<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hasibe Mazioglu Kimdir | Bilgicik.Com</title>
	<atom:link href="https://www.bilgicik.com/tag/hasibe-mazioglu-kimdir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bilgicik.com</link>
	<description>Türkçe, Edebiyat, Teknoloji... Bilgicik Günlüğüm (:</description>
	<lastBuildDate>Wed, 11 Mar 2015 12:30:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu &#8211; (Hayatı)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Dec 2007 22:59:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Önemli Türkologlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Türkologlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglu]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglu Biyografisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglu Kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglunun Yasami]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Hasibe Mazioglu]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Hasibe Mazioglunun Hayati]]></category>
		<category><![CDATA[Türkoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Türkolojiye Gönül Verenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu (Hayatı) Mesut Çetintaş&#8217;ın Hasibe Mazıoğlu ile yaptığı söyleşiden&#8230; -Sayın Mazıoğlu biraz kendinizden bahseder misiniz? Gördüğünüz eğitim, yetiştiğiniz çevre hakkında neler söylersiniz? Neden Türkoloji gibi bir alanı seçtiniz? Burada özel yaşamımı ve meslek hayatımı ayrıntılı olarak yeniden anlatmak istemiyorum. Harward Üniversitesi yayınlarından Journal of Turkish Studies (Türklük Araştırmaları) 21 1977, Hasibe Mazıoğlu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati/">Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu – (Hayatı)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="color: #1f86de; font-size: 14pt; padding-bottom: 0px" align="center"> <strong><font face="Maiandra GD" size="5">Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu</font><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 18pt"><br />
</span></font><font style="font-size: 15pt" color="#ff6600" face="Maiandra GD"> (Hayatı)</font></strong></p>
<p style="color: #c0c0c0; font-size: 10pt; padding-bottom: 0px" align="center"> <strong><em><font face="Maiandra GD">Mesut Çetintaş&#8217;ın Hasibe Mazıoğlu ile yaptığı  söyleşiden&#8230;</font></em></strong></p>
<p align="justify">   <font face="Maiandra GD"><font color="#ff0000"><strong><span class="resim_alt">   <font size="2">          -Sayın Mazıoğlu biraz kendinizden bahseder misiniz?    Gördüğünüz eğitim, yetiştiğiniz çevre hakkında neler söylersiniz? Neden    Türkoloji gibi bir alanı seçtiniz?</font></span></strong></font><font size="2"><font color="#ff0000"><strong><br />
</strong></font><br />
<img decoding="async" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2015/03/hasibe.jpg" align="left" hspace="8" /><em><span class="resim_alt">          </span>Burada    özel yaşamımı ve meslek hayatımı ayrıntılı olarak yeniden anlatmak    istemiyorum. Harward Üniversitesi yayınlarından </em>Journal of Turkish Studies<em>    (Türklük Araştırmaları) 21 1977, </em>Hasibe Mazıoğlu Armağanı I-III<em> ile    Bütün Yönleriyle Develi, Bilgi Şöleni, 26-28 Ekim 2002, Bildiriler, s.    425-429’da özel yaşamım ve meslek hayatımla ilgili bilgi bulunmaktadır. Bu    ikisinde bulunan bilgilere doğum yerim, doğum tarihim yetiştiğim çevre ve    ailemle ilgili olarak şunları ekleyebilirim:</em></font></font></p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Bana ‘Nerelisin?’ diye sorduklarında:    ‘Öğünmek gibi olmasın, Kayseriliyim’ derim. Aslında Kayseri’nin ilçesi olan    Develi’denim. Kayseri ile Develi arasında Erciyes Dağı vardır. Yalnız,    Develi’den Erciyes’in görünüşü değişiktir. Kayseri yönü kayalıklı, muhteşem    tek bir zirvedir. Develi’den ise düzgün üç zirve hâlinde görünür. Çok az    yükseklikte olan ortadaki zirvenin üzerinden yaz aylarında bile kar hiç eksik    olmaz. Develi’nin konumu Kayseri’den daha yüksekte, Erciyes’e daha yakın    olduğundan yazları serin olur. Kayseri ile Develi arası 80 km olup    Kayseri-Adana tren yolu üzerindeki Kayseri’nin İncesu ilçesinden ayrılan    asfalt bir yolla Erciyes’in güneyinde bulunan Develi’ye varılır. Develi’nin    bulunduğu yer sapa olup ticarete elverişli değildir. Bundan dolayı gençler    ancak okuyarak iyi bir gelecek elde edebilirler. Bu yüzden Develi’de bütün    çocuklar okutulur. </font></font></p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Develi’nin eski adı Everek’ti.    Selçuklular zamanında Everek’e 4 km uzaklıktaki tepenin üzerinde Dev Ali    adındaki bir Selçuklu kahramanı, askerî yönden önemli olan Kayseri-Adana    yolunun gözetlenmesi için bir gözetleme yeri kurmuş. Dev Ali adının halk    tarafından zamanla Develi biçiminde söylenmesinin yer adı olarak kullanıldığı    halkın anlattığı etimolojik bir açıklamadır. Cumhuriyet&#8217;ten sonra Everek adı    kullanılmamış, Develi bütün ilçenin adı olmuştur. Selçukluların kurduğu    gözetleme yeri olan Develi, Yukarı Develi adıyla Develi ilçesinin bir    mahallesidir. Bu yüzden XIX. yüzyılın tanınmış halk şairlerinden Seyranî    hakkında yayımlanmış ilk eserde Everek adının belirtilmesi gerekli görülmüş    olup: “Ahmet Hazım, Everekli Sânihât-ı Seyranî, 1924” yazılmıştır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Develi’de eskiden Ermeni ve Rum    çokmuş Ermenilerin çoğu “tehcir” olayında Suriye’ye gönderilmiş. Rumların    hepsi mübadele yoluyla değiştirilerek Yunanistan’a gitmişler, Türklerle    evlenen Rum kadınlardan çocuğunu bırakıp gidenler olmuş. Çocukları olan Ermeni    kadınlar Türk adları alıp Müslüman olduklarını söyleyerek Develi’de    kalmışlardır. Erkek çocuklar büyüyünce ayakkabıcılık, terzilik, marangozluk    gibi işler yaparlardı. Kadınların hepsinin kıyafeti aynı olup kalın siyah    kumaştan etek ve üstlük giyerlerdi. Bunun yas kıyafeti olduğunu sanıyorum.    Genç kadın ve kızların giyinişi normal ve sade idi. Cumhuriyet Döneminde pazar    günleri kiliseye giderek ayinlerini rahat yaparlardı. Develi’de kalanlar birer    birer İstanbul’a göçtüler ve çok zengin oldular. Ancak yeşil Everek’i hâlâ    unutmadıklarını söylerler.<br />
</font></font></p>
<p align="justify"><center><!--adsense#reklam_336x280--></center> <font face="Maiandra GD"><font size="2">  </font></font><br />
<font face="Maiandra GD"><font size="2"> <span class="resim_alt">          </span>Develi’nin Türk halkı XII. ve XIII.    yüzyıllarda Orta Asya’dan birbiri ardınca sürekli olarak Anadolu’ya gelen Oğuz    Türklerinden güneyde Maraş yoluyla gelmiş olan Türkmen aşiretleridir. Bu    tarihî yerleşme dolayısıyla Develi halkı ile Kayseri halkı arasında Erciyes    Dağı kadar fark vardır. Bu yüzdendir ki ben de Kayseri’de işe yaramayan    okumuşlar sınıfındanım.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">1928 Temmuzunda yeni Türk harflerini    öğretmek için ev kadınları ve okulu eski yazıda bitirenlerle okumakta olan    öğrenciler için “Halk Mektepleri” adıyla kurs açılmıştı. İlkokul ikinci    sınıfta olan küçük ablamın yanında ben de altı yaşında bu kursa giderek    okumayı öğrendiğimden, eylül ayında ilkokula başladım. 1933’te yaşımın    küçüklüğü nedeniyle ortaokula gidebilmem için mahkeme kararıyla yaşım    büyütülerek doğum tarihim nüfusa 1922 olarak kaydedildi.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Ortaokulda başarılı bir öğrenci idim.    Özellikle edebiyat ile Fransızca derslerinde durumum çok iyi idi. Edebiyatı üç    yıl Makbul Özdil Bey okuttu. Makbul Özdil Hoca deneyimli, bilgili, anlayışlı    ve çok kibar bir öğretmendi. Öğrencilerle ayrı ayrı ilgilendiğinden edebiyatı    bütün öğrencilerine sevdirmişti. Makbul Özdil Hocanın dersi beni de    etkilemişti. Edebiyatı çok seviyordum. Yazmış olduğum iki kompozisyon ödevimi    o zamanki adıyla Maarif Vekâletine gönderdiğini söyleyerek beni yönlendirmek    istemişti. 