<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hesap Boyle Verilir | Bilgicik.Com</title>
	<atom:link href="https://www.bilgicik.com/tag/hesap-boyle-verilir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bilgicik.com</link>
	<description>Türkçe, Edebiyat, Teknoloji... Bilgicik Günlüğüm (:</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Jun 2013 14:20:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Hesap Böyle Verilir &#8211; 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-1-huseyin-nihal-atsiz/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-1-huseyin-nihal-atsiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Oct 2007 10:33:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Nihal Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar ve Şairler]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir 1]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir Nihal Atsiz]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Yazilari]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçü Nihal ATSIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-1-huseyin-nihal-atsiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hesap Böyle Verilir &#8211; 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ) &#8211; Nihâl Atsız, 1943 &#8211; &#160; Bu yazıyı yalnız Türkler için yazıyorum. 1931’den beri Türkçülüğe ait yazılar yazdığım için Türkçü efkar-ı umumiyenin şahsım üzerindeki düşüncelerinin bence çok büyük bir değeri vardır. Samimiyetimden şüphesi olan en genç Türkçü bile, bana açıkça sorduğu zaman, hesap vermekten çekinmem. Hatta genç [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-1-huseyin-nihal-atsiz/">Hesap Böyle Verilir – 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><font face="Maiandra GD"><font color="#3366ff"><span style="font-size: 18pt; font-weight: 700"> Hesap Böyle Verilir &#8211; 1<br />
</span></font><font color="#ff6600"> <span style="font-size: 12pt; font-weight: 700">(</span></font></font><span style="font-weight: 700"><font color="#ff6600" face="Maiandra GD">Hüseyin  Nihal ATSIZ)</font></span></p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Nihâl Atsız, 1943 &#8211;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu yazıyı yalnız Türkler için yazıyorum. 1931’den beri Türkçülüğe ait yazılar  yazdığım için Türkçü efkar-ı umumiyenin şahsım üzerindeki düşüncelerinin bence  çok büyük bir değeri vardır. Samimiyetimden şüphesi olan en genç Türkçü bile,  bana açıkça sorduğu zaman, hesap vermekten çekinmem. Hatta genç Türkçülerin  benim hakkımdaki iyi niyetli tenkitlerini de ne kadar iyi karşıladığımı beni  tanıyanlar görüp denemişlerdir. Onun için, benim samimi Türkçülüğümü inkar eden,  ülküyü şahsi ihtiraslarım için kullandığımı iddia eden yersiz hücumlara cevap  vermeği borç bilirim.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Beş ikinci-teşrin 1942’de çıkmağa başlayan Gök Börü dergisinde “Hesap Veriyoruz”  başlığını taşıyan, fakat iyi hesap veremeyen bir yazıda hemen hemen bütün yazı  yazan Türkçülere ve bu arada bana yöneltilen hücum ve hicivlere karşılık vermek  için kalemi elime alıyorum.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Cihat Savaş Fer imzasını taşıyan, fakat Reha Oğuz Türkkan tarafından yazıldığı  pek belli olan bu yazıda birçok Türkçü batırılmış ve ortada samimi Türkçü olarak  yalnız Reha Oğuz Türkkan bırakılmıştır. Türkçülüğü büyük bir manevi zarara sokup  solcuları sevindiren ve Türkçüler üzerinde pek fena bir intiba uyandıran bu  yazının özü şudur:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">1- Reha Oğuz Türkkan’ın çevresinde 1935’de toplanmış olan ülkücüler kendilerine  “Bozkurtçular” diyerek ortaya atılmışlar ve ölmüş olan Türkçülüğü  diriltmişlerdir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">2- Eskiden Türkçü diye tanınan kimselere başvurarak yardım dilemişlerse de, ben  de içlerinde olduğum halde, herkes çekinmiş. Hatta ben onların çıkaracakları  dergide eski şiirlerimin başka bir imza ile neşrine razı olmuşum (yani onların  dergisinde imzamın bulunmasından korkmuşum).