğa. Çocuğun gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.
– Keçi sütü içmedin mi? Nasıl olur? Bu yörede herkes keçi besler ve sütünü içer. Bizim de bir keçimiz var. Sen çok uzaktan mı geldin?
– Evet.
– Adın ne?
– Zeynep.
– Senin adın ne?
– Galileo
– Galileo mu? Burası neresi?
– Pisa.
– Ya… Yani burası Türkiye değil mi?
– Hayır, İtalya. Türkiye neresi ki? Türkleri duydum ama Türkiye’yi daha önce hiç duymamıştım. İtalya’nın kuzey taraflarında bir köy olmalı.
Zeynep şaşkınlıkla Galileo’ya bakıyor, ne diyeceğini bilemiyordu. “ Bu Galileo, o Galileo olabilir mi? Kitaplar dan adını duyduğum ünlü bilim adamı… Hem burası İtalya ise o da İtalyanca konuşuyor olmalı. Birbirimizi nasıl anlıyoruz o zaman?” diye düşündüyse de hemen sonra, “Yok canım, daha neler!.. O, Ortaçağ’da yaşamıştı,” diye kendi düşüncesini çürüttü.
Onun suskunluğunu onaylamak anlamında alan Galileo, konuşmasını sürdürdü:
– Yok, o kadar uzaktan buraya gelemezsin ki!.. Yakınlarda olmalı ama duymadım. Neyse… Ne istemiştin?
– İnan ki sana vereceğim bir yanıtım yok! Daha doğrusu inandırıcı bir yanıtım yok. Bir pusulanın peşine düştüm, sonrasında burada buldum kendimi.
– Pusula mı?
– Evet.
– Çok garip! Ben de pusulamı arıyordum. Babama bir denizci vermiş, o da bana vermişti ama çok büyük ve ağırdı. Küçüğünü yapmaya çalışırken yitirmiş, birisinin çaldığını düşünmüştüm. Nerede şimdi?
Zeynep, bir an ne diyeceğini şaşırdı. Görünmez kuşun kanatlarında izlediği pusula onu buraya kadar getirmiş, sonrasında da yok olmuştu.
– Kapının önünde olabilir.
Piyanonun başındaki adam, hiç durmadan çalıyor, başka bir dünyadan ezgiler taşıyordu sanki Zeynep’in kulaklarına. Kadın da bu müziğe kendisini kaptırmış, dünyadan soyutlanmış gibi kıpırtısızca onu dinliyordu. Ne Zeynep’in ayrımındaydı, ne de Galileo’yla konuşmalarının…
İçini dolduran ezgilere kulak verdi yeniden. Öyle rahatlatıcıydı ki müzik!.. Bir ırmağın akışı, bir denizin küçük çırpınışlarla kıyıyı okşaması, bir kuşun ötüşü, bir yaprağın hafif rüzgârda hışırtılı sallanışı, sıcak bir havada ince ince yağan bir yağmurdan sonra havaya karışan toprak kokusu gibi… Orada uzun kalıp müziği dinlemek isterdi ama zaman yoktu. Galileo’nun peşinden dışarı fırladı.
Pusula, gerçekten de kapının hemen önündeydi. Onlar yaklaştıkça pusula uzaklaşıyor, ikisi de onu izliyordu. Ne kadar zaman böyle yürüdüklerinin ayrımında olamayacak kadar şaşkındı. Sonunda pusulayla birlikte durdular.
Burası, Pisa Kulesi’nin önüydü.
Galileo, bir yandan pusulayı eline alıp uzun süredir ayrı kaldığı bir dost gibi kucağına bastırırken, bir yandan da kendi kendine konuşuyordu:
– Neredeydin bunca zaman? Seni aramadığım yer kalmadı ama bulamadım. Senden daha küçüğünü, gelişmişini ve kullanışlısını yapacağım bir gün ama sen hep benim en değerli arkadaşım olarak kalacaksın. Bir daha yitip gitme olur mu? Seni örnek almadan yeni bir pusula yapamam ki!
Zeynep, pusulayla konuşan Galileo’ya diktiği şaşkın bakışlarını çekip kuleye dikti bu kez de. Birkaç saat önce yaşadıklarının korkusu gelip yapışmıştı yakasına yine.
En büyük korkusu da kara kuşların gelip kendilerine saldırmasıydı.
– Sana da teşekkür ederim Zeynep. Bunu yitirdiğimde çok üzülmüştüm.
Zeynep, kendisinin bunda payı olmadığını söylese de Galileo’yu inandıramayacağını düşündüğünden, başını sallamakla yetindi.
Sonra görüntü dalgalandı, çevrelerini kanat çırpınışları sardı. Tam da düşündüklerinin gerçekleştiğini, kara kuşların saldırısına uğrayacaklarını sanıyordu ki, yüzünü okşayan kanatların yumuşaklığında, başka bir zaman dilimine savruldu Galileo ile birlikte.
Bir ırmağın denizle buluştuğu yerde, kumların üzerindeydiler ama ikisinin de görüntüsü değişmiş, birkaç yaş birden büyümüşlerdi sanki.
Zeynep, kendindeki değişimi görmediğinden, şaşkınlıkla yanındakine bakıyordu:
– Sen de kimsin? Galileo’ya ne oldu?
Ortaokul son sınıf öğrencilerine benzeyen genç, uzun, kabarık saçlarını elleriyle arkaya tarayıp kalın paltosunun cebinden çıkardığı bir lastikle bağladıktan sonra, şaşkın bakışlarla bir süre Zeynep’i süzdü.
– Galileo benim de sen kimsin?
Zeynep, ona yanıt vermeden önce uzun uzun denize bakıp bunca zaman atlamasını sindirmeye çalıştı. Irmağın denizle buluştuğu yer masmavi ve o kadar temizdi ki, dibindeki kum taneleri ve çakıllar bile görünüyordu. Irmak, uzaklardan getirdikleriyle denizin kıyısını bulandırması gerekmiyor muydu? Denizin üstüne eğilip de kendi yansımasını görünce, büsbütün şaşırdı.
Bir süredir yaşadığı olağandışı olaylar aklına gelince, şaşırmak sözcüğünün bile yetersizliğini düşünüp gülümsedi elinde olmadan. Bir düşün içinde olmalıydı. Yoksa bütün bunların başka bir açıklaması olamazdı. Kendisini şaşkınlıkla izleyen Galileo’nun yanına döndü.
– Bütün bunları benim de aklım almıyor Galileo, dedi.
Daha biraz önce sizin evdeydik, sonra da Pisa Kulesi’nin önünde… Üstelik de birkaç yaş daha küçüktük. Şimdiyse buradayız.
– Sen… Sen…
– Evet, Zeynep…
– Az önce, dediğin olayın üstünden yıllar geçti Zeynep. Buna inanmamı beklemiyorsun, değil mi?
– Ben kendim bile inanamazken seni nasıl inandırayım Galileo?
– Bunun bir açıklaması olmalı ama ne? Bir anda bu kadar zaman atlaması… Olağandışı, inanılmaz bir durum!..
Bunu araştırmam gerek. Bu gerçekten doğru olabilir mi? Okulda öğrendiğim fizik kanunlarıyla hiç uyuşmuyor bu durum!
– Bu bir düş olmalı. Bunun doğa ya da bilim kurallarıyla açıklaması olamaz!
– Haklı olabilirsin de her olayın bir açıklaması olmalı; biz çözememiş olabiliriz şimdilik.
– Bunun bir açıklaması olduğunu sanmıyorum ama neyse… Şu ırmağın adı ne?
– Arna.
– Sen burada ne yapıyorsun?
– Düşünüyordum. Yakında okula geri döneceğim, babamın rahatsızlığı için gelmiştim de…
Bir süre sessizce önüne bakan Galileo, birden aklına gelmiş gibi Zeynep’e döndü:
– Ben buralıyım zaten de asıl sen ne yapıyorsun? Beni mi izliyorsun yoksa?
– Daha neler!.. Seni neden izleyeyim? Olanlara ben de en az senin kadar şaşkınım. Gözümü açtım, buradaydım.
Bir pusulanın peşine düştüğümü daha önce de söylemiştim.
– Evet ama bu o kadar garip ki!.. Yıllar önceki bir olayı az önce olmuş gibi anlatıyorsun.
– Bence de… İnanması güç, biliyorum; ama sana neden yalan söyleyeyim?
– Pusula nerede peki?
Zeynep çevresine bakındı, bir anda kayıplara karışan pusulayı göremedi.
– Az önce buradaydı, şimdi göremiyorum.
-Bir bulup bir yitiriyorum onu zaten. Onun benim için anlamını bilsen, saklamazdın; özellikle de böyle bir zamanda.
– Gerçekten saklamadım. Babanın armağanı olduğunu söylemiştin daha önce, neden saklayayım? Hem pusula benim ne işime yarayacak?
– Bunu bilemem.
– Şimdi bırakalım bunları. Pusula yine ortaya çıkacaktır sanırım. Görür görmez sana yine getireceğim, söz!
– Peki, öyle olsun!
– Babanın hastalığından söz ediyordun. Geçmiş olsun. Nesi var babanın?
– Bilmiyorum, göremedim ki!.. Diğer hastalarla birlikte bir adaya gönderilmiş. Annem söylemiyor ama cüzzam ya da veba olabilir. Salgın olduğunu duymuştum ama bunun babamın başına geleceği hiç aklıma gelmemişti. Belki de değildir, diyeceğim ama öyle olmasa neden bir adaya sürgüne gönderilsin?
– Onu muayene eden hekimlere sormadın mı?
– Sorsam da söylemezler ki, dedikten sonra bir süre susup derin bir iç çekti.
– Niye söylemesinler?
– Benim yaşımda birini kimse önemseyip de gerçeği söylemez burada Zeynep. Belki çocuk olarak gördüklerinden, anlamayacağımı düşündüklerinden ya da üzmek istemediklerinden…
Bir süre susup daha sonra alçak sesle, kendi kendine konuşur gibi, mırıldanmaya başladı:
– Annemin gözyaşları üzmüyor sanki!.. Ya babamı görememek?.. Sanki söylenmeyince gerçek gizleniyor!..
Kaşlarını çatıp gözlerini kurulayarak, birden anımsamış gibi, Zeynep’e döndü:
– Ne bileyim, öyle işte!
Sonra da başını dikleştirip kararlı bir sesle konuşmaya başladı:

– Okulumu bitirmeme az kaldı. Sonrasında tıp fakültesine gidip hekim olacağım. Belki babamı da iyileştirebilirim.
Umarım, o zamana kadar yaşayacak kadar şanslıdır. Aslında düşündüğüm hekimlik değildi ama bu durumda en iyisi o sanırım.
Bu konuşmadan sonra Galileo sustu. Önündeki taştan, kocaman rakamlarla oynamaya, onlarla yeni şekiller oluşturmaya başladı kumun üstünde. Zeynep, bir süre onu izledikten sonra, rakamlara elini uzatıp oyuna katılmak istedi.
– Dur Zeynep! Sakın karıştırma! Yeni bir formül üzerinde çalışıyorum.
Ateşe değmiş gibi ellerini çekti Zeynep. Kırılmıştı biraz da. Üzerindeki, nereden geldiğini anlayamadığı kalın mantoya sıkıca sarınıp deniz kıyısı boyunca yürümeye başladı.
Hava soğuktu. Nemli ve sert bir rüzgâr, iliklerine işliyordu. Az önce durgun olan deniz de birden hareketlenmiş, duru mavi rengi lacivertten siyaha doğru renk değiştirmiş, gittikçe büyüyen dalgalarla kıyıyı dövmeye başlamıştı.
Gözleri, ufka kadar tüm çevreyi taramaya çalıştı ama birdenbire çöken sisten pek seçemiyordu. Yakınlarda bir yerleşim yeri yok gibiydi sanki. O kadar da üşümüş, acıkmış ve susamıştı ki!.. Birden, hırçın bir dalga tepeden tırnağa onu ıslatıverdi. Üşümesi daha da artmıştı. Biraz kırılmış da olsa Galileo’dan yardım istemekten başka umarı yoktu.
Galileo’nun yanına dönüp durumunu ona anlatmayı düşündü ama ayrıldığı yere geldiğinde ne Galileo vardı ne de taştan rakamlar… Yalnızca, dev pusula onu bekliyordu ve onun gelişiyle de hareketlenmiş; kendisini rahatlatan kanat çırpınışlarını da yeniden duymaya başlamıştı. Pusulanın kendisiyle olmasına şaşırıp onu bir kez daha yitirdiğini, hatta Zeynep’in sakladığını düşünen Galileo’ nun üzüleceğini düşünse de ne yapacağını, bunu ona nasıl
ulaştıracağını bilmiyordu. Kanat çırpınışları eşliğinde pusulayı izlemeye koyuldu yine. Huzursuz değildi. Kulağını okşayan müzik, kuş kanadının çırpınışlarındaydı. Yumuşacık, bulutsu bir koltuğun üzerindeymiş gibi duyumsuyordu kendisini.
Yürüyordu ama ayakları yere değmiyor, hiçbir ağırlık duyumsamıyordu. Üşümesi de geçmiş, görünmez kanatların sıcaklığı sarmıştı bedenini. Midesindeki gurultu bir süre daha sürse de çok geçmeden onu da duymaz olmuştu.
Bir süre böyle uçuyormuş gibi yürüdükten sonra, evlerinin kapısında buldu kendini. Kapıyı çalmak üzere elini zile uzattığında, yeni bir şaşkınlık yaşadı. Yeniden on bir yaşındaki haline dönmüş, pusula da kanat çırpınışları da yok olmuş; kısa kollu tişörtü ve şortuyla her zamanki gibi oyundan dönen Zeynep olmuştu.
Kapıyı annesi açtı:
– Kızım, ter içinde kalmışsın! Ter de değil, sanki suya düşmüş gibisin. Çabuk banyoya!.. Şuna bak, saçlarından bile su damlıyor!
– Tamam anne.
Zeynep banyoya yürüdü. Küveti doldurmak için suyu açıp soyunmaya başladı. Küvete girmek üzereyken, bakıp kaldı suyun içine. Çünkü çeşitli renklerde onlarca kuş teleği ve sarkaçlar salınıp duruyordu küvette. Bunun kendi banyolarının küveti olduğuna inanamıyor, yeni bir düşe daldığını sanıyordu. Elini suya sokup sarkaçlardan birini almak istediğindeyse hepsi birden yok oluverdi. Bir tek beyaz tüy kalmıştı, onu da önceden biliyordu zaten. Küvete yatıp bir süre dinlenmeyi düşünmüştü ama şimdi korkuyor; kara teleklerin yeniden ortaya çıkıp kara kuşlara dönüşeceği, sarkaçların iplerinin de boynuna dolanabileceği gibi bir düşünce de korkusunu körüklüyordu.
Korkusunu yenmeye çalışarak elini uzatıp küvetin tıpasını hızla çekti. Korkulu gözlerle suyun boşalmasını bekledikten sonra, hızlıca duş alıp çıktı banyodan.
– Giyin de mutfağa gel Zeynep; yemek hazır kızım, seni bekliyoruz. Mutfağa girdiğinde, iştah açıcı bir masayla karşılaştı.
– Ooof! Öyle de acıkmıştım ki!..
– Oyundan eve gelmeyi bilmiyorsun kızım, dedi babası. Çağırmasak sokakta yatacaksın sanki!
Zeynep, başını önüne eğdi. Neler yaşadığını anlatsa, kendisine suçlayan gözlerle bakan ailesi anlar mıydı?
Bir an anlatmayı düşündüyse de aklını kaçırdığını düşüneceklerinden çekinerek vazgeçip aklına ilk gelen cümleyi söyleyiverdi:
– Haklısın baba da oyun çok eğlenceliydi. Okul zamanı oynayamamanın acısını çıkartıyorum diye kızmayacaksınız bana değil mi?
Kendisine göre yalan da sayılmazdı söyledikleri. Gerçekdışı bir oyunun içindeymiş gibi duyumsuyordu kendisini.
– Elbette oyun da hakkın kızım, dedi annesi. Yalnız, eve zamanında gelmeyi unutmazsan…
– Tamam anne, söz, diyerek çorbasını kaşıklamaya başladı.
– Yavaş kızım, boğulacaksın! Kıtlıktan mı çıktın?
– Çok acıkmışım baba, diyerek yeniden tabağına eğildi.
Yemekten sonra kütüphaneye geçip Galileo hakkında araştırma yapmak istiyordu ama o kadar yorgundu ki, son lokmasını yutarken bile gözleri kapanıyordu. Güçlükle masadan kalkıp odasına yürüdü. Yatağına uzanmış tam uyumak üzereyken, annesinin banyodan gelen sesini duydu:
– Zeyneeep, yine mi kuşlarla oynadın yavrum? Banyonun her tarafı kuş tüyleriyle dolmuş. Nereden buluyorsun bu kuş yuvalarını? Yine bahçedeki ağaçlara çıktın, değil mi? Umarım, kuş yuvalarına zarar vermemişsindir!..
Eve muhabbet kuşu almamızı istemezsin ama yine de kuşlarla oynamaktan vazgeçmezsin. Bu nasıl bir çelişkidir bir anlasam!.. Kaç kez de düşüp yaralandın ama uslanmıyorsun ki!..

 

Işıltılı tüyü küvetin kıyısında unuttuğu aklına gelse de gidip alamazdı artık. Annesi tüy değil, tüyler, demişti.
Yoksa yok olan diğer kuş tüyleri de o çıkınca yeniden mi banyoya dolmuştu? Tüylerin kara kuşlara dönüşüp odasına kadar gelerek ona saldıracağını düşünse de bir an, bu düşünceyi hemen uzaklaştırdı aklından.
Annesinin, kuşlara zarar vereceğini düşünmesi de canını sıkmıştı; bu yüzden yanıt vermeden gözlerini yumdu. Kuşları çok sevmesi, sitenin bahçesinde ağaçlara çıkıp onlara yakından baktığını herkesin bilmesi; hatta bozulan yuvaları onarmak isterken birkaç kez ağaçtan düşmesi, onu güç bir yanıttan kurtarmıştı.
Uyuyuncaya kadar, gözlerinin önünde çeşitli kuş görüntüleri salındı durdu. Alışveriş merkezlerinde gördüğü ve kafeslerin önünden uzun süre ayrılamadığı, elinden gelse kafeslerin kapılarını açıp hepsini özgürlüğüne kavuşturmak istediği renkli kuşlar; kafeste yaşamalarına dayanamadığından eve almalarına karşı çıktığı kanarya, papağan, muhabbet kuşu; sonra resimlerinden tanıdığı bülbül, keklik; sitenin bahçesindeki ağaçlarda gördüğü
serçe, kırlangıç, karga ve bazı evlerin bacalarında gördüğü leylekler… En sonunda da Pisa Kulesi’nde gördüğü ürküntü verici kara kuşlarla kanat sesini duyduğu anda onu rahatlatan görünmez kuş…
Düşle gerçek arasında salınıp duruyordu yine. Uzun saçları ve sakallarıyla yaşlıca bir adam görünümünde olan Galileo, bir üniversite kürsüsünde güneş sistemiyle ilgili ders anlatıyor, üç kuyruklu bir yıldızdan söz ediyordu.
Üç kuyruklu bir uçurtma geldi gözlerinin önüne. Renk renk parlak kâğıtlardan oluşmuş bir uçurtma… Bulutsuz gecelerde ışıldayan yıldızlar, yağmurdan sonra oluşan gökkuşağı benzeri bir uçurtma… Kimin uçurtması daha yükseğe çıkacak, diye İpek’le yarış yaptığı dedesinin çiftliği… Okula henüz başladıkları o ilk yılın yaz tatili…
Dedesini o yazın sonunda yitirmiş, bir daha da çiftliğe adım atmamışlardı. Duyduğuna göre babası, bakımsızlıktan yıkılacağını, kendi işleri yüzünden köyde de kalamayacağını öne sürerek çiftliği satmış, kentteki bu apartman dairesini almıştı. Ondan sonra da kentin içindeki parklar ya da kıyısındaki kısa kır gezilerinin dışında doğaya çıkmaz olmuşlardı.
Derin derin içini çekti. Uçurtmayı yalnızca kitaplardaki resimlerde görebiliyordu artık. Uçurtma uçurmayalı o kadar çok zaman geçmişti ki!.. Şimdi uçurtma istese, başta annesiyle babası, sonra da arkadaşları güler, çocuk olmakla suçlarlardı hemen; sanki çocuk olmak ya da çocuk kalmak suçmuş gibi… Zaten olsa da nerede uçuracaktı ki?
Uçurtmayı düşünmeyi bırakıp Galileo’ya kulak verdi yeniden.
Zeynep, bir yandan onu dinliyor, bir yandan da çevresine göz atmaktan kendini alamıyordu. Beyaz peruklu genç erkeklerle doluydu çevresi. Sıkı sıkıya iliklenmiş uzun ceketleri, binici pantolonlarına benzeyen dar pantolonları ve ceketlerin yakasından görünen kolalı beyaz gömlekleriyle tarih  kitaplarının sayfalarından fırlamış gibiydi hepsi; hem de 16. yüzyıldan…
Gözleri, kendisi gibi bir kız öğrenci aradıysa da bulamadı.
Sonra, okuduklarından anımsadı: Ortaçağ’da yalnızca erkekler okula gidebilirdi.
“Öyleyse…” diye mırıldandı kendi kendine; “şu an gerçekten Ortaçağ’da olmalıyım; bu da o Galileo olmalı. Ne garip! Galileo’nun Türkiye’yi bilmemesine şaşmamalıyım o zaman. Bizde de Osmanlı İmparatorluğu hüküm sürüyordu o çağda.”
Bunları düşünür düşünmez, kendisini Osmanlı saray giysileri içinde buldu; uzun, kırmızı, pembe incilerle işlenmiş ipek bir elbise, belinde gümüş kemer, başında ince ipek bir şal, ayaklarında incili terlikler… Kendisine baktıkça şaşkınlığı artıyor, bir başkasının bedenine bakar gibi bakıyordu. Bu kadar değişim inanılır gibi değildi. Bir ayna bulup yüzünü görmek için içinden dayanılmaz bir istek duysa da buna zamanı yoktu. İçinde bulunduğu
durum yeterince garipti, olaylarsa durumundan daha da garip…
Kendisiyle ilgilenmeyi bırakıp içinde bulunduğu duruma odaklanmaya çalıştı. Çevresinde kimse onu görmüyor gibiydi. Bunu anlamak için, en yakınındaki gencin peruğuna dokundu ama hiçbir tepki alamadı. Bir gülme tuttu bu kez de; hem de kahkahalarla… Bu oyun çok hoşuna gitmişti. Yerinden kalkıp kiminin peruğuna, kiminin kolalı yakasına, kiminin de burnuna dokunmaya başladı. Sınıfta bir kıpırdanma, sinek kovalar gibi hareketler oluşsa da kimse onun ayrımında değildi. Bu arada Galileo’nun sesi duyuldu:
– Soylu Baylar! Sıkıldınız anlaşılan ama şu sözüme kulak verin, sonra derse ara vereceğim.
Soylu baylar, sözüne takıldı Zeynep. Daha önce okuduğu kitaplardan anımsadığı kadarıyla, yalnızca saray halkı, onların akrabaları, derebeyi denen bölge yöneticileri ve kilise görevlileri gibi belli bir kesim soylu sayılıyordu o dönemde. Başlarındaki peruklar da bunun bir göstergesi olmalıydı.
– Ay da aynı dünyamız gibi, taş ve topraktan oluşmuştur. Üzerinde derin kraterler olduğunu söylesem daha da şaşıracaksınız, biliyorum. Ayrıca, Güneş’te de lekeler vardır. Dinlenirken bunları bir düşünün isterseniz. Sınıftan gülüşmeler yükseldi. Galileo’nun şaka yaptığını sanmış olmalıydılar.
– Şaka yapmıyorum! Bunu size kanıtlayacağım. Jüpiter’in dört uydusu olduğunu söylediğimde de sarkaçla serbest düşüşün matematiğini yazdığımda da kimse inanmamış; hatta kilise, kitabımı inceleyip beni sorguya çekmişti. Pusulayı geliştirip piyasaya sürdüğümde, insanın kalp atışlarını ölçümünde kullanılan sarkacı, sıcağı ve soğuğu ölçmek için termoskobu bulduğumda da aynı tepkiyle karşılaşmıştım; ama şimdi görüp okuyorsunuz bunları.
“Demek pusulayı geliştirmiş,” diye düşündü Zeynep;
“Daha küçüğünü yapmış olmalı. Belki de günümüzde kullandıklarımızla benzerliktedir.”
Öğrenci olduğu anlaşılan bir gencin söyledikleri üzerine, düşüncelerinden sıyrılıp konuşmalara odaklandı.
– Ay da dünyamız gibi taş ve topraktan oluşmuşsa, neden üstümüze yağmıyor bunlar? Ayrıca, Güneş’teki lekeler, önünden geçen gök cisimlerinin gölgesi değil mi?
-Hayır, dedi Galileo. Ay ile Dünya arasında bir çekim gücü ve bunun da bir matematiği vardır. Güneş’teki lekeler gölge olsaydı, sürekli aynı şekilde görünmez, önünden geçen cismin şeklini alırdı; Güneş ya da Ay tutulmalarında olduğu gibi…
Ay, Dünya ve Güneş hakkında söylediklerini bilse de serbest düşüş matematiği ve Jüpiter’in uydularıyla ilgili söylediklerinden pek bir şey anlamamıştı Zeynep.
“Keşke, biraz daha büyük olsam da öğrendiklerim yetseydi onu anlamaya!” diye mırıldanıp içerde olanları izlemeyi sürdürdü.
Gülüşmeler, bu kez uğultuya dönüşmüş; şaşkınlık çığlıkları atanlar, bunun kiliseye bir küfür olduğunu söyleyenler bile olmuştu. Galileo onları kendi uğultusu içinde bırakıp çıkarken, Zeynep de peşinden fırladı.
Uzun ve karanlık koridorlardan geçerken, bacaklarına dolaşan uzun eteği toplamaya çalışan Zeynep’in merakına korku da karışmıştı. Galileo’nun peşinden bir avluya çıktığında, korkusu şaşkınlığa dönüşmüştü; çünkü karşısında görkemli bir saray duruyordu.
Saraydan içeri adım atmak üzereyken çevresini yine kara kuşlar sarmış, sonra da kara pelerinli garip adamlara dönüşüp Galileo’yu kollarından sürükledikleri gibi bir faytona bindirip uzaklaşmışlar, Zeynep de korkusuyla oracıkta kalakalmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu.
Kulaklarını dolduran kanat çırpınışlarıyla biraz rahatlayıp ilk şaşkınlığından sıyrılır sıyrılmaz upuzun kuleleri, oymalı duvarları, kocaman çift kanatlı kapıları ve kapının hemen yanında dikilen mızraklı askerleri olan saraya önce ürküntüyle baktı ama sonra merakını yenemeyip yürüdü.
Askerler onu durdurursa ne söyleyeceğini düşündü bir an; aklına, mantıklı bir söz gelmedi. Belki de kendisinin sormasına gerek kalmadan onlarınkini yanıtlamak zorunda kalacaktı. Denemeden bilemeyeceğini düşünüp yürüdü.
Korkak adımlarla askerlerden birine yaklaştı. Uzun, kırmızı, belinden çapraz bağlı cekete dokundu yavaşça.
Hiçbir tepki alamayınca rahatlayıp çoktandır içinde tuttuğu soluğunu bırakıverdi. Görülmediğinden kuşkusu kalmamıştı yine. İçindeki korkudan sıyrılıp içeri yürüdü. Yürümüyor, sanki yumuşacık bir bulut taşıyordu yine onu. Yerler sütbeyaz mermer, duvarlar altın yaldızlı süslemeler ve heykellerle dolu uzun bir giriş bölümünde buldu kendini. Biraz ilerleyince gürültüler duymaya başladı. Önceleri gizlenecek bir yer aradıysa da görünmez olduğunu anımsayıp o tarafa doğru yürüdü. Galileo’nun da kendini görmediğini anımsayınca, şaşırmaktan kendini alamadı yine. Daha önceki karşılaşmalarında
onu görmüş, konuşmuştu. Şimdiyse…
– Belki de aradaki uzun ve kayıp bir zaman diliminden kaynaklanıyor bu durum, diye mırıldanıp seslere kulak verdi.
Büyükçe, süslü bir salonun ortasında uzun ve geniş bir masa ve çevresinde Galileo’ya benzeyen insanlar bağıraçağıra konuşuyorlardı. Kapının yanına dikilip konuşmaları dinlemeye koyuldu.
– Bu kadarı da fazla! Kiliseyi hiçe sayıyor! Kralımız en doğrusunu yaptı onu kiliseye teslim etmekle. Aylardır onun bilim diye yazdığı saçmalıkları tartışıyoruz. Neymiş, üç kuyruklu yıldız varmış, Samanyolu bir yıldız kümesiymiş, her hareketin bir matematiği varmış. Güneş ya da Ay tutulması doğal bir olaymış. Mış da mış…
– Az önce söylediğini duydunuz mu? Ay, taş ve topraktan oluşmuş, Güneş’te de lekeler varmış. Gençler söyledi. Başımıza taş yağacak. Lekeler var da biz niye görmüyoruz öyleyse? Kötü ruhların eseri olan Ay ve Güneş tutulmalarına bile doğal diyormuş. Bu inançlarımıza aykırı; hatta saçmalık!..
– Ay tutulması kötü ruhların ama Güneş tutulması Tanrı’nın bize kötülüklerimizi anımsatmak için bir işareti… İkisini birbirine karıştırmayalım.
– Serbest düşüş, diyerek Pisa Kulesi’nin tepesinden koca bir gülleyi bırakmasına ne demeli? Neymiş efendim,
bütün cisimler aynı hızla düşermiş. Öyleyse, kuş tüyü ile gülle niye aynı hızla düşmedi yere?
– Kralımızı kızdıran yalnız bunlar değil baylar. Kopernik teorisi üzerinde çalışmaya başladığını da duymuş.
Hani, tartışmıştık daha önce de bize karşı da savunmuştu ya Güneş’in evrenin merkezi olduğu saçmalığını… Neyse, Engizisyon mahkemesi onun cezasını verir! Bu kadarı da fazla artık!
Zeynep, çoğunun profesör ya da saray görevlisi olduğunu düşündüğü kişilerin konuşmasını bir süre daha şaşkınlıkla dinledikten sonra kendini toparladı. Yardım etmesi gereken kişinin Galileo olduğunu kesin olarak anlamıştı artık. Onu hemen bulmalıydı.
Onu aramaya çıkarken, birdenbire çevresi kara kuşlarla doluverdi. Hepsi ayrı ayrı Zeynep’i gagalıyor, Zeynep de elleriyle gözlerini korumaya çalışırken çığlık çığlığa bağırıp yardım istiyordu. Başındaki ince tül bir yana fırlamıştı, gümüş kemeriyle incili terlikleri bir yana…
– Zeynep, Zeneeep! Zeneeep kalk artık kızım! Bu ne uykusu?
Zeynep gözlerini açtığında, annesinin gülümseyen gözleriyle karşılaştı.
– Ne oldu anne? Çok mu uyudum?
– Günaydın kızım. Pek geç sayılmaz ama dayınlar geldi. Senin çığlıkların da ta salondan duyuluyordu. Hepimiz endişelendik, sanırım korkunç bir düş gördün.
– Bağırmak mı? Düş mü? Anımsamıyorum anne.