1940 yılının Haziran ayında Kayseri Lisesinin Edebiyat Şubesini    birincilikle bitirmemde ve Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk    Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmemde Makbul Özdil Hocamın beni yönlendirmesi    etkili olmuştur.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Türkolojiyi meslek olarak seçmemin    ikinci bir nedeni de ailemin edebiyata ve sanata olan sevgisi ve eğilimidir.    Fakültenin ikinci sınıfında iken İranlı bilgin şair Sa’di’nin tanınmış eseri   <em>Gülistan</em>’ı yaz tatilinde babamla birlikte okumuştuk. O zaman 60    yaşlarında olan babacığım rüştiyede okuduğu Farsçayı unutamamıştı. Hâlâ    sakladığım diplomasında (şahâdet-nâme) şu dersler yazılıdır: Arabî, Farisî,    Türkî, İmlâ ve İnşa, Tarih-i İslâm, Hesap, Hendese, Coğrafya, Sülüs, Rik’a.    Not toplamı pekiyi (aliyyü’l-a’lâ) olan Şahâdet-nâme Muallim-i Evvel,    Muallim-i Sâni ve beş mümeyyizin mühürlü imzası ile 1306’da Develi    Kaymakamlığı tarafından verilmiştir. Bugün edebiyat fakültelerinin Türk Dili    ve Edebiyatı Bölümünde Arapça, Farsça, Rik’a ve Sülüs (Paleografya) seçmeli    yardımcı ders olarak okutulmaktadır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2"> Ben doğduğumda babam 45, annem 42    yaşındaymış. İkisi erkek dört de kız kardeşin en küçükleri bendim. Anneciğim    Ankara’ya beni görmeye geldiğinde veya ağabeylerimin yanına gittiğinde babam,    annemin özlemiyle yazdığı şiirleri bizlere gönderirdi. Her iki ağabeyim de    vakit buldukça şiir yazarlardı. Büyük ağabeyim saz, küçük ağabeyim de keman    çalardı. Üç ablam eski yazı ile yeni yazıyı okurlar ve yazarlardı. Ortanca    ablam ut dersleri de almıştı. Ben müzikle hiç uğraşmadım. Türk müziği ile    klasik batı müziğini dinlemeyi severim. Benim de aruzla ve serbest olarak    yazılmış birkaç şiirim vardır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD"><font size="2"><font color="#ff0000"><strong><span class="resim_alt">          &#8211; Türk dili ile    kültürü ve medeniyeti arasında nasıl bir ilişki vardır?</span><br />
</strong></font><br />
<em><span class="resim_alt">          </span>Dil ile kültür ve medeniyet    arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bu konuda önce dil ile kültür arasındaki    ilişkiyi açıklamaya çalışayım. Yalnız daha önce kültürün ve medeniyetin    tanımının yapılması yararlı olacaktır. Kültür ve medeniyetle ilgili eserlerde    her ikisinin de çeşitli tanımları yapılmıştır. Burada ben kültürün kısa bir    tanımını yaptıktan sonra dil ile olan ilişkisini belirtmeye çalışayım: Kültür,    bir toplumun, bir ülke halkının tarih boyunca toplumsal yaşama biçiminin    bütünüdür. Kültür, o toplumun veya o ülke halkının gelenekleri, ahlak görüşü,    inancı, sanatı gibi toplumsal yaşama özgü maddi ve manevi bütün özelliklerini    içine alır. Dil ile kültürün ilişkisine gelince: Toplumsal bir varlık olan    insanlar konuşmak, düşündüklerini birbirlerine söylemek ihtiyacıyla dili    yaratmışlardır. Dil ile düşünce arasında sıkı bir bağ, karşılıklı bir    etkileşim vardır. Bir insan düşüncesini anlatırken kullandığı sözcüklere özen    gösterdiği ölçüde dilini geliştirir. Ancak dil, asıl eğitim ve öğretimle    geliştirilir. Eğitim ve öğretimde önde gelen en önemli araç dildir. Eğitim ve    öğretimle geliştirilmiş bir dille kültürün tanıtılması daha etkili olur. Bu    yüzden Türk kültürünün dünyaya tanıtılmasında Türk dilinin geliştirilmesi    büyük önem taşır. Türk Dil Kurumunun, daha ilk kurultayında “Türk dilini    kültürümüzün eksiksiz anlatım aracı durumuna getirmek” amacı belirtilmiştir    (İstanbul, 17 Ekim 1933, s. 10; S. D. I, 380).</em></font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Dilin medeniyetle olan ilişkisi    üzerinde durmadan önce medeniyetin de bir tanımını yapmaya çalışayım:    Medeniyet, bir toplumun veya bir ülke halkının toplumsal yaşamında bir sorunu    yoksa, insanlar düşünce ve inançlarını belirtmekte özgürse, başkalarının    düşünce ve inançlarına da saygılıysa, insan sevgisi, toplumsal yardım, hoşgörü    gibi insanlık duyguları gelişmişse, eleştiride gerçeği söylemekten    korkulmuyorsa ve kişinin onuru düşünülerek ölçülü davranılıyorsa o toplum    uygar olup medeniyette ilerlemiştir. Böyle bir toplumun insanları    birbirleriyle ilişkilerinde düşünceli ve nazik davranırlar. İnsanlar bu düzeye    eğitim ve öğretimle erişebilir. Dil ve kültür ilişkilerinde olduğu gibi bu    konuda da dil en başta gelen önemli bir araçtır. Uygarlık yani medeniyet    aileden başlayarak eğitim ve öğretimle gelişir. Eğitim ve öğretimin bütün    basamaklarında gençlere yukarıda tanımlamaya çalıştığım niteliklerin    kazandırılması, eğitim ve öğretimin bilimsel temele dayalı programlarla    düzenlenmiş olan Türk dili ve Türk kültürünün okutulup öğretilmesine bağlıdır.    Ulu önder Atatürk Türk milletinin kültürde ve medeniyette yükselebilmesi için    ilimde ve teknikte (fende) yüksek meslek sahiplerinin yetiştirilmesini    istemişlerdir (S. D. I. S. 230). Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en uygar    ülkeleri düzeyine eriştirmek yüce Atatürk için en büyük ideal olmuştur (S. D.    II, s. 271).</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD"><font size="2"><font color="#ff0000"><strong><span class="resim_alt">          -Üzerinde    çalışmalar yaptığınız Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesi göz önüne alınırsa Türk    dili, Türk kültürünü ve medeniyeti ne ölçüde yansıtmaktadır?</span><br />
</strong></font><br />
<span class="resim_alt">          </span>Eski Anadolu ve Osmanlı    <a href="https://www.bilgicik.com//" style="text-decoration: none">   <font color="#000000">Türkçe</font></a>sinin    Türk kültürünü ve medeniyetini ne ölçüde yansıttığı sorusunun yanıtı oldukça    geniştir. Bu geniş kapsamlı soruyu burada ancak özetleyerek yanıtlamaya    çalışayım:</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Eski Anadolu Türkçesi bilindiği üzere    12. yüzyıldan 1453’te İstanbul’un fethine kadar olan dönemdir. 1071’de    Malazgirt zaferiyle Oğuz Türklerine Anadolu’nun kapıları kesin olarak    açılmıştır. 12. yüzyılda Anadolu’nun Türkleştirilmesi mücadelesi verilirken    Oğuz Türklerinin sözlü gelenekle getirdikleri Oğuz Destanı, Ahmed-i Yesevî’nin    hikmetleri, din büyüklerinin kahramanlık destanları, Anadolu’da yaratılmış    olan <em>Battal-nâme</em>, <em>Dânişmen-nâme</em>, <em>Dede Korkut</em> gibi destan    ve hikâyelerle birlikte atasözleri, fıkralar ve masallar vb. ile Türk kültürü    Anadolu’da yerleşmektedir. Bunda savaşçı alperenlerin, şehirlerde ve köylerde    yerleşmiş Türk halkı ile aşiretler arasında dolaşan Ahmed-i Yesevî, Harezmli    Rıfâî, Kalenderî, Hayderî, vb. dervişlerle birlikte Rum (Anadolu) erenleri    abdalların yararları olmuştur. Orta Asya’da Cengiz’in askerlerinin korkunç    yıkıcı istilâsının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan bu derviş grupları    arasında Yesevî, Kübrevî, Rıfâî gibi Sünnî inançlı dervişler yanında, toplum    yaşamına ve karşı şeriata aykırı, Bâtınî düşünceler   <img decoding="async" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2015/03/hasibe.jpg" align="left" hspace="8" vspace="8" />taşıyan    Kalenderîler gibi yarı çıplak giyinişli, saç, sakal kaşlar tıraşlı cavlaklar (cevlakan)    denen dervişler bulunmaktadır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Ayrıca Cengiz istilâsından kaçarak    Anadolu’ya sığınmış büyük mutasavvıflar vardır. Daha önce Âlimlerin sultanı (Sultânü’l-ulemâ)    lâkabıyla ünlü Bahaüddin Sultan Veled, oğlu Mevlânâ Celâlüddin ile birlikte    Harezm’de Belh’ten ayrılmış, İran