sabit reklam
Babamın Yaramazlıkları

ISBN 978-975-8926-64-0

Yayınevi: Bu Yayınevi

Yazar: SAVAŞ ÜNLÜ

Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.

Babamın Yaramazlıkları

Meyve Kabuklarının İçindeki Armut

Resim öğretmenimiz İhsan Bey geçen haftaki dersinde söylemişti:
— Çocuklar, gelecek haftaki dersimizde herkes meyve getirsin. Meyvelerin natürmort resmini yapacağız. Bir iki kişi de meyve tabağı tepsisi getirsin. Tamam mı?
Sınıfça bağırmıştık, “Tamam öğretmenim,” diye. Bakmayın “tamam” dediğimize. Çoğu konuda tamam deriz, ama zamanı geldiğinde tamam olmadığı ortaya çıkar.
Matematik, fen bilgisi, Türkçe derslerinde koro hâlinde “tamam” dememize karşın eksiklerimiz çoktur.
İlk kez tamam sözcüğü sınıfça tam olarak yerine getirilmişti. Tüm arkadaşlar pazardan, marketten, manavdan gelir gibiydik. Hepimizin elinde poşetlerle meyveler vardı.
Sınıfa girince önce meyvelerimizi dolaplarımızın üstüne koymuştuk. Kimi arkadaşlar da sıralarının altına bırakmıştı poşet poşet meyveleri.
O poşetlerde neler yoktu ki… Portakallar, elmalar, mandalinalar, muzlar, armutlar, kiviler…. Sınıfa giren önce bu kokuyu içine çekiyordu. Sonra da,
— Bu ne güzel koku, bakalım öğleden sonraya dek ne yapacağız? diyordu.
Biz içerdeki kokuya alışmıştık. İlk dersimiz matematikti. Öğretmenimiz Hayal Hanım sınıfa girince kokuyu aldı.
— Çocuklar bu ne güzel koku, sabah sabah pazara mı uğradınız? dedi.
Aslı Som:
— Hayır öğretmenim, resim dersinde resimlerini yapacağız, onun için getirdik, dedi.
Bu açıklama üzerine, öğretmenimiz:
— Birkaç tane getirseniz yeterdi. Siz, her biriniz kilolarca getirmişsiniz. Bu denli çok meyveyi çizecek kâğıdı nereden bulacaksınız? diye sordu.
Aslı yine yanıtlama gereği duydu:
— Ama öğretmenim, resim öğretmenimiz istedi. Getirmezsek olmaz, dedi.
Hayal Hanım:

— Benim bir tanecik öğrencilerim, öğretmenlerini nasıl da dinler. Haydi bakalım, açın ödevlerinizi, benim için de çarpmalar, bölmeler, toplamalar yapmışsınızdır.
Onları görelim, diyerek gülümsedi. Sınıftan koro hâlinde “aaa!” sesi yükseldi. Öğretmenimiz Hayal Hanım duymazdan geldi.
Ödevlerimize bakarken “şey öğretmenim, yani yapamadım da…” sözleriyle bol bol karşılaştı.
Sınıfımızın yarısı ödevini yapamamıştı. Nedenler gerçekten çok önemliydi: Akşamleyin bizim manavda muz yoktu, gece boyu muz aradık.
Öğretmenim mandalina mevsimi geçmiş. İki saatlik uzaklıktaki bir ilçede bulabildik. O yüzden yapamadım.
Elmaları seçmekte zorlandık. Ailece en kırmızı, en düzgün elmaları seçerken zaman geçti. İşte o yüzden…
O denli çok neden ileri sürdük ki, öğretmenimiz Hayal
Hanım:
— Çocuklar sizin bu nedenlerinizi resim öğretmeniniz duysa, bir daha meyve resmi yaptırmaz. Elma, armut getirmedeki sorumluluğun onda birini öteki derslere ayırsanız neler olmaz neler… dedi.
Dersini anlatmaya başladı. Bir soru sordu. Sınıfımızın avukatı Aslı Som yanıtladı. Gidiş yolu doğruymuş. Biraz daha düşün Aslı, dedi öğretmenimiz.
Sınıfımızda Aslı da olmasa ne olurdu hâlimiz… Sınıfımızda iki Aslı olduğu için, adlarını kullanırken soyadlarını da söyleriz. Aslı Som, okulumuzun tiyatro ekibinde rol alır. Koromuzda görevlidir. Bir de çok konuşur. O yüzden sınıfımızın avukatıdır.
Bizler matematik problemiyle ilgilenirken sınıfımıza hoş bir portakal kokusu yayıldı. İnsanın ağzının suyunu akıtıyordu.
O kokuyu duyup da kendine hakim olacak birini tanımıyorum. Bizlerle birlikte öğretmenimiz de aynı kokuyu almış olacak ki;
— Herhâlde portakallardan birisi üniformasını çıkarıyor, dedi.
Gülüştük hep birlikte.
Hayal Hanım:
— Lütfen, portakalı soyan arkadaşınız onu getirsin masamın üstüne koysun.
Kimsede çıt yok. Öğretmenimiz birkaç kez yineledi. Üniformasını çıkartan portakalın sahibi ortaya çıkmadı. Bunun üzerine öğretmenimiz sıra altlarını kontrol etti. Üçüncü sırada oturan Deniz Can’ın sırasının içinde üniforması yarı yarıya çıkmış portakalı buldu.
— Bu ne Deniz Can, istememe karşın niçin portakalı masama getirmedin? dedi Hayal Hanım.
Deniz Can:
— Ş-Şey öğretmenim, yani portakalın üniformasını çıkardığından haberim yoktu…
Hayal Hanım:
— Nasıl olmaz oğlum, bak sıranın içinde duruyor. Deniz Can ilk kez görüyormuş gibi “aaa!” diyebildi.
Hayal Hanım:
— Aaa demekle olmaz. Bu portakal kendi kendine mi kabuğunu çıkarttı.
Deniz Can:
— Olabilir öğretmenim, siz soru sordunuz. Belki de portakal dilimlerinden biri doğru yanıtı biliyordu. O yüzden kabuğu açılmış olabilir.
Bu sözlere öğretmenimizle birlikte katıla katıla güldük. Şu dünyada ne zeki portakallar vardı. Bunu anlamak için mutlaka matematik dersine girmeliydiler.
Konumuzu öğretmenimiz anlattı. Zil çalmasına bir iki dakika var.
— Anlaşıldı değil mi çocuklar? dedi.
Biz:
— Evet, diye bağırdık.
— Ödevler yapılıyor, tamam mı?
Tamam sözcüğünü sakız gibi uzattık. Zil sesi, tamam sesine karıştı. Sonra da bir uğultu…
On dakikalık teneffüste sınıfımızın çöp sepeti ağzına dek meyve kabuğuyla doldu.
İkinci dersimiz Türkçeydi. Öğretmenimiz Öznur Hanım, çıtı pıtı, hanım hanımcık birisi. Dersimize girdiğinde çoğu arkadaşın ağzı meyve doluydu.
İçerideki meyve kokusu, çöp sepetinin durumuna ve patlayacak derecede dolu ağızlara öğretmenimiz şaşırdı.
— Ne o çocuklar, birinci dersiniz beslenme saati miydi? İlk kez sınıfınızı böyle güzel kokulu olarak görüyorum.
Çöp sepetiniz de ağzınız gibi patlayacak duruma gelmiş. Bu meyve merakı nereden çıktı? dedi.
Onur:
— Resim dersimiz var öğretmenim. Meyve resimleri yapacağız da onun için getirdik…
Onur’a biz üzüm deriz. Dürüst bir arkadaşımızdır. Kara kara gözleri yüzüne ayrı bir güzellik katar, üzüm dememizin nedeni gözleridir.
Öznur Hanım daha sonra vitaminin önemi üzerine konuştu. Bizler de bildiğimiz kadarıyla konuya katıldık. Okuma parçamıza geçtik.
Dersleri çok zevkli geçer. Türkçe dersinde her konuya değinir. Bilim, sanat, kültür, sağlık konularını konuşur. Dersin nasıl geçtiğini anlamayız.
Dersler, teneffüsler derken sabahki derslerimizi tamamladık. Teneffüslerde bilmem kaç kez çöp sepetimiz boşaltıldı. Yedek bir çöp sepeti daha getirdik. Sınıfımızda öbek öbek kabuk birikiyordu. Sabahki derslerimizi elma, muz, mandalina kokuları eşliğinde tamamladık. Sekiz on arkadaşımız derste elma yemeye kalkıştıkları için az daha disipline gideceklerdi. Öğretmenlerimizin iyi niyetleri sayesinde kurtuldular.
Öğle tatilinde, öğle yemeği için evden getirdiğimiz yiyeceklere dokunmadık. Varsa yoksa meyve…
Resim dersine girdiğimizde, getirdiğimiz poşetler boşalmış, midemiz dolmuştu.
Öğretmenimiz İhsan Bey:
— Çocuklar, önce getirdiğiniz tepsileri göreyim, dedi. Herkes birbirine baktı. Poşet poşet meyve getiren bizler, tepsi getirmeyi unutmuştuk.
Öğretmenimiz:
— Gidin kantinden genişçe bir çay tepsisi alın gelin, dedi. Başkan yardımcısı Mert koşarak gitti. Biraz sonra geldi:
— Öğretmenim, kantinci çay da istiyor musunuz? diyor.
İhsan Bey:
— Yok oğlum yok, çay kalsın, boş tepsi olacak, çabuk getir zaman geçiyor, dedi. Mert bir iki dakikada tepsiyi getirdi. Mert gelene dek sorumluluk üzerine kısa bir konuşma dinledik.
Tepsi gelince, öğretmenimiz getirdiğimiz  meyveleri istedi. Tüm arkadaşlar birbirimizin yüzüne bakıştık. Eller isteksizce poşetlere uzandı. Eli dolu olan çıkmadı.

<!–nextpage–>

Ellerimiz portakal, muz, mandalina kabukları ile dolmuştu. Son bir kez şansımı denemek için getirdiğim meyve poşetini iyice bir yokladım. Elime sertçe, yuvarlak bir meyve takıldı. Büyük bir sevinçle bağırdım:
— Buldum, buldum öğretmenim, bir armut buldum!…
Öğretmenimiz yanıma geldi.
— Evet çocuklar, Meltem’in yeme azminden kendini koruyabilmiş bir Ankara armudu. Aferin Meltem, ilâç için de olsa bir meyve bulabildin. Armuda da aferin diyebiliriz.
Arkadaşınızın hışmından kendini kurtarmış. Ver onu bakayım, bir zarar gelmeden korumaya alayım, dedi.
Beybin:
— Meltem, benim de iki ısırık atılmış bir elmam var. Onu da vereyim mi? dedi.
— Kalsın, ısırık atılmış elma iyi poz veremez, dedim. Öğretmenimiz, poşetlerdeki kabuklarla süsledi. Ortasına armudu koydu. Resmin adı, bol meyve kabukları içindeki armut natürmort olacakmış.
Öğretmenimiz İhsan Bey:
— Haydi sizi göreyim çocuklar, dünya resim tarihine örnek olacak bir çalışma yapacaksınız. Tüm ressamlar meyve natürmortu başarmışlar. Sizler, kabuk natürmortu  başaracaksınız. Çalışmaya başlayın, dedi.
Çalışmaya başlayacaktık da kabuk içindeki armut pek görünmüyordu.
Aslı Som:
— Öğretmenim üzümü unuttuk, dedi.
Öğretmenimiz:
— Ne üzümü kızım, kimde var?
Aslı Som:
— Onur öğretmenim Onur, biz ona üzüm deriz, deyince bir gülüşme yayıldı sınıfta.
Öğretmenimiz düşünür gibi yaptı.
— Olur mu acaba? Ne dersin Onur, manken olur musun? dedi.
Onur, şaşkın şaşkın bakındı:
— Bilmiyorum, arkadaşlar benim resmimi yapabilir mi acaba? dedi.
Hep birlikte “yaparız” dedik.
Öğretmenimiz, Onur’u masanın üzerindeki sandalyeye oturttu. Eline içinde kabuk dolu tepsiyi verdi. Onur, üzüm gibi gözleriyle bize bakıyor ve gülümsüyordu.
Öğretmenimiz:
— Çocuklar resmin adı yine değişti. Üzümün elindeki kabuk natürmort içinde kaybolan armut olacak, sizlere iyi çalışmalar, dedi.
Kendimizi iyice resme vermiştik. Çoğumuz yarılamıştı. Zil çaldı. Zilin çalışına ilk kez üzüldük. Aynı görüntüyü gelecek hafta yakalamamız zordu… Hayalimizde kaldığı kadarıyla Üzüm’ün elindeki tepsiyi çizecektik… Hem de sulu boya ile boyayacaktık…