– Neyse uyandın ya!.. Dayınlar geldi, dedim; duydun mu?
– Dayımlar mı geldi? Ne zaman? İpek de geldi mi?
– Gece geldiler, sen uyurken… İpek de seni sorup duruyordu.
– Yaşasııın! Hemen geliyorum anne.
– İyi edersin. Bir an önce kahvaltımızı edip denize gideceğiz zaten.
Yataktan hızla fırlayıp banyoya koşarken Galileo’yu da, düş mü gerçek mi olduğunu anlayamadığı görüntüleri de, kendisine saldıran kara kuşları da unutmuştu. Elini yüzünü hızla yıkayıp salona koştu.
– Dayıcığım, İpeeeek!.. Hoş geldiniz.
– İpekten önce dayısı onu kucaklarken, yengesi sitem etmeye başladı:
– Bize hoş geldin yok mu küçük hanım?
– Olmaz mı yenge, diye dayısını öpüp kollarından sıyrıldı Zeynep. Önce onları gördüm de…
Yengesinin elini öptükten sonra, İpek’i alıp odasına geçmek istedi. Onunla doyasıya söyleşmek istiyordu. Bir yıldır görüşmüyorlardı, çok özlemişti onu.
– Kızım, böyle gecelikle mi dolaşacaksın? Üstünü değiştir de kahvaltı edelim.
– Tamam anneee, diyerek, İpek’i kolundan sürükledi. İpek, kendisiyle yaşıt ama onun kadar zayıf ve uzun boylu değildi. Kısa boylu, toparlacık, esmer, kırmızı yanaklı, kara gözlü; sürekli gülümseyen yüzüyle herkesin sevgilisi olan bir kızdı; kuşkusuz en çok da Zeynep’in… Ara sıra tartıştıkları da olurdu ama gülümseyen yüzüyle hemen sonlandırırdı bunu İpek. Uzun süre küs kalamazlardı.
– İpek seni çok özledim, diyerek sarıldı ona bir kez daha.
– Ben de seni… Yol o kadar uzadı ki, hiç bitmeyecek sandım bir an. Gece seni uyandırmak istedim ama babamlar izin vermedi.
– Keşke uyandırsaydın!..
– Çok geç gelmiştik. Babamlar izin vermeyince ben de uyumuş kalmışım.
– Geçen yıldan beri boyun mu uzamış senin? Sanki daha farklı gibisin.
– Hep aynı kalacak değiliz ya kızım; on bir yaşına geldik. Sanki sen büyümemişsin!
– Orası da doğru ya… Ama çok güzel olmuşsun; gerçi zaten güzeldin ama…
– Sen de öyle…
– Sana anlatacaklarım o kadar çok ki İpek, inanamazsın!
Ama şimdi zamanımız yok gördüğün gibi, hemen giyinmezsem annem kıyameti koparır çünkü.
– Tamam, deniz kıyısında anlatırsın.
– Olur.
Geceliğini çıkarıp kısa bir şortla askılı bir tişört giydi.
İpek’in üstünde de benzer giysiler vardı. Antalya’nın sıcağında bu giysiler bile fazla geliyordu üzerlerine. Kahvaltı sofrası, özlem ve sevgi dolu konuşmalarla süslenmişti. Birbirlerinin ağzından alarak, birinin başladığı cümleyi öbürü tamamlayarak sürüyordu konuşmalar.
İki kızın birbirlerini dürtüp durmadan kıkırdaşmalarıysa sofraya ayrı bir neşe katıyordu.
Sonunda kahvaltı bitmiş, iki arabaya doluşup denizin yolunu tutmuşlardı. Lara Plajı, altın gibi kumu ve masmavi, dalgasız deniziyle onları bekliyordu. Mayosunun üstündeki giysileri çıkaran, soluğu denizde almıştı.

Zeynep, denizi kucaklamaya doyamıyordu. Ne kadar yakıcı olursa olsun, serin suyun bedenini okşaması sıcağı dayanılır kılıyordu.
– Su çok güzel Zeynep!.. Denize gelmeseydik, sıcaktan buharlaşıp yok olabilirdim.
Zeynep, bir avuç suyu İpek’in gülümseyen yüzüne doğru fırlattı:
– Buharlaşmana ben de engel olayım bari!.. Deniz olmasa Antalya’nın sıcağı çekilir mi kızım?
– Ne şanslısınız!.. Her gün geliyorsunuzdur.
– Yok canım, nerdeee! Babamla annemin hep işleri var. Ancak hafta sonları, bir de yıllık izinlerinin bir bölümünde… Onu da ben zorlarsam…
– Niye ki? Halam da severdi denizi.
– Deniz nasılsa burada, her zaman gideriz, diyor ama çoğunlukla erteliyorlar işte!
– Eeee, sen neler yapıyorsun onlar işteyken?
– Telefonda anlattığım gibi İpek; kitap okuyor, televizyon izliyor, internette dolaşıyorum. Sitenin bahçesinde arkadaşlarla da oynuyorum bazen ama sıcakta bu her zaman olmuyor.
– Buraya gelinceye kadar ben çok sıkılmıştım. Okulda arkadaşlarla daha iyi zaman geçiriyorduk. Tatilde herkes bir yerlere dağıldı, çoğuyla görüşemez olduk. Senin canın sıkılmıyor mu?
– Sıkılıyordu, düne kadar… Neler yaşadığımı anlatsam inanmazsın!  Hani, sana anlatacaklarım var demiştim ya evden çıkmadan…
Yüzerek birbirlerine epeyce yaklaşmışlardı. O sırada kıyıdan, Zeynep’in annesinin sesi duyuldu:
– Kıyıdan fazla uzaklaşmayın Zeynep; aklımız sizde kalmasın kızım!
– Tamam anne, diyerek el salladı ama annesinin kendisini duyup duymadığını önemsemedi.
– Haydi anlatsana! Meraktan ölüyorum!
– Neymiş bakalım seni meraktan öldüren İpek? Bu yaramaz kızım neler anlatıyor sana?
Zeynep, babasının yüzüne bakıp kaldı. İpek’in şaşkınlığı da ondan aşağı kalmıyordu.
– Baba, korkuttun bizi! Geldiğini görmemiştik.
– Görseniz şaşardım zaten! Kendinizden başkasını görecek durumda değildiniz ki? Neler kaynatıyordunuz bakalım öyle iki afacan?
– Hiiiç! Okuduğumuz kitaplardan, oynadığımız oyunlardan falan…
– Anlaşıldı, bu sizin aranızda. Ben biraz açılayım bari. Babası, mavilikleri kucaklayarak uzaklaştı. Onun arkasından bir süre bakan Zeynep, İpek’e döndü:
– Of yaaa! Yüreğim ağzıma geldi bir an!..
– Şimdi iyice meraklandım işte! Anlatacakların bu kadar gizli miydi?
– Evet, hem de çoook!

– Kızlaaaar! Suyun içinde dikilip durmaya mı geldiniz? Haydi biraz yüzün bakalım! Yoksa açıkta kalan omuzlarınızı haşlayacak güneş.
Tamam anne, deme sırası bu kez İpek’teydi.
– Anlaşılan, ancak gece konuşabileceğiz İpek, dedi Zeynep. Nasılsa benim odamda yatacaksın. Baksana, burada konuşmak güç…
– Haklısın, haydi yüzelim biraz. Birbirlerine su sıçratarak, oyunlar yaratarak yüzmeye koyuldular.
– Haydi kızlar, yemek zamanı!..
Babası onları çağırıyor, yengesi de yüzerek onlara doğru yaklaşıyordu. Hep birlikte sudan çıkıp plajın kıyısındaki parktaki piknik alanına doğru yürüdüler.
– Deniz insanı çok acıktırıyor, değil mi İpek? Baksana, dayım mangalı yakmış, annem de masayı hazırlamış.
– Evet, köfte kokusu da dayanılmaz doğrusu! Hepsini yiyebilirim. Kurt gibi açıktım çünkü.
– Ben de…
– Bir teşekkürü hak edeceğiz anlaşın, diye güldü İpek’in babası.
– Babacığım, halacığım, ikiniz de sağ olun!
– Eh, diğerlerinden de teşekkürü alırsak, tüm yorgunluğumuz uçar gider, değil mi abla?
– Hem de nasıl!..
Havlusunu sarınan, gülerek masaya çökmüştü. Zeynep’le İpek’in keyfine ise diyecek yoktu. Meyve suyu, karpuz, salata ve köfteden oluşan yemekleri
bittiğinde, hepsine bir yorgunluk çökmüştü. Ağacın altına serilen kilimde boşluk bulan, hemen uzanıyordu.
Zeynep, bulutların arasında yürüyor gibiydi. Hiç bilmediği bir yerdi burası. Dar sokak, beyaz badanalı evler, sokaktaki küçük kedi bile sislerle kaplanmış gibiydi sanki. Sokak boyunca yürümüyor, sanki uçuyordu yine.
Ayakları yere değmiyor, yol onu götürüyordu bir yerlere ama neresi olduğunu bilmiyordu Zeynep. Gördüğü sokak kedisinden başka kimseye rastlamamıştı. Bomboştu yol. Sanki bir korku tüm kenti ele geçirmiş, insanlar sisler içindeki evlerine saklanmışlardı. Duyduğu tek ses,
kulaklarını okşayan kanat çırpınışlarıydı. Onu rahatlatan da bu yumuşacık kanat çırpınışlarıydı zaten.
Bu şekilde ne kadar gittiğini bilmiyordu. Birden nal sesleri duydu. Çok geçmeden de sarayın bahçesinde gördüğü, Galileo’yu bindirdikleri faytonu. Faytonun çevresi kara kuşlarla doluydu. Bıkmıştı bu kara kuşlardan.
Galileo’dan da kendisinden de ne istediklerini anlayamıyordu bir türlü. Sevdiğim kuşlar kesinlikle siz değilsiniz, diye bağırarak onları kovalayıp faytona
yetişmeye çalışıyordu ki gözleri açılıverdi.
Doğrulup çevresine şaşkınlıkla baktı. İpek yanında uyuyor, annesi, babası, dayısı ve yengesi de masada okey oynuyordu. Okey taşlarının şakırtısı, kulaklarında yankılanıyordu sanki.
Yeniden uzanıp bakışlarını gökyüzüne dikti. Ağaçların yaprakları arasından süzülen güneşin çevrede ışık oyunları yaratmasını izlerken, bir yandan da düşünüyordu:
Yaşadıkları düş olabilir, insan hep aynı düşü görebilir miydi?
– Bakalım bunun sonu nereye varacak? Ne zaman uyumaya kalksam çağ değiştiriyorum sanki!
– Ne o Zeynep? Kendi kendine mi konuşuyorsun artık?
– Uyandın mı İpek? Sesli düşünüyordum. Uykunu aldıysan haydi denize gidelim!
– Biraz daha bekleyin kızlar! Hava henüz çok sıcak, haşlanırsınız.
– Anne, senin de kulağın hep bizde mi?
– Evet, diyerek güldü annesi. Oyun torbasında sizin için de bir şeyler var, bir bakın isterseniz.
Zeynep, isteksizce yerinen kalktı. Yapa boza usandığı yapboz tablosunu görünce sıkıldıysa da belli etmedi. Hep yalnız yapmıştı. Bu kez İpek’le yaparsa zevkli olabileceğini düşünüp tabloyu ve parçalarının döküldüğü poşeti alıp İpek’in yanına oturdu.
– Aaaa, kolaymış bu! Türkiye Haritası… Evet, dedi Zeynep ve fısıltıyla sürdürdü sözlerini:
– Çaktırma! Annem bizi hala küçük bir çocuk sanıyor. Hemen yapalım da görsün. Kıkırdayarak parçaları birleştirmeye koyuldular. On dakikaya varmadan tablo bitmiş, oyun masasında görücüye çıkmıştı bile! Annesinin, “Ooo! Ne kadar hızlısınız!” sözlerine eşlik eden ıslıklar yükseldi masadan. Sonra da hemen kendi oyunlarına döndüler. Onların oyuna daldığını gören kızlar da denize koştu.
– Çok kalmayın ama…
– Annem yine bizi gördü, diyerek güldü Zeynep.
– Onların her yanda gözleri vardır, diye gülüşüne katıldı İpek de.
– Bu da rahat konuşmamızı engelliyor ama ne yapalım, diye fısıldadı Zeynep.
Fısıldaşmayı bırakıp ikisi birden “tamam” diyerek koşup denizle aynı anda kucaklaştılar. Bir saat kadar suda oynaştıktan sonra, “dondurmaaa!” diyen bir sesle kıyıya koştular.

– Hani dondurma dayı? Bizi mi kandırıyordun?
– Buraya gelir mi kızım? Haydi gidelim, diyerek kıyı boyunca sıralanmış kafeteryalardan birini gösterdi.
– Dondurma, uffff, çok severim!
Dondurmayı daha görmeden yalanmaya başlayan İpek’ti bu.
– Önce iyice kurulanın, hatta ıslak mayolarınızı değiştirin sonra, diyen dayısına nazlandı Zeynep:
– Ama dayıııı!
– Aması maması yok küçük hanım! Önce annenlerin yanına gidip üstünüzü değiştireceksiniz, sonra dondurma…
Gönülsüz de olsa parka doğru yürüdüler ama ikisinin yüzünde de sabırsızlığın asıklığı vardı.
Duş alıp mayolarını değiştirdikten sonra, kafeteryanın yolunu tuttular. Bir yandan havanın sıcaklığı, bir yandan kum adımlarını ağırlaştırıyor, sabırsızlıklarını arttırıyordu.
Sonunda kafeteryada boş bir masa bulup çökercesine oturduklarında, üçü de ter içinde kalmıştı; özellikle de
Zeynep’le İpek… Sanki az önce buz gibi suyun altında duş alırken titreyen onlar değildi.
Garson dondurmaları getirir getirmez, hızla kaşıklamaya başladılar.
– Yavaş kızlar! Boğazınız şişecek sonra.
– Bu sıcakta mı dayı?
– Babam her zaman böyledir.
– Evet, bu sıcakta… Hasta olmanız bir yana, diğerlerinin dilinden nasıl kurtulurum sonra?
– Doğru Zeynep, annem başımızın etini yer!
– Babamla annem de…
– Hah şöyleeee! Şimdi yavaş bakalım. Gülüşerek başlarını sallasalar da aynı hızla yemeyi sürdürdüler.
Akşam eve döndüklerinde, yorgunluktan kollarını kaldıracak durumları kalmamıştı. Güçlükle duş alıp yemeklerini yedikten sonra odalarına çekildiler.
Zeynep’in odasındaki kanepe açılmış, İpek’e de bir yatak yapılmıştı. İpek, valizini boşaltmak için kapağını açtı ama hemen sonra kapattı. Onunla uğraşamayacak kadar yorulmuştu. Yatağa, kendini atarcasına uzandı. Banyodan dönen Zeynep, yaşadıklarını İpek’e anlatmak için sabırsızlansa da onun uyuduğunu görünce canı sıkıldı bir an. Oflayıp puflayarak yatağa uzandı ama çok geçmeden gözleri kapanıverdi.
Ne zaman ve nasıl geldiğini anlamasa da kendini yine o garip olayların içinde buldu. Tek bildiği, kendisini uykunun kollarına bırakıyorum derken, yumuşacık kanatlara bırakıverdiğini duyumsamasıydı.
Faytonu, kilise olduğunu daha önce gördüğü resimlerden bildiği büyükçe bir binanın kapısında yakaladı. Bina, görüntüsüyle bile korku uyandırıyordu Zeynep’in içinde; özellikle de kara pelerinli adamlar ve kara kuşları binanın çevresinde gördükçe… Bu görüntü, yakında bir tehlike olduğu duygusunu uyandırıyor, korkusunu körüklüyordu. Binanın renginin bile kara olması içini titretti bir an. Birden, Galileo’yu yaka paça sürükleyen kara pelerinli
iki adamla burun buruna geldi. Bütün gücüyle onlara engel olmaya, pelerinlerini sıyırıp ayaklarına çelme takmaya çalıştıysa da başaramadı. Onu ne görüyor, ne duyuyor, ne de çabalarından etkileniyorlardı. O iki adamla uğraşırken, çevresinin kara kuşlarla sarılıverdiğini geç anladı.
Elini kolunu sallıyor, kuşların saldırılarına engel olmaya çalışıyordu ama gagaladıkları başında saç dipleri bile sızlıyordu. Birden, kocaman, kara bir kartalın pençesinde buldu kendini. Çığlık çığlığa bağırsa da onu ne duyan vardı, ne de yardımına koşan… Hızla yükseliyorlardı. Başının üstünden kara bulutlar geçiyor, gözlerini yakıyordu sanki karanlık. Sırtında da kartalın pençesi… Dayanılacak gibi değildi.
Birden, kulağının dibinde, onu rahatlatan kanat çırpınışlarını duydu. Birkaç kez kara bulutların arasında savrulsa da kendini yumuşacık kanatların üstünde duyumsamasıyla rahatladı. Gözlerinin önünden uçup uzaklaşan kartalı görünce onun, görünmez kahramanı tarafından yenildiğini anladı. Gözlerini kapatıp içinde bulunduğu anın rahatlığıyla kendini güvenli kanatlara bırakırken, ağrısını da acısını da unutmuştu.
Kanatlardan sıyrılıp gözlerini açtığında, kendisini kalabalık bir salonda buldu. Bir masanın çevresine toplanmış, yüksek arkalıklı iskemlelere oturmuş beş adamı ve karşılarında ayakta duran Galileo’yu görünce, ne yapacağını şaşırdı. Burası bir mahkeme salonunu andırıyordu ama çevrede yanan mumlar, garip bir tütsü kokusu, duvarlarda da ikonlar vardı.
“Hem kilise, hem mahkeme demek ki,” diye düşünerek, olanları izlemeye koyuldu.
Masanın arkasında oturan adamların hepsi de uzun saçlı, sakallı; boyunlarında ağır ve parlak haç, sırtlarında kara cübbeler taşıyan insanlardı.
“Bu çağın insanları ne kadar da garip! Hepsi birbirine benziyor, garip bir şekilde giyiniyor; din adamları da, yargıçları da profesörleri de…” diye düşündü elinde olmadan.
Sonra kendi üzerine bakıp gülümsedi. Kendisinin saray giysileri de en az onlarınki kadar garip geldi gözüne.
Düşüncelere dalıp konuşmaları kaçırdığını ayrımsayınca, bütün özeniyle konuşmaları dinlemeye koyuldu. Işıltılı giysileri, parlak taşlarla süslenmiş altın tacı ve bir elinde yine parlak taşlarla süslü büyükçe asası olan bir adam vardı ortadaki yüksek arkalıklı iskemlede. Öbür elindeki ağır tokmağı sık sık masaya vurarak konuşuyor, diğerleri de başlarıyla onu onaylıyordu:
– Kilisenin kararlarını çiğnedin Galileo. Yazdığın bütün kitapları inceledik. Şimdi suçların yüzüne okunacak.
O sırada, yan taraftaki adamlardan biri, elindeki uzun, kalın bir kâğıttan yazılar okumaya başladı:
– Jüpiter’in dört uydusunu ve Satürn’ün şeklini tanımladığını öne sürdüğün kitaplar yazdın; hepsini inceledik.
Pusulayı, termometreyi ve teleskobu geliştirdiğin için kilise yazdıklarına göz yumdu. Roma sana büyük bir onur verdi ve Bilimler Akademisi’ne üye kabul etti; ama sen, yazdıkların ve söylediklerinle kiliseyi hiçe saydın!
Galileo karşı çıkmak için ağzını açtı ama bir el hareketiyle başkan onu durdurdu. Sözcü, elindekini okumayı
sürdürdü:
– Şimdi de suyun hareketinin matematiği ve Güneş lekeleri ile ilgili pek çok saçmalık yazmışsın. Kitapların elimizde.
Bu yazdıkların, inançlarımıza bütünüyle karşıt! Bu yaptıkların bağışlanamaz! Ne diyeceksin bakalım bütün bunlara?

