Ebulfez Elçibey’in Ardından…

Ebulfez Elçibey’in Ardından…
(Ardından Yazılanlar)

GÖZLERİNİN İÇİ GÜLDÜ

Elçibey’in adını 1980’inci illerin evvelinden eşitmişem. Mübarizesiyle tanış olsam da onunla şehsi tanışlığım 1991’inci ilde AHC kurultayında oldu. Bundan sonra onunla sıh-sıh görüşdük. Müsahibeler götürdüm, mübahiseler etdim. Fikirleriyle razılaşdım da, razılaşmadığım zamanlar da oldu, ancak bütün bunlar aramızda serinlik yaratmadı; eksine, bizi birbirimize daha sıh bağladı.

AHC’nin 1991’inci ilde keçirilen birinci kurultayına minbir eziyyetle özümü çatdırmışdım ve çatan kimi de çıhış etmiş, Vahid Azerbaycan meselesini dile getirmişdim. Kurultayın birinci gününün günorta fasilesinde Bey’le ilk defe görüşdük.

Elçibey’le görüşümün Bakı teessüratını evde aile üzvleriyle de bölüşdürmüşdüm. Evimize Azerbaycan’dan da, Türkiye’den de gelen dostlarım, kohumlarım arasında söhbetler esasen Türk Dünyası’nın durumu, Elçibey’in bu yönde gördüyü işlerden olardı.

1992’nci il fevral ayının yirmi sekizi günü evde tek oturub televiziyada heberlere bahırdım. Ermeniler Hocalı’da kırğın töretmişdiler, onların vehşiliyi televiziya ekranında gösterilirdi. Hedden artık esebi ve gergindim. Tarih boyu millet olarak üzleşdiyimiz bu cür hadiseler bir anın içinde gelib gözümün kabağında dayanmış ve çaresizliyin, heç bir şey eleye bilmemeyin hissi üreyimde üsyan dalğaları yaratmışdı. O anda bir ses eşitdim. Döndüm ki, dördüncü oğlum Eldar Avşin astanada dayanıb ağlayır. Ona sarı döndüyümü gören kimi dedi:

– Baba, ermeniler onları niye kırır? Bizimkiler niye özlerini koruya bilmir?

– Silahları yohdur, silah almağa maddi gücleri çatmır ve onlar sade insanlardır. Kadınlar, uşaklar, kocalar silah işletmeyi bilmezler. Ermeni terrörçuları ise rus esgerleriyle elbir olub kırğınlar töredirler. Görmürsenmi kırılanların hamısı dinc ehalidendir?

– Azerbaycanın ordusu harada kalıb bes?

– A bala, Azerbaycanın ordusu yohdur, hele kurulmayıbdır.

– Biz onlara niye yardımçı olmuruk? Türk esgerleri gedib öz adamlarımıza niye arha durmurlar?

On dörd yaşlı oğlumun sualları karşısında çıhılmaz veziyyetde kaldım. Çağırıb yanımda oturtdum, boynunu kucaklayıb üzünden öpdüm. O ise sessizce ağlamağını davam etdirdi…

Hemin günlerde men 1991’inci il iyun ayında yaratdığımız Azerbaycanı Tanıtma Derneyi’ne sedrlik edirdim. Seheri günü derneyin idare heyetinin üzvlerini yığdım. Türkiye’den ve Avropa’dan dava derman yığıb Azerbaycan’a aparmak kerarına geldik. Kısa müddet erzinde 420.000 dollarlık dava derman ve tibbi levazimat topladık. Onları aparmak meselesi reallaşmışdı ve ahşam evde yol hazırlığımı görurdüm. Çamadanımı hazırlayarken oğlanlarımdan Eldar Avşin ve en kiçik oğlum, 12 yaşlı Elçin Aras geldiler. Ellerinde bir mektub vardı. Eldar dedi:

-Baba, bu mektubu Ebülfez emimize çatdır.