yoluyla Hicaz’a gitmiş, oradan Anadolu’ya    gelerek önce Karaman’da sonra da Konya’da yerleşmiştir. Sultanü’l-ulemâ’nın    talebesi ve Mevlânâ’nın hocası Seyyid Burhanüddin Tirmizî de Konya’da    yerleşmiş mutasavvıf bir bilgindir. Konya’da Sadrüddin-i Konevî, Mahmud-ı    Hayrânî, Kayseri ve Sivas’ta Necmüddin-i Dâye, Tokat’ta Fahrüddin-i Irakî gibi    büyük mutasavvıflar yaşamaktadır. Sadrüddin-i Konevî’yi yetiştiren Muhiddin    İbni Arabî de Anadolu’da büyük ilgi ve saygı görmüştür. Bu mutasavvıflar    eserlerini Farsça ve Arapça yazdıklarından dolayı bunların eserlerindeki    tasavvuf düşüncesinden ancak medreseden yetişmiş olan insanlar    yararlanmışlardır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Hacı Bektaş-ı Velî Horasan’dan (Nişabur-1271    Hacıbektaş) Anadolu’ya gelmiş bir mutasavvıftır. Ahmed-i Yesevî (öl. 1166)    etkisi altında kalarak onun ocağında yetişmiştir. Anadolu’ya Yesevî’nin    işaretiyle <em>geldiği Vilâyet-nâme</em> menkıbesinde anlatılır. Hacı Bektaş    Selçuklu Devleti’ne karşı isyan eden Baba İshak’ın müritlerindendir. Hacı    Bektaş-ı Veli <em>Makalât</em> adındaki eserini Arapça ile yazmıştır. Hacı    Bektaş şeriata bağlı bir mutasavvıf olduğunu <em>Makalât</em> adlı eseriyle    göstermektedir. Ahmed-i Yesevî’nin <em>Fakr-nâme</em>’siyle aynı konuda yazılmış    olan <em>Makalât</em>’da şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ile bunlara bağlı    kırk kapı anlatılır. 14. yüzyılda Yunus Emre’nin etkisi altında şiirler yazan    Said Emre <em>Makalât</em>’ı nesirle, 15. yüzyılda Muhammed Hatipoğlu manzum    olarak Türkçeye çevirmişlerdir. Esat Coşan <em>Makalât</em>’ın eksik ve dağınık    el yazmalarını karşılaştırarak tam metnini tespite çalışmış ve kurduğu metni    Türkçeye çevirmiştir (Seha Neşriyat, Ankara, 1971).</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD"><font size="2"><em><span class="resim_alt">          </span>Hacı Bektaş-ı Velî şehirlerde halk    arasında özellikle köylerde dolaşarak Türkmenlere tasavvufu anlatmış, onları    aydınlatıp doğru yola yöneltmeye çalışmıştır. Tanrı’ya sevgi ile    ulaşılacağını, Tanrı’nın niteliklerini taşıyan insanı sevmeyi, bütün    insanların kardeş olduğunu, bu yüzden dinî ayrılıkların gereksizliğini anlatan    Hacı Bektaş-ı Veli halk arasında büyük bir ün kazanmıştır. Bektaşîlik tarikatı    Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulmamıştır. Balım Sultan (öl. 1516) Hacı    Bektaş‘ın düşünceleriyle hakkında söylenegelen  menkıbeleşmiş bilgilerden de    yararlanarak Bektaşîlik tarikatının esaslarını kurmuştur. Bundan dolayı    Bektaşîler Balım Sultanı ikinci pir olarak kabul ederler. Hacı Bektaş’ın    menkıbeleştirilmiş olan hayatını 15. yüzyılın ilk yarısında II. Murad    zamanında yazıya geçirilmiş olan </em>Vilâyet-nâme<em>’den öğrenmekteyiz. (Abdülbaki    Gölpınarlı, </em>Vilâyet-nâme<em>, Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî,    İstanbul, 1958). </em></font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD"><font size="2"><em><span class="resim_alt">          </span>Hacı Bektaş’ın </em>Vilâyet-nâme</font><em><font size="2">’sinde    anlatıldığına göre Ahi Evren de Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadolu’ya Horasan’dan    gelmiş bir mutasavvıftır. Kırşehir’de kurduğu tekkesinde Horasan’dan getirdiği    Ahilikle ilgili düşüncelerini halka yaymaya çalışmıştır.    Dinî-tasavvufi-ekonomik bir lonca kuruluşu olan Ahilik 13. yüzyılın ikinci    yarısında Selçuklu Devleti’nin zayıfladığı, Moğollara verilen ağır vergiler    yüzünden halkın sıkıntı çektiği bir dönemde çok yararlı olmuş dinî-tasavvufî    toplumsal bir kuruluştur. Zengin kişilerin yardımıyla kurulan vakıfların    imarethanelerinde açlar doyurulmuş, yolcular yaptırılan hanlarda parasız    yatırılmış, yedirilmiştir. İlk kuruluşta dokumacılık ve dericilik (debbağlık)    geçerli iş olduğundan Ahi Evren ilk olarak debbağlık loncasını kurarak    loncanın şeyhi olmuştur. Ahi Evren insanların Ahilik yoluna girerek dine ve    tasavvufa bağlanıp çalışmakla iki dünya için de yararlı bir insan olmalarını    öğütlemiştir. 676 / 1277 tarihinde düzenlenmiş Arapça vakfiyesi Vakıflar Genel    Müdürlüğünde vardır. Vakfiyenin çevirisi de yaptırılmıştır. Elimizde başka    eseri yoktur.</font></em></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD">   <span class="resim_alt"><font size="2">          </font></span><font size="2">    13. yüzyılda Anadolu’da din ve tasavvufun iyice yerleşmiş ve yayılmış olması    edebiyat alanını da etkilemiştir. Şairlerin ve yazarların eserlerinde din ve    tasavvuf konusu ağırlıktadır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Mevlânâ bütün eserlerini Farsça    olarak yazmıştır. Mevlânâ’nın <em>Dîvân-ı Kebîr</em> veya <em>Şemsü’l-Hakayık</em>    adındaki Divanı’nında Türkçe ancak bir iki dize ve birkaç kelime vardır.    Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in Farsça Divan’ındaki tasavvuf konusunda    yazılmış olan Türkçe gazelleriyle Farsça yazılmış <em>İbtidâ-nâme</em>    mesnevisinde 76 Türkçe beyit, <em>Rebab-nâme</em> mesnevisinde 162 Türkçe beyit    vardır. Mecdut Mansuroğlu tarafından<em> Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri</em>    adıyla yayımlanmıştır (İstanbul 1958). Bu Türkçe şiirler daha önce Veled    Çelebi (İzbudak) tarafından <em>Dîvân-ı Türkî-i Sultan Veled</em> adıyla eski    harflerle bastırılmıştı (İstanbul 1341). Sultan Veled’in Türkçe şiirlerinde    dili kuru olup başarılı değildir. Kendisi de Farsça daha kolay şiir yazdığını    söyler. Mevlevîlik tarikatını Sultan Veled kurmuş ve 28 yıl Mevlevî    tarikatının şeyhliğini yapmıştır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Ahmed Fakih <em>Câmiü’n-nezâir</em>’de    bulunan “Çarh-nâme Der Bî-vefâî-i Rûzgâr” başlıklı tasavvufî şiiriyle ilk kez    Fuat Köprülü tarafından tanıtılmıştır. Köprülü, Fakih’in 13. yüzyılda yaşamış    olduğu görüşündedir. Mevlânâ’nın babası Bahâüddin Veled’in talebesi ve    Mevlânâ’nın da hocası olan Ahmed Fakih ile <em>Çarh-nâme</em> yazarı Ahmed Fakih    karıştırılmıştır. Mevlânâ’nın hocası Ahmed Fakih’in Konya’nın batısında    türbesi vardır. Türbenin kapısı üzerindeki taşta ölüm tarihi h. 618 ve 628    okunabilmektedir. Çünkü taşın tarih kısmında hafif bir kırıklık vardır. Ben de    Konya’da türbeyi ziyaret ettiğimde bu durumu gördüm.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD"><font size="2"><em><span class="resim_alt">          </span>British Museum Kütüphanesinde    Ahmed Fakih’in </em>Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe<em> adıyla Hicaz’a giderken    ziyaret ettiği camileri anlattığı 339 beyitli bir eserini buldum. Önce </em>   Türk Dili<em> dergisinde ve X. Türk Dili Kurultayı’nda eseri tanıttıktan sonra    yayımladım (TDK yayını 1974). Bu eserin de </em>Çarh-nâme<em>’nin yazarı Ahmed    Fakih’e ait olduğu kanaatindeyim.</em></font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD"><font size="2"><font color="#ff0000"><strong><span class="resim_alt">          -Bu duruma göre bir    yazar hem din hem de tasavvuf konusunda eser verebilir mi?</span><br />
</strong></font><br />
