Ana Sayfa » Hüseyin Nihal Atsız » Yazarlar ve Şairler » Türk Milletine Açık Mektup (Hüseyin Nihal ATSIZ)

0


Milletine Açık Mektup
(
Hüseyin Nihal )

Aziz Türk Milleti!

 

3 Mayıs 1944 sonrasının, küçük mikyasta da olsa, hortlama temayülleri göstermesi karşısında vicdanımızın sesine uyarak bu açık mektubu yayınlamağa ve senin âsil vicdanına ve üstün aklıselimine hitap etmeğe karar verdik.

 

Haklarında üvey evlât muamelesi yapılmak, imkân olsa bir kaşık suda boğulmak istenen ve muarızlarının dilinde “Irkçı Turancı”ya çıkarılmış olan millî şuur yaratıcısı Türkçüler, bugün her zamandan fazla seninle sertleşmek ihtiyacını duymaktadırlar. Zira, öz vatanlarında, nâhak yere ve neşriyat yolu ile vuku bulan iftirâ ve isnat yağmuru karşısında kendilerine senin şefkatli, senin âdil, senin küçük hislere kapılmaz, basit kinlere tenezzül etmez, iman dolu, temiz yüreğinden daha yakın, daha sıcak hiçbir varlık tasavvur edemezlerdi.

 

Ey demokrasi ve hürriyet uğrunda binbir cefaya katlanan asil Türk milleti! Memleketimizde totaliter bir zihniyetin şiddetle hüküm sürdüğü yakın bir mâzide, 3 Mayıs 1944′te, milliyetçi gençliğin komünistliği, komünistleri ve onları himaye edenleri tel’in için yaptığı, senin de takdirini kazanan, nezih ve mânidar nümayiş ve bu nümayiş bahanesiyle, aslında zayıf olan mevkilerinin sarsılmakta olduğu vehmine düşen sandalye düşkünlerinin teşvik ve tahrik ederek yürüttükleri muhakemeler silsilesi mâlumundur. Henüz polis tahkikatı bile neticelenmeden, efkârı umumiye velveleye verilip, dehşete düşürtülerek Türkçüler hakkında yapılan gaddarâne neşriyatı elbette hatırlarsın. Radyolarla, nutuklarla, konferanslarla, derslerle, gazete ve dergilerle, resmî kitap, tebliğ ve tamimlerle, îmanlı Türk milliyetçisi olmaktan başka kabahatları bulunmayan aleyhinde senin kulağının nasıl doldurulduğunu, şuuru kaybetmişçesine vuku bulan propagandalarla huzurunun nasıl kaçırıldığını da, elbette unutmamışsındır.

 

Netice ne oldu?

 

Aylarca aleyhlerinde en gaddarâne şekilde atılıp tutulan Türkçüler;

 

İsimleri darağaçlarında “vatan hainleri”, “darbei hükümet yapacak ihtilalciler”, “Almanya ile işbirliği yapan satılmışlar”, olarak adlandırılan Türkçüler;

 

Özlü bir vatan ve milliyet anlayışına; Türklüğe, istiklâl, Türk’e hürriyet, içtimaî ve iktisadî refah ve adalet idealine dayanan, şuurlu milliyetçilikleri, imansız telkinlerle Irkçılık-Turancılık şekline sokturulan Türkçüler;

 

“Şeyh Sait isyanı müsebbiplerine, bolşeviklik maznunlarına ve hattâ mahpuslarına yapılmamış olan” en ağır işkenceler ve en bayağı muameleler, haklarında revâ görülen Türkçüler;

 



Mütemadiyen aleyhlerinde sövülüp sayılırken, tek kelime ile nefislerini müdafaa imkânı verilmeyerek, gazabı ilâhî ile yarışmak isteyen fânilerin hışmına uğramış zavallılar derecesine düşürtülerek, her şeyden üstün bildikleri izzetinefisleriyle oynanmak isteyen Türkçüler; seleflerinin yiğitlik ve celâdet meziyetlerine bihakkîn vâris bulunan şanlı Türk Ordusu’nun kahraman mümessillerinden teşekkül eden Askerî-Örfî mahkeme tarafından, aleyhlerindeki isnatların hiçbiri vârit görülmeyerek, toptan BERAAT ETTİRİLDİLER.

