Ana Sayfa » Bizim Kalemimizden » Edebiyat » Sanat ve Felsefe İlişkisi

0


ve İlişkisi

bazı yönleriyle birbirine uzak uğraşı alanları olarak görülüyorken, bir yandan da aralarında bazı ortaklıklar bulunması nedeniyle birbiriyle sıkı bir ilişki içerisindedir. Sanat ile felsefe arasındaki ortak ve ayrı yönleri belirlemede belki de bizim için hareket noktası oluşturacak düşünce, sanatın daha çok dış dünyadaki varlıkların insanlar üzerinde uyandırdığı duyguları anlatmaya çalışması; felsefenin ise dış dünyadaki o varlıkların iç yapısına ulaşmaya çalışarak, mantıksal düşünce ile daha soyut ve derin gerçeklere ulaşmaya çalışmasıdır.

Sanatçılar, daha çok gözle görülen şekillerin insanlarda uyandırdığı duygusal heyecanı ve duygulardaki sürükleyici hazları hissetmeye ve onları türlü yollarla ifade etmeye çalışırlar. Filozoflar ise daha genel ve soyut düşüncelerle uğraşarak, mantıksal boyutta birbirine bağlı konuları öznel bir biçimde incelemeye çalışırlar. Bir gerçeğin etrafında örülü çehredeki güzelliği bulan , çehrenin altındaki gerçeğin varlığını ve çözümlemesini yapmaya çalışan ise filozoftur.

Karlı dağların doruklarından süzülerek gelen suların karıştığı coşkun bir akarsuyun kenarında kurulmuş olan küçük bir evin günün ilk ışıklarıyla aydınlanan bahçesinde kendi hâlinde uğraşan bir adamın varlığını tasavvur edelim. Bu manzara, bir ressam için görsel anlam taşımaktadır ve ince ayrıntılarına kadar resmedilebilecek kadar değerli bir anı ifade etmektedir. Fakat aynı durum karşısında, sanatçılığın gerektirdiği öznel duyumsayış ve düşünüşten uzak biçimde manzarayı sorgulayan ve o görüntünün doğa – insan etkileşimi içinde bizlere sunduğu gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan kişi olacaktır.

Sanat evrendeki güzelliği, felsefe ise güzelliğin ötesindeki gerçekliği ifade etmek için her ne kadar farklı yollar kullanıyor gibi görünse de; özünde iki uğraş da sonuçta iletişimi sağlayan ortak bir dilin parçalarını kullanmaktadır. Mesela yazarlar da, filozoflar da duygu – düşüncelerini ifade etmek için sözcükleri kullanırlar. Bir filozofun sözcüklerle anlatmaya çalıştığı bir konuyu resimleriyle anlatabilen bir ressam, duygularını insanlara aktarabilmek için aslında dilin birbirine benzer birkaç farklı yönünden birini kullanmıştır.

Sanat, insanı baştan çıkaran güzelliğin etkisiyle gerçekten uzaklaşan bir kişi tarafından oluşturuluyorken; felsefe en dolgun sanatlarda bile bulunmayan zihinsel bir süreç temelinde oluşur. Bu ifadeden sanatçının düşünceden tamamen soyutlanmış bir biçimde, yalnızca duygularının etkisinde bir şeyler ortaya koyduğunu anlamamak gerekir. Kuşkusuz sanatçı da eserindeki bütünlüğü (kompozisyonu) kurgularken ciddi bir bilişsel süreçten geçer. Fakat buradaki temel ayrım, sanatçının duygularını kurgularken; filozofun ise henüz bir fikre ulaşmaya çalışırken düşünmesidir.

Filozofların akıl yoluyla kavrayış isteyen formüllere başvurmasına karşın, sanatçılar daha çok duyulara yakından hitap eden taze şekiller yaratmaya çalışırlar. Felsefe, çoğu zaman düşüncelerin duygular içindeki dağınıklığına yoğunlaşan sanatın bu çabasını küçümser ve varlığın daha derin yapısındaki çözümlemelerle uğraşmaya çalışır. Filozofların bu yolla ulaşmak istedikleri amaç, sanatçıların kurgulayarak bizlere sundukları görünüşten oldukça uzak olan “ölümsüz varlığı” bulmaktır.