<span class="resim_alt">          </span>Bir yazarın hem din hem tasavvuf    konusunda eserler ve şiirler yazdığının örnekleri çoktur. Vezinleri aynı,    dilleri birbirinden farksız, konuları tasavvuf ve din olan <em>Çarh-nâme</em>    ile <em>Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerife</em>’nin ikisi de Ahmed Fakih’in    eseridir. Fuat Köprülü’nün <em>Çarh-nâme</em> yazarı Ahmed Fakih’in 13. yüzyıl    şairi olduğunu herhangi bir araştırma gereğini duymadan ben de kabul etmiştim.    Osman Fikri Sertkaya’nın Ahmed Fakih’in dil özelliği dolayısıyla 14. yüzyılın    ikinci yarısı ya da 15. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olabileceğini ve <em>   Çarh-nâme</em> sahibi olan Ahmed Fakih’ten başka bir Ahmed Fakih olduğunu ileri    sürmesi yetersiz bir dayanaktır. Bir eserin yalnız dili, yazıldığı zamanı    göstermeye yetmez. 13. yüzyılda Dehhânî’nin, 14. yüzyılın başında Yunus    Emre’nin (öl. 1320) dillerinin özelliğinden ve güzelliğinden dolayı 15. yüzyıl    başında yaşadıklarını söyleyebilir miyiz? Ben <em>Çarh-nâme</em> ile <em>   Mesâcidi’ş-Şerîfe</em> yazarı Ahmed Fakih’in en geç 14. yüzyılın ilk yarısında    yaşamış olacağını söyleyebilirim.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">13. yüzyıl şairlerinden Dehhânî    Horasan’dan gelerek Konya’da I. Alâüddin Keykubad (veya III. Alâüddin Keykubad)    zamanında yaşamıştır. Dehhânî’nin Alâüddin Keykubad’a yazdığı bir kasideyle 6    gazeli vardır. Kasidesinde memleketine dönmesi için padişahtan izin    istemektedir. Alâüddin Keykubad’ın emriyle yazdığı 20 bin beyitli Farsça    Şehnâme kaybolmuştur. Dehhânî usta bir şairdir. Kasidesinde ve gazellerinde    dilinin güzel ve akıcı olması Farsçayı çok iyi bilmesi yüzündendir. Anadolu’da    divan şiirini ilk başlatan şair Dehhânî’dir.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Şeyyad Hamza’yı da ilk kez tanıtan ve    13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış olduğunu bildiren Fuat Köprülü’dür. Şeyyad    Hamza gezgin bir şair olup aruz ve hece vezinleriyle din ve tasavvuf konusunda    şiirler yazmıştır. Kızının Akşehir’de bulunan mezar taşından, Şeyyad Hamza’nın    Akşehir’den veya yöresinden olduğu sanılmaktadır. Din dışı konuda iki gazel    ile doğu Türkçesine yakın bir de gazel yazmıştır. Şeyyad Hamza’nın <em>Yûsuf ve    Zeliha</em> mesnevisi Anadolu’da bu konuda yazılmış ilk eserdir. <em>Yûsuf ve    Zeliha</em>’nın elde bulunan tek ve bozuk yazması Dehri Dilçin tarafından Türk    Dil Kurumu yayını olarak bastırılmıştır (1946). 1529 beyit olan eldeki tek    yazmada bulunan dil bozuklukları düzeltilemediğinden eserin dilinden yeterince    yararlanılamamaktadır. Metin Akar tarafından yayımlanan bir kasidesinde veba    salgınını anlatması, kasidenin sonunda tarihini de vermiş olmasından Şeyyad    Hamza’nın 14. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kesinleşmiştir. Metin Akar bu    önemli bilgiyi V. Millî Türkoloji Kongresi’ndeki (1983) bildirisiyle    duyurmuştur.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14.    yüzyılın başlarında yaşamış olan Yunus Emre (1240-1320) yalnız Eski Anadolu    Türkçesi döneminin değil Anadolu’da gelişen Türk dili ve edebiyatının en büyük    ilk şairidir. Yunus Emre, dehasıyla Oğuzcanın yaşadığı dönemde mükemmel edebî    bir dil olduğunu şiirleriyle göstermiştir. 13. yüzyılda Anadolu’yu kaplamış    olan tasavvuf düşüncesini en rahat bir söyleyişle şiirlerinde anlatmıştır.    Yunus Emre’nin içtenlikle söylediği şiirleri sekiz yüzyıl boyunca canlılığını    yitirmemiş, her devirde halkın en çok severek okuduğu tek şairimiz olmuştur.    İlahi aşkın yüceliğini, Tanrı aşkının gerçek aşk olduğunu içten duymuş, gece    ve gündüz (dün ü gün) hep bu heyecanın coşkusuyla yaşamıştır. Bazı yazarların    hümanist (insanlık yanlısı) bir şair olduğunu vurguladıkları Yunus Emre insan    sevgisinde ruhunun bütün inceliklerini doruğa çıkarmıştır. Tasavvuf ona yetmiş    iki millete bir gözle bakılmasını öğretmiştir.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Yunus Emre’nin en çok okunan şiirleri    hece vezniyle millî nazım birimimiz olan dörtlük biçiminde söylenmiş    olanlardır. Bunlar yazma Yunus Emre divanlarında divan şairlerinin şiirleri    gibi beyitler hâlinde yazılmıştır. Onun aruz vezniyle yazdığı şiirleriyle <em>   Risâletü’n-Nushiyye</em> adındaki tasavvuf ve ahlak konulu mesnevisi de ustaca    yazılmış şiirlerdir. Yunus Emre’nin dili arı bir Türkçe değildir. Arapça ve    Farsça kelimelerin de kullanıldığı herkesin anlayabileceği sade bir Türkçedir.    Yunus Emre’nin etkisiyle 14. yüzyılda şiirler yazan Said Emre ile tasavvuf    konusunda manzum ve mensur eserler yazmış olan Kaygusuz Abdal tasavvufi halk    edebiyatını başka bir deyişle tekke edebiyatını başlatmışlardır.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">14. yüzyıldan 15. yüzyılın ortasında    1453 İstanbul’un alınmasına kadar süren Beylikler Döneminin Türk dilinin    gelişmesine büyük katkısı olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti Döneminde    Anadolu’nun uç sınırlarına çoğu Türkmen aşireti olan beyler yerleştirilmişti.    Selçuklu Devleti 1343’te Moğollara Kösedağ Savaşı’nda yenilmiş, 1346’da Sultan    II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in de ölümüyle büsbütün zayıflayarak Moğolların    egemenliği altına girmiştir. Selçukluların gücünü yitirmesini ve Moğolların    bütün Anadolu’yu ele geçirmemiş olmasını fırsat bilen uç beylerinin    özgürlüklerini elde etmesiyle büyüklü küçüklü yirmi kadar beylik ortaya    çıkmıştı. Beyliklerin başında bulunan beylerin yeterli kültürleri    bulunmadığından, Arapçayı ve Farsçayı da bilmediklerinden bilginleri,    yazarları ve şairleri korumuşlar, kendilerinin ve halkın yararlanması için    onlardan din, ahlak, tarih, tıp gibi konularda eserler yazmalarını, tanınmış    Arapça ve Farsça eserlerinden de Türkçeye çeviriler yapmalarını istemişlerdir.    Bundan dolayı yazarların ve şairlerin sayıları arttığı gibi telif ve tercüme    pek çok eser yazılmıştır. Din ve tasavvuf konusunda yazılan eserlerden başka    din dışı konularda da eserler, şiirler yazılmış, şairler divanlar    düzenlemişlerdir. 14. yüzyılda yazılmış bütün eserlerde 13. yüzyılda olduğu    gibi Arapça, Farsça kelimeler ve tamlamalar bulunmakla birlikte Türkçe    kelimeler ağırlıkta olup dil çok sadedir.</font></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span class="resim_alt"><font face="Maiandra GD"><font size="2">          </font></font></span><font face="Maiandra GD"><font size="2">Beyliklerde beyler birbirleriyle    yarışırcasına bilginleri, yazarları, sanatçıları koruduklarından beyliklerin    bazılarında daha çok eser ortaya konmuştur. Aydınoğulları bölgesinde Hacı Paşa    adıyla ünlü Celâlüddin Hızır (1325-1425) tıpta Arapça olarak çok önemli    eserler yazmıştır. Aydınoğlu Mehmed Bey adına 1381’de Arapça olarak yazdığı <em>   Şifâu’l-eskam ve devâu’l-âlâm</em> adlı önemli eserinden dolayı Hacı Paşaya    Anadolu’nun İbn-i Sînâ’sı denilmişti. Mehmed Bey adına <em>Kısasu’l-Enbiya</em>    ile <em>Tezkiretü’l-Evliyâ</em> adında iki eser de Arapçadan çevrilmiş olup    kimin çevirdiği bilinmemektedir. Mehmed Beyin oğlu İsa Beyin isteği üzerine    Hacı Paşa, tıptaki bilgisini <em>Teshîlü’ş-şîfâ</em> adlı eseriyle özetleyerek    onun yararlanmasını sağlamıştır. Kütüphanelerde kısaca <em>Teshîl </em>adıyla    kayıtlı olan bu eser halk tarafından da çok okunmuştur. Fahrî adındaki şair    İsa Beyin isteği üzerine Nizâmî’nin Farsça <em>Hüsrev ü Şîrin</em> mesnevîsini    Türkçeye çevirmiştir (Barabara Flemming, 1974, Wiesbaden). Mehmed Beyin oğlu    Aydınoğlu Umur Bey adına Kul Mes’ud aslı Sanskritçe olan ahlaki hayvan    hikâyeleri Kelile ve Dimne’yi Farsçadan Türkçeye çevirmiştir.</font></font></p>
<p style="color: #c0c0c0; font-size: 10pt; padding-bottom: 0px" align="justify">&nbsp;</p>
<p style="color: #c0c0c0; font-size: 15pt; padding-bottom: 0px" align="right"> <span lang="en"><font face="Maiandra GD"> <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-2/" style="text-decoration: none; font-weight: 700"> <font color="#6699ff">»  Devamı »</font></a></font></span></p>
<p style="text-align: center"><strong><font face="Maiandra GD"> <span style="font-size: 15pt"><font color="#808080"><span lang="tr">|</span></font><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/onemli-turkologlar/">»<span lang="tr">  Önemli Türkologlar Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <font color="#808080">|</font></span></span></font></strong></p>