Mucit Ali

Mucit Ali’yi tanımayan yoktur. Mahallemizde, okulumuzda, hatta koskocaman semtimizde herkes tanır.
Bizler şanslıyız. Ali ile aynı mahallede oturuyoruz. Aynı okula gidiyoruz. Zamanımızın çoğu bizim mucit ile geçiyor.
Ali, çoğunlukla yeni icatlar peşinde koştuğundan bir kayboluyor. Bulabilene aşk olsun.
Küçüklüğünden beri hep iyi bir mucit olma peşinde koşmuştu. Derslerine pek zaman ayıramadığından, zoru zoruna sınıf geçtiğini yakından biliyoruz. Kendisine, derslerine zaman ayırması gerektiğini anımsatırdık. Bizlere Edison’dan bir başlar, tüm bilim adamlarının yaşam öyküsünü anlatırdı. Bilim adamları ve mucitlerin çoğu, okullarında başarısız öğrencilermiş. Okulda öğretilen dersler, işlenen konular Ali’nin zekâsına uygun değilmiş.
Şimdiye dek pek çok şey icat etti ama, bizlerden başka kimsenin haberi olmadı.
Mucit Ali, medyanın kendisine gerekli ilgiyi göstermediğinden sürekli yakınır:
— Ah, şimdi benim çalışmalarımı, icatlarımı televizyonda tanıtsam. Gazeteler haber yapsa, radyo programlarına çıksam, bundan tüm insanlık yararlanacak, der.
Dedikleri sadece bizde kalırdı. Mucit Ali neler mi icat etti? Neler icat etmedi ki…
İlköğretim ikinci sınıftaydık. Ödev yapma makinesi üzerinde çalıştığını söyledi. Gecesini gündüzünü bu bilimsel çalışmaya ayırdığından, ödevlerini yapamaz olmuştu. Ali uzun uğraşlar sonucunda bu makineyi bulamadı; ama ödevlerini yapacak kişileri buldu. Anne ve babası, Ali’nin ödevleri için kolları sıvamışlardı. Bu çalışmalar sonunda, insanlık için makine olmasa da, kendisi için ödev yapan insanları bulmuştu…
Sınıfımızda okumayı en son söken biri unvanına sahipti.
Öğretmenimiz okuma kitabını uzatıp;
— Haydi aslan Ali, oku bakalım, der. Bizim Ali başlardı andımızı okumaya.
Öğretmenimiz:
— Olur mu oğlum, ben sana andımızı mı oku dedim? der.
Ali bu kez İstiklâl Marşı’mızı okurdu.
Bu güzel okumalar karşısında öğretmenimiz, yine de saçını başını yolmazdı. Kafasında kalmış üç beş saç telini de Mucit için feda edemezdi.
Ali baktı ki yaptığı saçmalıklar karşısında öğretmene tek tel saç yolduramıyor. Bu kez de öğretmenin saçlarına taktı.
— Arkadaşlar bundan sonra öğretmenimizin gür saçları olacak. Başında saçı olmayanlar için yeni bir proje üstünde çalışıyorum, deyince,
Hazırcevap Konuralp:
— Sakın ha, bu proje üstünde çalışma. Senin gibi öğrencisi olan biri sonunda nasıl olsa saçsız kalır, demişti.
Her geçen gün yeni projeler üretiyordu…
Üçüncü sınıftayken, okulların kapanmasına bir hafta kala Ali, kalemin nasıl tutulacağını öğrenmişti. Söylendiğine göre öğretmenimiz, Ali kalem tutmayı öğrendi diye kurban kesmiş…
Ali kalem tutmayı öğrendikten sonra buluş üzerine buluş yapmıştı…
Mucit’in hangi buluşunu anlatayım ki, hepsi birbirinden saçma, şey… yani ne saçması canım, seçme, seçme…
Bir ara örümcekler kafasına takılmıştı. Örümcekler için asansör icat etmişti. Örümceklerin kendine özgü ağlarıyla inip çıkmalarına gönlü razı olmuyordu.
— Ya bir gün ağları kopsa ne olur? Ölmez mi zavallı örümcekler. Hem bu örümcekler Tarzan mı sanıyorlar kendilerini? Boylarına poslarına bakmadan, demiş sonra da buluşunu göstermişti.
Bir kibrit kutusunun dört köşesine ip bağlamış, uzunca bir çıtaya tutturmuştu. Makarayla o kutuyu indirip kaldırıyordu.
Bu güzelim buluşu da amacına ulaşamadı. Eliyle içine koyduğu örümcekler, kendilerini zor dışarıya atıyorlar; anadan, dededen gördükleri ağlarıyla inip çıkıyorlardı.
Mucit Ali buna çok kızdı:
— İlkel yaratıklardan başka ne beklenir ki. Uygarlık kim, örümcekler kim? Beyinsiz canlılar! Ben gece gündüz çalıştım, sizlere katkım olsun diye yoruldum, bir tanesi bile kullanmadı.
Ali’yi anlat anlat bitiremeyiz. Mahallemizdeki manav Hüseyin amca:
— Ali bana öyle bir alet yap ki, yerimden kalkmadan istediğim sebze ve meyveyi teraziye göndereyim, der.
Ali bilim adamlarına özgü olgunlukla;
— Çalışıyorum Hüseyin amca, yakında gerçekleşecek, sen de rahat edeceksin, ben de, derdi.
Bu sözler söylendiğinde manavımızın saçları simsiyahtı. Şimdi mi? Kırlaşmaya yüz tuttu.

Kasabımız, köpekler için kemikleri kıyma yapan bir makine ister. Bakkalımız kendi işini yapacak bir robot için yanıp tutuşur…
Ali kimsenin kalbini kırmaz.
— Merak etmeyin yapacağım, biraz dişinizi sıkın, der. Son yıllarda Ali’nin çevresindekiler dişçilerden çıkmaz olmuşlar. Bu kişilerde diş kırıkları ve çatlakları oluşmuş.
Bunları başkasından duydum, ben onların yalancısıyım… Öyle böyle yıllar geçti. Şu anda ilköğretim yedinci sınıftayız. Birkaç aydır Ali dil bilgisine merak sardı.
Nerede olursa olsun soruyor. Anlatıyorum ama anlıyor mu bilmiyorum. Eylem kökünü en az onuncu kez soruyor.
Yılmıyorum, örneklerle açıklıyorum. Boş boş bakıyor. — Selen her şey iyi de, eylem kökünün ağaç köküyle bir akrabalığı var mı? diyor.
Haydi, yeni baştan anlatıyorum.
— Anladın değil mi Ali?
— Anladım, anladım sağ ol Selen. Yalnız kafama bir şey takılıyor.
— Çekinme sor…
— Eylem kökünün yaprakları ve dalları nasıl oluyor? Bu soruyu duyunca ellerim saçlarıma gidiyor. Kendi kendime, ‘Sakin ol Selen, o saçlar sana her zaman gerekli’ diyorum.
Uğraşmalarım sonucunda ekleri, kökleri, dil bilgisini birazcık öğrendi.
— Yanlış anlama Ali, bu bilgileri ne yapacaksın, dedim.
— Ekonomi alanında büyük bir buluş peşindeyim. Bu çalışmam sonucunda ülkemiz rahat edecek, insanlarımız rahat nefes alacak, dedi.
Dil bilgisi ile ekonomi arasındaki ilgiyi anlayamamıştım. Zamanı gelince açıklayacağını söyledi…
Mucit Ali, birkaç hafta sonra beklediğimiz açıklamayı yaptı. Mahallemizin parkında otururken elinde bir çanta ile geldi. Çok yorgun görünüyordu. Çantasına öyle sarılıyordu ki… Sanki çanta kaçmak istiyor da bunu Mucit Ali engelliyordu.
Konuya hemen ekonomik açıklamalarla girdi:
— Arkadaşlar, kim istemez daha çok harçlık almayı?
— Kimseden ses çıkmadı. Bu sessizlik ‘hepimiz almak isteriz’ demekti.
— Peki arkadaşlar, yeni yeni giysiler giyinmek istemez misiniz? Ne bileyim bisikletiniz, pateniniz, bilgisayarınız ololsun istersiniz değil mi?
Bu soruya hep birlikte “isteriz” diye karşılık verdik. Bizleri bundan yoksun kılan dolarmış. Dolar sürekli yükseldiği için, bizler sürekli maddî yönden zor duruma düşermişiz. Doların yükselişi durduğunda ülkemiz güllük gülistanlık olacakmış.
Uzun uzun anlattı. Paramızın değerini yükseltirsek, hepimiz rahat edermişiz. Bu konuları bilmediğimiz için ağzımız açık, gözlerimiz kapalı dinliyorduk…
Dalya:
— Anlattın, her şey güzel, dolar üzerine çalıştın sanırım.
Mucit Ali:
— Evet, doların tırmanışına çözüm buldum, dedi. Çantasından bir tomar kâğıt çıkardı.
Beki:
— Şu bulduğun çareyi bizlere de anlat öyleyse… Ali, sanki bu teklifi bekliyormuş.
— Arkadaşlar, bana söyler misiniz, doların kökü nedir?
Hep bir ağızdan “dol” dedik. Bu yanıtı hepimizin vermesine şaşırdı. Bu zor soruyu nasıl bildiniz der gibilerden aval aval yüzümüze bakmaya başladı.
— Çok güzel, dedi. Dolardaki “ar” ekinin zamanı nedir?
Bizler için çok basitti. “Geniş zaman” dedik.
Mucit Ali yine şaşırdı. Kendisi bu konuları birkaç ayda zar zor öğrenebilmişti. Konuşmasını kaldığı yerden sürdürdü:
— Evet arkadaşlar, dolar, adı üstünde, her zaman dolar, dolması hiç bitmez. Doların adını değiştirmedikçe, eleğin su dolmasını bekler gibi çoook bekleyeceğiz.
Konuralp:
— Anladığımız kadarıyla doların adını değiştirmek istiyorsun? Değiştirdik diyelim. Adını ne koyacağız?
Mucit Ali, büyük bir heyecanla buluşunu açıkladı:
— Tarihsel buluşumu açıklıyorum şimdi. Sıkı durun. Doların adı bundan sonra ya doldu olmalı ya da dolmuş. Dolu bir bardağa su koysak alır mı? Almaz. Dolara doldu dersek, paramızın değeri düşmez. Bizler de rahat rahat yaşarız, anlatabildim mi?
Dalya:
— Bu kadar basit bir düzenlemeyi niye kimse düşünmedi ki? Mucit kendine pay çıkararak,
— Buna kafa derler kafa, akıl akıldan üstündür unutmayın, dedi.
Beki, Mucit Ali’nin anlattıklarına inanamamıştı. Aynı sorusunu birkaç kez yineledi.
— İsteklerimize, dileklerimize böyle bir ad değişikliğiyle kavuşacağız demek ki?
Mucit Ali:
— Evet Beki, her istediğimize kavuşacağız. Enflâsyon düşecek. Hayat pahalılığı diye bir şey kalmayacak. İnsanlar daha mutlu yaşayacaklar. Yıllar boyu ülkemizde doların yükselişine çeşitli çareler aradılar. Bir de bunu denesinler.
İşte o zaman görecekler yaşamın güzelleştiğini, dedi. Buluşunu kesinlikle medyaya duyurmamız gerektiğini, bunun için el birliği ile çalışmamız gerektiğini söyledi.
— Sizlerle birlikte olmak çok güzel. Üzerinde çalıştığım yeni projelerim var. Burada boş boş zaman öldüremem, diyerek evinin yolunu tuttu bizim Mucit.
Bir ara sessiz kaldık. Düşlere daldık.
Sessizliği Konuralp bozdu:
— Arkadaşlar örümceklerde olduğu gibi bu güzelim buluşa sırt çevirmeyelim. Dolar bundan sonra bizden korksun. Adı nasıl olsa Mucit Ali sayesinde ‘Doldu’ oldu.
Artık evlere gitmeliyiz. Bizim de zamanımız doldu. Ali’nin saçmalıklarıyla bir günümüz daha soldu, dedi. Bu sözlere hep birlikte güldük. Öte yandan da Ali yarın neler uyduracak diye merak etmeye başladık… Bisiklet, paten, yeni giysiler, bilgisayar hayalleriyle evlerimize giderken, güneş batmak üzere köşesine çekilmişti bile.

Babamın Yaramazlıkları

Her şey babaannemin bize gelmesiyle başladı. Evimizin kokusu, rengi değişti. Evimiz güzelleşti. Her köşesinde çiçekler açtı.
Buna en çok sevinen bendim. Sevincim hareketlerimden, yüzümden belli oluyormuş. Görenler hemen söylüyorlardı.
— Bugünlerde çok neşelisin Can, ne oldu?
— Babaannem geldi babaannem, diyordum.
Okuldan bir an önce eve dönmeyi istiyordum. Biliyordum ki son ders zili çalmadan eve gitmem olanaksızdı. Öğleden sonralarını geçirdiğim etüt evine de gitmiyordum artık. Eve gidiyordum doğruca. Babaannemin yaptığı yemekleri iştahla yiyordum.
Okulda olanları anlatıyordum. Babaannem zevkle dinliyordu. Meraklı meraklı sorular soruyordu. Oysa annem, babam pek dinlemiyorlardı. Dinleseler bile önemsemiyorlardı.
Babam:
— Oğlum çok yorgunum, git annene anlat…
Annem:
— Bugün işte de evde de çok yoruldum, git babana anlat, derdi.
Bu durumda yoldan geçen bir amcaya, amca beni dinler misin diyemezdim ya…
— Tamam, deyip geçerdim odama.
Arada sırada oyuncak ayıcığımla paylaşırdım yaşadıklarımı. Zamanla küçük ayıcığımın dilimi anlamadığını öğrenmiştim. Saatlerce konuşurdum. En küçük bir tepki göstermezdi.
Babaannemin evimize gelmesi beni neşelendirmişti. Babam neşemin aşırıya kaçtığını anımsatırdı.
— Uslu dur Can, yine yaramazlığa başladın, derdi. Annem de babamı desteklerdi.
— Evet evet, babaannesini gördü ya, bundan sonra yaramazlık üstüne yaramazlık yapar, derdi. Babaannem işe karışır, beni desteklerdi.
— Bırakın çocuğu, biricik Can’ımı, ne yapıyor ki, ağzı var dili yok. Sizler çocukken ondan daha yaramaz değil miydiniz?
Bu uyarı karşısında annemle babam birbirlerine bakarlar, sonra da susarlardı.
Babaannemin bu sözünden sonra kafamda sorular oluşmadı değil. Babam, en küçük bir hareketimde sürekli uyarırdı beni. Peki, kendisi nasıldı benim yaşımda?
Bunun en yakın tanığı babaannemdi. Ondan, babamın yaramazlıklarını rahatlıkla öğrenebilirdim. Evet evet, öğrenmeliydim.
Beni yaramaz bulan babamın, çocukken yaptığı yaramazlıklarını. Babaannem beni çok seviyordu. Beni kırmazdı. Okuldan döndüm. Annemin yapmadığı ya da yapmaya zaman bulamadığı yemekleri babaannem yapıyordu. Yemeğimi yedikten sonra babaannemin yumuşacık yanaklarından
öptüm.
— Babaanneciğim bir şey soracağım.
— Sor oğlum sor, çekinme.
— Babamı soracaktım…
— Babanın neyini soracaktın biricik torunum?
— Babamın yaramazlıklarını, çocukken yaptığı yaramazlıklarını anlatır mısın? dedim. Babaannem sanki böyle bir soruyu bekliyormuş. Yüzü
ışıdı, aydınlandı, içten bir gülümseme oturdu yüzüne.
— Hangisini anlatayım Can hangisini? dedi.
— Çok mu yaramazdı babam?
— Yaramaz da söz mü, aşırı yaramazdı. Okulda olsun, mahallede olsun babanı, yani biricik oğlum Birtan’ı tanımayan yoktu.
Böyle bir karşılık beklememe karşın yine de şaşırdım. Babaannem bir iç çekip başladı anlatmaya. Babam öyle yaramazmış ki çocukken. Evleri o zaman
tek katlıymış. Çatıdan inmezmiş. Bir şey olunca çatıya çıkarmış. Bir de çok fazla ağaç merakı varmış. Ağaçların en uç dallarına tırmanırmış. Bu yüzden sürekli ağaçtan düşermiş. Düz duvara tırmanmak istermiş. Çok hareketliymiş. Yerinde duramazmış.
Çarşıya çıktıklarında mağazaların vitrinlerine çıkar, uzun süre inmezmiş. Vitrinlerde manken gibi dururmuş.
Babaannem ve dedem ne yapacaklarını şaşırırlarmış. Dedem uyurken saçlarına birkaç kez çiğnenmiş sakız yapıştırmış. Sakızı temizleyemeyince saçlarının bir bölümünü kesmişler.
Mutfağa gidip yemeklerin içine bolca tuz ve karabiber atarmış. Okulla geziye giderken öğretmenleri, babaanneme ve dedeme haber yollarlarmış. Birtan’ı geziye yollamayın. Yine gittiğimiz yerde yaramazlıklar yapar. Onunla baş edemiyoruz derlermiş. Babaannem, başka yaramazlıklarını daha sonra anlatırım, diyerek konuyu kesti. Kafamda yüzlerce soru oluştu. Babam nasıl yaramaz olur? Aklım almıyordu. Peki şimdi beni niçin en ufak bir hareketimde uyarıyordu?