Men de mektubu alıb eşyalarımın içine koydum ve seherisi Bakı’ya yola düşdüm. Bakı’ya çatandan bir gün sonra Bey’in görüşüne getdim. O, Yasamalda kardaşının evinde meni kebul etdi. Tahtadan düzeldilmiş divanın üstünde eyleşmişdi. Atatürk’ün divardan asılmış portreti o saat dikketimi çekdi. Kitabhanasında maraklı eserler vardı. Çay getirdiler, içerken sesyazma aparatımı hazırlamağa başladım. Bunu gören kimi dedi:

-Bir dayan görek, söhbet eleyek.

-Bey, evvel işimizi görek, sonra söhbet edek. Gelib gedeniniz çohdur. Onların hükukuna tohunmağa üreyim icaze vermir, dedim.

Güldü ve:

-Yahşı, işimizi görek, dedi.




“Türkiyenin Sesi” radiosunun Azerbaycan redaksiyası üçün müsahibe götürdüm. Sonra yarım saata keder söhbet eledik. Esas mövzumuz Güney Azerbaycan’ın azadlığı ve AHC’nin bu yönde mövkeyi meselesi oldu. Arada men oğullarımın ona yolladığı mektubu tekdim eledim. Zerfi açdı, içinden mektub ve iki dene elli min lirelik pul çıhdı.

– Bey, bu nedir? – deye sual verdiğinde işin ne yerde olduğunu başa düşdüm.

Mektebde herclemek üçün heresine o vaht ayda elli min herclik verirdim. Demeli, iki kardaş o aylık pullarını herclemeyib ve menimle meslehetleşmeden mektubun içine koyarak Elçibey’e yollayıb. Düzünü deyim, çoh hecalet çekdim, çünki bele hereket yatsam yuhuma da girmezdi. Odur ki dedim:

-Bey, uşakların bele iş göreceyini ağlıma da getirmezdim. Onların verdiyi mektubu açıb ohumağı ve yohlamağı özüme sığışdırmadım.

Bey bu mektubu ohuyub başa çatdıkda gözleri yaşardı. Dodaklarından astadan bu sözler kopdu:

-Oğulların mene yazırlar ki, Ebülfez emi, babam deyir ki, sizin ermenilerle döyüşmeye silahınız yohdur. Bu paraları yollayırık ki, silah alasınız, ermenilere divan tutasınız, töretdikleri kanın da evezini çıhasınız.

Bey üzünü mene tutarak elave etdi:

-Sağ ol, bey. Bu cür oğullarımız yetişmeye başlayıbsa, demeli, arzularımız ve heyallarımız çin olacakdır. Demeli, Vetenimiz daha yad tapdağında getmeyecek, ulu babalarımızın ruhu ezab eziyyetden kurtulacakdır. Esas mesele insanlarda milli şuur yaratmakdır; o menzile çatdıkda problemler çoh asan hell edilir. Bu düşüncedeki övladlarımızın sayını artırmalıyık, milletimizi ayık salmalıyık. Bu mektub meni kövreltse de artık yüz faiz eminem ki, Azerbaycan sözün esl menasında azad ve müstekil olacakdır. Güney Azerbaycan’da fars caynağından hilas olacakdır. Tebriz ebedi paytahtımız olacakdır. Menim ağzımla o gül balalarının üzünden öpersen.

Sağollaşıb oradan ayrıldım…

Bey Ankara hestehanasında müalice olunurdu. Eliye (Bey’in kömekçisine) zeng etdim, Beşir götürdü. Bey’le görüşmek, danışmak istediyimi bildirdim. Cemi iki ay kabak 2000’inci ilin aprel may aylarında Bakı’da olanda Bey’le geniş söhbetlerimiz olmuşdu. Buna bahmayarak, bu söhbetlerden doğan bezi meseleleri tecili müzakire etmeye ehtiyac duyurdum. Beşir dedi ki, Mirmahmud ağa gelir. Heftenin ikinci günü gel, hem Bey’le, hem de onunla görüş.