<p style="text-align: center"><span lang="tr"><strong> <font style="font-size: 10pt" color="#ff0000" face="Maiandra GD">Not:</font><font style="font-size: 10pt" color="#808080" face="Maiandra GD">  İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…</font></strong></span></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati/">Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu – (Hayatı)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu &#8211; (Hayatı &#8211; 2)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-2/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-2/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Dec 2007 22:48:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Önemli Türkologlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Türkologlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglu]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglu Biyografisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglu Kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Hasibe Mazioglunun Yasami]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Hasibe Mazioglu]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Hasibe Mazioglunun Hayati]]></category>
		<category><![CDATA[Türkoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Türkolojiye Gönül Verenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu (Hayatı &#8211; 2) Mesut Çetintaş&#8217;ın Hasibe Mazıoğlu ile yaptığı söyleşiden&#8230; Germiyan Beyliğinde Şeyhoğlu Sadrüddin Merzuban-name ile Kabus-name’yi Germiyanoğlu Süleyman Şah adına Farsçadan çevirmiştir. Merzuban-name aslı Hintçe olan öğretici hayvan hikâyeleridir. Sadrüddin’in Farsçadan yaptığı bu çeviri Zeynep Korkmaz tarafından yayımlanmıştır (1973). Kabus- name de Farsça bir nasihatname olup öğretici bir eserdir. II. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-2/">Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu – (Hayatı – 2)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="color: #1f86de; font-size: 14pt; padding-bottom: 0px;" align="center"><strong><span style="font-family: 'Maiandra GD'; font-size: x-large;">Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu</span><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: 18pt;"><br />
</span></span><span style="font-size: 15pt; color: #ff6600; font-family: 'Maiandra GD';"> (Hayatı &#8211; 2)</span></strong></p>
<p style="color: #c0c0c0; font-size: 10pt; padding-bottom: 0px;" align="center"><strong><em><span style="font-family: 'Maiandra GD';">Mesut Çetintaş&#8217;ın Hasibe Mazıoğlu ile yaptığı söyleşiden&#8230;</span></em></strong></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"> <span style="font-size: small;"><br />
<em>Germiyan Beyliğinde Şeyhoğlu Sadrüddin </em>Merzuban-name<em> ile </em>Kabus-name<em>’yi Germiyanoğlu Süleyman Şah adına Farsçadan çevirmiştir. </em>Merzuban-name <em>aslı Hintçe olan öğretici hayvan hikâyeleridir. Sadrüddin’in Farsçadan yaptığı bu çeviri <img decoding="async" class="alignleft size-full wp-image-98183" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2007/12/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati.jpeg" alt="prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati" width="148" height="146" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2007/12/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati.jpeg 148w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2007/12/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-50x50.jpeg 50w" sizes="(max-width: 148px) 100vw, 148px" />Zeynep Korkmaz tarafından yayımlanmıştır (1973). </em>Kabus- name<em> de Farsça bir nasihatname olup öğretici bir eserdir. II. Murad’ın emriyle Mercimek Ahmed’in sade bir dille yaptığı </em>Kabus-name<em> çevirisi bastırılmıştır. (O. Ş. Gökyay, İstanbul, 1944) Şeyhoğlu Mustafa’da 1387’de yazdığı 7640 kayıtlı büyük mesnevîsi </em>Hurşid-nâme<em>’yi de Germiyan Beyi Süleyman Şah adına yazmıştı. Candaroğullarından İsfendiyar Beyin adına </em> Cevâhirü’l-esdâf<em> adıyla </em>Kur’an<em> çevirisi yapılmıştır.</em><br />
Beylikler zamanında hayvan bakımı ile ilgili olarak <em>Baytar-nâme</em> çevirisi avcılıkla ilgili <em>Bâz-nâme</em>, kıymetli taşlar hakkında <em>Cevâhir-nâme</em>, rüyaları açıklayan <em>Tabir-nâme</em> gibi pratik hayatta yararlı olan eserler de yazılmıştır. Beyliklerin başındaki beyler yazarları, şairleri, sanatkârları koruyarak beyliklerini kültür ve sanat yönünden değerli ve güzel eserlerle zenginleştirmişlerdir. Camiler, medreseler, hanlar, hamamlar gibi yapılarda mimarlar kendilerine özgü değerli buluşlar göstermişlerdir. Taş ve tahta işçiliğinde insanı hayrette bırakan incelikte ve güzellikte sanat eserleri yaratılmıştı.</p>
<p>Yukarıda Beylikler Döneminde yazılmış olan eserlerden çok kısa olarak söz edebildim. Bu dönemde yazılmış olan bütün eserler hakkında <em>benim Türk Ansiklopedisi</em>’ne yazdığım Eski Türk Edebiyatı maddesinde daha geniş bilgi bulunmaktadır (cilt XXXII, 1982, s. 80-134) 14. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Gülşehrî ile Âşık Paşa iki büyük mutasavvıf şairdir. Gülşehrî’nin <em>Mantıku’t-tayr</em> ve Âşık Paşanın <em>Garib-nâme</em> adlı mesnevileri halka tasavvufu öğretmek için yazılmış iki önemli eserdir. Adı Süleyman olan Gülşehrî Ahi Evren’in dervişidir. Gülşehrî Kırşehir (Gülşehir)’de kurduğu tekkesinde tasavvufu özellikler de Mevlevîliği yaymıştır. Gülşehrî <em>Mantıku’t-tayr</em> adlı eserini 1317’de bitirir. Eser İranlı tanınmış mutasavvıf şair Feridüddin Attâr’ın <em>Mantıku’t-tayr</em> adlı eserinden yapılmış bir çeviridir. Ancak Attâr’ın eserinin tam bir çevirisi değildir. Attâr’ın eserine bazı yerlere Mevlâna’nın <em>Mesnevî</em>’sinden, <em> Kelile ve Dimne</em>’den, <em>Kabus-name</em>’den alınmış olan metne uygun hikâyeler konularak yapılmış bir çeviridir. Böylece Gülşehrî’nin <em>Mantıku’t-tayr</em>’ı telif bir eser hâlini almıştır. Gülşehrî <em>Mantıku’t-tayr</em>’ın içinde Kudûrî (972-1037) den fıkıhla ilgili manzum bir çeviri yaptığını yazmışsa da eser elde yoktur. Gülşehrî bir gazelinde kasideler, gazeller yazdığını söyler. Ancak elimizde yalnız yedi gazeli vardır. (A. Sırrı Levend, <em>Mantıku’t-tayr</em>, TDK yayını, tıpkı basım, s. 30-31) Gülşehrî’nin tasavvuf konusunda Farsça olarak yazıdğı <em>Felek-nâme</em> (Sadettin Kocatürk, Ankara 1982) ile <em> Kerâmât-ı Ahi Evren</em> (Franz Taeschner, Wiesbaden 1955) yayımlanmıştır. Bu son eserin Gülşehrî’nin olduğu şüphelidir. Gülşehrî’nin bir şair olduğu Mantıku’t-tayr’ı ile gazellerinden anlaşılmaktadır. Gülşehrî’nin dili sade, üslubu akıcıdır. Şiirlerinde şairliği ile övünmüş olduğundan çağdaşı şair Ahmedî tarafından eleştirilmiştir.</span></span></p>