<!–nextpage–>

 

— Babaanne anlattıklarını bir masal gibi dinledim. Babam benden kat kat yaramazmış. Aklım almıyor, dedim.
Babaannem:
— Sevgili Can, çocuk olur da yaramazlık yapmaz mı? Her insan çocukluk döneminde ne yaramazlıklar yapmıştır bir bilsen, dedi.
O zaman gözümün önünde tanıdığım tüm büyüklerin çocuklukları canlandı. Okulumuzun müdürünü düşündüm.
Ağacın tepesine çıkmış. Sonra küüt diye düşüyor. Çok ciddî olan sınıf öğretmenimizi çocukluğunda yaramazlık yaparken düşündüm. Sınıf arkadaşlarıyla tebeşir kavgası yapıyor. Sınıfa kedi getirip, en sessiz zamanda kediyi bırakıyor. Sonra öğrenciler giriyor birbirine. Başladım gülmeye.
Babaannem:
— Ne o Can, kendi kendine neye gülüyorsun?
— Büyüklerin çocuklukta yaptıkları, yapabilecekleri yaramazlıkları düşündüm de…
— Unutma oğlum, her insan çocuklukta bilmeden neler yapmıştır. Yapmadım diyen yalan söyler. Ben bile neler yapmışım neler…
— Sen de mi babaanne?
— Evet, ben çocukluk yaşamadım mi? Doğunca babaanne değildim ki. Her insanın yaşadığı evreleri ben de geçirdim.
— Birkaç tanesini anlatsana bana.
— Anlatayım Can, annemin anlattığı yaramazlıklarımın başında tarhanaları sulamam gelirmiş.
— Nasıl yani?
— Tarhana yapılmış, kurusun diye bahçeye konmuş. Ben tutup tarhanaların hepsini sulamışım.
— Sonra ne olmuş babaanne?
— Ne olacağı mı var Can? Onca emek boşa gitmiş, tarhanalar bozulmuş. Erişteleri de sulamışım. Şimdi erişte ne diyeceksin. Bir çeşit ev makarnası. Eskiden her ev kendi makarnasını kendisi yapardı. Bakmışlar ki serileni suluyorum. Sonra bir şey kurutmak için güneşe koyunca,
bir kişi dikerlermiş başına, sulanmasını engellemek için…
— Başka yaramazlığın yok mu babaanne?
— Var olmaz mı, bir tane daha anlatacağım. Ondan sonra yapılacak işim var tamam mı?
— Tamam, dedim.
Babaannem; küçükken eve yabancı insanlar, komşular gelince taş atarmış. Eve almak istemezmiş. Bu huyundan bir türlü vazgeçmemiş. Büyüyünce bırakmış.
— Bu ve buna benzer yaramazlıklar yapardık. Neden yaptığımızı bir türlü anlayamazdık. Çocuk dünyamızda kim bilir neler düşünür, neler geçirirdik içimizden.
— Babam yaramazlıkları ne zaman bıraktı?
— Ortaokuldan sonra bıraktı. Lisede örnek bir öğrenci oldu. Okula giderdik. Tüm öğretmenleri bize teşekkür ederdi. Bir ana baba için bundan daha güzel bir şey düşünülebilir mi? dedi.
İşim var diyerek mutfağa gitti. Ben de ödevlerimi yapmak, çalışmak için odama çekildim. Derslerimi yaptım.
Sonra bir uyku bastırdı. Yatağıma uzandım…
Annemin sesiyle uyandım. Epey uyumuşum. Yattığımda her yer aydınlıktı, uyandığımda çevre kararmıştı.
Annem:
— Can, haydi uyan. Akşam oldu, yemeğimizi yiyeceğiz. Yerimden doğruldum. Bir iki saat uyumuşum. Kendime gelmek için doğruca banyoya yöneldim. Bir güzel yüzümü yıkadım. Yüzümü yıkamam iyi geldi. Salona geçtiğimde sofra kurulmuştu. Babam gazetesini okuyordu.
Annem ve babaannem mutfağa gidip geliyorlardı. Sofraya oturduk. Evimizdeki yemek lezzeti de değişmişti babaannem sayesinde. Yemeğe başlamadan önce;
— Yemeğe yanlışlıkla çok fazla tuz atmışım, dedim.
Babam:
— Olur mu Can, seninle ilgili olmayan işlere karışma. Yemeğin tuzundan sana ne…
Babaannemle bakışıp gülüştük. Annemler bir şey anlamadı.
Babaannem:
— Can şaka yapıyor, sen yemene bak, benim kocaman oğlum… Şaka olduğunu Selda anlamıştır, değil mi kızım?
Annem:
— Anladım anne, anlamam mı?
— Peki baba, bilerek ya da bilmeyerek yemeğe tuz ve biber atmak yaramazlık mıdır? dedim.
Babam:
— En büyük yaramazlık, o yemek yenmezse dökülür.  Sakın öyle bir şey yapma.
— Tamam ben yapmam da, sen de yapma, dedim.
Babam:
— Ben niye yapayım oğlum?
— Ne bileyim, belki böyle bir alışkanlığın vardır, dedim.
Babaannemle yine gülüştük. Babam ağız ve yüz hareketleriyle, ne demek istedi der gibi yapıyordu. Yemeklerimizi yedik…
Akşamları babaannemin anlattıklarını dinlemek çok hoşuma gidiyordu. Kendi gençlik yıllarını, geçen zamanı anlatıyordu. Görmeden hoşuma gidiyordu o yıllar. Birçok şey yokmuş; ama güzel bir yaşamları varmış. Kış gecelerinde yaptıkları eğlenceleri anlatırdı. Komşularla hep birlikte
toplanırlar, masallar anlatılır, bilmeceler sorulurmuş.
Soba veya mangal başında mısır patlatmalar, kestane közlemeler… bir kez tanık olmasam bile hoşuma gidiyordu.
Masal tadında dinliyor, mutluluğu yaşıyordum…
Annem bulaşıkları yıkamış, meyve ve çerezlerle yanımıza geldi. Babam televizyonda haberlere dalmıştı. Babaannem, televizyon insanlar arasındaki dostlukları yok etti, demişti. Öğretmenimiz de sık sık televizyon izlemeyi bilmediğimizden söz eder. Evimizde televizyon açıldı mı, kimse çıt çıkarmadan
dalar gider. Ne beni dinlerler, ne de birbirlerini… Annem meyveleri tabaklara koydu. Babamla birlikte daldılar televizyondaki saçma bir diziye. Babaannemle göz göze geldik. Bana bir göz attı. Anladım. Bana konuş, bir şeyler söyle diyor. Elimdeki portakalı babama götürdüm.
Soymasını istedim. Yüzüme bile bakmadan;
— Annene ver soysun, dedi. Annem de;
— Baban soysun, dedi.
Babaannem onları kibarca uyardı:
— Bu ne böyle televizyon düşkünlüğü. Evinizi soysalar ruhunuz duymaz. Can’la ilgilenin biraz, dedi.
Babam:
— Tamam tamam, dedi. Ne demiştin Can biraz önce?
— Yarın bir mağazanın camekânında dolaşmak, orada mankenlik yapmak istiyorum. Ne dersiniz? dedim.
Babam bir bana, bir babaanneme baktı. Çok uzaklara daldı gitti. Boş boş baktı bana. Belli ki çok eskilere gitmişti. Sanki silkindi de kendine geldi.
Babam:
— Ne mankenliği oğlum. Camekânlarda hiç canlı manken görmedim. Nereden çıkarıyorsun bu saçma düşünceleri?
— Aklıma geliyor ara sıra böyle ilginç düşünceler, dedim.
Babaannemle bakışıp gülüştük. Babam bizlere yine bir anlam veremedi. Belki de anladı, bir şey demedi.
— Bize bunlardan bir fayda yok, en iyisi biz odamıza çekilelim. Orada bol bol konuşuruz. Sevgili Birtan ve Selda’yı da aptal kutusu ile baş başa bırakalım. Ne hâlleri varsa görsünler, dedi babaannem. Çerezlerimizi, meyvelerimizi alıp odama geçtik. Yine çok güzel şeyler konuşacaktık…
Ertesi gün öğleden sonrayı iple çektim. Eve gidip babaannemden babamın yaramazlıklarını dinleyecektim.
Dersler bitti, doğruca eve gittim. Babaannem güleç bir yüzle karşıladı. Mutfaktan gelen kokular birbirine karışıyordu. Bu güzel kokular karşısında tepkisiz kalmak olmazdı. Mutfakta karşılıklı yemeğimizi yedik.
Salona geçtim. On dakika sonra babaannem geldi.
— Bugün de anlatacaksın değil mi? dedim.
— Ne anlatacağım Can?
— Şey canıım, babamın yaramazlıklarını…
— Yetmez mi, dün anlatmıştım…
— Lütfen babaanne! dedim.
— Peki peki, birkaç tane daha anlatayım, dedi.
Başladı anlatmaya. Babam küçükken babasının yani dedemin yüzünü rujla boyarmış. Dedem o yüzle bir kez kapıyı açmış. Karşısındaki kişi hem şaşırmış hem de korkmuş…
Daha küçükken de babam kendisini öpmek isteyenlerin kolunu ısırırmış. Bu kötü huyunu zamanla bırakmış.
Babaannemlere konuklar gelince onların ayakkabı ve çantalarını saklarmış. Hele bir gün ayakkabıyı sakladığı yeri söylememiş. Gelen kişi terliklerle evine gitmiş. Babam ilkokula gidiyormuş. Bir gün düşmüş, kafası yarılmış. Babaannem öyle korkmuş ki, babamı kaptığı gibi doğruca hastahaneye götürecek. Yolda bir taksi durdurmuş. Babam inat ediyor, binmiyormuş. İlle de faytona bineceğim diye tutturmuş. Sonunda bir fayton bulmuşlar
da babamı hastahaneye götürmüşler.
Cama çivi çakacağım diye evin üç dört camını kırmış. Dedem de tüm çivi, çekiç ve kerpeten ne varsa hepsini saklamış.
Babam, kediler dört ayak üstüne düşüyor. Ben de düşerim, bundan kolay ne var diyormuş. Bu yüzden bahçe duvarlarına, ağaçlara çıkıp kendini atarmış. Dört ayak üstüne düşmeyi becereceğim günün birinde diye diye büyümüş. Babam, her kötü durumdan bir güzellik çıkarırmış. Saksıyı kırınca, çiçeğini babaanneme götürürmüş: “Anne bak, bunu sana getirdim.” dermiş.
Bunları anlattıktan sonra babaannem mutfağa gitti. Fırında börek varmış, onu çıkarıp geleyim, dedi. Sonra salona geldi.
— Çok güzel pişmiş, nar gibi olmuş. İster misin Can?
— Daha sonra babaanne, biraz önce yedik, şimdi karnım tok, dedim.
— Bu fırınlar büyük kolaylık, eskiden kerpiç fırınlarda uğraşıp dururduk. Fırın soğudu mu bir daha zor ısıtırdık.
Bu fırınlarda istediğin şeyi, istediğin zaman ısıtıyorsun. Uygarlık ne güzel şey. Aman Can, her zaman uygarlıktan, çağdaşlıktan gücünü al.
— O konuda şüphen olmasın babaanne; ben kimin oğluyum, kimin torunuyum, dedim.
— Bunları duyduğuma çok sevindim. Şimdi ne yapacağız Can?
— Biraz daha anlatmayacak mısın?
— Ne anlatayım?
— Babamı canıım…
— Yeter, daha ne anlatayım. Şimdi de sen bana yaramazlıklarını anlatacaksın. Ama düşün biraz, acelesi yok, dedi.
— Tamam babaanne…
— Can diyorum ki, birlikte kenti bir gezsek. Hava da fena değil. Ne dersin?
— Çok iyi olur.
— Ben hazırlanıyorum. On dakika sonra çıkarız tamam mı?
— Tamam, benim giyinmeme gerek yok zaten.
Babaanneme yaramazlıklarımı anlatacakmışım. Hangisini anlatayım ki… Şöyle bir düşündüm de, neler yapmışım neler…
Zeytinyağı ile çiçekleri sulamıştım. Babamın terliğine yumurta koymuştum. O günden sonra birkaç hafta babam terlik giymemişti.
Porselen vazoyu kırmıştım. Sanırım yanlışlıkla olmuştu. Sonra da annemin gönlünü almıştım: Üzülme anneciğim, yapıştırırız…
Elektrikli sobaya kâğıt ve odun atmıştım. Daha çok ısıtsın diye.
Bu yaramazlıklarım uzadıkça uzayacaktı. Şimdi düşünüyorum da niye yapmışım. Babaannem ne güzel açıklamıştı. Benim üzüldüğüm şey, babam ve annem her hareketimi yaramazlık olarak görüyorlar. Büyüyünce ben de mi öyle olacağım? Hayır hayır, olmayacağım.
Babaannem hazırlanmış. Birlikte dışarı çıktık. Yürüyerek kentin merkezini, çarşısını dolaştık…
Birçok yeri gezdik. Tatlıcıya gittik. Mağazaların camekânlarını izledik. Babaannem camekânlardaki mankenleri gördükçe beni dürtüyordu:
— Şimdi baban olsaydı dayanamayıp, ben de manken olacağım derdi, dedi.
Gülüştük. Sinemaya gidecektik. Geç kalmıştık. Başka bir gün gitmeyi kararlaştırdık. Bana bir de ayakkabı aldı.Çok direttim ama, babaannemin dediği oldu sonunda.
Annem ve babam gelmeden yarım saat önce eve geldik. Babaannem mutfağa geçti. Babamlar geldi. Yemekten sonra salonda oturuyoruz. Durup dururken;
— Baba cama çivi çakılır mı? dedim. Babam:
— Nerden çıkarıyorsun bunları, cam kırılır oğlum.
— Olsun, ben yine de deneyeceğim, dedim.
— Tamam tamam, dene, ben ne yapayım, dedi. Bir iki dakika durdum. Bu kez de;
— Baba insanlar dört ayak üstüne düşer mi? dedim.
— İnsanlar kedi değil ki düşsün, dedi babam.
— Ben bunu başaracağım göreceksin baba…
Babam kafasını salladı. Göz ucuyla da babaanneme baktı. Babaannem oralı olmadı.
— Baba bir şey soracağım.
— Sor bakalım…
— Balkondaki saksıyı kırdım. İçindeki çiçeği anneme götürüp vermem suçumu hafifletir mi? Babam bana bir şey diyemedi. Babaanneme baktı.
— Ama anne, diyebildi. Ben de,
— Ama baba, diyebildim.
Babaannemle gülüşürken, annem şaşkın şaşkın bakıyordu. Ne oldu böyle? diyordu bakışlarıyla. Hele anneannem gelsin, o zaman da beni sürekli uyaran annemin yaramazlıklarını öğrenecektim…
Babaannemle odamıza çekilirken gülüyorduk. Babam, yaramazlıklarını öğrendiğim için üzülmüş gibiydi…