25 iyulda hestehanaya getdim. Bir müddet sonra Mirmahmud ağa da geldi ve birlikde Bey’in yanına getdik. Çarpayıda yatmışdı, içeri giren kimi kalhmak istedi, men celd terpenib koymadım ve üzünden öpdüm. Hal ehval tutdukdan sonra gözümün içine bahıb dedi:

-O iş nece oldu?

Güney Azerbaycan’la bağlı mesele üstünde işleyirdim. Onun reallaşmasını gözleyirdi. Cavabında dedim:

-Bey, narahat olma, meseleni en gözel şekilde hell etdim.

Gözlerinin içi güldü. Elimi tutub dedi:

-Bey, çoh sağ ol. Sen hemişe temennasız, sessiz küysüz çoh gözel işler görürsen. Yene sessiz bir gedişle ela bir iş gördün, çoh sağ ol. Çoh ciddi işlemek lazımdı. Çoh ciddi ve gergin işlemeliyik, ayrı cüre yolumuz yohdur.

Dedim:

-A Bey, tez sağal, Bakı’ya kayıt. Sen bizim rehberimizsen. Tanrı seni başımızdan esgik etmesin. Men bir hefte çekmez Bakı’ya gedirem ve seni gözleyeceyem. Orada daha geniş söhbet eleyerik. İndi dincel ve tezlikle sağal, Allah yastığını yüngül elesin.

Durub üstüne tekrar eyildim, öpüşdük ve ayrıldım. Ancak üreyime sanki düyün atmışdılar. Keribe bir duyğu meni berk narahat edirdi. Atam ölüm ayağında olarken sifetinde gördüyüm kubarı Bey’in üzünde hiss etmişdim. Ancak bunu kimseye demeye dilim gelmedi. Özüm özümü de inandırmağa çalışdım ki, yanılıram.

Teessüf ki, yanılmadım…

Seyfettin ALTAYLI.

SENDEN SONRA…

“Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından
Kahramanlık: İçerek acı ölüm tasından
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir”

Büyük Türkçü şair Hüseyin Nihâl ATSIZ şu an gönlüme derman olan bu mısraları çok önce yazmış. Nedense bazen onunla özdeşleştirdim seni. Belki birbirinize çok benzediğiniz için. Bu bir teselli değil “bey”im, dilinden düşürmediğin “azatlık bayrağı”nı en yükseğe dikmek için senli günlerimizi yâd ediş sadece.

Senden sonra, çok şey yazıldı, söylendi. Sözlerin bitişi yakındır beyim, çok çalışmanın başlayışı yakındır. Vahit Azerbaycan için söylenmemiş ne varsa, giderken söylemiştin. Biliyoruz ki onları tekrar etmek ruhuna ıstırap verecektir. Söz sana, bu son beyim, senden sonra son. Vahit Azerbaycan için, hemen ilk şafakta yola çıkma zamanı. Lâkin, senli zamanları da unutmak mümkün mü? Dün buradaydın ve zamanı durduramazdık elbet ama yine de nereye beyim? Ölüm elbet hak. Ne çare ki biz, bayram sabahlarının yetimleri gibi kaldık “bey”im nereye!..

Bugünü sezerdik elbet, “Vahit Azerbaycan”ı göremeden beyim nereye?.. Azerbaycan’ın büyük lideri Ebülfez Elçibey’in ideali olan güneyi ve kuzeyiyle Vahid Azerbaycan ülküsü, bir gün mutlaka gerçekleşecektir. Elbette kolay değil ama bütün mesele, çok çalışmak ve o gücü yakalamaktır. Yola da bu büyük ülküyle çıkılabilir ancak. Tarih, güçlü olanın haklı da olduğu misâllerle doludur. Kaldı ki, Azerbaycan önce haklıdır. Çünkü bu ülkede yaşayan Türklerin kat kat fazlası güneyde halen esirdir.

Doğu Almanya, Batı ile birleşmeden önce Alman idealistlerinin yaklaşık 50 yıl bu yola baş koymadığını kim iddia edebilir? Ülkemizde idealistler faşistlikle suçlanırken, Azerbaycan’ın lâtin harflerine geçtiği dönemde birkaç bin daktiloyu bu kardeş ülkeye gönderemeyenler, şimdi kendilerini hesap sorma mevkiinde nasıl bulabiliyorlar?.