<p><center><!--adsense#reklam_336x280--></center></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Âşık Paşa da Gülşehrî gibi 14. yüzyılın önemli bir kültür merkezi olan Kırşehir’dendir. Âşık Paşa&#8217;nın dedesi Baba İlyas Anadolu’ya Horasan’dan gelmiştir. Babası Muhlis Paşa Anadolu’da doğmuştur. Kırşehir’de doğan Âşık Paşa iyi bir öğrenim görmüş, Arapçayı, Farsçayı ve İslami ilimleri öğrenmiştir. Oğlu Elvan Çelebi <em>Menâkıbu’l-Kudsiye</em>’sinde yazdığına göre Âşık Paşa dünya işleri ile uğraşmayıp kendisini yalnız tasavvufa vermiş bir mutasavvıftır. 10 bin beytin üzerinde olan <em>Garib-nâme</em> eserini halka tasavvufu öğretmek için yazmıştır. Mevlâna’nın <em>Mesnevi</em> ile halka tasavvufu öğretmek ve yaymak isteğini Âşık Paşa Türk diliyle yazarak yerine getirmiştir. Âşık Paşa&#8217;nın 1330’da bitirdiği <em>Garib-nâme</em>’de Türk diline kimsenin önem vermemesi ve Türklerin hiç beğenilmemesi yüzünden millî duygularını yaralamıştır. <em>Garib-nâme</em>’de dile getirdiği yakınmaları arasındaki &#8221;Türk diline kimesne bakmazıdı <em>Türklere hergiz gönül akmazıdı</em>&#8221; <em>beytiyle Türk’e ve Türkçeye önem verilmesini istemiştir. Âşık Paşa&#8217;nın bu ünlü beyti dilini seven her Türk için geniş anlamlı özlü bir söz, bir uyarıdır. Türk Dil Kurumu </em>Garib-nâme<em>’nin güzel bir yazma nüshasının metnini tıpkıbasım olarak 4 cilt hâlinde yayımlamıştır (İstanbul 2000). Eser Kemal Yavuz tarafından baskıya hazırlanmıştır.</em></span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><em>Eski Anadolu Türkçesinde dinî-destani konuda yazılmış mesneviler de vardır. Peygamber’in mucizelerinin anlatıldığı </em>Kesikbaş Destanı<em>, </em>Güvercin Destanı<em>, </em>Ejderha Destanı<em>, </em>Geyik Destanı<em> gibi. Bunların yazarları belli değildir. Destanın bir yazmasının (altında bulunan ad ile) değişik nüshalarında farklı adlar bulunduğundan yazar ile destanı anlatan karıştırılmıştır. Bu yüzden destanı yazanın hangisi olduğunun tespit etmek güçtür. Dinî-destani konularda yazılmış başka mesneviler de vardır. Tursun Fakı’nın </em>Kıssa-i Mukaffa<em> adıyla Peygamber’in Mukaffa adındaki putla savaşı, Maazoğlu Hasan’ın Selâsil Kal’ası, Cenâdil Kal’ası savaşları, Meddah Şâzî’nin Maktel-i Hüseyin’i gibi konularda yazılmış bu dinî-destanî hikâyeler halk meclislerinde kıssa-hân denilen hikâye okuyucular tarafından anlatılmıştır. Dinî-destani mensur destanlardan Hamzavî’nin Hamza-nâme’si, Ebû Müslim Destanı, Battal-nâme, Dânişmend-nâme, Dede Korkut Destanı da halk meclislerinde okunan ve ilgiyle dinlenen hikâyelerdir.</em></span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><br />
<img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft size-medium wp-image-98184" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2007/12/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-300x225.jpg" alt="prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati" width="300" height="225" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2007/12/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-300x225.jpg 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2007/12/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati.jpg 480w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />14. yüzyılda şair ve yazar sayısının arttığını din ve tasavvuf dışı şiirler ve eserler yazıldığını ve divanlar düzenlendiğini söylemiştim<em>. Kadı Burhanüddin’in Divanı</em>’nın British Museum’da bulunan tek yazma nüshasının Türk Dil Kurumu tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır (1944). Muharrem Ergin tıpkıbasım hâlindeki <em>Kadı Burhaneddin Divanı</em>’nı yeni harflerle yayımlamıştır (1980). Ahmedî Divanı basılmamıştı. Tunca Kortantamer’in doktora tezi olan Ahmedî Divanı üzerindeki incelemesi Almanya’da bastırılmıştır (Fribourg, 1973). Şeyhî Divanı’nın en eski yazmasının tıpkıbasımı Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanmıştır (1946). Divanın içinde bulunan Har-nâme 126 beyitli küçük bir mesnevi olup sosyal hiciv konusunda yazılmıştır. Har-nâme Divan şiirinde zarif ve ince hiciv örneği olarak çok tanınmış bir mesnevîdir. Ali Nihat Tarlan’ın <em>Şeyhî Divanı’nı Tetkik</em> (1964) adlı önemli eserinden başka Mustafa İsen-Cemal Kurnaz Şeyhî Divanı’nı yeni harflerle bastırmıştır (Akçağ yayını, Ankara 1990).</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Ahmed-i Dâî <a style="text-decoration: none;" href="https://www.bilgicik.com//"> <span style="color: #000000;">Türkçe</span></a> ve Farsça olmak üzere iki divan düzenlemiştir. Türkçe Divanı’nı Mehmet Özmen yayımlamıştır (Konya, 1949). Ahmed-i Dâî’nin hayatı ve eserleri üzerinde İsmail Hikmet Ertaylan değerli bir monografi yayımlamıştır (İstanbul 1952). Fatih’in babası II. Murad’a Şehzadeliğinde hocalık yapmış olan Ahmed-i Dâî’nin eserleri hakkında Ertaylan ‘ın kitabında verilen eserler içerisinde ona ait olmayanlar da vardır. Bununla birlikte Ahmed-i Dâî kesin olarak 13 değerli eser yazmıştır. Şehzade Murad’ın yararlanması için yazdığı <em>‘Teressül</em> mektup yazma kurallarını öğreten bir inşa kitabı olup medreselerde de okutulduğundan kütüphanelerde yazma nüshaları çoktur.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">14. yüzyılda Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış belli başlı mesneviler Ahmedî’nin tıp konusunda yazılmış <em>Tervîhü’l-ervâh</em>’ı 10 bin beyit dolayında büyük bir mesnevi olup basılmamıştır. Ahmedî’nin tanınmış bir mesnevî olan 8754 beyitli <em>İskender-name</em>’si bastırılmıştır (İsmail Ünver 1983). Şeyhî’nin 6944 beyit olan <em>Hüsrev ü Şîrin</em>’i Faruk Timurtaş tarafından bastırılmıştır (İstanbul, 1963). Daha sonraki yüzyıllarda bu konuda yazılmış olan mesnevilerin de en güzeli olduğu görüşü yaygındır. Şeyhî’nin Divan’ı içinde bulunan 126 beyitli sosyal mesnevîsinden daha önce söz etmiştim. Ahmed-i Dâî’nin <em>Çeng-nâme</em> adındaki tasavvufi-temsilî eseri orijinal konusuyla dikkat çekici bir mesnevidir (Gönül Alpay Tekin, Cambridge, 1975).</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış olup konularının ağırlığı din ve tasavvuf dışı olan romantik aşk hikâyeleri vardır. Bunların çoğu bastırılmıştır. Yayımlanmamış olanlar daha azdır. Bunlar <em>Yûsuf ile Züleyhâ</em>, <em>Ferhâd ile Şîrin</em> veya <em>Hüsrev ü Şîrin</em> vb. adlarla yazılmış olan mesnevilerdir. Bunlar İran edebiyatında daha önce yazılmış olan mesnevilerin çevirileridir. Şairlerimiz İran şairlerinin yazdıkları mesnevileri çevirirken çok kez yalnız konuyu alarak olaylarda değişiklikler yapmışlar, bazı olayları eklemişler veya çıkarmışlardır. Mesnevideki kahramanların adlarını da ya aynen almışlar veya değiştirmişlerdir. Şairlerimiz yaptıkları bu değişikliklerle kendi şairlik güçlerini gösterebilmek için edebî bir yarış yapmak gereğini duymuşlardır. Yazarların bir konuyu birkaç kez yazmalarının İslami edebiyatta ve Batı edebiyatlarında örneği çoktur. Hatta hem İran şairleri hem divan şairleri aynı konuyu birkaç kez yazmışlardır. Önemli olan konunun işlenişi ve ortaya konan eserin sanat değeridir.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Eski Anadolu Türkçesiyle <em>Kur’an</em>’daki Yûsuf Suresi’den ilham alınarak romantik mesneviler yazılmıştır: Bunlardan Şeyyad Hamza’nın <em>Yûsuf ve Zelihâ</em> mesnevisini Dehri Dilçin’in yayımladığını söylemiştim (TDK yayını İstanbul 1946). Sulı Fakih’in <em>Yûsuf ve Zeliha</em>’sı yayımlanmamış olup üç bin beyitten fazladır. Erzurumlu Darîr’in <em>Kıssa-i Yûsuf </em>da denilen <em>Yûsuf ü Züleyhâ</em> mesnevisi Leylâ Karahan tarafından bastırılmıştır (TDK yayını, 1994).</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Nizâmî aslında Türk olan büyük bir şairdir. Farsça ile yazdığı beş mesnevisi (Penc Genc) bizim şairlerimizi çok etkilemiştir. Eski Anadolu döneminde Nizâmî’nin mesnevileri az çok değiştirilerek Türkçeye çevrilmiştir. Bunlardan Şeyhoğlu Mustafa’nın 1387 de yazdığı 1740 beyitli <em>Hurşid-nâme</em>’sini Hüseyin Ayan Atatürk Üniversitesi yayını olarak bastırmıştır (1979). Ahmedî’nin 1403’te yazdığı 4799 beyit olan <em>Cemşîd u Hurşîd</em> mesnevisini Mehmet Akalın Atatürk Üniversitesi yayınları arasında bastırmıştır (Ankara, 1975).</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Yine Nizâmî’nin Eski Anadolu Türkçesiyle yapılan çevirilerinden Fahrî’nin 1367’de yazdığı <em>Hüsrev ü Şîrin</em>’i Barbara Flemming tarafından yayımlanmıştır (Wiesbaden 1975). Şeyhî’nin II. Murad adına çevirdiği <em>Hüsrev ü Şîrin</em> mesnevîsi Faruk Timurtaş tarafından bastırılmıştır (İstanbul 1990).</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış <em> Süheyl ü Nev-bahâr</em> ile <em>Işk-nâme</em> mesnevilerinin Farsça hangi eserlerden çevrilmiş olduğu belli değildir. 1354’te yazılmış olan 5703 beyitli <em>Süheyl ü Nev-bahâr</em> Hoca Mes’ud tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Cem Dilçin’in doktora tezi olarak hazırladığı eseri Atatürk Kültür Merkezi bastırmıştır (Ankara 1991).</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Mehmed’in <em>Işk-nâme</em>’si Ferrûh ile Hümâ arasındaki aşkın hikâyesidir. Farsça aslından Doğu Türkçesine nesirle çevrilmiş bu hikâyeyi Mehmed manzum olarak yazmıştır. 8000 beyitten fazla olan hikâye 1398’de bitirilmiştir. Bibliothèque Nationale’de tek yazması bulunan bu romantik mesnevîyi Sedit Yüksel yayımlamıştır (İstanbul, 1965).</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><em>Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığım Eski Anadolu Türkçesi Döneminde bilginlerin, şairlerin, sanatkârların eserleriyle Türk dilinin, Türk kültürünü ve medeniyetini geniş ölçüde yansıtmış olduğu açıkça görülmektedir.</em></span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><span style="color: #ff0000;"><strong><span class="resim_alt"> -14. yüzyıldaki bu edebî miras Osmanlı Devleti Döneminde şair ve yazarları nasıl etkilemiştir?</span><br />