Şanşsız Şakir

Şakir’e sorarsanız dünyanın en şanssız insanı kendisidir. Aynı mahallede doğmuşuz, aynı mahallede oturuyoruz. Okullarımız ayrı. Şanssızlığı yüzünden mahallemize biraz uzak bir okula yazılmış. Kendisi öyle diyor. Oysa dün gibi anımsıyoruz. Kayıt dönemi başlamıştı.
Okula gidecek olanlarda bir telâş. Okula başlayacak olmanın heyecanını ve mutluluğunu yaşıyorduk. Herkes kayıdını yaptırdı. Şakir’i uyarırdık.
— Haydi Şakir, okullar açılacak, sen daha bir şey yapmadın…
— Canım okul kaçmıyor ya, derdi.
Şakir haklı çıktı. Okulumuz kaçmadı; ama kayıtlar dolduğu için, bu şansı kaçırdı. Kendisine sorunca, şanssızlık işte ne yaparsın, derdi.
Şakir’in şanssızlık öykülerini dinleye dinleye İlköğretim okulu birinci kademeyi tamamladık. Okullarında yıl sonu gecesi düzenlemişler. Şakir bilsin bilmesin, yapabilsin yapamasın her işte görev almak isterdi. Yıl sonu gecesinde görev almış.
Bir tiyatro oyununda rol almış. Tüm mahallemizi geceye çağırdı. Oyunda en önemli rollerden birini üstlenmiş.
Oyun arasında da org çalacakmış. Şakir’in bu başarılarını duyunca hem sevindik, hem de şaşırdık. Fulya, Hasan, Bahar, Nejat, Onur ve Dilan’la birlikte geceye gitmeye karar verdik.
Mahallemizde toplandık. Aramızda konuşuyoruz. Şakir, son yıllarda yeteneklerini geliştirmiş. Demek ki çok çalışmış. Çalışmadan yeteneğin bir işe yaramadığının bilincindeyiz. Org çalmasına şaşırdık. Şaşkınlığımızı sevincimiz bastırdı. Flüt çalmayı başaramamıştı; ama org çalmayı öğrenmişti.
Durum onu gösteriyordu.
Fulya:
— Biliyorsunuz Şakir flüt çalamıyordu. Konser verecek derecede org çalmasına sevindim.
Hasan:
— Ben de, ben de çok sevindim. Bir yıl boyunca Ankara’nın Taşına Bak türküsünü çalabilen flüt aramıştık geçmiş yıllarda.
Onur:
— Bilmem mi daha sonra türkü sayısı artmıştı. Gençlik Marşı’nı, Kayıkçı, Keçi Vurdum Bayıra şarkılarını çalabilen flütleri bulabilmek için kenti bir uçtan bir uca arşınlamıştık.
— Nasıl yani anlayamadım? dedim.
Onur:
— Bilmiyor musun Necmiye, Şakir’in flüt olaylarını?
— Hayır bilmiyorum, flüt çalmakta zorlandığını duymuştum; ama şarkı bilen flütleri ilk kez duyuyorum, dedim.
Nejat:
— Her şarkıyı çalabilen flüt arama yüzünden sekiz on flüt aldı. Hiçbiri işine yaramadı. Aldığı flütler şarkı çalmayı bilmiyormuş, öyle diyordu.
Bahar:
— Evet evet, ben de anımsıyorum. Bir gün mahallemizde oturuyorduk. Yanıma Şakir gelmişti. Bahar, senin flütün her şarkıyı çalıyor mu? demişti.
Ben de,
— Evet, öğrendiğimiz tüm şarkı ve marşları çalıyorum, demiştim.
Şakir:
— Söylüyorum da inanmıyorsunuz. Ben şanssız bir insanım. Yıl boyu, okul şarkılarını çalabilen flüt bulamadım, demişti.
Gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Şakir gibi şanssız olmak gerçekten çok kötüydü. Düşünebiliyor musunuz, flüt üstüne flüt alıyorsunuz hiçbiri şarkıları bilmiyor.
Annemlere durumu söylemiştim. Dedemler de bizdeydiler. Gülüşmüştük. Dedem; mal, eşya sahibine benzer, derdi.
— Haksız da değil, dedi Bahar.
Yıl sonu gecesinde biliyorduk ki şanssızlıklar Şakir’in yakasını bırakmayacaktı. Olsun, onu desteklemek için gidecektik. Belediyenin tiyatro salonunda yapılacaktı gece. Mayıs ayının son haftasının cumartesi akşamı yedi arkadaş birlikte salona gittik. İçerisi oldukça kalabalıktı.
Hava çok sıcaktı. Salonun soğutucuları olmasa içeride durulacak gibi değildi. Gece başladı. İnsanı sıkan konuşmalar yapıldı. Dinleyen oldu mu? Pek sanmam. Konuşmalar bitince salon alkıştan yıkılıyordu. Sanırım bu alkışlar, iyi ki konuşmaları bitirdiniz, yoksa sıkıntıdan patlayacaktık, demekti.
Programda önce koro vardı. Korodakiler sahneye sırayla çıktılar. O da ne? Şakir koroda da görev almış. Sahneye çıktı. Gözü bizdeydi. Gülümsüyor, el sallamaya çalışıyordu. Bu hareketleri şarkı söylerken de sürdü.
Güzel şarkılar seslendirdiler. Koro görevini bitirdi. Sahneden ayrılırken bir şanssızlık oldu. Tüm salon başladı gülmeye. Kuşkusuz üzülenler de oldu.

<!–nextpage–>

 

Şakir, gözü bizde olduğu için, sahneden ayrılırken ayağı takılıp düştü. Düşene gülmek kolaydır. Düşenin o anki durumunda kimse olmak istemez. Bizler de önce gülümsedik.
Baktık ki Şakir zor durumda, Dilan alkışa başladı. Tüm salon güldükleri Şakir’i alkışlıyordu. Yanımda Hasan oturuyordu.
— Bir bakalım bir şey oldu mu, meraklandım, dedim.
Hasan:
— Ben de meraklandım. Evet evet, istiyorsanız bakalım Necmiye, dedi.
Arkadaşlara söyleyip kulise gittik. Şakir’in annesi, babası da oradaydı.
Babası:
— Oğlum niçin dikkat etmiyorsun, ya bir şey olsaydı, diyordu.
Şakir oralı değildi. Annesi ellerine ve dizlerine bakıyordu. Yere çarpmadan dolayı kanama, çizilme yoktu bereket versin. Bizim yanımıza yanaştı.
— Şanssızlık işte, sahnede de peşimi bırakmadı, dedi.
Hasan:
— Boş ver üzülme, bir şey yokmuş gibi devam et, dedi. Geçmiş olsun diyerek salona geldik. Hasan arkadaşlara bir şeyi olmadığını söyledi. Arkadaşlarımız çok sevindiler.
Program şiir okumayla sürüyordu. Müzik eşliğinde çok güzel şiirler okunuyordu. Pek çok şairin şiirleri okundu. Her şiirde, her dizede güzel düşlere daldık, duygulandık. Duygularımızı kimi zaman gözyaşı ile dışa vurduk…
Bizim yaşlarımızda bir arkadaşımız bağlama ile türküler söyledi. Türkülerle Anadolu’yu gezindik bir uçtan bir uca.
On beş dakika aradan sonra, ikinci bölüm tiyatro oyunu ile başladı. Oyun çok güzel gidiyordu. Oyuncular üzerlerine düşeni fazlasıyla yapıyorlardı. Birinci perdenin bitimine beş on dakika kala Şakir sahnede göründü. Öteki oyuncular şaşırdılar. Ne işin var burada? Haydi içeri bakalım. Kışt, kışt yerine dercesine baktılar. Şakir anlamadı. Anlayacağı da yoktu. Başladı konuşmaya. Baktılar ki Şakir inadından vazgeçmiyor öteki oyuncular
da ona uydular. Önce konuşulan konuyla ilgisi olmayan konuya daldılar. İzleyenler şaşırdılar. Az sonra oyun bitti.
Perde kapandı. Oyuncular izleyicileri selâmladı. Şakir yine şanssızdı…
Dilan:
— Şakir yanlış yerde oyuna girdi. Oyun kırk beş dakika erken bitti, dedi.
Dilan bir tiyatro sevdalısıdır. En büyük isteği ileride tiyatrocu olmaktır. Daha önce aynı oyunu oynamışlar. Oyunu satır satır biliyordu.
Erken biten oyundan sonra perde önüne org konuldu. Şakir başladı çalmaya.
Fulya:
— Arkadaşlar bakın Şakir sonunda şarkıları bilen bir org bulmuş, dedi. Belli etmeden gülüştük. Gerçekten çok güzel çalıyordu.
Nereden öğrenmişti org çalmayı? Beş güzel ezgi çaldı. Beş ezgiden sonra öğretmeni çalmaya devam etmesini belirten bir işaret yaptı.
Şakir çalmayı sürdürüyordu; ama önceki çaldığı ezgilerdi. Bir şey diyemeyiz. Dinleyecektik, başka çaremiz yoktu. Dinledik. Üçüncü tura geçti. Yine aynı beş ezgi. İkinci ezgi bitmişti. Geceyi yöneten, sunan öğrenci arkadaşımız mikrofonla sahnede göründü.
Sanırım geceyi bitirecek Şakir kendinden geçmiş durumda, gözü orgun tuşlarında. Sunucu Şakir’in yanına gidip bir şeyler söyledi, org sustu.
Sunucu arkadaş geceye katılanlara, geceyi hazırlayanlara teşekkür etti. Öğretmenlere birer buket çiçek verildi. Bizler de aldığımız çiçeği Şakir’e verdik. Bazı aksaklıklar ve de şanssızlıkları saymazsak güzel bir geceydi. Dışarıda Şakir’i bekliyoruz. Yanımıza geldi. Bizlere geceye katıldığımız için teşekkür etti.
— Şanssızlığıma tanık oldunuz. Oyunun ikinci perdesini oynayamadık. Orgum tutukluk yaptı. Beş ezgi dışında başka bir şey çalmadı, dedi.
Önemli olmadığını söyleyip gönlünü aldık. Ertesi gün mahallece pikniğe gidecektik. Buluşacağımız saatte kararlaştırıp Şakir’in yanından ayrıldık.
Yolda yürürken Dilan:
— Oyuna yanlış yerde girdi bunu anladık. Orgun takılmasını aklım almıyor, nasıl olur? dedi.
Bahar:
— Ben de org çalıyorum. Sanırım ezgileri kasete kaydetmiş. On beş dakikalık arada beş ezgi çalabilirdi. Kalan zamanı hesaplayamamış. Bu yüzden Arabın yalellisi gibi iki üç kez aynı ezgileri dinledik.
Nejat:
— Şakir org çalmadı mı bu gece?
Bahar:
— Hayır çalmadı, çalıyor gibi yaptı.
Fulya:
— Gel de buna şanssızlık de, buna kargalar bile güler. Konuşa konuşa mahallemize geldik. Ertesi gün kararlaştırdığımız saatte buluşmak üzere evlerimize dağıldık. Ertesi gün Şakir dışında sözleştiğimiz saatte Şen Market’in önünde buluştuk. Bizi pikniğe götürecek olan İbrahim amca arabasıyla gelmişti. İbrahim amca servis şoförlüğü yapar. Öğrencileri okula götürür, getirir. Çocukları çok sever.
Cep telefonumuz vardı. Şakir’i aradık, uyuyordu. Uyandırdık. On dakikada hazırlanıp geldi. Piknik çantasını hazırlamıştı. Elimdeki mangalı görünce,
— Ver ben taşıyayım Necmiye, dedi.
İstemesem de mangalı aldı. Ayaküstü konuştuk. Geceleyin çok yorulmuş. Saati kurmuş; şanssızlığı yüzünden saat çalmamış.
Nejat:
— Saatini dün birlikte saatçiye götürmüştük, pazartesi günü alacaktın. Ben anlayamadım. Bu sözlere bozuldu; ama belli etmedi.
— Evde yedek bir saatimiz vardı. Onu kurdum; ama bozukmuş, diyebildi. Arabaya bindik. Kırk beş dakikalık yolculuktan sonra bir piknik alanına geldik. Yolda gelirken Şakir bizlere şarkı söyledi. Şanssızlığından olsa gerek şarkıların kafasını gözünü yardı.
Koruluk epey kalabalıktı. Bir köşede kendimize yer bulduk.
Şakir:
— Arkadaşlar ben iyi mangal yakarım. Izgaralarım çok lezzetli olur. Getirin bakalım mangalı, dedi.
Aradık taradık mangalı bulamadık. Taşımak için benden almıştı.
— Sendeydi mangal, benden almıştın, dedim.
Şakir:
— Aaa! Doğru ya, ben onu Şen Market’in önüne bıraktım. Çeneye dalınca unuttum. Şanssızlığında böylesi de görülmemiş. Çok üzüldüm, dedi.
Dilan:
— Önemli değil, ben ağaçları birbirine sürterek ateş yakabilirim. Şiş olarak da ağaç dallarını kullanırız.
Nejat:
— Gerçekten mi Dilan?
Dilan:
— Bir oyunda yakmıştım. Gerçekte yakabilir miyim bilemem. Unutmayın ki yaşamla oyun birbirinden çok farklıdır.
İbrahim amca:
— Bir çaresini buluruz. Siz keyfinize bakın. Başladık eğlenmeye. Kimimiz top oynadı, kimimiz ip atladı. Çevreyi gezindik. Gözlerimiz yeşile doydu. Kulaklarımızda sürekli kuş sesleri. Acıkmıştık da…
Yerimize geldiğimizde, İbrahim amca taşlardan bir ocak yapmıştı. Çalı çırpı, odun kömürü kora dönüştürmüştü. Etleri ağaç dallarına geçirmişti. Bizleri bekliyormuş. İbrahim amcanın yanına geldik.
Şakir:
— Pişirme işini bana bırakın, dedi.
İbrahim amca:
— Hiç kimse ızgara işine karışmayacak. Kızlar salata yapsın.
Bizler, tamam, dedik.
Şakir, çok güzel salatalık soyduğunu, salata yaptığını söyleyip bıçağı kaptı. Etler güzel güzel koku bırakarak pişiyordu.
Eylül kulağıma eğildi.
— İyi ki Şakir mangalı yakmaya kalkmadı. Güzelim koruluğu yakar, sonra da şanssızlık, ne yapalım, derdi.
Bu söze gülüştük. Gülmemiz bitmemişti ki Şakir’in feryadıyla irkildik.
— Hayret bir şey, salatalık kanamaya başladı. Salatalıktan kıpkırmızı kan çıktı, dedi.
Baktık, salatalıktan gerçekten kan damlıyordu. Elinde tuttuğu salatalıktan şıp şıp kan damlıyordu.
İbrahim amca:
— Be sakar adam salatalıktan değil, parmağından kan damlıyor. Parmağını kesmişsin, dedi.
Arabasına gitti. İlk yardım çantasını aldı. Yaralı parmağını oksijenli suyla sildikten sonra sardı.
Şakir:
— Öyle şaşırdım ki, aldığım karpuzlar hep kabak çıkar. Salatalıktan kan damlayınca ürkmedim desem yalan olur. Salatalık soyarken parmağımı keseyim. Bu şanssızlık değil mi?
İbrahim amca:
— Değil oğlum değil. İnsanlar kendi şanslarını kendileri yaratır. Dikkat etme, şanssızlık de, olacak iş değil.
Mangalı marketin önünde unut, şanssızlık de. Gerçi bir bakıma iyi oldu. Kentimizin biricik korusu şanssızlığa kurban gidebilirdi. Şiş kebaplarımızı koruluğun ateşinde pişirebilirdik senin sayende, dedi.
Bu söze bol bol güldük. Şakir’in soyamadığı salatalıkları soyduk. Hiçbiri kanamadı. Fulya ile birlikte salatayı yaptık. İştahla yiyecekleri yemeye
başladık. Orada pişen şişler de evden getirdiğimiz yiyecekler de tükenmişti.
Yemekten sonra bir ağırlık bastı. Ağaçların gölgesinde uyumaya çalıştık. Bir iki saat oturduğumuz yerde kalakaldık.
Getirdiğimiz kasetçalardan şarkılar dinledik. Öğleyin kızgın güneşi etkisini yitirmişti. Baktık, alanda top oynayanlar var.
Şakir:
— Var mısınız şunlarla maç yapalım?
Onur:
— Acaba onlar maç yapmak ister mi? Şakir gitti sordu. İstiyorlarmış. Takımlar kuruldu. Karşı takım da bizler de kız ve erkeklerden karma takım çıkardık.