 

Asil Türk milleti! Tecelli eden bu sarih, kat’i ve âdil netice karşısında sen bir hayli hayret ve pek çok da asabiyet duymuşsundur. Zira, aleyhlerinde o kadar kat’iyetle atılıp tutulan, sövülüp sayılan insanların toptan beraati, senin için tam bir sürprizdi. Asabiyet duymuş olmalısın; zira, senin temiz kalbin kalpliliğinle, inanma kabiliyetinle o kadar açıkça ve o kadar kaale almazcasına alay edilmiş oluyordu ki… Adı Irkçı-Turancı’ya çıkartılan Türkçüler de, şeref ve namuslarına leke kondurulamamış vatandaşlar sıfatiyle, ve memleket içindeki yerlerine tekrar almaktan memnundular. Aylarca mâruz kaldıkları gayri insanî muamelelerin unutulamayacak hâtırasını hâfızalarından silip atmaları mümkün olmasa da; müsebbiplerin tarziye vereceğini umacak kadar safdilleşmeseler de; yakınlarının, dostlarının artık kendilerini “tehlikeli şahıs”, “vatan haini”, telâkki etmeyerek dertlerini ve çektikleri ıstırabı unutturmakta gösterdikleri dostça gayret, ihtirassız gönüllerine bir bahar semâsının ferahlığını serpiyor, bu da onlara bol bol yetiyordu.

 

Aradan aylar geçti. Memleketimizde esmeye başlayan demokrasi havasının aydınlığında iplikleri pazara çıkan Türkçülük düşmanları, yeni hasımlarla uğraşmaktan Türk milliyetçilerine sataşmağa fırsat bulamaz oldular. Demokrasi ile başları belâda idi. Hesap vermiye vermiye millete verilecek o kadar hesap birikmişti ki… Mızrağı çuvala sokmanın imkânı yok. Vaziyet pek müşkül ve çok berbat. Nisbî bir hürriyete rağmen, tarafsız matbuatın devamlı hücumları altında, kafdağlarına tırmanan burunlarının bir hayli sürtülmüş ve binaenaleyn, nemrudâne huylarının biraz olsun hafiflemiş olduğu beklenebilirdi. Derken vâki ifşaat karşısında şeref ve haysiyeti galeyana gelen Hasan Ali, Prof. avukat Kenan Öner Beğ aleyhinde bir dâva ikame etti. İşte bu dâva dolayısıyle vuku bulan şehadetler, Türkçülerin beylik düşmanlarının “mevkii müstahkem”lerini yeniden tehlikye düşürmüş ve cemaziyülevvellerini açığa vurmak istidadını göstermiş olacak ki, mütemadi darbeler altında bunalmış olmaları gereken bu adamlar, Türkçülük aleyhinde yeni baştan ve hakikatin her an kendilerini yalanlamakta olmasından da zerrece sıkılmayarak, iftira ve isnat çirkefini etraflarına saçmak için debelenmeğe başladılar. Kırılası kalemlerde “Irkçılık-Turancılık” maskesi altında milleti iğfal ve memleketi Almanlara peşkeş çekmek ” tarzında ifadesini bulan “hiyaneti vataniye” töhmeti; vatanseverlikleriyle, millî olan herşeye şiddetli bağlılıkları ile, mertlik ve şeref anlayışları ile mâhut kalemşörlerin el ve dil uzatamıyacağı muhteşem bir şâhika teşkil eden Türkçülere, hâlâ savrulmaktadır.

 

Bu ağır itham karşısında: Askerî Temyiz Mahkemesi’nin büyük bir celâdetle verdiği bozma kararına rağmen;

 

2 Numaralı Askeri-Örfî Mahkeme’nin toptan ve kat’î beraat hükmüne rağmen;

 

Anayasamızın ve diğer kanunlarımızın sarahatına göre, ne ırkçılığın ne de Turancılığın suç olamıyacağının kat’î surette tahakkuk etmesine rağmen;

 

Yabancılarla iştirak veya hiyaneti vataniye şüphesini tevlit veya teyit edecek en küçük bir emâre dahi ortaya konulmamış olmasına rağmen;

 

Türkçülüğün, Türk milletinin hayat görüşünden, ruhundan ve Türk tarihinin derinlikleriyle Türklüğün halihazır zaruretlerinden ilham alan; milliyet, hürriyet ve içtimaî adalet davalarını kendine dert edinmiş; tamamen yerli ve millî bir mefkure olduğunun bir mütearife hükmünde bulunmasına rağmen;

 

Demokrasiden, kânun hakimiyetinden, eşit adaletten sık sık bahsedilmesine rağmen:

 

