sabit reklam
Anka’nın Kanatları – Korku Tüneli (2. Kitap)

ISBN 978-605-356-179-8

Yayınevi: Bu Yayınevi

Yazar: AYŞE YAMAÇ

Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.

Korku Tüneli

“Eğer onu geri istiyorsan mağara sandığın o Korku Tüneli’ne gel! Gelmezsen bir daha düşünde bile göremezsin onu!”
Yatağının üstüne ne zaman ve kim tarafından konulduğunu anlamadığı nota bakıp kaldı. Onu yitirdiğini sanmakla nasıl da yanılmıştı! Demek ki çalmışlar ve şimdi de geri vermek için onu çağırıyorlardı, hem de arkadaşlarına olanlardan ve ailesinin cezayla karışık uyarılarından sonra,
yanından bile geçmek istemediği Korku Tüneli’ne!
– Çağırıp duruyorum da neden ses vermiyorsun kızım?
Ben de uyanamadığını sanmıştım. Haydi kahvaltıya!
Elindeki nota bakıp kalmış; ne annesinin çağrısını duymuş ne de kapıyı açtığını görmüştü. Şaşkınlığından sıyrılmaya çalıştığı bir ses tonuyla:
– Duymadım anne, hemen geliyorum, dedi.

– Nedir o elindeki?
– Önemli bir şey değil anne, okuduğum kitapların biriyle ilgili bir not…
Annesini yanıtlarken kağıdı buruşturup eşofmanının cebine tıkıştırıvermişti telaşla.
– Dur bakayım, yüzün kızarmış senin, ateşin mi var yoksa?
Annesinin alnına uzanan elini iterken:
– Yok anne, ne hastalığı? Bana bebek gibi davranmaktan vazgeç artık! Hasta olsam söylerim.
– Senin şu son zamanlarındaki hırçınlığın, beni çok üzüyor Zeynep, bilesin! Neyse, gel de kahvaltını et. Baban da masada bekleyip duruyor.
Annesini yanıtlamadan kalkıp onun arkasından çıktı.
Yüzünü yarım yamalak yıkayıp sofraya otururken babasına da yarım ağız bir “Günaydın!” dedi.
– Günaydın prensesim! Neredeyse öğle oluyor.
– Babaaaa!
– Tamam tamam! Tatilin son günlerinin tadını çıkart bakalım da bitmesine ne kaldı şurada? Bu uyku düzeni, seni zorlar okul açılınca. Bak, demedi deme!
– Demem baba, merak etme!
– Okul için alışveriş etmemiz gerekiyor. Kahvaltımızı bitirince çıkalım.
– Bugün mü?
– Evet kızım. Bir hafta sonra okulun açılıyor. Daha okul formanı da kitaplarını da almadık.
– İyi ya baba, kendin söyledin daha bir hafta olduğunu.
Bu acele niye? Alırız bakalım.
– Pes doğrusu Zeynep! Neredeyse, kendi kızımı tanımadığımı söyleyeceğim. Her yıl, bir ay öncesinden, alışveriş için başımızın etini yiyen Zeynep nereye gitti? Yoksa arkadaşlarını hastanelik eden o kayalık, seni de hırçın mı yaptı böyle?
Zeynep, ne yanıt vereceğini bilemedi. Biraz daha konuşsa annesiyle babası kuşkulanmaya başlayacaktı.
– Yok baba, biraz üzgün olduğum doğru ama… Tamam, gidelim.
– Üzgün olduğunu biliyorum ama bu isteksizliğini anlamış değilim kızım! Sanki senin için alışverişe çıkmayacağız da…
– Ne yapayım anne? Arkadaşlarım yaşam savaşımı verirken kalkıp oynamam mı gerekiyor?
– Kendine gel Zeynep! Annene saygısızlık ediyorsun.
Arkadaşlarının durumundan ne annen ne de ben sorumluyuz. Düşüncesizce davrananların nasıl bir bedel ödeyeceğini bilemezsin. Bu da öyle bir durum işte! Elimden geleni yaptığımı da biliyorsun. Neyse ki sen ucuz atlattın!
– Biliyorum baba, sorun yalnız o değil. Annem, bana hep bebekmişim gibi davranıyor da…
– Büyüdüğünü görüyoruz ama bu saygısız olmanı gerektirmez!
Aklının fikrinin Korku Tüneli’nde olduğunu anlatamazdı ki! Onlar üstüne geldikçe de siniri tepesine çıkıyordu.
Ortamı sakinleştirmezse çekeceği vardı anlaşılan.
– Özür dilerim.
– Önemli değil. Doyduysan kalk, giyin de çıkalım.
– Biz babamla çıkarız anne.
– Yok, benim de alacaklarım var.
Annesi, bir yandan masayı topluyor, bir yandan da Zeynep’in yüzüne bakmadan konuşuyordu. Özrünü kabul etse de kırgınlığı geçmemişti anlaşılan.
– Masayı toplamana yardım edeyim mi anne?
Onun gönlünü alma çabasını anlayan annesi gülümsedi:
– Sağ ol da sen git giyin. Babanla biz toplarız masayı.
Başını salllayarak odasına yürüyen Zeynep’in aklında, ne okulun yakında açılması ne de okul için yapması gereken alışveriş vardı; onun aklı fikri çağrıldığı yer, yani Korku Tüneli’ndeydi. Oraya tek başına gitmeyi göze alamıyor, kimden yardım isteyeceğini de bilemiyordu. Annesiyle
babası duysa kıyameti koparırdı. İpek’e de söyleyemezdi çünkü çoktan dönmüşlerdi. Fuat ile Utku’nun durumu düzelse bile – ki düzeleceğe pek benzemiyordune onlardan ne de Caner’den yardım isteyebilirdi. Korku Tüneli’nin adını bile duymak istemeyeceklerini biliyordu.
Korkudan bacakları titrese, eli ayağı birbirine dolaşsa da tek başına gitmekten başka seçeneği yoktu. Yoksa onu bir daha göremez, buna da dayanamazdı.
– Haydi, Zeynep! Ağaç olduk kapıda kızım. Annesinin sesiyle düşüncelerinden sıyrılmaya çabaladı. Odasının kapısının arkasına yaslanıp kalmıştı. Yatağın yanındaki koltuğun üstüne akşamdan çıkarıp öylece bırakıverdiği pantolonla tişörtü alıp hızla giyindikten sonra çantasını alıp fırladı.
– Hele şükür!
– Geldim ya anne!
Annesinin cıkırdamasını duymazlıktan geldi. Spor ayakkabılarının iplerini bağlamayı da saçlarını taramayı da arabaya bırakıp onların arkasından koşturdu.
– Kitaplarının listesini aldın mı kızım?
– Yo! Siz almışsınızdır diye düşünmüştüm baba.
– İyi ki sana güvenmemişiz Zeynep! Son zamanlarda neden bu kadar dalgın ve savruk olduğunu anlayamıyoruz kızım, hırçınlığını da. Arkadaşlarının durumunun dışında bir sorun varsa söyle de yardım edelim.
– Yok baba, ne olabilir ki?
– Biz de bunu merak ediyoruz ya.
Eline cebine atınca yüreği hop etti Zeynep’in. Not yoktu. Onu en son cebine koyduğunu anımsıyordu ama…
Sonra, eşofmanını çıkarıp kotunu giydiği aklına gelince derin bir oh çekti.
– Hayrola Zeynep!
– Neeee?
– Annene düzgün yanıt ver kızım! Yoksa külahları değişeceğiz bak!
– Nefes alışım bile sorgulanıyorsa nasıl yanıt vereyim baba? Yok bir şey diyorum, inanmıyorsunuz.
– Anladık, büyüyorsun. Bedeninde ve duygularında birtakım değişiklikler oluyor. Bunlarla baş etmekte zorlandığının da ayrımındayız ama bu saygısızlığına gerekçe olamaz! İstersen seni bir psikoloğa götürelim.
– Yok baba, iyiyim. Bundan sonra daha özenli olmaya çalışırım.
– İyi olur.
Nasıl anlatabilirdi ki içinde sakladığı gizemi? Söylese onu aramaya gitmesine kesinlikle izin vermezler, biraz üstelese evden çıkmasını yine yasaklayabilirlerdi. Cezası bile yeni bitmişti üstelik. Biraz daha sakin ve uyumlu olmalıyım. Yoksa bütün planlarım suya düşebilir. Başımdaki sorun yetmezmiş gibi bir de annem ve babamla uğraşmayayım en iyisi diye düşündü. Düşünceleri, bir ölçüde rahatlatmıştı onu. O an aklını yalnızca alışverişe yoğunlaştırmaya çalıştı. Yoksa olacakları düşünmekten çıldırabilirdi.
– Özür dilerim baba, dedi. Nedenini ben de anlamıyorum ama son zamanlarda biraz gerginim.
– Bu dönemde gerginlik olağandır, arkadaşlarının durumunu düşününce artması da. Ama sınırlarımızı aşmasan iyi edersin!
– Tamam baba.…
– Baba, giysilerimin çoğu küçük geliyor. Okul formasını alırken birkaç parça da giysi alabilir miyiz?
– Bütçemizi aşmayacak ölçüdeyse olur. Ne istiyorsun?
– İki pantolonla iki tişört alsak yeter! Ha, bir de spor ayakkabı…
– Tişörtün zamanı geçiyor Zeynep. Güz geldi sayılır. Uzun kollu bir şeyler alırız. Spor ayakkabı da tamam, okulda da gerekecek zaten. Pantolonu da şimdilik bir tane alalım. Çok hızlı büyüyorsun. Birkaç ay sonra bir tane daha alırız.
– Peki, anne.
Babasına sorduğu soruyu annesinin yanıtlamasına içerlese de sesini çıkarmadı.
– Alışverişten sonra hastaneye de bir uğrayabilir miyiz? Arkadaşlarımın durumunda bir değişiklik olup olmadığını merak ediyorum.
– Değişiklik olursa bana bildirirler. Gece nöbetim var zaten. Ben seni arar, durumlarını anlatırım. Onları görünce hırçınlığın da huzursuzluğun da artıyor. Babasını onaylamaktan başka şansı yoktu. Ondan sonraki birkaç saat alışverişle geçmiş, bu arada Korku Tüneli’ni düşünmemeye çalışmış ama eve dönünce aynı çıkmazın içinde bulmuştu kendini. Üstünü değiştirip eşofmanlarını giyerken eli cebine gitmiş, not yerine bir avuç kül bulunca korkudan dili tutulmuştu.
Titreyen eliyle külü avuçlayıp çıkardı cebinden. Avucunu açınca kül, rengarenk bir teleğe dönüşmüş, açık pencereden uçup gitmiş, Zeynep de arkasından bakakalmıştı.
Ne demek istiyorlardı acaba? “Gelmezsen onu küle çeviririz.” mi?
Pencereye yaklaşıp arkasından baktı ama görünürlerde telek falan yoktu. Daha birkaç saat önce güzel olan sonbahar havası, birden bozmuş; deli bir rüzgâr, yerden alıp gökte savurmaya başlamıştı. Neredeyse, ağaçları kökünden sökecekti.
Tam pencereyi kapatmaya uğraşıyordu ki gözlerine toz doldu. Gözleri ovalamaya başladıktan bir süre sonra açılmış, eline yapışan renkli tüylere bakakalmıştı yine, sonra da o tüylerin yeniden toza dönüşüp pencereden uçup gitmesine.
“Bu kadarı da fazla!” diye mırıldandı. Çağrılan yere gitmekten başka şansı kalmamıştı; o yer, Korku Tüneli bile olsa.
Güpegündüz oraya gidemezdi. Geceyi, annesiyle babasının uyumasını beklemeliydi.
– Eşyalarını yerleştirdiysen gel de bana yardım et biraz Zeynep! Yoruldum kızım.
Önce gerginliği su yüzüne çıktıysa da kendisini tuttu hemen. Sesini yumuşatarak:
– Geliyorum anne, dedi.
Pencereyi kapatıp çıktı odasından. Annesi, makineden çamaşırları çıkarmış, Zeynep’in onu sermesini istiyordu.
– Balkona ser, diyecektim ama dışarda çok rüzgâr var Zeynep. Çamaşır odasındaki kurutucuya ser de gel kızım.
Yemek, neredeyse hazır olur. Baban salatayı yaparken biz de sofrayı kurarız.

<!–nextpage–>

Başını olumlu anlamda sallayan Zeynep, ağır çamaşır selesini kucakladı. Başka zaman olsa bu işi yapmamak için bin bir bahane uydururdu ama uyumlu olmak için kendine verdiği sözü unutmamıştı.
– Aman Tanrım!
Çığlığına, annesi koşup gelmişti.
– Ne oldu Zeynep?
– A… A… An… Anne, çarşafa bak!
– Nesi var kızım? Bildiğin beyaz çarşaf işte! Aklımı aldın!
Şaşkınlıkla annesinin yüzüne bakan Zeynep, kendisinin gördüğünü onun görmediğini anladı.
– Anne, sanırım başım döndü. Çarşafı düşürdüm de…
Annesi çarşafı alıp evirip çevirdi:
– Yok, dedi, lekelenmemiş. Haydi sen bırak, ben sererim.
Zeynep, çarşafın üstünde önce yırtıcı kuşlar, sonra Anka’nınkine benzeyen renkli tüyler, sonra da Korku Tüneli’ni gördüğünü söyleyememişti, söyleyemezdi de zaten. Ayakları birbirine dolaşarak odasına yönelip yatağının üstüne uzandı. Bir süre sonra yemek için çağrıldı.
Kalkacak durumu olmasa da onları kuşkulandırmamak için kalktı. Bacaklarında derman kalmamıştı neredeyse.
Güçlükle yürüyüp masadaki yerini aldı.
– Nen var kızım, hasta mısın?
– Yok baba, biraz halsizim o kadar!
– Alışveriş sırasında güneş çarpmıştır. Dışarda çok
dolaştık ya! Yemekten sonra bir duş alıp yat, sabaha iyileşirsin.
– Tamam baba.
– Ayran ister misin Zeynep?
Zeynep’in yerine babası yanıtlamıştı:
– Ver annesi, ver. İçine biraz da tuz kat. Belki, tansiyonu da düşmüştür.
Annesinin tuz karıştırdığı ayranı alıp kafasına diktikten sonra:
– Doydum, odama gidebilir miyim baba? Biraz yatmak istiyorum da…
– Önce duş al da öyle yat kızım. Ben hasteneye gideceğim ama gitmeden sana bakmaya gelirim, sonra annen de sık sık yoklar zaten.
Eyvah diye düşündü Zeynep. Gece yarısına kadar evden çıkamayacak demekti bu. Buna karşı çıksa da bir anlamı olmayacağını biliyordu. En azından gece yarısına
kadar uyumaya çalışırsa iyi olacaktı da bir de duş çıkarmıştı babası başına. Duş almazsa onların dilinden kurtulamayacağını bildiğinden önce banyoya yürüdü.
Soyunmaya başlamadan önce, ısınması için suyu açtı. Tişörtünü başından çıkarır çıkarmaz dondu kaldı yine, çünkü küvetin içi çeşitli renklerde kuş telekleri ve onlarca iri gözle doluydu. Gözlerin her biri, gözlerine çivilenmiş, canını çekiyordu damarlarından sanki.

İçi ürpermiş, küvete girmeye korkar olmuştu. Sonra lavaboya yöneldi. Eğilip saçlarını yıkadıktan sonra, havluya sarınıp çıkarken küvete bir göz atmayı unutmadı. Gözler yok olsa da telekler, küvetin çeşitli yerlerine yapışmış, öylece duruyordu. Hızla banyodan çıkıp kapıyı kapattı.
Saçlarını kurutmaya bile korkmuştu. Neyse ki hava ılıktı. Cep telefonunun saatini kurup yatağına uzanırken annesinin sesini duydu:
– Banyonun penceresini açık unutmuşuz. Rüzgâr, bütün kuş tüylerini içeri savurmuş. Bu kirin içinde nasıl yıkandın kızım, anlamadım doğrusu! Hiç mi rahatsız olmadın?
Annesini duymazlıktan gelip gözlerini yumdu. Hemen dalmış, zil çalıncaya kadar da uyanmamıştı. Ne anne sinin arada bir gelip ateşine baktığını ayrımsamıştı ne de o yattıktan sonra eve gelen konukların gürültüsünü.
Zil sesiyle yerinden fırlayıp hemen kapattı telefonu.
Bir süre bekledikten sonra, usulca kapıyı açıp dinledi. Annesi zil sesini duymamış olacaktı ki hiç ses yoktu evde.
Yatak odasının önünden geçerken de biraz bekledi. Uyanmadığından kuşkusu kalmayınca dış kapıya yöneldi. Çantasıyla ayakkabılarını eline alıp kapıyı yavaşça açarak dışarıya süzüldü. Kapının önünde ayakkabılarını giydi. El fenerini alıp çantasını da sırtına astıktan sonra bir süre geceyi dinledi. Ara sıra uzaklardan köpek havlamaları, evin yakınındaki yoldan gelen araba gürültüleri geceyi doldursa da Zeynep’in kalp atışları hepsini bastıracak
kadar yoğundu. Derin bir nefes alıp el fenerini yakmadan yürüdü. Onu ancak tünelde kullanacaktı. Başkasına yakalanma korkusu bir yana, tünelde işini bitirmeden sönmesini de göze alamazdı.
Sokak aralarından orman yoluna çıktığında tünele nasıl ulaşacağını düşünmeye koyuldu. Çalılar sarmıştı her yanını. Gündüz olsa belki daha kolay bulabilirdi yolu ama gece olunca her çalı, korku filmlerinden fırlamış bir yaratığa dönüşmüştü. İçindeki korku yüreğini zaten sıkıştırıyor, yola düşen gölgeler de korkusunu katlıyordu durmadan.
Birden bir çığlık attı. Önündeki çalıdan bir yaratık fırlamış, garip bir sesle uçup gitmişti ama Zeynep, oracığa yığılıp kalmıştı bir süre.
“Toparla kendini!” diye söylendi, kendi sesinden güç almak istercesine: “Şimdiden korkarsan tünelde ne yapacaksın?”
Derin bir nefes alıp kalktı. Titreyen bacaklarının üzerinde bir süre yaylanıp güç toplamaya çalıştıktan sonra yürüyüşünü sürdürdü.
Beş on adım gitmeden durmak zorunda kalıyor, o zamana kadar duymadığı yabani hayvan sesleriyle korkudan kımıldayamaz oluyor, sonra yine yürüyordu. Ter içinde kalmıştı. Gündüz esen deli rüzgâr kesilmiş, yaz gecelerine benzer ılık bir hava sarmıştı geceyi. Başını bir an kaldırdığında gördü, gökyüzünün yıldızlarla ışıl ışıl olduğunu. Başka zaman olsa bu ışıltıya bakmaya doyamaz, saatlerce izlese bile bıkmazdı ama şimdi durup uzun
uzun izlemeye zamanı yoktu. Kutup Yıldızı’nı görünce anladı, doğru yolda olduğunu. Kuzeye gitmesi gerekiyordu zaten.
İyice yorulmuş, bacaklarında derman kalmamış, elleri çizilmiş, çöküp kaldığı zamanlar, saçları çalılara takılmış, canı çok yanmıştı. Bir ara oturup doyasıya ağlamak gelmişti içinden ama hemen toparlamıştı kendini.
Gecenin karanlığını bölen alevlerin ışığını gördüğünde şaşkınlıktan donup kaldı bir süre. Çünkü alevler tünelin ağzındaydı. Artık, oraya girmesi büsbütün güçleşmişti.

Ne yapacağını bilmiyor, dumanların üstüne üstüne savurduğu küllerden korunmaya çalışsa da başaramıyor, bir yandan da yoksa geç mi kaldım diye içi içini yiyordu. Birden alevlerin söndüğünü gördü. Tünelin ağzında kıpkırmızı kor kalmıştı ama bu durum, tünele girmesini kolaylaştırmıyordu. Onca koru aşıp da nasıl girecekti oraya?
Kapıya doğru birkaç adım atmıştı ki hızla geri çekildi. Korun ateşi uzaktan bile yüzünü yalamış, soluğunu kesmişti sanki! Bir başka yol bulması gerektiğini biliyor, düşünse de başka yol gelmiyordu aklına. Bir an bütün cesaretini yitirdi. Olduğu yere çöküp ağlamaya başladı.
Bir ara gözlerini silmek için başını kaldırdığında gördü, gözlerinden dökülen damlaların garip bir şekilde sele dönüşüp ateşi söndürdüğünü. Geride yalnızca ince bir duman kalmıştı. Bunun nasıl olduğunu anlamamış, şaşkınlığından bir süre sıyrılamamıştı. Gerçi, son zamanlarda yaşadığı bütün olaylar olağandışıydı ya… Daha birkaç hafta öncesine kadar Korku Tüneli’nin varlığından bile haberi yoktu. Zaten, huzurunu kaçırıp onu geren olaylar da o zaman başlamıştı.
Sitedeki komşu çocuklarının konuşmalarına kulak misafiri olduğu o günü düşündü. Kendi yaşında olsalar da onlarla pek iyi anlaşamadığı için oyunlarını uzaktan izlemekle yetinirdi çoğu kez. Hepsi erkek olduğu için Zeynep’i pek oyunlarına almak istemez, çoğunlukla futbol ya da basketbol oynarlar, o oyunların erkek oyunu olduğunu öne sürerdi. Birkaç kez ön yargılarını kırmak istese de bunda başarılı olamayınca onlardan uzak durmayı
yeğlemişti. Oysa o oyunları severek oynardı Zeynep. Aynı okulda olsalar bunu bilirlerdi ama. Bir öğleden sonra, sitenin bahçesindeki kameriyeye
tek başına oturmuş, gölgede hem dinleniyor hem de hava sıcak olmasına karşın ağaçlarla ve gül fidanlarıyla çevrili kameriyenin serinliğinin tadını çıkararak kitap okuyordu. Birden, tartışma sesleri duyup kulak kesildi. Sesler, kameriyenin hemen arkasından geliyordu. O yöne dönüp izlerken duydukları merakını kamçılamıştı.
Onun dinlediğinden haberi olmayan çocuklar, birbirlerini korkaklıkla suçluyor bu yüzden de kavga ediyorlardı.
İçlerinde diğerlerine göre kısa boylu ve zayıf olan Caner:
– Haydi ben korksam neyse de size anlamıyorum oğlum, dedi, ellerini kısa pantolonunun cebine sokarak.
– O niyeymiş? Senin bizden ne farkın var?
Soruyu soran da en uzun boyluları Utku idi. Filmlerdeki kahramanlara özendiğinden dayı, derdi herkes ona.
– Niye olsun oğlum? Hepinizden küçüğüm de ondan. Hani, sen dayıydın?
– Korkuya dayılık sökmüyor anlaşılan!
Bu konuşan da sessiz ama her zaman sert görünümlü olan Fuat idi. Ona da Efe, derlerdi.
– Efelik söküyorsa sen niye girmedin mağaraya?
– Babamla balığa çıkacaktık oğlum. Eve erken gitmem gerekiyordu. Başka zaman girerim, dedim.
– Şimdi var mısın girmeye?
– Varım! Korkacak değilim ya!
– Ben de korkmazdım ama…
Caner’in fısıltıyla söylediği sözlere ikisi de gülmüş, sonra da korkusuzluklarını kanıtlama yarışına girmişler, Zeynep de merakına yenilip onları gizlice izlemeye koyulmuştu. Siteden çıkıp ara sokaklardan dolaşarak ana yolu geçmişler, kentin dış mahallerine kadar sokulan ormana dalıvermişlerdi.