– Yüce Papa 5. Paul ve Kilisemizin Değerli Papazları; Ben, bilimsel araştırmalar yapıyorum yalnızca. Kiliseye karşı bir tutum takınmış değilim ama bilim kilisenin inançlarıyla çelişiyorsa bu benim suçum mu? Bilimsel gerçekleri insanlara açıklamazsam, bilimden nasıl yararlanabiliriz?
Evrenin gizini çözmezsek, insanların karşılaştığı güçlüklerle nasıl baş edebiliriz?
– Senin bilim dediğin saçmalıkların ne yardımı olacak insanların yaşamına, inançlarını sarsmaktan başka?
– Bakın, evrendeki her oluşumun bir nedeni ve bir sonucu var. Şimdi bunları çözememiş olabiliriz ama öyle bir zaman gelecek ki, hepsi çözülecek ve tüm bilim insanlığın hizmetine sunulacak. Benim yapmaya çalıştığım da bu alanda birkaç adım atmak. Bundan niye rahatsız oluyorsunuz?
– Senin bilim dediğin saçmalıklar, kiliseye karşı olmamalı.
– Kiliseye karşı değil ama insanlardan yana. Doğal afetlerden çok zarar görüyoruz. Depremler, fırtınalar, yanardağ patlamaları, seller… Ayrıca, veba ya da cüzzam gibi salgın hastalıklardan binlerce insan ölüyor. Adını bile bilmediğimiz pek çok hastalık da var üstelik. Bilim gelişirse, bunlara da çare bulunabilir.
– Doğal afetleri sen mi önleyeceksin? Onlar, Tanrı’nın bizi cezalandırma yöntemleri… Hastalıklara çare bulmak istiyorsan da hekimliğe başla; kırlara çık, otlardan ilaç yapmayı dene ve bu saçmalıklarla uğraşma!
– O hekimlerin işi. Benim işimse matematik, fizik ve astronomi. Yüzyıl önce Kopernik, güneş sistemini açıkladığında da karşı çıkılmıştı.
– Neeee, diye gürledi Papa. Bir de Kopernik’i mi savunuyorsun? Ona göre evrenin merkezi Güneş ve çevresindeki gezegenler de belli bir yörünge üzerinde dönüyorlar.
Oysa, kutsal kitabımıza göre, evrenin merkezi Dünya’dır. Yuvarlak da değil, düzdür. Yoksa hepimiz üzerinden düşerdik.
– Öyle olmadığını konu üzerinde çalışırken anladım Yüce Papa!
– Çalışma! Bunun için mi seni saray matematikçisi yapıp sonra da Bilimler Akademisi’ne üye yaptık? Kendine gel, söylediklerini geri al!
– İzin verin çalışayım Yüce Papa! Yanılırsam, zaten açıklar, affınızı dilerim ama yanılmıyorsam sizler de beni bağışlar mısınız?
– Bak, kulenin tepesinden koca bir gülleyi aşağıya bıraktın, üstelik de yıkılma tehlikesi olduğunu bile bile, bağışladık ama bu bağışlanamaz!
– Bir gülle, koca kuleyi nasıl yıksın? Üstelik de kulenin eğimli yönünden değil kuzey yönünden bıraktım aşağıya.
– Bu yüzden de kulenin en alt bölümündeki mermerlere zarar verdin.
– Hayır, yalnızca küçük bir çatlak…
– O çatlak zamanla büyür ve kule devrilebilir.
– Kule zaten eğimli yapılmış. Mimarlar çalışıyor devrilmesini önlemek için. Bir gülle onu nasıl devirebilir ki; bunca depremden, yıldırımdan devrilmemişse…
– Atın şunu zindana! Kararımızı sonra vereceğiz! Zeynep, olanları şaşkınlıkla izliyordu. Miğferli, zırhlı ve silahlı iki asker, kollarından sürükleyerek Galileo’yu dışarı çıkartırken Zeynep de arkalarından fırladı.
Kilisenin altındaki uzun ve karanlık bir yoldan geçip büyükçe bir demir kapının önüne geldiler. Galileo’yu içeri bırakan askerler, demir kapıyı zincirleyip kilitlediler. Zeynep, ne yapacağını düşünüyordu. İçeri girse, ki olanaksız görünüyordu, bu çözüm olamazdı; çünkü Galileo’yu dışarı çıkartamazdı. Onu kurtarması istenmişti ama bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. Dışarı çıkartsa bile çağlar ötesine nasıl taşıyacaktı onu? Bu, öğrenebildiği kadarıyla, bilimsel kurallara aykırıydı.
“Benim öğrendiklerim ne ki? Bugüne dek, Galileo’nun hayatı hakkında bile fazla bilgim yoktu. Belki de bilmediğim bir kuralı vardır bilimin. Onca bilimkurgu filmi boş yere yapılmadı ya… Liseler, üniversiteler de boş yere kurulmuş olamaz. O okullarda okumuş olsam öğrendiklerim işe yarardı belki ama şimdi bildiklerim yetmiyor ki!.. Okul açık olsa öğretmenlere sorardım. Babama ya da anneme sorsam mı? Yooo, aklımı kaçırdığımı düşünebilirler! Ne yapsam, nasıl yardım etsem Galileo’ya? Sonra, bir bilim insanı değil de niye ben?” diye düşündü elinde olmadan.
Ne sorularının yanıtını bulabiliyor, ne de düşüncelerinin arkası geliyordu.
Düşüncelerinin çıkmazına dalmışken, çevresinde kanat çırpınışları duydu yine, sonra da ayakları yerden kesiliverdi.
– Nerelere kayboldun Zeynep? Az önce baktım, yatağında yoktun.
– İpek, sabah mı oldu?
– Evet; herkes uyandı, kahvaltıya çağırmak için gelmiştim ama yoktun. Her yere baktım hem de… İçeridekilere ne söyleyeceğimi düşünüyordum ki, yatağında beliriverdin.
Neler oluyor Zeynep?
– Ah, neler oluyor bir bilsen!.. Anlatacaklarımda bunlarla ilgili ama yine zamanımız yok sanırım. Annem bağırmaya başlamadan üstümü değiştireyim, kahvaltıya gidelim.
– Çok garip görünüyorsun Zeynep; üstelik konuşmaların da öyle… Gerçekten iyi misin sen?
– İyiyim, merak etme; anlatacağım, dedim ya… İpek, inanmaz gözlerle Zeynep’e bir süre bakıp başını sallayarak çıktı. Zeynep de hızla üstünü değiştirip yüzünü yıkamak için banyoya koştu.
– Haydi artık Zeyneeep!..
– Geliyorum anne!
Soluk soluğa sofraya otururken, herkese günaydın, dedi.
– Sofraya en son geliyorsun Zeynep. Bu kadar kişiyi sofrada bekletmek saygısızlık kızım!
– Özür dilerim anne! Uyanamamışım, dedi, kimseye göstermeden İpek’e göz kırparak.
– Tamam, asma suratını hemen! Haydi, bir an önce karnımızı doyuralım da sıcak basmadan denize gidelim.
Bu günden sonra biz yine çalışacağız ama sen dayınlarla denize gidebileceksin.
– İyi ki geldiniz dayı, dedi Zeynep. Siz olmasanız denizi unutacaktık neredeyse! Yaz tatili bitinceye kadar kalacaksınız, değil mi?
– O kadar uzun boylu değil küçük hanım, diyerek güldü dayısı. On gün kadar işte!.. Bizim de işimiz gücümüz var.
– Ne işiniz var dayı? İkiniz de öğretmen değil misiniz? Okullar da yaz boyu tatil olduğuna göre…
– Evde bazı onarımlar yapmamız gerek kızım. Okul tatil ama evimiz tatil değil, diyerek güldü dayısı.
– O kadar kolay bırakmayız sizi kayınço!.. Gelmek sizdense göndermek bizden…
– Yaşa baba!
– Babaaa, sonra ben kalayım bari!..
– Ben de yalnız sıkılıyorum dayı. Ne olur İpek kalsa?
– Evet baba, ne olur!.. İpek’in çıkışına annesi,
– Daha yeni başladık tatile İpek. Bunları sonra konuşuruz, dedi. Yalnız İpek’e değil, Zeynep’e de bakarak konuşmuştu.
– Kızlaaaar!.. Bunları konuşmak için erken, dedi dayısı da. İkisi de sessizleşip kahvaltılarını etmeye koyuldular.
– Baba, Pisa Kulesi neden eğri?
Zeynep’in sorusu, büyük şaşkınlık yarattı sofrada.
– Bu da nereden çıktı şimdi Zeynep? Rüyanda mı gördün
kızım?
– Onunla ilgili bir kitap okuyordum da…
– Ortaçağ’da mühendislik gelişmediği için iyi hesaplama yapamamış olabilirler ama kesin olarak bilmiyorum.
Çok merak ediyorsan, ansiklopedi ya da bilgisayardan araştırma yapabilirsin ama sonra… Şimdi kahvaltımızı bitirip işimize bakalım.
– Tamam baba, diyerek yeniden kahvaltısına döndü Zeynep. Babasının her şeyi bildiğini düşünürdü. Yanıldığını anlamak, biraz canını sıkmıştı. Üstelik ne dayısından ne annesinden, ne de yengesinden bu konuda bir yorum almıştı. Demek ki onların da bilgisi yoktu. Yine de denemekten vazgeçmek istemiyordu. Dayısına döndü:
– Dayı, bütün gezegenlerin uydusu var mıdır? Sınav saati anlaşılan, diye gülerek yanıtladı dayısı:
– Merkür ve Venüs hariç, hepsinin uydusu vardır.
– Jüpiter’in kaç uydusu var?
– Altmıştan fazla… Gök bilimine bu kadar ilgin olduğunu bilmiyordum Zeynep.
Annesi, hemen araya girdi:
– Zeynep, dayınları sıkboğaz etme de kahvaltılarını etsinler.
– Bu küçükken de böyleydi abla. “Mu ne… mu ne?” diye bizi sıkıştırır dururdu.
Dayısının sözlerine hep birlikte gülerek kahvaltılarını bitirip toparlandılar. Akdeniz, olanca maviliğiyle onları bekliyordu.
– Eyvah! Bu gün çok kalabalık, baksanıza hiç boş masa kalmamış.
Zeynep, parkın içindeki kalabalığa baktı. Babası haklıydı. Masalar dolmuş; hatta yere, çimlerin üzerine kilim serip oturanlar bile olmuştu.
– Biz de kilim sereriz baba, dedi.
– Sereriz kızım da yerde yemek güç oluyor.
– Neyse, siz yer bulursunuz. Biz denize gidiyoruz. Haydi İpek! Giysilerini çıkarıp birer havlu kaptıkları gibi denize koştular. Anneleri arkalarından söyleniyordu:
– Şunlara bak! Giysilerini öylece çantaya tıkıştırmışlar; katlayıp düzgünce koymamışlar bile!
– Yere atmadıklarına dua et, diyen yengesinin sesine gülüşmeler karıştı ve hemen arkasından annesinin sesi duyuldu:
– Kıyıdan uzaklaşmayın kızlaaar!
– Tamam anneeee! Her seferinde aynı uyarıyı yapmak zorunda mısın? Zeynep annesini yanıtlayıp İpek’in elinden tuttu. Birlikte denize doğru yürüdüler.
– Anlatsana artık Zeynep! İkide bir ortadan kayboluyor, sonra da garip sorular sorularla herkesi şaşırtıyorsun. Meraktan deli olacağım! Pisa Kulesi ya da gezegen lerle ile bir ilgisi var mı bunun? Kahvaltıda onun için mi sormuştun?


Zeynep, çevresine bakınıp İpek’i denize çekti:
– Evet, var sayılır. Gel, denize girip biraz yüzelim. Sonra anlatacağım. Burada kalırsak, annemlerin dikkatini çeker ve çok geçmeden yanımıza gelirler.
Denize girip bir süre oynaştılar, biraz yüzdüler. Serin su, sıcaktan bunalan bedenlerine çok iyi gelmişti.
Suyun içinde doğrulup çevresine bakan İpek, Zeynep’e, – Bak, kimse yok, dedi. Haydi artık, seni dinliyorum! Zeynep de çevresine bir göz attıktan sonra, fısıltıyla olanları anlatmaya başladı. O konuştukça, İpek’in gözleri faltaşı gibi açılıyor, ara sıra da şaşkınlık çığlıkları atıyordu.
– Bu kadar heyecanlı ne konuşuyorsunuz kızlar?
– Aaa, babaaa! Geldiğini duymadık.
– Duysanız şaşardım zaten! Öyle dalmışsınız ki konuşmaya!..
– Duysanız şaşardım, görseniz şaşardım, diyerek bizi iyice görme ve duyma engelli yaptın baba!..
– Vay vay vaaaay!.. Konuşmalarımız da beğenilmemeye başladı. Hayrola küçük hanım?
– Yok baba, öyle değil de…
– Tamam, öyle olsun ama bunu sonra konuşacağız bilmiş ol!.. İşaret parmağını havada sallayarak konuşan babasına döndü:
– Seni kızdırmak istememiştim baba, özür dilerim. Gülüvermişti babası:
– Kızmadım kızmadım; size takılmak hoşuma gidiyor kızlar!
– Babaaaa!..
İpek, bakışlarını ikisinin arasında dolaştırıp duruyordu.
– Çok konuştuk zaten, biraz da yüzelim mi İpek? İpek başını sallar sallamaz suyu kucaklamaya başladı bile.
– Anlaşılan kaçıyorsunuz yine! Alacağınız olsun sizin!..
Babasının kahkahalarını bir süre dinledi Zeynep. Onun derinliklere doğru uzaklaştığını görünce İpek’e,
– Neredeyse yakalanıyorduk, dedi soluk soluğa.
– Gitti. Gerisini de anlatsana.
– Nerede kalmıştım?
– Mahkeme salonunda, Galileo’nun konuşmasında…

-Orada hapishaneye götürdüler işte! Sonrasını bilmiyorum.
– Ooof! Çok heyecanlı. Keşke, ben de seninle gelebilseydim!..
– Keşke!..
– Bundan sonra gelebilir miyim?
– Gezmeye gider gibi çıkıp gitmiyorum ki seni de götüreyim İpek! Bir bakıyorum oradayım; üstelik, götürebilsem bile seni tehlikeye atamam. Kara kuşların saldırısını da anlattım ya…
– Hani hiçbir yerinde saldırıdan iz yok Zeynep. Demek ki eve dönünce geçiyor.
– Birlikte gidebilsek bile ya dönemezsek…
– Tek başınayken sen dönemezsen…
– Tek başıma değilim ki!.. Görünmez bir kuş bana yardım ediyor.
– Bana etmez mi?
– İkimize birden edemeyebilir.
– O zaman biz, birbirimize yardım ederiz.
– Gidebilirsek…
– Neyse, sonra ne olacak acaba?
– Bilsem!..
– Bu gece seninle yatacağım. O zaman belki birlikte gideriz.
– Olur mu dersin?
– En azından denemiş oluruz. Çok istiyorum.

 

– Tamam.
– Kızlaaaar! Haydi artık çıkın! Haşlanacaksınız yoksa! Zeynep, sesini duyurmak için kıyıya kadar gelen annesine, tamam, diyerek el salladı. Sonra da İpek’le birlikte denizden çıkıp parkın içine doğru yürüdüler.
– Aaa, masayı bulmuşsunuz!
– Evet, dedi annesi. Erken ayrılan bir aile, masayı bize bıraktı. Haydi, siz de duşunuzu alıp mayonuzu değiştirin de yemeğimizi yiyelim.
– Ama anneee, diye sızlandı Zeynep. Biraz sonra yine denize gireceğiz.
– Hayır Zeynep! Dolu mideyle denize girmek bir yana, öğle sıcağında haşlanmanızı istemiyorum. Birkaç saat sonra…
– Haydi kızlaaar, diye yengesi araya girdi.
İkisi birden az ilerdeki duş kabininin yolunu tuttular isteksizce. Denizin ılık suyundan sonra, buz gibi duş almayı hiç sevmiyorlardı ama başka umarları da yoktu. Biraz daha diretseler, soluğu evde alacaklarını biliyorlardı çünkü.
Çimenlerin üzerine serilen kilimde biraz yatarak, biraz oynayarak zamanı geçirmeye çalıştılar. Deniz de epeyce yormuştu onları. Bir süre sonra, yan yana uykuya daldılar.
Bir kuşun kanadından sıyrıldığını duyumsayıp açtı gözlerini. Alacakaranlık bir yerdeydi Zeynep. Bir süre sonra gözleri karanlığa alıştı, çevresini incelemeye koyuldu.
Tavana yakın küçücük, demirli bir pencereden azıcık ışık sızıyordu. Bulunduğu yer küf ve nem kokuyordu. O sırada koluna birinin sürtündüğünü duyunca, istemdışı bir çığlık attı.
– Sus, dedi yanındaki ses, benim. Sese doğru dönünce İpek’i gördü.
– Aaa, sen de mi geldin?
– Ben de şaşırdım ama buradayım işte! Burası neresi? Anlattığın yerlere benzemiyor.
– Burası zindan olmalı.
– Aaa! Şu köşeye bak.
Onun parmağıyla işaret ettiği yere bakınca gördü Galileo’yu. Elindeki çöple, nemli toprağın üstüne garip şekiller çiziyor, üstlerine de küçük taşlar koyuyordu.
– Bu güneş sistemi değil mi?
– Sanırım, evet.
– Bizim kitaplarda daha düzgün çizilmişleri var. Sanki burada gezegenler eksik gibi. Gidip yardım edelim mi?
– Bilmem ki!..
İpek onu dinlemeden yürüdü, Galileo’nun yanına diz çöktü. Yerden aldığı başka bir çöple, ders kitabındakine benzer bir şekil çiziverdi onunkinin yanına.
– Bak, doğrusu bu!.. Galileo onu ne görüyor, ne de duyuyordu.
– Neden konuşmuyor Zeynep?
– O bizi göremiyor da duyamıyor da sanırım.
– Seninle konuştuğunu söylemiştin ama.
– Evet, ama her zaman değil; yoksa, bu çizime kayıtsız kalamazdı. Düşünsene, 17. yüzyılın başlarında olmalıyız şu anda. O günden beri bilim ne kadar ilerledi… Bunu, okuduğumuz kadarıyla biz bile biliyorsak…
– Bilim insanları daha çoğunu bilir, diye tamamladı  Zeynep’in sözünü İpek.
– Ben de hep bunu düşünüyordum zaten. Bilim insanları olsaydık, belki Galileo’ya yardım edebilirdik.
– Şimdi ne yapacağız?
– Bilmiyorum ama Galileo’yu kurtarmanın bir yolunu bulmalıyız.
– Burası bir zindansa…
– Evet.
İpek, eliyle demir kapıyı gösterdi:
– Bu kapı dışarıdan kilitleniyor olmalı. Nasıl açmayı düşünüyorsun?
– Bu şekilde ona yardım edemeyiz ki…
– Bir yolu olmalı ama…
– Tamam, Anka… Beni kanatlarında taşıyan görünmez kuştan söz etmiştim ya sana; ancak o yardım edebilir bize. Bizi buraya da o getirmiş olmalı.
– Ben gözlerimi açınca kendimi burada buldum. Anka’yı görmedim. Onu nasıl bulacağız?
– Bilsem…
O sırada kanat çırpınışları duyuldu.
– İşte, geliyor. Bizi duymuş olmalı.
– Hani nerede? Ben niye göremiyorum?
– Kanat çırpınışlarını duymuyor musun?
– Evet ama… Aaaa! Bu kadar güzel bir kuş görmemiştim daha önce? Bu.. İpek sözünü bitirmeden, ikisinin birden ayakları yerden kesildi.
– Kalkın artık uykucular! Buraya uyumaya mı geldiniz? Deniz sizi bekliyor. Dayısının sesiyle gözlerini açan Zeynep, yanındaki İpek’e baktı. O da gözlerini ovuşturuyordu.
– Zeynep, sana anlatacaklarım var.
– Biliyorum, benim de…
İkisi birbirine göz kırpıp kalktılar. Masanın üzerindeki meyve suyundan birer bardak içip denize koştular. Birbirleriyle konuşmak için sabırsızlansalar da onları yalnız bırakmayan anneleri ve babaları yüzünden buna olanak bulamadılar. Hep birlikte deniz topuyla oyun oynadılar. Güneş batarken de çıkıp evlerine döndüler.
– Kızlar, duşa birlikte girin! Banyoda çok oyalanıyorsunuz, bize sıra gelmiyor.
Annesinin sözleri hoşuna gitti Zeynep’in. İpek’e göz kırptı. Banyo yaparken rahatça konuşabilirlerdi.
– Tamam hala, giriyoruz.
Kendisinin yerine İpek yanıtlamıştı annesini sevinçle. Güle oynaya banyoya girdiler. Soyunurken, bir yandan da konuşuyorlardı.
– Uyuduğumda gördüklerim düş değildi, değil mi Zeynep? Ben de seninleydim Galileo’nun yanında.
– Anka’nın kanat çırpınışlarını duydun, sonra kanadına bindin ve Galileo’nun alaca karanlıkta çizdiği şekilleri de gördün, değil mi?
– Evet, hatta kuşu gördüm bile. Çok güzeldi. Sen görmedin mi?
– Evet, gördüm. Her zaman görünse keşke!..
– Sonra, Galileo’nun çizdiği şeklin yanına, yanına ders kitaplarımızdaki gibi bir güneş sistemi bile çizdim.
– Tamam, düş değildi öyleyse. Ben de oradaydım çünkü. İki kişi aynı anda aynı düşü göremez ki!
– Bu gece de gider miyiz oraya, yani o zamana?
– Bilmiyorum İpek. Göreceğiz bakalım.
– Gidebilsek de Galileo’yu o zindandan kurtarabilsek keşke!.. Anka neden onu da almadı acaba?
– Bilmiyorum İpek. Belki, daha zamanı vardır. İkisi aynı anda, iç çamaşırlarıyla duşun altına girdiler. Saçlarına şampuan sürmüşler, durulanıyorlardı
ki köpükler dalgalanıp onları başka bir yer ve zamana sürükleyiverdi. Gözlerini açtıklarında, Arna Irmağı’nın denize döküldüğü yerde yüzüyorlardı.
– Neler oluyor Zeynep? Daha az önce banyodaydık, şimdi denizdeyiz.
– Burası Pisa, İpek. Sana sözünü etmiştim, Galileo’nun memleketi.
– İtalya’da mıyız yani? İnanamıyorum!
– Evet; hem de Pisa Kulesi’nin olduğu kentte. Denizden çıkıp kurulanır kurulanmaz, bir çığlık attı
İpek:
– Aaa! Zeynep, giysilerin çok gülünç! Tarihi filmlerdeki saray giysilerine benziyor!
– Kendine bakmayı akıl edemedin anlaşılan İpek; sen de benden farklı değilsin ki!..
– Aaaa! Gerçekten öyle!.. Bu giysilerle mi yüzdük denizde, desem ıslak değil ki; üstelik, daha önce geldiğimizde böyle değildi giysilerimiz.
– Çoğu zaman böyle oluyor; olaylar da durumlar da inanılmaz!.. Ben de anladığımı söyleyemem ama…
– Neyse, gelmişken, kuleyi de görebilecek miyiz dersin? Gerçi sen görmüşsün ama ben de çok merak ediyorum.
– Gezmeye gelmedik İpek!.. Buraya gelişimizin Galileo’yla bir ilgisi olmalı.
– Deniz kıyısındayken onu zindanda bırakmamış mıydık?
– Evet ama zaman ve yer değişik… Orası Floransa idi, burası Pisa. Bakalım neler göreceğiz?
Denizden çıkıp kumsal boyunca yürümeye başladılar. Hava sıcak ama sisliydi. Ayaklarının altındaki kumlar, sanki tüy bulutlarıydı; kulaklarının hemen yanında da kanat sesleri…
Bir süre yürüdükten sonra, sisler arasında bir kulübe göründü.
– İşte, Galileo’nun kulübesi, İpek!..
– Daha önce gelmiştin buraya, değil mi?
– Evet, anlatmıştım ya…
Kulübeye doğru yürürken, beyaz badanasının ve altındaki çamur sıvanın yer yer döküldüğü kulübenin yıpranmış haline baktı, içi sızlayarak Zeynep. Daha önceki gelişinde, içinden yoksulluk aksa da dışından bembeyaz ve bakımlı görünüyordu. İpek’e sessiz olmasını işaret ederek pencereye yaklaştı. İçerdeki görüntü az çok değişmişti;
yerde hasır yerine eski bir halı, köşede demir bir karyola, karyolada yatan yaşlı bir adam…
Pencereden uzaklaşıp kapıya yöneldi. Tahta kapı çürümüş, kararmış, itsen yıkılacak bir görünüme bürünmüştü.
Kilitli değildi. Tahta mandala dokununca açılıverdi. İpek’e kendisini izlemesini işaret ederek içeriye yürüdü.
Karyolada yatan adamın gözleri tavanda bir noktaya takılmış, uzun saç ve sakalları ağarmış, yorganın üzerinde kıpırtısız duran kolları kuru birer değnek görünümünü almıştı.
– Aman Tanrım!.. Galileo, diye küçük bir çığlık attı.
– Kim o?
Kıpırtısız duran adamın onları duymasının şaşkınlığıyla kekeledi Zeynep:
– Be… Benim Galileo, Zeynep…
– Zeynep mi? Hani, yıllar önce, yolunu yitirip gelen küçük kız… Sonra da bana sarayda iş bulan… Sarayda iş bulma bölümünü anımsamadıysa da “evet,”
diye yanıtladı onu.
– Yine mi yolunu yitirdin Zeynep? Bu kez seninle ilgilenemeyeceğim, kusura bakma! Yorgun ve hastayım. Gözlerim de pek iyi görmüyor.
– Yok, biz sana yardıma geldik Galileo. Arkadaşım İpek de var.
– Fakültenin bahçesindeyken tanıştırdığın arkadaşın mı?
Zeynep onun neden söz ettiğini anlamıyordu. Hastalıktan olsa gerek, diye düşünüp onu onaylamayı seçti yine.
– Evet.
– Nasıl yardım edebilirsiniz ki? Hemen buradan gidin! Engizisyon rahipleri sizi görmesin, başınız belaya girer.
– Görmezler. Burası kasabaya uzak, biliyorsun.
– Onların her yerde gözü, kulağı vardır. Size bir zarar gelmesini istemem. Gidin buradan!
– Bizi düşünme Galileo! Onlar bize zarar veremez. Zeynep çevresine bakındı. Masanın üzerinde kirli tabaklar, kurumuş ekmek parçaları, otlar, kupalar, taşlar, sarkaçlar, termometre benzeri aletler vs… Hepsi birbirine girmiş, yerler de toz içinde kalmıştı.
– Önce biraz ortalığı toplayalım, sonra da sana yiyecek bir şeyler hazırlayalım.
Galileo, derin bir nefes almış, hemen arkasından da öksürük nöbetine yakalanmış, onu yanıtlayamamıştı. Zeynep, köşedeki testiden toprak bir kupaya su doldurup ona içirirken, İpek de masanın üzerini topluyordu.
– Ne oldu sana Galileo. Zindandan nasıl çıktın?
– Zindanda olduğumu nereden biliyorsun?

