Durduramadığın Zamana Tutunmak

Durduramadığın Zamana Tutunmak

Zaman - Time

Baharın özlemle beklendiği bir şubat akşamıydı ve dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. , pencerenin altında sıcaktan pul pul olmuş kalorifer peteğine sandalyesini yanaştırmış, dışarıdaki hüzünlü manzarayı izliyordu. Çok kasvetli bir havaydı bu Pars Bey için. Dışarıya baktıkça içi sıkılıyor, bir an önce kafasını camdan çekip başka şeylerle meşgul olmak istiyordu. Bir an gözü penceredeki buğulanmış kısma takıldı ve ne zamandır oraya yazı yazmak gibi bir çocukluk yapmadığı aklına geldi. Bu bir çocukluk muydu? Bir zamanlar sevgilisinin adını veya ülküsünü dokuduğu pencereye şimdi ne yazabilirdi ki?

Bu düşünceleri bir yana atıp, tekrar manzarayı izlemeye başladı. Gökyüzünde bulutlar durmaksızın birikiyor, yağmur hızını kesmeden devam ediyordu. Pencerenin hemen önünden parlayarak geçen yağmur taneleri, bir ışık hüzmesi gibi toprağa ulaşıyordu. Birbirine çarpmadan, sırayla bir görevi yerine getirirmişçesine hızla toprağa düşen tanecikleri gözleriyle takip etmeye başladı Pars Bey. Sonra bu kasvetli havaların yansıması olarak, yine geçen ı düşünmeye başladı. Düşen her yağmur tanesi, sanki kum saatinde akan bir kum tanesi olmuştu o anda. İçi sızlamaya başladı, yine aynı çaresizliği yaşayacağını şimdiden hissediyordu. Fakat bunları düşünmekten alamıyordu kendini.

Yağmur, yavaş yavaş şiddetini yitiriyordu; fakat Pars Bey’in yüreği geçen zamanı düşünerek sıkılmaya başlamıştı. Sanki gökteki kara bulutlar, Pars Bey’in yüreğine inmiş, orada bir fırtına koparacak sessizliği yaşıyordu. Pars Bey camın ötesine dalıp kalan gözlerini, zorlukla da olsa evin içine doğru çekti. Masanın üzerinde, az önce içmek için doldurduğu çay bardağını gördü. Elini bardağa uzattığında, çayın buz gibi olduğunu fark etti ve geçen zamanın boşluğunu düşünürken, yine zaman kaybettiğini fark etti. Üzüldü; ama bu kez çabuk toparladı kendini.



Çayını tazelemek için mutfağa semavere yönelirken, bu sabah başladığı kitaptaki kavramlar belirdi usunda. Yürürken, sanki keşfe çıkmış bir astronot gibi gördüğü her nesne için “nasıl, neden, ne zaman” gibi soruları arka arkaya soruyordu kendine. Yok yok, belki de gözlerini dünyaya açan bir bebek gibi gördüğü her şeyi yorumluyordu kafasında. Çayını aldıktan sonra, yarım kalan kitabını bitirme isteğiyle tekrar sıcak sandalyeye oturdu. Otururken bacağında hissettiği ağrı, ona yaşlandığını hatırlatır gibiydi. Öyle ya, saçlarına da yağmur taneleri gibi hızla aklar düşüyordu.

Kitabı açtığında evrenin varoluşundan bugüne dek varlıklar ve nesneler üzerinde görebildiğimiz bir altın oranın bulunduğunu, buna Tanrı’nın matematik sistemi denildiği uzun uzun anlatan bir bölüm dikkatini çekti. Altın oran da neydi, binlerce yıldır insanlığın haberdar olduğu bir konuyu kendisi bugüne kadar nasıl hiç duymamıştı? Neden bugüne kadar böyle önemli bir konu üzerinde araştırma yapabilecek, hatta bunları arkadaşlarıyla paylaşabilecek bir fırsat bulamamıştı? Acaba şimdi usu, bu matematiksel oranı anlamaya yetecek miydi? Yoksa anlamış gibi yapıp, kendini mi kandıracaktı?

Altın oranın tanımını okurken, geometrik kavramlar usunda beliriyordu. Geometri sözcüğünün Türkçesini bulup kullanmadığı için kendine kızdı ve sonra Atatürk’ün geometri ile ilgili çalışmalar yaptığını hatırladı. Acaba o kitabında geometri adını Türkçeleştirmiş miydi? Sahi, bu kitabı da edinip okuyacak, Atatürk‘ün sayısal bilimlere yaklaşımını öğrenecekti. Bunu 15-20 yıl önce düşünmüş, kitabı bulup okumayı sürekli ertelemişti. Bugün hâlâ aklındaydı ve yine erteliyordu. Peki bu ertelemelerin bir sonu yok muydu?

Farkında olmadan kitabın kapağının kapandığını hissetti; çünkü kendisi yine farklı dünyalara dalmıştı. Sözcükler birbiri üzerinden çağrışımlarda bulunuyor, hatırlanan her şey beraberinde unutulan bir şeyi açığa çıkarıyordu.  Pars Bey hayatında ne çok şeyi ihmâl etmişti. Öğrenmesi, denemesi ve yapması gerekenler sıralandıkça, zaman su gibi akıp geçiyordu. Önce istemsiz bir hareketle kitabın kapağını kapattı, sonra bunu bilinçli yapmış gibi kitabı masanın üzerine koyarak, cama doğru yöneldi. Gerçeklerle yüzleşmek, onu daha çok mutlu edecekti, onu yapmaya başladı.