</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">3- Nihayet bunlar dergilerini çıkarıp Türkçülüğü muzaffer kılınca hepimiz bu  nimetten istifadeye koşarak, Bozkurtçuların reklamları sayesinde meşhur olmuşum.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">4- Ben, iradesi zayıf ve şeflik malihülyasına saplanmış birisi olduğum için bir  gün İsmet Rasin&#8217;in otomobili ile yaptığımız bir gezintide onlara şef olmayı  teklif etmişim.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">5- Türkçülüğün Bozkurtçular eliyle muzaffer olduğunu gören Orhan Seyfi ile Yusuf  Ziya da Reha Oğuz’un teşvik ve yardımı ile Çınaraltı dergisini çıkarmağa  başlamışlar.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">6- İsmet Rasin, Bozkurt’a menşei şüpheli paralar bulduğu ve Türk ırkından  olmadığı için aralarından çıkarılmış.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">7- Ben, Bozkurtçular sayesinde meşhur olduktan sonra aralarından çekilmiş ve  bana şeflik vermedikleri için onlara düşman olarak Ankara’ya aleyhlerinde ihbar  yapmış ve Bozkurt’un çıkmasına sebep olmuşum.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">8- Nurullah Barıman Bozkurt’un parasını yediği için atılmış.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">9- Şimdi Türkçülük bu zararlı şahıslardan temizlendiği için artık yolunda hızla  yürüyecekmiş.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><center><!--adsense#reklam_336x280--></center></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bin bir gece masallarına benzeyen bu yazının, Cihat Savaş Fer imzasını  taşımasına rağmen Reha Oğuz tarafından yazıldığı bellidir demiştim. Cihat  Savaş’ı tanıyanlar onun yazı yazmayacağını bildikleri gibi içinde “ilkin” gibi  Reha’nın daima kullandığı kelimelerin ve “bizimle” yerine “bizle” demek gibi  yanlışların bulunduğunu görenler de yazının Reha’ya ait olduğunu anlamışlardır.  Daha dün Reha tarafından övülen birçok Türkçünün bugün hep birden yine onun  tarafından hicvedildiğini okuyanlar ise bu yazıda yalnız şahsi duyguların hakim  olduğunu elbette kestirmişlerdir.Çünkü bu kadar Türkçünün birden fena olmasına  imkan olmadığı gibi hepsinin birden Reha tarafından kadro harici edilmesi de  şüphesiz aklın alacağı şey değildir. Hakikat şudur ki, kendisiyle birlikte  çalışmak kabil olmadığı için İsmet Rasin, Atsız, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya,  Nurullah Barıman, Sami Karayel gibi Türkçüler Reha Oğuz’la ilgilerini  kesmişlerdir. “Aramızdan çıkardık” demek için ortada bir şirket veya cemiyetin  bulunması icap ederdi. Böyle bir şey olmadığı için “aradan çıkarmak” değil,  “ilgiyi kesmek” bahis mevzuu olabilir. Fakat eğer muhakkak “aradan çıkarmak”  fiili mevcutsa bunun bir “çokluk” tarafından bir “ferd”e tatbik edilmesi zaruri  olur ki bu takdirde aradan çıkarılanın birçok Türkçü karşısında tek kalmış olan  Reha Oğuz olması gerekir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Emek ve zaman harcayarak yazdığım bu satırlara acımakla beraber isnadları  reddetmek mecburiyetinde bulunduğum için bütün bu ileri anlatmak ve Türkçü  efkar-ı umumiyeye bu meselenin iç yüzünü göstermek artık benim için bir vazife  haline gelmiştir. Gereken yerlerde şahit ve vesika göstererek istemeye istemeye  bazı şeyleri açığa vuracağım için esef duyuyorum. Fakat buna mecbur edildiğim  için de her halde mazurum:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">1938 yazında idi. Bir gün Maltepe’deki evime bir genç gelerek benimle (benle  değil) görüşmek istediğini söyledi. Çantasında birçok kağıt, dosya, yazılar olan  bu genç, kendisini “Orhan Türkkan” diye tanıttıktan sonra cebinden bir kağıt  çıkararak bana uzattı ve: &#8211; “Hala bu fikirde misiniz?” diye sordu. Kağıda  baktım: Vaktiyle “Atsız Mecmua”’da çıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü  idi ki:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Hey arkadaş! Bu yolda ben de coşkun bir selim;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Beraberiz seninle!.. İşte elinde elim.