Ana Sayfa » Bizim Kalemimizden » Dil » Eğitim » Türkçe » Yabancı Dil ve Yabancı Dilde Öğretim

2


Dil bir milletin özelliklerinin sadık aynasıdır. Ulusal benliğini, ulusal özelliklerini biliçle kavrayabilecek duruma erişmedikçe, hiçbir millet siyasi ya da manevi yönden kendisinden üstün olan yabancı milletlerin kültürel etkisine ve bu kültürün taşıyıcısı olan yabana sözcüklerin anadiline girmesine engel olmak gerektiğini tam olarak kavrayamaz.

Piaget’ ye göre, çocuğun bilişsel gelişmesi (çevresini, doğayı tanıması) ile dilsel gelişmesi, dil yetisini kullanarak kavramlarla sözcükler ve dil arasındaki bağlantıyı kurarak konuşmayı öğrenmesi, koşut olarak gelişen süreçlerdir.

Çocuğun bilişsel gelişmesini gerçekleştirdiği dile anadili denmesinin nedeni, çocuğun bu süreci genellikle ‘anasının kucağında’ onunla birlikte yaşamasındandır. Çocuk bunu babasının ya da bir dadının, bir yabancının ‘kucağında’ yaşarsa, onun anadili kuşkusuz babanın ya da bu yabancının olur. Bu, genetik değil, ekinsel bir olgudur.


Anadilinin sesbirimleri, sözcükleri ve sözdizimiyle, nesneleri, kavramları, ilişkileri ve temel değer yargılarını bir kez dile getirerek oluşturan, böylece kimliğini ve anadili bilincini edinen çocuk, bundan sonra, bütün kavrayış ve düşünce yeteneğini, yaratıcılığını yaşamı boyunca bu temeller üzerinde, anadilinin seslerine, sözcüklerine ve kavramlar dizgesine göre tanıyarak, bunlara yaslanarak geliştirir.

Anadili adını verdiğimiz ilk dilin çok iyi öğrenilmesi, ileride bu kişinin istediği yabancı dili de çok iyi öğrenebilmesi için bilişsel temeli, ekinsel altyapıyı sağlar; anadilini iyice öğrenememiş bir kişi, başka hiçbir dili iyice öğrenemez.

-öğretimde kullanılan dil adını alır. Bu amaçla, genel olarak öğrencinin konuştuğu anadil ya da ‘devlet dili’ kullanılır… Eğitimden amaç; bireylerin tüm yeteneklerini en kısa sürede gereğince geliştirerek, onları toplumun üretici bireyleri durumuna getirmektir. Bunu yaparken de en verimli, ama her bakımdan daha tutumlu, daha ileri olan yolun seçilmesi gerekir. Bu konuda yapılacak ilk iş, yabancı dil öğretimi ile yabancı bir dille öğretimi birbirinden ayırmaktır.

başından beri Türkçenin bilimsel anlatımda yetersiz kaldığı savı üzerine kurulmuştur. Oysa sorun, uzun süre Türkçe öğretimi yapamamasından veya bu öğretimin yetersizliğinden kaynaklanmıştır. Bilimin herhangi doğal bir dili yoktur. Öyleyse bilim öğretimi, herhangi yabancı bir dile bağımlı kılınamaz.

Bilimin “yöntemleri” evrenseldir. Müspet bilimin yöntemleri evrenseldir, uluslararasıdır. Fakat erekleri ulusaldır, toplumsaldır, kişiseldir. Her ülkenin kendi kültüründen doğan bilim ve teknik erekleri vardır Bizim de kültürümüz müspet bilim ve teknik ile ne yapacağımızı saptamamızı sağlayacaktır.

Gerek ilköğretim, gerekse ortaöğretim için anadilde yeterli kaynak bulunmaktadır. O yüzden, yabancı bir dille eğitim-öğretim için, kaynak yetersizliği gerekçe olarak gösterilemez. Öyleyse, Türkiye’de yapılmakta olan yabancı dille ortaöğretim, yabancı dil öğretiminde bir araç olarak kullanılmaktadır.

Yabana dille öğretim yapan kurumlar çoğunluk aileler ve öğrenciler tarafından bir yabancı dil öğrenme merkezi olarak görülmekte ve birçok kimse tarafından o amaçla kullanılmaktadır.