Odasının baş köşesinde ve göğsündeki rozette, Büyük Önder ATATÜRK’ün resmini ömrü boyunca şerefle taşıyan Ebülfez Elçibey, sanırım en çok ATATÜRK’ün ülkücü tarafına hayrandı: Onu, ülkemizdeki pek çok entellektüelden daha iyi tanıdığı, fikirlerini yorumlamasından belliydi. ATATÜRK, 1923 başlarında çıktığı yurt gezisinin ikinci durağı İzmit’te bir basın toplantısı tertip etmişti. Orada bir gazetecinin sorusuna verdiği cevap, kulaklara küpe olacak mahiyettedir: “..Herkesi memnun edelim dersek mümkündür. Hepsi memnun olur ama biz gayemize ulaşamayız. İdare-i maslahatçılar esaslı inkılâp yapamaz!..”

Tarih: 22 Ağustos 2000… O sabah Azerbaycanlı bir öğrenci beni telefonla aradı. Ağlıyordu telefonda. Elçibey’in vefat haberini televizyonda duymuş, doğru olup olmadığını soruyordu benden. Buz kesilmiştim. Bey, hastalığı sebebiyle Nisan ayında Türkiye’ye gelmişti ve doktorlardan ümitsiz olduğunu öğrenmiştik ama yine de konduramıyorduk. Öylece kalakaldım. Telefon devamlı çalıyordu ama cevap vermiyordum. Neler gelip geçmedi ki gözümün önünden. Türkistan’ın batısında, hürriyet meşalesini yakan ilk lider, Azerbaycan kapılarını dünyaya açan, her konuşmasında ATATÜRK’ten, dünya Türklüğünden, Turan’dan bahseden, Sovyet boyunduruğundan sonra millî birlikten bahseden, esir Güney Azerbaycan’ı bize yeniden hatırlatan Ebülfeyz Elçibey göçmüştü bu dünyadan. Ne yazık ki Vahit Azerbaycan’a, en büyük emeline ulaşamadan…

Sonra çok daha eski yıllara gittim. Göremesem de, bütün benliğimde duyduğum Azerbaycan Millî Demokratik Cumhuriyeti ve kurucusu Mehmet Emin RESULZÂDE.

İki büyük liderin kaderi, birbirine benziyordu. Elçibey, Nahçıvan Keleki köyünde sürgün yaşamış, Ankara’da ebediyete intikal etmişti. Resulzâde ise dünya dengelerinin oluşumuna bir yerde yenilmiş, ülkesinden çıkmak mecburiyetinde kalmıştı. O da ikinci vatanı Türkiye’ye gelmiş, Azerbaycan Kültür Derneği’nin kurulmasına öncülük etmiş, yurt dışındaki Azerbaycan Türklerinin, aydınlarının oluşturduğu Muhaceret Edebiyatı içinde ömrü boyunca, ülkesinin yeniden hürriyete kavuşması için uğraşmıştı. Her iki lider de Ankara’da ebediyete intikal etmişti.