Sanatçılar ile filozoflar, evreni bir bütün hâlinde yorumlama ve insanlarda zihinsel çağrışımlar gerçekleştirme yönleriyle ortak bir çaba içerisindedirler. Bir sanatçı, yeteneklerini ayrıntılar üzerinde harcayan bir işçi olmaktan çıktığında, varlığı ve yaşamı bir filozof titizliğiyle algılar ve yorumlar. Filozoflar da sezişleri ve düşüncelerini bir bütün hâlinde ifade edişleriyle sanatçının yaptığı “bütünü algılama ve yorumlama” işini gerçekleştirirler. Felsefe, ulaştığı düşünce, bilgi ve genellemeleri her ne kadar sanattakinden çok ayrı bir dille insanlığa sunuyormuş gibi görünse de; sonuçta insanlarda aynı yönde çağrışımda bulunacak bir edim içerisinde bulunmaktadır. Şair insanlığın varlığındaki anlamı bir şiir ile ortaya koyuyorken; filozof varlığın ne olduğunu, ne zaman başladığını, niye var olduğunu ve hatta var olup olmadığını sorgulayarak insanları yine aynı bilişsel çağrışıma sürükler. Kaldı ki Eflâtun’un Socrates’e “felsefenin çok ince bir müzik olduğunu” söylemesi, her ne kadar birbiri arasında derin bir uyuşmazlık görünüyor gibiyse de aslında filozof ile sanatçının aynı işi farklı biçimlerde yapıyor olduğuna da işaret etmektedir.

Sanat ve felsefe, dürüst bir biçimde yapıldığında sanatın felsefeyi veya felsefenin sanatı bir yana atması mümkün değildir. Filozof evrende akılcı tutumu bulmaya çalışırken; sanatçı da kendi küçük çabaları içinde, kullandığı malzeme elverdiği ölçüde yine aynı amaca yönelir. İşte bu yönüyle akılcılığın canlı bir örneği olan sanat eseri, içindeki bütün ögelerin kaynaşması ile filozofların ortaya koymak istedikleri düzene erişmiş ve böylece felsefe ile ister istemez bir etkileşim hâline girmiştir. Aynı şekilde sanatın filozoflar tarafından dikkat çeken yanı; ahlâk, bilgi ve gerçek üzerinde yorumlarda bulunmasıdır. Sanatın bu çabası, insanlığın duygu ve düşünce yapısını doğal olarak etkilemiştir ve sanat bu yönüyle yaşamımızda önemli bir yer tutmaktadır. İşte bu nedenle felsefe de ister istemez sanatı içine alan bir uğraşı hâline gelmektedir.

Sanat ve felsefe bu kadar iç içeyken, bazen felsefeciler sanatı -özellikle de güzel sanatları- kabul etmeyerek, onların insanlar üzerinde olumsuz etkiler yaptığına dikkat çekmişlerdir. Bu açıdan sanat ile felsefe arasında oluşan ayrımın temelinde “ahlâk” sorununun var olduğu söylenebilir. Filozoflar, ne zaman ruhu bedene üstün tutup, manevi değerlere düşmüşlerse; işte o zaman güzel sanatlara kuşku ile bakmaya başlamışlardır. Filozoflar, güzel sanatların insanlarda cinsel heyecanlar ve duyusal tepkiler oluşturduğunu kabul ederek belli bir dönemde sanata karşı çıkmışlardır.

Felsefenin güzel sanatlara karşı çıkmasına rağmen, sanattaki ahlâk boyutuyla ilgilenmesi, aslında bir küçümseme ile süregelmiştir. Filozoflar, sanatçıların uğraştıkları küçük ve önemsiz çabayı çözümlemeye çalışan bir tutuma sığınarak ahlâk ile ilgilenmeye başlamışlardır. Felsefe bu çabasında, çoğu zaman metafiziğe veya mistikliğe kaçmıştır.