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Seninle bu hayatın gel beraber gülelim</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Ölümüne, gamına, tipisine, karına.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">mısralarından ibaretti. Aktörce hareketlerden hoşlanmadığım için bu “numara” hiç  de hoşuma gitmedi. Arkası ne gelecek diye düşünerek ve samimi duygularıma makes  olarak: -“Evet, hala bu fikirdeyim” diye cevap verdim. Tiyatro başlıyordu.  Karşımdaki genç “öyleyse konuşabiliriz” diyerek çantasını açtı. Bir yandan da  anlatmağa başladı. Dedi ki:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; “Türkçü bir mecmua çıkarcağız. Türkçülüğü yaymak için bir cemiyet kurduk.  Mecmua bu cemiyetin organı olacak. Sizden de yardım istiyoruz.”</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; “Nasıl bir cemiyet? İçinde kimler var? Kaç kişisiniz? Reisiniz kim?” diye  sordum.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; “Cemiyetimiz gizlidir. Seksen kişi kadar varız. Reisimiz Avni Motun’dur.” Diye  cevap verdi. Avni Motun adını ilk defa işittiğim gibi daha yeni gördüğüm bir  gencin gizli bir cemiyetten dem vurmasını nasıl karşılayacağım da belliydi.  Kendisine, cemiyet azasını teşkil eden seksen kişinin kimler olduğunu sordum.  Ankara’daki yüksek tahsil ve lise talebeleri olduğunu söyledi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; “Mecmua çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister; onu nereden  bulacaksınız?” diye sordum. Bunun üzerine, Ankara Lisesi’nde edebiyat  öğretmenleri olan Fevziye Abdullah’ın yazı müdürlüğünü üzerine aldığını söyledi.  Çok değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Onun da  cemiyetten olup olmadığını sorup menfi cevap alınca bana bahsolunan şeylerde  hakikate uymayan birçok noktalar bulduğunu anladım.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Orhan Türkkan, kendisini ve sözlerini şüphe ile karşıladığımı görünce  kendilerinin, vaktiyle çıkardığım “Atsız Mecmua” ve “Orhun”’dan milli feyz  aldıklarını, kendi çıkaracakları “Ergenekon”un da “Atsız Mecmua” ve “Orhun”  yolunda gideceğini söyleyerek dil dökmeğe başladı ve çantasından çıkardığı  kağıtlara bakarak programlarını anlattı. Bu, yaman bir programdı. Felsefe,  içtimaiyat, ruhiyat, tarih, şiir, roman, siyaset ve her şey vardı. Yüzlerce eser  yazacaklardı. Binlerce satacaklardı. Şunu bunu yapacaklardı. Velhasıl birçok  fiillerin istikbal sigalarını tasrif ederek bana bir hayli projelerden bahsetti.  Sonra “şu yazıyı nasıl buluyorsunuz” diyerek çantadan çıkan bir yazıyı uzun uzun  okudu. Herhalde kendisinin pek hoşuna gittiği anlaşılan bu yazı hiçbir fikri  değeri olmayan alelade bir edebiyattı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Uzun konuşmaların sonunda benden yazı istediği zaman henüz kendilerini  tanımadığımı, yazı vermek için de dergilerini görmemin şart olduğunu söyledim. O  zaman:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; “Atsız Mecmua’da çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize alabilir miyiz?”  diye sordu. “Alabilirsiniz” dedim. İlk görüşmemiz böyle bitti.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bir müddet sonra Avrupa şehirlerinin birisinden bir kart aldım. “Reha Oğuz  Türkkan” imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardeşiydi.  