</strong></span><br />
Fatih Sultan Mehmed 1453’te Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezini fethederek Osmanlı Devleti’ne başkent yapınca en büyük arzusu öncelikle İstanbul’u doğunun en büyük kültür merkezi yapmak olmuştur. Bunun için İran’dan, Arabistan’dan gelen şairlere ve sanatçılara çok ilgi göstermiştir. Padişahın bu ilgisi İstanbul şairlerinin yakınmalarına neden olmuştur. İyi bir şair ve usta bir hattat olan Priştinalı Mesihî şöyle yakınır:</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><em>Mesihî gökten insen sana yer yok</em> <em>Yürü var gel Arabdan ya Acemden</em> Fatih’in amacı Araptan ve Acemden gelen şair ve sanatçıların Türk şair ve sanatçılarını yetiştirmesidir. Ne var ki bu durum Türk şairlerinin Arapça ve Farsçaya daha çok yönelmelerine neden olmuştur. Bu duruma tepki olarak 15. yüzyılda Aydınlı Visâlî, 16. yüzyılda Edirneli Nazmi, Tatavlalı Mahremî Arapça Farsça kelime kullanmadan şiirler yazarak “Türkî-i basît” denen bir yol açmak istemişlerse de özellikle o dönemde şairler için çok zor olan bu tarz tutunmamıştır. Bu yüzden edebiyat tarihimizde Klasik Devir denen 16 ve 17. yüzyıllarda divan şiirinde Türkçe daha çok kaside alanında Arapçanın ve Farsçanın gerisinde kalmıştır.16. yüzyılda özellikle de 17. yüzyıldan itibaren mesnevilerde yerli renklere önem verilmesinin gittikçe artması Türkçenin daha çok kullanılmasına yardım etmiştir. Türk dili sağlam gramer yapısıyla kaside ve özellikle de gazelde ahenkli ve güzel sesini her yüzyılda daha çok duyurmuştur. Böylece Osmanlı Türkçesi şiir alanında doruğa yükselmiştir. Ancak Osmanlı Türkçesinin Türk kültürünü ve medeniyetini yeterince yansıtmış olduğu söylenemez.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><span style="color: #ff0000;"><strong><span class="resim_alt"> -Bir Türkolog olarak Eski Anadolu Türkçesini ele alırsak, söz gelimi 12. ve 14. yüzyıl Anadolu Türkçesi ile Orta Asya Türkçesi ne kadar benzeşmektedir?</span><br />
</strong></span><br />
12. ve 14. yüzyıl Anadolu Türkçesi ile aynı yüzyılda Orta Asya’daki Türkçesi kökleri bir olan iki lehçedir. Coğrafi ve tarihî sebeplerle aralarında farklılıklar meydana gelmiştir. Bu yüzden kelimelerdeki fonetik ayrılıklar yanında kelime yapımında (morfoloji) kelimelerin önüne ve sonuna getirilen eklerde değişiklikler olmuştur. Ayrıca yakın komşularından giren yabancı kelimelerle söz hazineleri değişmiştir. Doğu Türkçesi benim çalışma alanım değildir. Bu konuda örneklerle karşılaştırmalar yapılarak her iki lehçe arasındaki ayrılıkların birer birer gösterilmesi gerekir.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><span style="color: #ff0000;"><strong><span class="resim_alt"> -Türk medeniyetinin nasıl bir geleceğe uzandığını Türk dilinden yola çıkarak nasıl açıklayabiliriz?</span><br />
</strong></span><br />
İlimde ve teknikte ilerlemiş ülkelerin çalışma yöntemlerinden, ilim ve teknik alanlardaki üstünlüklerinden yararlanabilmek için Türkçenin ilim dili olarak geliştirilmesi üzerinde önemle durmamız gerekmektedir. Ancak bu sayede medeniyette ilerleyebiliriz. Türkiye’de eğitim ve öğretimin bazı meslek okulları ve üniversitelerde yabancı dilde yapılmasının Türkçenin bilim dili olarak gelişmesini önleyeceği kanısındayım. Medeniyette ilerleyememenin en büyük sebebi budur. Bilimde kullanılan yabancı terimlere Türkçe karşılıkların bulunması Türk dilinin bilim dili olarak gelişmesinin tek yoludur. Ancak pek çok ulusun ortak olarak kullandığı yabancı sözcüklerden televizyon, radyo sinema gibi yaygın olanları biz de kullanıyoruz. Yalnız bunlarla ilgili terimlere Türkçe karşılıklar bulmalıyız. Devlet dairelerinde, hastanelerde yabancı bir çok kelime ve terim maalesef yerleşmiş durumda. Medya, spor ve moda yoluyla giren yabancı kelimeler bir bilgiçlik gösterisi olarak kullanılıyor. Mağazalar, dükkânlar, çiçekçiler vb. tabelalarında yabancı kelime yazarak müşteri çekmeye çalışıyor. Onlar için para millî duygudan önce geliyor. Bütün bunlar dil bilincimizin yetersiz olmasından ileri geliyor. Bu bilinci ancak eğitimle güçlendirebiliriz. İlkokulda ve ortaöğretimde Türk diline ve kültürüne ağırlık verilip okutulması yararlı olacaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Türk dili bilimsel bir dil olarak gelişmedikçe Türk medeniyeti çağdaş bir düzeye erişemeyecektir.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><span style="color: #ff0000;"><strong><span class="resim_alt"> -Bir Türkolog olarak tarihten günümüze Türkiye Türkçesi açısından düşünecek olursak bir dil felsefesinden söz edilebilir mi?</span><br />
</strong></span><br />
Türkler Orta Asya’da tarih sahnesinde göründükleri çok eski dönemlerden beri <em>dillerini yitirmeyerek</em> varlıklarını ve kimliklerini koruyabilmişlerdir. Türk insanı yaratılışında bulunan yöneticilik karakteriyle her dönemde Türk boylarını bir araya getirerek bir devlet kurmuştur. Çeşitli nedenlerle yıkılan bir Türk devleti yok olmayıp arkasından yeni bir devlet kurulmuştur. Kurulan her devletin adaleti ve çalışkanlığı, Türkün yaratılışındaki doğruyu, yeniliği ve güzelliği sevme eğilimi ve yardımlaşma duygusu ile kurulan her yeni devlet, döneminin en güçlü devleti olmuştur. Böylece Türklerin yok olmamaları dillerini korumaları sayesinde mümkün olmuştur. Bu durum Türk dilinin bir felsefesidir.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Atatürk’ün Afet İnan’ın <em>Medenî Bilgiler</em> kitabına (Ank. 1969) kendi el yazısıyla yazdıkları düşünceleri de Türk dilinin felsefesidir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için en kutsal bir hazinedir, çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlakını, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milletini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu gösteriyor. Türk dili Türk milletinin, kalbidir, zihnidir.”</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><span style="color: #ff0000;"><strong><span class="resim_alt"> -Genç bilim adamlarına Türkoloji alanının özellikleriyle ilgili olarak ne gibi bilgi donanımlarını önerirsiniz? Türkologlar hangi tür yan bilgi alanları ve dallarıyla yüklü olmalıdırlar?</span><br />
</strong></span><br />