– Şey, duymuştum da… Doğru değil miydi yoksa?
Öksürüğü kesilen Galileo, kesik kesik cümlelerle anlatmaya başladı:
– Doğru duymuşsun. Engizisyon mahkemesi, beni yargılayıp uzun süre zindanda tuttu. Kitaplarımı inceleyip kiliseye karşı olduğunu söylediler ve hepsini yasakladılar.
Bu kadarla kalsa iyi… Asıl onları çileden çıkaransa… Burada yeni bir öksürüp nöbetine tutuldu Galileo. Evin içini yoğun bir sis kapladı önce, hemen arkasından da kanat çırpınışları…
İpek, çığlık çığlığa bağırıyor, Zeynep kendi başındaki kara kuşları savıp ona yardım edemiyordu. Epeyce uğraştıktan sonra, yumuşacık kanatlarda buldular kendilerini.
– Kızlaaar, çıkın artık! Bu ne uzun duş! Uyudunuz mu yoksa banyoda?
Bu yengesinin sesiydi. İkisi de birbirine bakıp kalmıştı. Kendi evlerinde, duşun altındaydılar. Suyu kapatıp hızla havlularına sarındılar ve banyodan çıktılar.
-Bu nasıl oluyor Zeynep, anlamıyorum, dedi İpek.
Kuşlar konusunda da haklıymışsın. Korkunç yaratıklardı. Bildiğimiz kuşlara da hiç benzemiyorlardı üstelik.
– Sana söylemiştim, demeyeceğim; çünkü uyardığımı biliyorsun.
– Biliyorum. Yakındığımdan değil ama gerçekten çok korktum. Saç diplerim sızlıyor; ama yüzümde bir iz yok, değil mi?
– Yok, geçti hepsi; korkma!.. Ben kaç kez saldırıya uğradım da hiç iz görmedim elimde, yüzümde.
– Korku film gibi, inanamıyorum!..
– Evet, gerçekten korku filmi gibi; böyle adlandırmak aklıma gelmemişti benim.
– Bunca yıl nasıl geçmiş? Arada neler olmuş?
– Ben de bilmiyorum İpek. Bu konuda araştırma yapmalıyız. Bilgisayara girip Galileo hakkında bilgi toplayalım biraz. Belki aradaki boşlukları doldurabiliriz.
Bir yandan konuşup bir yandan da giyiniyorlardı.
– Yemekten sonra yorgun olduğumuzu söyleyip hemen odamıza çekilelim. Bilgisayar nasılsa bizim odada. Araştırma yapabiliriz.
– Tamam.
– Haydi kızlaaar! Bir kere de çağırmadan gelin sofraya!..
– Haydi, annemleri kızdırmayalım.
– Aaaa! Saçlarınızı niye kurutmadınız? Su damlıyor uçlarından.
– Anne, hava çok sıcak, kendisi kurur, derken yardım ister gibi babasına baktı Zeynep.
– Kızları rahat bırakalım hanım. Doğru söylüyor, hava çok sıcak.
Annesi canı sıkılmışçasına cık cık çekse de masayı hazırlamak için mutfağa yönelince, onlar da rahat bir nefes almış, babalarına bakıp neşeyle göz kırpmışlardı.
– Bu akşam size bir sürprizimiz var kızlar.
– Nedir dayı, ne olur çabuk söyle!
– Sürpriz açıklanır mı Zeynep? Bu kadar sabırsız olma bakalım!
– Ama dayıııı!
İpek de hemen babasının yanına koşmuş, söyle, diye onu gıdıklamaya başlamıştı.
– Tamam tamam, söylüyorum, diyerek İpek’in elinden kurtuldu dayısı. Zeynep, merakla onun yüzüne bakmaya başladı.
– Akşam parka gidiyoruz.
– Eee, bu mu sürpriz, diye yüzünü buruşturdu Zeynep. Park hemen şurası…
– Ama, parkın içinde lunapark da var, biliyorsunuz.
– Lunapartaki oyuncaklara binecek miyiz?
– Eveeet! Yaşasın, diye el çırptı iki kız aynı anda.
-Biz çay bahçesinde otururken, siz de lunaparkta eğlenirsiniz.
– Yaşa baba! Yaşa dayı!
– Eğer kamikazeye ya da uçan sandalyeye binmeyi düşünüyorsanız, çok yemeyin! Eğlenceniz işkenceye dönüşmesin!
– Tamam baba; daha önce uçan trende midemin bulanıp her yeri batırdığımı anımsatmana gerek yok! İpek’in suratı asılmıştı.
-Yalnızca uyarmak istedim kızım; niye daha önce olanları anımsatma gereği duyayım?
– Aldırma İpek, dedi Zeynep. Balerinin eteklerindeyken, yanımda oturan annemin kucağını yediklerimle doldurmuştum ben de geçen yıl.
– Ooof kızlar, midemizi bulandırmayın! Yemek yiyeceğiz.
– Biz başlatmadık anne, dayım başlattı.

– Sözüm hepinize…
Salona bir gülüşme yayıldı. Sonra kalkıp hep birlikte masaya oturdular.
İpek, Zeynep’in kulağına fısıldadı:
– Bizim araştırma yine yattı.
– Olsun, yarın yaparız.
– Bunların gizli gizli fısıldaşmalarının altında ne var acaba? Ne zaman görsem böyleler. Umarım, altından bir çapanoğlu çıkmaz!
– Çapanoğlu kim enişte?
İpek’in sorusu hepsini kahkahaya boğmuştu. Gülüşmeler arasında konuşamıyorlar bile, İpek de onların neye güldüğünü anlamadığından somurtup duruyordu.
– Yani bir yaramazlık, dedi Zeynep onun kulağına fısıltıyla. Ondan sonra İpek de gülümsemeye çalıştı ama yine de canı çok sıkılmıştı. Birkaç lokma atıştırıp masadan kalkmak istedi.
– O kadar da demedik kızım, diye uyardı babası. Yalnızca salatayla olmaz, biraz yemek ye istersen.
– Siz de bir karar verin baba, diye parladı İpek. Yiyelim mi, yemeyelim mi?
– Ooo, bu ne sertlik küçük hanım? Bir de dövseydin babanı!
Annesinin uyarısıyla başını önüne eğdi İpek. Ağzının içinde bir özür geveledi ama yemeğin tadı kaçmıştı.
– Bu akşam çıkmayalım isterseniz, benim bütün hevesim kaçtı!
– Çıkalım dayı ne olur! Oraya varınca İpek’in de keyfi yerine gelir.
– Zeynep haklı, dedi babası. Bir kez söz verdik, dönmek olmaz. Haydi bakalım, doydunuzsa kalkalım.
– Masayı kim toplayacak? Böyle mi bırakalım? Masayı toplama işi üstünde kalacak diye suratını asmaya hazırlanan Zeynep, babasının sözleriyle gülümsedi:
– Olur mu hanım? Birlikte yedik, birlikte toplarız; değil mi kayınço?
– Elbette enişte!..
Hepsi birden ayaklandı. Birkaç dakikaya kalmadan masa toplanmıştı. İpek’ten başka herkes yardım etmişti masanın toplanmasına. Onun yüzünü asıp kapının önünde beklemesini görmezden geldiler. Sonra da hazırlanıp hep birlikte çıktılar.
Hava çok güzeldi. Gündüzün sıcağı kırılmış, akşamın tatlı ılıklığı çökmüştü. Keyifle yürüyorlardı. Dışarı çıkınca İpek’in de gerginliği azalmış, Zeynep’in koluna girmiş, fısıldaşmaya başlamışlardı. Çok yürümelerine gerek kalmadan, parkın içinde buldular kendilerini. Karaalioğlu Parkı, eve çok yakındı zaten. Parkın içindeki yürüyüş yolunda da sürdürdüler bir süre gezintilerini. Onlar gibi, ılık akşamın tadını çıkarmak isteyenlerle doluydu parkın içi. Epeyce de yabancı turist göze çarpıyordu. Özellikle gençlerden oluşan bir grup vardı önlerinde ki onların yüksek sesle konuşmaları kızların garibine gidiyordu.
– Bir de yabancıların kültürlü, eğitimli oldukları söylenir. Şunlara baksana, nasıl da bağıra çağıra konuşuyorlar!..
– Ah gençlik! Her yerde aynı!..
– Biz de genciz ama öyle bağırıp çağırmıyoruz, dedi İpek.
– Aman da bizim kızlar genç mi olmuş, diye yanına yaklaşıp saçlarını okşadı İpek’in annesi.
– Annneee! Çocuk muyuz?
– Genç olma yolunda emin adımlarla ilerlediğinizi görüyorum. Bu sözlerden sonra İpek’in annesi, gülerek uzaklaştı yanlarından. “Bizim kız bugün çok gergin niyeyse,” diye fısıldadığını duydu yengesinin Zeynep; annesinin de “büyüme sancıları…” diye onu rahatlatmaya çalıştığını… İpek duyduysa da aldırmaz göründü.
Sonunda, bir çay bahçesine oturdular. Denizden esen ılık meltemi soluyarak büyükler çaylarını, kızlar da meyve sularını yudumladılar ama sabırsızdılar.
– Baba, haydi artık! Hani lunaparka gidecektik?
– Dur kızım çayımı bitireyim; hem, siz ne çabuk bitirdiniz meyve suyunuzu? İpek’in yanıtını beklemeden konuşmasını sürdürdü:
– Gördün mü enişte; bunlara da söz vermeye gelmiyor! Keşke, buraya kadar dilimi tutsaydım!
– Çocuklar haklı kayınço, dedi babası. Haydi bakalım kızlarımı bekletme de götür, madem ki söz verdin!..
– Anlaşılan sizden kurtuluş yok! Haydi kalkın bakalım, diyerek ayaklandı Zeynep’in dayısı; kızlar da peşinden… Parkın içlerine doğru yürüyüp çocukların neşeli çığlıklarını izleyerek lunaparkın olduğu yere geldiler.
– Neye binmek istersiniz önce?
Zeynep atıldı:
– Uçan sandalyeye.
– Ama o tehlikeli değil mi Zeynep?
-Değil dayı. Baksanıza, herkes biniyor, değil mi İpek? İpek biraz sararsa da korktuğunu belli etmemeye çalışarak,
-Evet baba, dedi. Dikkatli oluruz, merak etme!
-Yok, olmaz! Dönme dolaba binseniz…
Biraz mızırdansalar da sonunda razı olmak zorunda kalmışlar, ellerinde jetonlarla dönme dolap sırasına girmişlerdi.
Sonunda sıra geldi, heyecanlarını bastırmaya çalışarak, dönme dolabın sandalyelerinden birine yan yana oturup kemerlerini bağladılar.
Sandalye yükseldikçe heyecanları artıyor, yürek çarpıntıları birbirine karışıyordu. Bir süre hiç konuşmadılar. Sonra Zeynep,
– Buna ne zaman binsem, uçuyormuşum gibi bir duygu sarıyor içimi. Aşağıya baksana, insanlar ne kadar küçük görünüyor!..
– Bakamıyorum ki, dedi İpek. Gözlerimi açamıyorum.
– Aç, korkma! İlk kez binmiyorsun ya!..
– Evet, ama her seferinde uzun süre gözlerimi açamıyorum. Başım dönüyor.
– Keşke binmeseydik!..
– Yok, biraz sonra geçer.
– Uçan sandalyeye binseydik ne yapacaktın?
– Ona da bindim daha önce ama yine aynıydı. Gözlerimi açamadan uçup indim yere. Sonrasında da mide bulantısı… Pek hoş değildi anlayacağın.
– Böyle zevkli olmaz ki!..
– Yok, önemli değil; geçer sonra. Ben de uçuyormuşum gibi sanki, baksana!.. Birkaç turdan sonra gözlerini açtı İpek ve sevinçle bağırdı:
– Bak Zeyneeep, açtım işte! Evet, haklısın; aşağısı çok güzel görünüyor ama bir de başım dönmese…
– Sana demiştim; ama baş dönmen de geçer, umarım! Hasta olma da…
– Olmam da başımın dönmesine mide bulantısı da eşlik etmeye başladı. Ben en iyisi kapatayım gözlerimi.
– Keşke atlı karıncaya ya da çarpışan arabalara binseydik! O zaman sen de akşamın keyfini çıkarabilirdin.
– Olsun, boşver!.. Korktuğumu kimseye söylemek yok ama, küserim sonra!
– Yok, söyler miyim? Biz arkadaşız. Hem, benim de sırlarım var biliyorsun.
– Evet, Galileo…
Tam o sırada, kanat çırpınışlarını duydular. Sonra da Anka’nın kanatlarında yeni bir yolculuğa başladılar. Zeynep susmuş, bir yandan sıkı sıkıya kapattığı gözleriyle Anka’nın sırtında olduğunu bile anlamayan İpek’e bakıyordu, bir yandan da gittikçe uzaklaştıkları dönme dolaba… Bu yeni yolculuktan yakınmıyor ama İpek’in durumuna üzülmeden de edemiyordu. Neyse ki İpek ne olduğunu bile anlamadan yere iniverdiler.
– Neredeyiz Zeynep?
– Anka ile yeni bir yolculuk yaptık İpek. Şimdi nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Bulantısı hâlâ geçmeyen İpek, başını sallayarak Zeynep’i
onayladı. Yoğun bir kalabalıkla çevrilmiş, büyük bir meydanda buldular kendilerini. Kalabalığın arasından kendilerine yol açarak öne geçmeye, neler olup bittiğini anlamaya çalıştılar. İpek, bir yandan şaşkınlıkla çevresinde gördüklerini anlamaya, bir yandan da Zeynep’in koluna sıkı sıkı yapışarak onu yitirmemeye çalışıyordu. Gördükleri, ikisinin de yerinde mıhlanmasına neden olmuştu. Ortada bir darağacı, yanında Galileo ve kollarına girmiş iki adam, karşılarında da daha önce kilisede gördükleri mahkeme heyeti vardı. Bırakın, dedi ortadaki parlak giysili, boynunda altından ağır bir haç ve elinde ışıltılı bir asa taşıyan adam.
Galileo’yu bıraktılar.
Aynı adam yine konuşmaya başladı:
– Şu kitaplarında çizdiğin güneş sistemini bir de yere çiz de halk görsün senin bilim dediğin saçmalıkları.
Galileo, eline verilen büyükçe bir çubukla, yere, şekli çizmeye başladı. Galileo’nun çevresindeki çember gittikçe daralıyor, ona en yakın olan kızlar nefes almakta güçlük çekiyorlardı.
– Çok bunaldım Zeynep, dedi İpek.
– Ben de, dedi Zeynep. Gel, şu kalabalığın dışına çıkalım.
Tam o anda, ayakları yerden kesildi yine. Çoğu zaman sesini duydukları ya da yalnızca kanatlarını gördüklerini Anka’nın üstünde yükseldiler.
– Aaa, dedi İpek. Kuşu görüyorum yine. Niye her zaman görünmüyor ki?
– Ben de görüyorum, dedi Zeynep. Bilmem ki; belki de bütünüyle göründüğünde gücü azalıyordur.
– Tam da resimlerdeki gibi… Anka Kuşu… Her seferinde güzelliğine hayran oluyorum.
– Ben de… ama şimdi sus da aşağıda neler oluyor izleyelim. Konuşmaları da duymamız gerek, dedi Zeynep.
Tamam, diyerek başını salladı İpek. Bu kez gözlerini kapatmasına gerek kalmamıştı; çok yükselmemişlerdi çünkü.
Bütün ilgilerini aşağıda olanlara yöneltmişler, her ayrıntıyı belleklerine kazımak istercesine, soluk almaktan bile çekinir olmuşlardı.
Galileo, hem çiziyor, hem de konuşuyordu:
– Evrenin merkezi Güneş’tir. Gezegenler onun çevresinde, belli bir yörüngede dönerler. Hepsi de yuvarlaktır. Dünya da bir gezegendir.
– Ne yani, diye bir ses yükseldi kalabalıktan. Dünyamız da yuvarlak ve Güneş’in çevresinde dönüyor, öyle mi?
– Bu yeni değil ki, dedi Galileo. Bunu yüz yıl önce Kopernik söylemişti zaten.
– Ama kilise de yalanlamıştı.
– Evet ama bilimi yalanlayamazsınız ki; söz, kanıt olamaz!..
– Dünya dönüyorsa, biz niye dönmüyoruz?
Soruyu sorana dikkatle bakınca, bunun daha önce sarayda gördüğü profesörlerden biri olduğunu anladı Zeynep. Kendisinin bile bu yaşta bildiğini bir profesörün anlamamasına şaşırmıştı. Kopernik teorisiyle ilgili bir bilgisi yoktu daha önce ama duyduklarından Güneş sistemiyle ilgili olduğunu anlamıştı. Mantıksız olduğunu düşündüğü suçlamalara sinirinden, kuşun kanadında zıplayacaktı neredeyse ama kuş onu kanatlarıyla sıkıca
sarmış, düşmesini engellemişti. Kendini toparlayıp yeniden konuşmaları dinlemeye koyuldu.
– Çok hızlı dönüyor da ondan. Kalabalıktan bir kahkaha yükseldi.
Adamın biri çevresinde dönmeye başladı. Bir yandan da gülüyordu.
-Böyle mi?
Galileo, bir başka adamın çevresinde dönmeye zorladı onu.
– Bunu Güneş olarak düşün. O merkezde duruyor. Sen hem kendi çevrende, hem de Güneş’in çevresinde döneceksin.
– Bu kafayı yemiş, diye bağırdı adam. Kalabalıktaki gülüşmeler kesilmiş, öfkeli bir homurtuya dönmüştü.
Bir başka profesör, kalabalığı susturup sorular sormaya başladı:
– Haydi biz anlamıyoruz Dünya’nın döndüğünü, diyelim. Şu çevrede gördüğümüz binalar, ağaçlar, denizler nasıl duruyor? Hele de denizler… Dökülmez mi onlar?
– Dökülmez. Yerçekimi ve merkezkaç kuvveti… Profesör gülerek kalabalığa bağırdı:
– Kaçın kaçın! Merkeze kaçın!
– Yeter bu kadar soytarılık!
Mahkeme başkanının asasını yere vurarak bağırması, gürültüyü bıçak gibi kesti.
– Kutsal kitabımızda, evrenin merkezinin Dünya olduğu, onun da düz bir tepsi gibi olduğu yazılı. Kilisemiz seni aforoz ediyor Galileo. Dünya’nın dönmediğini söyle, canını bağışlayalım.
– Benim söylemem gerçeği değiştirmez ki, dedi Galileo. Ben dönmüyor desem de Dünya dönüşünü durdurmaz.
– Dönmediğini söylemek için son bir şans veriyor kilisemiz sana.
– Peki, Dünya dönmüyor.
Mahkeme heyeti kendi aralarında konuştuktan sonra, başkan Galileo’ya döndü:
– Evet, canını bağışladık. Yalnız, bütün unvanların elinden alındı ve aforoz edildin. Doğduğun kentteki kulübene dönecek ve kimseyle görüşmeyeceksin. Ölene dek evinden çıkmayacak, kitap yazmayacaksın! Kalabalığın dağılması bir yana, homurtulara taş yağmuru da eklenmişti. Galileo ise olanları pek önemsemez görünüyor, başına yağan taşlardan korunma gereği bile duymuyordu.
İpek’le Zeynep ağlıyor, bilimle uğraşıyor diye bir insana yapılan bu işkenceye dayanamıyorlardı.
– Ne olur Anka, dedi Zeynep. Onu kurtaralım. Yoksa kalabalık linç edecek.
– Evet, diye Zeynep’i onayladı İpek. Adamın başına yağmur gibi taş yağıyor.
Anka’nın bir anda alçalmasıyla Galileo’ya yaklaşmışlardı ki, kara kuşların saldırısına uğradılar yine. Anka görünmez olmuş, Zeynep’le İpek’de kendi canlarının derdine düşmüşlerdi. Bir süre çığlık çığlığa bağırıp kuşları kovalamaya uğraştıktan sonra, kara kuşlar yok oluvermiş,
Kendilerini o yumuşacık kanatlarda buluvermişlerdi.
Anka Galileo’yu sırtına, kızların arasına oturttuğu gibi havalanmış, Galileo’nun birdenbire yok olmasını kavrayamayan kalabalığın şaşkın bakışları arasında Pisa’ya doğru uçmaya başlamıştı.
Bir yanında Zeynep, bir yanında İpek, Galileo’ya sıkı sıkı sarıldılar ama o bunun ayrımında bile değildi. Kuşun üstüne yatmış, kendinden geçmişti.
Anka, onları kulübenin önünde bıraktı. O zaman gördü Zeynep yalnızca kanatları görünen kuşun kanadının ucundaki yaraları.
– Anka!.. Sen yaralanmışsın. Gözlerini açmayı sonunda başaran İpek de Zeynep’in çığlığı üzerine dönüp baktı yaralı kanada.
– Aman Tanrım!.. Bizi kara kuşlardan kurtarmaya çalışırken olmalı… Kanadını gizleyen kuştan bir ses duyuldu:
– Siz Galileo’ya yardım edin. Ben kanadımı kendim iyileştiririm.
– Bunu nasıl yapacaksın Anka? İnsan kendi yarasını iyileştirebilir mi?
– Ben insan değil Anka’yım, unuttunuz mu? Haydi, beni yormayın da işinize bakın. Çok geçmez, sizi almaya gelirim.
Ses gittikçe uzaklaşıyor, acı çeken bir inlemeye dönüşüyor gibiydi. İkisinin de gözleri dolmuştu ama ne yapacaklarını da bilmiyorlardı. Sonunda Zeynep,
– Galileo’yu unutmayalım, dedi İpek’e dönüp. Anka istemediği sürece ona yardım edemeyiz. Baksana yine yok oldu.
İpek, gözlerini kurulayıp başını salladı. Sonra da kapının hemen önünde yığılıp kalan Galileo’ya yardıma koştular.
Zeynep’le İpek, onu güçlükle içeri taşıyıp yatağına yatırdı. Islak bir bezle başındaki, yüzündeki, ellerindeki, kollarındaki ve ayaklarındaki yaraları temizlediler. Başka nasıl yardım edebileceklerini düşünürlerken Anka’nın kanatlarında buldular kendilerini. Anka’ya nasıl olduğunu bile soramamışlardı. Göz açıp kapayana dek geçen bir sürede lunaparka gelmişlerdi bile.
Zeynep çevresine bakındı. Dönme dolabın hemen yanındaydılar ama dayısı az ilerde deli gibi dolanıp duruyordu.
– Eyvah İpek, dayım bizi arıyor!
– Çok mu oldu biz gideli acaba?
– Bilmiyorum ki!..
– Dayıııı, baba!..
Dayısı seslerini duymuş, koşarak onların yanına gelmişti:
– Neredesiniz kızlar? Epeydir sizi arıyorum. Dönme dolap durduğunda siz inmediniz.
– İndik ama seni göremedik dayı, dedi Zeynep. Biz de çevreyi dolaştık biraz.
– Aklımı aldınız!
– Biraz da çarpışan arabalara binelim mi baba?
– Yok artık! Halanlar da merak etti. Kaç kez gidip onlara da sordum. Haydi, yeter artık! Birbirlerine göz kırparak, suçluymuşçasına başlarını önlerine eğip yola düştüler.
– Kızları bulmuşsun sonunda, diyen babasının da diğerlerinin yüzünün asık olduğunu gören Zeynep, İpek’i koluyla dürtükleyerek, hiç konuşmadan onları izledi.
Eve döner dönmez, suçlu gibi, odalarına kapandılar. Yataklarına uzanıp fısıltıyla konuşmaya başladılar:
– Olaylar belli bir sırayı izlemiyor anladığım kadarıyla, dedi İpek. Daha önceki yolculuğumuzda kulübedeydik,
Galileo da çok yaşlıydı; bu kezse mahkemede…
– Olaylar belli bir sıradadır kuşkusuz da biz zaman kayması yaşıyoruz sanırım, dedi Zeynep; Anka bizi hangi zamana götürürse…
– Şimdi ne olacak?
– Tarihin akışını değiştiremeyiz belki ama Galileo’nun biraz da olsa rahat etmesini sağlayabiliriz. Anka’nın da istediği bu olmalı.
– Belki değiştirdik bile!.. Sen dememiş miydin, ONU KURTAR, yazısının peşinde düştüğünü?
– Evet, ama ne yapabildik ki hani?
– Belki de o meydanda linç edilmekten kurtardık.
– Bunu Anka yaptı zaten. Neden bizi de karıştırdı, anlamadım ama…
– Belki de bir insanın yardımı olmadan yapamıyordu. Gücünü önce senden alıyor olmasın?
– Kendini de unutma İpek.
– Ben ne yaptım ki?
– Galileo’nun yaralarını birlikte temizlemedik mi?
– O pek yardım sayılmaz.
– Neyse asıl konumuza dönelim. Anka neden bu serüvene bizi ortak etti?
– Dediğim gibi, insana gereksinim duymuş olabilir.
– Neden bir bilim insanı değil de biz?
– Belki de bir çocuğun yardımı gerekiyordu.
– Çocuk olduğumuzu kabullendin bakıyorum da… Annene kızmıştın oysa, diyerek gülümsedi Zeynep.
– Orasını karıştırma Zeynep! Bazen gergin oluyorum da… Ne çocuk ne genç işte, aradayız, diyeyim de konumuza dönelim.
– Haklısın… Anka’yla konuşabilsek anlarız da zorunlu olmadıkça konuşmuyor.
– Yaraları için yardım etmek istediğimizde sesini duyduk ama… Şaşırmadım desem yalan olur!.. Bir kuşun konuşması…
– Çağdan çağa geziyoruz şaşırmıyorsun da kuşun konuşmasına mı şaşırıyorsun İpek? Yaşadıklarımızın hangisi olağan ki?..
– Haklısın. Yaşadıklarımızı düşümde görsem inanmazdım!.. Belki de gerçekten düş görüyoruz Zeynep, olamaz mı?
– İkimiz de aynı düşü görebilir miyiz İpek? Bunu aklın alıyor mu?
– Yaşadıklarımız da pek akla sığmıyor zaten…
– Ne diyeceğimi bilemiyorum, inan! Belki Anka açıklar ama… Biraz konuşabilsek…
– Belki gücünü harcamak istemiyordur. Konuşmadan da gerekeni yapıyor ya…