Ormanın girişi bodur çalılarla kaplıydı ama iç kesimler ulu çam ve meşelerle doluydu. Zeynep, görünmemek için ağaçların arasına gizlenerek,
aralarında epeyce uzaklık bırakarak izliyordu onları.
Bodur çalıları geçip de asıl ormanın başladığı doğal park alanında ailesiyle daha önce piknik yapmış ama daha ileriye hiç gitmemişti. Yürüdükçe ağaçlar sıklaşmaya başlamış, birbirine giren dalların arasından güneş ışığı bile zor geçer olmuştu. Havanın sıcaklığına karşın ormanın içi ılık, durmadan öten kuşların sesi dinlendiriciydi. Öndekileri yitirmemek için bütün dikkatini onlara veren Zeynep, durup da bu güzelliği izleyemiyordu. Bir satten fazladır
yürüyorlar, ne öndekiler durup dinlenebiliyordu ne de Zeynep. Biraz, yürüdükçe artan sıcak, biraz heyecan ve biraz da ormandaki duyduğu seslerin verdiği ürküntüden ter içinde kalmıştı. Oysa o kadar çok istiyordu ki upuzun ağaçlarından birinin gövdesine yaslanıp yerdeki halı gibi çimenlerin üstüne çökerek dinlenmeyi. Birden, kendi sesinin bile kendisine yabancı geldiği bir çığlıkla duruverdi. Önünde kalın bir ip gibi uzanan yılana basmak üzereydi neredeyse. Yılan başını kaldırmış, çatal dilini çıkarmış, siyah beyaz baklava dilimlerini andıran bedenini kıvırıp neredeyse saldırmaya hazırlanıyordu.
Birden, nereden geldiğini anlamadığı bir ıslık sesiyle küçük bir taş yılanın başına değmiş, bir anlığına onu sersemletip Zeynep’in koşarak uzaklaşmasını sağlamıştı.
– Niye gizlice bizi izliyordun?
Karşısındakilere bakıp kalmıştı. Utku, Caner ve Fuat ellerini bellerine atmış, hesap soran bakışlarla kendisini süzüyor, ondan bir yanıt bekliyorlardı. Fuat ve Utku’nunki neyse de Caner’in görünüşü çok gülünçtü ama Zeynep, hiç gülecek durumda değildi. Ne diyeceğini de bilemiyordu üstelik. Yılanın korkusunu bile üzerinden atamamamıştı daha. Yakalanmaksa üstüne tuz biber olmuştu. Göğsünü tutup duruyor, derin derin nefes alıyordu.
– Az kalsın, yılan seni sokacaktı. Başka bir adı var mı bilmiyorum ama buralarda ona Alafaslak dendiğini ve zehirli olduğunu da bilmiyorsundur sen.
– Bırakın da biraz kendine gelsin arkadaşlar! Baksanıza, korkudan dilini yutmuş neredeyse!
Caner’in sözleri Fuat’ı kızdırmıştı:
– Onu, bizi izlemeye başlamadan önce düşünecekti. Ormanın kızlara göre bir yer olmadığını bilmiyor muydu?
– Sanırım bizi aydınlatacak da korkudan dili tutulmuş olmalı.
Zeynep, kekeleyerek de olsa konuşmaya çabaladı:
– A… Ar… Arka… Arkadaşlar, su… suyu… nuz… var mı?
Utku, cebinden küçük bir pet şişe çıkardı:
– Yarısına kadar içtim ama… Başka da yok. İçer misin? Zeynep başını salladı. Titreyen elleriyle pet şişeyi açarken kapağını yere düşürdü. Utku eğilip kapağı alırken o da sudan birkaç yudum içip şişeyi geri uzattı.
– Sağ ol Utku.
– Şimdi anlatacak mısın?
Zeynep, karşısında dövüş horozları gibi duran arkadaşlarına bakarak başını salldı:
– Dizlerimde derman kalmadı, hâlâ titriyor. Şuraya oturalım da anlatacağım, diyerek az ilerdeki ağaçlarla çevrili küçük düzlüğü gösterdi.
Birkaç adımda oradaydılar. Çimlerin üzerine üçü de yan yana oturmuş, karşılarına Zeynep’i almışlar, onun anlatacaklarını bekliyordu.
– Sitenin bahçesinde konuşmalarınızı duydum. Korkulu bir mağaradan söz ediyordunuz. Merak edip peşinize takıldım.
– Madem bu kadar korkusuzdun da neden bize söylemeyip gizlice izledin?
– Gelmek istediğimi söylesem her zamanki gibi kızlara göre bir yer olmadığını söyleyecektiniz.
Caner, doğru, diyerek gülmüş; Fuat’la Ufuk ise kaşlarını çatıp bir süre düşünmüşlerdi.
– Eee, şimdi ne olacak, diye sormuştu Ufuk.
– Onu yanımıza alamayız, demişti Fuat da.
Kendisi yokmuş gibi yapılan bu konuşmalara kızan Zeynep, sesini yükselterek:
– Buraya kadar izlediğime göre gideceğiniz yere kadar da gelebilirim. Ne var bunda, demişti.
– Orası buraya benzemez, kızım. Yılanı gördüğün zamanki korkun bile hiç kalır orada!
– Ben senin kızın değilim bir kere Fuat! Olsam olsam arkadaşın olurum. Neredeyse aynı yaşlardayız. Yılanı görünce korktuğum doğru ama ilk anki şaşkınlığımdan. Sanki benim yerime sen olsaydın korkmayacaktın!
– Korksam yılanı sersemleten taşı atıp seni kurtarır mıydım akıllım?
– Onun için teşekkür etmeyi unutmuşum, affedersin!
– Şimdi doğru eve, küçük hanım! Burada gördüklerini de unutma sakın!
– Yok Utku, ya da küçük bey mi demeliydim? Ya ben de sizinle gelirim ya da siteye döner, ailelerinize nereye gittiğinizi söylerim. Seçim sizin.
– Kızım, sen başımıza bela mısın?
– Neyse ne işte! Karar sizin.
– Tamam, gel bakalım ama uyarmadığımızı söyleme sakın! Orada neyle karşılaşacağımızı biz bile bilmiyoruz.
– Siz bile…
– Evet, biz bile…
Zeynep güldü.
– Yine kızlara göre değil, deme Fuat, bozuşuruz. Kızların da sizin kadar korkusuz olabileceği hiç aklına gelmedi mi?
– Gelmedi.
– Öyleyse bunu öğrenmenin tek yolu var: O da sizinle gelmem.
– Peki, gel bakalım.
İkisini de ikna etttiğine sevinen Zeynep, korkusunu da yorgunluğunu da unutmuştu. Utku ve Fuat’la yaptığı tartışmalara hiç katılmayan Caner, sonunda gülüp Zeynep’e göz kırpmış, sonra da hep birlikte kalkıp yola koyulmuşlardı.
Yol gittikçe dikleşiyordu, ağaçların sıklığı da artıyordu. Kendisini, korku filmlerinde izlediği bir sahnenin ortasındaymış gibi duyumsuyor ama belli etmemeye çalışıyordu. Yoksa ne onların dilinden kurtulabilirdi ne de onu geri yollama çabalarından. Yan gözle arkadaşlarını süzüyordu bir yandan da.
Utku’nun esmer teni kızarmış; kısa, siyah saçları, terden alnına yapışmış, sırtındaki kısa kollu tişörtün üzerinde ormanın izi görünür olmuştu. Fuat’ın da ondan farkı yoktu. Boynunu bir yana attırarak omuzlarına gelen kumral saçlarını ikide bir savuruyor, elleriyle tişörtünü yelleyerek serinlemeye çalışıyor, yüzünün kızarıklığının sıcaktan olduğunu düşünmeleri için havanın bunaltıcılığından yakınıp duruyordu. Korkusunu gizlemeyen yalnızca Caner idi.
Kısa pantolonundan açıkta kalan bacaklarını çizen çalılara kızarken bile sesini alçaltıp çevreyi kolaçan etmekten geri durmuyor, arada bir de fısıltıyla yakınıyordu:
– Abi, nereden bulaştık bu işe ya! Korkuysa korku, gelin dönelim! Bize ne mağarada ne olduğundan?
– Korkuyorsan gelme, demiştik sana, diye çıkıştı Fuat. Bak, Zeynep’in bile senin kadar sesi çıkmıyor.
– Korkmak suç mu? Siz de aslında korkuyorsunuz ama bunu dile getirmeye çekiniyorsunuz. Hele de Zeynep’in yanında…
Utku bağırdı:
– Caner! Çizmeyi aşıyorsun! Haydi, dön sen! Daha çok yolumuz var.
– Yok abi, yalnız dönemem ben. Mağaraya falan da girmem, ona göre! Dışarda nöbet beklerim.
– Bekleriz, demek istedin, sanıyorum.
– Sen de mi benimle kalmayı düşünüyorsun Utku?
– Yok, ben değil ama Zeynep seninle kalabilir.
– İyice meraklandırdınız beni. Hele, o dediğiniz yere varalım da sonrasını düşünürüz.
– Korkunç uğultuların, gürültülerin, çığlıkların geldiği bir mağara işte! Girişinden şöyle bir bakmak bile kanımızı dondurmaya yetmişti.
– Şimdi korkunuz geçti mi?
– Korkmak değil bu kızım. Biraz ürktük, desek daha doğru olur, dedi ve ekledi Fuat:
– Ürküntü verici bir yerdi çünkü. Üstelik yanımızda el fenerimiz bile yoktu. İçerisinin karanlık olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
– Şimdi var mı feneriniz?
Fuat, cebinden çıkardığı küçücük el fenerini gösterdi:
– Bunun ışığı ne kadar yetecek ki? Yedek pil de aldınız mı?
– O kadarını düşünemedik, küçük hanım! Pilimizin bittiği yerden döneriz.
– Tamam canım, kızmayın! Keşke ben de alsaydım!
Benim, daha büyük bir el fenerim vardı. Geçen yıl, izci kampı için almıştık.
– Bir dahaki sefere alırsın. Dönebilirsek kuşkusuz!
– O kadar tehlikeli, diyorsunuz yani.
– Hem de o kadardan da fazla!
– Benim gözümü korkutmaya çalışıyor olmayasın Fuat?
– Doğru söylüyor, diye araya giren Caner; eksiği var, fazlası yok, diye bitirdi sözlerini.
– Neyse, az sonra görecek zaten, dedi Fuat.
Bir süre sessizce yürüdüler. Herkes, kendi korkusu içinde, kendi düşünceleriyle boğuşuyor, Zeynep ise onların abarttığını düşünüyordu. Onun Anka ile yaşadığı serüvenlerin yanında belki de devede kulak bile değildi anlattıkları.
Birden, oldukları yerde duruverdiler. Sarp kayaların olduğu bir yere gelmişlerdi. Yanlış bir adımda kendilerini kayalardan aşağı yuvarlanırken bulacakları kesindi. Bir an, kendini yuvarlanırken düşündü Zeynep. Annesiyle babasını da uçurumun dibinde kendi başında ağlarken…
Kısa bir an, onları izlediği için pişmanlık yaşayıp içinden ağlamak geldiyse de tuttu kendini. Onları haklı çıkarmak istemiyordu.
– İşte orası!

<!–nextpage–>

Hep birden, Fuat’ın gösterdiği, kaynayan bir çaydanlığın ağzına benzeyen mağaraya baktılar. Su buharı fışkırıyor, uzaktan bile buharın sıcaklığı duyumsanabiliyordu.
Zaten, havanın sıcaklığından çok, yaşadıkları gerilim nedeniyle pişmiş durumdaydı hepsi. Bu da üstüne tuz biber olmuştu sanki.
– İçine girmeyi düşünüyor musunuz gerçekten? Bu, haşlanmak demek gibime geliyor.
Zeynep’in sözleri, Caner’in korkusunu, diğerlerinin de inadını körüklemiş gibiydi.
– Girmeyeceksek niye teptik onca yolu?
– Fuat haklı, dedi Utku. Ne olacaksa olur!
– Siz çıldırmışsınız! Asıl, Zeynep haklı. Baksanıza mağaranın ağzından çıkan buharlara. Belki de içerde, henüz sönmemiş bir volkan vardır.
– Siz korkuyorsanız dışarda kalın. Biz gireriz, değil mi Utku?
– Gireriz kuşkusuz, korkacak mıyız?
Zeynep, cesaret yarışına girmiş Utku ile Fuat’a bakıyordu şaşkınlıkla. Onlar mağaraya doğru ilerlerken arkalarından yürüdüler biraz. Çok geçmeden ikisi de buharların arasına dalmış, Zeynep ile Caner’in çığlıkları arasında gözden yitmişlerdi.
– Ne yapacağız Caner?
– Bekleyelim bakalım Zeynep. Gecikirlerse ailelerine haber veririz.
Mağaranın yakınına çöktüler. Bütün ilgilerini mağaradan gelebilecek bir sese verip sessizce beklemeye koyuldular.
İçerden, bazen bir hayvanı boğazlıyormuş gibi korkunç sesler, bazen de kuş cıvıltılarını andıran gülüşler
geliyordu. Zeynep’le Caner ise korkudan put kesilmiş bir durumda bekliyorlardı.
Yarım saati geçmiş, gidenlerden ne bir ses duymuş ne de bir hareket görmüşlerdi.
– Caner, cep telefonun var mı?
– Var ama evde… Bizimkiler ikide bir aramasın, diye bıraktım. Daha doğrusu bu, Utku ile Fuat’ın fikriydi. Onlar da bırakmışlardı.
– Eyvah, şimdi yandık! Benim de yok çünkü. Şimdi nasıl yardım çağıracağız?
– Biraz daha bekleyelim, sonra eve döner, söyleriz.
– Ya o zamana kadar başlarına kötü bir olay gelirse…
– Ne yapalım? Başka yolu var mı?
– Yok, haklısın.
Zeynep, epeydir tuttuğu gözyaşlarını salıvermiş, Caner ise bir süre onu avutmaya çalışmıştı.
– Caner, bence gidelim artık. Bir saati geçti, baksana! Bir an önce yardım çağırmalıyız.
– Haydi!
Son kez, mağaranın ağzına yaklaşıp içeriyi dinlediler. Buhar kesilmişti ama kayaların inleyişi, uğultusu sürüyor, fırtına sırasında denizin kabarması ve korkunç dalga seslerine benzeyen gürültüler geliyordu içerden.
– Gerçekten çok korkunç, diye mırıldandı Zeynep.
– Haydi Zeynep! Burada geçen her dakika, onları kurtarmak için yitirdiğimiz zaman demektir!
Tepeden aşağıya özenle inmeye koyuldular. İnerken yanlış bir adımda aşağıya yuvarlanma ve annesiyle babasının başında ağlaması düşüncesi, gelip yapışmıştı yine yakasına. Bu düşünceyle daha da özenli basıyordu yere.
Bir anda, Caner’in çığlığıyla dondu kaldı.
– Aman Tanrım, Caner!
– Ah! Zeynep!
Bir an, ne yapacağını bilemedi. Caner’in ayağı kaymış, iki kayanın arasındaki boşluğa sıkışmıştı. Zeynep’in oraya ulaşması öyle güçtü ki!
– Caner, oraya nasıl geleyim? Bir yerin acıdı mı? Benimki de soru işte! Acımıştır kuşkusuz! Yaralandın mı yoksa?
– Sanırım, ayağım burkuldu Zeynep. Buraya gelme, hemen eve git! Ben, şimdilik burada beklerim, derken kollardan güç alıp bedenini kaldırarak kayanın birinin üstüne oturmuştu.
– Ben dönünceye kadar bekleyebilecek misin? Ya yılan ya da başka bir yabani hayvan gelirse…
– Sen, bana bir çubuk ya da sopa benzeri bir ağaç dalı bul, yeter! Beklemekten başka şansım yok Zeynep. Bu ayakla adım bile atamam. Kımıldatamıyorum bile!
Zeynep çevresine bakındı. Ne bir dal ne de bir çalı vardı. Ormansa epey aşağıda kalmıştı.
– Buralarda yok ama bekle! Ormandan bir dal bulup sana getireceğim.
– Orman epey uzakta ama…
– Olsun. Seni böyle bırakamam ya!
Gözlerini bastığı yerlerden ayırmadan, ağır ağır inmeye koyuldu. On dakika kadar sonra kayalar bitmiş, düzlüğe gelmişti. Ormana doğru ilerken az ilerde gördüğü karaltıyla olduğu yerde donup kaldı yine bir süre. “Yine mi yılan?” diye bacakları titremeye başlamış ama hemen sonra kendi kendine “Korkmanın zamanı değil! Herkesin kurtuluşu bana bağlı.” diye kendisini yüreklendirmişti. Biraz daha yaklaşınca karaltının yerde kuruyup kalmış
bir dal parçası olduğunu gördü. Derin bir nefes alıp dalı kaptığı gibi Caner’in yanına tırmandı yeniden. Dalı Caner’e uzatırken gözünü alan güneşe baktı. Güneş, Torosların ardına doğru yol almaya başlamıştı ama hâlâ çok yakıcıydı. Caner’in kayarken düşürdüğü şapka, çoktan uçurumun dibini boylamıştı. Hemen şapkasını çıkarıp Caner’in başına geçirdi.
– Ama sen ne yapacaksın Zeynep? Hava çok sıcak.
– Ben yürürken dayanırım. Hem eve gider gitmez öbür şapkamı alırım da sen, ben dönünceye kadar pişersin burada.
– Sağ ol, çok düşüncelisin!
– İyi misin? Ayağın nasıl?
– Şişti ve durmadan zonkluyor. Ne olur, çabul ol Zeynep!
– Fuat ile Utku’dan da ses yok. Tamam, hemen gidiyorum. Keşke, yanında su olsaydı!
– Almıştım ama bitti işte! Neyse, sen gelinceye kadar dayanırım.
Caner’e dayanmasını söylediği cümlenin son sözcükleri havada dağılıp gitmiş, koşarken söylediklerinin duyulup duyulmadığını bile düşünmemişti. Caner karşısındaymış gibi, durmadan konuşuyordu. Bu şekilde ormana girmiş, saçlarına takılan dalları da duyduğu korkunç yaban hayvanlarının seslerini de önemsemez olmuştu. Üç arkadaşı da güç durumdaydı. Bir an önce eve ulaşmaktan başka bir düşüncesi yoktu.
Ne kadar koştu, eve nasıl geldi bilemiyordu ama sonunda sitenin bahçesindeydi.
– Zeynep! İki saattir seni arıyorum kızım! Kitabını kameriyede görüp de seni bulamayınca öldüm meraktan!
Neredeydin?
– A… An… Anne…
– Aman Tanrım! Ter içindesin, ne oldu sana?

– Anne, beni bırak da yardım çağır lütfen! Utku, Fuat ve Caner, dağda güç durumda.
– Dağda mı? Ne işiniz vardı dağda?
– Anne, çabuk diyorum sana! Şimdi anlatacak zaman yok!
Annesi Utkulara koşarken Zeynep de son gücünü havuzun yanına kadar yürümek için kullandı. Havuzun kıyısına çöküp avuçladığı suyla önce yüzün yıkadı, sonra da başından aşağı avuç avuç dökmeye başladı. O kadar da susamıştı ki neredeyse havuzun suyundan içecekti.
– Zeynep, çocukların ailelerine haber verdim. Onlar da jandarmayı aradılar. Biraz sonra hepsi, sana yolu soracak.
Gel de onlar gelinceye kadar üstünü değiştir kızım.
– Anne, üstümü bırak! Hava zaten çok sıcak da ne olur içme suyu getir!
Annesi, ne yapacağını bilemez bir halde eve koştu. Çok geçmeden, elinde bir pet şişe ve bir havluyla koşarak geldi, onunla birlikte de Fuat, Utku ve Caner’in aileleri. Zeynep su içerken ailelerin soru yağmuru sürüyordu.
Suyundan birkaç yudum aldıktan sonra olayları özetleyip yolu tanımladı. Hepsi de telaş içindeydi.
– Kızım sen de gel! Onlara daha çabuk ulaşırız. Yolu biliyorsun nasılsa.
Zeynep, Caner’in annesinin sözlerini başını sallayarak onayladı ama annesi hemen atıldı:
– Zeynep’in gidecek durumu kalmış mı Ayten Hanım? Bu durumda onu dünyada yollamam!
– Yolun büyük bölümünü arabayla gideceğiz Sevgi Hanım. Ne olur izin verin! Yürüyemezse onu sırtımda taşırım inanın! Yeter ki çocuklarımızı bir an önce bulalım!
Baksanıza Caner’im ayağını burkmuş. Kim bilir, belki de kırılmıştır.
– Tamam o zaman, ben de geleceğim. Kızımı yalnız göndermem.
– Sağ olun Sevgi Hanım.
– Koş Zeynep, önce üstünü değiştir! Ter içinde kalmışsın. Başına da bir şapka geçir.
Zeynep eve koşmuş, birkaç dakikada üstünü değiştirmiş, o sırada da Anka’nın tüyüne bakmıştı, daha önce düşünemediği için kendi kendine kızıp söylenerek. Onu aramak daha önce aklına gelseydi, bütün bu karmaşadan kolaylıkla sıyrılabilir, arkadaşlarını da kurtarabilirdi, tereyağından kıl çeker gibi hem de. Ama geç kalmış, herkesi de ayaklandırmıştı zaten. Yine de onu yanına almak istemiş, yastığın altına bakmış, bulamamıştı. Yatağın altına
düşmüş olabileceği aklına gelmiş ama onu arayarak yitireceği zaman olmadığından, dolaptan bir şişe soğuk suyla dış kapının hemen yanındaki askıdan şapkasını alıp fırlamıştı dışarıya.
Hep birlikte iki jipe doluşmuşlar, ormanın çevresinden dolaşarak kayaların olduğu yere yarım saate kalmadan ulaşmışlardı. Bu arada, Caner’in annesi gözlerini siliyor, Fuat’la Utku’nun anneleriyse çocukların yaramazlıkları üstüne söylenip duruyorlardı.
Annesi Zeynep’e:
– Eve dönelim, seninle de hesaplaşacağız küçük hanım, dedi. Bu kadar da sorumsuzluk olmaz ki canım!
– En azından sağ ve sağlıklı, diye araya girmişti
Caner’in annesi. Baksanıza Caner’imin ayağı sakatlanmış.
– Bizimkilerden hiç haber yok ya, diye öfkeden burnundan soluyarak söze giren Utku’nun annesini Fuat’ınki de onaylamıştı.
– Merak etmeyin, biraz sonra onları da buluruz ama iyi bir dersi hak ettikleri kesin hepsinin, demişti Zeynep’in annesi. Diğerleri de başlarıyla onu onayladıklarını belirtmişti.
Araba durur durmaz ilk fırlayan Zeynep oldu. Koşmaya çalışıp sarp kayalıklar nedeniyle bunu beceremese de herkesten önce Caner’in olduğu yere gelmişti. Onu yarı baygın bulunca elindeki soğuk suyun birazını başına boşaltıverdi.
Gözleri açılınca birkaç yudum da su içirdi. Annesi gelip de Caner’i öyle görünce daha yüksek perdeden ağlamaya başlamış, hemen arkalarından gelen arabadan inen babasıysa Caner’i kucakladığı gibi arabaya taşıyıp hastanenin yolunu tutmuş, diğerleriyse Zeynep’in rehberliğinde, mağaraya doğru yol almaya başlamıştı.
– Buralar cehennemin dibi! Nereden bulurlar böyle yerleri, anlamadım ki!
– Bu çocuklar çıldırmış olmalı! Burada yılan, akrep, ne ararsan vardır.
Zeynep, Fuat’la Utku’nun babalarının konuşmalarını sessizce dinliyor; onlar, arada bir Zeynep’e bakıp yanıt bekleseler de ağzını açıp da tek sözcük edemiyordu. Ne diyecekti ki zaten. “Serüvene atılan onlar, ben de onları gizlice izlediğim için katıldım.” dese olmazdı. Annesi, onun daha birkaç saat önce bir yılanın sokmasından kıl payı kurtulduğunu iyi ki bilmiyordu! Bunu duyduğunda annesinin tepkisini düşünmek bile istemiyordu. Neyse
ki babası evde yoktu! Onun bu olaya sonradan katılacak olması, Zeynep’i az da olsa rahatlatıyordu. Çünkü oraları görmeyecek, yalnızca annesinin anlattıklarını dinleyecekti.
Dinleyici olmanın olaylara tanık olmak kadar etkili olmayacağını düşünüyordu. Zeynep’i izleyenlerin hepsi, ter içinde ve nefes nefese kalmıştı. Onların suçlayıcı konuşmalarını daha fazla duymak istemeyen Zeynep, biraz daha hızlanmıştı.
Utku ve Fuat, ne durumdaydı acaba? Çıkamadıklarını az çok tahmin ediyor, çıkabilseler onları yolda karşılayacaklarını adı gibi biliyordu. Utku ile Fuat’ın durumu kadar mağaranın içindeki tehlikenin ne olabileceği de aklını karıştırıyordu.
Mağaranın içinin de derin yarıklarla kaplı olabileceği aklına geliyor, Caner gibi ayaklarını burktukları için çıkamadıklarını düşünmek istiyor ama ikisinin birden aynı kazaya uğraması da pek mantıklı gelmiyordu. Sonunda, mağaranın olduğu tepeye çıkabilmişlerdi.
Fuat’la Utku’nun babası, mağaraya hemen girmek için atılmış, anneleri de mağaranın ağzına yaklaşıp içeri doğru çocuklarının adlarını bağırmaya başlamışlardı. Jipin sürücüsü de olan site doktoru, hemen atıldı, onları durdurdu:
– Bu şekilde girmeniz tehlikeli olabilir. Ne bir ip ne de bir el feneri aldınız. En iyisi, Akut ya da jandarmadan yardım isteyelim.
Onlar konuşurken mağaranın ağzından buharlar çıkmaya, içerden de kahkaha sesleri gelmeye başlamış; bu
durum, annelerin yüksek sesle ağlamasına neden olurken babaları kızdırmıştı:
– Gülün bakalım, gülün! Siz gelin hele, bak nasıl hesaplaşacağız sizinle!
– Bu gülüşler çocukların değil, öyle olsa bize yanıt verirlerdi, diyen Utku’nun annesinin sözleriyle sesleri biraz daha özenle dinlemeye koyuldular.
– Bu Fuat’ın sesi, dedi babası. Ben, oğlumun sesini tanımaz mıyım?
– Bence de, diye onu destekledi Utku’nun babası. İçerde çok eğleniyor olmalılar.
– Yine de siz girmeye kalkmayın, diye yeniden uyardı onları doktor. Ben, hem jandarmayı hem de Akut’u arıyorum.
– Yok ya, ne araması, baksana şunların gülüşüne! Biraz bekleyelim, gülerek çıkıp geleceklerdir.
– Onlar içeri gireli birkaç saati geçti. Çıkabilseler çıkarlardı. Dışarda beklediğimizi biliyorlardı, diye uyarma gereği duydu Zeynep.
Doktor, babaları dinlemeden telefona sarılıp gerekli yerleri aradı. Hepsi de yardım gelinceye kadar mağaranın önüne çöküp beklemeye koyuldular, gittikçe artan ve durmadan değişen ses tonlarındaki gülüşmelerle sinirleri bozularak.
Yaklaşık bir saat sonra hem jandarma hem de Akut’tan beşer kişilik birer ekip gelmişti. Akut ekibi, hemen hazırlıklarını yapıp mağaraya girmiş, jandarma da Zeynep’ten olayla ilgili bilgi almıştı. Annesi ise dönmek için Zeynep’i sıkıştırıp duruyordu.
– Anne, bir çıksınlar da…
– Kızım, bu arama kim bilir ne kadar sürecek? Yolu göstermen gerekiyordu, gösterdin. Baban da bizi merak etmiştir zaten.
– Anne, telefonun yanında değil mi? Babamı arasan…
Annesi, sinirle söylenerek telefona sarılmış, konuşması bittikten sonra da Zeynep’i:
– Baban bizi almaya geliyor. Haydi, arabanın çıkabileceği yere kadar yürüyelim, diye zorlamıştı.
Bir haber alınca kendilerine bildirmeleri isteğiyle oradakilerle vedalaşıp ayrıldılar. Zeynep, yol boyunca söylenen annesini sessizce dinlemiş, ara sıra başını olumlu anlamda sallayarak onu onayladığını belirtmişti.
Yoksa annesinin öfkesi geçecek gibi değildi. Buna, çok geçmeden babasınınkinin de ekleneceğini bildiğinden bir yandan sıkıntıyla yüreği sıkışıyor, bir yandan da Fuat ile Utku’nun durumunu düşünüyordu.
Kayalıklara geldiklerinde babasının çoktan gelmiş olduğunu, arabadan inip yolu gözleyerek onları beklediğini gördü. Arabaya binip çoktandır elinde taşıdığı pet şişeyi kafasına dikti. Suyun ılımış olmasını önemsemeden epeyce içip annesinin babasına anlattıklarını dinlemeye koyuldu.
Babası ikide bir başını sallıyor, arada bir Zeynep’ten yana bakıp öfkeli bakışlarını onun üzerinde bıraktıktan sonra yeniden anlatılanları dinlemeye koyuluyor, Zeynep ise oturduğu arka koltukta küçüldükçe küçülüyordu. Annesinin öfkesine alışkındı da babasının bu kadar kızacağı aklına bile gelmezdi. Onu daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemişti çünkü.
Sonunda, annesi anlatacaklarını bitirip susmuş, mikrofonu babasına bırakmıştı:
– İnanamıyorum Zeynep! Ben her zaman, kızımın olgunluğu, çalışkanlığı ve mantığıyla gurur duyardım. Bu
kadar yanılacağımı söyleseler güler geçerdim ama şu anda öfkeden çıldırmak üzereyim! Benim kızım, nasıl böyle sorumsuzca davranabilir? Benim bile bilmediğim, bir kere bile merak edip çıkmadığım bu kayalıkların tepesinde ne işin olabilir senin? Haydi, arkadaşlarını anladım, onlar erkekliklerini kanıtlama yarışına girmiş olabilirler de sen… Sen, neyi kanıtlamaya çalıştın? Erkeklerle eşit olduğunu mu? Buna gereksinim duyduğunu sanmazdım
doğrusu! Eşitlik sorumsuzlukta değil, yaşamın sorumluluklarını paylaşmaktadır. Serüven tutkusu desem, değil!
Tanrı’nın bile unuttuğu bu kayalıklarda, ne gibi bir serüven yaşabilirdiniz ki? İşte, sonucunu da gördün! Kim bilir, arkadaşlarının başına ne geldi? Şu anda, ailelerinin durumunu düşünmek bile istemiyorum doğrusu! Birinin de ayağı sakatlanmış üstelik. Seni tek parça gördüğüme sevinsem
de olanları, olabilecekleri düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum!
– Özür dilerim baba!
– Bunu bir özürle geçiştiremezsin Zeynep! Şu an çok sinirliyim. Biraz sakinleşince, annenle oturup ne ceza vermemiz gerektiğini konuşuruz. Bu kadarına diyecek söz bulamıyorum, inan!
Zeynep başını önüne eğmiş, ağlıyordu. Ne dese babasını sakinleştiremeyeceğini biliyordu çünkü. Daha önce böyle bir olay ne görmüş ne de yaşamıştı. Anka ile Ortaçağ’a gittiğinde bile sorunsuz dönmüş, bu serüvenden kimsenin haberi olmamıştı, İpek dışında. Söylese de inanmazlardı çünkü. Kendisi bile o zaman yaşadığının düş mü, gerçek mi olduğunu sık sık düşünür olmuştu. Şimdiyse ne diyeceğini, kendisini nasıl bağışlatacağını bilemiyordu.
Gözyaşlarını silip durmaktan göz çevresi acımış, eve girer girmez kendisini banyoya atmış, sonra da yatağına uzanıp Fuat ve Utku’yu düşünür olmuştu. Bir haber gelir belki diye kulağı telefon ya da zil sesindeydi. Caner’i ise pek düşündüğü yoktu çünkü onlardan önce çıkmışlardı yola. Çoktan hastaneye yetişmiş, tedavisi de başlamış olmalıydı. Sonuçta, yalnızca ayağı sakatlanmıştı ama diğerlerine ne olduğunu bile bilen yoktu.
Düşünceleriyle boğuşurken dalmış, zil sesiyle yerinden fırlamıştı. Dışarı çıkmaya cesaret edemese de kapısını hafifçe aralayıp konuşulanları dinlemiş, Fuat ile Utku’nun sağ salim kurtarıldığını duyduktan sonra rahatlayıp uyumaya çalışmıştı.
Aklında mağarada yaşananlarla ilgili bin bir soruyla uykuya daldıktan sonra gece boyunca kabuslarla boğuşmuş, kimi zaman alevlerden kaçmaya çalışmıştı, kimi zaman da yılanlardan. Birkaç kez, kendi çığlığıyla uyandığı olmuşsa da çok yorgun olduğundan yeniden dalmıştı.
Sabahleyin uyanır uyanmaz ilk işi, Anka’nın tüyünü aramak olmuştu. Yastığın altını yeniden yoklamış, içine koymuş olabileceği düşüncesiyle kılıfını bile çıkarmış, sonra da çarşafla nevresimi silkelemişti halının üzerine ama bulamamıştı. Başka bir yere koymadığından kuşkusu olmasa da dolabını, çekmecelerini bile boşaltmış, bulamayınca da oturup bir süre ağlamıştı.
Kahvaltı için çağırmaya gelen annesi, onu karmakarışık giysi ve kitap yığınları arasında bulunca bir şaşkınlık çığlığı atmış, kızının aklını kaçırdığını düşünmüş ama Zeynep’in sözleriyle az da olsa rahatlamıştı:
– Sakin ol anne! Yalnızca odamı, dolaplarımı düzeltmek istemiştim.
– Bunu yapmanı ne zamandır söylüyordum, dinlemiyordun da şimdi mi aklına geldi Zeynep? Hem de sabahın köründe…
– Uykum kaçınca, en uygun zaman olduğunu düşündüm anne. Siz de uyanmamıştınız. Kahvaltı saatine kadar bitireceğimi sanıyordum ama olmadı.
– Bunu seninle yapacağımız konuşmayı ertelemek için yaptıysan boşuna yorulma! Kahvaltıdan sonra dünün hesabını vereceksin!
– Tamam anne, geliyorum.