Altı kişilik takım kurduk. Dilan hakem oldu. Maça başladık. Top ayağımıza gelince vuruyorduk. Yorulduk. Hasan, Nejat, Onur daha çok yoruldular. Şakir sahada dolanıyordu. Şanssızlık yakasını bırakmadı. Bahar yedek oyuncumuzdu.
Maçın sonuna doğru 2-2 berabereydik. Son dakikalarda rakip takımın kalesi bomboştu. Top Şakir’in ayağındaydı. Dokunsa gol olacaktı. Şakir dokunmadı. Topa sırtını dönüp oturdu, başladı anlamsız anlamsız hareket etmeye. Maç boyunca ayağına top değmesin, son dakikalarda top gelsin. Kim olsa küser, sırtını dönerdi. Sallanmalarına bakılırsa topa sitem vardı. Banane, banane sana küstüm demek istiyordu. Bir anlam veremedik.
Rakip takımın oyuncusu koşarak geldi. Topu taça attı. Şakir şaşkındı. Orada ne yapmak istediğini bir türlü anlayamadık.
Maç berabere bitti.
Maçtan sonra İbrahim amca niçin golü atmadığını sordu.
Şakir:
— Atsam çok kolay bir gol olacaktı. Ben de popomla atmak istedim. Şanssızlık yakamı bırakmadı. Bu söze katıla katıla güldük. Poposuyla gol atıp ünlenecekmiş. Hep birlikte takıldık Şakir’e. Kulağınla, burnunla atsaydın daha iyi olurdu dedik. Güzel bir gün geçirmiştik. Dönüş için yola koyulduk.
Tatlı bir yorgunluk vardı üzerimizde. Çok yorulmuştuk. Yaz tatilimiz yaklaşıyordu. Bugün olduğu gibi Şakir’in şanssızlıklarını dinleye, izleye, yaşaya
tatilimizi geçirecektik. Korulukta geçen bir gün bile bizleri nasıl mutlu etmişti bir bilseniz. Hem de Şakir’in tüm şanssızlıklarına karşın.

Keşke Çocuk Kalsaydık

Burcu Hanım işten eve yorgun argın geldi. Daha soluk almadan mutfağa geçti. Akşam yemeği için hazırlıklar yapmalıydı. Az sonra çocukları gelecekti.
Isınacak yemeği ocağa koydu. Makarnanın suyunu tam ocağa koyacaktı ki kapının zili çaldı. İlk gelen evin küçüğü Eylül’dü. Anaokulundan geliyordu.
Eli ıslak ıslak kapıya gitti. Kapıyı açtı. Eylül annesine kızar gibi söylendi:
— Anne bir gün olsun şu kapıyı zamanında açsan olmaz mı?
Burcu Hanım şaşırdı:
— Mutfaktaydım tatlı kızım, o yüzden, diyebildi. Eylül içeri girdi, dosdoğru televizyonun karşısına geçti. Burcu Hanım makarnanın suyunu ocağa koymuştu. Salata için marulu, maydanozu yıkıyordu. İşte o sırada kapı zili çaldı. Bu kez Esra gelmişti. Zili uzun süre çalmasıyla biliniyordu. Burcu Hanım seslendi:
— Eylül kapıya baksana…
Eylül kendisine seslenildiğini duymuştu. Annesinin yanına geldi.
— Ne var anneciğim?
— Kapıya baksana.
— Tamam anne…
Zil çalıyordu hâlâ. Bir şarkı gibi başlamış ve bitecekti. Eylül gitti kapıya baktı. Açmadan geri geldi.
— Kapıya baktım anneciğim.
Burcu Hanım bir anlam verememişti. Zil sesine tekme sesi eşlik ediyordu.
— Sen kapıya bakmışsın, şimdi aç. Sanki kapıyı at tepiyor, duymuyor musun? dedi.
Eylül:
— Evet duyuyorum at tepiyor, dediğin doğru, dedi. Kapıyı açmaya gitti. Esra zıplayarak içeri girdi. Hemen banyoya yöneldi. Tuvalete gidecekti, sıkışmıştı, acele edişinden belliydi.
Eylül mutfağa geldi.
— Anneciğim at yoktu ama sahibi kapıdaydı. O da kendini banyoya zor attı, dedi. Geçti televizyonun başına yine. Esra tuvaletten çıktı. Annesine çıkıştı.
— Anne kapı niye zamanında açılmıyor. Az daha altıma kaçıracaktım, dedi.
Annesi:
— Peki peki, bundan sonra erken açarız, dedi. Esra da televizyonun karşısına geçmişti. Eylül ile büyük mücadele veriyordu. Televizyon kanallarını
seçme, izleme mücadelesiydi bu. Eylül, uzaktan kumanda aletiyle bir kanalı seçiyordu. Esra eliyle kanalı değiştiriyordu. İş inada binice, televizyon
kanalı ve program bir kenara bırakılmıştı. Burcu Hanım salatayı yapmış, makarnayı da pişirmişti. İçeride inatlaşma sürüyordu…
Ufuk, babası Çağlar Beyle birlikte geldi. Çağlar Bey kapıyı açtı. Ufuk çantasını her zaman olduğu gibi ayakkabılığın yanına bıraktı. Koşarak odaya gitti.
Annesi peşinden bağırdı:
— Oğlum şu çantanı odana götürsene, diye. Ufuk söylenenleri duymadı. Televizyonun karşısına geçti. Esra ile Eylül’ün kanal izleme savaşına son verdi.
Evin en büyüğü olduğu için, onun sözü geçerdi. Onun televizyon programlarıyla ilgisi yoktu. Çizgi film izleme yaşını geçmişti. Atari oynayacaktı. Televizyonu ona göre ayarladı. Zevkle tam oyuna başlayacaktı ki, Çağlar Bey pijamalarını giyinmiş, odaya girdi.
— Ufuk yine mi atari oynayacaksın. Bıktım senin şu gereksiz oyunlarından, dedi.
Ufuk’un hevesi kursağında kalmıştı. Çaresizce babasının isteğine boyun eğdi. Söylenmeden de edemedi:
— Siz her gün haberleri izliyorsunuz, bıkmadınız mı? dedi.
Çağlar Bey:
— Ne yaparsın oğlum benimkisi sıkıntıdan, dedi. Esra ile Eylül abilerine kıs kıs gülüyorlardı. Anneleri sofrayı hazırlıyordu. Esra’ya seslendi:
— Sen de hiç olmazsa sofraya salatayı, ekmeği getir. Öyle boş boş oturuyorsun…
Esra:
— Şimdi anneciğim, dedi ama yerinden kımıldamadı.
Burcu Hanım:
— İstiyorsan yarın getirebilirsin, bizim acelemiz yok. Sofra hazırlandı. Birlikte yemeğe oturdular. Bu kez yemekte sorunlar başladı. Esra mevsimi olmamasına rağmen patlıcanlı yemek istedi. Eylül, yemeğin içine portakal konulmadı diye yemeğini yemedi. Çağlar Bey ile Burcu Hanım birbirlerine baktılar. Portakallı yemek yapmak hiç akıllarına gelmemişti.
Ufuk ise iki yemeği ve salatayı birbirine karıştırdı. Sonra da bu yemeğin tadı bozuk, diyerek yemedi. Her annenin yaptığı gibi Burcu Hanım yine mutfağa
geçti. Bulaşıkları yıkıyordu. Çağlar Bey içeride gazete okuyordu. Ertesi gün tatil olduğundan çocuklar rahattı. Ufuk, elindeki topla oynuyordu.
Esra, kitap okumaya çalışıyor, Eylül ise bebeğiyle ilgileniyordu.

<!–nextpage–>

Ufuk’un ayağında zıplattığı top babasının gazetesine çarptı.
Çağlar Bey:
— Oğlum topuna dikkat etsene…
Ufuk:
— Babacığım sahip olacağım da top sözden anlamaz ki…
Çağlar Bey:
— Yani senin gibi…
Ufuk:
— Neden benim gibiymiş babacığım?
Çağlar Bey:
— Ben sana burada top oynama demiyor muyum?
Ufuk:
— Ben de size burada gazete okumayın demiyor muyum?
Çağlar Bey:
— Gazete başka nerede okunur oğlum?
Ufuk:
— Bahçede oku babacığım…
Babası şaşırıyor. Başını sağa sola sallıyordu. Sonra;
— Bak ne güzel, Esra kitap okuyor, sen de onu örnek alsana, dedi.
Esra:
— Okuyacağım da Ufuk izin vermiyor…