– Neden bir seferde Galileo’yu alıp bizim çağımıza getiremeyip de sürekli zaman kayması yaşadığımızı da bir anlasam…
– Galileo’nun yaşamını tanımamızı istiyor olamaz mı?
– Bunu bilgisayardan da öğrenebilirdik.
– Şimdiye kadar araştırmak aklımıza bile gelmemişti, yine de geleceği yoktu ya…
– Haklısın. Yanıtını veremeyeceğimiz o kadar çok soru var ki kafamda!..
– Benden de al o kadar!
Bu konuşmadan sonra ikisi de bir süre kendi düşüncelerine daldı; çok geçmeden de uyuyup kaldılar. Anka’nın, gece boyunca onları kanatlarıyla serinletip rahat uyumalarını sağladığından haberleri bile olmadı.
Sabahleyin ilk uyanan Zeynep oldu. Yastığının hemen yanında bulduğu ışıl ışıl tüyü görünce gülümsedi. Usulca tüyü alıp yanaklarına sürterek,
– İyi ki varsın Anka! Bir de bizimle rahat rahat konuşabilseydin!..
– Kiminle konuşuyorsun sabah sabah Zeynep? Bensiz yolculuğa mı çıktın yoksa geceleyin?
– Günaydın İpek! Yok, baksana… Elindeki tüyü İpek’e gösterdi.
– Bir tüyle mi konuşuyordun?
– Evet ama bu tüy Anka’nın…
İpek, yatağından hızla doğruldu. Yastığını kaldırıp tüy aramaya başladı. Bulamayınca, yatarken üstüne örttüğü ama sonradan yere kayıp düşen pikeyi havalandırdı; hemen arkasından da bir çığlık attı:

– İşte Zeyneeeep! Görüyor musun?
Zeynep, gülümseyerek hem onu, hem de yavaş yavaş uçarak yatağın üstüne konan tüyü izliyordu.
İpek, heyecanla tüyü alıp göğsüne bastırdı:
– Bu tatili hiç unutmayacağım! Teşekkürler Anka!
– Dur bakalım, daha tatil bitmedi ki, diyerek güldü Zeynep.
– Bitmesini isteyen kim? Keşke hiç bitmese!
– Bakarsın, kalmana izin verir dayım.
– Babam verse annem vermez Zeynep. Ben onları bilmez miyim!
– Neyi bilirsiniz bakalım? Sizin bilmediğiniz yoktur da mutfağın yolunu da bilseniz… Kapıyı açıp onlara gülümseyen gözlerle bakan annesini
yanıtladı Zeynep:
– Tamam anne, hemen geliyoruz!
“Günaydın, demeyi unutmadan,” diyerek kapıda gülümsemesini sürdüren annesine,
– Sen demedin ki anne, diye çıkıştı Zeynep. Biz çocuğuz, unuttun mu? Büyüklerimizi örnek alırız.
– Ah siz yok musunuz siz! İşinize gelince çocuk, gelmeyince büyük olursunuz, diyen annesi içeri girdi. Her ikisine de sarılıp yanaklarından öperek, günaydın, dedi. Kızlar kıkırdayarak yanıtladılar:
– Günaydın anne.
– Günaydın hala.
Odadan çıkan annesinin dışarıdan gelen sesi, onları yeniden kahkahaya boğdu:
– Banyoya girmek isteyen çabuk olsun! Kızlar girince çıkamıyor, biliyorsunuz.
İkisi aynı anda banyoya koştu. Biri içerdeyken diğeri sıra bekledi ama uzun süre gülüşlerini susturamadılar.
Kahvaltı boyunca da sürdü bu neşeli hava. Sonra annesiyle babası işe giden Zeynep, dayısı, yengesi ve İpek’le deniz kıyısının yolunu tuttu.
Güneş ve deniz ikisine de yaramış, yanaklarına sağlıklı bir kızarıklık gelmişti. Zeynep sarışın olduğu için pembeleşse de İpek esmer olduğundan birdenbire yanmış, çikolata rengine bürünüvermişti.
– Keşke ben de esmer olsaydım İpek! Baksana sen ne güzel yandın; bense ıstakoz gibi kızarıp kaldım.
– Ben de senin gibi sarışın olmayı isterdim hep Zeynep. Güneş yanığı bir süre sonra geçer de benimki annemin dediği gibi gön karası, diyerek güldü İpek.
– Gön karası mı? O da ne?
– Yani, doğuştan derim kara, annem gibi. Annem hep öyle der de ikimiz için.
– Ama ikiniz de çok güzelsiniz!
– Sen de güzelsin sarı şeker, diye gülüşünü sürdürdü İpek.
– Sen de çikolata… Birbirlerine su atarak, deniz dibinden yaklaşıp bacaklarını tutarak; zaman zaman da yüzme yarışları yaparak epeyce oynadılar denizde. Yorulup sudan çıktıklarında, dayısıyla yengesi toparlanmış, onları bekliyordu.
– Ne oldu, gidiyor muyuz hemen?
– Evet, dedi yengesi.
– Ama anneeee, biraz dinlenip daha yüzecektik biz!
– Haydi kızlaaar, dedi dayısı. Bu günlük bu kadar yeter! Her gün sabahtan akşama deniz keyfi mi olur?
– Eve gidelim de biraz da iş yapalım, dedi yengesi. Ablamla enişteme fazla yük olmayalım. Onlar çalışıyor; biz de konuk sayılmayız ya…
– Annemle babam bu söylediklerinizi duysa çok üzülürdü yenge, dedi Zeynep.
– Söylemezsen duymazlar Zeynepçiğim; ama aynı evi paylaşıyorsak işleri niye paylaşmayalım, değil mi?
Hem, akşam haberlerinde, bu gün çöl sıcakları geleceğini duymuştuk; geldi bile. Bu sıcakta fazla kalmamız da doğru olmaz.
– Haydi bakalım, bu kadar konuşma yeter! Kızlar, siz kendi çantalarınızı alın, biz de şemsiye ve diğerlerini.
– Duş almayacak mıyız baba?
– Mayolarınız kurudu sanırım. Arabanın arka koltuğuna bir de havlu sereriz. Duşunuzu da evde alırsınız İpek. Hava o kadar sıcaktı ki, insan bile buharlaşacaktı neredeyse. Ayaküstü laflarken, iki parçalı küçük mayoları da kuruyuvermişti. Denizdeyken bu sıcağın ayrımında bile değillerdi oysa.
İsteksiz de olsa çantalarını yüklenip arabaya doğru yürüdüler. Terliklerin arasına giren kumlardan ayakları yanıyor, kumda yürürken ikide bir zıplıyorlardı. Sonunda arabaya ulaşıp kapıları açtılar ama gölgede bile olsa arabanın içinden alev fışkırıyordu sanki.
Bir fırının önündeydi Zeynep. Fırının açık olan demir kapısından alevler fışkırıyor, hemen önünde duran siyah pelerinli iki adam, Galileo’yu fırına atmaya çalışıyor, Galileo ise direniyordu. Çevreleri gittikçe kalabalıklaşmaya başladı.
– Bir an önce atın şunu fırına, diye bağırdı kalabalıktan birisi. Kiliseye ve inançlarımıza bunca hakaret etmenin cezasını görsün!
– Yapmayın, yazıktır! Adamın tek suçu kitap yazmak! Kalabalık birden bir uğultuya dönüştü. Konuşanın kim olduğunu anlamaya çalışanlar yanında, onun da bulunup fırına atılmasını isteyen sesler yükseldi kalabalıktan.
– Kim o konuşan?
– Benim, diyen bir genç sıyrıldı kalabalıktan. On beş, on altı yaşlarında gösteren, üzerindeki giysilerden yoksulluk akan bir gençti bu.
– Anlamalıydık, dedi kalabalıktan birisi. Okuldayken Galileo’nun hizmetlerini gören genç bu… Ondan öğrendikleriyle zehirlenmiş olmalı.
– Bırakın çoluğu çocuğu da işimize bakalım, dedi gürleyen bir başka ses.
– Ama kilise, inançlarımız… Bu genç cezasız mı kalacak?
– Kilise ve inançlarınız o kadar zayıf mı ki, bir bilginin yazdığı kitaplarla yıkılsın?
Konuşan yine o gençti.
– Yakalayın şunu, diyen bir uğultu yükseldi kalabalıktan. Görüntüler bir anda silinivermişti. Zeynep bir yandan klimayla serinletilen arabaya oturup da rahat bir nefes alırken, bir yandan da az önceki görüntülerin etkisinden sıyrılmaya çalışıyordu.
Eve gelip duşlarını aldılar, yemeklerini yedikten sonra da odalarına çekildiler.
– Bu bir fırsat olabilir Zeynep, dedi İpek. Galileo’nun yaşamını araştırırız internetten.
– Haklısın İpek. Sen geleli bilgisayarı açmadım. Zaten de hiç fırsatımız olmadı ya…
– İşte fırsat!..
Zeynep, bilgisayarın düğmesine dokunduğu anda içine çekiliyor gibi oldu. Onu gören İpek de Zeynep’in ayaklarından son anda tutabildi. Karanlık, daha önce hiç gelmedikleri bir ortamda buldular kendilerini.
– Zeynep, burası neresi?
– Bilmiyorum İpek. En son anımsadığım bilgisayarı açmaya çalışmam.
– Biliyorum. Ben de seni son anda yakalayabildim zaten de burası daha önce gittiğimiz yerlere benzemiyor. Çok karanlık, korkuyorum!
– Sus! Ben de korkuyorum ama bekleyelim bakalım. Biraz sonra gözlerimiz alışır karanlığa belki.

– Sanki beklemekten başka şansımız var da…
– İpeeeek, sus, dedim!
İpek, sustu; ama korkusuna kırgınlık da karışmıştı şimdi. Zeynep kendisini hiç azarlamamıştı daha önce.
“Keşke ayaklarını tutmasaydım! Şimdi evde olabilirdim,” diye düşündü.
Zeynep de korkudan ter içinde kalmış, yüreğine ağzında atar olmuştu sanki ama bunu belli etmemeye çalışıyordu; korktuğunu bir kez ağzından kaçırmıştı zaten…
Bu şekilde ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Belki çok kısa bir süreydi ama korkusundan çok uzun gelmişti ona. İpek’in elini kanatırcasına sıktığını, onun çığlığı duyduğunda ayrımsamıştı:
– Canımı acıtıyorsun Zeynep; kara kuşlardan bile daha çok hem de!.. Keşke seninle gelmeseydim!
Özür dileyip parmaklarını biraz gevşetti ama başkaca yanıt vermedi İpek’e. Onu kızdırdığını anlasa da bunu düşünecek durumda değildi.
Bir süre sonra, içlerinde bulunduğu karanlık biraz aydınlanır gibi olmuş, önlerinde beliren dar patika yolu görmüştü Zeynep.
– Haydi İpek! Mademki buraya geldik ve önümüzde yalnızca bir yol var, yürüyelim!
İpek’in elini fazla sıkmadan tuttu. İpek onu yanıtlamasa da yanında yürümeye başladı. İkisinin de korkulu solukları birbirine karışıyor, ayakları dolaşıp sık sık tökezliyorlar; arada bir duydukları yabani hayvan sesleri de korkularını körüklüyordu.
– Burası çok korkunç bir yer Zeynep! Eve dönmekten başka bir isteğim yok şu anda.
– Şiiişt! Kendi isteğimizle mi geldik İpek? Sessiz olup bir yol bulmaya çalışalım.
– Anka neden gelmedi?
– Bilmem ki!.. Bilgisayarla bir ilgisi olmalı bunun.
– Aaaay!
– Ne oldu İpek?
– Bir canlının üstüne bastım sanki!.. Ya yılansa?
– Yılan olsa sokardı.
– Zeyneeeep, eve dönemeyecek miyiz? Kendisi de aynı korkuyla boğuşsa da,
– Döneceğiz İpek, dedi. Korkma, yanında ben varım!
Çevresini gözlemeye çalışan Zeynep, yolun sol kıyısındaki kulübeyi görünce korkusu biraz azalır gibi oldu.
Sevinçten çığlık atmak üzereydi; bu kulübe tanıdıktı çünkü. İpek’i kolundan çekerek, kulübenin içine girdi. Duvarda isli bir gemici feneri odayı aydınlatıyor, bir köşedeki yer yatağının kıyısına oturmuş genç bir anne, kucağındaki çocuğu emziriyor; fenerin asılı olduğu duvarın önündeki
piyanoyu çalan adamın parmaklarından içeriye, ninniye benzer bir müzik yayılıyordu.
Müzik bir an için durdu. Bir kalabalığa konser verecekmişçesine özenle Ortaçağ’a özgü bir takım giyinmiş, uzun saçlarını arkada başlamış genç bir adam, piyanonun başından kalkınca, çocuk annesini emmeyi bırakıp sızlanmaya başladı.
– Vincenzo, lütfen çal! Bak, Galileo huysuzlanıyor, dedi kadın.
Anneyle çocuğun yanına yaklaşıp ikisini de ayrı ayrı okşayan ve bebeğin yanağına bir öpücük konduran adam,
– Oğlum ister de ben çalmaz mıyım? Bak hanım, bu da babası gibi bir müzisyen olacak, diyerek piyanoya yöneldi yeniden.
– Evet, çalarsın, benim Vincenzo Galilei’m, diyerek adama sevgiyle baktı kadın.
Zeynep, odadaki yoğun sevgiyi duyumsuyor, ellerini uzatsa bu sevgiye dokunacakmış bir duyguya kapılıyordu.
Kadına baktı. Uzun sarı saçları toplansa da uykudan kalktığını belli eder bir dağınıklıkta, beyaz tenli yüzünde ter taneleri ışıldamakta, önü açık beyaz geceliğinin açıkta bıraktığı göğüslerine yaslanan çocuğa sevgiyle sarılmakta olan bir anne vardı karşısında. Bir an için o çocuğun yerinde
kendisini düşündü;
– Ben de böyleymişimdir küçükken, diye mırıldandı.
– Zeynep, burası neresi? Sonunda gücünü toplayıp konuşan İpek’e,
– Galileo’nun doğduğu ev. Kulübeyi anımsamadın mı? Daha önce gitmiştik ya…
– Ama bu gittiğimiz kulübeye benzemiyor. O çok eskiydi. Baksana burası yeni yapılmış, duvarlar bembeyaz badana edilmiş, eşyalar az da olsa yeni, diyerek eliyle köşedeki masayı, üstündeki çiçekli vazoyu, yer yatağındaki çiçek desenli yorganı, yerdeki renkli kilimi gösterdi.
– Evet, şu anda Galileo’nun yeni doğduğu zamandayız. Şu bebek de Galileo.
– Bunlar da annesiyle babası mı?
– Evet.
– Desene, bebekliğinden başladık Galileo’yu tanımaya. Zeynep gülümseyerek başını salladı.
– Bizi görmüyorlar ve duymuyorlar sanırım. Baksana, hiç tepki vermediler.
– Evet, bilgisayarın içinden izliyor olmalıyız.
– Haydi canım sen de!.. Küçücük bir kutunun içine sığar mıyız hepimiz?
– Beni içine çektiğini görüp ayaklarımdan tutan sen değil miydin? Niye şaşırıyorsun ki?
İpek, başını salladı. İnanması güç de olsa Zeynep haklıydı.
– Burayı yeterince gördük, dedi Zeynep. Haydi çıkalım da yolu izleyelim; bakalım daha neler bekliyor bizi?
– Eve dönecek bir yol bulalım da…
– Tamam, döneceğiz dedim ya!..
El ele çıktılar kulübeden. Çıkarken, anneyle bebeğine son bir kez bakmadan edemedi Zeynep. Öyle güzel görünüyorlardı ki!..
İçerinin aydınlığından sonra çevrenin karanlığına alışmak güç oldu. Bu yüzden biraz beklediler. Gözleri alıştıktan sonra, patika boyunca yeniden yürümeye başladılar.
İçerdeyken sıyrıldıkları korku, dışarı çıkar çıkmaz yeniden yakalarına yapışmış, birbirlerinin ellerini sıkar olmuşlardı.
Yolun iki yanına sıralanmış sık ağaçlar, ağaçların dallarını hışırdatan hafif rüzgâr da korkularını körüklüyor, arada bir duydukları bir kuş sesi ya da yabani hayvan çığlığı, oldukları yere çakılmalarına neden oluyordu.
Birden ikisi birden çığlık attı. Kocaman rengarenk, ışıl ışıl kanatlarıyla önlerine aniden iniveren bir kuştu bunun nedeni. Onun Anka olduğunu anlayıncaya kadar tir tir titremişlerdi.
– Ödümüzü kopardın Anka!
Zeynep’in sözü üzerine Anka, kalın ve tok bir sesle konuşmaya başladı:
– İstemiyorsanız gideyim. Bana gereksiniminiz var gibi gelmişti de…
– Bak, konuştu yine Zeynep, dedi İpek. Anka başını salladı.
– Gelmene çok sevindik Anka, dedi Zeynep. İlk anki şaşkınlığımız korkudandı; kusura bakma!
– Kurtulduk sayılır! Sağ ol Anka, öyle korkmuştum ki, dedi İpek.
– Kendi başınıza bu yolculuk da nereden aklınıza geldi? Yardım çığlığınızı duyunca geldim hemen.
– Biz de anlamadık Anka, dedi Zeynep. Bilgisayarda araştırma yapacaktık, kendimizi burada bulduk.
– Haydi, atlayın kanatlarıma!
İkisi de sevinerek atladı Anka’nın kanatlarına. Dalların arasından süzülerek yıldızlı bir gökyüzünde buldular kendilerini.
Gökyüzü öyle güzel görünüyordu ki, elini uzatsa yıldızları tutacaktı sanki Zeynep. Bunu İpek’e söylediğinde, duymamış gibi yaptı İpek. Öylesine korkmuştu ki, Anka’nın kanadına sıkı sıkı yapışmış, gözlerini kapatmıştı.
– İpek, hala korkuyor musun? Anka’nın kanatlarında, güvendeyiz. Biliyorsun, o bize zarar gelmesine izin vermez.
– Ko… Korkuyorum İpek. Benim yükseklik korkum var, biliyorsun. Dönme dolapta da korkmuştum ya…