<!–nextpage–>

Annesi, onun uysal olduğu kadar da umursamaz tavrına bir anlığına takıldıysa da sonra omuzlarını silkip yürüdü, Zeynep de arkasından.
Zeynep, masada çayını yudumlayan babasının yüzüne baktı. Dün akşamki kadar değilse de yine de çatıktı kaşları.
Günaydın, diyerek masaya oturmuş, babası da onu aynı şekilde yanıtlamıştı. Sessizlik içinde kahvaltılarını ettiler.
Zeynep, ağzındaki lokmaları çevirip duruyor, babasının söyleve başlayacağı zamanı bekliyordu. Babasının bu sessizliğinin uzun bir söyleve hazırlık olduğunu tahmin edebiliyordu ne dese kendisini aklayamayacağını da.
– Kahvaltın bittiyse biraz konuşalım Zeynep.
– Bitti baba.
– Hangi konuda olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Dün bizi büyük bir hayal kırıklığına uğratmanın yanında çok da korkuttun. Arkadaşlarının başına gelenleri öğrendikten sonra, ne kadar haklı olduğumuzu sen de anlayacaksın.
Zeynep heyecanlanmıştı:
– Ne olmuş Utku ile Fuat’a?
– Ne olacak? Yaşadıkları için şanslı sayılırlar ama sağlık durumları için aynı sözü söyleyemeyeceğim ne yazık ki! Kahvaltıdan önce hastaneye telefon edip durumlarını sordum. Bedenlerinde görünür bir hasar yokmuş ama ikisinin de dili tutulmuş, konuşamıyorlarmış.
Zeynep, elini ağzına götürüp bir çığlık attı:
– Olamaz!
– Kim bilir, başlarına ne geldi ki dilleri tutulacak kadar korktular? Sen de aynı durumda olabilirdin. Şimdi, sana neden kızdığımızı anladın mı?
– Evet baba, özür dilerim.
– Bir hafta evden çıkmayacak, arkadaşlarınla telefonla bile konuşamayacaksın. Sana az bile ama şimdilik aklımıza gelen ceza bu!
– Tamam baba. Yalnız, arkadaşlarımı görmek için hastaneye bir kez gidebilir miyim?
– Birlikte gideriz, sonra da seni eve getiririm.
– Teşekkür ederim baba, hemen hazırlanırım.
Masadan kalkıp odasına koştu. Üstünü değiştirirken arkadaşlarının başına ne gelmiş olabileceğini düşünüyor, mağara da gözünde gittikçe devleşiyordu.
Hastaneye varıncaya kadar hiç konuşmadılar. Arabadan iner inmez içeri koşmak isterken babası durdurdu onu:
– Görüşme saati değil, seni içeri bırakmazlar. Bekle de birlikte gidelim.
Babasının hastanede doktor olmasına hiç bu kadar sevinmemişti Zeynep. Yanında içeri yürürken elinden gelse onu koşturacaktı. Oysa her zaman, babasının hızlı yürümesinden yakınırdı. Özellikle mi yavaş yürüyor, yoksa kendisine mi öyle geliyordu, anlayamadı. Hastaneden içeri girdiklerinde derin bir nefes alıp sordu:
– Baba, hangi odadalar? Şimdi gidebilir miyim?
Babası, hemşireye sorup oda numarasını öğrenince yürümeye başladı. Zeynep’e de onu izlemek kalmıştı yalnızca.
Ikinci katta 222 numaralı odaya giren babası:
– Sen, bekle biraz Zeynep, önce ben bir bakayım, diyerek odanın kapısını yüzüne kapatıvermiş, Zeynep de kapıda kalakalmıştı. Babasının neden böyle yaptığını anlayamıyordu.
Delirmek üzereydi.
Beklerken, arkadaşlarının annelerinin az ilerdeki tahta oturakta sessizce ağladıklarını gördü. Onların yanına gidip arkadaşlarının durumlarını sormak istemiş ama ağlayışlarını görünce bunu yapamamıştı. Babalarıysa acıları yüzüne yansımış bir şekilde, koridorda bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Zeynep’i ayrımsayan bile olmamıştı.
Bir asır kadar uzun gelen birkaç dakikadan sonra, babası kapıyı açmış, onu içeri çağırmıştı. Heyecanla içeri giren Zeynep, arkadaşlarının yüzüne bakıp kalmıştı şaşkınlıkla.
Çünkü gördüğü, bir önceki gün birlikte oldukları arkadaşlarıyla aynı kişiler değildi sanki! Karşılıklı iki yatakta kımıldamadan yalnızca tavana bakan, bedenleri orada olsa da akılları başka yerde kalan iki yabancıydı gördüğü. İlk şaşkınlığından sıyrılınca Utku’nun yatağına yürüdü:
– Utku, beni duyuyor musun? Ne oldu mağarada?
En küçük bir hareket bile yoktu. Bir süre yüzüne baktıonun gözlerini bile hiç kırpmayışı karşısında ne düşüneceğini bilemedi. Oradan Fuat’ın yatağına yürüdü. Ona da aynı cümlelerle seslense de bir tepki alamadı. Umutsuzluk içinde babasının yüzüne baktı.
– Ben de şaşkınım Zeynep. Sen beklerken onları muayene ettim ama en küçük bir tepki bile alamadım. Tansiyonları, kalp atışları normal ama beden ısıları oldukça düşük. Diğer doktor arkadaşlarım da söylemişti ama inanmak istememiştim. Böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorum.
– Şimdi ne olacak baba?
– Bekleyip göreceğiz. Psikiyatrist arkadaşlar da ilgileniyorlar zaten.
– Caner hangi odada baba? Onu da görebilir miyim?
Caner’in ayağı kırılmış, alçıya alıp evine yollamışlar.
– Evlerine uğrasam…
– Cezan bitene kadar hayır! Bu kadarı bile sınırları aşıyor ama…
– Baba, lütfen!.. Yalnızca birkaç dakika…
– Hayır, dedim Zeynep! Buraya gelmene, arkadaşlarının durumunu görünce neden kızdığımı belki anlarsın diye izin verdim. Fazlasını isteme!
Ağlayarak babasının arkasından yürüdü. Onun yumuşak, sevgi dolu babası gitmiş; yerine sert, dediğim dedik bir adam gelmişti. Çevresindeki kişiler de olaylar da gittikçe garipleşmeye başlamıştı. Babasının öfkesini anlıyor ama hak veremiyordu bir türlü. O, hiç mi onun yaşındayken kuralları yıkan bir davranışta bulunmamıştı? Hiç mi yaramazlık yapmamış, hiç mi merakına yenilmemişti?
Onun babası da bu şekilde mi cezalandırmıştı, merak ediyordu doğrusu.
Babası, onu eve getirip içeri girinceye kadar arkasından baktıktan sonra arabadan inmeden hastaneye dönmüştü. Zeynep de izinli olan annesinin göz hapsinde, cezasının ilk gününü odasını toplamak, Anka’nın tüyünü aramakla geçirmişti. Hastanedeki arkadaşlarıyla benzerliğiyse bedeninin evde, aklının arkadaşlarının durumuyla mağara konusunda anlayamadığı olaylarda oluşuydu.
Odasını baştan aşağı yeniden düzenlemiş, ellenmedik ne dolap koymuştu ne çekmece, hatta çoraplarla çamaşırlarının içine bile bakmıştı ama yoktu işte! Annesine de soramıyordu. Bunca olaydan sonra, bir de Anka’nın tüyünden söz etse annesi, kesinlikle onun çıldırdığına inanabilirdi.
Telefon etmek yasak olmasa İpek’i arayıp ondaki tüyü sorabilir, duruyorsa ondan yardım isteyebilirdi. Tüylerden bir tanesi, Anka’yı yardıma çağırmaları için yeterdi ama arayamıyordu ki bir hafta da arayamayacaktı üstelik.
İkinci gün yeniden arayıp bulamayınca temizlik yaparken annesinin onu attığını düşünmekten başka seçeneği kalmamıştı.
Her gün, babasına arkadaşlarının durumunu soruyor,bir değişiklik olmadığını duyunca üzülüyor ama ne yapabileceğini bilmiyordu. Ne gelebilirdi ki elinden zaten, babası doktorken bile yardım edemiyorsa?
Bir haftayı, evin içinde deli gibi dolaşarak geçirmişti. Kitap okumaya çalışmış, okuduklarının bir sözcüğünü bile anlayamayınca bırakmış, televizyonda izlediği filmlerdeki bütün kahramanlarda arkadaşlarının tepkisiz yüzünü görünce ondan da caymıştı. O güne dek yaşadığı en uzun, işkence gibi bir haftayı sonunda bitirmişti.
Cezası biter bitmez hastaneye koşmuş, ilk geldiği günden hiçbir farkı olmayan arkadaşlarının durumunu görünce ağlayarak dönmüş, sonra da Caner’e uğramıştı.
Kapıyı Caner’in annesi açmış, olaydan bir hafta sonra gelişine şaşırsa da belli etmemeye çalışarak onu içeri çağırmış, Caner’e ulaşmaları konusundaki rehberliği için teşekkür etmişti.
– Şimdiye kadar gelemedim teyze, kusura bakmayın!
Babam evden çıkmamı yasaklamıştı da…
– Caner de doğal olarak cezalı, hem de cezayı kendi kendine verdi, diyerek gülümsemeye çalışmıştı kadın.
– Şimdi nasıl?
– Daha iyi ama bize epey çektirdi. Aslında, biz onu cezalandırmalıydık ama bacağının kırığıyla kurtuldu. Yine de arkadaşlarımı görmeye götürün, diye başımızın etini yedi. Hâlâ da yiyor ya…
– Ben ona anlatırım. Nerede şimdi?
– Salonda, kanepede… Geç bakalım.
Zeynep içeri girince Caner, kırk yıllık dostunu görmüşçesine sevinmiş, gülümsemişti:
– İyi ki geldin Zeynep! Hiç gelmeyeceksin sanıyordum.
– Çok istedim ama cezalıydım, gelemedim Caner. Nasılsın?
– Tek bacaklı kahraman…
– Yine de şanslısın. Fuat’la Utku’yu görsen…
– Çok görmek istedim ama götürmediler. Anlatsana, nasıllar?
– Görünüşte aynı gibiler ama değiller.
– Nasıl?
– Hiç tepki vermedikleri gibi gözlerini bile kırpmıyorlar Caner? Vitrinlerdeki mankenler gibi…
– Haydi canım sen de! O kadar kötü ha!
– Evet, ne yazık ki!
– O mağarada ne olmuş olabilir?
– Bilsem… Düşüne düşüne çıldıracağım ama en küçük bir ipucu bile yok!
– Tek bir yolu var ama o da olanaksız!
– Ne gibi?
– Mağaraya girmek…
– Ondan sonra da onlar gibi çıkmak… Sen, çıldırdın mı Caner?
– Girelim, demedim ki? Bir giren olursa… Ne bileyim, araştırmacılardan, bilim insanlarından falan…
– Bunu duymak bile istemeyeceklerini biliyorum. Oranın yakınına bile göndermezler bizi. Bir hafta evden çıkamadım zaten. Aldığım en ağır cezaydı.
– Bir de benim durumuma bak! Doğal olarak ceza…
– Neyse, ben gitmeliyim. Söz dinlemezsem yine ceza verebilirler.
– Tamam, yine gel olur mu? Çok canım sıkılıyor. Arkadaşlardan en doğru haberi de sen getirirsin. Baban doktor ya…
– Tamam, gelmeye çalışırım. Hoşça kal.
Daha önceleri Canerlere hiç konuk olmamış ama yaşadıkları olaydan sonra her gün birkaç saat uğramaya başlamıştı. Tek konuları, arkadaşlarının durumuydu, bir de onları bu duruma sokan mağaradaki bilinmezlik.
Canerlerden döndüğü bir akşam, notu yatağının üstünde bulmuştu. Aklına ilk gelen, İpek’e telefon edip ondaki tüyün durup durmadığını sormak olmuş ama biraz düşününce bunun hiç de akıllıca olmadığına karar vermişti.
Tüy onda duruyorsa büyük bir olasılıkla Anka’yı çağıracak, Anka ile İpek’i de yanında bulacaktı. Oysa sonunun ne olacağını kendisinin bile bilmediği bu korkunç serüvene, özellikle de Utku ile Fuat’ın durumunu aklına getirince, onu ortak edemezdi. Galileo’yu kurtarmak için istemeden ortak etmiş, o zaman bile bundan yeterince pişmanlık duymuşken üstelik… Hem tüyün onda olduğu da kesin değildi ki! Belki ondakini de çalmışlardı.
Son birkaç haftada olanları düşünerek, mağaranın önünde oturup kaldığını ayrımsayınca kendini topladı.
Yitirecek zaman yoktu. Başta ailesi olmak üzere herkesi kızdıracağını biliyordu ama merakını gidermenin dışında, Anka’yı kurtarmanın da Utku ile Fuat’a yardım etmenin de başka yolu yoktu.
Mağaranın girişine yeniden baktığında, alevlerin de korun da yok olduğunu gördü. İçerden, değişik renklerin birleştiği garip bir ışık geliyordu. Keman sesine benzettiği hafif bir müzik duyunca iyice şaşırdı. Sanki, gizli bir güç ortamı sevimlileştirmiş, onu içeri çağırıyordu. Bu çağrıya uymaktan başka seçeneği olmadığını düşünen Zeynep, ürkek adımlarla içeriye yürüdü.
İçindeki korku yüreğini sıkıştırıyor, ona ecel terleri döktürüyor, bacaklarını titretiyordu. Bir yandan çevresini korkulu gözlerle süzüyor, bir yandan da yürüyüşünü sürdürüyordu. Dokunduğu duvarlar, pürüzsüz bir oda duvarını andırıyor; üzerinde oynaşan ışıklar, masalsı bir görünüm sergiliyor ama bu görüntü, korkusunu gidermeye yetmiyordu.
Birden müzik sesi kesilip masalsı görünüm yitiverdi. Kamyon farlarını andıran güçlü bir ışıkla gözleri kamaştı, hiçbir şey göremez oldu. Bir kolunu gözlerinin üstüne kapatırken diğer koluyla duvara dayanmayı sürdürdü. Düşüp kalmak istemiyordu. Tutunduğu duvarın pürüzsüz durumunun değişip derin yarıklardan oluşan kayalığa dönüştüğünü ayrımsamasıyla içindeki korku daha da büyüdü.
Bütün o görüntülerin onu içeri çekmek için bir aldatmaca olduğunu düşünmeye başladı.
“Gelme Zeynep! Lütfen geri dön!”
Fısıltıyla söylense de Anka’nın sesini tanımıştı. Bir süre sonra da çığlığını duydu. Arkasından derin bir sessizlik…
Gözyaşlarını tutamaz olmuştu. Gözlerine kapattığı kolunun üstünden küçük derecikler akıyordu sanki. Hıçkırıklarının arasında seslendi:
– Ne olur, ona kıymayın! Geldim işte!
Anka’yı dinleyip dönmesi gerektiğini biliyor ama onu o durumda bırakmayı içine sindiremiyordu. Onca serüveni birlikte yaşadığı en yakın dostunu, kim olduğunu bilmediği bu yaratığın ya da yaratıkların eline bırakabilir miydi?
Bir eliyle duvardaki kaya oyuklarına tutuna tutuna, kolunu gözünden çekemeden ilerlemeye başladı. Her adımda düşmekten korktuğu için o kadar yavaş ilerliyordu ki sonunda tanıdık bir ses uyardı onu:
– Hızlan bakalım, küçük hanım! Peşimizden buraya gelirken pek hevesliydin. Ne oldu şimdi, korkuyor musun?
– Fuat, sen misin? Hastaneden ne zaman çıktın? Daha bu sabah oradaydın.
Bu kez de Utku’nun gülüşü yankılanmıştı:
– Bu, bizi hâlâ hastanede sanıyor, hah hah hah!
Zeynep, ne yapacağını, ne düşüneceğini şaşırmıştı. Daha on iki saat bile geçmemişti onları kıpırtısız göreli. Ne çabuk iyileşmiş de buraya gelmişlerdi?
– Bu yaptığınız şakaysa bırakın arkadaşlar! Hiç de şaka kaldıracak durumda değilim! Anka’yı tutsak edeceğiniz, beni de bununla tehdit edeceğiniz hiç aklıma gelmezdi doğrusu! Hem siz, onu nereden biliyordunuz ki?
– Boşuna saklamışsın onu bizden, kızım. Bizden kaçar mı?
– Utku, yeter artık! Şu farı da gözümden çekin de sizi görebileyim. Hem rahatça konuşuruz hem de ne istediğinizi bana anlatırsınız.
Işığın gözünden çekilip karşı duvara yansıtılmasıyla kolunu çekip baktı. Bir an, gördüğü yaratık karşısında dili tutuldu. Onu, geçen yıl dayısının götürdüğü korku tünelinde görmüş, çok korkmuştu. Daha sonra bir araştırma yapınca öğrenmişti, mitolojik kahraman Argos Panoptis,
yani yüz gözlü canavar olduğunu. Onu bir başka mitolojik kahramanın öldürdüğünü, gözlerini de bir tavus kuşunun kuyruğuna koyduğunu da okumuştu. Ondan sonra, ne zaman hayvanat bahçesine gidip bir tavus kuşu görse aklına bu canavar gelmişti.
– Ben her şeyi görenim, bilmiyor musun küçük hanım?
– Se… Se… Senin mitolojide kaldığını sanıyordum, Argos.
– Bak sen, adımı da biliyorsun!
– E… Ev… Evet.
Zeynep, kekeleyerek konuşuyor, onunsa bir Utku’nun bir Fuat’ın sesiyle konuşmasını dinliyor, ne düşüneceğini bilemiyordu. Arkadaşlarının sesini mi taklit ediyordu, yoksa onların seslerini mi almıştı, anlayamıyordu. Arkadaşlarının tepkisiz yatmasıyla bunun bir ilişkisi olmalıydı ama ne olduğunu düşünecek durumda değildi. Yalnızca korku ve şaşkınlıkla karşısındaki dev yaratığı izliyordu.
Yaratık, birer gözle birer ağzın yerleştiği, kocaman başlardan oluşmuş bir devdi gerçekten de. Bazen, iki ağzıyla birden konuşuyor, Utku ile Fuat’ın sesi birbine karışıyor, bazen de yalnızca, gök gürültüsüne benzer sesler çıkarıyordu. Gözleriyse her biri ateşten bir ok gibi kızıl ışıltılar saçıyordu çevreye.
Zeynep, korkusunu yenmeye çalışarak o konuşurken biraz daha özenle inceledi. Fuat’ın ya da Utku’nun sesiyle konuştuğu ağızların üstündeki ve altındaki gözler farklıydı.
Onlardan kızıl ışıltılar saçılmıyordu çevreye. Kısa bir anlığına, arkadaşlarının gözlerinin onlar olabileceği gibi bir düşünce geldi aklına ama hemen attı bunu kafasından. Arkadaşlarını sabahleyin görmüştü daha. Kıpırtısız olsalar da ikisinin gözleri de yerli yerindeydi, üstelik de hep açık duruyor, kırpmıyorlardı bile.
– Arkadaşlarıma ne yaptın? Benden ne istiyorsun?
– Arkadaşlarına ne olduğunu söylemeye şimdilik niyetim yok! Dediklerimi yaparsan belki söylerim.
– Anka nerede?

– Burada, işte!
Argos yana çekilince gördü, ayaklarının dibinde baygın yatan, tüyleri yarı yarıya yolunmuş Anka’yı. Kendini tutamayıp bir çığlık atarak ona doğru koştuğu anda, dev yaratığın bir başının hamlesiyle olduğu yerde savrulup düştü.
– Ona ne yaptın?
– Henüz yalnızca baygın. Dediklerimi yapmazsanız bir daha ayılmayabilir. Kuşkusuz, seni de arkadaşlarının yanına yollarım.
– “Dediklerimi yapmazsanız…” mı? Benimle kim?
– Seninle Anka…
– Ne istiyorsun?
– Beni Olimpos’a götürmenizi…
– Anka seni götürüp dönebilirdi. Beni niye çağırdın?
– İkiniz birden gelmelisiniz ki garip çağınızın insanları peşime düşmesin! Bütün bir ülkeyi peşime takacağından kuşkum yok, özellikle de şimdi arkadaşlarının durumu ortadayken. Hem, biriniz olmadan diğeri beni dinler mi?
– Asıl, ikimiz birden gelirsek peşine düşerler. Ailem, bütün ülkeyi ayağa kaldırır.
– Orası beni ilgilendirmez! Arkadaşların için herkesi ayaklandırdınız da sonuç ne oldu? Kımıltısız bedenlerini aldınız yalnızca.
– O zaman, bütün bir ülkenin peşine takılacağından niye çekiniyorsun?
– Çekindiğimi kim söyledi? Yalnızca önümde engel istemiyorum. Hem, fazla konuşmasan iyi edersin! İkiniz de bana gereklisiniz, o kadar!
– Sana nasıl güveneyim? İşin bitince benimle Anka’yı serbest bırakacağını nereden bileyim?
– Bilemezsin ama başka seçeneğin yok, arkadaşlarının yanına kıpırtısız yatıp Anka’yı da bir daha canlı görmek istemiyorsan kuşkusuz.
– Sen o kadar irisin ki Anka ikimizi birden nasıl taşısın?
– Sen kimi kandırıyorsun, küçük hanım? Anka’nın gücünün beni bile aştığını bilmiyor muyum?
– Olimpos Antalya’da… Birkaç dakika bile sürmez gitmek. Haydi, Anka’nın ayılmasını sağla da gidelim o zaman.
Dev yaratık öyle bir güldü ki gök gürültüsüyle doldu mağaranın içi.
– Buradaki Olimpos değil, Yunanistan’daki…
– İyi de orayı ben de bilmiyorum. Daha önce hiç gitmedim.
– Ben biliyorum, Anka da biliyor, yetmez mi?
– Tamam, gidelim ama verdiğin sözü unutma! Seni oraya bırakıp döneceğiz. Sen de bizi bıraktığın gibi arkadaşlarımı da eski durumlarına getireceksin.
Argos olur anlamında başlarını sallayınca oluşan fırtınadan, oturduğu yerden mağaranın girişine doğru savruldu.
– Hey! Çabuk geri gel!
Sürüne sürüne yeniden yaklaştı ona. Yerde yatan Anka’nın bir tüyünü alabilse buradan kaçıp bütün sorunları çözebilirdi ama bu olanaksız görünüyordu.
Dev yaratık, onun aklından geçenleri anlamış gibiydi. Bir nefesle tüyleri üfleyip yok ettikten sonra Anka’yı aldı. Onu, ağızlarının birinden çıkardığı uzunca ipe benzeyen diliyle başlarından birine bağladı. Olanları izleyen Zeynep’in bütün umutları sönüvermişti. Aklına ailesi geldi.
Onun ne durumda olduğunu bilse annesi de babası da çıldırabilirdi. Hele Caner, onun bu deliliği yaptığına dünyada inanmazdı. Kendi bile kendine şaşarken nasıl inansınlardı ki?
Eve dönebilecek miyim acaba sorusu geçti içinden. Sonra, kendini bırakıp arkadaşlarını ve Anka’yı düşündü. Onları kurtarmanın tek yolu buysa denemekten başka şansı kalmamıştı. Buraya da onun için gelmemiş miydi zaten?
Başını yerden kaldırıp dev yaratığa döndü:
– Anka’yı öyle bağlarsan sana nasıl yardım edebilir ki?
– Tünelin öbür ucunda bırakıp ayıltacağım, merak etme! Senin bir yolunu bulup kaçmayacağından ya da peşine kalabalıkları takıp bana zarar vermeyeceğinden emin olayım da…