Gerek ortaöğretim, gerekse yükseköğretim, Türkiye’ye ve Türk toplumuna yaran açısından yapıldığından, yabancı dilin ‘yardımcı’ bir dil değil de, bir öğrenim dili olmasının katkısını anlamak zordur. Böyle bir katkısı olsaydı, ileri ülkelerde de eğitim yabancı bir dille yapılırdı.
12 Eylül döneminde Atatürk’ün kalıtını hiçe sayarak kapatılan ve bir devlet dairesine dönüştürülen Türk Dil Kurumundan da bu konuda bilinçli ve yurtsever bir sesin çıkması pek sevindirici, umut verici…

Yabancı dille öğretim Türkiye’nin en büyük yanılgısıdır. Yabancı dil öğretimi ile yabancı dille öğretimi birbirine karıştırmamak gerekir. Ülkemizde 13 üniversitede yabancı dille öğretim yapılmaktadır. Söz konusu üniversitelerden sadece birinde tamamen Fransızca öğretim yapılırken, geri kalan 12 üniversitede tamamen İngilizce öğretim yapılmaktadır. Bu üniversiteler dışındaki yüzün üzerinde fakültede de İngilizce öğrenim sürdürülmektedir. Kısacası, yabancı dille öğretim değil, İngilizce öğretim söz konusudur.

Yabancı dille öğretim yerine, yabancı dil öğretimi yeniden düzenlenmeli, çağdaş yöntemlerle bir değil, birkaç yabana dil öğretilmelidir. Yabancı dil öğretimine baktığımızda bulunulan nokta da ortadadır. On yılı aşkın bir süre okullarda haftada ortalama dört beş saat yabancı dil dersi verip de yabancı dili öğretememek de, üzerinde durmamız gereken bir nokta. Aynı şeyi Türkçe öğretimi için de söyleyebiliriz.

Ancak, en büyük isteğimiz, özellikle devlet okullarında yabancı dille öğretime son verilmesidir. Çünkü yabancı dil, yabancı dil dersinde öğretilir. Çocuklarımız, bilimi en iyi ana dilleriyle kavrarlar. Araya yapay engel koymaya gerek yok. Yabancı dille öğretim Türkçenin bilim dili olarak gelişmesini engellediği gibi, son yıllarda yaşanılan yabancılaşmanın da sebeplerinden biridir.

Tarihsel Süreç

Selçuklular ve onları izleyen dönemlerde Türkler, medresede Arap diliyle, yetenekli devşirme gençler ise Enderun ve Acemi Oğlanları Okulu’nda, Türk diliyle, yani iki kesim de yabancı bir dille öğrenim görmüştür. Bu uygulamada eğitimin, insanları ulusal kökenden soyutlama amacıyla kullanıldığı ileri sürülebilir.

Yabancı dille öğretim ulusal devletler kurulmaya başladıktan sonra Avrupa’da ortadan kalkmış, çok-dille yönetimi benimseyen Osmanlı İmparatorluğunda ise öğretim anadilde (mekteplerde) ve yabancı dillerde (medreselerde ve yabancı okullarında) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Başka dillerdeki çağdaş bilgi kaynaklarının, bilim, teknik ve sanat yapıtlarının anadile aktarılması, belki de yabancı dil öğretiminin en önemli, 1773 öncesinden beri süregelen gerekçelerinden birini oluşturmaktadır. O bakımdan, öğretilecek yabana dil seçiminde bilgi aktarımı ön planda tutulmuş, yalnızca Batı dilleri öğretimine ağırlık verilmiştir.

XIX. yüzyıl boyunca yabana dille öğretim gören öğrenci sayıları giderek artmıştır. Ancak 1914′ten sonra, savaş koşullarında, yabancı okullar kapanmış, kalanlar ise ortak yönetim ve sıkı denetim altına alınarak öğrenci sayılan dondurulmuştur. 1955 yılında İngilizce öğretim yapan devlet orta ve yükseköğretim kurumlarının ve 1982′den sonra da üniversite anabilim dallarının açılmasıyla öğrenci sayıları yeniden artışa geçmiştir. Bu değişim, yabancı teknoloji ve sermayenin Türkiye’ye geliş yoğunluğundaki artışla birlikte yaşanmaktadır.

On yıl öncesine dek ülkemizde bilim, daha çok ‘nakl-i ilim’ yoluyla yapılıyordu. Başkalarından alınarak, aktarılarak yapılıyordu. Bu, işin kolay yönüydü. Ama son zamanlarda anlaşıldı ki, böyle bir yolla elde edilen bilime güvenilemez. O, topluma kolaylıkla mal edilemez. Çünkü eğitimin ana kurallarından biri de yaparak, yaratarak öğrenmedir. Öyleyse bilimi yalnızca yaymak değil, yapmak gerekir. Yaratıcı bir bilgiyi değerlendirmek gerekir. Bu da ancak topluma dönmek, oradaki konulara eğilmekle, araştırmakla olur. Bu ilişkilerin kurulabilmesi, yürütülebilmesi, geliştirilebilmesi için de dil sorunu çok önem kazanıyor.