 

– Ama Anka’nın sırtındayız. En güvenli yer… Burada korkmana gerek yok ki!
– Biliyorum da elimde değil Zeynep. Midem bulanıyor, ter içinde kaldım.
– Bunu daha önce neden söylemedin, diye araya girdi tok sesiyle Anka; sonra da hemen alçaldı. Çok geçmeden de Anka ile birlikte tüm görüntüler silinmiş, bilgisayarın önünde bulmuşlardı kendilerini.
– Özür dilerim Zeynep, dedi İpek.
Zeynep ona önce kırgınca baktıysa da hemen ardından kucakladı:
– Özür dilemene gerek yok İpek. İsteyerek yapmadığını biliyorum.
İpek, burnunu çeke çeke ağlamaya başlamıştı. Zeynep, onu nasıl avutacağını bilemiyordu.
– Ne oldu kızlar? İpek neden ağlıyorsun? Zeynep, kavga mı ettiniz?
Kapının ne zaman açılıp da annesinin fırtına gibi içeri daldığını anlayamamıştı Zeynep. Onun yanıtlamasına fırsat kalmadan, İpek atıldı:
– Yok hala, dedi. Biraz canım sıkıldı da…
– İnsan canı sıkıldığı için ağlar mı kızım? Haydi bana nedenini söyle, derken Zeynep’e öfkeli bir bakış fırlatmadan duramadı.
– Anne, ben bir şey yapmadım.
– Doğru söylüyor hala. Onun bir suçu yok. Dedim ya, biraz canım sıkılmıştı. Şimdi yüzümü yıkar, yatarım.
Uyuyunca geçer.
– Evet, yatsanız iyi olur zaten. Saat gecenin on biri olmuş, siz niye hala ayaktasınız?
– Tamam anne, diyen Zeynep kalktı, İpek de onu izledi.
– Duydun mu Zeynep, dedi İpek ağlayışını kesmeye çabalarken. Saat gecenin on biri olmuş. Bunca zaman oradaydık, demek ki!..
– Seni benim ağlattığımı sansa da neyse ki bunu anlamamış annem, dedi Zeynep kırgınca. Yatalım artık.
Yüzlerini yıkayıp yattılar. İpek çok geçmeden uyumuştu ama Zeynep’i uyku tutmuyordu bir türlü. Olaylara
İpek’in de katılmış olmasındaki payını düşünüyor, canı sıkılıyordu.
Sabahleyin oldukça geç uyandı Zeynep. Yan tarafa baktı, İpek yatağında yoktu. Üzerindeki pikeyi sıyırıp kalktı.
Ter içinde kalmıştı sıcaktan ama üstünü değiştirmeden önce İpek’e bakmak istiyordu. Odadan çıkıp da kulağına çalınan sesleri izlediğinde, dayısı, yengesi ve İpek’i mutfak masasında buldu. Elindeki gazeteden başını kaldıran dayısı,
– Günaydın uykucu, dedi.
– Günaydın hepinize. Gerçekten çok mu uyudum? Saat kaç?
– Öğleye pek bir şey kalmadı, diyelim diyerek güldü İpek.
Onun gülmesi Zeynep’i rahatlatmıştı. Akşamki gerginliğinden kurtulmuştu demek.
– Eee, niye uyandırmadınız beni? Denize gitmeyecek miyiz?
– Yok, dedi İpek. Akşam biraz başım ağrıdı diye bu günü tatil ettiler Zeynep. Babam, güneşin çarptığını düşünüyor.
– Ne yapayım, dedi dayısı. Laf dinlemiyor, denizden çıkmıyorsunuz ki!..
– Dayı, bu gün dinleriz, söz! Ne olur gidelim!
– Olmaz küçük hanım! Zaten deniz zamanı geçti. Güneşin tam tepemizde olduğu zaman denize gidilir mi?
İpek, omuzlarını kaldırıp ellerini iki yana açarak, umarsızca baktı Zeynep’e:
– Ben de çok dil döktüm ama…
– Akşama kadar ne yapacağız?
– Orasını siz düşünün! Odanızda kitap mı okursunuz, müzik dinleyip bilgisayarda oyun mu oynarsınız bilemem ama biz yengenle dışarı çıkacağız. Biraz işimiz var.
– Biz de gelemez miyiz dayı?
– Hayır, sıkılırsınız. Gezmeye gitmiyoruz çünkü. Ne işleri olduğunu açıklamamıştı dayısı. Yengesi hazırlanmak için çıkarken,
– Zeynep kahvaltını et kızım, dedi.
– Siz ettiniz mi?
– Evet, dedi İpek. Topladık bile. Baksana, masada tek kişilik kahvaltı var, o da senin.
– Tamam, üstümü değiştirip yüzümü yıkayayım da… Zeynep hazırlanıp kahvaltı masasına oturduğunda, dayısıyla yengesi çıkmıştı. Bir yandan kahvaltısını ediyor, bir yandan da İpek’le konuşuyordu.
– Akşam ne diyeceğimi bilemedim Zeynep, dedi İpek. Bir yalan da uyduramadım…
– Ben asıl senin için üzülüp kendime kızdım İpek. Olayları sana hiç anlatmamalıydım.
– Yapma Zeynep! Hepsi benim yükseklik korkumdan… Yoksa, senin kadar ben de merak ediyorum olacakları.
Hem senin yüzünden değil, benim aşırı isteğimden oldu hepsi. Üstelik pişman da değilim.
– Doğru. Ben istesem de seni katamazdım ki; kendime bile şaşarken… O sırada ortam dalgalanmaya başladı. Yanaklarında Anka’nın kanatlarına benzeyen yumuşacık bir okşayış duyumsadı Zeynep. Elinde meyve suyu ve üzerine tereyağ sürülmüş bir dilim ekmeğiyle bambaşka bir ortamda
buldu kendini sonra. İpek de yanındaydı yine.
Burası, daha önce gittiği saray okulunu andıran büyükçe bir binanın bahçesiydi. Kendilerinden ancak birkaç yaş büyük olduğu anlaşılan, uzun ceketli takım elbiseleriyle, gençler bahçede dolaşıyordu.
– Yine mi sen? Bu kez yanında arkadaşını da getirmişsin. Başını sesin geldiği yere çevirince, Galileo olduğunu anladığı gencin soru dolu bakışlarıyla karşılaştı.
– Galileo…
– Evet, sen de Zeynep’sin, değil mi? Zeynep, başını salladı.
– Niye hep peşimdesin?
– Ne o Galileo, gölgenle mi konuşuyorsun? Yanlarından gülerek geçen iki gencin sözleri, onları yalnızca Galileo’nun gördüğünü anlamasına yetmişti.
– Bunu anlatması uzun sürer. Zamanın varsa, bir yerde oturalım da anlatayım, dedi Zeynep.
– Şimdi anatomi dersim var. Dersten sonra olur.
– Burası ne okulu?
– Bilmiyor musun? Floransa Tıp Okulu… Sözlerini bitirip okula doğru yürüyen Galileo, birden döndü:
– Neyse, boşver! Zaten okulu bırakacaktım. Haydi, şuraya oturalım, diyerek, eliyle ilerdeki ağaçların altına serpiştirilmiş tahta oturakları gösterdi.

Bastıkça ayaklarının gömüldüğü yumuşacık çimlerin üzerinden geçtiler. Bir an durup çimlerin üzerinden yuvarlanıvermek geçtiyse de elinde tutmakta olduğu meyve suyu bardağı ve tereyağlı ekmek dilimine bakıp kendisini toparladı. Tahta oturağa yan yana oturduklarında, elindekileri Galileo’ya uzattı:
– Tadına bakmak ister misin? Çok uzaklardan geliyor bu yiyecekler.
– Teşekkür ederim Zeynep. Hayır, diyemeyeceğim; çünkü çok açım.
Zeynep, elindekileri gülümseyerek uzatıp Galileo’nun büyük bir iştahla yemesini izledi.
O son lokmasını yutup meyve suyunun son yudumunu ağzına alırken, Zeynep daha fazla bekleyemeden sordu:
– Az önce okulu bırakmaktan söz ettin. Neden?
– Parasızlık… Okumak için yeterli param yok. Babamı da yitirince…
– Anlıyorum. Ne yapmayı düşünüyorsun? Babasının öldüğünü bilmiyordu ama bunun üstünde durup acısını tazelemek istemedi Zeynep. İpek de şaşkınlıkla ikisinin konuşmasını izliyordu.
– Önce bir iş bulmalıyım, ne olursa…
– Sonra…
– En büyük isteğim bilim adamı olmaktı; ama yoksulluk buna engel Zeynep, gördüğün gibi. Yalnız olsam neyse de bir de hasta annem var. Ona iyi bakmam gerekiyor.
Zeynep, gelecekte başına gelecekleri sayıp dökmek istedi bir an ama hemen sonra vazgeçti. Zaten sıkıntıdaydı Galileo, bir de üstüne yenilerini eklemeye hiç gerek yoktu. Bilim adamı olacağını duysa belki sevinirdi ama yaşayacağı sıkıntılar…
– Yok, böylesi daha iyi, diye mırıldandı.
– Evet, çalışmak en iyisi şimdilik… Benim gibi düşünmene sevindim de arkadaşını bana tanıştırmadın. Yine benim kayıp pusulanın peşine düşüp geldiğini söyleme, inanmam! Buralara yakın bir yerde oturuyor olmalısın.

Zeynep, İpek’e bakmayı o zaman akıl edebildi. O da birkaç yaş birden büyümüş, genç kız gibi olmuştu. Üzerindeki o uzun, süslü, kabarık etekli yeşil ipek elbiseye şaşkınlıkla baktı bir an, sonra da gülümsedi. Kendilerini o giysiler içinde bulduğu her zaman, şaşırmaktan kendini alamıyordu. Kendisinin de öyle göründüğünden kuşkusu yoktu artık. Yalnız, kendi giysisi her zamanki gibi kırmızıydı. Bu kez başlarında şal yoktu. Şaşkınlığından sıyrılıp İpek’i tanıştırdı. Galileo, kalkıp yere kadar eğilerek İpek’i selamladı. Onun bu selamı her ikisini de güldürmüş ama Galileo bozulmuştu.
– Niye güldüğünüzü anlamadım! Yanlış bir davranışta mı bulundum? Kibarca reverans yaptım arkadaşına.
– Yok, dedi İpek. Bu tür selamlanmaya pek alışkın değiliz de…
– O zaman, köylerin birinden geliyor olmalısınız. Kent soyluları hep böyle selamlar bayanları.
– Sen de mi soylusun?
– Sayılır… Yoksul bir soylu… Onların arasında okuyorum yine de…
Köyle ilgili soruları duymazdan geliyordu özellikle. Verecek bir yanıtı yoktu çünkü. Gelecekten geldiğini söylese, yine inanmayacaktı Galileo.
– Aynı köyden olmalısınız.
Evet, dedi kısaca Zeynep ve sürdürdü konuşmasını:
– Buradan geçiyorduk, seni görünce bir selam vermek istedik.
Galileo gülerek:
– Elinde meyve suyu ve ekmekle mi? Üstelik de sarayda kullanılan cam bardakla… Yoksa sen prensessin de kılık mı değiştirdin?
Zeynep kahkahalarla güldü bu kez.
– Yok, dedi. Hizmetçisiyim. Arkadaşım da beni görmeye geldi köyden.
– Hizmetçi giysilerin nerede o zaman? Üstelik çok garip giysilerin var.
Zeynep, yaptığı şakayı gerçek sanan Galileo’ya ne diyeceğini bilememenin şaşkınlığıyla baktı. Galileo haklıydı.
Filmlerde gördüğü hizmetçilerin giysilerine hiç de benzemiyordu kılığı; kabarık etekli ipekli giysi, gümüş kemer, incili terlik…
– Bugün izinliyim, dedi. Giysilerim, prensesin beğenmeyip bana verdiklerinden… Elimde yiyeceklerle de olsa dolaşmayı sevdiğimden çıkıverdim öylece. Baksana, hava ne kadar güzel! Zaman yitirmek istemedim. Galileo inanmış gibi başını salladı:
– Kahvaltını da ben aldım ama…
– Olsun. Biraz sonra gider yine alırım.
– Baksana aklıma ne geldi Zeynep…
– Ne geldi?
– Prensesle aran iyi mi? Sever mi seni?
– Evet, iyi sayılır. Hizmetim kusursuz olduğu sürece… Neden sordun?
– Bana da sarayda bir iş ayarlayabilir misin? Prensese söylesen, seni kırmaz belki.
– Söylerim de prenses küçük bir çocuk, diye ilk aklına gelene sığındı Zeynep.
– Alay mı ediyorsun benimle? Üstündeki giysilerin prensesin beğenmedikleriyse nasıl küçük bir çocuk olur?
– Yanlış söyledim belki. Kraliçenin beğenmedikleri demeliydim. Çocuğuna bakıyorum ya…
– Kraliçeye söyleyemez misin?
– Yok, onu istediğim zaman göremem ki!
– Neyse… Olmaz mı, diyorsun?
– Bir deneyeyim ama söz veremem.
– Peki, senden haber bekleyeceğim.
Zeynep, onu yanıtlama olanağı bulamadan, kendini sarayın içinde buldu. İpek bir yerlere kaybolmuştu. Birkaç kez seslense de yanıt alamadı. Bir an onu bulamayacağını düşüncesi geldi aklına, yüreği sıkıştı. Bunu düşünmek bile istemiyordu. Korku ve telaştan ayakları birbirine dolaşarak sarayın uzun koridorunda bir süre yürüdükten sonra, önüne çıkan ilk odanın kapısını açtı.
Çok gösterişli bir odaydı burası. Yerde uzun tüylü kabarık halılar, uzun ve geniş pencerelerde süslü perdeler; oymalı bir kanepe, duvarda altın yaldızlı büyük bir ayna ve hemen önünde, üstü değerli taşlarla süslü küçük ayna ve tarakların olduğu tuvalet masası, tülden cibinlikle çevrilmiş süslü bir yatak…
“Bu kadar gösteriş, ancak bir sarayda olur!” diye düşündü bir an, hemen sonra da kendi düşüncesinin saçmalığına kızdı:

“Aklımı kaçırmış olmalıyım! Burası zaten saray da İpek nerede?”
İpek’i arıyordu ama yoktu. Onu bulamadan eve nasıl döneceğini düşünüyor, onu da bu serüvene kattığı için kendini suçluyordu. Birden durdu. Gördükleri karşısında küçük dilini yutacaktı neredeyse! İpek prenses giysileri içinde, birkaç yıl önceki görünümüyle, karşısında duruyordu çünkü. Odada gördükleri karşısında yaşadığı şaşkınlık, İpek’i o durumda gördüğü andakiyle kıyaslanamazdı bile!
– İpek, sen misin? Burada mısın? Deminden beri seni arıyorum.
– İpek de kim? Ben prenses Margarita… Kendine gel Eva!
Zeynep, ne yapacağını bilemiyordu; bu durumdan nasıl kurtulacağını, daha önemlisi İpek’i nasıl kurtaracağını da…
– Bağışlayın prensesim, dedi başını önüne eğerek. Dalmışım da…
– Bağışlandın… Köyünü mü özledin Eva?
– Evet prensesim.
– Baharda birlikte gideriz, olur mu? Ben de biraz temiz hava alırım.
– Siz nasıl uygun görürseniz prensesim. Ağzından çıkan cümlelere şaşıyordu Zeynep. İstemdışı konuşuyor, öyle davranıyordu.
– Prensesim…
– Evet.
– Bir genç var, iş arıyor. Temiz bir genç. Hekimlikte okuyordu ama yoksulluktan okulu bırakmak zorunda kalmış. Sarayda bir iş verebilir misiniz?
– Babama söylerim, arabacım olsun. Eski arabacıyı sevmiyordum zaten.
– Sağ olun prensesim; çok iyisiniz.
– Git çağır da bir görelim. Bakalım bunu beğenecek miyim?
– Emredersiniz prensesim!
Geri geri çıktı. Nereye gideceğini, Galileo’yu nerede bulacağını bilmiyordu. Ne yapacağını düşünürken, kulağına çalınan kanat seslerini izledi. Çok geçmeden, Galileo’nun bıraktıkları yerde, tahta oturağın yanında buldu kendini.
– Zeynep, ne oldu? Konuştun mu prensesle?
– Konuştum Galileo. Prenses seni bekliyor. Yalnız, saraydaki adım Eva. Orada Zeynep deme bana, olur mu?
– Olur olur; zaten Eva daha tanıdık bir isim.
– Prenses seni beğenirse arabacısı yapacak. Bu işi yapabilir misin?
– Hem de seve seve… Ne iş olsa yaparım, demiştim ya…
– O zaman beni izle.
Birlikte kalkıp saraya yürüdüler. Zeynep, Anka’nın kanat çırpınışlarını izliyor, yolu öyle buluyordu. Neyse ki Galileo’nun bu sesi duymadığından kuşkusu yoktu. Prenses Galileo’yu beğenmiş, arabacısı yapmıştı. Kanat çırpınışlarından önce aklında kalan son görüntü, prensesin yeni arabacısıyla gezintiye çıkmasıydı. Gözlerini mutfakta, yemek masasında açtığında karşısında yine İpek vardı.
– Vay, prensesim! Az önce kralın Floransa’daki sarayında Prenses Margarita’ydın. Benden önce gelmişsin buraya, diyerek güldü.
– Dalga geçme Zeynep, diye yüzünü astı İpek. Ne prensesi, Margarita kim?
– Yanı anımsamıyor musun?
– Neyi?
– Prensesi, sarayı, Galileo’yu…
-Galileo’yla okulun bahçesinde konuştuğunu anımsıyorum; onun beni yerlere kadar eğilip selamlayışını da ama sonrası yok… Kendime geldiğimde buradaydım yine. Üstelik bu kez Anka’yı da görmedim.
– O zaman bak sana anlatayım. Zeynep konuştukça İpek’in gözleri faltaşı gibi açılıyor; bazen gülümsüyor, bazen de yüzünü asıyordu.
– Bütün bunlar doğru mu Zeynep?
– Hem de hepsi!..
– Niye ben anımsamıyorum o zaman?
– Bilsem…
– Biraz daha anlatsana, ne olur! Çok mu küçüktüm?
Giysilerimi, odamı, yatağımı… Bir prenses olmak nasıl bir duydu acaba? Keşke anımsayabilseydim!..
– Sen zaten bizim prensesimizsin İpek, sesiyle yerlerinden fırladılar.

 

– Dayıııı, yine korkuttun bizi!..
– Evet baba. Kapının açıldığını duymadık. İşiniz çabuk bitmiş.
– Saatten haberiniz var mı kızlar? Akşam yaklaştı neredeyse!.. Hem öyle bir sıcak var ki dışarıda, insanın beynini pişiriyor.
– Anlaşılan bunlar yine dalmış, diyen yengesinin sesiyle kendisini topladı Zeynep.
– Zaman ne çabuk geçmiş, değil mi İpek?
İpek gülümseyerek başını sallarken, yengesi masaya bakıp,
– Ama bu olmadı bakın!.. Kahvaltılıklar hala masada duruyor. Onları bari toplasaydınız.
– Oyuna dalmışız yenge, hemen, diyen Zeynep kalkıp masayı toplamaya girişti.
– Siz çıkın, ben toplarım. Zaten yemek yapacağım. Oyunu bırakıp öğle yemeği de yememişsinizdir siz, diyerek birer elma yıkayıp ellerine tutuşturduktan sonra ekledi:
– Yemeğe kadar bu yeter size!
Kızlar, elmalarını ısıra ısıra odalarının yolunu tuttu. Giderken, bir yandan da dirsekleriyle birbirini dürtüp gülüşüyorlardı. Odalarının kapısını açtıkları anda, başka bir yer ve zamandaydılar yine. Oda kocaman bir fırın olmuş; içerden fışkıran alevler demir kapağı yalıyor, önünde duran iki adam, birini fırının içine itmeye çalışıyordu.
– İşte yine başa döndük İpek, diye bir çığlık attı Zeynep. Galileo bu. Onu diri diri yakacaklar.
– Hayır, olamaz!
Onu kurtarmalıyız, diyerek öne atıldı Zeynep. İki adamın arasından geçerek Galileo’nun bir kolundan tutup var gücüyle fırının önünden uzaklaştırmaya çalıştı. Çok geçmeden İpek de gelmiş, Galileo’nun öbür koluna yapışmıştı.
– Gücümüz yetmiyor Zeynep! Bu adamlar iriyarı, baksana!..
Fırının ağzından fışkıran alevler ellerini yalıyor, canlarını yakıyor ama aldırmıyorlardı. O da yetmezmiş gibi, kara kuşlar yine tepelerinde, ikisini de gagalayıp duruyordu. Kızlar bir yandan bu saldırılardan korunmaya, diğer yandan da Galileo’ya yardım etmeye çalışıyorlardı.
– Haydi Galileo! Bırakma kendini de sen de yardım et bize.
Zeynep’in sesiyle canlanıp direnmeye başladı Galileo. Bir yandan da fısıldıyordu:
– Gidin buradan; yoksa sizi de yakarlar!
– Bizi görmüyorlar merak etme! Sen yalnızca diren, boyun eğme bu adamlara.
– Bunlara direnmek çözüm değil ki! Arkalarında Engizisyon mahkemesi var.
– Olsun; onları da atlatacağız.
– Buna gücünüz yetmez!..
– Denemeden bilemeyiz ki!..
– Ben çok denedim Zeynep, onlarla baş edemedim; yoruldum artık! Öldürsünler de bitsin bu işkence!
– Bunca işkenceye boğun eğip de onca bilimsel buluş gerçekleştirdikten sonra yenilgiyi bu kadar kolay kabullenemezsin Galileo! Lütfen, bir kez daha!.. Bu kez de bizim hatırımıza…
– Tamam, öyle olsun!
Galileo, birden silkinip adamların elinden kurtardı yakasını.
– Bırakın beni! Yoksa fırına siz girersiniz!
Adamlar, şaşkınlıkla Galileo’ya bakıyor, biraz önce kaderine boyun eğen adama birdenbire ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Onların bu şaşkınlığından yararlanmak isteyen Zeynep’le İpek de Galileo’yu da yanlarına alıp oradan uzaklaşmak istedi. Bunu nasıl yapacaklarını düşünürlerken, o sırada duydukları kanat çırpınışlarıyla rahat bir nefes aldılar.
Galileo’yu gövdesine, kızları da kanatlarına alan Anka havalandı. Galileo, şaşkınlığından ne diyeceğini bilemiyordu:
– Kızlar, bu kuş da neyin nesi? Bu kadar büyük ve güzel bir kuş görmemiştim; üstelik de bizi taşıyabiliyor.
– O bizim arkadaşımız Anka… Sana yardım etmeye çalışıyor.
– Anka mı? Yani Simurg… Onların otuz tane olduğunu sanıyordum; üstelik de yalnızca bir efsane olarak!..
– Bazen neyin gerçek, neyin efsane olduğu karışıyor birbirine Galileo. Bunu sen bizden iyi bilirsin; çünkü bilim adamısın. Neden otuz değil de bir tek kuş olduğuna da ancak Anka yanıt verebilir.