<!–nextpage–>

– Gelecek kimse yok, benim buraya geldiğimi bilen de. Hem sen, tek başına bile olsan hepsine yetersin! Korkuyor musun yoksa?
Zeynep, onu çok kızdırdığını boğazına dolanıp bir an soluğunu kesen ip gibi dilden anlamış ama geç kalmıştı. Nefes alamıyor, boğuluyordu. İşte benim de sonum geldi diye düşünürken bırakıverdi yaratık.
– Bu, yalnızca bir uyarıydı küçük hanım, ona göre! Yine Utku’nun sesiyle konuşmuş, onların durumunu anımsatmak istemişti Zeynep’e. Bunu yapmasına bile gerek yoktu aslında. Can korkusu bir yana, Anka’yı onun eline bırakıp kaçmayı düşünemezdi bile Zeynep! Arkadaşlarının
durumuysa zaten acı gerçeklikti.
“Beni tanımadığı nasıl da belli! Ben, Anka’yı da arkadaşlarımın durumunu da düşünmeden kaçacak birine benziyor muyum? Öyle olsam baştan gelmezdim.” diye mırıldanıyor, arada bir Anka’ya göz atarak yaratığın önünde, onun tünel dediği mağaranın derinliklerine doğru ilerliyordu.
Dayısı ve İpek’le korku tüneline gittikleri ve Argos’u orada ilk gördüğü an korkudan dizlerinin bağının çözüldüğü günü anımsadı. İpek’in durumu da ondan farklı değildi. Bir süre, ikisi de çığlıklarla oldukları yere çöküp kalmışlar, dayısının onun yalnızca bir görüntü olduğunu söylemesi bile korkularını giderememişti. Korku tüneline girmeyi kendileri istedikleri halde bir süre dayısına küsmüştü Zeynep, İpek de babasına. Eve dönüp de kendilerini biraz toparlayınca onun hakkında internette araştırma yapmışlardı. Yunan mitolojisinde onun yüz gözlü canavar olduğunu, Panoptis sıfatının her şeyi gören anlamını taşıdığını, uykudayken bile birkaç gözünün açık olduğunu öğrenmişlerdi. Ayrıca, Tanrıça Hera’nın hizmetçisiydi.
Olimpos tanrılarının yanına, bir canavarı öldürmesiyle kabul edilmişti. Daha sonra, bir ineği korumakla görevlendirilmiş,
ineğin Zeus’un sevgililerinden biri olan İo olduğunu bildiği için Zeus’un gönderdiği Hermes tarafından öldürülmüştü.
Sonra da Hera tarafından, hizmetlerinin anısına, yüz gözü, bir tavus kuşunun kuyruğunda korunmuştu.
Çoktan ölmüş mitolojik bir kahramanın görüntüsünden bu kadar korktukları için kendi kendilerine önce kızıp sonra da güldüklerini anımsamıştı. Oysa şimdi gerçeği yanında, korkusu da o zamankinden çok daha fazlaydı.
Üstelik bu kez İpek de yanında yoktu ve durumu hiç de gülünecek türden değildi.
Zeynep’in aklına takılan en önemli ayrıntı ise bunca yıldan sonra bu yaratığın nasıl yeniden canlandığıydı. Aklına, Galileo ve Ortaçağ’da Anka ile yaşadığı serüvenler gelince bunun hiç de şaşırtıcı olmadığını düşündü. Oradayken en büyük yardımcısı Anka idi ama şu anda o da kendisi gibi tutsaktı, hem de baygın durumda. Bu kez, ikisinin de bu serüvenden kurtulabileceğinden kuşkuluydu.
Hemen arkasındaki dev yaratığın yüz gözünden alev benzeri fışkıran ışıklarla, mağaranın içi kızıl ışıltılarla aydınlanıyor, kayalık duvarlarda oluşan gölgelerse korkusunu körüklüyordu.
Ne kadar yürüdüklerini bilmiyor ama ona saatlerce yürümüşler gibi geliyordu. Kafadan bacaklı canlılara, en çok da dev bir ahtapota benzeyen bu yaratığa, onları nereye götürdüğü konusunda sorduğu bütün sorular yanıtsız kalmıştı. Bu mağaranın bir yerinde Olimpos’a giden bir yol olmadığını tahmin ediyordu. Olsaydı, canavar onlara gereksinim duymazdı zaten. Bu korkulu ve zorlu yürüyüş, korkudan azalan enerjisini büsbütün tüketmişti.
– Daha çok yolumuz var mı? Ben çok yoruldum.
– Evinden benim olduğum yere kadar tırmanırken yorulmadın da şimdi mi yoruldun, küçük hanım?
Korkusu öfkeye dönüşmüştü Zeynep’in:
– Evet, şimdi yoruldum. Evden buraya kadar teptiğim yolu da katarsan üstüne, ne kadar yorulduğumu anlarsın belki!
– Ben her şeyi görür, anlarım da senin için aynı sözleri söyleyemeyeceğim.
– Bak bunda haklısın, Argos! Yoksa burada ne işim olurdu?
– İstersen seni de Anka’nın yanına alabilirim. Dönüp onun korkunç görüntüsüne bir kez daha göz atınca midesi ağzına geldi Zeynep’in. Anka’nın durumu, epeyce kötüydü zaten. Bu yapış yapış görünen dev yaratığın başlarından birine oturmaktansa sabaha kadar bile yürüyebilirdi. Korkunçluğunun yanında öyle de mide bulandırıcıydı ki görüntüsü.
– Yok, yürürüm ben.
– Hani yorulmuştun?
– Senin kafalarından birine bir böcek gibi konacak kadar değil!
– Çizmeyi aşıyorsun, küçük hanım! Seni böcek gibi ezebilirim, biliyorsun.
– Niye yapmıyorsun öyleyse?
– Olimpos’a gitmek için size gereksinim duyuyorum da ondan.
– Bunu da anlamıyorum işte! O kadar güçlü görünüyorsun ki bizim gibi küçücük canlıların yardımına gereksinim duyman çok ilginç doğrusu! Yoksa, gücün şişirme mi?
– Benim gücümü tartışmak senin harcın değil, kes sesini!
– Bize gereksinim duymanın nedenini, gerçekten merak ediyor olamaz mıyım?
– Çağ kapısından yalnızca Anka’nın geçebileceğini bilmiyor olamazsın! Sen olmadan onun beni oraya götürmeyeceğini de…
Zeynep, öfkesini dizginlemek zorunda kaldı. Kendisi neyse de bu dev yaratığın Anka’ya ne yapacağı bilinmezdi gerçekten de. Gücünü öfkesine değil, bir kurtuluş yolu bulmaya harcaması gerektiğini düşünüp sustu. Yürüdükleri zamanı hesaplayamayacak kadar dağınıktı düşünceleri. Bir bu duruma nasıl geldiğini düşünüyor, bu açıdan da kendine kızıyordu; bir arkadaşlarıyla Anka’nın durumunu. Sonunda mağara bitmiş, bir oda genişliğinde,
düz bir kaya parçasının üzerine çıkıvermişlerdi.
Korkuyla aşağıya baktı. Alacakaranlıkta dibi görünmese de korkunç bir uçuruma benziyordu. Uçurumun dibini görmesine dolunayın ışığı bile yetmemişti. Buradan kurtulmanın olanaksızlığını da mağara sandığının dev yaratığın dediği gibi bir tünel olduğunu da böylece anlamış oldu.
Yıldızların ışıldadığı, dolunayın da bütün parıltısını olanca güzelliğiyle sergilediği göğün koyu lacivert sonsuzluğuna bir an bakıp kaldı. Başka zaman olsa izlemeye doyamayacağı bu görüntü, şimdi acı veriyordu. Kim bilir, bir daha bu güzelliği görebilecek miydi?
– Evet, işte şimdi Anka’yı uyandırmanın zamanı!
Zeynep, korkulu gözlerle canavara baktı. Onun ateş rengi gözleri, gecenin güzelliğini alevden oklarla parçalıyordu sanki. Yüz ağızdan çıkan soluk, küçük bir fırtına yaratıyordu. Bu fırtınada savrulup gitmemek için olduğu yere çöküp kayanın çıkıntılarına sıkıca tutundu.
Zeynep, yaşlı gözlerle canavarı izliyordu. Canavar, konuşmasını kesip Anka’yı kafasından indirerek kayanın üzerine bıraktı. Tüyleri yolunmuş bir tavuğa benzetmişti Anka’yı. Oysa bir tek tüy bulup gizleyebilse kurtulma umutları olurdu belki. Bu durumu o da biliyor olmalıydı ki bütün tüylerini yolmuştu. Bunu ne zaman yaptığını da anlamış değildi Zeynep. Onu baygın halde başlarından birine oturturken tüylerinin bir bölümü yerindeydi en azından. Zeynep’i önüne katıp izlerken yapmış olmalıydı. Geriye dönebilse bütün o tüyleri mağarada bulabileceğini ve onlarla Anka’yı yeniden canlandırabileceğini düşünüyordu. Ne var ki canavar, çıkış kapısını dev cüssesiyle kapatıvermişti.

Ağzından aleve benzer bir ıslık çıkarmış, üzerinde kalan ince tüylerini de ütüvermiş, bu arada Anka’yı da uyandırmıştı.
– Haydi bakalım, yola çıkma zamanı!
Anka, şaşkınlıkla çevresine baktı. Zeynep’i görür görmez yanına gelmeye yeltenince canavarın bir hamlesiyle engellendi.
– Zeynep, ne arıyorsun burada?
Onun yaralı sesini daha önceden bilen Zeynep, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
– Kesin zırlamayı da hazırlanın bakalım! Olimpos’a gideceğiz.
– Önce Anka’nın tüylerini geri ver!
– Vereceğim ama şimdi değil! Olimpos’a yaklaştığımızda…
– Tüyleri olmadan uçamaz ki!
– Kim demiş onu? Sen, beni kandıracağını mı sanıyorsun?
Anka, her koşulda ve her ortamda uçabilir.
– Zeynep’i bırak! Olimpos’a gitmek için ona gereksinimin yok ki!
– O da benim bileceğim iş! Gerekli diyorsam gereklidir! Size soracak değilim ya!
– Bize daha fazla zarar vermeyeceğini nereden bilelim?
– Bunu daha önce de sordun, küçük hanım. Bilemezsin, bilemeyeceksin de… Bana güvenmekten başka seçeneğin yok.
– Sana neden güveneyim? Yaptıkların ortadayken hem de…
– İsterseniz ikinizi de şu uçurumdan aşağıya atıvereyim. Parçalarınızı bulan bile olmaz!
– At, dedi Anka. Seni taşımaktansa oradan düşüp parçalanalım. Değil mi Zeynep?
Bunu derken Zeynep’e belli belirsiz göz kırpmış, Zeynep de onun bir planı olduğunu anlamıştı.
– Evet, haydi at!
– Kendinizi çok akıllı sanıyorsunuz, değil mi? Oradan düşerken kızı da sırtına aldığın gibi buradan uzaklaşacağını bilmiyorum da sanki!
– Madem her şeyi biliyorsun da Olimpos’un yolunu niye bilmiyorsun?
– İşte o, bana göre çok uzak ve kapılar nedeniyle algılarımın dışında. Yüzyıllardır uyuduğumu unutuyorsunuz.
Bu yüzden de size gereksinim duyuyorum ya!
– Ya sana yardım etmezsek…
– Arkadaşlarının bir daha iyileşememesi bir yana sen de onların yanını boylarsın. Üstelik şu kuş arkadaşın da sonsuza dek tutsağım olarak kalır, hem de böyle yolunmuş tavuk gibi.
Anka’nın karşı çıkışına karşın ona boyun eğmek zorunda kaldı Zeynep. Zaten bu yola, hepsini kurtarmak için girmemiş miydi?
Anka’yı bedeninin tam ortasındaki başlardan birine, Zeynep’i de diğerine diliyle bağlayan canavar, uçuş için hazırdı. Zeynep ise beline dolanan bu yapış yapış dil ve çevresini saran onlarca başın yarattığı mide bulantısını gidermeye çalışıyordu. Aklı da yine Anka’daydı. Küçücük bedeni, yine büyüyüp bu dev canavarı taşıyabilecek miydi acaba?

<!–nextpage–>

Zeynep’in şaşkın bakışları arasında Anka büyüdü, büyüdü…
Yaratıktan daha büyük bir deve dönüştü. Yalnız eski güzelliği yoktu. Tüysüz Anka, Zeynep’e öyle garip geliyordu ki!
Yaşasın da nasıl görünürse görünsün diye düşündü. İnanılmaz ve garip bir olayın içinde dev bir canavarın diliyle sarılmış olarak dev gibi Anka ile gecenin bilinmezliğine doğru uçuyordu. Başının üstünde, yıldızlar ve dolunayla ışıldayan gökyüzü; aşağıda, gece yarısını çoktan geçtiği için çoğunlukla uykuya çekilmiş bir yeryüzü… Başını kaldırıp da sağ yanında kalan Kutup Yıldızı’nın ışıltısını görünce kuzeybatıya doğru yol aldıklarını anladı.
Kendisini bir korku filmin kahramanı gibi duyumsadığı anlarda biraz rahatlıyor, hemen sonra, bunun film değil korkunç bir gerçeklik olduğunu düşünüp kederleniyordu.
Bu olayı sağ salim atlatabileceğinden de arkadaşlarını kurtarabileceğinden de kuşkuluydu. Kendi kendine kızmayı sürdürüyordu bir yandan da. Bir an, ne vardı sanki, beni oyunlarına bile almak istemeyen arkadaşları izleyecek diye düşünüyor, hemen sonra, onları izlemeseydi kurtarma şansı da olmayacağı aklına geliyor, kendini bağışlıyordu. Bunu başarıp başarmayacağını bilemiyordu ama en azından şimdi bir umudu vardı.
“Umut tükenirse önce ekmek tükenir, sonra yaşam.” diyen babasının sözleri aklına gelince içinde bulunduğu durumu unutup gülümsedi. Öyle de acıkmıştı ki umudum karnımı doyurmaya da yetseydi keşke diye düşünmeden edemedi. Kendisini saran ıslak dile göz atınca midesinden yükselen bulantı, açlığını unutturuverdi. Yalnız dil mi, onlarca kafa, yüz, göz, ağız, kafadan çıkan bacak… Hepsi, ıslak bir öğürtüydü zaten.
Birden alçalmaya başladılar. Düşüncelere dalmış, ne kadar yol aldıklarını ayrımsayamaz olmuştu. Torosların karlı tepelerine benzeyen bir dağın üstüne kondular.
Anka, anında küçülmüş, dev yaratık ikisini birden bırakıvermiş ama aralarından çekilmemişti.
– Burası Olimpos mu?
– Evet, geldik işte benim vatanıma!
– O zaman, sözünü yerine getir, bizi bırak!
– Acele etmeyin bakalım. Şenliği görmeden buradan gidemezsiniz!
– Ne şenliği? Biz şenlik falan istemiyoruz! Yalnızca ülkemize, evimize dönmek istiyoruz!
– Olmaz, dedim!
– Sözünü tutmuyorsun, diye bağırdı Zeynep.
– Uzun yoldan geldik. Biraz dinlenelim önce.
– Sabah olmadan evde olmalıyım. Hem, arkadaşlarımı eski durumlarına getireceğine de söz vermiştin!
– Kes sesini! Şimdi bunların sırası değil! İo bir gelsin hele…
– İo da kim?
– İo da gelecek, Hera da, hatta Zeus da. Benim yalnız size değil, Zeus’a da sözüm vardı. Biraz sonra hepsini anlayacaksınız.
– İnanamıyorum! Dediklerinin hepsi, mitolojik dönemintanrı ya da tanrıçası. Şimdi, o çağa mı döndük gerçekten?
– Tünele gelen arkadaşlarınız, çağ kapısını açıverdi. Kızacaksan bana değil, onlara kız! Hem ben, onlara teşekkür borçluyum. Yüzyıllarca süren uykumdan uyandırdılar beni. Yalnız beni değil, üstelik tüm çağımın yaratıklarını da… Şimdi, görülmemiş bir hesabım var. Önce o hesabı göreyim, sonra sizi bırakırım. O sırada, bir inek böğürtüsü duydu Zeynep. Dağın başında, karlar içinde, ineğin ne işi olduğunu düşünüyordu ki yaptığı araştırmaları anımsadı. Zeus’un sevgililerinden biri, inek kılığındaki İo idi.
Bir yandan olayların şaşkınlığı, bir yandan içinde gittikçe büyüyen korku, bir yandan da kar yığınlarının ortasında kalması içini titretmiş, dişleri birbirine vurmaya başlamıştı.
Çok geçmeden gök gürültüsüne benzer bir sesle Zeus indi oldukları yere. Dev gibi bir insandı. Yarıçıplak, güçlü kuvvetli… Üstelik de görünmez kanatları varmış gibiydi. Onu da resimlerinden, heykellerinden tanımıştı Zeynep.
– Yine mi sen Argos Panoptis! Dersini aldın, sanıyordum, diye kükredi Zeus.
– Seninle bitmemiş bir hesabımız vardı, Zeus. İo’nun senin sevgilin olduğunu ve inek kılığına sokup herkesten gizlediğini bildiğimi saklamıyorum. Burada, sırrrını kimseye demeden rahatça yaşamak, eski gözetmenliğimi sürdürmek istiyorum. Bunun karşılığında, size iki armağan getirdim: Anka ve bir insan. Anka ile dilediğin yere gidebilir, insanı da dilediğine kurban edebilirsin.
– Benimle pazarlık mı ediyorsun Argos Panoptis? Bu hakkı sana kim verdi?
– Sırrını kimsenin, özellikle de Hera’nın duymasını istemediğini biliyorum. Sonra, bu armağanlar… Bunlara da hayır, diyemezsin. Biliyorsun, kapıların anahtarı artık bu kuşta.
– Bütün istediğin bu kadar değil, yanılıyor muyum?
– Hayır, yanılmıyorsun. Hera’yı da yanımda istiyorum. Efendim olarak değil, arkadaşım olarak…
– Oho! Hera benim eşim. Ben kabul etsem bile bakalım Hera bunu isteyecek mi?
– O da senin gücüne bağlı. Çok hizmetini gördüm hem, o da bana borçlu zaten.
– Bekle, diyen Zeus, görünmez kanatlarını çırpıp göğe doğru çekildi. Zeynep ise hem öfkeden, hem de korkudan çıldıracak durumdaydı.
– Beni kurban vermek ha! Bu muydu senin sözün! Sen düzenbazın birisin!
Canavarın kafasındaki bacaklardan birinin yüzüne çarpmasıyla olduğu yere yığılıp kendinden geçti. Bembeyaz kar yığınlarının arasına düşse de belleği kara bulutların, ateş fırtınalarının içinde yüzüyordu.
Zeynep’in durumunu görüp yerinden fırlamaya çalışan Anka da aynı sona uğramış, canavarın öbür yanına da o serilmişti.
– Zeynep ateşler içinde yanıyor? Hastaneye götürsek mi?
Annesinin sesini, babasının “Sirkeli bezle ovup soğuk duş aldıralım. Sabaha geçmezse götürürüz.” sözlerini bir düşteymişçesine algılıyordu.
Zeynep’in kulağına, bir yerlerden lir sesi geliyor ama gözlerini açamıyordu. Gittikçe soğuyan bedenini kollarıyla sarıp tortop olmuştu. Karın üstünde bir leke gibi durduğunu ayrımsayacak durumda bile değildi. Ayılan Anka, onun durumunu görüyor ama harekete geçmek için uygun zamanı beklediğinden ayıldığını belli etmiyordu. Sonunda, gözlerini açtı Zeynep.
– Bizi çok korkuttun kızım? Neyse ki ateşin düştü! İyi misin şimdi?
Zeynep, Olimpos’tan buraya nasıl savrulduğunu anlayamamanın şaşkınlığıyla kekeledi:
– İ… İyiyim baba. Ne oldu?
– Dün güneş çarptığını söylerken haklıymışım. Neyse ki geçti! Bugün, sokağa çıkmak yok. Evde yatıp dinleneceksin, tamam mı?
– Tamam baba.
– Sen işine git babası. Ben, kızımızla ilgilenirim.
– Anne, uykum var. Biraz daha yatabilir miyim?
– Bir dakika bekle, hemen geliyorum!
Babasıyla çıkan annesinin arkasından baktı. Çok geçmeden annesi, elinde bir bardak sütle dönmüştü.
– Bunu içip uyuyabilirsin.
Zeynep, bardağı kafasına dikip bitirinceye kadar soluksuz içti. Hem açlığına hem de susuzluğuna iyi gelecekti süt.
– Sağ ol anne.
– İyi uykular kızım. Uyanınca seslen, olur mu?
– Olur anne.
Annesi çıkar çıkmaz ortam dalgalanmış, kendisini yine Olimpos’ta bulmuştu.
Kımıldamadan çevresini gözlemeye çalışırken bir an Anka ile göz göze geldi. Ona göz kırpan Anka’ya aynı şekilde yanıt verirken Anka’nın bir planı olduğunu düşünmeye başladı. Bir yandan titremesine engel olmaya çalışıyordu, bir yandan da duyduğu lir sesinin gerçek olup olmadığını anlamaya. Canavara göz atınca onun gözlerinin çoğunun yavaş yavaş kapanmaya başladığını görüp içi yeniden umutla doldu. O uyursa Anka ile buradan gidebilirlerdi. Çok geçmeden çevreleri kalabalıklaşmaya başladı.
Zeus, yanına Hera’yı da alıp gelmişti. Ala inek İo ise yakınlarda olmalıydı.
– Uyan bakalım Argos Panoptis! İsteklerin tarafımdan onaylanmıştır. Hera senin arkadaşındır, Anka ile kız da benim!
Hepsi değilse de en az elli gözü açıktı canavarın. Gök gürültüsünü andıran bir gülüş, çevrede kar fırtınası yaratan sözlere eşlik ediyordu:
– Kabul edeceğini biliyordum, Tanrı Zeus. Nasılsa senin eşin de arkadaşın da çok, dedikten sonra Hera’ya döndü:
– Hoş geldin, Efendi Hera! Zeus sana söyledi mi buraya hangi sıfatla geldiğini?
– Bunları sonra konuşalım Argos, şimdi yorgunum.
– Sen niye yorgunsun anlamadım ama tamam Hera. Zamanımız çok nasılsa. Haydi sen dinlen! Ben de yorgun ve uykusuzum. Uzun yollardan, uzun yıllardan aşıp da geldim, hem de senin için.
Hera, kar yığınları arasında uzun eteklerini sürüyerek gözden yitti. Anka, Zeus’un bir kolunda, Zeynep diğer kolunda, yeniden gökyüzüne doğru yükseliyorlardı. Aşağıya bakan Zeynep, açık olan gözlerinden ateş saçan canavarın Hera’nın peşinden gittiğini gördü. Sonra iyice yükseldiler.
Çok geçmeden de bulutların arasında, su damlacıklarından yapılmışa benzeyen, ışıltılı bir sarayın güzelliği aldı gözlerini. Sarayı birkaç dakika gördü yalnızca. Sonra, demir bir kapının sürgü sesini duyduğu, karanlık bir bodrumda buldu kendini.
– Anka, Anka, burada mısın?
Yoktu. Onu, başka bir yere kapatmış olmalıydılar. Anka, bir yolunu bulup çıkabilirse kendisini buradan kurtarabilirdi.
Buna benzer durumları daha önce de yaşamıştı, biliyordu ama Anka kurtulabilirse… Eğer onu boynundan bağladılarsa kurtulması güçtü. Çünkü Anka’nın boynu, en zayıf yeriydi. Neyse ki bunu kendisinden başka bilen yoktu.
Zeynep, elleriyle çevresini yokladı. Ellerine ne toprak ne de su bulaşmıştı. Sanki, zifiri karanlık bir bulut kümesinin içinde, asılı bir salıncakta duruyormuş gibiydi. Bağlı değildi. Kalkıp yürümeye çalıştı, yürüyordu ama yerde değil, bulutların üstünde gibiydi. Ne yana yürürse yürüsün,
sonsuz bir boşluktaydı sanki! Sürgü sesini duyduğu kapıyı aradıysa da bulamadı. Uzun süre yürüyüp de dokunabileceği bir nesne bulamayınca olduğu yere çöktü. Bir kapı ya da duvar bulabilse bir çıkış da bulabilirdi belki ama yoktu işte! Olduğu yerde sesiz sessiz ağlamaya başladı.
Nasıl da kanmıştı canavarın sözüne! Şimdi kendisini, kim bilir kime kurban edeceklerdi? Okuduğu kitaplar, ilkel topluluklarda insanların kurban edildiği sunak öyküleri aklına geliyor, korkusu büyüdükçe büyüyordu.