Bugün üniversitelerimizde iki genel eğilim var. Birincisi Türkçeleşme eğilimi, öteki Türkçe kaynakların kıtlığı gibi gerekçeler ileri sürerek, yabancı dilde yüksek öğrenim yapılması eğilimi. Bu bir kolaylık sağlayabilir başlangıçta. Ama Osmanlı dönemindeki gibi, bütün sakıncaları de birlikte getirecektir. Bu okulları bitiren gençlerimiz uzun süre topluma yararlı olamayacaklardır. Çünkü konuştukları, öğrenimlerinde belledikleri dili, çevrelerinde anlayacakların sayısı son derece azdır. Bunu söylerken bağnazlığa da düşmemek gerek. Şu ayrımı yapmakta yarar görürüm. Yabancı dilin öğretimine karşı değilim ama yabana dille eğitime karşı olmalıyız. Bir dil, bilim dili olarak kullanılırsa gelişir, yayılır. 0 zaman ona sahip çıkabiliriz. Ama başka bir dille eğitim yaptığımızda, farkında olmadan bir küttür sömürgeciliğine araç bile olabiliriz.

Gerek ortaöğretim, gerekse yükseköğretim, Türkiye’ye ve Türk toplumuna yararı açısından yapıldığından, yabancı dilin ‘yardımcı’ bir dil değil de, bir öğretim dili olmasının katkısını anlamak zordur. Böyle bir katkısı olsaydı, ileri ülkelerde de eğitim yabana bir dille yapılırdı. Bütün bu harcamalara yalnızca yabana dil öğretimi için katlanılıyorsa, o zaman yabancı dil öğrenimi ve öğretimi üzerinde araştırmalar yapılarak daha verimli yolların bulunması gerekir. Yabancı dille öğretim, Atatürk’ün Türk Dilinin yeni terimlerle zenginleştirilmesi’ buyruğuna karşı bir tutumla, bu alanda kişilerin çalışmalarını engeller niteliktedir. Öğretim dili ile ilgili bir sorun yoktur, gerçek sorun yabancı dil öğretimidir. Yabancı dille öğretim yoluyla, nasıl tüm seçkin öğrencilere daha iyi yabancı dil öğretildiği ileri sürülemezse, onlara daha yaratıcı bir öğretim verildiği de ileri sürülemez.

Türk Dili, gerek yapısal olanakları, gerekse anlamlama ve türetme zenginliği bakımından her düzeyde öğretim ve her alanda bilimsel anlatıma yetecek ölçüde gelişmiş bir dildir. O nedenle, eğrtim-öğretimin yabana bir dille yapılması için tutarlı, dilsel bir gerekçe ileri sürmek zordur. Bir yandan bir-iki aşamalı merkezi sınavlarla öğrenciler seçilerek onlara yabancı bir dille öğretim yapılırken, öte yandan Türkçenin işlenip geliştirilmesi sekteye uğratılmaktadır; üstün zekalı olanlar kendilerini kurtarırken, geriye kalanların yeteneklerine uygun eğitim gördükleri kuşkuludur. Her düzeyde öğretimin Türkçe lehine çözümlenmesi çok önemlidir. Türk Dilinin yetersizliği diye bir durum söz konusu yapılamayacağı gibi, üstelik düşünmeyi bir yabancı dil aracılığıyla yürütmek da onaylanamaz. Türkçenin bilimsel işlenişi açısından, seçkin beyinlere yabancı bir dille öğretim yapılması bilimsel bir kazanç sayılamayacağı gibi, Türkçe öğretim yapan orta ve yüksek öğretim kurumlan bulunduğuna göre, Türk Dilinin bilim yapmaya uygun olmadığı da ileri sürülemez . Olsa olsa bu yolla:

a) Yabana ülkelere beyin göçü,
b) Daha büyük çaba harcanarak yabancı işyerleri için -maliyeti bize, rantı yabancılara- nitelikli hazır eleman,
c) Dili öğretilen ülkenin yayınları ve öğretim araçları için geniş bir pazar,
d) O dili konuşan yabancılar için yüksek ücretli iş olanağı sağlanır. Bu arada, yabancı dil öğretim programlarının gelişmesi de engellenerek, sürekli bağımlılık yaratan bir uygulamaya dönüşür”.