Ufuk:
— Niçin izin vermiyor muşum, gözünü mü kapatıyorum?
Rahatsız oldum, olmadım tartışması uzadı. Eylül de söze karıştı.
— Esra ablam haklı, bebeğim de senin gürültünden rahatsız oldu, bir türlü uyumuyor.
Ufuk:
— Onun dilinden anlıyor musun?
Eylül:
— Evet, küçük olduğu için konuşamıyor ama, bakışlarından anlıyorum.
Çağlar Bey, Eylül’e bebeğini uyutmasını Ufuk’a aldırmamasını söyledi.
— Ses çıkarmayın gazetemi okuyacağım, sizler de kendi işinizle uğraşın, dedi babaları.
Bir ara sessiz kaldılar. Ufuk bir şey yapmayınca canı sıkıldı. Boş boş sağa sola bakındı. Bol bol da esnedi.
Eylül kalktı yerinden. Babasının başına dikildi. Elindeki bebeğini gazeteye doğru uzattı. Bir süre öylece kaldı. Babası yanında dikilen Eylül’ü görünce;
— Ne yapıyorsun kızım?
— Bebeğime gazete okutuyorum babacığım.
— Görüyorsun değil mi Ufuk, Eylül’ün bebeği bile gazete okuyor. Sen ise boş boş oturuyorsun.
Ufuk:
— Eylül’ün bebeği gibi gazete okumamı istiyorsanız okurum. Boş boş bakmak, okumak için yeterli değil ki, dedi.
Çağlar Bey:
— Tamam oğlum, sen oynamaya devam et… Ufuk biraz durup, babasının yanına yanaştı:
— Babacığım siz küçükken top oynar mıydınız?
— Evet, çok iyi oynardım.
— Peki, bana niçin yasaklıyorsunuz?
Esra:
— Bilmez misin Ufuk, çocuklara her şey yasaktır. Babası duymamazlığa geldi.
Ufuk:
— Bize topla bir gösteri yapar mısın babacığım? Çağlar Bey böyle bir isteği beklemiyordu. İsteksizce ayağa kalktı.
— Çocuklar inanmayacaksınız ama; çok iyi top oynardım. Benim iyi top oynadığımı bilen takımlar sürekli peşimden koşarlardı.
Ufuk:
— Siz topun peşinde, takımlar sizin peşinizde…
Çağlar Bey:
— Evet oğlum, aynen söylediğin gibi…
Esra:
— Biliyorsun Ufuk, annem de küçükken her şeyin en iyisini yaparmış. Sınıfın da birincisiymiş…
Ufuk:
— İnanalım mı tüm bunlara?
Çağlar Bey:
— Efendim, ne dedin Ufuk?
Ufuk konuyu değiştirdi:
— Şeyy babacığım, diyorum ki bize topla bir gösteri yapsanız. Esra ve Eylül’de Ufuk’u desteklediler. Çağlar Bey topu eline aldı. Topun çok hafif olduğunu söyledi. Topu ayağında sektirecekti. İlk denemede iki kez sektirdi. İkinci denemede bir vazo kırıldı. Çocuklar babalarına moral verdiler. Vazo kırıkları temizlendi. Üçüncü denemede top mutfaktan çıkan Burcu Hanımın kafasına çarptı.
Burcu Hanım:
— Oh oh maşallah, biz çocuklara evde top oynanmaz derken, beyimiz oynuyor…
Çağlar Bey:
— Yanlış anlama karıcığım, şimdi daha yeni aldım.
Ufuk:
— Hayır anneciğim şimdi almadı, küçüklüğünden beri top babamın ayağından düşmemiş.
Esra:
— Babam küçükken çok güzel top oynarmış, öyle mi anne?
Burcu Hanım:
— Hiç söz etmemişti bana.
Çağlar Bey:
— Gerek duymamıştım.
Burcu Hanım, çocukların sayesinde babalarının bir yönünü daha öğrendiğini söyledi. Geç olduğunu söyleyip yatmalarını istedi çocuklardan.
Esra:
— Yatacağım da yarınki alışverişi konuşacaktık bugün, dedi.
Burcu Hanım:
— Tamam konuşalım. İsteklerinizi söyleyin, doğruca yataklara, dedi. İstekler tek tek söylendi. Bisikletler, iyi kalite ayakkabı ve gözlükler, gofretler sıralandı. Her isteğe tamam, tamam alırız, denildi. İyi geceler, tatlı rüyalar dilekleriyle çocuklar odalarına gönderildi.
Burcu Hanım denetlemek için, birkaç kez çocukların odalarına gitti. Kocası ile baş başa kalmıştı. Çocukların odalarında fiskos bir şey konuştuklarını söyledi.
Çağlar Bey:
— Çocukluk işte, bazen çocuk olmak varmış diyorum.
Burcu Hanım:
— Ben de aynı şeyleri düşünürüm günlük sorunlarla karşılaştıkça, dedi.
Işıkları söndürmüşler, gökyüzünün gece güzelliğini izliyorlardı. Yıldızlar birer çiçek gibi gökyüzünü süslüyordu. Yıldız çiçeklerinden oluşmuş sonsuz bir bahçeydi sanki. İnsanı mutlu eden bir görüntüydü. Burcu Hanım ve Çağlar Bey çocukken yaptıkları yaramazlıkları anlatmaya başladılar. Çağ-lar Bey ağaca çıkma sevdası yüzünden, kolunu aynı yerden üç kere kırdığını anlattı. Burcu Hanım ise kedilere olan sevgisini anlatıyordu:
— Annem kedimizi dışarı atardı. Geceleri evimize alıp, yatağımıza saklardık. Hey gidi günler hey, dedi.
Sesindeki titreme bile, çocukluğuna duyduğu özlemi çok güzel dile getiriyordu.
Bu arada çocuklar Eylül, Esra, Ufuk sürünerek salona girdiler. Anne ve babaları onları fark etmemişti. Çağlar Bey küçükken yaptığı yaramazlıkları anlatıyordu:
— Radyonun içindeki adamları çıkartacağım diye radyoyu parçalamıştım. Bu söz biter bitmez çocuklar yerlerinden fırladılar. Esra’nın elinde fener, Ufuk’ta ise ışıklı oyuncak bir tabanca vardı.
— Demek öyle babacığım, dedi Ufuk.
Çağlar Bey:
— Ne işiniz var çocuklar, şimdiye dek uyumalıydınız, dedi.
Ufuk:
— Hiç konuşmayın ve kımıldamayın, tüm yaramazlıklarınızı duyduk.
Esra:
— Evet duyduk, bizlere uslu durun demek kolay. Bu sözleri bizlere söylerken hiç kendi yaramazlıklarınızı düşündünüz mü?
Eylül bu arada yerinde durmayıp zıplıyordu.
Ufuk:
— Ne o Eylül, Kızılderili dansı mı yapıyorsun?
Eylül:
— Hayır, şey yani abi, çişim geldi de…
Ufuk:
— Doğruca tuvalete git. Salonun ışıklarını yak. Eylül koşarak tuvalete gitti. Giderken salonun ışıklarını yakmıştı.
Esra:
— Şu çocuklarla da bir şey yapılmıyor, dedi. Anne ve babaları birbirlerine gülümseyerek bakıyorlardı. Eylül geldi. Zıplaması geçmişti.
Burcu Hanım:
— Evet çocuklar, bizlerden ne istiyorsunuz. Yatmadan önce isteklerinizi alacağımızı söyledik.
Ufuk:
— Elimizde esirsiniz, sizlerle bazı konuları konuşacağız.
Çağlar Bey:
— Konuşalım, biliyorsunuz insanlar konuşa konuşa anlaşırlar, dedi.
Burcu Hanım, başkasını dinlemenin ne denli yanlış olduğunu söyledi.
Ufuk:
— Yaptığımızın küçük bir yaramazlık olduğunu düşünün. Siz olsaydınız kim bilir neler yapardınız neler…
Eylül:
— Bundan sonra bazı yasakları koyarken düşünüp de koyacaksınız… Uyarırken, uyarılarınız, dikkatli yapacaksınız…
Esra elindeki kâğıttan örnekler okudu:
— Çocuk uslu otururmuş. Büyüklerin sözünü dinlermiş. Dinlemiyor muyuz? Çocuklar dır dır konuşmazlarmış. Öyleyse ağzımıza fermuar dikelim. Çocuklar bisiklete binmezmiş. Tüm bisikletler misafir odasına konulsun. Süs olarak kullanılsın. Çocuklar ıslak yerlere basmazmış. Banyo yaparken
çizme giyelim. Bu şekilde ıslak yerlere basmayız. Çocuklara, büyüklerinin vurduğu yerde gül biteceği söylenir.
Öyle olsaydı çocuklar çiçekçi dükkânına ya da vazoya benzerdi…
Ufuk söze karıştı:
— İstersen burada keselim, peki büyükler ne yapar?
Eylül:
— Onlar büyüktür, her şeyi yaparlar kimse karışamaz… Babaları haklı oldukları bazı konular olduğunu söyledi.
Ufuk babasını uyardı:
— Babacığım bazı konularda değil, her konuda haklıyız, dedi.
Burcu Hanım:
— Anladık isteklerinizi söyleyin…Esra cebinden bir kâğıt çıkardı. Babasına verdi.
— İsteklerimiz bu kâğıtta yazılı. Çocukça, masum istekler. Siz inceleyin, karar verin. Bizler de yatalım, çünkü epey geç oldu, dedi.
Eylül:
— Bu isteklerimiz olmasın, bakın siz o zaman göreceksiniz yaramazlık nasıl olurmuş, dedi.

Çocuklar, anne ve babalarına iyi geceler diyerek odalarına geçtiler.
Çocuklar odalarına gidince Burcu Hanım ve Çağlar Bey uzun uzun kahkaha attılar.
Burcu Hanım:
— Şu çocuklar bir âlem. Onların karşısında gülmemek için kendimi zor tuttum.
Çağlar Bey:
— Ben de, ben de; acaba bizler de böyle miydik çocukken?
Bakalım istekleri nelermiş? Başladı okumaya. Her istekte güldüler, bazen de düşündüler. İstekleri arasında neler yoktu ki…
Yemekten önce istediğimiz meyveyi yiyeceğiz. Buna kimse karışmayacak. Islak yerlere basmayın diyorsunuz. Banyo yaparken çizme giyeceğiz. Hepimize birer çizme alacaksınız. Evin içinde top oynamayın diyorsunuz. Her hafta sonu bizleri doğayla baş başa olacağımız yerlere götüreceksiniz.
Zır zır ağlamayacakmışız, ağlatmayın o zaman… Bisikletimize kurallara uymak koşuluyla istediğimiz zaman bineceğiz. Bisiklet eve süs olsun diye alınmadı. Bizlere bir konuda kızarken, önce kendi çocukluğunuzu düşüneceksiniz. Laf olsun diye her şeye kızmayacaksınız…
Çağlar Bey tüm maddeleri okudu. Bir ara sessiz kaldılar. Burcu Hanım:
— Çocukları ve isteklerini dinlerken eski bayramları düşündüm.
Çağlar Bey:
— Bayramları mı?
— Evet…
— Bayramların ne ilgisi var çocuklarla?…
— Hep bayramlar, bayramlar deriz ya.
— Evet, ben de derim, hatta özlerim o günleri, dedi
Çağlar Bey.
Burcu Hanım:
— Aslında özlediğimiz bayramlar değil, çocukluğumuz. Bizler, bayramlar deyip işin içinden sıyrılmaya çalışıyoruz.
Çağlar Bey:
— Haklısın Burcu, bu yanını hiç düşünmemiştim. Aslında dediklerin doğru, gerçek şeyler…
Burcu Hanım:
— Ben o günleri özlüyorum. Yani çocukluğumu…
Çağlar Bey:
— Kim özlemez ki o günleri…
Bir ara daldılar. Çocukluk günlerine gittiler. Üç beş dakika sessizlik oldu. Burcu Hanımın gözlerinde bir iki damla gözyaşı belirdi…
Sessizliği yine Burcu Hanım bozdu:
— Keşke hep çocuk kalsaydık, hiç büyümeseydik,dedi.
Çağlar Bey:
— Keşke, keşke, dedi.
Pencerenin önüne doğru yürüdü. Gökyüzüne baktı. Gözleri gökyüzündeki çiçek bahçesinde gezindi, içi açıldı. Zifiri karanlıkta ışıl ışıl yıldızlar gülümsüyordu. Aynı çocukların yüzleri gibiydi tüm yıldızlar…

<!–nextpage–>

DFHLNMVZYÜÜÜÜT

Yaz sabahlarının güzelliği, sessizliği, dinginliği tartışılmaz. O güzelim sabahları dört gözle beklerim. Balkona oturup yeni doğan güne merhaba demek çok hoşuma gider. O sessizlikte kahvaltı ederim. Acelem de yoktur. Yavaş yavaş, güzelliği sindire sindire bir bardak süt içmenin zevkini hiçbir şeye değişmem. Kahvaltıdan sonra hafif bir müzik eşliğinde gazete ve kitap okumak bir başka güzelliktir. Sadece ben değil, başka balkonlarda oturanlar da sabahın bu güzelliğine vurgundur. Benim yaptığımı yapar tüm arkadaşlarım. Yıllardan beri süren sabah zevkimize son günlerde, anlamsız bir gürültü karışır oldu. Sabahın tüm sessizliğini ne olduğunu anlayamadığımız bir bağırış bozuyordu. Sessizliği bozmakla kalmayıp sinirlerimizi de alt üst ediyordu.
Bu bir seyyar satıcıydı.Sokağımızdan bir uçtan bir uca bağıra bağıra geçiyordu.
Yarım saate yakın, ne diye bağırdığını çözemediğimiz bir gürültü sürüyordu. Bir gün ne diye bağırdığını çözmeye çalıştım. NYÜÜÜÜT gibi anlamsız bir sözcük çıktı karşıma. Ne demekse bir anlam veremedim.
Bir motosikletin arkasında iki tekerlekli metalden yapılmış bir taşıyıcı çekiyordu. Taşıyıcının üzeri çuvalla örtülmüş.
Kimse bir şey almıyor. Bu seyyar satıcı ille de satacağım diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Yine bir sabah sesini duyup balkondan baktım. Çok da kızmıştım. Yanımızdaki dairede oturan emekli memur Muhittin amca da bakıyordu. Bana bakıp ellerini açtı.
— Sabah sabah bu gürültü çekilmiyor, değil mi Batucan? dedi.
— Beni çok rahatsız ediyor.
— Sadece seni beni değil, tüm mahalleyi rahatsız ediyor. Sabahın kendine özgü sessizliğini bozuyor.
— Ne sattığını da bilmiyoruz, dedim.
Muhittin amca:
— Onun kolayı var. Ne sattığını öğrenmek istiyorum. Bu yüzden sattığından alacağım… Bu konuşma bittikten sonra bizim gürültücüye seslendi.
Kendisine seslenildiğini duyan satıcı buna çok sevindi.
— Hemen geliyorum, dedi.

<!–nextpage–>

 