 

– Bilimde gerçek gerçektir, efsane de efsane… Şu an yaşadığım da bir düş olmalı.
Yoksa böyle bir an küçük, bir başka zaman genç olarak çıkıp durmazdınız karşıma. Bir de bu kuş, Anka…
– Belki de haklısın Galileo. Bir düşte buluşmuş da olabiliriz.
– Çok garip… çok garip… olağanüstü… Galileo’nun şaşkınlıkla kendi kendine mırıldanmasını sessizce izlediler bir süre. Sonra, herkes kendi düşüncelerine daldı. Bir süre tüy bulutlarının arasında uçtular.
Bir eliyle Anka’nın kanadına tutunan Zeynep, diğer eliyle tüy bulutlarını yakalamaya çalışıyordu. Kara kuşları da ellerini yalayan alevleri de unutmuştu. Yerdeyken pamuk yığınlarına benzettiği bulutlar, içinden geçerken yalnızca birer esinti gibiydi. Onlar mı geriye doğru uçuyor, Anka mı ilerliyordu, bir an şaşırdı Zeynep. Öyle ilginç bir deneyimdi ki yaşadığı!..
Bir süre bulutlarla oynadıktan sonra, aklına takılan soruları sormaya başladı:
– Bizi şaşırttın Galileo! Kaderine boyun eğecek bir adama benzemiyordun. Ne oldu sana? İnsan savaşmadan yaşamından nasıl vazgeçer?
– Yaşamak, benim için bilimle uğraşmaktır Zeynep. Buna izin vermeleri bir yana, her adımımda cezalandırdılar. Birkaç kez zindana attılar, asmaya kalktılar, sonra ev hapsi… Yazdığım kitaplar yasaklandı. Gördüğünüz gibi, bu kez de yakmaya kalktılar. Yoruldum artık.
– Seni daha güçlü sanıyorduk. Öyle değil mi İpek? Gözlerini sıkı sıkı yuman İpek, başını sallayarak fısıldadı:
– Evet.
Onun yine yükseklik korkusunun depreştiğini anlayan Zeynep sustu. Korkular üzerinde düşünmeye koyuldu. İpek yüksekten korkuyordu, Galileo Engizisyon mahkemesinden, kendisi de karanlıktan. Her insanın bir korkusu olmak zorunda mıydı? Korkuları yok edecek bir ilaç yok muydu?
Bu konuda Galileo’ya bir soru sormaya hazırlanırken, Anka alçalmaya başladı. Düşüncelerini unutup aşağıdaki görüntüye çevirdi başını. Gördükleri karşısında bir hayranlık çığlığı atmadan duramadı:

– Of, bu ne güzellik! Aşağıya bakın!
– Buraya nasıl geldik, anlamıyorum. Burası, Vezüv Yanardağı. Çift doruklu, bakın!.. Dağ içinde dağ deriz biz buna.
– Şu denizin ve körfezin adı ne Galileo?
– O Tren Denizi, körfez de Napoli Körfezi…
– Çok güzel!..
– Şimdiki görünen güzelliğine aldanmayın, tarihte pek çok uygarlığı yok etmiştir lavlarıyla.
– Ah, bir de ben görebilsem!..
– Dene İpek! Belki de atlatırsın korkunu. Biliyorsun, Anka’nın güvenli kanatlarındasın.
– Biliyorum da söylemek kadar kolay olsaydı yapmak…
O sırada Anka, koyu renkli bir bulutun dalgalandığı dağın doruklarından biraz aşağıya inip kraterlerden birinin eteklerine kondu. Aşağıda görünen üzüm bağları ve meyve bahçelerinin renkleri denizin mavisiyle bütünleşip gözlerine bir şölen sunuyordu sanki!..
– Burası çok güzel!..
– Hele şükür, ayaklarım yere değdi, diyen İpek, çevresine bakıp gördüğü güzelliği bir süre hayranlıkla izledikten sonra, diğerlerine seslendi:
– Evet, gerçekten çok güzelmiş! Bakın bakın şurada da bir mağara var!
Arkalarını dönüp İpek’in eliyle gösterdiği yere baktılar. Gerçekten de insan eliyle oyulmuşçasına düzgün bir kapı görünümündeydi mağaranın girişi. Hep birlikte oraya yürüdüler.

Kapıdan ürkerek girseler de içeri girdikleri anda rahatlayıverdiler. Küçük bir oturma odası büyüklüğünde bir mağaraydı burası. Sanki birisi onlar için düzenlemiş, kanepeye benzetilen iki ağır taş oyulmuştu mağaranın duvarına.
– Burası tam aradığım yer, dedi Galileo. Spartaküs’ün sığınağı olmalı… Burada kimse görmeden kitaplarımı yazabilirim. Sağolun kızlar, bana büyük bir iyilik daha yaptınız!
– Ha, aklımdayken, saraydaki işin ne oldu?
– Ooohooo! O kısa sürdü. Sürekli okumam ve arada bir deneyler yaparken yakalanmam saraydakilerin hoşuna gitmedi. Ondan sonra o kadar çok işe girip çıktım ki!.. Ama benim işim bilimdi, başka işlerde çalışamıyordum.
– Anlıyorum. Yalnız, bize değil Anka’ya teşekkür etmelisin Galileo. Bizi buraya o getirdi.
– Edeyim de hani nerede Anka?
– Şimdi gitti, dedi Zeynep. Peşimizdeki kara kuşları sen görmedin ama Anka onları buradan uzaklaştırmak için gitmiştir büyük bir olasılıkla.
– Ben de görmedim Zeynep. Yine mi peşimizdeydi onlar?
– Gözünü açamadın ki İpek, dedi Zeynep. Evet ama Anka onları şaşırtır, uzaklaştırır ve döner, merak etme!
– Burası güvenli olduğu için bizi bıraktı sanırım, dedi İpek.
– Evet. Gereksinim duyduğumuzda yine gelecektir.
– Umarım bu kez yaralanmaz! Umarım, diyerek içini çekti Zeynep.
– Şimdi siz bu yaşadıklarımızın düş olmadığını mı söylüyorsunuz bana? Ve buna inanmamı…
– Biz de şaşkınız Galileo, dedi Zeynep. İnan ki neler olduğunu anlayamıyoruz! Bunu anlamaya çalışmaktan çok, sana yardım etmeye çalışıyoruz. Hepsi bu!..
– Peki, öyle olsun. Şimdi bana divit, mürekkep, papirüs ya da parşömen gerek. Onları da bulursam, burada
“İki Kainat Sistemi Üzerinde Konuşmalar” kitabımı yazabilirim. Uzun süredir aklımda… Kafamda yazdım bile ama kilise fırsat vermediğinden kitaba dönüştüremedim.
İpek araya girdi:
– Divitle mürekkebi biliyorum da papirüsle parşömen ne?
Galileo, İpek’e bir süre şaşkınlıkla baktıktan sonra, – Papirüsle parşömeni bilmiyor musunuz yani? İpek, başını önüne eğdi. Bunları bilmediği için suçluluk duymuştu. Zeynep, ne yanıt vereceğini bilemedi önce. Papirüsün Mısır’daki Nil kıyısında ve Habeşistan’da yetişen bir tür kamış olduğunu, yapraklarının ince ince kesilip yapıştırılarak kâğıt elde edildiğini; parşömenin ise hayvan derilerinden yapıldığını ama bunların çok eskilerde kaldığını;
bütün bunları da bir kitapta okuduğunu söylese, Galileo kadar da İpek şaşıracaktı. Onun susmasını da bilmediği şeklinde yorumlayan Galileo, konuşmaya başladı:
– Sizin köyde okuyup yazan yok sanırım, yoksa bilirdiniz, diyerek açıklamaya başladı.
– Teşekkür ederiz Galileo, dediler ikisi aynı anda.
– Neyse, dedi Galileo. Buralarda dağ keçisi vardır.
Parşömeni kendim yapabilirim; hem, yiyecek sorununu da çözmüş olurum. Ağaçlardan divit, kömür ve bazı bitkilerin karışımından da mürekkep yaptım mı, tamamdır.
O sırada, mağaranın derinliklerinden uğultular gelmeye başladı. İçerisi de oldukça sıcaktı.
– Galileo, dedi Zeynep. Burası çok sıcak değil mi? Ben çok bunaldım; üstelik bu uğultular da çok korkutucu…
Biraz dışarıya çıkalım. İpek de onu onayladı ama Galileo, işaret parmağını ağzına götürüp “sus” işareti yaptı. Bir süre yerin derinliklerinden gelen homurtuyu dinledikten sonra,
– Hemen çıkalım, dedi. Yanardağ patlayacak sanırım. Hızla dışarı koştular. Mağaranın önüne bir süre oturdular ama yer hem sarsılıyor, hem de oturdukları toprak sıcaklığıyla yakıyordu onları. Ayrıca, hemen arkalarında olan kraterden sıcak küller savrulmaya başlamıştı. Her yanlarının kül içinde kalması bir yana, durmadan öksürüyorlardı.
– Şimdi ne yapacağız?
İpek’in sorusu, Zeynep’in aklına başına getirdi. Galileo ise kendinden geçmiş, kulağını yere dayamış, ha bire sesleri dinliyordu.
– Anka, diye seslendi Zeynep. Neredesin? Çok geçmeden kanat çırpınışları duyuldu. Kızlar, hemen kanatlara bindiler. Galileo’yu ise bir türlü bindiremiyorlar; bunun bir doğa olayı olduğunu, bilim için burada kalıp gelişmeleri yazması gerektiğini söyleyip duruyordu. Sabrı taşan Zeynep, çığlık çığlığa bağırdı sonunda:
– Öleceksin Galileo!.. Engizisyon fırınından daha büyük bir ateşte yanarak hem de… Burada olanları yazmaya zamanın bile kalmayacak. Haydi artık, lütfen! Sonunda Galileo da Anka’nın gövdesine bindi. Gökyüzüne doğru yükselirken, bakışlarını Vezüv’ün doruklarından alamıyorlardı. Her iki kraterden de alevler gökyüzüne doğru fışkırıyor, sonra da kızıl bir sel halinde dağın eteğine doğru akıyordu. Dağın eteklerinde yer alan yemyeşil bağlar ve bahçeler, kısa süre sonra alevlerin altında yitip gitti. – Bakın kızlar, dedi Galileo. Denize doğru koşan şu kalabalığa bakın!
Can havliyle denize doğru koşan kalabalığı o zaman ayrımsayabildiler. Karınca gibi görünüyordu insanlar.
– Aman Tanrım! Kurtulabilecekler mi Galileo?
– Sanmam, dedi Galileo. Birazdan deniz de kabarır, onları bindiği sallarla çeker içine. Geçmişte öyle çok yaşandı ki!..Kızlar ağlamaya başlamışlardı. Kendileri güvendeydi ama binlerce insan yok olacaktı çok geçmeden.
– Yenemediğimiz en büyük güçtür doğa, dedi Galileo. Belki gelecekte…
Zeynep, hıçkırıklarının arasından söylendi:
– Geçmişte de bunun pek çok kez yaşandığını söyledin Galileo. O insanlar bunu bilmiyorlar mıydı? Neden gelip buraya yerleştiler?
– Evet, dedi Galileo. Bu doğru ama yanardağın külleri soğuduktan sonra, çok verimli bir toprak olur. Alevler yutmadan önceki bağları, bahçeleri düşünün… Hem, insanlar doğadan kaçabilirler mi? Burada yanardağ var ama başka yerde de deprem, sel, tayfun, kasırga olabilir.
– Bunun bir önlemi alınamaz mıydı?
– Henüz bilmiyoruz. Kalıp araştırabilseydim, belki bunun için bir iki ipucu bulabilirdim.
– Şimdiye kadar çoktan yutmuştu alevler seni Galileo. Bu araştırmaları yapmanın başka bir yolu olmalı.
– Yanardağ patlamaları önceden biliniyor artık, dedi İpek. Bunu bilmiyor musunuz?
Zeynep, telaşla konuyu değiştirmeye çalıştı ama Galileo duymuştu:
– Şaka yapıyor olmalısınız. Bunu ben niye duymadım? Gözlerini açık tutabilse Zeynep’in kaş göz hareketleriyle durumu anlayacaktı İpek. Onu bu şekilde uyarmanın olanaksızlığını anlayan Zeynep,
– Şaka yapıyor Galileo, dedi. Seni rahatlatmaya çalışıyor.
– Hiç de rahat değilim ama neyse…
– Daha önceki patlamalardan bildiklerini bize anlatır mısın Galileo? Yok olan köyler, kentler ve uygarlıklardan söz etmiştin ya bir ara.
– Onlar eskide kaldı kızlar. Şimdi 1631 yılındayız ve yeni bir yıkıma tanık oluyoruz.
– 1631 mi? İpek’in çığlık çığlığa sorduğu soruya Galileo içerlemişti.
– Bunu da bilmediğinizi söylemeyin bana! Zeynep araya girdi yine:
– İpek bir şok yaşıyor Galileo, dedi ve ekledi: Hangimiz yaşamıyoruz ki? Aşağıdaki görüntü gerçekten korkunç!..
Biraz geç kalsaydık, biz de o lavların içinde çoktan yok olmuştuk. Aşağıya bakmaya bile korkuyorum artık. Gözlerim kızıl alevlerden başkasını görmüyor. Deniz bile kızardı sanki!
– İşte bu doğru! Bakın, deniz nasıl da kabarıp kayıkları papirüs gibi parçalıyor.
– Bakamıyorum Galileo. Çok acı bir olay bu!
Öyle dese de aşağıya bir göz atmadan duramadı Zeynep. Deniz, öfkeli bir ağızdan fışkırırcasına yukarı çıkıp sonra hızla iniyor, üzerinde ne varsa parçalayıp derinliklerine çekiyordu.
– Geçmişte yaşananları anlatacaktın Galileo, dedi duyulur bir sesle.
– Geçmişte yaşananları görmedim ama kitaplardan okudum. Onları anlatayım, diyerek başladı anlatmaya:
“Vezüv’ün MS 79 yılındaki püskürmesiyle Pompei, Herculaneum ve Stabia kentleri haritadan silinmiş. Vezüv’den dumanlar yükselmeye başladığında bir patlama olacağını anlayan Pompei halkı, limana doğru kaçmaya çabalamış. Gemilere binebilenler, bir daha dönmemek üzere kentten uzaklaşmaya başlamışlar.
Sarsıntılar başlayınca, bir süre şaşkınlık yaşanmış. İnsanlar paniğe kapılıp 600 metre uzaktaki Sarno nehrinde olan bir limana atılmış; ama ne yazık ki onların yolunu da kabaran deniz kesmiş.
Dev dalgalar, bindikleri gemileri birer çöp gibi yukarıya kaldırıp kentin içindeki kızgın lav denizine doğru fırlatıyormuş. Bir yandan da gökten iri kum taneleri büyüklüğünde, çok kızgın küçük taşlar yağmaya başlamış.
İnsanları, sağa sola koşup duruyorlarmış. İçlerinde farkında olmadan Vezüv’e doğru koşanlar bile varmış. Evlerine sığınanlar evlerinde, denize koşanlar denizde boğulup yok olmuş. Yıkımdan, yalnızca o sırada kentte olmayanlar kurtulabilmiş.”
Burada susup derin bir soluk alan Galileo, üzgün bir ses tonuyla ekledi:
– Aynı şimdiki gibi…
– Evet, gerçekten çok kötü, diyerek içini çekti Zeynep. Gördüklerinden ve duyduklarından öylesine etkilenmişti ki, uzun süre konuşamadı. İpek’inse zaten ağzını açacak durumu kalmamıştı korkudan. Bir süre sessizce uçtular. Vezüv arkalarında kalsa da gökyüzündeki kızıllık patlamaların sürdüğünü anlatmaya yetiyordu.
– Kızlar, dedi Galileo. Vezüv’ün yakıcı yüzünü gördünüz ama onun bir de kurtarıcı yüzü vardır.
– Nasıl, dedi Zeynep.
– Vezüv, aynı zamanda Spartaküs’ün başlattığı isyana ilk ev sahipliği yapan yerdir. Spartaküs M.Ö. 73’te kendisiyle birlikte Capua’daki gladyatör okulundan kaçan 77 arkadaşıyla buraya sığınmıştır. Sonrasında da ona saldırmaya hazırlanan askerleri, uçurumdan geçerek atlatmış, halk arasında büyük taraftar toplamış; hatta Güney İtalya’nın büyük çoğunluğunu ele geçirmiştir.
– Spartaküs’ün filmini izlemiştim. Sonunda ölümü kötüydü ama yine de ayaklanan kölelelerin lideri olmuştu.
Uzun süredir ilk kez konuşuyordu İpek. Galileo’nun şaşkınlığıysa sözlerine yansımıştı:
– Film mi? O da ne?
– Tiyatro benzeri bir gösteri Galileo, dedi Zeynep.
– Nerede izlediniz? Kilise onu da yasaklamıştı.
– İşte onu anımsamıyorum, dedi Zeynep.
Galileo, bunun pek üstünde durmamıştı. Aklına gelen bir düşünceyi ekleyiverdi hemen:
– Vezüv, çalışmak için çok güvenli bir yer. Spartaküs ile arkadaşlarını bile koruduğuna göre… Orada kitap yazdığımdan kimsenin haberi olmaz.
Kızlara anlatıyor gibi değil de kendi kendine konuşuyor gibiydi Galileo. Bu yüzden Zeynep de dinlemekle yetindi. Bu arada, İpek’e baktı yan gözle. Sıkı sıkıya yumduğu gözleriyle bir heykelden farkı yoktu sanki! Onun için üzülüyor ama nasıl yardım edeceğini de bilmiyordu.
– İpek, diye seslendi. Gözlerini açmayı denesen, korkuyu düşünmesen belki de kurtulacaksın bundan.
– Sürekli bunu söyleyip duruyorsun ama açabilsem açmaz mıyım? Bundan kurtulmayı ben de istiyorum ama…
– Sürekli de söyleyeceğim İpek, bana kızsan da… Daha önce denemiştin, haydi bir daha dene! Bir kitapta okumuştum; korkularımızdan kurtulmak için onlarla yüzleşmemiz gerekiyormuş.
– Ya düşersem…
– Gözlerin kapalıyken düşmüyorsun da açınca mı düşeceksin? Hem Anka düşmene izin verir mi? En güç anlarımızda yanımızda olmadı mı? O olmasaydı, yanardağın patlamasından kurtulabilir miydik?
– Biliyorum, biliyorum da bunu kendime bir anlatabilsem…
İpek, yavaşça gözlerini açtı. Kıpkızıl gökyüzü, yanardağdan çok da uzak olmadıklarını gösterir gibiydi. Buna karşın, tüy bulutlarının yüzünü yalayarak geçtiğini görmek, kızıllıklar arasında ışıldayan mavi gökyüzünün varlığını bilmek biraz olsun rahatlattı; ama başının dönmesi ve midesinin bulanması geçmiyordu.
– Görüntü çok güzel Zeynep, haklısın ama başım ve midem…Birden öğürmeye, midesinde ne varsa boşaltmaya başladı. Yanındakilerden, en çok da kanadını kirlettiği Anka’dan özür dilemeye hazırlanıyordu ki görüntü dalgalandı, kendisini banyoda buldu, Zeynep’i de yanında.
– Özür dilerim Zeynep, dedi. Yine her şeyi berbat ettim, değil mi?
– Olur mu, dedi Zeynep. Sen düşünme bunları da bir an önce iyileşmeye bak.
– O kadar söyledim sana İpek, abur cuburdan uzak dur, diye! Laf anlamıyorsun ki kızım!
Annesine yanıt vermesine zaman kalmadan, babası girdi araya:
– Midesini üşütmüştür belki de hanım; üstüne varma çocuğun!
İpek, onların yanlarına ne zaman geldiğini anlamasa da bunun üzerinde pek durmak istemedi. Son yaşadıklarıyla olaylar, kişiler ve zaman birbirine karışıyordu zaten.
– Doktora götüreyim kızım, dedi babası.
– Yok baba! Biraz yatıp dinlenince geçer.
– Annem şimdi ona bir nane limon kaynatır, iyileştirir dayı, dedi Zeynep. Annemin şaşmaz ve etkili ilacı…
İpek’ten sonrası güldü Zeynep’in sözlerine. İpek de yüzünü kurulayıp çıktı banyodan. Diğerlerinin arkasından mutfağa yürüdü.
– Haklıymışsın Zeynep, dedi. Baksana, halam ocağın başına geçmiş, senin dediğin ilacı kaynatmaya başlamış bile.
– Ben annemi bilmez miyim?
Gülüşmeler, İpek’in rahatsızlığıyla gerilen havayı ısıtıverdi. Bu arada, Zeynep’in annesi elindeki nane limon bardağını masanın üzerine bırakıp,
– Herkes annesini bilir, dedi gülerek; ama halasını da bilir. Haydi bakalım İpek, iç şunu da hepimiz rahatlayalım.
Tamam, diyerek bardağa uzandı İpek. Hepsinin gözü onun üzerindeydi.
– Yemek yiyebilecek misin İpek?
– Hayır hala, sağ ol. Hemen yatacağım.
– Tamam sen yat, gece acıkır da uyanırsan bir şeyler hazırlarız.
İpek, bardağı bilgisayar masasının üzerine bırakıp yatağına uzandı. Zeynep, ona bir kez daha göz attıktan sonra çıkıp mutfağa yürüdü. Çok acıkmıştı. Sabah kahvaltısını Galileo’ya vermiş, öğle yemeğini de bir elmayla geçiştirmişti.
– Ooo, neler hazırlamış yengemle dayım?.. Masada yok yok, neredeyse. Tüh! İpek de yanlış zamanda midesini bozdu. Bu kadar güzel yemeklere dayanılır mı şimdi?
-Yarasın kızım. Hep annenle baban hazırlayacak değiller ya… Hem onlar yorgun geldi işten. İpek de düzelir, merak etme! Daha sonra yesin o da.
Masa çok güzel hazırlanmıştı gerçekten. Çorba, salata, sebze yemekleri, masanın tam ortasında da kızarmış bir tavuk…
– Bu kadar güzel bir masada, servis de bana düşmeli, dedi babası. Herkes otursun.
Babasının sözleri gülüşmelerle karşılandı. Annesi hemen söze girdi:
– Yemekten sonraki çayı bana yüklemeye çalışıyor da ondan bu servis hevesi.
– İşte bu doğru, diyen babası hem gülmesini hem de servisi sürdürdü.
Yemek çok neşeli geçmişti. Onlar masayı toplayıp günlük söyleşilerine dalmış, Zeynep de sessizce ayrılmıştı.
Odasına girince İpek’in uyuduğunu gördü ama bu pek de rahat bir uykuya benzemiyordu. İpek, ellerlini kollarını sallıyor, ara sıra da anlaşılmaz sözcüklerle sayıklıyordu.
Yaklaşıp elini tutmak, onu rahatlatmak istedi; ama elini tuttuğu anda onun çok ateşli olduğunu anlayıp salona fırladı:
– Anne, hala, dayı… İpek’in çok ateşi var.
Hepsi birden odaya koştular. İpek’in üstünü açıp ıslak havlu koydular başına. Gözlerini açıp şaşkınlıkla onları izleyen İpek, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
– Kalk kızım, üstünü değiştirip doktora gidelim. Üşütmüşsün sanırım.
– Yapma baba!.. Antalya’nın sıcağında insan üşütür mü?
– Klimayı açıp önüne uzanırsanız üşütür elbette! Belki de başka bir hastalığın vardır. Doktora bir gidelim de…
İpek, yorgun argın yerinden doğrulurken, annesinin yardımıyla üstünü değiştirdi. Herkesin üzgün yüzüne bakıp,
– Biraz sonra iyileşirim, büyütmeyin ne olur, dedi suçlu gibi.
Zeynep de gitmek için diretse de kabul etmediler. Dayısıyla babası İpek’i alıp çıktı.
– Haydi sen yat Zeynep, dedi annesi. Onları bekleme, geç gelebilirler.
– Olmaz anne! İpek’in iyi olduğunu görmeden uyuyamam ki!..
– Kızım, hastaneye gittiler. Kan tahlili falan yaparlarsa geç olur. Sabah görürsün.
– Annen doğru söylüyor Zeynep, dedi yengesi. Hem meraklanma, İpek sabaha sapasağlam karşında olur!
Öyle dese de yengesinin yüzündeki üzüntüyü okuyabiliyordu Zeynep. Onları üzmek istemediği için yattı. Uyumaya niyeti yoktu ama çok geçmeden günün yorgunluğuna yenilmiş, uyumuş kalmıştı.
Yüzünde bir kanat okşaması duyumsayıp gözlerini açınca, epeydir görmediği, kendisine benzeyen ama bedeninin yarısı görünmeyen kanatlı kızla burun buruna geldi. Önce bir korku sardı bedenini, sıçradı yatağından; sonra da dili tutulmuşçasına, kızın kanatlarını sallayarak konuşmasına bakıp kaldı.
– Korkma Zeynep! Ben Anka’yım, unuttun mu? Bazen bu kılığa girerim, bazen de kuş… Senin gibi olmak hoşuma gittiği için…
– İ…İyi de, bedeninin yarısı yok yine, dedi Zeynep kekeleyerek.
– Var da sen göremiyorsun. Bütünüyle senin gibi olamam zaten. Seni korkutuyorsam, eski durumuma döneyim.
– E… evet, iyi olur, dedi Zeynep. Korkmak değil de kendi yansımamın yarısını görünce bedenimi saran bir ürküntü bu!.. Kuş görünümünü daha çok sevdim.
Anka, bir silkindi. Hemen, Zeynep’in alıştığı kuş görünümüne dönüverdi.
– Haydi, atla sırtıma, gidiyoruz!..
– Nereye yine?
– Pisa’ya…
– İpek…
– İpek uyuyor, baksana. O iyi, merak etme!.. Bu yolculuklara dayanamıyor bedeni. Bu kez, onsuz gidelim.
– Yok, olmaz Anka!.. En azından uyandırıp haber verelim. Yavaşça İpek’in yatağına yaklaştı. Elini alnına koyunca ateşinin düşmüş olduğunu gördü. Fısıltıyla seslendi:
– İpek… İpek…
Birkaç kez daha seslense de uyandıramadı İpek’i.
– Haydi gidelim Anka!.. Sanırım hastanede ilaç verdiler, uyanmıyor. Dönüşte anlatırım olanları. Anka’nın sırtına atlar atlamaz oda dalgalandı deniz
gibi. Kendini Pisa’da, Galileo’nun kulübesinin önünde buldu. Kulübenin penceresinden gelen güçlü ışık dikkatini çekti. Yaklaşıp içeri bakınca, kulübenin içinde yeni başlayan yangını görüp bir çığlık atarak hızla içeri daldı.