Konunun Ekonomik Boyutu

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) verilerinden yapılan derlemeye göre, Türkiye’nin kişi başına eğitim harcaması 146,4 dolarda kalıyor. Oysa araştırmaya katılan ülkeler içinde kişi başına en çok eğitim harcaması yapan Norveç’te bu sayı 1.951,6 doları buluyor. Eğitim harcamalarının, gelişmiş ülkelerde genelde 900-1.000 doların, İskandinav ülkeleri ile ABD ve Kanada’da 1.500 doların üzerinde olduğu gözleniyor. Bu miktar, Türkiye ile benzer gelir düzeyinde olan ülkelerde 200-350 dolarlarda kalmakla birlikte, Polonya örneğinde olduğu gibi 500 doları aştığı da görülüyor.

Kişi başına eğitim harcamalarında Türkiye, hakkında veri bulunan 123 ülke içinde 73. sırayı alıyor. Eğitim harcamalarında Türkiye’yi geride bırakan ülkeler arasında Namibya, Tunus, hatta Türkiye’nin yarısı kadar bir “kişi başına gelir”e sahip Fas ve Mısır gibi Afrika ülkeleri de bulunuyor.

Büyük İsraf

İktisadi yönden eğitim dilinin yabancı olması, çok sınırlı olan eğitim kaynaklarımızın israfına yol açıyor. Birçok okula giriş zorken, üç yıllık liseyi ekleyerek dört veya beş yıl, dört yıllık üniversiteyi beş yıl yapıyoruz. Bu hem öğrencilerin mesleki ömrü, hem eğitim kaynakları için, hem de okula giremeyenler için büyük bir israftır.

Oysa amaç, bir meslek dalını öğrenmektir. Yabancı dil, yetecek kadar, yani bir araç olarak, yaz kurslarında, ayrı yabancı dil derslerinde yeni dil laboratuarı yöntemleri ile öğretilebilir. Amaç, meslek eğitimini hatta genel bilgi derslerini ikinci plana atıp, yabancı dili kendi dilinden daha iyi öğretmek değildir. Üç yılken beş yıla çıkan okulda, o iki yıllık kaynakla daha fazla öğrenci okuyabilirdi.

Öğreniminde yabancı dile özel bir ağırlık verilenler de olabilir. Ama bunlar çevirmenler veya yabancı dil uzmanlarıdır. Her dilde özellikle siyasal, iktisadi ilişkimiz olabilecek her ülkenin dilinde, o ülkeyi yerinden tanıyacak, onları, bize dost veya düşman oldukları zaman tanıtacak uzmanlar yetiştirmeliyiz. Ama mühendis, ama iş yöneticisi, ama öğretmen, önce kendi dilini ve mesleğini iyi bilmeli, yabancı dilden araç olarak yararlanmalıdır.

Yabancı Dille Öğretimin Sakıncaları Bu Kadar mı?

Düşünme eylemi en iyi şekilde anadille oluşur. Bir bilim ve küttür adamı öncelikle kendi anadilini çok iyi bilmeli, çok iyi kullanmalıdır. Yabancı dil bilmek, anadiline çevirebilmek demektir. Türkçesini bilmediği için, çeviremeyen kişiler, yabana dil bilmekle, öne sürüldüğü gibi bir kişilik daha kazanmış olmaz, kendi kişiliğini de kaybetmiş olur. Yabancı dilde okuma ve anlama hızı, anadile göre daha yavaştır. Yabancı dille öğretim görmekte olan öğrencilerde bu hız, anadiline göre 3-5, giderek 6-8 kat daha yavaş olabilmektedir. Dil yetersizliği, sonuçta işi, bugün öğretimi İngilizce sürdüren üniversitelerde örnekleri sıkça görüldüğü gibi, derslerin Türkçe anlatılmasına götürecektir. Bugün kimi durumlarda, yabana öğrencilere yönelik olarak ‘aranızda Türkçe bilmeyen var mı?- sorusuna gelen yanıta göre dersler Türkçe olarak sürdürülmektedir.

(Prof.) Unat’ın da belirttiği gibi, Türk öğrencilerine, Türk öğretim üyelerinin Türkçe yerine yabancı dille ders vermesi, yalnızca öğretimi zorlaştırıcı değil, gülünçtür de’. Rona Aybay’ın deyişiyle de bu iş Türk’ün Türk’e yaptığı işkencedir1. Türkiye’nin sorunlarını birbirimizle İngilizce ya da Fransızca mı tartışacağız?