Sanki uçarak gelmişti. Elinde plâstik bir bidon, bir de sıvı ölçmeye yarayan litre vardı.
Muhittin amca:
— Ne satıyorsunuz?
Satıcı; dışarıda bağırdığı gibi bağırdı.
— NYÜÜÜT
— Süt mü satıyorsunuz? dedi Muhittin amca. Satıcı, bozuk bir plak gibi yineledi:
— Evet NYÜÜÜÜT…
— Ver bakalım yarım litre, dedi Muhittin amca. İçeriye girip bir kap getirdi. Nyüüüüt denilen sıvıyı kabın içine boşalttı. Muhittin amcanın yüzünün şekli değişti. Parasını verdi. Nyüüüt’ün fiyatını çok ucuz buldu.
— Çok ucuza satıyorsunuz, marketin yarı fiyatına, dedi Muhittin amca.
Satıcı:
— Nyüüüüt ucuzdur, dedi ve gitti. Muhittin amca kapımıza yanaştı. Elindeki kabı gösterdi.
— Şuna bak Batucan, bir şeye benzetebildin mi? Gördüğüm kadarıyla bulanık bir sıvı vardı. Su desen su değil; süt desen süt değildi.
Muhittin amca:
— Ben yapacağımı bilirim. Sabah sabah insanları rahatsız et. Avazın çıktığı kadar bağır. Sağlığımızı olumsuz yönde etkileyecek maddeler sat. Öyle iş olmaz. Bu insanlarla
mücadele etmeliyiz.
— Ne yapacaksınız Muhittin amca?
— Sütü tahlil ettireceğim. Mahkemeye vereceğim, dedi. İyi günler diledik birbirimize, evlerimize geçtik. Balkona çıktım. Bizim yaygaracının sesi yine de duyuluyordu. Gazeteye şöyle bir göz attım. Kitabımı aldım elime…
Bir saat kadar kitap okumuşum. Arkadaşlar sokağa çıkmaya başlamıştı. Ben de indim aşağıya…
Kadri, Banu, Efe, Özlem, Pelin benden önce çıkmışlardı dışarıya. Benden sonra Cansu ile Bike de geldiler.
Çoğumuzun anne ve babası çalıştığı için onların izne çıkacakları zamanı bekliyorduk. Tatilde nereye gideceğimiz, ne yapacağımız üzerine konuşuyorduk. Konu döndü dolaştı, bizim avaz avaz bağıran sütçüye geldi. Tüm arkadaşlar şikayetçiydi ne sattığı bile belli olmayan kişiden.
Bike:
— Kardeşim onun sesini duyunca öcü diyerek odaya kaçıyor, dedi.
O kişiye öcü sıfatı çok güzel yakışmıştı. Öcü sözcüğüne güldük. Gerçi insana en büyük zarar insandan gelir. Bunu bilmemize karşın, gerçekten bir öcüydü. Öcü diye bir varlık yoktu; ama, bize göre bas bas bağıran bu adam tam bir öcüydü.
Muhittin amcanın aldığı sütten söz ettim.
Pelin:
— O adam süt mü satıyormuş?
— Süte benzer bir şey. Bulanık bir sıvı satıyor, dedim.
Cansu:
— Her sabah bağırıyor düüüüt diye. Merak ediyorum bu düüüüt de neyin nesi?
Efe:
— Ben de vyzüüüt ne demek diyorum kendi kendime. Biz konuşmaya dalmışken, Muhittin amca elinde plâstik bir yoğurt kabıyla indi. Sokağımızın kedisi Tırmık’ı çağırdı. Siyah beyaz kırmızı burunlu cici kedimiz bu çağırışa hemen bir koşu geldi. Başladı Muhittin amcanın ayaklarına sürtünmeye.
Muhittin amca:
— Hemen şımarma. Bak, sana vyzüüüt getirdim. İç bakalım…
Kabı Tırmık’ın önüne bıraktı. Bir kez yaladı o bulanık sıvıyı. Pek hoşnut olmamıştı. Bu da içilir mi? dercesine Muhittin amcanın yüzüne bakıyordu. Kabın yanından çekildi.
Muhittin amca:
— Görüyorsunuz bir kedi bile içmedi bu bulanık sıvıyı. Bunu nasıl satar bu adam?
Elindeki paketi gösterdi, sıvının bir bölümünü tahlile götürüyordu. Sonra da mahkemeye vereceğini arkadaşlarıma da söyledi.
Muhittin amca gitti. Kaldık arkadaşlarımızla baş başa. Yapacak bir şey yok. Sokağımızda biraz durduktan sonra, deniz kenarında gezinip, evlerimize döneceğiz. Akşamüzeri saat beşe kadar pek evden çıkmayız. Hava çok sıcak olur. Evlerimizin içinin dışarıdan pek farkı yoktur. Hiç olmazsa güneşten korunuruz…
İki gün sonra Muhittin amca sütün hileli olduğunu söyledi:
— Adam suya biraz süt katmış. Tahlilde sağlığımıza zararlı birçok maddeler de bulundu. Günümüzde pastörize süt varken bu pis süt içilmez, dedi Muhittin amca. Bir avukatla görüşmüş. Sahtekar sütçüyü mahkemeye vermiş. Gıda maddelerine muhalefetten dava açmış. Bizleri de tanık olarak göstermiş. Dün sabah, adamın adını, soyadını, adresini belli etmeden kendisinden öğrenmiş.
Kadri:
— Bizler de mi mahkemeye çıkacağız?
Muhittin amca:
— Evet, bunda çekinecek bir şey yok. Gürültü kirliliği ve besin kirliliğine karşı mücadele etmek zorundayız. O kişinin yaptığı gürültüden şikayeti olmayan var mı?
Kimse ses çıkarmadı. Anlaşılan herkes şikayetçiydi. Kuşkusuz şikayetçi olacaktı. O gürültü çekilmiyordu. İki gündür Muhittin amcanın evine gelip Nyüüüt almayacak mısınız? diye soruyormuş. Muhittin amca, sütünüz pastörize mi? diye sormuş.
Satıcı da, abi pasta da olur, börek de, her şeyde kullanabilirsiniz, demiş.
Eğitilmemiş insandan her türlü zarar gelirmiş topluma. Bunları engellememiz gerektiğini yineleyip evine gitti Muhittin amca.
Akşamleyin annem ve babama söyledim. Mahkeme olayını anlattım.
— Çok iyi etmiş, dedi babam.
Annem:
— Gerekirse biz de tanıklık yaparız. Bir hafta sonu tatilimiz var. Onu da burnumuzdan getiriyor. Ne dediği anlaşılmıyor. Bas bas bağırıyor.
Babam:
— Tüm seyyar satıcılar aynı değil mi? Bir de hoparlörle bağırmaları yok mu, insanı çıldırtıyor. İnsana saygı buradan başlar. Hastası var, yaşlısı var, çocuğu var. Herkes onların gürültüsünü çekecek diye bir kural mı var?
Akşam yemeğinden sonra ailece sahil yoluna indik. Baktım da gecenin siyah büyüsünü bozan gürültüler hiç eksik olmuyordu. Araba kornaları, arabalardan gelen müzik sesleri, mısır, çekirdek satanlar. Geceleyin avaz avaz bağıran insanlar… Gürültü kirliliği yaşanıyordu…
Günler geçti. Mahkeme günü geldi. Muhittin amca ve tüm arkadaşlar salonda yerimizi almıştık. Sütçü de gelmişti.
Dava başladı. Avukat her şeyi anlattı. Tanık olarak bizlere sıra geldi. Hâkim amca sordu:
— Bu beyefendi ne satıyor?
Hepimiz anladığımız kadarıyla yanıtladık.
Banu:
— Sanırım Dfüüüüt satıyor.
Efe:
— Yüüüüüt, dedi.
Özlem:
— Vzüüüüüt diye bağırıyor, bir şey anlamıyorum. Bike’nin kardeşi Selin de gelmişti. Sütçüyü görünce korktu.
— Öcü, öcü, o amca öcü, dedi.
Mahkeme heyeti ve bizler güldük.
— O amca ne satıyor? diye Selin’e de sordular.
Selin:
— Düüüüt satıyor, dedi.
Kimse süt satıyor demedi. Bunu iyi değerlendiren sütçü:
— Görüyorsunuz, kimse süt sattığımı söylemedi. Ben de süt satmıyorum.
Avukat amca:
— Peki ne satıyorsunuz?
Sütçü:
— YNÜÜÜÜT, diye bağırdı.
O sevimsiz sese, bağırışa yine sinirlendik. Mahkeme başkanı:
— Siz şimdi süt satmadığınızı mı söylüyorsunuz?
Sütçü:
— O fiyata süt satılır mı? Ucuz fiyata ancak ynüüüüt satılır. Birisi bana desin ki süt satıyor. Süt sözcüğü bir kez olsun ağzımdan çıkmadı.
Sütçü çok pişkindi. Hiçbir şey olmamış gibi gülücükler dağıtıyordu. Mahkeme sonuçta bizlerin lehine kararı verdi. Sütçünün nyüüüüt satışı yasaklandı. Bundan sonra sabah keyfimizi bağırarak bozamayacaktı. Temizlik kurallarına uyması koşuluyla satıcılık yapabilecekti. Avaz avaz bağırması
kesinlikle yasaktı. Bu karara çok sevinmiştik. Yaz boyunca balkonlarımıza korkmadan çıkabilecektik… Sabah keyfimizi süt içerek sürdürecektik. Nerede olursa olsun NYÜÜÜÜT içmeyecektik. İçenleri de engelleyecektik…

Komedyen Olmalıydınız

Daha dün gibi anımsıyorum. Okulların açıldığı ilk gündü. İlköğretim altıncı sınıfa başlayacaktım. Heyecanlıydım. Hava yaz mevsimini aratmayacak bir güzellikteydi. Gökyüzündeki tatlı maviliği tombul yanaklı beyaz bulutlar daha da güzelleştiriyordu. Yaz mevsiminin güzelim anıları henüz capcanlıydı. Okula gelene dek kumsalları, masmavi denizleri, ak köpüklü dalgaları düşündüm. Fethiye’yi, Bodrum’u, Çeşme’yi bende kalan anılarıyla gezindim.
“Niçin okullar bu denli erken açılıyor?” diye sordum kendi kendime. Bu sıcak havada sınıfa girmek, derslere alışmak zor olacaktı.
Ödevlerin, sınavların altından nasıl kalkacaktık…
Okulumuzun bahçesinde toplandık. Uzun konuşmalar yapıldı. Şiirler okundu. Okulumuz ana baba günüydü. Tören bitti. Sınıflarımıza gidecektik. Ben 6/A sınıfında öğrenim görecektim. Hangi şubede olduğumu okul açılmadan iki gün önce öğrenmiştim. Şubelerini bilenler sınıflarına
gittiler. Bilmeyenlere şubeleri, isim ve numara okunarak söylendi.
Sınıfıma gittim. Geçen yıldan yedi arkadaşımla aynı sınıftaydık. Pek yabancılık çekmeyecektim. Sınıfa girdikten on dakika sonra ilk öğretmenimiz dersimize geldi. Biraz şişmanca, uzun boylu, yüzünden gülücük eksilmeyen birisiydi. İçeri girdi. Ayağa kalktık. “Günaydın canlarım” dedi. Canlarım sözcüğünü öyle candan ve içten söylemişti ki… Canım sözcüğünü ondan daha güzel söyleyen bir kimse olmadığını daha sonra görüp yaşayacaktık…
— Ne mutlu sizlere, aynı sınıfı paylaşacağız, şunların tatlılığına bak, dedi.
Bizleri gerçekten daha ilk derste sevmişti. Adı Mahmut Barış’tı. Türkçe dersimize gelecekti. İlk dersimize sevecen birisinin gelmesi bizleri rahatlattı, güven verdi. İki saat üst üsteydi o gün. Birinci saatinde havadan sudan, tatilden, kendimizden söz ettik. İkinci derste “canlarım” dedi, insanı öteki canlılardan ayıran üç özellik vardır. Bunlar düşünmek, konuşmak ve gülmektir. Bizlere özgü olan bu özelliklerin hakkını tam olarak vermeliyiz.
Düşünmeliyiz. Düşünmeyle uygarlık bir yerlere gelmiştir. Nasıl, niçin? Sorularını yaşamımızdan eksik etmeyelim.
İnsanlık bu sorularla gelişti. Konuşmak çok önemli. Etkili, düşünerek konuşmalıyız. Boş konuşmak tan kaçınalım. Kültürlü insanlar konuşmalarıyla kendini belli eder. Güzel konuşmanın yolu okumaktan geçer.

Ve güzel bir özelliğimiz de gülmek. Dünyaca ünlü bir yazar, “İyi gülen insan, iyi insandır.” demiş. Gülelim ama yerinde ve zamanında. Gülmeyi ucuzlatmayalım. Gülmenin çok ciddî bir iş olduğunu aklınızdan çıkartmayın…
Daha sonra bizler söz alıp konuştuk. Aferin çocuğum, bakın ne güzel bir düşünce, diyerek bizleri yüreklendirdi.
Şakalar yaptı. Güldük. Mahmut öğretmen de bizlerle güldü.
Dersin bitiminde beş on dakika kala geçen yılki öğrencileri sınıfımıza geldiler. O koca insan çocuk gibi sevindi.
“Canım” dedi, “canlarım” dedi. Gelen ağabey ve ablalar dersimize bu yıl gelmeyecek diye gözyaşı döktüler.
Mahmut öğretmen de ağladı, fark ettik. Bize belli etmek istemedi. Camdan bakar gibi yaptı. Gözlerini sildiğine tanık oldum. Daha ilk dersten öğretmenimi çok sevdim.
Zil çaldı. Bizlere,
— İşte sizler de böyle olacaksınız, dedi.
Sınıftan bir arkadaş:
— Öğretmenim ödevimiz var mı?
— Var çocuklar, ödev olmaz mı? Bol bol ödev verip gece on ikilere dek sizleri uyutmamak görevimiz. Bugünkü ödeviniz ev ile okul arasını adımlayacaksınız. Her adımdaki duygularınızı yazacaksınız, dedi.
Bizler başladık gülmeye…
İşte böyle başlayan bir öğretim yılı, göz açıp kapayıncaya dek geçti. Öğretim yılının son haftası sürekli ağladık.
Mahmut öğretmenimiz bizden ayrılacakmış. Bunu kabullenemezdik.
— İşte görüyorsunuz, çok yaramaz bir insanım. Sene boyu güldür, sene sonu canlarımı ağlat. Olacak iş mi? diyordu canım öğretmenim.
Kendisi de bizlerle ağladı. Belki de sınıfta en çok ben ağlamıştım. Bana “beyaz kızım” derdi. Beni yanına çağırıp,
— Benim bir tane Didem’im. Biz hep dost kalacağız. Her zaman görüşeceğiz. Beyaz kızımın gözleri kıpkırmızı olmuş. Haydi git, yüzünü yıka gel. Beni de üzme, demişti.
Bir yıl boyunca, yıllar boyu yaşanmayacak güzelliği yaşamıştık. Düşünmeyi öğrenmiştik. Konuşmamız daha bir güzelleşmişti. Derslerimiz asık suratla geçmediği için yeri geliyor gülüyor, yeri geliyor duygulanıyorduk…
Yaptığı şakalara gülmemek olmazdı. Çok şakacı bir insandı. Yaşama gülerek bakın, derdi. Kendisi de öyle yapıyordu.
Bizim sırdaşımızdı. Her şeyi, her sorunumuzu paylaşırdık. Bilirdik sırlarımızın bir başka kişiye söylenmeyeceğini…
Şimdi geçmişe dönüyorum da, okulun açıldığı ilk haftalardı. Çoğu arkadaşlarımız kalem açmak, kâğıt atmak bahanesiyle çöp sepetine gidiyordu.
Mahmut öğretmen, Özkan’a seslendi:
— Özkan gel oğlum. Çöp sepetinin orada trafiği düzenle. Oranın trafiği E-5 karayolunu geçti. Bu durumda bir trafik polisi gerekli oraya, dedi.
Özkan geldi. Gelen gidenlere önce boş boş baktı. Sonra alıştı. Bir eliyle sağdan gelenlere bekle, bir eliyle soldan gelenlere geç geç yaptı. Uyardığı da oluyordu:
— Haydi Meltem, biraz çabuk, ikile ikile. Arkalarındaki sıraya girip bekleyen arkadaşlarına baksana. Onlar da kalemini açacak, çöplerini dökecek…
Bu oyuna önce güldük, öğretmenimiz de bizlerle birlikte güldü. Bir hafta sonra sınıfta gezinen bir tek kişi yoktu. Kalem açınca, ufak tefek kırıntıları sıra içinde kâğıttan yaptığımız çöp kabına koyuyor, teneffüste çöp sepetine atıyorduk.
Öğretmenimiz Türkçe kitabındaki resimlere bıyık ve sakal yapılmasını istemezdi. Kitabı gelecek yıllarda başka kişilere verebilirmişiz. Bu yüzden temiz tutmalıymışız.
Göralcan’a konumuzu okutturuyor. Öğretmenimiz, Göralcan’ın kitabına dikkatli dikkatli baktı sonra da;
— Göralcan senin resimdeki kişinin bıyıkları çıkmış, dedi.
— Şey öğretmenim, kitabı bir arkadaşımdan almıştım, geçen yıldan kalmış bıyıkları, dedi Göralcan.
Öğretmenimiz:
— Olabilir, geçen yıl bıyıksızdı, bu yıl imaj değişikliği yaptı. Bıyık bıraktı belki de… İçinizde resminde bıyığı olan var mı?
Tolga:
— Öğretmenim benim resmimde kirli sakal var.
— Kirli sakal, yani birkaç günlük sakal iki yıl önce modaydı, o günlerden kalmadır, dedi öğretmenimiz.
Ders sonunda Tolga resmindeki sakalları, Göralcan da bıyıkları tıraş etmişlerdi. Tıraş için silgi yetmişti. Mahmut öğretmenimiz yeni bir giysi giyince, sınıfça,
— Öğretmenim çok yakışmış. Çok da yakışıklı olmuşsunuz, deriz.
Öğretmenimiz elini yukarı kaldırır indirir,
— Yağlayın çocuklar, iyi yağlayın. Bakın elim kolum nasıl da gıcırdıyor. Yağ gıcırtıya iyi geliyor, der.
Hem güler hem de yağlarız. Gerçi öğretmenimizin yağa gereksinimi yoktur. Tüm okul ve tüm sınıf olarak gerçekten ve yürekten severiz.
Bir gün bana seslendi:
— Didem Tüm, kalk bakalım. Kalktım. Yüzüme sevecenlikle baktı.
— Didem, dün akşamki konserinde çok duygulandım.
Ne güzel çaldın yan flütü. Sözlü notu olarak beş veriyorum. Şaşırdım. O an dünyanın en mutlu insanıydım.
— Öğretmenim konsere geldiniz mi?
— Senin konserin olur da gelmem mi?
O konserde hiçbir öğretmenimi görmemiştim. Demek ki öğretmenim arka koltuklarda oturuyordu.
Mektup konusunu işliyorduk. Mektuplar kaça ayrılır? diye bize sordu. Bildiğimizce yanıtladık: Özel mektuplar, iş mektupları, edebî mektuplar…
— Çocuklar önemli bir mektup türünü unuttunuz.
Zarfsız, pulsuz, adressiz gönderilen mektuplar vardır. Bilen var mı? dedi. Sustuk.
— Nasıl bilmezsiniz canım? Sınıf içi mektuplar var ya, onu da bundan sonra mektup türlerine katacağız tamam mı? dedi.
— Tamam öğretmenim, dedik…
Sınıfça başladık gülmeye. Mahmut öğretmenimiz sınıftaki mektuplaşmaları görür, yakalar. Gözünden kaçmaz.
Bir kez olsun okuduğunu görmedik. Sadece “haydi onu çöp sepetine at” der. Bizler acaba ne yazıyor diye meraklanırız. O meraklanmaz…
Dil bilgisinde cümle çözümlemeleri yapıyoruz. Örnek cümleler çoğunlukta Ali ve Ayşe ile başlıyordu.
Mahmut öğretmen:
— Canlarım, Ali ile Ayşe bizim dil bilgisi dersinin başkahramanlarıdır.
Ali dersimizin Cüneyt Arkın’ı, Ayşe ise Türkan Şoray’ıdır. Dikkat edin, başrol oyuncularından vazgeçmiyoruz. Figüran olarak da Ahmet, Mehmet, Hatice adlarını kullanıyoruz, dedi.
Kuralı bozduk. Cümle çözerken, sınıfımızdaki arkadaşların adlarını kullanmaya başladık…