<!–nextpage–>

Bir yandan hıçkırıyor, bir yandan da kendi kendine söyleniyordu:
– Ne aptalım! Arkadaşlarıma yardım edeceğim derken kendim kapana kısıldım. Üstelik Anka’yı olduğundan daha da güç durumda bırakarak… Kendine yardım edemeyen, kime yardım edebilir ki? Bağışla beni Anka, ne olur! Ben olmasam sen kurtulmanın bir yolunu bulurdun belki ama şimdi… Oooof of! Sabah olduğunda ne olacak? Belki de çoktan olmuştur bile orada. Annemle babam beni bulamayınca kim bilir nasıl üzülüp öfkelenecek? Bu kez, bir haftalık cezayla bile kurtulamam. Gerçi, dönme şansımın bile olmadığı bir durumda, ceza düşünmenin sırası değil ama… Dönebilsem de istedikleri cezayı verseler keşke! Ya, arkadaşlarımın durumu ne olacak? Öylece kıpırtısız, bitkisel hayatta gibi mi yaşayacaklar? Bir süre daha böyle söylendikten sonra olduğu yere uzanıvermişti.
Çok yorgundu. Evden bakkala gitmeye üşendiği anlar bile o kadar çokken birdenbire ülke değiştirmişti. Korkunun yorgunluğuysa hiçbiriyle boy ölçüşemeyecek kadar çoktu. Bulunduğu yer ne soğuk ne sıcaktı. Kar yığınları arasındaki üşümesi de geçmişti. Çok geçmeden yorgunluğuna
yenilip uyudu kaldı. Düşünde, buluttan bir ata binmiş, mağaraya doğru yolculuk yapıyordu. Mağaraya varır varmaz içeri girmiş, canavarın yolup attığı Anka’nın tüylerini teker teker toplamıştı. Tam tüyleri okşayıp Anka’yı çağırmaya hazırlanıyordu ki tüylerin alev alıp her yanını yakmasıyla çığlık
çığlığa bağırmaya başladı. Kendi çığlığıyla uyandığında uyuyalı bir saat bile olmamıştı.
– Anka, Anka, neredeysen duy beni, ne olur!
Ses yoktu yine. Anka’nın başına kötü bir olay geldiğini düşünüp yüksek sesle ağlamaya başladı.
– Zeynep, Zeynep kızım, uyan yavrum!
Annesinin sesini duyup güçlükle gözlerini açtığında yanaklarındaki ıslaklığı duyumsayıp elleriyle kuruladı:
– Anne, neredeyim?
– Evimizdesin yavrum, yatağında. Kötü bir düş görmüş olmalısın!
– Arkadaşlarım nasıl?
– Sanırım, onlarla ilgiliydi gördüğün düş. Üzgünüm ama durumlarının aynı olduğunu söylüyor baban.
– Babam nerede?
– Hastaneye gitti kızım, nerede olacak ki!
– Sen niye gitmedin?
– Çok garipsin Zeynep! Yıllık izindeyim ya!
– Unutmuşum anne, evde olman güzel, diyecektim de…
– Bence de… Ama tatilin de bir sonu var kızım. Birkaç güne kadar yeniden işe başlayacağım zaten.
– Anne çok susadım.
– Kalkıp su içmeye gidemeyecek kadar korktuğun anlaşılıyor. Dur, ben getireyim. Öğleyin aşırı yemek ve üstüne de uyku olursa olacağı budur!
Annesinin getirdiği suyu yudumlarken uzun süredir susuz kalmışçasına içinin yandığını ayrımsadı.
– Anne, seni seviyorum.
Annesi ona sarılıverdi:
– Koca bebeğim benim, ben de seni seviyorum, ara sıra beni üzsen de!
Annesini öyle özlemişti ki ona sıkı sıkı sarılıp duştan yeni çıktığını duyumsatan çiçek kokusunu derin derin içine çekmeden duramadı.
– Anne, biraz daha uyuyabilir miyim? Çok yorgunum niyeyse…
– Tamam, uyu bakalım. Bu yorgunluk, gündüz yattığından olabilir, belki de mevsim geçişindendir ama neyse…
Henüz okul açılmadığına göre tatilin keyfini çıkar bakalım! Annesi çıkmış, Zeynep de yeniden yatağına uzandığında ortam dalgalanmış, kendini yine o bodrumda ağlarken bulmuştu.
Duyduğu bir sürgü sesiyle, birden ağıdını kesmiş, sonra da kolundan tutulup kaldırılmıştı:
– Kimsiniz? Benden ne istiyorsunuz?
Yanıt yoktu. Yalnızca kolundan çekilip bir başka yere götürüldüğünü anlıyor ama çevresinde ne bir varlık görüyor ne de ses duyuyordu. Biraz yürüyüp birkaç basamak merdiven çıktıktan sonra gökkuşağının bütün renklerinin harman edildiği, çok parlak bir ışıkla gözleri kamaştı.
Gözlerini kapatıp ışığa alışmayı bekledi bir süre. Gözlerini açtığında, gördükleri karşısında ne düşüneceğini bilemedi.
Donup kalmıştı sanki!
Kocaman bir salondaydı. Salonda duvar yerine, denizler gibi dalgalanıp duran saydam ışıltılı yüzeyler vardı.
Yüzeylerin üzeri, çiy tanelerine benzeyen damlalar, damlaların içi, donmuş gibi duran küçük, garip yaratıklarla doluydu. En garibi de salonun bu canlılardan yayılan ışıkla aydınlatılmasıydı.
Damlalardan gözünü alamıyordu Zeynep. Geceyi çağrıştıran bir ışık kaynağına bakışlarını odakladığında bir çığlık attı çünkü o damlacığın içindeki, tüysüz Anka’dan başkası değildi.
– Bunu yapamazsınız! Onu o damlanın içine tutsak edemezsiniz! O, sıradan bir kuş değil!
– Sakin ol küçük kız! Hep tutsak kalmayacak. Yalnızca arınıncaya kadar…
Dere çağıltısına benzeyen, tatlı bir sesti duyduğu. Sesin kimden geldiğini anlamak için başını o tarafa çevirdi.
Gördüğü; salonun karşı duvarında, sarı ışığıyla göz dolduran, kral tahtına benzeyen altın koltuğun üstünde oturan bir kadındı. Kadın o kadar güzeldi ki sesinin dere çağıltısına ya da tatlı bir melodiye benzemesine şaşırmadı Zeynep. Sarı saçları çağlayanlar gibi omuzlarına dökülmüş, yüzü, küçükken oynadığı bebekler gibi arı duru, gözlerinin rengi, deniz ya da gökyüzüyle yarışırcasına derin bir mavi; ince, uzun bedenini saran ve yere kadar uzanan
mavi ipek elbise de yine denizlerin dalgası gibiydi.
– Şe… şey… Siz kimsiniz?
– Ben Afrodit’im!
– Mitolojideki Güzellik Tanrıçası…
– Demek kim olduğumu biliyorsun. Bunu bildiğine göre, aynı zamanda Tanrı Zeus’un kızı olduğumu da biliyorsundur.
– Bir kitapta okumuştum.
– Buna sevindim, kendimi sana tanıtmak zorunda kalmayışıma yani. Burada rahat edeceksin. Yalnız senin de önce arınmak gerekecek.
– Neden arınma? Anka gibi beni de mi bir su damlasına hapsedeceksiniz?
– Geçici bir süre için… Buna pek hapis denemez zaten.
– Güzelliğinize bakıp ben de sizi iyi biri sanmıştım. Görünüşe aldanmamak gerek, diyenler yanılmamış demek ki!
– Bugüne dek kimseye kötülük yapmadım, merak ettiğin buysa. Yalnızca, kötülerin saldırısına uğrayanların içlerindeki kalıntıyı temizleyip sonra özgür bırakıyorum. Çevrende gördüklerin, yanımda kalmak isteyenlerdir yalnızca.
– Ama… Ama… Çevremde kimseyi göremiyorum ben. Gördüklerim, yalnızca tutsak canlılar.
– Arındığında sana da görüneceklerdir. Üzerine epeyce kötülük sinmiş de ondan göremiyorsun.
– Kötülük mü? Ben, kötü bir canavardan Anka ile arkadaşlarımı kurtarmak için buraya kadar gelmek zorunda kaldım. Kime kötülük edeceğim ki?
– Arınmazsan bir süre sonra kendini bile tanıyamazsın!
Argos’un Korku Tüneli’nden geçip kafalarından birine binerek gelmişsin. Onun üzerine sinen kötü kokusunu, buradan bile alıyorum.
– O damlanın içinde yaşamıyor gibi Anka! Ben de öyle olacağıma göre…
– Yok, yaşıyor üstelik hem arınıp hem de gücünü topluyor. Çıktığında onu eski durumuyla göreceksin.
– Eskisi gibi, öyle mi? Rengarenk tüyleri içinde hem de…
– Evet.
– Buna bir inanabilsem!
– İnanmanın da ötesinde, yakında doğru söylediğimi anlayacaksın.
– Peki öyleyse neden bodruma kilitlemiştiniz beni?
– Arınmanın ilk adımıydı orası. Üzerindeki kötülüğün bir bölümünü karanlık emdi ama henüz tamamlanmadı. Şimdi sıra, ışığın arıtmasında.
– Tutsak değilsek bizi buraya kim getirdi?
– Siz, bana babam Zeus’un armağanısınız, diğerleri gibi, derken eliyle damlacıkların içindekileri gösteriyordu.
– Ülkemize dönebilecek miyiz?
– Tehlike geçtiğinde, dilerseniz…
– O zamana kadar annemle babam çıldırır meraktan!
– Bunun için yapabileceğim bir yardım yok şimdilik.
Konuşmayı da burada kesmek zorundayım çünkü kokun yayılıyor. Önce arın, kalan konuşmamızı sonra tamamlarız.
Zeynep’in karşı çıkmasına fırsat kalmadan başının üzerine inen iri bir su damlası, çevresini sarıverdi. Sonra da diğerleri gibi, salonun dalgalanan yüzeyinde bir ışık kaynağına dönüştü.
Damlacığın duvarlarını yoklamaya çalışsa da kımıldayamıyordu bile. Sanki görünmez bir el, su damlasını bağ olarak kullanıp bütün bedenini hareketsiz kılmıştı. Görüyor, düşünüyor, soluk alıyor ama konuşamıyordu. Çevresindeki olayları gözlemekten başka yapabileceği bir eylem yoktu. O da öyle yapmaya koyuldu. Işık kaynaklarının hepsi de farklı renklerde ışık yayıyor, böylece salon, gökkuşağının tüm renkleriyle sarmalanıyordu.
Biraz daha özenle bakınca onların koyudan açığa doğru sıralandığını gördü. Hemen yanındaki damlanın içindeki Anka’nın lacivert, onun yanındaki papağan ben zeri kuşun mavi, ondan sonraki bülbülün yeşil, kanaryanın sarı, portakala benzeyen garip bir canlının turuncu, kaplumbağaya benzeyen başka bir canlının kırmızı ışık yaydığını gördü şaşkınlıkla. Kendi damlasının hemen önüne yansıyan ışıksa neredeyse siyahtı. Bunların bir anlamı olmalıydı ama henüz çözemiyordu. Derken gerginliği yavaş yavaş geçmeye, üzerine bir uyuşukluk çökmeye başladı.
Çok geçmeden de gözleri açık olarak uykuya daldı.

<!–nextpage–>

Kulağına gelen lir sesiyle uyandığında, önce nerede olduğunu anlayamadı. Esnemek isteyip de çene kaslarını bile oynatamayınca anımsadı nerede olduğunu. Yalnızca, gözlerini oynatabiliyordu, o da yuvalarının içinde. Bu kısıtlı hareketle çevresini gözlemeyi sürdürdü.
Anka’dan yansıyan ışık demeti lacivertten maviye dönse de sıra bozulmamış, onun yanındakiler de değişen renkleriyle salonu ışığa boğmayı sürdürür olmuşlardı. Kendi önündeki ışık demetine bakınca onun da değiştiğini, uyumadan önce Anka’da izlediği gibi laciverte dönüştüğünü gördü. Hemen yanına da yeni damlacıklar yerleşmişti. Güvercine benzeyen bir kuşun damlasından mor ışık yansıyor, onun yanındaki damlacıklardan da diğer
renkleri yutmaya hazır, gecenin karasından da koyu olan ve insanın içine ürpertiler salan, simsiyah birer ışık demeti.
Özenli bakınca, o damlacıkların içinde gördükleri, kanını dondurdu neredeyse! Çünkü her birinde yalnızca birer insan gözü vardı. Bir an kendi gözlerini de ayrı ayrı damlalarda düşündü. Bu, öylesine yakıcı ve korkutucu bir düşünceydi ki hemen uzaklaştırmaya çalıştı aklından.
İnsanların kendileri değil de yalnızca gözlerinin orada olmasının korkutuculuğu, yine de unutulacak gibi değildi.
Haykıra haykıra ağlamak, oradakilerin hepsine, güzelliğine hayran olduğu Afrodit’e bile, katil olduğunu bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Kapana kısılmak deyimin gerçek anlamını hiç bu kadar yakından kavramamıştı.
Afrodit, elinde lir olan biriyle gülüp söyleşiyor, Zeynep ve diğerlerinin çektiği sıkıntıları umursamaz görünüyordu.
Adının Hermes olduğunu ve onun da başka bir tanrı olduğunu anımsadığı adam, liriyle çok hüzünlü bir ezgiye başladı. Güzel Afrodit’in gözlerinde, içinde bulunduğu hapishane benzeri damlaların ışıldadığını görmek, Zeynep’i birazcık rahatlatmıştı. Demek ki duyguları vardı kadının. Bir müzikle bu kadar duygusallaşabilen bir insan kolay kolay cana kıyamaz diye düşünse de o gözler aklından çıkmıyordu bir türlü.
Gözler, Zeynep’e tanıdık geliyor ama belleğini zorlasa da nereden tanıdığını bir türlü çıkaramıyordu. Düşünürken düşünürken buldu sonunda.
Olamaz diye düşündü, olamaz. Arkadaşlarımın gözlerini gördüm ben. İkisininkiler de yerli yerindeydi. Devinimsizdi, tamam; boş boş baktıklarını da unutmadım ama gözleri yerindeydi; adım gibi eminim bundan!
Delirmek üzereydi. Daha önce de çok korkunç olaylar yaşamıştı, hâlâ da korkunç bir tutsaklığı yaşıyordu ama durmadan Zeynep’e bakıp gülümser gibi duran o gözler, daha da korkuncunu yaşayacağını imler gibiydi. Bu işkence ne zaman bitecek? Anne, baba neredesiniz?
Beni aradığınızı biliyorum ama ne olur bulun! Bu işkenceden kurtarın beni diyen bir yakarışla sürdürdü düşüncelerini. Bu kez, en ağır cezaya bile bana mısın, demeyecekti, yeter ki ülkesine, evine dönebilsin! Kurtulursa ilk işi, hastaneye gidip arkadaşlarının gözlerine bakmak olacaktı. Eğer yerindelerse hareketsiz olmalarına bile razı olacaktı. Sonra da bütün bunları yalnızca bir düş, bir karabasan olarak anımsamak hatta hiç anımsamamak istiyordu.
Gözkapaklarını bari oynatabilse o gözleri orada, kendi gözlerine çivilenmiş olarak görüp durmasa o bile yetecekti ama yok. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek de bu olsa gerek diye düşündü umarsızlıkla. Tutsaklığı kabullenip yalnızca göz kapaklarının özgürlüğüyle yetinmek…
Bu, dayanılmaz bir işkenceydi ve gittikçe de daha dayanılmaz oluyordu. Birkaç kez daha uyuyup uyanındığında gördü, renklerin yine değiştiğini. Kendi damlasından yansıyan turuncu, Anka’nınki kırmızı olmuştu bu kez de. Gözlere bakmaya çekiniyordu ama yine duramadı. Onlarınkinden de mor
ışık demetleri yansıyordu.
Bu değişim neden? Bunun bir anlamı olmalı ama bulamıyorum bir türlü! Oysa herkes, çok akıllı olduğumu söyler dururdu. Şimdi niye işe yaramıyor öyleyse aklım diye düşünmeden edemiyordu. Kendi düşünceleriyle boğuştukça kımıldamasa da yoruluyordu.
Düşüncelerinde uzaklaşıp salona yoğunlaşmaya çalıştı. Afrodit ile Hermes gitmiş, geriye uzaktan duyulan lir sesiyle salonun her yanından yansıyan ışıklar kalmıştı bir de altın taht. O da sarı ışıltısıyla göz kamaştırıyordu.
Bir an, Afrodit’in yerinde düşündü kendini. Yok, onun yerinde olmak istemezdi doğrusu! Böyle, zamanın büyük çoğunluğunu bir tahtta oturup müzik dinleyerek ve tutsak ettiği canlılardan yansıyan ışıkları izleyerek… O, uzun süre oturmayı sevmezdi zaten. Koşup oynamalı, gezmeli, denizde yüzmeli, baharı çiçek kokuları, kışı kar ya da yağmur damlalarıyla karşılamalıydı. Gerçi Antalya’ya kışın kar yağmazdı ama her mevsim Torosların başından eksik
olmayan karı izlemeyi severdi. Ailesiyle Saklıkent’e gittiği zaman, hem kayağın hem kartopu oynamanın hem de kardan adam yapmanın keyfine varırdı. Bunu yılda ancak bir kez yapabiliyordu, o da okullar yarı yıl tatiline girdiğinde ama olsun, yapıyordu ya… Som altından yapılsa, üzerinde kuş tüyünden minderler de olsa böyle bir tahtta oturmak ona göre değildi. Kanepeye oturduğunda o yumuşaklığı duyumsamalı, yatağına uzandığı zaman rahatlığı
yaşamalıydı.
Düşünceleri, onun ev özlemini depreştirmişti yine.
Kim bilir, ailesi bu olanları öğrendiğinde ne yapacaktı?
Şimdi yine evde olsa, annesiyle babasının sevgisine sığınsa, yemek masasındaki sıcaklıkla yüreği ısınıverseydi ya! Bu yaşananlardan sonra onların sevgisinden çok öfkesinden payını alacağını bilse de o öfkeye bile razıydı artık.
Müzik sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp yeniden altın tahta yöneltti bakışlarını. Afrodit, bütün güzelliğiyle gelip tahtına kurulmuş, Hermes de onun yanı başında liriyle yerini almıştı. Çevrelerindeyse Zeynep’in artık birer gölge gibi ayrımsamaya başladığı, damlacıkların içinde gördüklerine benzeyen, garip canlılar vardı. Hermes’in neden hiç ara vermeden lir çaldığını da anlayamıyordu. Mitolijik tanrılardan olsa bile bu adam hiç yorulmaz, bıkmaz mıydı?
Müzik sesiyle renklerin yine değiştiğini ayrımsamamış, lirin de arınma işleminin bir parçası olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bir süredir bakışlarını kaçırdığı gözlere yeniden baktığında, onların renginin de yeşile çaldığını gördü. Her saniye açılıyordu renkler.
İşte, birini çözdüm diye düşünüp kendini için için kutlarken yan taraftaki damlacıkların bütünüyle renksizleştiğini, içindeki canlıların dışarı çıktığını gördü. Afrodit, tahtından kalkıp dışarı çıkan kanarya, zambak ve portakala benzeyen canlıların tüylerini okşayarak başlarını öptükten sonra havaya salıvermişti. Onlar da salonda kanat çırparak birkaç tur attıktan sonra saydam yüzeylerden çıkıp gözden kaybolmuştu.
İzlediklerinin şaşkınlığına büyük oranda hoşnutluk da karışmıştı kuşkusuz. Demek ki yalan söylememişti Afrodit.
Anka ile kendisinin de arınıp bırakılacağı zamanı dört gözle beklemeye başladı.
– Uyan benim, koca bebeğim! Annen, gün boyu uyuduğunu söyledi. Neyin var, hasta mısın?
Zeynep, güçlükle gözlerini açtı. Babasını karşısında gördüğüne inanamıyordu. Daha az önce Afrodit’in sarayında evde olmayı dilememiş miydi?
– Yok baba, yalnızca yorgunluğum geçmek bilmiyor niyeyse!
– Arkadaşlarının durumuna da verdiğimiz cezaya da çok üzüldüğünü biliyorum Zeynep. Bu yorgunluk, üzüntü ve gerilimden olmasın?
– Bilmiyorum, baba. Arkadaşlarım nasıl?
– Ne yazık ki durumlarında bir değişiklik yok! Aileleri de işlerini güçlerini bırakıp bütün gün hastaneyi bekliyorlar.
– Bir umut yok mu baba?
– Elimizden geleni yapıyoruz ama bilemeyiz ki! Bekleyip göreceğiz.
– Umarım iyileşirler.
– Haydi, kalk da yemeğimizi yiyelim. Böyle, hep yatmakla olmaz!
– Yok baba, sağ ol. Öğleyin çok yemişim, hâlâ eritemedim.
– Peki, yat bakalım. Yarına düzelmezsen hastaneye götürüp tahlillerini yapalım. Bakalım, bu yorgunluğun başka bir nedeni var mı?
– Tamam, baba.
Babasına kımıldayamadığını, bir damlacığın içinde tutsak olduğunu söyleyememiş, o çıkar çıkmaz da hemen ortam değiştirmişti. Bütün bu olanlara şaşıramıyordu bile artık.
Sonunda, eski tutsaklardan Anka, kendisi ve gözlerden başka canlı kalmamıştı damlaların içinde. Ne zaman geldiklerini anlamasa da yeni tutsaklar vardı damlalarda:
bir kaplumbağa, bir kılıç balığı, bir ahtapot, kara bir kedi… Anlaşılan bu döngü sürüp gidiyordu.
Yeni gelenlerle renkler yine koyulaşmış; siyah ve lacivert, daha kalın ışın demetleri oluşturmaya başlamıştı.
Oysa eski tutsakların damlaları çözüldüğünde en belirgin renk, gümüş ve beyaz oluyor ve damlalardaki diğer renkler, daha ince demetler halinde yansıyordu. Sonunda, Anka’nın çevresindeki duvarın da sıvılaşıp akmaya başladığını gördü. Sesini çıkarabilse bir sevinç çığlığı atacaktı ama yapamadı. Anka’nın onun damlasının önüne gelip göz kırpmasıysa Zeynep için mutlulukların en büyüğüydü. Artık bir kurtuluş umudu vardı.
Daha sevincini düşünceleriyle birleştirmesine zaman kalmadan kendi damlasının da eridiğini duyumsamaya başlamış, heyecandan ne düşüneceğini şaşırmıştı. Damla bütünüyle eriyip onu özgür bıraktığındaysa peş peşe sevinç çığlıkları atıp dansederek kendi çevresinde dönmeye başladı. Neden sonra aklına geldi koşup Anka’ya sarılmak. Bir süre, sarmaş dolaş olup birlikte döndüler.
Yorulup durduklarında, Afrodit’in onları gülümseyerek izlediğini gördü Zeynep. Onunla konuşması gerekiyordu.
– Zeynep, telefon sana kızım!
Annesinin sesiyle gözlerini açtığında yine yatağındaydı. Bu kez hareket edebilmesine sevinmiş, yerinden fırladığı gibi girişteki masanın üzerinde açık bırakılan ahizeyi eline almış, alır almaz da bir sevinç çığlığı atmıştı:
– İpek! Sesini duyduğuma çok sevindim!
“Beni bu kadar özlediysen niye aramadın?” sözleriydi,
İpek’in kırgın sesinden duyduğu.
– Telefon yasağım vardı İpek, o yüzden arayamadım. Yoksa seni çok özledim!
– Telefon da yasak kapsamına girdiğine göre halamla eniştemi fena kızdırmış olmalısın!
– Öyle sayılır.
– Anlatsana, ne oldu?
– Telefonda anlatması uzun sürer İpek. Bir ara konuşuruz.
– Baksana, özlememin dışında seni aramamın başka bir nedeni daha var.

<!–nextpage–>

– Hayırdır, ne oldu?
– Anka’nın tüyünü yitirdim.
– Sen de mi? İnanamıyorum! Ben de ne zamandır onu arıyorum.
Olayları İpek’e anlatamayacağını bilerek derin bir iç çekti. O sırada İpek ne söyledi kendisi ne yanıt verdi, ayrımında bile değildi. Anka ile döndüklerinde belki onu görmeye giderler, olup biteni birlikte anlatırlardı.
Telefonu kapatıp kahvaltı masasına oturduğunda ortam birden dalgalanmış, kendini yine Afrodit’in sarayında bulmuştu.
Anka ile yan yana onun tahtına doğru ilerlediler. Çevrelerindeki canlıları gölge gibi değil, gerçek varlıklarıyla görebiliyordu artık. Düşüncelerini toplamaya henüz zaman bulamasa da aklına takılanları, karmakarışık da olsa, sormak istiyordu.
– Merhaba Afrodit! Artık, konuşmanın zamanı gelmiştir umarım.
– Elbette Zeynep. Ne öğrenmek istiyorsun?
– Her şeyi…
– Her şey, derken…
– Buraya neden getirildiğimizi, kötülük konusunun ne olduğunu, arınma işleminin sonucunu, bundan sonra ne olacağını… Daha sayayım mı?
– Dur, bir nefes al bakalım! Uzun süredir, o damlanın içinde hareketsiz duruyordun. Anlaşılan bu durum, düşünmek için işine yaramış.
– Evet, düşünecek çok zamanım oldu sayenizde. Bunun için, teşekkür mü etmem gerekiyor?
– Teşekkür etmek zorunda değilsin ama olayları nedenselliğiyle öğrendiğinde bunu içinden gelerek yapacağından kuşkum yok.
Zeynep’in bakışları, yan duvardaki gözlere takıldı birden.
– Ha, bir de şu gözlerin kime ait olduğu, buraya nasıl ve niçin getirildiği, sahiplerine ne olduğu konusu var.
– Hepsinin birbiriyle ilgisi var Zeynep. İsterseniz masaya oturalım. Acıkmış, susamışsınızdır. Bir yandan karnımızı doyurur, bir yandan da konuşuruz.
Zeynep, Afrodit’in yan tarafına kuruluveren masaya şaşkınlıkla bakakaldı. Ne zaman ve nasıl kurulduğunu anlamamıştı bile. Çevrede gördüğü garip canlıların işi olmalıydı bu. Üzerinde her türlü yiyecek ve içeceğin görücüye çıktığı bir konuk masasıydı gördüğü. Masayı görür görmez karnından yükselen gurultular, ne kadar acıktığını, ailesiyle oturduğu kahvaltı masasından tek lokma bile almadan buraya nasıl savrulduğunu anımsatıyordu. Başını sallayıp Afrodit’i onayladı. Anka ile birlikte masaya, Afrodit’in karşısına, oturdular. Çok geçmeden Hermes de gelmiş, onları başıyla selamladıktan sonra masadaki yerini almıştı.
Sonunda liri bırakmayı akıl edebilmiş diye düşünen Zeynep, utanmasa kahkaha atacaktı. Adamın gülünecek bir yanı yoktu aslında. Zeus’un genç bir kopyası gibiydi.
Zeynep’e gülünç gelen, onun günlerdir hiç ara vermeden lir çalışıydı. Yatağa bile lir çalarak girip uykusunda da sürdürdüğünü düşünür olmuştu.
– Konuklarımız nasıllar?
Onlar orada değilmiş gibi kendilerine değil de Afrodit’e sorması garibine gitmişti.
Niye şaşıyorum ki? Adam garip işlerden sorumlu mitolojik tanrı olmalı. Hani, bizim ülkedeki belli işlerden sorumlu bakanlar gibi… Düşünceleri yüzünde gülümsemeler oluşturmuş, bu da Afrodit’in gözünden kaçmamıştı:
– Seni böyle gülümserken görebilmek ne güzel Zeynep!
Hiç gülmeyen biri olduğunu düşünmeye başlamıştım.
– Son günlerde yaşadıklarımı bilseniz neden gülemediğimi anlardınız.
– Biliyorum.
– Neyi?
– Yaşadıklarını…
– Bu olanaksız! Henüz konuşmaya başlamadım bile!
– Onu da biliyorum ama burası Olimpos, efsane dağı…
Burayla bağlantılı olayları bilmemden daha doğal ne olabilir?
– Nasıl öğrendiniz?
– Bir bölümünü babam, Hermes ve Hera’dan, bir bölümünü de arınma odasına belleğinden sızanlardan…
– Belleğimi mi boşalttınız yoksa?
– Belleği boşaltılmış birine benziyor musun?
– Sanmıyorum ama anlattıklarınızdan…
– Aslında, arkadaşlarınız Korku Tüneli’ndeki mitolojik kapıyı açtığı anda, olanların çoğunu biliyorduk hepimiz.
Bu yüzden de olaylara karşı hazırlıklıydık.
– Çağ kapısı mı?
– Bilmiyor muydun?
– Argos denilen o canavardan buna benzer bir söz duymuştum ama…
– Doğru duymuşsun.
– Verdiği hiçbir sözü tutmayınca…
– Onun doğru bir söz edeceğine inanamadın.
Zeynep’in cümlesini Afrodit tamamlamıştı. Konuşmanın başından beri sessiz kalıp karnını doyurmaya çalışan Anka girdi söyleşiye:
– Baştan beri yalan söylediğini ben de biliyordum, ettiği tek doğru sözün çağ kapısı konusunda olduğunu da.
Ama onun dediğini yapmaktan başka şansımız yoktu.
– Biliyorum, arkadaşlarınızın durumu…
– Onu da biliyorsan düzelip düzelmeyeceklerini de biliyorsundur, diye yeniden araya girdi Zeynep.
– Düzelecekler, merak etmeyin!
– Gerçekten mi?
– Evet.
– Yaşasın! Çektiğimiz bütün sıkıntılara değer o zaman!
Zeynep’in attığı sevinç çığlığına, Afrodit gülümseyerek, Anka da Zeynep’e dönüp göz kırparak katılmıştı.
Neden bilmiyordu ama Afrodit’e güvenmeye başlamıştı. Tutsaklıklarına son vermesi de olabilirdi bunun nedeni, Anka’nın eski görünümüne ve gücüne kavuşması da. Sonunda arkadaşlarının kurtulacak olmasını duymuştu ya, daha ne olsundu?
– Baştan beri sorduklarımın yanıtını alabilir miyim Afrodit?
En güzelini verdin gerçi ama diğerlerini de duymak istiyorum.
– Elbette, anlatacağım hepsini. Yalnız önce karnınızı doyurun, sonra da birlikte küçük bir gezintiye çıkalım.
Gördükleriniz, sorularınızın çoğunun yanıtı olacaktır zaten.
– Bu kadar yediğimiz yeter, değil mi Anka? Teşekkür ederiz Afrodit. Masan da güzelliğin kadar vardı.
– İlk teşekkürümü aldığıma göre diğerleri için gezintimize başlayabiliriz. Haydi kalkın bakalım!
Hermes’i orada bırakıp Zeynep ortada, Afrodit’le Anka iki yanda çıktılar. Salondan çıkmak da salonun kendisi kadar ilginçti. Saydam duvarlardan, hiç bir kapı olmadan, öylece geçivermişlerdi diğer yana. Zeynep, bir an, bilimkurgu filmlerinde boyut değiştiren kahramanlar gibi duyumsadı. Gerçi, durmadan boyut ya da ortam değiştiriyordu zaten. Bir evde buluyordu kendini, bir çağlar öncesinde.
Dışarı çıktıkları anda, nerede olduğu yeniden yüzüne çarpmıştı Zeynep’in. Ülkesi, kenti, evleri, ailesi, yine bir özlem bulutu olup yerleşmişti yüreğine. Az önce oradan gelmiş olması, bu özlemi dindirmiyordu. Onlarla aynı masada yemek yemeyi, birlikte gezmeye çıkmayı hatta annesiyle yaptığı tartışmaları bile özlemişti. Ya yatakta çakılıyken iki düş arasında görüyordu onları ya da gerçekliğe aykırılığı duyumsatan kısa konuşmalarda. Onları
yeniden, eski birliktelikleriyle göreceğinin umudu her zamankinden fazlaydı belki ama yine de belli mi olurdu?
Garip bir dünyada, mitolojik kahramanlar arasındaydı. Gerçek dünya, öyle uzak geliyordu ki…
Bulutların üstünde gibi yürüyorlar, ayakları yine, hiçbir yüzeye değmiyordu. Uçakla bir kez yolculuk etmiş, bulutların arasından geçerken inip o pamuk yığınları arasından yürümek geçmişti içinden. Bunun bir gün gerçek olacağını düşlerinde görse inanmazdı ama olmuştu işte!
Yürüyor mu, kanat takmadan uçuyor mu, belli değildi. Bir süre gittikten sonra, dev gibi yere serilmiş Argos’un önünde durdular. Onun hemen kalkıp kendilerine saldıracağını düşünen Zeynep, korkuyla bir çığlık atıp birkaç adım geriye çekildi.
– Korkmana gerek kalmadı, Zeynep! Artık kimseye zarar veremez!
– Nasıl? Yaşamıyor mu artık?
– Hayır.
– Ona kimsenin gücünün yetmeyeceğini sanırdım. Kim başardı bunu?
– Günlerdir çalan lir sesini duymuşsunuzdur.
– Evet, çok güzeldi ama müziğin Argos’un ölümüyle ne ilgisi olduğunu anlayamadım. Onun arınma işlemine yardım ettiğini sanmıştım.
– Evet, arınmanıza da yardım etti ama asıl amacımız Argos’u uyutmaktı. Lir sesi, bunu başardı işte!
– İnanamıyorum! Onca gücünüzün başaramadığını yalnızca müzik başardı, ha!
– Her canlının zayıf bir yanı vardır. Argos’unki de lir sesiydi. Onun sayesinde uyuyunca Hermes de onun yaşamına son verdi.
Ona biraz yaklaşıp cansız gözlerinden bazılarına bakan Zeynep, umutsuzluk içinde söylendi:
– Kimseye zarar veremeyecek olması güzel de şimdi arkadaşlarım hiç iyileşemeyecek!
– Yanılıyorsun Zeynep! Onların da iyileşmesine az kaldı.
– Nasıl?
– Arınma damlacıklarındaki gözleri görmedin mi? Zeynep, iliklerine kadar titredi. Korktuğu başına gelmişti işte! O gözlerin arkadaşlarının olduğunu düşünmek istemiyordu.
– Onların arkadaşlarımın gözleri olduğunu söylemeyin ne olur! Bir daha nasıl görecekler?
– Evet, arkadaşlarının gözleri ama arınma işlemi bittikten sonra yerlerine dönecekler?
– Nasıl yani? Gözler birer boncuk mu ki sökülüp takılsın?
Afrodit’ten, müzik sesini aratmayan bir gülüş yükseldi.
– Hastaneden yatarken arkadaşlarının gözlerini görmüştün, değil mi?
– Evet ama buraya nasıl geldi o gözler?
– O gözlerin görme yeteneğini almıştı Argos. Gözler yerinde duruyor ama hiç hareket etmiyor olmalı.
– Evet evet, hatta gözlerini kapattıklarını da hiç görmedim. Öylece, kıpırtısız duruyorlardı.
– İşte arınma odasında gördüğün gözler, Argos’un arkadaşlarından çaldığı görme yetisini simgeleyen birer görüntü yalnızca. Argos’tan bulaşan tüm kötülükler temizlendiğinde arınma işlemi bitecek, arkadaşların da yeniden görebilecek.
– Ama yalnız gözleri değil ki bütün bedenleri hareketsizdi onların. Konuşamıyorlardı bile. Biz de Argos’un dediklerini onlar için yapmak zorunda kalmıştık. Arkadaşlarımı eski durumlarına getireceğine söz vermişti.
– Merak etme! Şu anda, görme yetisi dışında iyi sayılırlar. Siz yanlarına döndüğünüzde görmeye de başlayacaklar.
– Biz ne zaman döneceğiz?