‘Türk öğretmenin Türk öğrencilere, İngilizce konuşarak fizik öğretmeye çalışması, sınıfı, gerçeküstü saçma bir kara güldürünün oynandığı bir tiyatroya dönüştürmektedir. Bu durumda, öğretmenin dersi anlatmadaki başarımı da, öğrencinin anlamadaki başarımı da her birinin yeteneklerinin ancak bir bölümüyle gerçekleşebilir. Bu başarımın %70′şer olması durumunda öğretimde toplam başarım yarıya, %50′şer olduğunda ise dörtte bire düşmektedir.

Bu yüzden birçok okulda, İngilizce başlayan ders, yasak savar gibi bir süre yabancı dilde anlatıldıktan sonra, bîr soru yüzünden ya da başka bir nedenle iletişim Türkçeye kayar kaymaz, bütün öğrencilerin “uyandıkları” gözlenmekte; ders, ancak o zaman başlamış olmaktadır.

Türkçeyle öğretim gören Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) öğrencileri ile İngilizce öğretim gören ODTÜ öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışmada, anadilinde anlama ve anlatım yetenekleri üniversiteye girişte SBF öğrencilerinden daha yüksek ODTÜ öğrencilerinin, son sınıfta, anlama, anlatma yeteneklerinin (demek ki yaratıcılıklarının), SBF öğrencilerinin gerisine düştüğü; giderek lise bitirme aşamasındaki yeteneklerinin gerilediği saptanmış; bu araştırmanın ilk verileri 2003te iki ayrı bilimsel toplantıda açıklanmıştır.

Yabancı dille öğretimin, en değerli gençlerimizi ezberciliğe yönelten, dolayısıyla onları bilimden soğutan, anlayış, anlatım ve yaratıcılıklarının gelişmesini baltalayan, sağlam mesleki bilgiler edinmelerini engelleyen, yabancı dili de üstünkörü bir düzeyde öğrenmelerine ancak yeten çok yanlış bir yöntem olduğu açık seçik ortadadır. Bu öğrencilerimizin birçokları da yabancı dille öğretim düzeninde gördükleri baskı, kurslarla, özel öğretmenlerle günde 2-3 vardiya çalışma zorunluluğu nedeniyle oyun, spor, dinlenme, arkadaşlık ve toplumsal ilişkiye zaman bırakmayan bir yaşamın çıkmazında, ruhsal dengelerini yitirmekte, bunalımlar geçirmekte, yaşam boyu başarısızlıklara sürüklenmektedirler.

YÖK’ün akademik yükselmeler için öngördüğü puanlama yöntemi yabancı dille makaleye en yüksek puanı verirken, Türkçe özgün kitaba en düşük bir düzeyde bir puan vermektedir. Böylece, ‘Türkçe kaynak olmadığı için yabana dille öğretim” gibi sözde bir gerekçe de, uzun dönemde Türkçeyi yok edecek bu kısır döngü ile -kandırmaca yöntemiyle- yaratılmış olmaktadır.

Yıllarca Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümünde öğretmenlik yapmış olup, Bakanlığı yakından tanıyan Hüsnü Cır itli (1982), yabana dille öğretilen derslerin yarım yabancı dille anlatıldığını, bu öğretiminse sömürgelerde uygulandığını, anadilin aşağılanarak zamanla ölü bir dil durumuna getirilmesini bu yolla sağlandığını yazmaktadır.

Melih Cevdet Anday, bir yabancı dille elde edilen bilgi, anadile mal edilmedikçe, o anadilin konuşulduğu ülkede gerçek bir bilimsel ilerleme, bir kalkınma gerçekleştirilemeyeceği, bütün işin yabana dillerden öğrenilen yeni kavramların anadilde karşılıklarını yaratmakta düğümlendiği görüşündedir” n “Derslerin tümünün yabancı öğretim elemanlarıyla sürdürülmesine de olanak yoktur. Bu öğretim üyeleri, Türkiye’nin sorunlarının dışında, olanaklarının ötesindedirler. Bu bakımdan eğitimi onlara dayandıranlayız.