Elçibey ile tanışmam, Ruslar’ın 20 Ocak 1990 Bakü katliamından sonra oldu. Halk Cephesi, Azerbaycan Türklerinin hürriyet sembolüydü ve başında da koca Sovyetler’e karşı direnen Elçibey vardı. Aynı yılın Kasım ayında, Derneğimiz adına Muhaceret Edebiyatı Sempozyumu için Bakü’ye gitmiştik. Sempozyum sonunda her iki ülkenin millî marşları çalınıyordu. Oralara yolu düşmeyenler, anlamakta güçlük çekerler ama marşlar çalınırken bazıları dışarı çıkıyor, bazıları da oturuyordu. Marşlara tepki olsun diye değil, maalesef millî bir zihniyet oluşmadığı içindi bu. Türkiye’den gelen konuklar ile birkaç Azerbaycan’lı, marşları ayakta saygıyla sonuna kadar dinlediler. Dikkat ettim, ayâktakilerden birisi de Elçibey’di. O anda çok farklı olduğunu anlamıştım. Otele döndük ve bir süre sonra bizi ziyarete geldi. Yaklaşık 10 kişiydik. Vakit gece yarısına doğruydu. Halk Cephesi’nin efsanevî lideri ile daha da yakındık şimdi. Halk Cephesi ile Azerbaycan Kültür Derneği arasında siyasî işbirliği protokolü imzalanacaktı. Elçibey, devamlı sigara ve çay içiyor, şakalar yapıyordu. Sohbet sırasında, sanırım Cemil Ünal beydi, Ruslar’ın her şeyi yapabileceğini, dikkatli olmasını rica ediyordu. Verdiği cevabı hiç unutmam: “Milletimin yoluna canım feda olsun. Ben ölümü çoktan göze almışım. Kaldı ki ben ölsem bile bu hareket devam edecektir. Azerbaycan, mutlaka azadlığa kavuşacaktır.”

Bey, daha sonraki günlerden birinde bizi yemeğe davet etti. Genellikle Elçibey konuşuyordu. Ben hayranlıkla onu dinliyordum. Çok iyi bir hatipti. Her zamanki gibi heyecan ve inançla anlatıyordu. Yemeğin ortalarında ayağa kalktı, vecd içinde Necip Fazıl’ın Sakarya şiirini baştan sona ezbere okudu. Doğrusu şaşırmış ve o derecede de duygulanmıştım. Çünkü ülkemizde bile bu güzel şiiri acaba kaç kişi ezbere biliyordu.

Biz döndükten sonra, Azerbaycan yine çok zor günler geçirdi. Sovyet baskısı, gözaltına almalar. Bir keresinde Rus askerleri Halk Cephesi binasını basmış, Bey, binayı terketmemiş. Maalesef, göğsüne dipçikle vurmuşlar. Belki de o gün yediği darbeler, ciğerlerinde tahribat yapmıştı. Ama bu günler de geçti. 1992 Haziranında Bey, bütün dünyanın takdir ettiği Azerbaycan Devlet başkanı sıfatını taşıyordu artık. İlk tebliğe gidenlerden biriydim. Elçibey, hiç değişmemişti. Yine şakalar yaparak karşıladı bizi.

Gecesini gündüzüne katıp çalışıyordu. İlk icraatlarından biri; Kızıl Ordu’yu, Azerbaycan’dan kovmak oldu. Millî para, millî marş, eğitimde reformlar, lâtin alfabesine geçiş hep onun zamanında oldu. Ve tabiî, Ermenistan ile girilen Karabağ harbinin en acımasız ve zorlu ayları da onun başkanlığı sırasında yaşandı. Bilindiği gibi bu harpte, Ermeni kurmaylarının çoğu Rus’tu. Bütün imkânsızlıklara rağmen, kaybedilen toprakların bir kısmı geri alındı. 1993 kışında, Kelbecer; Ermeniler tarafından sarıldığında, oradaki Türkleri tahliye etmek gerekiyordu. Bey, günlerdir uyumuyordu. Yanında Arif Hacıyev vardı. Türkiye’yi aradılar. Tahliye için iki helikopter istiyorlardı. Türkiye’den yetkililer olumsuz cevap veriyorlardı. Bey, oturduğu koltukta öylece kalakalıyordu, çok üzülmüştü. Sonra Çeçenistan’dan Cahar Dudayev aranıyor. Karşı taraftan gelen cevap, helikopterlerin hemen gönderileceği şeklindedir. Ancak maalesef bölgede, kar, fırtına vardır ve helikopterler Kelbecer’e ulaşamaz. Sonra isyanlar, ihanetler. Ardından, büyük devletlerin de karıştığı, Azerbaycan’daki iktidar savaşı. Bir yıl önce Haziran ayında başkanlığa gelen Elçibey, 1993 Haziran’ında görevini bırakıyor. Doğduğu yerde, Nahçıvan’ın Keleki köyünde bir nevi sürgün hayatı yaşamaya başlıyor.