<!–nextpage–>

– Yakında…
– Şu anda hareket edip konuşabiliyorlarsa göremedikleri için daha çok acı çekiyor olmalılar.
– Bunun için, şimdilik yapabileceğim bir yardım yok, birkaç gün daha dayanmak zorundalar.
– Neden şimdi değil?
– Gözlerin arınma işlemi bitmedi de ondan.
– Ne zaman bitecek?
– Dedim ya, birkaç güne kadar…
– Ne yapalım, bekleriz, değil mi Anka?
– Elbette Zeynep! Bu arada, Olimpos’u gezmiş, mitolojik dostlarımızı da tanımış oluruz. O sırada yanlarından geçen bir inek, Zeynep’i güldürmüştü.
– Bunun Zeus’un sevgilisi Io olduğunu söylemişti, canavar.
Ne kadar gülünç, değil mi?
Afrodit, duymamış gibi yaptı. O sırada, karşıdan gelen Hera’ya geçmiş olsun dileklerini ve saygılarını sunmak için onun önünde eğilmesini şaşkınlıkla izledi Zeynep. Burada da belli bir rütbe var anlaşılan diye düşünüp ışıltılı giysiler ve altın tacıyla önlerinden gururla geçen kadını, hayranlıkla izlemeye durdu. “Olimpos’taki herkes çok güzel anlaşılan.” diye mırıldandı belli belirsiz.
– Annen mi?
Afrodit’in yüzü bulutlanmıştı:
– Tanrıça Hera, babam Tanrı Zeus’un eşidir. Annem artık yaşamıyor.
– Çok üzgünüm.
Afrodit, onun kendi duygularını anlamış olmasından hoşnut bir şekilde başını salladı.
– Hera Zeus’un eşiyse Argos neden onun elinden almak istedi? Üstelik Zeus’la yaptığı pazarlığa da tanık olmuştuk biz, değil mi Anka?
Anka başını sallamış, Afrodit de gülmüştü:
– Babam, onu yok etmek için koşullarını kabul etmiş göründü. Yoksa yalnız bizim değil, tüm evrenin başına bela olmayı sürdürecekti Argos.
Çok geçmeden Hera yeniden göründü. Yanında inanılmaz güzellikte bir tavus kuşu vardı.
– Ne kadar güzel!
– Evet, Argos en uygun yerini bulmuş yine.
– Argos mu? Bu güzel kuşun onunla ne ilgisi var?
– Tavus kuşunun kuyruğuna bir bak istersen. Sayısız göz göreceksin. İşte onlar, Argos’un gözleridir.
– Neden? Hera onu sever miydi?
– Yok, yüzyıllarca hizmetini gördü Hera’nın. Hera da ona olan minnet borcunu ödemek için gözlerini bir tavus kuşunun kuyruğunda yaşatmak istedi, mitolojik çağda olduğu gibi. Boşuna insanlar, tarih tekerrürden ibarettir, dememiş.
– Tekerrür mü?
– Yani, aynı olaylar belli aralıkla yinelenir.
– Buna pek aklım yatmadı ama neyse… Bir sorum daha olacak.
– Sor bakalım.
– Argos’un gözlerini, arıtma işleminden geçirmeden mi tavuskuşunun kuyruğuna yerleştirdi?
– Olur mu? Kendi adını taşıyan ırmakta arıtmıştır.
– Onun yüz gözü bu kadar çabuk arındıysa arkadaşlarımın gözü neden birkaç gün daha beklemek zorunda?
Afrodit güldü yine:
– Bir insan için çok akıllısın, biliyor musun?
– İnsandan başka akıllı yaratık var mı zaten?
– Biz Olimpos tanrılarını unutuyorsun?
– Ama siz de insansınız?
– Yarı insan belki… Ama insandan çok uzun yaşadığımız ve çok akıllı olduğumuz gerçektir.
– Sorumun yanıtını alamadım henüz.
– Her tanrının arıtma işlemi de araçları da farklıdır. Onunki, kısa sürede arındırıyor olmalı.
Zeynep, onların yalnızca efsanevi varlıklar olduğunu söyleyecekken sustu. Buradan gitmeden bunu düşünmesi bile uygunsuzdu aslında, özellikle de gerçeklerle efsanelerin birbirine girdiği, böyle bir zamanda.
Bir süre, uçar gibi gezintilerini sürdürdükten, ışıltılı kar yığınlarının üzerinden, bulutların üstünden kayar gibi geçtikten sonra Afrodit’inkinden çok daha görkemli, çok daha büyük, altın bir sarayın önünde durdular.
– Aman tanrım! Bu saray kimin? Böylesini resimlerde bile görmemiştim daha önce.
– Babam Zeus’un.
– Çok çok etkileyici… Bu kadar altını nereden bulup da buraya nasıl taşıdığınızı aklım almıyor doğrusu!
Söylediklerine Afrodit kadar Anka da gülüyordu. Bütün olaylar olağan da yalnızca saraylar olağan dışı der gibiydi gülüşleri. Zeynep, utanıp başını önüne eğdi. Yüz basamaklı altın merdiveni tırmanıp sarayın kapısındaki birbirinden güzel iki koruyucu kızın arasından geçerek kocaman bir salona girdiler.
Salonun duvarları da tavandan sarkan dev gibi avizeler de altındandı. Yerde duvar boyunca sıralanan minderler, Afrodit’in sarayındakiler gibi deniz köpüğü görünümündeydi. Kapının tam karşısındaki duvarın tam ortasında – altından bir tahtta- Zeus oturuyor, çevresinde, palmiye yapraklarıyla onu serinletmeye çalışan, bir düzine kadar genç kız bulunuyordu. Başında altından bir taç, elinde altından bir asa vardı. Bunca altının ortasında kendisi de altından bir heykel gibi görünüyordu Zeynep’e.
Elini sallayıp yelpazeli kızlara çekilmesini işaret etmiş, Zeyneplere de oturmaları için minderleri göstermişti. Anka bir minderin üstüne tünerken Zeynep de hemen yanındakine oturdu. Afrodit, onun önüne kadar varıp eğilerek saygısını sunduktan sonra babasının en yakınındaki mindere çökmüştü.
Zeynep’in daha önce de duyduğu, gökgürültüsüne benzeyen o ses, salonu doldurdu yine:
– Ülkeme ve sarayıma hoş geldiniz, yeni dünyalılar! Kendilerine, yeni dünyalılar, diye seslenişini garipsese de belli etmemiş, “Hoş bulduk!” diye yanıtlamıştı Zeynep. Anka da neredeyse onunla aynı anda aynı sözleri söylemişti.
– Sizin dünyanızda konuşan bir kuşun – özellikle de Anka’nın- bulunduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Ama çağ kapısını açıp da bizi bulduğunuza göre buna şaşırmamam gerekir, değil mi?
– Çağ kapısını açan biz değiliz, Saygıdeğer Zeus! Arkadaşlarımızı kurtarmak için geldik biz.
– Siz ya da arkadaşlarınız… Ne fark eder? İnsanların bir gün bu kapıyı bulacaklarını sanmıyordum.
– Kapıyı ben de henüz görmedim, yalnızca duydum. Zeynep’in yanıtı, Zeus’u güldürmüştü.
– O kapı açılmasaydı, şu an aynı çağı yaşar gibi buluşabilir miydik?
– Sanırım, haklısınız.
– O kapıyı, döndüğünüzde göreceksiniz. Şimdilik iyi eğlenceler. Buradan ayrılmanız karşılığında sizden isteğimi daha sonra bildireceğim.
Zeynep, Zeus’un sözleriyle yeni bir korkuya kapılmıştı. Buradan ayrılmaları karşılığında ne isteyecekti?
Yeni bir korkulu yolculuk mu? Buna ne yüreğinin ne de bedeninin dayanacağını sanıyordu. Zaten, eve döndük ten sonra da annesiyle babasının onu dizlerinin dibinden ayırmayacaklarını adı gibi biliyordu. Şimdilik, olayların ve Zeynep’in yaşadığı sıkıntıların gerçek anlamda ayrımında
olmasalar da bunu bir şekilde öğreneceklerdi, özellikle de arkadaşları sağlığına kavuştuğu zaman. Babası, durumundan kuşkulanmaya başlamış olmalıydı ki hastaneye götürüp bazı tahliller yapma konusunu açmıştı. Kahvaltı masasından yok oluvermesi bile yeterdi babasını kuşkulandırmaya!
Belki de yalnızca bir kuşkuydu düşünceleri; daha önce Ortaçağ’da Anka, Galileo ve İpek’le yaşadıkları serüveni ruhu bile duymamıştı ama her zaman öyle olacak değildi ya!
“Of! Hiç bitmeyecek mi benim çilem?”
Sessizce mırıldanmış ama Anka duymuştu. Zaten, düşüncelerini bile okuyabilen Anka’dan mırıltılarını gizlemesi olanaksızdı.
– Korkacak bir durum yok Zeynep, güven bana ve rahat ol, sözlerini duyduğunda:
– Senden başka kime güveneyim zaten Anka, dedi fısıltıyla.
– Bize güvendiğini sanıyordum Zeynep, diyen Afrodit’i duyunca kulaklarına kadar kızardı. Fısıltıları bile duyabildiklerine göre onlardan ne gizleyebilirdi ki?
– Güvenmek istiyorum Afrodit, dedi. Ama sen de beni anla! O kadar korkulu zamanlar yaşadım ki biraz kuşkucu olmam doğaldır.

– Tüm sorularının yanıtını almadın mı?
– Aldım, teşekkür ederim ama babanın bizi bırakması karşılığında ne isteyebileceği düşündürdü şimdi de.
– Merak etme, gücünüzün yetmeyeceği bir iş değil.
– Sen öyle diyorsan…
– Şimdi biraz müzik dinleyip eğlenelim. Babam, isteklerine karşı gelinmesinden hiç hoşlanmaz.
Eğlencenin bile emirle yapıldığı bu yeri hiç sevmemişti Zeynep. İlk gördüğü anda, altının gösterişli güzelliğine hayran kalmış ama bu hayranlık kısa sürmüştü. İçinde atılacak her adımın bir gözetleyicisi, yapacakları her eyle min bir düzenleyicisi olması hoşuna gitmemişti. İzledikçe görünüşün gözündeki güzelliği solmuş, altının parlak ama soğuk güzelliğini sevmemişti.
Salonun ortasındaki dev altın masanın üzeri, çeşit çeşit yiyecek ve içecekle donatılmış, bir köşede genç müzisyenlerden oluşan dev orkestra, gürültülü bir müziğe başlamıştı. Afrodit’in çağrısıyla masaya oturan Zeynep, salonun ortasına getirilip dövüştürülmeye çalışılan ejderhaları görünce korkudan ne yapacağını şaşırmış, Anka’nın onu rahatlatma çabalarına karşın masadaki yiyeceklere el sürememişti.
Yılanla timsah karışımı canlıları andıran ejderhalar, ağızlarından, burunlarından ve gözlerinden ateş saçarak salonun ortasındaki dev kafeste birbiriyle yarışıyor, ne zaman yeniden gelip de tahtına kurulduğunu anlamadığı Zeus ve çevresindeki hizmetkarlar tarafından çılgınca alkışlanıyordu.
Zeynep, onların ateşi gelip de bir yerine değecek diye sandalyesinde büzüldükçe büzülmüş, neredeyse, korkudan masanın altına girecek kadar yapışmıştı oturduğu yere. Tam karşısındaki Afrodit’e göz ucuyla bakınca, onun da bu gösteriden pek hoşlanmadığını ama babasını kızdırmamak için katlandığını anladı. Gitmek için yalvarırcasına ona bakmaya başladı. Afrodit, sonunda onun ne demek isteğini anlamış, belli belirsiz bir baş işaretiyle isteğini onaylamıştı.
Salonun altın duvarlarında ve altın renkli camlarında alevler patlıyor, her patlamaya Zeus’un gök gürültüsüne benzeyen kahkahası da eşlik ediyordu. Zeynep’e bir yıl kadar uzun gelen bir zaman sonra Afrodit kalkmış, konuklarının yorgun olduğunu ileri sürerek babasından izin istemişti.
– Biraz daha otursunlar bakalım! Onların şerefine geldi ejderhalarım! Bu gösteriyi kaçırırlarsa bana saygısızlık yapmış olurlar. Bilirsin, ben de saygısızlığı bağışlamam.
Afrodit yerine dönerken ellerini iki yana açıp omuzlarını silkerek umarsızlığını göstermişti Zeynep’e.
Zeynep’in, oturduğu sandalyenin kolluğunu sıkmaktan elleri mosmor kesilmiş, korkudan gözleri büyüyüp yüzü sararmıştı. Anka’nın kanatlarıyla sürekli onu okşaması bile rahatlatamıyordu artık. Midesi ağzına geliyor, Argos’un yanındayken duyduğu bulantının benzerini yaşıyordu.
Bu nasıl bir eğlence anlayışı diye sorgulamadan duramıyordu bir yandan da. Çevresindeki korkunç manzaranın neresinin eğlenceli olduğunu kavrayamıyordu. Salonun altın duvarları alevlerin isiyle kararmış, pencerelerin camı kırılmış, dev avizelerin parçaları her yere saçılmıştı.
Sonunda, ejderhalardan biri yere serilince Zeus ayağa kalkıp çılgınca alkışlamış, Afrodit’in uyarısıyla kendileri de aynı davranışı yinelemişti. Onun bir el hareketiyle gidebileceklerini anlayınca derin bir nefes alan Zeynep, titreyen bacaklarıyla güçlükle salonu adımlarken hizmetkarlar da ejderhaların yıkıntısını temizleyip onarmaya başlamışlardı.
Şatafatlı saraydan çıkıp da bulutların üstünden geçerken Olimpos’un karlı soğuk havasını derin derin içine çekmiş, biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bu korkulu serüveni bir an önce bitirip eve dönmekti tek dileği; kuşkusuz, arkadaşlarını da iyileştirmiş olarak.
Afrodit’in sarayına dönünceye kadar yeniden eski gücüne kavuşsa da gördüğü korkulu işkenceyi – ki onlar eğlence diyordu adına- unutması pek olası değildi. Sarayın şeffaf duvarlarına ve dalgaların köpüklerine benzeyen görüntülere dalıp gitti bir süre. Bu görüntüler, biraz olsun sakinleşmesini sağlamak üzereydi ki damlacıklarda asılı gözlere takıldı bakışları. Gözlerin renkleri epeyce açılmış, süt beyaz bir ışık saçar olmuşlardı.
Onun canının sıkkın olduğunu bilen Afrodit, bakışlarını izleyerek:
– Arkadaşlarının arınması tamamlanmak üzere Zeynep, dedi. Buradaki konukluğun, fazla uzun sürmeyecek anlaşılan.
– Bunu umuyor ve diliyorum Afrodit. Konukseverliğin için teşekkür ederim ama ailemi de memleketimi de çok özledim. Herkes, sürekli yaşadığı evinin, ailesinin, arkadaşlarının olduğu yerde mutlu olabiliyor ancak.
– Sürekli burada kalmanı çok isterim aslında ama bunun olanaksız olduğunu da biliyorum.
– Senin de burada ailen, arkadaşların, hizmetkarların var Afrodit! Seni memleketime götürsem orada yaşayabilir miydin?
– Bunun için olanaksız diyorum ya Zeynep. Memleketimizi değiştirebiliriz belki ama zamanı asla! Farklı çağlarda yaşıyoruz.
– İkimiz de birbirimizin çağına ayak uyduramayız zaten.
Sen bir tanrıçasın. Bizim zamanımızdaysa bu kadar çok tanrı ve tanrıça yoktur.
– Çağ atlamak, bizim için çok geç Zeynep!
– Biliyorum. Bizim için de olanaksız olduğunu sanıyordum ama son zamanlarda yaşadıklarım, tam tersini düşünmemi sağladı. Geçen yaz da Ortaçağ’a bir yolculuk yapmış, Galileo ile tanışmıştım.
– Onu anımsayabilirsin, buradaki gördüklerinin birazını da belki ama bir süre sonra çoğunu unutacaksın. Arkadaşlarınsa ne Korku Tüneli’ni ne de çağ kapısını anımsayacaklar.
– Neden?
– Benim isteğim değil bu, babamın koşulları böyle.
– Bunu nasıl yapacaksınız?
– Benim bir işlem yapmama gerek yok. Babam, arınma damlacıklarını ona göre yaptırdı. Buradan gidip çağ değiştirdiğin anda, gördüklerini ve yaşadığın o korkunç olayları yavaş yavaş unutacaksın.
– Arkadaşlarım o mağaraya gittiklerini de mi unutacaklar?
– Sağlıklarına kavuştuktan sonra, evet…
– Gerçekten, tam olarak sağlıklı olacaklar mı?
– Tünelden kaynaklanan bütün rahatsızlıkları geçecek.
Yaşadığınız çağ ya da memleketinizden kaynaklanan başka rahatsızlıkları varsa onu bilemem.
– Bu kadarı da yeter Afrodit! Arkadaşlarımın başka hastalıkları olduğunu sanmıyorum.
– Biraz dinlenmek istemez misin Zeynep? Sanırım, gördüklerin epeyce yordu seni.
– Haklısın. Bu eğlence anlayışına pek alışkın değilim.
– Ben de alışamadım ama tanrı babama karşı çıkmak da istemem doğrusu! Gerçi istesem de bunu yapamam ya!
Zeynep, yanında duran Anka’nın kanatlarını okşayarak:
– Sen de yoruldun, değil mi Anka? Biraz dinlenmek, ikimize de iyi gelecek.
– Anka da yorulur mu? Onun küllerinden bile yeniden doğduğunu duymuştum.
– Doğru duymuşsun ama gücünü toplamak için dinlenmesi de gerek. Argos adındaki o canavarı, kilometrelerce sırtında taşıdı.
– Kilometre nedir? Mil demek istedin, sanıyorum.
– Bu da başka bir ölçü birimi Afrodit. Milden biraz küçüktür.
– Size sarayımın en dinlendirici odasını vereceğim.
Çok yorgun olduğumda ben de o odada dinlenirim.
Zeynep çevresine baktı. Şeffaf duvarların çevrelediği kocaman bir salondan başka oda göremeyince sorar gibi Afrodit’in yüzüne baktı.
Gelin benimle, diyen Afrodit, köpükten oluşmuş eteklerini dalgalandırarak yürüdü. Zeynep ile Anka da onu izledi.
Şeffaf duvarlardan geçince, bulutların köpüklerle dans edişini andıran bir odaya geldiklerini gördü. Kendini buluttan bir yatağın üzerine bırakırken Anka’nın da hemen baş ucundaki bir başka buluta çöktüğünü gördü. Kulaklarına gelen, hafif dalga seslerini ninni gibi algılamaya başladı. Bir süre sonra, gözleri yavaş yavaş kapandı, onca çağın yorgunluğunu atmak istercesine derin ve huzurlu bir uykuya daldı. Afrodit’in gülümseyerek çıktığını bile
duymadı.
– Biraz canın yansa da sonunda bir hastalığının olup olmadığını öğreneceğiz kızım. Kolundan kan alınırken kendini sıkma yeter!
– Tamam baba, ilk kez kan aldırmıyorum ya! Her seferinde aynı sözleri söylüyorsun. Çocuk değilim artık!
– Biliyorum koca bebeğim ama ben de babayım, sen de beni anla!
Zeynep gözlerini kapatıp açıncaya kadar kan alma işlemini bitiren hemşire tüpü alıp gitmiş, Zeynep de babasıyla çıkmıştı.
– Baba, buraya gelmişken arkadaşlarımı da görebilir miyim?
– Ben de sana onlardan söz etmek istiyordum. Yaşam belirtileri vermeye başladılar. Dün gece ilk kez su istemişler. Her tarafın neden karanlık olduğunu sormaya çalışmışlar bir de. Sanırım, konuşma ve görme ile ilgili sorunları var. Sen çık, ben de biraz sonra gelip yeniden muayene edeceğim.
Zeynep, merdivenleri üçer beşer çıkarken Afrodit’in doğru söylediğini düşünüyordu. Gözlerdeki arınma işlemi de bittikten sonra, gerçekten görebileceklerine inanmaya başlamıştı, bu serüvenin, bir şekilde mutlu biteceğine de.
Kapıyı açtığı anda, arkadaşlarının yüzüne bakıp kaldı önce. İkisi de hasta yataklarında oturmuş, annelerinin yardımıyla çorba içiyordu.
– Sizi böyle görmek ne güzel!
– Ze… Zey… Zey…nep mi ge… ge… len?
Bu, Utku’nun sesiydi. Heceler ağzından güçlükle çıksa da o sesi tanıyordu. Bir an, Utku’nun sesini Argos’tan duyuyormuş gibi titredi. Sonra, hastanede olduğunu, korkmasını gerektirecek bir durum olmadığını düşünüp rahatlamaya çalıştı.
– Evet benim. Nasılsın Utku?
Annesi de hemen onu anlatmaya girişmişti:
– Evet oğlum. Sizi bulmamızı sağlayan da sık sık görmeye gelen de oydu.
– O… o… ra… dan… dan… u… uz… zak dur Zey… zey…nep!
Bu da Fuat’ın sesiydi.
– Merak etme Fuat! Uzak duruyorum zaten. Siz de çok yakında iyileşeceksiniz.
– Ne… Ne… Nere… Nereden… den… den biliyorsun?
– Babamın size bakan doktor olduğunu söylememe gerek yok sanırım, Utku. Az sonra burada olacak, sizi yine muayene edecek.
– Gö… gör… görme… me… me…mizi de sağ…sağ… sağlayacak mı?
Fuat’ın heceleri tam çıkaramadıkça hırçınlaşan öfkeli sesine Zeynep’ten önce annesi yanıt verdi:
– O ne biçim söz öyle, oğlum! Sağ olsun doktor bey, her gün gelip size baktığı gibi iyileşmeniz için de elinden geleni yaptı. Buraya ilk geldiğiniz zamanki durumunuzu bilseydiniz…
– Bana inanın arkadaşlar! Yakında hem görebilecek hem de düzgün konuşabileceksiniz. Şimdi gitmem gerekiyor, hoşça kalın!
Babasıyla kapıda karşılaşmışlardı. Zeynep, ona eve gideceğini söyleyerek ayrılmış, birkaç saniye geçmeden de ortam dalgalanmış, bulut yatağının üstünde bulmuştu kendini. Uyandığında, Anka’yı başında bekler buldu.
– Günaydın Anka! Sen hiç uyumadın mı yoksa?
– Uyumama gerek yoktu ki Zeynep! Oda, yeterince dinlendiriciydi.
– Ben deliksiz uyumuşum, diyecektim ama yine evdeydim Anka. Bir orada, bir burada… Sen biliyor muydun?
– Evet, yalnızca görüntün… Bu yüzden, evden ayrı olduğun zamanları asla ayrımsayamacaklar!
– Ama yalnızca görüntüm değil Anka, bedenim ve aklımla da oradaydım. Hastanede kan bile verdim hatta arkadaşlarımla konuştum.
– Bu son derece doğal Zeynep! Yoksa onların seni aramasını mı isterdin?
– Ah! Yok yok, öyle sanmaları daha iyi ama aklım karıştı iyice. Düşlerimde gidip geldiğimi sanıyordum.
– Böylesi de güzel, diyerek güldü Anka, sonra da südürdü sözlerini:
– Seni yalnız bırakır mıyım yol arkadaşım? Beni kurtarmak için onca güçlüğe katlanmışken hem de… Kanatlarımın bir tüyü yetiyor, senin orada görünmen için hem de gerçek görüntün ve aklınla. Bu yüzden kendini orada sandın.
– Sağ ol, Anka! Yalnız beni değil, ailemi de düşünmüşsün demek ki! Yoksa nasıl açıklardım olanları?
– Onca sıkıntının üzerine bir de bunu yüklenmeni istemedim. Benim için yaptıklarından sonra…