50′lerde atılan “küçük” adımlara 12 Eylül döneminde “koşma” olanağı sağlanınca, bu toprağın insanına, “çağdaş uygarlığa benliğini yitirmeden” tutunma olanağını sağlayacak biçimde; “bu toprağın koşullarına uygun” eğitim verme konusunda duvara tosladık…

Hazırlık sınıflarına ne gerek vardır? Çocuklarımız (dolayısıyla tümümüz, toplumumuz) yıl yitireceklerine, bu sınıflarda verilen yoğun yabancı dil eğitiminin ileriki yıllara yayılmasında ne gibi bir sakınca olabilir? (elbette yabancı dille eğitimde direnenler, o taptaze beyinleri bir an önce ‘yabancı bir dilin’ sözcükleri, deyimleri, kuralları ve kültürüyle yoğurmak isterler!) Bu beyler, hanımlar çocuklarımızı neye hazırlıyorlar?

Kendi dilini yeterince bilmezken, bunca yurttaşımızın “yabancı dil” () öğrenmesi niçin gerekiyor? Bir gün bir ABD eyaleti olacağımızı sanan kuş beyinliler var mı gerçekten? Yabancı dille öğretim ve yabancı dil kursları, yabancı (hemen hemen tümü Hollywood ürünü) filmleri İngilizce olarak izleyebilmek için pek “pahalı” bir yol değil mi? (Ülkemizde istendiğinde dünyanın en iyileri düzeyinde çeviri ve seslendirme yapılabildiğini -bu işi yapmış biri olarak- biliyorum).

Nüfusumuzun yurtdışına gidebilen küçük azınlığı oralarda “şakır şakır” ingilizce konuşabilsin diye mi, tüm çocuklarımızın öğretimlerini Türkçe yerine ingilizce ile yaptırıyorsunuz? Yaşamı boyunca yurtdışına “hiç” çıkamayacak “on milyonlarca” insanımız olduğunu göz önüne aldığınızda, bu yöntem zaman, emek ve ülke kaynaklarının boşa, üstelik “eşitlik ilkesi”ne aykırı harcanması anlamına gelmiyor mu?

Yabancı dille yükseköğretime ne gerek vardır? Bu gençlerimizi, okullarını bitirip ülkeye yararlı olabilecek olgunluğa kavuştuklarında, onlara daha “parlak” bir gelecek sunan ülkelere (başta ABD’ye) kaptırmak için mi? Yabancı bir dille ortaöğretime ne gerek vardır? Çocuklarımızın anadili ile oluşan tüm bilgi birikimleri alt üst olsun, kafaları karışsın, hazırlık sınıfında yıl yitirsinler ve “yabancı” dille anlatılan dersleri anlamak için zorlanıp yarım yamalak bilgilerle “ezberci” birer papağan olsunlar diye mi?

Yabancı bir dille ilköğretime ne gerek vardır? Doğduklarından beri duydukları, konuşma ve düşünme becerisini edindikleri anadillerini bastırıp, geriye itip, gelişim süreçlerini aksatmak için mi? Turizm beldelerimizde çalışacak gençlerimizin (bir aşçının, kominin, garsonun, hatta barmenin) yıllarca yabancı dil eğitimi almasına ne gerek vardır?

Gerek bireysel yaratıcılık, gerekse bilimin ve tekniğin tabana yayılması açısından, öğretimin Türkçe yapılması zorunludur. Günümüze değin bilimi yabancı bir dille öğreterek çağdaş başarı sağlamış bir ulus var mıdır?”

Beş yüzyıllık Osmanlı deneyi bunu yeterince aydınlatabilir? Yabancı dille öğretim yapılan üniversitelerimizde öğrenilenler de “yabancı dilde” olduğu için, bu üniversitelerimizdeki öğretim üyeleri, öğrenciler Türkiye’nin sorunlarını yabancı dille, örneğin İngilizce ile mi tartışacaklar? Peki onların görüşlerini halk nasıl anlayacak?

Rüştü ERATA

Kaynak: ! – Rüştü Erata


İle Yorum Yap!
2 Yorum Var.
kader | 3 Ocak 2009 - 12:55 | Bağlantı

Bilgiciği ben çok beğendim. Ve sizden bir ricam var, bunu kapatmayın. Size tek bir ricam var bu siteyi kapatmayın.

sümeyra | 5 Ocak 2009 - 20:12 | Bağlantı

Yavuz Abi çok güzel yazılar yazıyorsunuz. Bizler sizin sayenizde çok bilgilendik. Gerçekten bu siteyi yapmakla bizleri ne kadar bilgilendirdiğinizi söylemek isterim.

SEVGİLERİMLE…

Yorum Yap!

(İletinizi yazmadan önce, lütfen buraya dokunarak uyarıları okuyun!)

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Yazı Detayı