Başkanlıktan ayrıldığı günü hiç unutmam. Önceden plânlanmış olduğu üzere, tek oğlumun, Fatih’in sünnet düğününü yapacaktım. Azerbaycanlı dostlarımın çoğu da davetliydi. Fakat aynı gün, 17 Haziran’da, Bey’in çekildiği haberini aldık. Dernek Başkanımız Cemil Ünal ile birlikte, Keleki’ye ziyaretine gittik. Yılmamıştı, yıkılmamıştı. Azerbaycan, Güney Azerbaycan dilinden düşmüyordu hâlâ. Bir ara oğlumun sünnet günündeki fotoğrafını çıkardım, imzalamasını rica ettim. Gülerek, “inşallah toyuna geliriz” dedi ve imzaladı. Daha sonra bir kez daha Keleki’ye ziyaretine gittim. Ama ertesi sene, şimdiki iktidar tarafından Azerbaycan’da tutuklandım ve 67 gün cezaevinde yattim ve bu yüzden bir daha Bey’i ziyaret etmek nasip olmadı.

Nihayet o geldi Ankara’ya. Beni görünce ilk sözü, tutuklanışıma gönderme yaparak; “Niçin Bakü’ye gelmiyorsun?” diye takılmak oldu. Sağlık problemleri sebebiyle burada bulunuyordu ve hüzünlü havayı dağıtmak istiyordu. Epey sohbet ettik. Ayrılırken elini öpmek istedim, izin vermedi, hasretle kucaklaştık. Derken sağlık durumunun pek iyi olmadığını öğrendik.

Temmuz ayında Ankara dışındaydım. Elçibey ise tedavi için yine Ankara’ya gelmişti. Dönüşte ilk işim ziyaretine gitmek oldu. Zayıflamıştı, bitkindi ama uğruna ömrünü adadığı ülkesi yine sohbetinin baş konusuydu. “Müjdem var sana” diyordu. “Muhalefeti birleştirdik. Elçibey-İsa Kamber bloku oluşturduk. Eski silah arkadaşları yine bir araya geldi. Önümüze engeller çıksa da aşacağız. Seçimlere birlikte giriyoruz, göreceksin biz galip çıkacağız”. Sonra, “Güney Azerbaycan’a sahip çıkın, onlar yetim, öksüz ve arkasızdırlar, onlara ses vermeli, vahid Azerbaycan” diyordu. Ama göremedi. Bir yıldız gibi sessiz ama parlayarak gitti.

Senden sonra, yasaklı olduğum, men edildiğim Azerbaycan’a yine gittim Beyim. Gözümü kırpmadan gittim. Bakü’de, cenaze törenindeki 200 bin kişiden biriydim. Sana karşı son vazifem değildi bu. Karabağ’ı, Vahit Azerbaycan’ı görene kadar sürecek. Gittim Beyim. Yine gideceğim. Elçibey ya sen! Gülhane Askerî Hastanesinde tedavi olma arzuna uzun süre müspet cevap vermeyen Türkiye yetkililerine, biraz kırgındın sanırım giderken… Hocalı’daki katliamı, Kelbecer’deki ihaneti gördüğün için yanıktın. On binlerce gaçgının içler acısı halini gördüğün için…

Nereye Beyim nereye? Karabağ’ı, Şuşa’yı, Laçın’ı, Ağdam’ı alamadan nereye? Nereye Beyim? VAHİT AZERBAYCAN seni bekliyor nereye?..

İsa Yaşar TEZEL

|» “Ebulfeyz Elçibey” Sayfasına Dön! « |

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

Sınavlara Hazırlık Arama Robotu
YGS & LYS TEOG KPSS TUS KPDS Ehliyet Sınavı PMYO JANA

Seçim esnek olup ilgili alanları seçiniz, Örneğin ehliyet sınavı için branş olarak matematik seçmeyiniz :)