<!–nextpage–>

Okulun açıldığı günlerdi. Öğretmenimizi tam olarak tanımamıştık. Öğretmenimiz tahtaya bir şeyler yazıyordu.
Bizlerde konuşuyorduk…
Bizlere çok anlamlı bir şaka yaptı. Sağ eliyle yazıyor, aynı anda sol eliyle yazdığını siliyordu. Bizler:
— Öğretmenim yazamadık, çabuk sildiniz, dedik.
Öğretmenimiz:
— Görüyorsunuz çocuklar nasıl ki yazma ve silme işi aynı anda olmuyorsa, konuşma ve yazma da aynı anda yapılmaz. Çünkü ikisi de aksar, dedi.
Her iş zamanında yapılmalıydı.
Bazen bir şey yazarken öğretmenimizi uyarırız:
— Öğretmenim çekilir misiniz, göremiyoruz?
— Ne demek çekilir misiniz, çekilmem, babanın yeri mi? der.
Önceleri bu yanıta şaşırmıştık. Sonra alıştık, gülüyorduk. Bir şey yazarken tahtayı silmek ister.
— Öğretmenim bir dakika, deriz.
— Çocuklar sizlere bir dakika vere vere, güzelim saatim uçtu gitti, der.
Kollarını gösterir. Gerçekten saati yoktur. Önceleri saati olmamasına şaşırmıştık.
— Niçin saat takmıyorsunuz? dedim.
Öğretmenimiz:
— Benim zamanla sorunum yok. Sizin yanınızda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. İnsan mutluluk duyduğu yerde zamana önem vermez. Benim biricik beyaz kızım, demişti.
Birinci dönemin sonuna yaklaşıyorduk. Yorulmuş hem de sıkılmıştık. Derslerin sıkıcılığından söz ettik. Bazı derslerde uykumuzun geldiğini, kendimizi zor tuttuğumuzu söyledik.
Mahmut öğretmen:
— Size bir müjdem var canlarım, dedi.
Berk:
— Okullar yarıyıl tatiline erken mi girecek?
Öğretmenimiz:
— Hayır hayır, daha güzel bir şey. Sınıflara kuşetli sıralar konulacak. Her ne denli kuşetler tren ve vapurlarda kullanılsa da sınıflar için de kuşetli sıralar yapmışlar.
Okul formalarınız pijama desenli olacak. Baktınız ders sıkıcı, sıranızı yatar duruma getireceksiniz. Uyuyacaksınız.
Kimse bir şey söylemeyecek. Yalnız horlamak ve uyurgezerlik yasak.
Nihan:
— Sizin dersiniz dışında, çoğu derste yatar sıralar gerekecek. Gözü açık uyumaktan kurtulacağız, demişti.
Derste sürekli gezer. Bir gün olsun öğretmen kürsüsünde oturmazdı. Sınav olunca geçer kürsüye oturur, dışarıya bakardı. İlk yazılı sınavımızı oluyorduk. Gözde, benim kâğıdıma bakmış. Ben farkında değilim.
Öğretmenimiz uyardı:
— Kâğıdına bak Gözde!
Gözde:
— Öğretmenim istemeyerek gözüm kaydı. Özür dilerim.
Öğretmenimiz:
— Göz için patenler çıktı mı? Göz nasıl kayar aklım almıyor.
— Göz patenlerine epeyce gülmüştük…
Derslerde bilimden, sanattan, edebiyattan söz ederdik; ama futbol yasaktı. Hangi takımı tutuyorsunuz sorumuza “bando takımı” derdi. Bir gün olsun takımlar veya futbol üzerine konuşmadık. Bazı derslerde sınıfımız tribüne dönerdi. Benim takımım senin takımını yener, söyleşisi uzar giderdi. Maçlardaki küfürlere, kavgalara değinirdi. Kazanılan maçlardan sonra silâh kullananlara çok kızardı.
Utku:
— Öğretmenim hangi sporu yaptınız?
— 90 kiloda basketbol oynadım.
Bu yanıtla gülmekten kendimizi alamazdık…
Zamanlı zamansız su içmeye gidenleri tatlı tatlı uyarırdı:
— Çocuklar müdür beyle konuştum. Gelecek yıl sınıflara birer lâvabo yaptıracakmış. Dışarı çıkma zahmetinden kurtulacaksınız.
Zamanla, su içebilir miyim? İzni isteyenler azaldı. Başka derslerde dersten kaçmak isteyenler, Türkçe dersinin bir dakikasını kaçırmak istemezlerdi. Sınıfımızdaki arkadaşların çoğu, ileride Türkçe öğretmeni olmayı kafasına koymuştu.
Okumayı sevdik. Okuduğu kitapları bize anlatır, şiirler okurdu. Şiir kasetleri dinletirdi. Sınıfımızdaki ikinci yazı tahtasına her hafta şiirler yazılırdı. O şiirleri defterimize yazardık.
Öğretmenimiz sayesinde şairleri tanımıştık. Haziran ayıydı. Sıcaklar öyle bastırdı ki sınıfta nefes almakta zorlanıyoruz. Kapı, pencere açık ama içeriye
sıcak hava doluyordu.
Müge:
— Hava çok sıcak. Sınıfta zor oturuluyor. Sınıflarda birer klima olsa ne güzel olur!
Mahmut öğretmen:
— Çocuklar kolayı var, herkes gelirken birer leğen getirsin. İçine su doldurur sokarız ayaklarımızı leğene. Serin serin konularımızı işleriz.
Emre:
— Getirelim mi öğretmenim?
— Getirin, getirin ama yerleri ıslatmak yok tamam mı? demişti öğretmenimiz.
O konuşunca sınıfa bir serinlik gelirdi. Bir dağ esintisi oluşurdu nereden estiğini bilmediğimiz. Yüzlerce çiçeğin kokusu esintiyle birlikte dolardı sınıfımıza. İçimiz açılır, mutlu olurduk.
Okulumuzda altıncı sınıflar arasında güldürü ve taklit yarışması yapılıyordu. Bizleri okulun tiyatro salonuna topladılar. Her sınıf kendi becerisini sergiliyordu. Yarışma bitti. Zilin çalmasına yarım saat vardı. Müdür yardımcıları ve öğretmenler tedirgindi. Salonda yaramazlık yapacağımızdan korkuyorlardı. Mahmut öğretmen sahneye çıktı. Salon alkıştan yıkılıyordu. “Mahmut Öğretmen” haykırışları salonda yankılanıyordu. Önlerdeyim,
öğretmenimin gözleri doldu. Dudaklarını ısırıyordu. Çok şakacı olan öğretmenimiz çok da duygusaldı. Sevgimizi daha başka nasıl gösterebilirdik ki… Mikrofonu eline aldı?
— İçinizde şiir okumak ya da şarkı söylemek isteyen var mı?
Kimseden çıt çıkmadı.
— Öyleyse ben sizlere bir şarkı söyleyeceğim. Sizler de katılacaksınız. Hem şunu unutmayın. Gençliğimde Emel Sayın’dan sonra sahneye çıkmıştım. İnanmayacaksınız ama dediğim doğru, dedi.
Sonra da gerçeği anlattı: Mahmut öğretmen lise yıllarında tatillerde, fuardaki gazinolarda çalışıyormuş. Minder ve gazoz satarmış. Programda en son Emel Sayın sahneye çıkarmış. Öğretmenimiz ve öteki çalışanlar daha sonra sahneyi temizlemeye çıkarlarmış. Yalan değildi.
Emel Sayın’dan sonra sahneye çıkıyordu. Ne amaçla olursa olsun sahneye çıkıyordu ya…
Mikrofonla “Yıldızların Altında” şarkısını söyledi. Tüm salon koro hâlinde katılıyordu. Sesi gerçekten çok güzeldi. Ömrüm boyunca o şarkıyı duyunca öğretmenimi anımsayacağım. O şarkıyı Mahmut öğretmenden daha güzel söyleyecek birini düşünemiyorum.
Öğretmenimizden cesaret alan bir iki arkadaşımız sahneye çıktılar. Müzik öğretmenimiz de oradaydı. Sahneye çıkıp şarkı söylemedi. Arkadaşların isteğini geri çevirdi.
Okul yaşantımızda unutamayacağımız bir günü yaşamıştık. Bir şarkıyla kalmadı. Birkaç şarkı daha söyledi.
Bizler en büyük koroyu oluşturduk. Zevkle tüm şarkılara katıldık.
Bunları yaşadıktan sonra gel de Mahmut öğretmeni unut. Anıları anımsayınca üzülme. Okuldan ayrılacağını düşününce gözyaşlarını engelle. Hayır ağlayacağım. Son dersimizde ayrılıklar hep beni üzmüştür. İnsanız, ağlamak da doğaldır, gülmek kadar, demişti. Ben ağlayacağım, o güzel insanı düşünerek.
Bir türlü doğum gününü öğrenememiştik. Her sorduğumuzda 30 Şubat derdi. İlk günler yazmıştık bir yerlere. Tüm öğretmenlerimizin doğum gününü bilirdik. Yarım elma, gönül alma armağanlar alırdık. Mahmut öğretmenimizinkini öğrenemedik…
Bizlerin yaş günü olunca gelirdi. Armağanını verir, bizlerle oynar, şakalarımıza ortak olurdu. Yaşadığımız her an aklımda. Yaptığı şakaları anımsayınca
gülüyorum. Sonra da gözlerim yaşarıyor.
— Öğretmenim gideceğiniz yere beni de götürün, hatta bizim sınıfı da götürün, diyorum düşlerimde. Gülümseyerek dikiliyor karşıma.
— Ben sizi unutmayacağım. Yanımda götüreceğim her yere. Sizleri unutmak, kendi adımı unutmak gibi bir şey, diyor sessizce uzaklaşıyordu.
Konuralp bir gün öğretmenimize,
— Öğretmenim çok şakacı ve hazırcevapsınız. Niçin komedyen olmadınız? demişti.
— Komedyen olmadığımı kim söylüyor. Siz beni öğretmen mi sandınız? Yanıldınız çocuklar ben komedyenim, demişti ciddî ciddî.
Şu yeryüzünde sizin gibi tatlı bir öğretmen de olamaz, komedyen de. Hiçbir insan sizin gibi güzel olamaz. Sizin gibi iyi de gülemez. Sınıfa ciddiyet maskesiyle girenlerin yanında siz, insana ait bir özelliği gösteriyordunuz. Sınıfa gülümseyerek giriyordunuz.
Aslı’nın öğretim yılının son haftası tahtaya yazdığı yazıyı belleğime kazıdım. Betona kazır gibi hem de… Sınıfımız adına yazmıştı.
“Dünyaya yanlışlıkla düşmüş bir melek olan değerli öğretmenimiz Mahmut Barış’a…”
Bir kalp çizdik. Yarısı öğretmenimizin, yarısı sınıfımız 6/A’nındı. “Açtığınız aydınlık yolda yürüyeceğimize söz veriyoruz,” yazdık.
Öğretmenimiz bunu görür de, dayanabilir mi?
Okulların kapandığı gün birlikte lûnaparka gitmiştik. Nasıl unuturum o güzel günü? Çarpışan arabalara, dönme dolaplara bizlerle birlikte binmişti. İnsanlar sevdikleriyle aynı yaşta olurmuş. Bizlerle aynı yaşta o an. Nasıl da eğleniyordu…
Anılarla yaz mevsimini geçirecektim. Tatile girmiştik. Öğretmenimizin cep telefonunun numarasını almıştık. Arıyor, mesajlar çekiyorduk.
Balkonda oturmuştum. Kitap okumaya çalışıyordum. Radyomu açtım. Bir şarkı çalıyordu. Öğretmenimizin söylediği, tüm salonun da koro hâlinde katıldığı şarkıydı:
“Yıldızların Altında”.
Şarkıyı farkında olmadan söylemeye başlamışım. Öğretmenimizin gülümseyen yüzü karşımdaydı. O anda bir serinlik geldi. Bahar kokuyordu bu serinlikte…
Karşıma dikilip; “Dostlukların sonu yoktur” dedi. Şarkıya katılıyorum. Şarkıya gözyaşlarım karıştı. Şarkı bittiğinde hıçkırıyordum. Öğretmenimi özlemiştim. Telefonu elime aldım. Bizlere güven veren sesini duymalıydım.
Numaraların çevir tuşuna basmaya başladım…


Sınavlara Hazırlık Arama Robotu
YGS & LYS TEOG KPSS TUS KPDS Ehliyet Sınavı PMYO JANA

Seçim esnek olup ilgili alanları seçiniz, Örneğin ehliyet sınavı için branş olarak matematik seçmeyiniz :)