Türkoloji alanında çalışan gençlere önerilerim şunlar olacaktır:</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">1. Gençlerin Türkolojide seçtikleri uzmanlık alanının başından başlayarak yazılmış olan bütün metinlerini okumalarını ve anlamlarını da bilmeleri;</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">2. Uzmanlık alanına yakın ilgisi olan Arapça, Farsça, Çince, Sanskritçe, Moğolca vb. yardımcı dillerden en az birini iyi bilmeleri;</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">3. Batı dilerinden, çalışma alanı için yararlı olacak dillerden yine birini iyi derecede bilmeleri; Türkolojide birkaç dil bilmenin büyük yararı vardır. Gençlerin bir tek yabancı dil bilmekle yetinmemeleri;</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">4. Çalışma alanındaki yayımlanmamış metinleri tespit ederek en az bir tanesini yayımlamaları; böylece metin yayımında deneyimleri olacaktır.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">5. Bütün bunların yanında elbette ki, Türkoloji alanında çalışan gençlerin Türk tarihini çok iyi bilmeleri başlıca önerimdir.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><span style="color: #ff0000;"><strong><span class="resim_alt"> -Eski Anadolu Türkçesiyle günümüz Türkçesi arasındaki ses değişiklikleriyle, gramer ve anlam açısından farklılıklar nelerdir?<br />
</span></strong></span><br />
Eski Anadolu Türkçesindeki kelimelerin çoğu günümüzde halk ağızlarında yaşamaktadır. Ancak her ikisi arasında fonetik, kelime yapımı ve kelimelere getirilen eklerde değişiklikler olmuştur. Bütün değişikliklerin metotlu bir biçimde karşılaştırılarak ve transkripsiyon işaretleri de konularak gösterilmesi gereklidir. Ben burada söz gelimi aklıma gelen Eski Anadolu Türkçesindeki birkaç kelimenin karşılığını söyleyeyim: degül: değil, yanut: yanıt, eyü: iyi, karındaş: kardaş, gelür: gelir, alup: alıp, idüpdür: itmiştir, ol geliser: o gelecek, men gelürem: ben gelirim ya da gelirin, men alurven: ben alırım alırın, anuñ gözi: onuñ gözü, odanıñ öñi: odanın önü, binüm sözü: benim sözüm vb. Karşılıklı olarak verdiğim bu kelimelerde Türk dilinin büyük ahenk kanunu olan kalın seslerle kalın sesli, ince seslerle ince sesli harf uyumunun değişmediği görülmektedir. Ancak Eski Anadolu Türkçesinde kelime ve eklerdeki ünlü seslerde çok kez bir yuvarlaklaşma olmaktadır. Bu yuvarlaklaşma bugünkü ağızlarda düzleşmiştir. Bütün halkın konuşmasında da düz sesli ünlü ile düz, yuvarlak sesli ünlü ile yuvarlak ünlü gelmektedir. Yalnız şimdiki zaman eki olan -yorur ile -yor eki Eski Anadolu Türkçesinde, halk ağızlarında ve bütün halkın konuşmasında ve edebî yazı dilinde düz ünlü sesle düz, yuvarlak ünlü sesle yuvarlak uyumunun dışındadır: Eski Anadolu Türkçesinde “geliyorur”, bugünkü Türkçede “geliyor”dur.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Eski Anadolu Türkçesinde bulunan kelimeler yerinde bugünkü ağızlarda Arapça, Farsça karşılıkları kullanılan ya da büsbütün unutulmuş olan kelimeler ve deyimler vardır. Unutulmuş olan kelime ve deyimlerin hepsinin tespit edilmesiyle Türk dilinin zenginliğine önemli bir katkı yapılmış olacaktır.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Halk ağızlarında bugün unutulmuş olan kelimelere örnek olarak: assı: fayda, issi: sahip, sin: mezar, iltürmek: iletmek, eslemek: dinlemek, köymek (göymek): yakmak, köynük (göynük): yanmış ilk aklıma gelen kelimelerdir.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Eski Anadolu Türkçesiyle bugünkü halk ağızları arasındaki bütün değişikliklerin gösterilmesi geniş bir inceleme konusudur. Bu konuda bilimsel, doyurucu çalışmaların artırılması Türk dilinin ve kültürünün daha etraflı tanınmasına yardım edecektir.<br />
Bölgeler arası ağızlarda bulunan değişiklikler bugün ilköğretim ve ortaöğretim ders ve kitaplarında “İstanbul ağzı” edebî konuşma ve yazı dili uygulamalarıyla düzeltilmektedir. Ancak ağızlar bazı eserlerde belli bir amaçla kullanılabilir.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span class="resim_alt"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"> -Burada sözünü ettiğiniz “belli amacın” ne olduğunu açıklar mısınız?</span></span></span><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><br />
Belli amaçtan maksadım bazı yazarların hikâye ve romanlarında köylerde, kırda ve yaylalarda yaşanan hayatı ve doğanın güzelliklerini kendi şiveleriyle betimleyerek tanıtmaktan hoşlanmalarıdır.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><strong><span class="resim_alt"> -Türkiye Türkçesinde yaşanan değişiklikleri belirlemek için bir dil laboratuvarına gereksinim var mıdır? Bu konuda neler söylersiniz?</span><br />
</strong><br />
Türk Dil Kurumunun Ağız Araştırmaları Kolundaki çalışmaların son teknik olanaklardan yararlanabilmesi için bir dil laboratuvarının kurulması düşüncesindeyim. Çünkü sözlü kayıtları ses değişimi açısından değerlendirecek olan laboratuvarın Türk Dil Kurumunda bulunması gereklidir. Ancak sözlü kayıtların ve ses bantlarının yazıya geçirilmesinin uzman kişiler tarafından yapılmasını uygun bulmaktayım.<br />
<span class="resim_alt"><br />
-Genel Dil Bilimi ile Türk dili tamamen birbirlerinden ayrı iki bilim dalıdır. Her iki bilim dalının birbirleriyle ilgisi nedir? Bu konuda neler söylersiniz?</span></span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;">Dil Bilimi Kolunun çalışma konularının açıkça belli olması ve dil biliminin Türk dili ile olan ilişkisinin birbirinden ayrılan ve ortak olan yönlerinin belirtilmesini çok yararlı buluyorum. Ancak bu soru benim çalışma alanım dışında olan bir konudur.</span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><span style="font-size: small;"><span style="color: #ff0000;"><strong><em class="resim_alt"> -Bugün Türk dilinde karşılaşılan sorunlar nelerdir? Toplumda bir dil bilincinin oluşturulması için neler yapılabilir?</em><br />
</strong></span><br />
<em>Bugün Türk dilinde karşılaşılan en önemli sorun yabancı sözcüklerin özellikle İngilizcenin Türk dilini istila etmesidir. Bu durum ile Türk Dil Kurumu çok yakından ilgilenmektedir. Bu konuda duyarlı olan belediyeler, öğrenciler ödüllendirilmekte, seminerler, açık oturumlar ve yayınlar yapılmaktadır. Ancak Kurumun bu saldırıyı durduracak bir yaptırım gücü yoktur. Öncelikle her aydın insanın ana dili olan Türkçe konusunda çok dikkatli olması gereklidir. Ne yazık ki bu konuda yeterli bilincimizin bulunmadığını yukarıda söyledim. Benim öteden beri düşündüğüm ve söylediğim resmî bir önlemdir. Yüce Atatürk bu konuda bütün devlet kurumlarının dikkatli ve ilgili olmalarını istemişlerdir: “</em>Türk dilinin kendi benliğine, güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet kurumlarımızın dikkatli, ilgili olmasını dileriz<em>.” (S. D. I, 332) Bunun için parlamentodan çıkartılacak bir kanunla bütün resmî ve özel bütün kurumlar Türk dilini korumaya zorunlu tutulmalıdır.</em></span></span></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><span style="font-family: 'Maiandra GD';"><strong><span class="resim_alt"><span style="color: #ff0000; font-size: small;"><em> &#8211;</em>Zamanınızı bize ayırdığınız, anılarınızı ve bilgi birikiminizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.</span></span></strong></span></p>
<p style="color: #c0c0c0; font-size: 10pt; padding-bottom: 0px;" align="justify">
<p style="text-align: center;"><strong><span style="font-family: 'Maiandra GD';"> <span style="font-size: 15pt;"><span style="color: #808080;"><span lang="tr">|</span></span><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/onemli-turkologlar/">»<span lang="tr"> Önemli Türkologlar Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <span style="color: #808080;">|</span></span></span></span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><span lang="tr"><strong> <span style="font-size: 10pt; color: #ff0000; font-family: 'Maiandra GD';">Not:</span><span style="font-size: 10pt; color: #808080; font-family: 'Maiandra GD';"> İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…</span></strong></span></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-2/">Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu – (Hayatı – 2)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/prof-dr-hasibe-mazioglu-hayati-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