Bir taraftan henüz polis tahkikatı bile neticelenmeden kendilerine en ağır suçlar isnat olunan Türkçülerin temize çıkmaları için beraat etmeleri dahi kâfi görülmezken; diğer taraftan, komünistlik maznunlarının, haklarındaki muhakeme sona erinceye kadar temiz vatandaşlar olarak kalacakları beyan edilmek suretiyle ibdâ olunan muhteşem tenakuza rağmen;

 

Böyle aşikâr tenakuz ve tezatların millî vicdanda huzursuzluklar yaratacağı bedihî olmasına rağmen;

 

İnsan iz’anının insan mantığının, insan vicdanının isyanına, kükremesine rağmen susulamaz; Türkçüler susmayı kendi âhlak, kendi şeref, kendi mertlik, kendi insanlık anlayışlarına yediremez, kendi karakterleriyle bağdaştıramazlar! Zira, her Türk ibi onlar da; şerefli insanlar olarak doğdular; şerefli insanlar gibi yaşamak ve ölmek isterler. Zatî şereflerini korumak için fedâ olunamayacak hiç bir maddî veya mânevî varlık tasavvur edemezler. Türkçülerin her şeyleri gasb ve müsadere olunabilir, fakat şerefleri kendilerinindir. Onu ne Falih Rıfkı ve emsali ne de başka hiç bir kuvvet gasbedemez; hiçbir kuvvet şerefleriyle oynayamaz! Hiç bir kuvvet karşısında susmamak ve boyun eğmemek – iftiharla söyleriz ki – en baş meziyetimizdir ve daima da öyle kalacaktır! Bir Türkçü, dik başını eğecek iki kuvvet tanır: ALLAH ve millî vicdanın mâkesi olan KANUN!

 

Aziz Türk Milleti!

 

Türkçülük düşmanlarının vicdana ağır gelen bu haksız tecavüzleri karşısında mahkemeye gitmek ve mütecavizleri birer birer mâhkum ettirmek tamamen mümkün ve kabildir. Ancak Türkçüler şimdilik bunu yapmıyorlar ve yapmıyacaklar. Zira. mütecavizlerden daha açık ve daha esaslı hesap sorulacak günler mukadderdir ve muhakkaktır! Onun için sana hitap ve senin aklı selimine iltica ettik! Hükmünü sen ver!

 

Bu vesile ile Cumhuriyet hükümetinden Cumhuriyet Adliyesinden ve İstanbul Örfî İdare Komutanlığından gayet sarih ve hâlis bir talebimiz var:

 

Türkçülerin yabancı, herhangi bir devletle irtibatlarını isbat eder mâhiyette herhangi bir vesikaya mâlik iseler idamlarını dahi mucip olsa ortaya konulması lâzım gelir! Bu hitap, aynı zamanda Falih Rıfkı Çelebi ve rüfekâsına da şâmildir; onlar da erkek ve mert iseler palavrayı bırakıp sarih konuşsunlar ve delilleri varsa efkârı umumiye önünde ortaya döksünler. Zira, “zahir halin aksini iddia eden kimse, müddeasını isbatla mükelleftir” ve buna mecburdur! Şunu bilelim ki, Türk vatandaşının şeref ve haysiyetiyle oynamak yetkisine “Kanun” dahi mâlik değildir, aksi takdirde “İhkakı hak” meşru olurdu.

 

Aziz Türk Milleti; huzurunda hürmetle eğiliyoruz; çünkü en büyük, en gerçek, en yüce kuvvet sensin!!…

 

Zulmün topu var, güllesi, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez edebî her gecenin gündüzü vardır.

 

Kür Şad Dergisi, 16 Nisan 1947, Sayı: 4

Kaynak: Nihal-Atsız.Com

 

|» H. Nihal ATSIZ Sayfasına Dön! « |


İle Yorum Yap!
Yorum Yap!

(İletinizi yazmadan önce, lütfen buraya dokunarak uyarıları okuyun!)

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Yazı Detayı
  • Yazının Bağlantısı: Türk Milletine Açık Mektup (Hüseyin Nihal ATSIZ)
  • Yazının Kategorisi: Hüseyin Nihal Atsız, Yazarlar ve Şairler
  • Yazar:
  • Eklenme Tarihi: 22 Ekim 2007
  • Bu yazıya yapılan yorumları RSS kaynağı ile takibe alın.
  • Bu yazıya kendi sayfanızdan geri izleme yapın.
  • Diğer kaynaklarda arayın:
  • Etiketler:, , , , ,