<!–nextpage–>

– Bir de bütün bu sorunları atlatabilirsek çektiğimiz onca sıkıntıya değecek Anka! Seni, en değerli dostumu, Argos’un eline bırakır mıydım? Gerçi, benim sana değil, senin bana yardımın oldu yine ama….
– Birimiz olmadan diğerinin kurtuluşu söz konusu değildi Zeynep. Seni bu işin dışında tutmak için çabaladım ama başaramadım. Görüyorsun, senin kararlılığına benim bile gücüm yetmiyor!
Bu kez de Zeynep kahkalarla gülmüştü:
– İnatçılık desen daha doğru olur Anka! Annemle babam da hep böyle söyler.
– Öyle de olsa bu huyunu seviyorum.
– Ben de seni…
Bir anda Anka, kanatlarıyla sardı onu. Zeynep, onun yürek atışlarını duyuyor, o kocaman bedenden yansıyan sevgiyi duyumsuyordu.
– Biraz dinlendik, değil mi Anka? Gerçi, hiç yolculuk yapmış gibi değildim zaten.
– Dinlenmiş gibi kalktıysan sorun yok Zeynep.
– Evet ama şimdilik… Yaşadığımız onca korkulu olayı saymazsam… En azından bu dinlenme için, Afrodit’e teşekkür etmeliyiz.
– Çok yorulduğunu o da biliyor Zeynep. Bunu çoktan hak ettiğini de…
– Anka, Ortaçağ’da Galileo’yu Engizisyon Mahkemesinden kurtarmak için çabalarken bu kadar yorulmamıştım.
Bu kez neden böyle oldu?
– Orada yalnızca Galileo’nun sorumluğunu taşıyorduk hepimiz. Buradaysa benim ve arkadaşlarınınki de üzerindeydi.
Hem bu kez çok daha eski bir çağa geldik. Bunca çağ atlamasından olabilir.
– Bir dahaki sefere, daha yakın bir çağa gidelim Anka, hatta geleceğe. Geçmişle boğuşmak çok güç!
– Gelecekte kolay olacağını mı düşünüyorsun?
– Olmaz mı?
– Sanmıyorum.
– Sen geleceği de bilirsin Anka, neden bir ipucu vermiyorsun?
– Yeni bir serüven için çok acele ediyorsun da ondan.
Daha evine, ailene bile gerçek anlamda kavuşamadın Zeynep.
– Haklısın Anka! Kalkayım da bir an önce arkadaşlarımın gözlerinin arınma işlemi bitmiş mi bakayım.
– Haydi öyleyse!
Zeynep, yumuşacık bulut yatağından doğruldu. Her yanı buluta batıp çıkmış, sanki biraz da yıldız ışıltısı bulaşmıştı üzerine. O korkunç serüveni yaşamaya başladığından beri bu kadar rahat olmamıştı hiç. Hep sürmesini dileyerek Anka’nın kanadını okşadı. Sonra, dalgalanıp duran duvardan geçip ortam değiştirdi. Salona – arınma damlacıklarının karşısına- geçip gözleri aramaya başladığı anda yeni bir şok yaşadı çünkü gözler yerinde yoktu.
– Anlamalıydım! Bunlara güvenilmeyeceğini anlamalıydım!
Ne aptalım, Anka!
– Kendine kızmayı bırak, Zeynep! Bunun bir açıklaması olduğuna inanıyorum.
– Neymiş, bana da anlat da ben de inanayım, Anka!
– Yapma Zeynep! Onca korkulu sınavlardan geçmemiz, arkadaşlarının gözlerinden vazgeçmek için miydi?
Güçlüklerden sıyrılmanın bir yolunu her zaman bulmadık mı?
– Özür dilerim Anka haklısın ama yok işte gözler!
– Afrodit geliyor. Gerekli açıklamayı yapacaktır.
– Ben ses falan duymuyorum. Geldiğini nereden anladın?
– Benim Ankalığımı unutuyorsun Zeynep.
– O zaman Ankalığını anımsat bana, gözlerin yerini söyle!
– Bunu Afrodit yapacak.
– Neden sen söylemiyorsun?
– O zaman olayları tersine çevirebilir, yeni bir çıkmazın içinde bulabiliriz kendimizi.
– Peki Anka, dediğin gibi olsun ama sabrım kalmadı, inan!
O sırada, odayı dalga ve köpük sesleri doldurdu. Çok geçmeden de Afrodit salondaydı.
Ben sana demiştim der gibi, biraz da gücenik bakıyordu Anka.
Onun gönlünü almayı sonraya bırakıp Afrodit’in yanına koştu Zeynep.
– Afrodit, gözler yerinde yok. Nerede onlar?
– Sakin ol Zeynep. Gözler yerine oturmuş olmalı. Arkadaşların
görmeye başlamışlardır bile!
– Gerçekten mi? İnanamıyorum!
– Öyle sanıyorum.
– Konuşmaları da düzelmiş midir? Kesik kesik, sözcükleri anımsamakta güçlük çeker gibi konuşmuyorlar, değil mi?
– Bu konuda da senin yardımın gerek.
– Ne yapmam gerekiyor? Hemen söyle lütfen!
– Burada değil Zeynep, memleketine vardığında…
– Ne zaman gideceğim?
– Yalnız gitmeyi mi düşünüyorsun?
Anka’nın sesiyle ona döndü:
– Hiç olur mu Anka? Birlikte geldik, birlikte döneceğiz.
– Beni unutmuş görünüyordun da…
Zeynep, ona sarılıp yüzünü kanatlarının rengarenk, yumuşacık tüylerine sürdü.
– Olur mu hiç sevgili Anka’m! Sen olmadan onca yolu,
onca çağı nasıl geçeyim de evime, aileme kavuşayım?
Afrodit, gülümseyerek onları izliyordu. Derken saray dalgalandı, bulutlar karardı, gökgürültüsüyle hepsi yerinden fırladı.
– Ne oluyor Afrodit?
– Korkmayın! Babam geliyor.
Zeus’un adı bile korkutmaya yetiyordu Zeynep’i. Elleri titremeye başlamış, damarlarından kan çekilir olmuştu sanki!
Dev adımlarla, salonu dalgalandırarak girdi, Zeus.
Zeynep, Anka’nın arkasına gizlenmeye, ona görünmemeye çalışıyordu.
– Afrodit, Hermes nerede?
– Ava çıkmıştı tanrılar tanrısı babam Zeus!
– Onu hemen bul ve yarım bıraktığı işi bitirsin! Argos yine canlanmış. Onunla ellerimi kirletemem şimdi.
– Hemen bulup söyleyeceğim, efendim.
Zeus, Zeynep’le Anka’ya döndü:
– Siz de kaybolmayın bakalım! Argos canlanırsa dönmeniz söz konusu bile olamaz! Çağ kapısını açarken nasıl bir felakete davetiye çıkardığınız aklınıza bile gelmemişti, değil mi?
Zeynep kekeleme başladı:
– A… Ama… Çağ kapısını biz açmadık. Neden söz ettiğinizi bile anlamıyorum.
– Pek yakında anlayacaksınız.
Sarayı dalgalandırarak çıkıp gitti. Afrodit de çıkmadan önce onlara dönüp:
– Gözlerin, arkadaşlarına ulaştığını düşünmekle yanılmışım demek ki! Birileri, onları çalıp Argos’un gözlerine takmış olmalı. Yoksa canlanmazdı, dedikten sonra eteklerini savura savura çıktı.
Tam o sırada, dalgaların önünden telaşla geçen Hera ile tavus kuşunu gördüler. Tavus kuşunun kuyruğunda da gözlerin olmadığını gören Zeynep, olduğu yere çöküp ağlamaya başlamıştı:
– Bu hiç bitmeyecek gibi görünüyor Anka! Ne yapacağız şimdi?
– Üzülme Zeynep, bitecek, hem de çok yakında. İnan bana, diyerek kanatlarıyla onu sarıp avutmaya çalıştı.
Güçlüklerin çoğunu aştıklarını, sona yaklaştıklarını düşünen Zeynep için bu tam bir şoktu. Bundan sonra aynı korkulu olayları yeniden yaşayıp arkadaşlarını kurtarmak ve buradan gidebilmek için aynı gücü gösteremeyeceğini düşünüyor, bu da canını yakıyordu.
Onu biraz avutmak için Ortaçağ’a yaptığı yolculuğun gülünç anlarını paylaşmaya çalışan Anka, bunu başaramayınca kalktı:
– Ben gidip bir bakayım, Zeynep. Sanırım, iş başa düştü.
– Hayır Anka! Seni yeniden yitiremem!
– Görünmez olabildiğimi biliyorsun Zeynep, yine onu deneyeceğim, meraklanma!
– Bu çağda işe yarayabilir mi Anka? Bunu bilmeden senin yaşamını tehlikeye atamam!
– Denemeden bilemeyiz, diyen Anka gözden yitiverdi.
Geriye, her seferinde olduğu gibi teleğinden bir tüy kalmıştı yalnızca.
“Anka, neden beni dinlemedin? Dönmezsen, ben ne yapacağım, nasıl ülkeme döneceğim?” diye söylenip hıçkırmayı sürdürdü. Bu korkulu serüven, Ortaçağ’da yaşadıklarına hiç mi hiç benzemiyordu. Orada da korkunç kuşların saldırısına uğramışlar, Engizisyon yargıçlarının ve alevlerin elinden Galileo’yu güçlükle kurtarmışlardı ama onlar, Olimpos’ta yaşadıkları korkunç olaylarla kıyaslanamazdı yine de.
Keşke hastanede yatan ben olsaydım da bu güçlükleri yaşayan Utku ile Fuat olsaydı diye düşündüyse de kısa bir an sonra düşüncelerinden utanıp:
– Bu ben olamam! Böyle düşünmüş olamam, diye sızlandı bir süre. Sonra, biraz sakinleşip saydam duvarlara yaklaşarak yolu gözlemeye başladı. Bir haber gelecekti nasılsa, iyi ya da kötü. İkisine de hazırlıklı olmalıydı.
Bir süre bekleyip de gelen giden olmayınca çıkıp bakmaya karar verdi. Anka’nın nerede olduğunu çok merak ediyor, başına yine kötü bir olay gelirse ne yapacağını düşünüyordu.
Birden aklına, sarayın odasına kalan tüy geldi. Onu yanına alırsa, ne olursa olsun, Anka’yı bulurdu. Hızla geri döndü ama bu kez saydam duvardan geçemiyordu. Her zaman deniz gibi dalgalanıp kolayca ortam değiştirmesini sağlayan, saydam duvar, bu kez demirden, kilitli bir kapıya dönüşmüştü sanki. Sarayın çevresini dolaşsa da girebileceği bir yer bulamadı. Her yer, sert duvardı. Bu değişimi, kötü bir olay ya da olaylar zincirinin habercisi olarak düşündü. İçindeki korku yeniden alevlenmiş, bütün bedenini sarmıştı.
İleriye gitmekten başka şansı olmadığını düşünen Zeynep, yürümeye başladı. Bu kez de ayaklarının altındaki bulutlar yok olmuştu. Olimpos’un karlı zirvesinde düşe kalka yürümeye çalışırken arada bir kayıp düşüyor, sonra yeniden toparlanıp yürüyüşünü sürdürüyordu. Bir yandan da titriyordu durmadan. Soğuktan ve korkudan dişleri birbirine vuruyor, adımlamaya çalıştığı karlı zirvenin yarlarından birine düşüp kalacağını düşünüyordu.
– Anka, diye çığlık attı! Nerdesin Anka? Yardım et lütfen!
Yüzlerce kanat çırpışı duydu ama ne Anka’yı ne de başka kuşları görebildi.
Bu kadar çok kanat çırpması, Ortaçağ’daki kara kuşların saldırısını anımsatmıştı. Yaşadığı korkunç olaylar yetmiyormuş gibi bir de onların yeniden ortaya çıkma olasılığı, Zeynep’i çıldıracak noktaya getirmişti. O sırada ayağı kaydı, son bir umutla üzeri karla kaplı bir buz yığınına tutundu.
Tutunduğu yerden aşağıya baktığında, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Öyle derin bir uçurumdu ki aşağısı, düşerse parçasını bile bulamazlardı. Tutunduğu karlı buz tümseğindeki ellerini biraz daha sıktı.
Bir süre sonra, ellerinin ısısıyla karın erimekte olduğunu ayrımsadı. Dehşet içinde kalmıştı. Parmaklarından aşağıya kar suları damlıyor, kollarından içeri girip göğsüne kadar geliyor, zaten titremekte olan bedenini iyice üşütüyordu. Çok geçmeden avuçlarındaki damlalar çoğaldı.
Bütün gücü tükenmiş, tutunacak karlı buz tümseği de küçüldükçe küçülmüştü. Artık sona geldim diye düşünürken elleri kaydı, çığlık çığlığa, uçurumdan aşağı hızla düşmeye başladı.
– Kocaman kız oldun, hâlâ yataktan düşüyorsun, Zeynep!
Bebekliğindeki gibi yatağına korkuluk mu yaptıralım yoksa?
– Anne!
– Yalan mı kızım? Bu kaçıncı düşüşün?
– Anne, korkunç bir düş gördüm de…
– Seni bir psikoloğa mı götürsek yoksa? Son zamanlarda, korkunç düşlerin çoğaldı. Bu durum, pek olağan değil. Babanla bir konuşayım ben.
– Hayır anne, lütfen! Okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden olmalı. Söz veriyorum, bundan sonra korku filmi izlemeyeceğim! Sen de babama söyleme, lütfen!
– Peki Zeynep ama bu son! Bundan sonra uykunda bağırdığını, ağladığını ya da yataktan düştüğünü görürsem seni dinlemem, söylerim, bilmiş ol!
– Tamam anne, söz!
Annesiyle konuşurken aklı, uçurumdan düştüğü zamana kaydı. Oradan nasıl kurtulduğunu aklı almıyordu. Onu Anka kurtardıysa neden ortalarda yoktu?
– Kalk da bir bardak su iç kızım! Biraz dolaşırsan kendine gelir, evimizde olduğunu, korkacak bir durum olmadığını anlarsın hem.
Annesinin önerisine uyup kalktı. Mutfağa giderken ter içinde olduğunu ayrımsadı. Birden aklına geldi: Ter sandığı damlalar, tutunduğu tümsekten eriyip içine akanlar olmasın sakın? Anka, yalnızca görüntüsüyle evde olabildiğini söylemişti ama buna da pek aklının yattığı söylenemezdi.
Bardağa su doldururken, yaşadığı olayları annesine anlatsa neler olabileceğini düşündü. Onun delirdiğini düşünür, sabahı bile beklemeden babasına durumu anlatır, ilk fırsatta da psikoloğun yolunu tutarlardı. Psikoloğa anlatsa o da annesiyle babasından farklı düşünmez hatta durumunun ağır olduğunu bile söylerdi ailesine. Bütün bunlarla nasıl baş edeceğini düşünmekten yorulmuştu.
Üstelik Anka da ortalarda yoktu ve arkadaşlarının iyileşme umudu da suya düşmüştü.
– İyi misin kızım?
Annesini odasında bulunca korkmuş, bardaktaki suyun bir kısmı yere dökülmüştü.
– Kızım, bu ne korku? Su almaya gittiğimi bilmiyor musun da dönünce korkuyorsun? İpin ucunu iyice kaçırmışsın anlaşılan. Birkaç gün sana bilgisayarı da televizyonu da yasaklamalı en iyisi. Biz işe gidince bütün gün onların başından kalkmadığına eminim. Kim bilir, seni bu kadar korkutacak ne oyunlar oynuyor, ne filmler izliyorsun?
Ruh sağlığın bozulacak yakında.
– Anne, izlemeyeceğime söz verdim ya!
– Sana inanmak istiyorum, Zeynep. Yalnız verdiğin sözleri tutmama konusunda mimli olduğunu da biliyorum.
– Abartma anne!
– Senin için endişelendiğimi anlamıyor musun, Zeynep?
Zeynep, annesinin gözlerindeki endişe bulutlarını görünce ne diyeceğini bilemedi. Asıl konuyu bilse bu endişenin onların yanında devede kulak bile olmadığını anlardı.
– Haklısın anne! Sözümü tutacağımdan kuşkun olmasın!
– Bütün bu korkularının arkadaşlarınla yaşadığın o mağara olayından sonra olduğunun ayrımında olmadığımı sanma! O zavallıların durumu çok daha kötü ya!
– Yeni bir haber mi var anne?
– Yok yavrum. Ne olduysa yine eski durumlarına dönmüşler. Baban da anlamıyor. Böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadığını söylüyor.
– Umarım iyileşirler anne! Onlar için ben de çok üzülüyorum!
– Neyse ki sen, onlar kadar kötü durumda değilsin ama…
– İyiyim anne. Haydi iyi geceler! Ben uyuyacağım.
– Tamam kızım, iyi geceler. Kapıyı açık bırakıyorum.
Bir terslik olursa seslen!
– Anne!
– Ne var Zeynep?
– Başıma bir de hasta zili taktır da sık sık çalayım bari!
– İyi fikir aslında. Yarın taktırayım, diyerek kapıyı kapatıp çıktı. Zeynep, onun şaka mı yaptığını, yoksa gerçekten mi öyle konuştuğunu anlamadı. Annesinin, çok saçma bile olsa, dediğini yapacağını biliyordu.
– İyi misin Zeynep? Seni son anda kurtardı Anka. Arkadaşına teşekkür borçlusun.
– Anka, Afrodit… İyiyim sanırım. Uçurumun dibinde olmadığıma göre…
– Dışarıya niçin çıkmıştın?
– Neler olduğunu anlamak için… Senin arkandan Anka da çıkıp dönmeyince….
– Onun başına kötü bir olay geldiğini düşündün.
– Evet, Argos’un canlandığını duymuştum ya! Onu bulabilmek için dönüp Anka’nın tüyünü almak istedim ama saraya giremedim Afrodit. Her zaman kolaylıkla girip çıkıyorduk oysa.
– Argos’un canlandığını duyunca, buraya gelip sana bir kötülük etmesinden korktuğum için girişi kilitlemiştim. Senin dışarı çıkacağını düşünmedim Zeynep.
– Onu gördünü mü? Gerçekten canlanmış mı? Ölen biri nasıl canlanır?

– Daha önce de canlanmıştı, unuttun mu Zeynep? Hem bu kez canlanan yalnızca gözleriymiş. Onları söndürmek de pek kolay olmadı ama…
– Kim yaptı bunu?
– Gözleri canlandıranı mı, yeniden söndüreni mi soruyorsun?
– Her ikisini de…
– Canlandıran Hera’ymış. Onları, arınma ırmağından geçirmeden tavus kuşunun kuyruğuna takmış meğer.
Yanlışlıkla olduğunu söyledi ama bence babama kızdığı için yaptı.
– Niye kızıyormuş?
– İo’nun varlığını duymuş sanırım.
– Kim söndürdü peki?
– Bunun için de arkadaşın Anka’ya teşekkür borçluyuz. Nasıl yaptı bilmiyorum ama gözlerin tamamı, şu anda arınma damlacıklarının içinde. Bunun için bütün damlacıklarımızı kullandık ama bence değer.
– Onun için içerisi alacakaranlık, desenize. Şimdi anlıyorum.
Ben de düşünüyordum, her zaman gökkuşağının renkleriyle ışıl ışıl olan salon, neden yarı karanlık diye.
– Kısa bir süre için de olsa gökkuşağını göremeyeceğiniz için üzgünüm!
– Arkadaşlarımın gözleri ne oldu?
– Onların görüntüsü de yine damlacıklarda. Anka, getirip yerlerine koymuş.
– Yine kirlenmiş mi?
– Yok, bu kez fazla değil. Birkaç saate kalmadan arkadaşlarındaki yerlerini alırlar.
– Onların kötü durumlarına döndüğünü duydum yine.
Yeniden iyileşebilecekler mi?
– Evet, hem de bütünüyle…
– Anka, sen niye hiç konuşmuyorsun?
– Senin iyi olduğunu gördüm ya! Ayrıca merakını gidermeyi bekliyorum.
– Düşmeden önce seni o kadar çağırdım ki Anka!
– Hemen gelemedim çünkü işimi tamamlamam gerekiyordu.
Yine de yetiştim ama… Bak, yanındayım. Üstelik sen de çok iyi görünüyorsun.
– Sağ ol, sevgili dostum! Gerçekten iyiyim. Şu serüven bittiğinde daha da iyi olacağım.
– Az daha sabır… Çok az kaldı, Çilli Kız.
– Çillerimi yine ayrımsamaya başladığına göre durumumuz gerçekten iyi demektir.
– Nasıl ayrımsamam? Seninle ilk karşılaştığımızda, senin kılığına girmiştim ya! En çok da sarı, ipek gibi uzun saçlarınla çillerini sevmiştim.
– Tüh! Nasıl da düşünemedim?
– Neyi?
– Argos tüylerini yolduğunda saçlarımı kesip sana tüy yapmayı…
Anka’nın gülüşüne Afrodit de katılmıştı. Üçünün de keyfi yerinde görünüyordu.
– Biz, ne zaman döneceğiz?
– Gözlerin arınma işlemi biter bitmez…
– Birkaç saate kadar dönüyoruz o zaman, Anka! Ne diyorsun?
– Ne diyeceğim, çok güzel, derim!
– Bulabildiğin en güzel sözler, bunlar mı Anka? Sözcük dağarcığının bu kadar kıt olduğunu bilmezdim.
– Sen benim eksiğimi tamamlarsın, Zeynep. Yol arkadaşı değil miyiz?
– Yalnızca yol arkadaşı mı?
– Başka ne diyeyim?
– Dostluğa ne oldu?
– Bak, onu demek istemiştim ama dağarcığımdaki sözcükler tükenivermiş. Hepsi gülüyordu.
– Sizin böyle neşeli neşeli atışmalarınızı özleyeceğim arkadaşlar. Keyfiniz yerinde olduğunda çok tatlı oluyorsunuz.
– Sağ ol Afrodit! Senin eşsiz güzelliğinin yanında, bizim tatlılığımızın esamesi bile okunmaz!
– Bak sen! Görüşmeyeli dağarcığın epeyce genişlemiş, Zeynep.
– Daha ne gün görmedik sözler var bende, bilemezsin Anka! Zor günlerimiz için saklıyorum.