Zamana TutunmakPars Bey’in yaşı 55’i bulmuştu ve hâlâ kendini çok genç zannediyordu. Fakat özellikle son günlerde yaşlandığını hissettiren belirtiler, onu geçen zaman üzerinde daha çok düşündürmeye başlamıştı. Ne çok şeyi yapmak üzere kendisine söz vermişti. Ama çok az bir kısmını gerçekleştirebildiği için şimdi kendine sitem ediyordu; fakat ne çare? Akan zamanı durdurmak, ona hükmetmek mümkün değildi…

Üniversite yılları dün gibi aklındaydı. Heyecan dolu, bir şeyler yapma arzusuyla yanıp tutuşan bir delikanlıydı Pars Bey. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen 35 yıl içinde, yapmayı istediği birçok şeyi erteleyerek bugüne bırakmıştı. Şimdi kalan tüm görevleri tamamlamak üzere yine bir heyecan hissediyordu. Fakat mağrur ve yaralı bir asker edasındaydı bu heyecan.

Bu sabah gazetede, çok sevdiği bir yazarın hiç görmediği bir kitabının daha olduğunu öğrendiğinde, hemen alıp okumaya başlamak istemişti Pars Bey. El becerisi doğuştan iyi olduğundan, cam süsleme sanatında ve ok atma sporunda uzmanlaşmak istiyordu. Fakat gençliğinde attığı birkaç küçük adımın ötesine gidememiş, bu becerileri okyanusun dibinde keşfedilmeyi bekleyen mercanlar gibi kalmıştı. Hem eski Türkler‘in ilgilendikleri spor dallarıyla ilgili büyük bir araştırma yapacak, hatta bu konuda bir yazacaktı. Kaşgarlı Mahmut‘un Divan-ü Lügati’t Türk‘ünde de geçiyordu bu terimler. Sahi bu kitabı da baştan sona okuyacaktı Pars Bey; ama onu da bugüne bırakmıştı.

Tekrar sinirli bir ruh adam rolüne giren Pars Bey, duvara dayadığı sını alarak çalmak istedi. Belki o rahatlatırdı kendisini. O anda dombırayla çalabileceği Altay ezgilerinin bulunduğu bir kasetin olduğunu hatırladı. Acaba nereye saklamıştı bu kaseti? 20 yıl önce dinlemek, aynen çalmak üzere aldığı bu kasetin varlığından bile habersiz olduğu için tekrar kendine kızdı. Hem dedesinin lakabı neden Altay’dı, onu araştıracaktı. Belki de Altay Türkleri‘ndendi dedesi, bunu neden ihmâl etmişti? Nereden geldiğini öğrenmeden mi geçip gidecekti bu dünyadan? Bunu bile sığdıramayacak mıydı ömrüne?

Bunu gururuna yediremeyen Pars Bey, hemen çalışma masasının üzerindeki Türk Dünyası Haritası’na doğru yöneldi. Altaylar’ın nerede yaşadığına bakarken, gözü Moğolistan’ın kuzeyine düşen Orhun Irmağı’na takıldı. Irmak yatağının kenarına dikilen Orhun Yazıtları‘nın şifresini çözmek için kaç kere niyetlenmişti? Hatırlayamadı. Bilge Kağan‘ın mesajını anlamadan ölmek istemiyordu; fakat önce nereden geldiğini araştırması gerektiği de aklını kurcalıyordu.

Pars Bey, pişmanlıklar içinde kendinden nefret etmeye başlamıştı. Geçen yıllar, ona her saniyesinde bir şeyler kazandırması gerekirken; sanki ömrünü boş bir hayal uğruna çalıp götürmüştü kendinden. Bu hatayı nasıl yaptığını düşünüyor, kendine inanamıyordu. Yarın şehir meydanına gidip şapkasını açmak ve insanlardan boş vakit dilenmek geçiyordu içinden. Keşke böyle bir şey mümkün olsaydı. Yoksa kalan bütün zamanını ölümsüzlüğü keşfetmeye mi harcasaydı? Veya geçen zamanı geri getirecek bir sihirli değneği bulmaya?

Yapması gereken onca işi kalan ömrüne sığdırabilecek miydi? Sığdığı kadar uğraşmak, boşuna kürek çekmek miydi? Yoksa sonsuz olan bilgi mi kendisini böyle zor duruma düşürüyordu?

Saat gecenin dördüne yaklaşmışken, artık uyuması gerektiğinde karar kıldı. Zamana hükmedemediği gibi, bu çaresizliğini düşünerek yine tutsaklığa bırakıyordu kendini. Bunu aşmalıydı artık, durmadan ve yılmadan çaresizliğini yenmeliydi.

Yarın ilk iş, yarım kalan kitabını bitirmek ve daha sonra eksik kalanları sırayla tamamlamak olacaktı. Bunda kararlıydı. Biz zamana hükmedemeyeceğimize, zaman bize yetişemesin diyordu…

Orkun KUTLU

Orkun Kutlu

Sınavlara Hazırlık Arama Robotu
YGS & LYS TEOG KPSS TUS KPDS Ehliyet Sınavı PMYO JANA

Seçim esnek olup ilgili alanları seçiniz, Örneğin ehliyet sınavı için branş olarak matematik seçmeyiniz :)