Gerçek” ilk bakışta sanatçılar ve filozoflar tarafından farklı tanımlanmış gibi görünmektedir. Filozoflar gerçeği kanıtlanabilir süreçler olarak, mutlak bir olgunun tam ve şaşmaz anlamı olarak tanımlamışlardır. Fakat felsefenin olgular hakkında ulaşmaya çalıştığı gerçeklik, şaşılacak biçimde bütün formüllere karşı koymaktadır ve böylece “olgu” anlatılamaz bir kavram olarak kalmaktadır. Dil, yaygın işleviyle yaşamımızda bildiğimiz, tanıdığımız şeyleri ifade etmeye yarar; fakat bilinmeyen olguların ifade edilmesinde gündelik veya bilimsel dil de bazen yetersiz kalır. İşte bu durumda biraz başarıya ulaşmış bir “sanat dili” devreye girerek olguların özelliklerini ve türlerini ifade etmeyi amaç edinir ve bunu başarır. İnsan yaşamındaki gerçeklik bazen yalnızca sanat ile ifade edilebilmektedir. Çünkü sanattaki dil, insanı farklı bir aleme çeker ve ona bilimsel yöntemlerle veya deneylerle kanıtlanamayacak kadar değerli bir yaşantı ürününü yaşanırmışçasına hissettirir, ifade eder. İşte bunu felsefenin formülleriyle, mantık ve sağduyu ile açıklamaya çalışmak boşunadır.

Güzellik gerçektir, gerçek ise güzellik.” ifadesine varılacak bir ayrım da, sanat ile felsefenin “gerçek” anlayışına dayanmaktadır. Çoğu zaman sanatçı ile filozofun gerçeği aynı değildir. Sanatçı bir suyu, insanların duyularına hitap edecek söz ve ifadelerle betimlerken; filozof aynı suya baktığında deneysel çözümlemeler sonucunda ulaştığı mutlak gerçeği görecektir. Bu durumda filozofun ulaştığı suyun kimyasal bileşimindeki “H2O” tanımlaması, bir sanatçı için hiçbir şey ifade etmeyecek, sanattaki gerçekliği yansıtmada yetersiz ve önemsiz kalacaktır. Burada “sanat dili” yeniden karşımıza çıkmaktadır. Evrendeki bir varlığı veya olayı ifade etmede sanatçıların kullandığı dil, filozoflar tarafından çoğu kez belirsiz ve anlamsız olarak kabul edilmiştir. Çünkü sanat dili, bir laboratuar deneyinin sonuçlarını yansıtacak kadar bilimsel veya mutlak ifadelerden oluşmamakta; sanatçının duyusal heyecanını yansıtmaktadır. Fakat kabul edilmelidir ki sanatçının o dille ortaya koyduğu eser, filozofların çalışmalarından çok daha mutlak ve somuttur.

Felsefenin sanatı varlığın yalnızca “görünen yapısıyla” ilgilendiği için eleştirmesine karşın, sanatçı bilim veya felsefenin uğraştığı “soyutluğu” da içine alan derin bir uğraş içerisindedir. Somut nesne veya olaylardan hareket ettiği hâlde, bazen felsefenin de açıklayamayacağı gerçekliklere ulaşan sanat; belki de yaşamımızdaki bazı şeyleri açıklamada biricik araçtır. Ciddi bir romanın içindeki kahramanlarla sürdürülen olay örgüsüne bakıldığında, aslında çok güzel bir sosyolojik çözümleme olduğu anlaşılacaktır. Bir ressamın çabası da yine bilimsel yöntemlerle ulaşılması gereken genelleme (sentez) ve çözümleme (analiz) yapmaya yeterli gelebilmektedir.

Felsefe ile sanat çalışmaları temelde iki bakımdan iç içe girmektedir. Sanatçı, malzemesini alarak kendince bir şeyler yaratır, onları kurgular ve düzenler. Filozof da aynı şekilde yaşantı ürünlerini kendi yöntemleriyle çözümler, olguları sınıflandırır ve ilkelere ulaşır. Bu açıdan malzemesi, çalışma yöntemi ve ulaşmaya çalıştığı amaçlar her ne kadar birbirinden farklı gibi görünüyorsa da; sanat ile felsefe aslında iç içe geçmiş iki ayrı çabadan ibaret olarak kabul edilmelidir.


İle Yorum Yap!
Yorum Yap!

(İletinizi yazmadan önce, lütfen buraya dokunarak uyarıları okuyun!)

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Yorum yapmadan abone ol

Yazı Detayı
  • Yazının Bağlantısı: Sanat ve Felsefe İlişkisi
  • Yazının Kategorisi: Bizim Kalemimizden, Edebiyat
  • Yazar:
  • Eklenme Tarihi: 2 Şubat 2010
  • Bu yazıya yapılan yorumları RSS kaynağı ile takibe alın.
  • Bu yazıya kendi sayfanızdan geri izleme yapın.
  • Diğer kaynaklarda arayın:
  • Etiketler:, , , , , , , , , , ,