Yangın yatakta başlamıştı. Kapının hemen yanındaki suyu
yatağa devirdi ama yangını söndürmeye yetmemişti bu.
Galileo’ya seslendi çılgınlar gibi:
– Galileoooo! Neredesin?

– Kulübe küçüktü zaten. Onun içerde olmadığını anlaması için çevresine bir göz atması yeterliydi. Tam dışarı çıkacakken masanın üzerinde papirüs parçaları gördü.
Toprak bir fincanda da çay vardı. Fincana dokundu, ılıktı. O sırada, masanın yanındaki toprak testiye gözü takıldı.
Onu kaptığı gibi yatağın üzerine boşaltıp Galileo’nun yakınlarda olduğunu düşünerek dışarı fırladı.
Kulübenin çevresini dolaşıp epeyce seslense de Galileo’yu bulamadı. Tam da Anka’nın nereye kaybolduğunu düşünüyordu ki, önünde beliriverdi kuş.
– Atla Zeynep!
– Kulübe yanıyor Anka. Orayı öyle mi bırakacağız?
– Yok, söndü bile, merak etme!..
– Sen mi söndürdün?
– Senin döktüğün suyla sönmek üzereymiş zaten, ben de kalanını söndürdüm.
– Haydi gidelim o zaman!
Anka’nın sırtına atlayıp sıkı sıkı sarıldı. Yükselirken, çevreye göz atmaktan da geri durmuyordu. Ayın ışığı ortalığı aydınlatıyordu ama Galileo görünürlerde yoktu.
Toprak fincandaki çayı bile soğumamışken, bu kadar uzaklaşmış olamazdı.
– İlerdeki faytonu görüyor musun Zeynep?
– Belli belirsiz Anka… Ay ışığı olsa da geceleyin ve bu kadar yüksekten nasıl göreyim? Hah, şimdi daha iyi gördüm!.. O faytonda mı Galileo yoksa?
– Evet, tutuklamışlar yine.
– O zaman onu kurtarmalıyız Anka.
– Nereye götürdüklerini biliyorum, merak etme.
Anka uçuşunu hızlandırdı. Fayton geride kalınca Zeynep’i bir telaş alsa da Anka’ya güveniyordu.
Sakin bir zamanda, Anka’nın kanatlarında yavaş yavaş uçmayı ve dolunayın aydınlattığı ılık gecenin güzelliğini doyasıya yaşamak isterdi ama şimdi buna zaman yoktu.
Çok geçmeden, Roma’da, bir zindanın önündeydiler. Burayı daha önceden tanıyordu Zeynep. İpek’le birlikte gelmişlerdi.
Zindanın önünde yoğun bir kalabalık vardı. Alana bir ateş yakılmış, bir tarafa bir masa, yüksek arkalıklı iskemleler konmuş, tören havası verilmişti. Bu hazırlığın Galileo için olduğunu anlamaması olanaksızdı Zeynep’in.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, Anka’nın sırtında uyuyup kalmış olmalıydı. Faytonun tekerlek sesleriyle uyanıp kalabalıkla birlikte yola bakmaya başlamıştı. Ortadaki ateşten aldıkları odunları meşale gibi kullanıyorlar, faytona doğru yürüyorlardı.
– Anka, diye fısıldadı. Bunlar faytonla birlikte Galileo’yu yakmaya kalkmasınlar…
– Buna izin vermeyiz Zeynep, dedi Anka. Zaten önce yargılayacaklardır. Baksana, Engizisyon mahkemesi kurulmuş yine.
Fayton, eli silahlı, miğferli, tarih kitaplarından fırlamış gibi görünen askerlerin korumasında, kalabalıktan sıyrılıp meydanda durdu. İki askerin sürüklercesine faytondan indirdiği Galileo mahkeme olarak düzenlenen yere götürülürken, kalabalık ellerindeki ateşli odunlarla ona saldırmaya çalışıyordu.
Kocaman isli kandillerin aydınlattığı masada yerini alan yargıçlardan en parıltılı giysili ve en süslü asası olanın işaretiyle kalabalık sessizleşti. Bu, Zeynep’in daha önce de gördüğü mahkeme başkanıydı.
Galileo, masaya yaklaştırılıp önünde diz çökmeye zorlandı. Saçı sakalı birbirine karışmış, giysileri yer yer yırtılmıştı. Getirilirken epeyce hırpalandığı belliydi. İçi sızlamıştı Zeynep’in. Ne yapacağını bilemiyordu. Anka’nın yanında olduğunu düşünüp fısıldadı:
– Onu böyle mi bırakacağız Anka?
Anka’dan ses yoktu. Başını kaldırınca, tepelerindeki kara kuşların çil yavrusu gibi dağıldığını gördü. Anka’nın, onların saldırısından kendisini korumaya çalıştığını anlayınca gözleri doldu. Ona zarar gelmemesini dileyerek beklemeye başladı. Neden sonra kara kuşlar yok olmuş, Anka’da onun az önce sorduğu soruyu yanıtlamıştı:
– Yargılamanın sonucunu bekleyelim bakalım Zeynep. Şu an yapabileceğimiz bir şey yok. Zeynep, gözyaşlarını tutamıyordu.
– İyisin, değil mi Anka?
– İyiyim, merak etme!.. Onlar bana zarar veremez!
– Bunu duyduğum iyi oldu Anka; sensiz ne yapardım ben?
– Eminim başının çaresine bakardın.
Zeynep, meydanı eliyle göstererek:
– Galileo’ya bak…
– Ağlama Zeynep!.. Gücümüz oranında ona yardım edeceğiz.
Gözlerini kurulayan Zeynep, başlayan yargılamayı izlemeye koyuldu.
Masanın üstüne kalınca bir kitap koyulmuştu suç delili olarak.
– Bu kitap hangisi acaba Anka?
– İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar.
– Geçen görüştüğümüzde bundan söz etmişti. Bitirmiş demek. Şimdi hangi yıldayız Anka? Her gelişimizde farklı bir zaman diliminde oluyoruz da…
– 1633…
– Onunla en son görüştüğümüzde 1631’di. Kitap yeni mi yayınlandı?
– 1632’de, yani geçen yıl yayınlandı. O zamandan beri de üstünde kıyametler kopardılar. Arkadaşı Papa olunca kendisine dokunmayacaklarını sandı Galileo ama durum ortada işte!..
Bu sırada yargılama başlamış, Galileo’nun yaptığı bütün bilimsel çalışmalar ve yazdığı kitaplar suç delili olarak sayılıp dökülmeye başlanmıştı. Zeynep, her söz ve davranışta şaşkınlıktan gözlerini kocaman açarak sonucu
bekliyordu.
Yargılamanın sonucunda, Galileo’nun yaşamının sonuna kadar zindanda kalmasına ve kitaplarının yakılmasına karar verildi.
Bunu duyan kalabalık uğuldamaya, ellerinde ateşli odunlarla Galileo’nun üzerine saldırmaya başladı. Zeynep’i olduğu yerde bırakan Anka, ok gibi fırladı. Galileo’nun ateşe atılan kitaplarını kurtarmak için birkaç dalış yaptı. Kitapları getirip Zeynep’in önüne bıraktıktan sonra da Galileo’nun çevresinde kalkan olmaya, onu ateşli saldırıdan korumaya uçtu.
Zeynep, yalnızca kapakları yanmış kitaplara bir göz attı ama aklı Anka’yla Galileo’daydı.
Galileo ateşten korunmuş, zindana kapatılmak üzere gönderilmişti ama Zeynep gözyaşlarını tutamıyordu. Çünkü kanatlarından tutuşan Anka, alevler içindeydi. Hızla yerinden fırladı. Anka’nın yanına koşup onu söndürmeye çalıştı ama başaramadı. Alevden etkilenen ellerinin sızısını bile duyacak durumda değildi. Gözlerinin önünde küle dönüşen Anka’nın yanına çöktü, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Biraz kendini toparladığında, çevresine baktı. Kendisinden başka kimse yoktu karanlıkta. Meydandaki ateşin alevi sönmüş, akkor halinde ışıldıyordu yalnızca.
– Ah Anka!.. Sensiz ne yapacağım ben? Anka’nın sıcak küllerini okşuyordu bir yandan da.

 

Daha önce yanan bir canlı görmemişti, hem de bu kadar yakından… Anka, onun masal kuşu ve en sevdiği dostuydu.
Şimdi onsuz ne yapacak, eve nasıl dönecek; en önemlisi de kendisini Galileo için feda eden Anka’yı nasıl unutacaktı?
Orada öyle ne kadar kaldığını bilmiyordu. Kendine geldiğinde Anka’yla vedalaşıp yola koyulması, eve dönmek için bir yol bulması gerektiğini düşündü. Anka’nın küllerini toplamalı, onu uygun bir yere gömmeliydi. Orada, öylece bırakamazdı onu.
Külleri avuçladığında, içi sızladı yeniden. Toplayıp hepsini, geceliğinin eteğine doldurdu. Bir süre öylece oturdu.
Külleri nereye götüreceğini düşünürken kucağında bir kıpırtı duyumsadı. Eteğini açtığında, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse. Çünkü Anka’nın külleri gittikçe canlanıyordu. Çok geçmeden, rengarenk, kucağına sığmayan kocaman kuş, yeniden gülümsedi ona.
– Anka!.. İnanamıyorum!.. Sen misin gerçekten?
– Evet Zeynep. Ben Anka’yım, küllerimden hep yeniden doğarım.
– İyi ki Anka’sın sevgili arkadaşım, iyi ki yeniden doğansın ve doğdun! Yoksa ben sensiz ne yapardım?
– Seni burada, yapayalnız bırakacağımı mı sandın?
Zeynep sevgiyle sarıldı ona. Bu kez sevinçten ağlıyordu; hem de hıçkıra hıçkıra… Anka, kanatlarıyla onun gözlerini sildi.
– Haydi artık ağlama!.. Yapacak çok işimiz var. Önce kitapları bir yere gizleyelim ki bulup yakamasınlar.
O zaman aklına geldi kitaplar. Onları bıraktığı yere doğru yürüdü. Hepsini kucaklayıp Anka’nın sırtına bindi.
– Nereye saklayacağız bunları Anka?
– Kütüphanenin bodrumuna. Orada aramak kimsenin aklına gelmez. Bulduklarında yıllar geçmiş olacak. O kitaplar da bilimsel devrimin anahtarı olacak. Anka’nın kanatlarında geceyi yarıp büyükçe bir binanın, karanlık ve nem kokulu bodrumunda buldu kendini Zeynep. Kitapları; oradaki ağır, tozlanmış, yıllardır el sürülmemiş diğer kitapların arkasına sakladı.
Bodrumdan çıkıp Anka’ya eve dönmesi gerektiğini söylediği anda,
– Yum gözlerini, dedi Anka. Ortam dalgalandı. Ilık bir denizde yüzer gibi bir süre gidip de gözlerini açtığında, kendini yatağında buldu,
kucağında da Anka’nın bir teleğini… Yeni doğan gün, penceresinden gülümsemeye başlamıştı ama uykusu vardı Zeynep’in. Anka’nın teleğini koynuna sokup uykuya dalmaya hazırlanıyordu ki, üstünde yaşadıklarının düş olmadığını gösteren is ve yanık izlerine takıldı. İpek ve ailesi görmeden temizlenmeliydi. Hemen kalkıp banyoya koştu. Suyu açıp duşun altında uzun süre kaldı. Annesinin sesini duyduğunda, geceden iz kalmamıştı üzerinde:
– Banyoya girince çıkmak bilmiyorsun Zeynep! Çık artık, herkes seni bekliyor.
– Geliyorum anneee!
Çıkıp kurulandı hemen. Hızla giyinip çıktığında İpek’le karşılaştı.
– Günaydın İpek. Nasıl oldun?
– İyiyim ama sen yine yoktun gece.
– Anlatırım sonra. Neler oldu bilsen?
– Bensiz haaa! Alacağın olsun senin Zeynep!..
– Çok uğraştım ama uyanmadın ki!..
– Haydi kızlaaar! Kapının önünde fısıldaşmayı kesin de işinizi bitirip mutfağa gelin. Kahvaltı masası hazır.
– Tamam anne, geliyoruz.
İpek banyoya girerken Zeynep de odasına dönüp giyindi. Bornozunu asmak için banyo kapısında biraz bekledi. Banyodan çıkan İpek’in sessizce yanından geçip gitmesinden, kendisine kırıldığını anladı. Nasılsa gönlünü alırım, diye düşünüp bornozu astıktan sonra mutfağa yürüdü.
– Erkenden bizi kaldırdığına göre, bu gün denize gidiyor olmalıyız; değil mi dayı?
– Yok kızım, dedi dayısı. İpek’e gece bir iğne yaptılar, ateşi düştü ama bazı tahliller için hastaneye yeniden götürmemiz gerekiyor.
– Az önce konuştuk İpek’le. İyi görünüyordu.
– Olsun. Doktorun dediklerine uymamız, iyi olduğundan emin olmamız gerek.
– Ben de geleyim mi hastaneye?
– Gezmeye gitmiyorlar Zeynep, dedi annesi.
– Olsun anne! Siz işe gideceksiniz, onlar hastaneye…
Ben evde yalnız mı kalacağım? Hem, İpek’in de canı sıkılmamış olur.
– Gelsin abla, dedi dayısı. İpek’in muayenesi uzun sürmez. Biz sonuçları beklerken, onlar da bahçede oynar.
– İpek kahvaltıya gelmeyecek mi?
– Yok, dedi yengesi. Onun aç gitmesi gerek.
Karnını doyuran Zeynep, odasına döndü. Hastaneye gitmeden, İpek’in gönlünü almalıydı.
Yatağının üzerine uzanmıştı İpek. Zeynep, onun yanına oturdu:
– İpek, ne olur küsme bana!.. Gerçekten çok uğraştım. İstersen, bir daha geldiğinde Anka’ya sor.
– Yok, sana inanıyorum Zeynep. Küs değilim, yalnızca üzüldüm. Neler kaçırdım kim bilir?
– Hepsini anlatacağım sana. Hem, yine gideriz. Sen iyileş de…
– İyiyim Zeynep. Hepsi yükseklik korkumdan oldu, biliyorsun ama bunu anlatamam ki annemle babama!
– Olsun. Tahlilin sana zararı olmaz. Hem ben de geleceğim hastaneye.
– Gerçekten mi?
– Evet. En iyi arkadaşımı yalnız bırakır mıyım?
İpek’in üzgün yüzü gülüvermişti. O sırada gelen çağrıyla odadan çıktılar. Hastaneye varmaları pek uzun sürmemiş; İpek yeni den muayene edilmiş, kan alınmış, sonuç bekleniyordu.
– Biz bekleriz kızlar! Haydi, siz bahçeye çıkın da hastane havasını daha fazla solumayın.
Zeynep, dayısının sözleri üzerine İpek’in koluna girdi.
Dışarı çıkıp bahçedeki ağaçlardan birinin altındaki tahta sıraya oturdular.
– Sabırsızlıktan ölüyorum Zeynep! Neler oldu gece? Haydi, anlat artık!
Zeynep, gece yaşadıklarını olduğu gibi anlattı. İpek, kimi zaman şaşkınlık çığlıkları atarak, kimi zaman gözleri dolarak dinledi. Zeynep’in anlattıkları bittiğinde, onunla geceyi yaşamışçasına yorulmuştu.
– İnanamıyorum Zeynep!..
– Haklısın İpek!.. Ben bile hala inanamazken…
– Umarım, bir dahaki sefere birlikte gideriz. Yeni serüvenleri kaçırmak istemiyorum. O sırada yanlarına gelen dayısıyla yengesi, onların konuşmalarını böldü.
– Kalkın bakalım kızlar, gidiyoruz.
– Ne oldu anne? Neyim varmış?
– Yalnızca biraz üşütmüşsün kızım. İlaç verdi doktor.
Haaa, bir süre denize girmek de yok…
– İşte bu kötü haber, diye sızlandı İpek. Deniz olmadan bu sıcak…
Arabaya yürüyüp eve döndüler. İpek kahvaltı ederken, Zeynep de ona eşlik etti. Sabah yemesine karşın, yine acıkmıştı.
Kahvaltıdan sonra odalarına çekildiler. İkisi de yorgun ve uykusuzdu. Yataklarına uzanıp karşılıklı konuşurlarken uyuyup kaldılar.
Anka’nın kanatlarındaydılar yine. Ne zaman uçtuklarını anlamadan; Galileo’nun kulübesinin önünde buldular kendilerini.
Bir önceki gelişlerindeki gibiydi kulübe; yıkık dökük bir harabe… Kapıyı yavaşça itti Zeynep, içeri girdiler.
İçerisi yine darmadağınık ve pisti.
Galileo, öncekinden biraz daha yaşlanmış ve zayıflamış görünüyordu. Zeynep usulca yaklaştı. Hırıltıyla nefes alan adama seslendi:
– Galileo, iyi misin?
Yalnızca bir inleme sesi duydular. Zeynep elini başına götürdü onun, ateşi vardı. Açık gözleri boşluğa bakıyor gibiydi.
İkisi birden işe giriştiler. İpek evi topladı, Zeynep de bir bez ıslatarak Galileo’nun elini, yüzünü sildi. Karmakarışık olmuş saçlarını ve sakallarını taradı.
Olabildiğince yatağını düzeltti.
– Haydi, dedi yanlarında beliren Anka. Zindandan çıkardılar ve uzun süredir evinde göz hapsinde tutuyorlardı onu. 1642 yılındayız. Galileo yetmiş yaşına geldi ve uzun süredir de gözleri görmüyor. Hiçbir insan sonsuza dek yaşayamaz kızlar; bunu biliyorsunuz. Şimdi zamanı dolmak üzere… Bizim de buradan gitmemiz gerek.
Zeynep’le İpek’in gözlerinden dökülen yaşları görünce,
– Üzülmeyin, dedi. Onu yanmaktan kurtararak tarihin akışını değiştirdiniz zaten. Yalnız onu değil, kitaplarını da kurtardınız. Bilime büyük bir hizmettir bu!
– Ben büyüyünce bilim insanı olacağım, dedi İpek. Kararımı verdim.
– Bilim insanı olmak ne kadar güç, görmedin mi İpek, dedi Zeynep.
– Olsun!.. Başarmak için elimden geleni yapacağım. Hem Ortaçağ’da değiliz artık.
– Şu anda Ortaçağ’dayız ama…
– Ben de şu andan değil, kendi zamanımızdan söz ediyorum, biliyorsun Zeynep.
– Biliyorum. Bilim insanı olmayı ben de düşünebilirim. Belki de birlikte çalışırız, ne dersin?
– İşte bu çok güzel olur!..
– Kızlar, bu konuşmayı daha sonraya bıraksanız… Neredeyse Galileo’yu almaya gelirler. Burada işimiz kalmadı artık. Onu son kez de gördüğümüze göre…
– Sen olmasaydın bunların hiçbirini başaramazdık ki Anka, dedi Zeynep. Bizim haberimiz bile olmazdı Galileo’dan.
– Siz olmasaydınız da ben başaramazdım. Bir insanın yardımına gereksinim duyuyordum, seni buldum Zeynep; sonra da İpek’i… Bu bir ekip işi. İkinize de teşekkürler. Şimdi gitme zamanı…
– Yine gelecek misin Anka? Seni yine görebilecek miyim?
Ben seni çok seviyorum, dedi Zeynep.
– Ben de, dedi İpek. Çok fazla yararım olmadı size ama…
– Öyle söyleme İpek!.. İkinizi de seviyorum kızlar! Yine geleceğim. Bu kez başka bir serüvende yardımınızı isterim belki.
– Benim de mi?
– Elbette senin de İpek!.. Gelecek sefere daha fazla yardım edersin, ödeşiriz.
– Tamam o zaman! Seve seve…
– Birkaç sorum olacak Anka. Seninle ilk görüştüğümüzde, hani bana benzeyen görünümünle…
– Evet.
– Dışarı çıktığımda gördüğüm o çocuk ve kuş kalabalığını, resimlenmiş kitapları bir daha görmedim. Onlara ne oldu?
– O yalnızca bir görüntüydü. Benden korktuğunu anlayınca, bu şekilde seni rahatlatmayı ve konu hakkında ipuçları vermeyi düşünmüştüm.
– Yine de korkmuştum ama… Özellikle de kitap elimde yanmaya başladığında…
– Onun sorumlusu ben değildim Zeynep. Kitabı yakan kara kuşlardı. Ben son anda, “ONU KURTAR” yazısına dönüştürebilmiştim alevleri
– Anladım Anka. Bir sorum daha var. Bazen şimdiki yaşımızda, bazen de olduğumuzdan büyük ya da küçük olduk bu serüvende. O nedendi?
– O yalnızca duruma uygun davranmanız içindi.
– Bir de neden ben? Bir bilim insanı sana daha çok yardım etmez miydi?
– Bilim insanlarının yaşamını anlatan bir kitap gördüm masanda da ondan… Hem bir yetişkinin değil, bir çocuğun yardımına gereksinimim vardı.
– Anladım. Bilimsel Tarihe Yön Verenler kitabı… Okumaya henüz başlamamıştım.
– Haydi artık, sorular bittiyse gidelim; geç kalıyoruz!.. Benim de bir sorum olacak Anka, dedi İpek:
– Galileo İtalyan, Biz Türk’üz. Nasıl aynı dili konuşup anlaşabildik?
– O da gizemli kalsın İpek. Ben de kuşum ama sizinle aynı dili konuşmama engel olmadı bu durum.
Tamam, diyerek, ikisi de Anka’ya sıkı sıkı sarıldı. Onun kanatlarına bindikten hemen sonra, kendilerini odalarında buldular yine. Ellerinde, Anka’nın birer teleğiyle birbirlerine bakıp kaldılar.
– Biz döndüğümüzde gidersen yeni bir serüvene Zeynep… Burada olmazsam…
– Anka’yı unutuyorsun. Olduğun yerden alırız seni, evinizden… – Gerçekten mi?
O sırada havada uçup İpek’in kucağına konan üçüncü bir telek, Zeynep’in söylediklerini onaylar gibiydi. Ipek,
telegi alıp koynuna sokarken,
– Bunu bir söz olarak alıyorum Anka, ona göre, dedi. Gülüserek birbirlerine sarıldılar. Ikisini de gelecekte yasayacakları serüvenlerin merakı sarmıstı bile… Yüzleri, gözleri ısıl ısıldı.

1. Kitabın Sonu

 

 

 

 


Sınavlara Hazırlık Arama Robotu
YGS & LYS TEOG KPSS TUS KPDS Ehliyet Sınavı PMYO JANA

Seçim esnek olup ilgili alanları seçiniz, Örneğin ehliyet sınavı için branş olarak matematik seçmeyiniz :)