<!–nextpage–>

– Bundan hiç kuşkum yok, Çilli Kız.
– Of ya! Çillerimi anımsatmasan olmaz mı Anka? Onları sevmediğim gibi okuldaki herkes de çillerimle alay ediyor.
– Ayıp ediyorlarmış! Öyle güzel ki çillerin, niye sevmediğini anlamadım doğrusu.
– Keçeli kalemle boyamış gibi… Afrodit gibi bir tenim olmasını ne kadar isterdim, pürüzsüz, süt gibi, tablo gibi.
– Teşekkür ederim, Zeynep. Herkesin farklı bir güzelliği vardır. Çillerini ben de sevdim. Sana ayrı bir güzellik, bir hava katıyor.
– Sonunda el birliğiyle çillerimi sevdireceksiniz bana!
– Ha şunu bileydin!
– Anka! Bakıyorum dağarcığını rüzgâra tutmuşsun.
– O niye?
– Genişlemeye başlamış da…
– Öğretmenim çok yakınımda ya, ondandır.
– Alemsin Anka!
– Zeynep, odanın aydınlanmaya başladığının ayrımında mısın?
– Aaa, evet! Gözler…
Hemen fırlayıp damlacıkların önünde aldı soluğu.
Gözler, açık sarı ışık yaymaya başlamıştı. Bu ışık, çok geçmeden gözlerin renksizleşip bütün kirlerinden arınacaklarının bir göstergesiydi.
Damlacıklara iyice yaklaşarak hepsini tek tek incelemeye başladı. Onca gözün arasından arkadaşlarınınkini tanıyıp tanımayacağını merak ediyordu. Damlaları tek tek inceliyordu ki birden bağırdı:
– İşte buradalar! Onları nerede görsem tanırım!
– Yüz gözün arasında bile tanıdığına göre başka yerde aramaya gerek yok, Zeynep. Gitmeye hazır mısın?
– Hazırım Anka!
– Acele etmezseniz iyi olur. Biraz sonra babam gelip size koşulunu söyleyecek. Sizi bırakması karşılığında bir koşulu olduğunu unutmadınız, değil mi?
– Aaaa! Bunu unutmuştum Afrodit! Umarım, üstesinden gelemeyeceğimiz bir koşul öne sürmez.
– Arkadaşlarını kurtarmak için Argos’la onca yoldan ve onca çağı atlayarak gelenlerin üstesinden gelemeyeceği bir sorun düşünemiyorum.
– Güveni için teşekkür ederim Afrodit ama bu olayda asıl kahraman Anka’dır. O olmasa asla başaramazdım!
Ben, yalnızca ona arkadaşlık ettim, diyebilirim.
– Beni ve arkadaşlarını kurtarmak için Korku Tüneli’ne giren sendin, Zeynep! Hem de arkadaşlarının başına gelenleri gördüğün halde… Bu kadar alçakgönüllü olma lütfen!
– Tamam Anka, dediğin gibi olsun! Birlikte başardık, diyelim. Gerçi, eve dönüp arkadaşlarımın iyileştiğini görmeden tam olarak başarmış sayılmayız ama…
– Az kaldı Zeynep. Onu da göreceksin.
O sırada duvarlar, fırtına çıkmış deniz gibi dalgalanmaya başlamış, babam geliyor, diyen Afrodit, Anka ile Zeynep’i uyarmıştı. Duvarın önünde ayakta bekleyerek Zeus’u karşıladılar.
Görünüşünden bile insanı ürküten bir güç yayıldığını duyumsayan Zeynep, herkesin ondan çekinmekte haklı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Konuşmaya başladığındıysa bütün salonu gök gürültüleri doldurmuş, birkaç saatliğine unuttuğu korku, yeniden gelip Zeynep’in yüreğine yerleşivermişti. Soluğunu tutmuş, titreyen bacaklarıyla ayakta durmaya çalışarak onun koşulunu söylemesini bekliyordu.
– Kızım sizi iyi ağırladı mı?
– E… Evet Sayın Zeus! Teşekkür ederiz.
Anka, bir yandan kanadıyla sırtını okşayıp ona güç vermeye çalışıyor, bir yandan da başını sallayarak onun sözlerini onaylıyordu.
– Buraya sizi biz çağırmadık. Çağ kapısını açtığınız için geldiniz. Argos’la da bizi yeniden uğraştırdınız. Davetsiz konuk da olsanız iyi ağırlanmanıza sevindim.
Zeyneplerden bir yanıt bekler gibi bir süre sustuktan sonra yanıt alamayınca sözlerini sürdürdü:
– Döndüğünüzde çağ kapısını kapatmanızı istiyorum.
Tarihi tersine çevirmek bir yana, aynı felaketlerle yeniden uğraşmamıza neden olabilirsiniz, Argos gibi…
– Kapının nerede olduğunu bilmiyoruz ki!
Zeynep güçlükle konuşmuştu. Anka, ona dönüp:
– Ben biliyorum, Zeynep. Tasalanma, kapatırız.
– Madem biliyordun da Anka, Argos’u buraya getirmeden neden kapatmadın?
– Siz de benim onun tutsağı olduğumu, bütün tüylerimi yolduğu için gücümü de emdiğini biliyorsunuz, Sayın
Zeus.
Zeynep araya girdi:
– Üstelik arkadaşlarımız da bitkisel hayattaydı. Onları öyle bırakamazdık!
– Onlar da eski durumlarına geleceğine göre kapıyı kapatmanız sorun olmaz artık!
– Elbette, döner dönmez kapatırız.
– O zamana kadar arkadaşlarınızın gözleri burada rehin kalacak. Ne zaman ki kapının kapandığını anlayacağız, o zaman, onlar da görme yetisini yeniden kazanacaklar.
– Bu olamaz!
– Buradan gitmeniz için koşulum bu!
– Size nasıl güveneceğiz?
– Biz, size nasıl güveneceğiz?
Zeynep, Anka’ya dönüp sorar gibi baktı. Anka başıyla onaylayınca Zeus’a dönüp:
– Tamam, kabul ediyoruz.
– O zaman, size iyi yolculuklar.
Sarayın duvarlarını güçlü dalgalar halinde köpürte köpürte çıkan Zeus, arkasında buz gibi bir hava bırakmıştı.
Salondakiler, o gelmeden şakalaşıp duran Anka ile Zeynep ve onların şakalarına gülen Afrodit değil gibiydi.
– Arkadaşlarınızın kısa bir süre daha göremeyecek olmasına üzüldüm dostlar. Babam biraz serttir ama verdiği sözleri kesinlikle tutar. Çünkü o Tanrı Zeus’tur!
– Öyleyse yola çıkma zamanı. Hoşça kal Afrodit! Konukseverliğin için teşekkürler. Olimpos’un buzlu havasını ısıtan, yalnızca senin sıcaklığındı.
– Ben teşekkür ederim Zeynep, ikinize de. Uzun zamandır, sizler gibi konuklarım olmamıştı. İkinizi de çok sevdim.
– Biz de seni sevdik Afrodit, hoşça kal!
– Güle güle, iyi yolculuklar! Yine gelin, diyemeyeceğim çünkü babamı duydunuz! Sizi yeniden görmekten çok mutlu olurdum oysa!
Zeynep, Anka’nın sırtında havalanırken Afrodit’in gözyaşlarının sarayda yeni dalgalar yarattığını görebiliyordu.
Zeynep, çok uzun zamandır uçuyorlarmış gibi duyumsuyordu. Yıldızlı gökyüzünde, bulutlar ışık hızıyla altlarından kayıyor; Ay, bir dolunay, bir hilale dönüşüyor, sanki mevsimler, yıllar, yüzyıllar değişiyordu. Bunun nedenini sormadan edemedi:
– Anka, göz açıp kapayıncaya kadar eve gidip dönüyorduk da şimdi niye bu kadar uzun sürdü dönüşümüz?
– Çağların kapılarını bir bir kapatıyorum da ondan Zeynep. Onların çağ kapısı dediği, bir tek kapı değil ki?
Yirmi birinci yüzyıldan mitolojik çağa kadar her kapıyı kapatmamız gerekiyor. Söz verdik ya!
– Aaaa! Ben de tek bir kapı sanıyordum. Arkadaşlar, o kadar kapıyı açmayı nasıl becermişler?
– Onlar korku tüneline girdiklerinde ilk kapı açılmış zaten. Ondan sonrakileri de Argos açtırdı bana, Olimpos’a giderken.
– Ama ben kapı falan görmedim hiç!
– İlahi Zeynep! Beni güldürüyorsun. Bir ev kapısı değil ki bu, göresin!
– Ama sen görürsün!
– Ben Anka’yım unuttun mu?
– Nasıl unuturum? Şu anda sırtında çağlar ötesinden yolculuk yapıyorum.
– Sana söylemem gereken bir konu var Zeynep. Korku Tüneli, son kapıdır. Oraya vardığımızda gücüm tükenebilir.
O zaman, o kapıyı kapatmak sana düşüyor.
– Sen Anka’sın, gücün naslı tükensin?
– Daha önce de tükendiği anlar oldu, unuttun mu?
Hani, Ortaçağ’a gittiğimizde…
– Ne yapmam gerekiyor?
– Şimdi, kanadımdaki en kalın teleği kopartmanı istiyorum.
O tünelin olduğu mağaranın giriş kapısını anımsıyorsun, değil mi?
– Nasıl unuturum?
– Güzel! İşte o girişin tam başının üstüne gelen noktasına teleğimi sür, sonra da tam altında yak!
– Yakayım mı?
– Evet.
Zeynep bir yandan, onun canını acıtmadan kanadının en ucundaki kalın teleği koparmaya çalışıyor, bir yandan da konuşuyordu:
– İyi de seni bir daha nasıl göreceğim o zaman?
– Merak etme, ben seni bulurum!
– İpek’i görmeye de gidecektik hani?
– Başka zaman… Şimdi çok yorgunum.
Anka’nın sesi gittikçe zayıflıyordu. Oraya varmadan gücü tükenir de yere düşersem diye bir düşünce geçtiyse de aklından bir anlığına, bunu hemen unutmaya çalıştı.
Anka, onu hiçbir zaman yarı yolda bırakmamıştı. Paraşütle yumuşak bir iniş yapar gibi mağaranın önüne iniverdi.
– Anka, Anka!
Ses yoktu. Elinde telekle kalakalmıştı. Anka’yı yitirmenin acısıyla hıçkırırarak mağaranın girişine yöneldi.
Tam kapının önüne dikilip başının üstüne bakmaya başladı. İçerden kahkaha, müzik, konuşma sesleri geliyordu.
Ne olduğunu anlamak için bakmak geldi bir an aklına ama hemen caydı. Bu, kapıyı kapatmasını engellemek için bir tuzak olabilirdi.
Teleği, tam başının üstüne sürdü. Yakması gerektiği aklına gelince donup kaldı bir süre. Yanında ne çakmak ne de kibrit vardı.
“Olamaz!” diye inleyerek, olduğu yer çöktü. Kendi kendine öfkelenerek, ne yaptığının ayrımında bile olmadan teleği yakması gerektiği yere sürtmeye başladı.
Birden olduğu yerde sıçrayıp teleği atıverdi. Çünkü telek alev almıştı.
Zeynep’in şaşkın bakışları arasında, mağaranın girişini kapatıvermişti alevler. Daha sonra da iyice harlanan ateşe gök gürültüleri ve şimşekler eşlik etmeye başlamıştı.
Zeynep, adım adım geri çekiliyordu korkudan. Kapıdan epeyce uzaklaşınca bir kayanın üstüne çökmek zorunda kaldı. Çünkü yer sarsılıyor, derinden gelen sesler, Zeynep’in korkudan nefesini bile tutmasına neden oluyordu.
Bir süre sonra, alevler de sesler de sarsıntılar da kesildi. Zeynep, neye uğradığını şaşırmış bir durumda, oturduğu kayanın üzerinde bir süre daha nefesini tutarak bekledi. Sonra, kendine gelip çevresini incelemeye koyuldu. Güneş, usul usul doğuşunu muştuluyordu. Önce bu lutları gökkuşağının renklerine boyadı, sonra, ufku tutuşturan bir kızıllık yükseldi. Kızıllık büyüdü… büyüdü… Bakır bir tepsi gibi bütünüyle ortaya çıktığında sarı bir ışığa boğdu çevreyi.
Gün doğumunun güzelliğinden bakışlarını ayırıp da mağaranın girişine baktığında kayalıklardan başka bir görüntü bulamadı. Şaşkınlıkla yerinden kalkıp oraya doğru yürüdü. Yok, ne kapı vardı ne de mağara! Yalnızca, kayanın üzerinde bir avuç kül titreyip duruyordu.
Yere çöküp külden aldı biraz. Anka’nın külleri olabilir mi diye düşündü bir an. Sonra külü avuçlayıp pantolonunun cebine doldurdu. Küller onun olmasa da yaşadıklarının bir anısı olarak saklayabilirdi.
Yanılmamak için, eskiden giriş olan yere son bir kez baktı. Yanılmadığını görünce bakışlarını kente çevirdi.
Önünde dikkatle inmesi gereken kayalıklar ve aşması gereken bir orman vardı ama onca çağı atlayabildiğine göre bunlar sorun bile olamazdı artık. Attığı her adımda, kendi çağının kentine doğru yaklaşmanın bilinciyle yürümeye başladı.
Önce, arkadaşlarının durumuna bakmak için hastaneye gidecekti, sonra da eve. Bir süre, yalnızca dinlenmek istiyordu. Zaten birkaç güne kadar okullar açılacak, derslerden başını kaşıyacak zaman olmayacaktı. Uzun süre yürümüş, kayalıkları geçip ormanı aşmıştı.
Kentin dış mahallerine ulaştığında, cebinde bir kıpırtı duyumsadı. Yanılmadığını biliyordu. Heyecanla beklemeye başladı.
Çok geçmeden cebinden küçük bir kuş havalanmış, arkasında yalnızca rengarenk bir tüy bırakmıştı.
– Güle Güle Anka! Bıraktığın tüy için teşekkürler. Biliyorum, gene görüşeceğiz. Yaptıkların, desteğin, tüm yardımların için sonsuz teşekkürler!
Tüyü cebine koyup hızlandı. Hastaneye vardığında yorulsa da merdivenleri üçer beşer çıkmaya başladı. Arkadaşlarının durumunu çok merak ediyordu.
Girişe ulaştığında nöbetçilerden başka kimseyi göremeyince süzülürcesine ikinci kata yöneldi. Arkadaşlarının odasınının önünde bir anlığına durdu, içerden sevinç çığlıkları yükseliyordu çünkü. Yavaşça kapıyı açıp onları birbirleriye sarılırken görünce dünyalar onun oldu. Son derece sağlıklı olduklarını anlayınca sessizce kapıyı kapatıp dönüverdi. Annesiyle babası uyanmadan evde olmak için çıktığından daha hızlı inmeye başladı basamakları.
Eve varıp aynı sessizlikte odasına girdikten birkaç dakika sonra, annesinin onu kaldırmak için geldiğinde şaşkınlığının hem sözlerine hem de yüzüne sindiğini gördü:
– Uyandın mı Zeynep? Aaaa, giyinmişsin bile! Günaydın yavrum. Seni böyle erkenden kaldıran nedir?
– Günaydın anne. Bu sabah da sen gelmeden kalkayım dedim. Her zaman yakınıp duruyordun ya!
– Birkaç kez gelip gitmeden kalkmıyordun kızım, ne yapayım? Şimdi bu kalkış, benim için sürpriz, senin için de büyük ilerleme!
– Bu kez de ben seni şaşırtayım demiştim anne.
– Bunu gerçekten başardın. Haydi kahvaltıya! İşe gitmeden birlikte kahvaltı edelim.
Annesinin hemen arkasından salona yürüyen Zeynep, kahvaltı masasının iki kişilik hazırlandığını görünce şaşırdı:
– Babam yok mu anne?
– Hastaneden acil olarak çağırdılar. Sabaha karşı gitmişti, henüz dönmedi.
İyi ki babama yakalanmamışım! Demek ki ben gittiğimde oradaydı diye düşünüp masaya oturdu.
– Telefonda mı etmedi?
Tam o anda telefon çalmış, annesinden önce Zeynep koşmuştu:
– Alo, baba…
– Ben olduğumu nereden bildin Zeynep?
– Anneme tam seni soruyordum da… Sensiz, kahvaltının tadı olmuyor baba.
– Sağ ol sarı çiçeğim! Sana güzel haberlerim var ama eve gelinceye kadar beklemek zorundasın. Benim için de masaya bir tabak koy bakalım, sen çayımı doldurasıya evdeyim!
– Tamam baba, hemen!
Telefonu kapatır kapatmaz, yanında dikilen annesine:
– Babam geliyor anne, dedi. Onun tabağını ben hazırlayacağım bu sabah, çayını da ben koyacağım.
– Oooo, bu sabah, sende gerçekten büyük değişiklik var!
– Anne! Altı üstü bir tabakla bir bardak çay…
– İşte bu kadar! Sana kolay gelsin kızım. Benim birkaç lokma atıştırıp hemen çıkmam gerekiyor, işe geç kalacağım yoksa.
Ayaküstü atıştırıp çayını yarısına kadar içtikten sonra çantasını alıp çıkarken:
– Babana selam söyle, dedi. İşten telefon ederim. Hoşça kal.
– Güle güle anne.
Zeynep, annesiyle babasının bütün uyarılarına karşın ev işlerinden uzak duruyor; sevmediğini, beceremediğini öne sürüyordu her zaman. Annesinin bu sabahki şaşkınlığını da gülümseyerek geçiştirmişti. Ne vardı ki ev işlerinde de annesiyle babası bu kadar abartırlardı?
Babasının tabağını masaya koyup çayını doldurmuştu ki kapı çalındı. Her zaman anahtarıyla açan babasının bu kez neden kapıyı çaldığını düşünüp koştu. Kapı açıldığındaysa şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse.
Çünkü babası yalnız değildi. Utku ve Fuat’ı da alıp gelmiş, Zeynep’in şaşkınlığını gülümseyerek izliyordu kapının önünden.
– E, arkadaşlarınla beni içeriye çağırmayacak mısın, Zeynep?
– Şa… Şaşırdım da… Buyrun, geçin!
Kenara çekilip babasıyla arkadaşlarına yol verdi. İçeri girer girmez ona ellerini uzatan Fuat’la Utku’ya hoş geldiniz, dedikten sonra onlara da birer tabak ve çay getirmek için mutfağa yürüdü. “Teşekkür ederim Anka, teşekkürler Afrodit ile Zeus! Sözlerinizi tutmanıza ne kadar sevindiğimi anlatamam!”
Zeynep’in gecikmesiyle yardıma gelen babası, onun gözlerindeki damlaları silip:
– Üzülme artık, dedi. Bak, hepsi geçti. Senin tahlillerinin sonucu da temiz çıktı. Haydi, arkadaşlarını bekletmeyelim!
– Teşekkür ederim baba, diyerek tabakları aldı.
– Sen geç, çayları ben getiririm. Arkadaşlarını fazla yalnız bırakmayalım, ayıp olur!
Başını sallayarak salona yürüyen Zeynep, arkadaşlarına:
– Neler olduğunu anlatmanızı sabırsızlıkla bekliyorum ama önce karnımızı doyuralım, dedi. Yoksa açlıktan ölmek üzereyim.
– Tam biz kurtulduk derken senin ölmene izin vermeyiz,
Zeynep, meraklanma! Biz de çok açız. Eve gidecektik ama baban bizimkileri gönderip birlikte kahvaltı edeceğimizi söyleyince kıramadık.
– İyi etmişsiniz. Sizi merak edip duruyordum.
– Biz de merakını giderelim, dedik.
Tam o sırada, babası çayları getirmiş, hep birlikte masaya oturmuşlardı. Zeynep, gönül rahatlığıyla karnını doyurmaya koyuldu. Arkadaşlarına da sık sık gülümsemeyi unutmuyordu.
– Siz rahatınıza bakın çocuklar! Ben, geceden beri hastanedeydim. Uykusuz ve yorgunum. Biraz dinleneceğim.
Zeynep, babasının arkasından yürüdü:
– Bir isteğin var mı baba?
– Yok kızım, sağ ol. Sen, arkadaşlarının yanına dön.
Ben, bir duş alıp yatacağım.
Babası kahvaltısını bitirip çekilmiş ama üç arkadaş hâlâ yiyordu. Kıtlıktan çıkmış gibiydiler.
– Eee, neler oldu, anlatın bakalım? O mağarada ne gördünüz de bitkisel hayata girdiniz?
– Ne mağarası Zeynep? Mağarayı bırak, kent dışındaki kayalıklarda ne aradığımızı bile anımsamıyorum.
Fuat’ın sözlerini Utku da onaylamış ve eklemişti:
– Benim son anımsadığım, kayalardan aşağıya yuvarlandığım.
Sonra da bu sabaha karşı gözlerimi açtığım. Başımı çarptığım için geçici bir bellek kaybı yaşadığımı, başıma da güneş geçtiğini söyledi babam.
Arkadaşlarının belleklerinin silinmesi güzeldi de kendisi hepsini anımsıyor, anlatmaya kalksa inanmayacaklarını adı gibi biliyordu. Anlatmaya da hiç niyeti de yoktu doğrusu. Afrodit, arkadaşlarının hemen, onun da zamanla unutacağını söylemişti zaten.
– Neyse, ben mağarada kaybolduğunuzu sanmıştım ama… Caner’in de ayağı kırılmıştı, biliyor musunuz?
– Duyduk ama henüz görmedik. Baban, önce buraya uğramamızın iyi olacağını söyledi. Sen, çok merak ediyormuşsun.
Sık sık gelip bizi yoklamışsın.
– Nasıl gelmem? Aranızda sağlam kalan yalnızca bendim.
– Teşekkür ederim Zeynep. Bizi izlememen gerektiğini söylemiştik ama iyi ki bizi dinlememişsin! Bizim bulunmamızı sağlayan da senmişsin.
Utku’nun sözlerine gülerek yanıt vermişti:
– E, arkadaşlar böyle günler içindir!
– Sen işi hep şakaya vuruyorsun ama…
– İyileştiğinize ve artık bir sorun kalmadığına göre ne yapayım? Ağlayacak zamanları atlatmadık mı? İkisi de başlarını sallayıp onaylamışlardı.
Zeynep, Caner’i yeniden anımsatma gereği duydu:
– Caner’e gidelim mi? Onun alçısının çıktığını sanmıyorum.
– Olur, dedi ikisi birden.
Zeynep, onlara bir kez daha dikkatle baktı. Ne Utku’nun dayılığı ne Fuat’ın efeliği kalmışa benziyordu.
– Bu uysallığınıza alışamadım, arkadaşlar. Bana hep karşı çıkardınız da… Hatta oyunlarınıza bile almadığınızı da mı unuttunuz?
– Onları anımsatma ne olur, Zeynep!
Pişmanlığı, Utku’nun sözlerine yansımıştı. Fuat da onu izledi:
– Bundan sonra, böyle bir durum yaşanmayacak.
– Tamam o zaman, dedi Zeynep. Doyduysanız masayı toplayayım da Caner’e gidelim. O da sizi merak ediyordu. Birkaç gündür ben de gidemedim.
– Çok yediğimizi mi anlatmaya çalışıyorsun Zeynep, diyerek gülen Fuat’a, Utku da katılmıştı:
– Çoktan da fazla, diyeceği kesin!
Zeynep güldü:
– Lokmalarınızı sayamadım ama bir dahaki sefere artık…
Bir yandan gülüşüyor, bir yandan da Zeynep’e yardım ediyorlardı. Çok geçmeden masa toplanmış, dışarda almışlardı soluğu.

<!–nextpage–>

– Annenler nasıl? Hastalığınız süresince çok üzgünlerdi.
– İyiler de merakla bizi beklediklerinden kuşkum yok, dedi Fuat.
– Aynen, diyerek onu izledi Utku. Annemin, bebekmişim gibi sarılıp sarılıp öpmesini görmeliydin! Sanki, ölümden dönmüştüm.
İkisi de Fuat’ın sözlerine gülse de Zeynep gülememişti. Olayları anımsasalar “ölümden dönmek” deyiminin durumlarına ne kadar uygun olduğunu bilirlerdi diye düşünüyor ama bunu dillendiremiyordu. Aileler, günlerdir hastanede beklediklerini de mi unutmuştu acaba? Öyle olmalıydı, yoksa niye geçici bellek kaybı ya da başlarına güneş geçtiğinden söz etsinlerdi ki?
– Niye suskunlaştın, Zeynep? Konuşkanlığın, evinle mi sınırlıydı yoksa?
Zeynep, yapmacık da olsa bir kahkaha kopardı:
– Ne demezsin, Utku! Dışarı çıkınca dilim tutuluyor.
– Caner’in durumu çok mu kötü yoksa?
Fuat’ın sorusu, Canerlere yaklaştıkları sırada gelmişti.
– Yok canım, sizinki kadar değildi. Alçı yüzünden evde kapalı kalmaktan yakınıyor, bir de size merak ediyordu.
Az sonra kendiniz de görürsünüz zaten. Kapıyı açanın koltuk değnekli Caner olduğunu görünce şaşırdılar. Zeynep, ona takılmadan duramadı:
– Oooo, Caner Bey, evdeki saltanatına son mu verdiler yoksa?
Caner’in gözlerinden sevgi fışkırıyordu:
– Ne demezsin Zeynep! Annem bayrağı kaldırdı, babam da tembelliğime alçıyı bahane ettiğimle ilgili bir söylev çekti. Sonuçta karşınızdayım işte!
– Böyle kapı önünde mi konuşacağız? Bizi içeriye almayacak mısın?
Caner, koltuk değneklerine dayanarak kenara çekilirken:
– Çok şaşırdım da… Bağışlayın arkadaşlar! Sizleri böyle sapasağlam görünce…
– Ne bekliyordun, diye takıldı Utku: “Seni yalnız bırakacağımızı mı… O alçı, bizim imzamızı beklemiş oğlum!
– İmzasız olmaz abi!
Fuat’ın sözlerine gülerek içeri girdiler. Zeynep, masanın üzerindeki kalemi hızla kaptı:
– Önce ben… Sıranızı bekleyin bakalım, dedi. Caner’in oturmasını bile beklemeden yere çöküp imzasını atıverdi alçının üstüne.
– Ama bu oyunbozanlık! İmza konusunu ben akıl etmiştim, diyen Utku, Zeynep’in elindeki kalemi alıp alçıya uzandığı sırada Caner bağırdı:
– Bir de arkadaşım olacaksınız; siz, annemle babamdan bile insafsızsınız! En azından oturmamı bekleseydiniz.
– İnsafsızlıkta sınır tanımayız, diyerek güldü Zeynep.
Sonunda Caner oturmuş, Fuat da alçıyı imzalamıştı.
– Annenler nerede Caner? Seni bırakıp kaçmasınlar?
– Öyle sayılır, gülebilirsin Zeynep. İkisi de işe gitti.
Benim yüzümden birkaç kez izin almışlardı da… Babam, izninin bitmesini bile beklemedi. Düşünsene ne kadar çıldırtmışım adamı?
Üçü birden gülmüş, Caner de küsmüş numarası yapsa da sonunda onlara katılmıştı.
– Ben bir ayakla sıyırdım ama asıl siz anlatın canlı cenazeler!
Kefeni nasıl yırttınız?
– Hooop! Hiç, canlı cenazeye benzer bir durumumuz var mı?
– Hem de hiç!
– Ben öyle duymuştum, hem de şu Sarı Fırtına’dan, diyerek Zeynep’i göstermişti.
– Sarı Fırtına ha! Bunu unutmayacağım Caner!
– Bence de unutmamalısın, sana çok yakıştı çünkü, değil mi arkadaşlar?
İkisi birden, uzun bir “Evet!” çekmişlerdi.
– Biliyor musun Caner, çok akıllısın! Bu isim, daha önce aklımıza neden gelmedi ki? Bundan uygun bir isim bulunamazdı Zeynep’e.
Utku’nun gülümseyerek söylediğini Fuat da onaylamıştı:
– Haklısın, hem de çok!
– Eğlenceniz bittiyse ben gidiyorum beyler. Sizlerle uğraşamayacak kadar yorgunum ve gördüğüm kadarıyla hepiniz turp gibisiniz üstelik bana da gereksinim duymuyorsunuz.
Zeynep’in arkasından ikisi de ayağa fırlamış:
– Şaka yaptık, alınma hemen, diyerek ayaklanan ve Zeynep’in gitmesine engel olmaya çalışan Utku’ya Fuat da katılmış:
– Bu isim çok güzel Zeynep, demişti; neden beğenmedin?
– Bunu biraz düşünmem gerek. Belki sonra alışırım ama şimdi değil. Gerçekten gitmem gerek. Babam uyandığında evde olmak istiyorum. Epeydir bizimkilerle aram biraz limoni de…
– Tamam öyleyse! Git de bana da bir kek yap getir, olur mu Zeynep? Limonlu olsun.
– Emriniz olur Caner Bey? Başka…
– Şimdilik bu kadar! Limonatayı da buradakiler yapar. Yaparsınız, değil mi arkadaşlar?
– Zeynep’in keki olsun da… Yalnız benim de gitmem gerek Caner, dedi Utku. Hastaneden Zeyneplere, oradan buraya geldik. Bizimkiler çıldırmadan evde olayım.
– Hastaneye dönmek istemiyorsam ben de sizinle kalkayım.
– Durun yahu, daha neler olduğunu anlatmadınız, dedi Caner kırgın bir ses tonuyla.
– Sana olanın bir benzeri işte! Yalnızca alçısız… İmzalatamayacağımız için üzgünüz çünkü sorun kafamızdaydı, dedi Utku.
– Aynen, diye onu onayladı Fuat da.
– Siz bir alemsiniz! Haydi birlikte çıkalım o zaman!
Üçü birden, geldikleri gibi çıktılar. Caner, koltuk değneklerinin üstünde onları kapıya kadar geçirmiş, en kısa zamanda yine gelmelerini tembihlerken gelmezlerse alçıdaki imzayı kullanmakla onları tehdit etmeyi de unutmamıştı.
Kahkahalarla Canerlerden ayrılıp kendi evlerine doğru yürüdüler. Zeynep, cebinden ayırmadığı tüyü okşayıp Anka’ya minnetini ve sevgisini iletti. Caner’in bu iyileşmeden pay almamasına üzülüyordu ama yalnızca Korku Tüneli’nin hasarlarının onarıldığını da biliyordu.
Dayısının kızı İpek’i anımsayınca yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bu serüveni duysa hem kaçırdığı için deli olur hem de Zeynep’le bir daha konuşmazdı. Ona söz etmemenin en doğrusu olduğunu düşündüğü sırada evlerinin önüne de gelmişti. Kapıyı açarken, kulaklarını tırmalayan telefon sesine koştu. Babasının uyanmasını istemiyordu.
Ahizeyi kaldırdığında, karşıdaki sesi yanlış duyduğunu sandı önce:
– İpek sen misin?
– Elbette benim Zeynep! Kaç kez söyleyeceğim adımı daha? Sesimden de mi tanımadın? Aşk olsun!
– Dur, hemen celallenme! Babamı uyandırmamak için koşarak geldim de dışardan. O yüzden alamadım sesini.
– Sana güzel bir haber verecektim.
– Çabuk söyle, nedir?
– Anka’nın tüyünü buldum. Hem de nerede biliyor musun, yastığımın altında… O kadar da bakmıştım oysa!
– Ben de buldum İpek, bu sabah.
– Sen nerede buldun?
– Pantolonumun cebinde…
– Çok garip! Aynı gün bulmuşuz. Bu durum, yeni bir serüvenin habercisi olmasın?
– Sanmıyorum İpek. Yarın okullar açılıyor. Serüvenin zamanı mı şimdi?
– Yaza belki, ha! Ne dersin?
– Neden olmasın İpek?
– Bensiz gitmek yok ama bu sefer.
– Tamam, yok.
– Hoşça kal, Zeynep. Halamla enişteme selam söyle.
– Sen de İpek…
Ahizeyi yerine koyup odasına yürüdü. Ertesi güne kadar uyanmadan uyumak, okul saatine kadar dinlenmekten başka bir isteği yoktu. Uzun süre böyle durgun kalmayacağını ama yeni bir serüvene kadar güç toplaması gerektiğini biliyordu.
Gözleri kapanmadan son yaptığı, yastığın altındaki tüyü okşayıp “Yeni serüven geleceğe ve daha korkusuz ortamlara olsun, olur mu Anka?” diye mırıldanmak olmuştu.
O uyur uyumaz Anka’nın gelip kanatlarıyla yüzünü okşadıktan sonra “Uyu bakalım Çilli Kız, Sarı Fırtına! Ne çıkarsa bahtına.” diyerek gülümsediğini düşünde gördüğünü sanmış, uyurken yüzüne mutlu bir gülümseyiş yayılmıştı.
İkinci Kitabın Sonu

 


Sınavlara Hazırlık Arama Robotu
YGS & LYS TEOG KPSS TUS KPDS Ehliyet Sınavı PMYO JANA

Seçim esnek olup ilgili alanları seçiniz, Örneğin ehliyet sınavı için branş olarak matematik seçmeyiniz :)