Ankara’ya geldikten sonra da mektuplar yazmağa, “Ergenekon” hakkında izahat  vermeğe, Türkçülük için ne şekilde çalışmağa hazırlandıklarından bahsetmeğe  başladı. O da gizli cemiyet teranesinden dem vuruyor, büyük projelerden söz  açıyordu. Halbuki ben gizli cemiyetin de, onun reisi diye tanıtılan Avni  Motun’un da bir hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü meşhur Kun yabgusu  “Mete”nin adının daha doğru söylenişi olan “Motun”u bizden başka birkaç  Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri atan da Hüseyin Namık  Orkun’du. Belliydi ki Hüseyin Namık’la temasta bulunup ondan da yazı almağa  çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan duymuş ve muhayyel bir Avni’nin sonuna  ekleyerek esrarengiz bir şahsiyet yaratmıştı. Maksat da esrarlı bir hava meydana  getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motun’un mutlak vekaletini alarak  onun adına söz yürütmekti.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Nihayet 10 İkinci-teşrin 1938’de aylık “Ergenekon” dergisinin ilk sayısı çıktı.  Daha önce benden, tanıdığım Türkçülerin adreslerini istemişler, ben de  göndermiştim. Ergenekon’un ilk sayısından onlara da onar, yirmişer tane  yolladıklarını, benim adımı vererek kendilerini reklam ettiklerini, Ergenekon’u  satmaları için de birer mektup yazdıklarını sonra öğrendim. Kendilerine gizli  bir cemiyet azası süsü veren bu gençlere karşı o zamana kadar duyduğum şey yanlı  bir güvensizlikti. Fakat Ergenekon’un ilk sayısındaki “Tarihin ve Tekamülün  Amili” adlı yazıyı görünce, kendisini dahi sanan pek toy bir genç karşısında  bulunduğumu anladım.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu ilk sayıya benim eski manzumelerimden birini almışlar ve altına “Bozkurt”  diye imza atmışlardı. Bu manzume evvelce imzamla çıkmış olduğu için benim  olduğunu herkes biliyordu. Onun için buna aldırmadım. Yoksa şimdi Gök Börü’de  iddia olunduğu gibi onların dergilerine yazı yazmaktan çekindiğim için başka bir  imza ile çımasını istemiş değildim. Bilakis onlar benim manzumemin altına kasten  “Bozkurt” imzasını atarak kendi lehlerine propaganda yapıyorlar, “Atsız bizim  cemiyetimizdendir, fakat kendi imzasını koymağa şimdilik mezun olmadığı için  Bozkurt imzasıyla yazıyor” diye rivayetler çıkarıyorlardı. Bunları epey sonra  öğrendim ve anladım ki bu plan, yani benim manzumemin Bozkurt imzasıyla çıkması,  dostlarımı “işte Atsız da Bozkurtçudur” diyerek kendi aralarına almak için  hazırlanmış bir inandırma vesilesidir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Fakat Ergenekon ilk sayısındaki şaheser asıl bu değildi. Bu “Tarihin ve  Tekamülün Amili” başlıklı yazı idi. Bunu Reha Oğuz yazmış ise de başka bir  gencin imzasını atmıştı. Sebep be bu yazının Reha Oğuz’u göklere çıkaran bir  methiye olmasıydı. Bu yazı o kadar garip bir yazı idi ki onu okuyan ve benim  tavsiyemle kendisine satmak için on tane mecmua gönderilen bir arkadaş, paketi  açmağa bile lüzum görmeden mecmuaları olduğu gibi geri göndermişti. Hakkı da  vardı. Çünkü bu yazıda mühim keşfiyat yapılıyor ve lise mezunu bir genç ilmi ve  tarihi baştan başa değiştiriyordu. Bakın, bu şaheserden size bazı satırları  aynen alıyorum:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu önsözü yazmamı rica eden Oğuz’un mektubunu alınca, bir an düşündüm: Avrupa’da  bile akisler uyandıracak olan bir eseri takdim edecektim! Ve işte, ey garplı ve  şarklı bilginler, size bağırıyorum: Gelin! Türklüğün er meydanı hepinize açık!  Savaşın! Fakat bu mert Türk çocuğunun, kanından aldığı asaletle ifade ettiği bu  hakikati okumazsanız, dar görüşlü olmaktan hiçbir zaman kurtulamazsınız.  Cehaletin, inanmamalığın, inatçılığın ve gururun kötü siyah rengine bulanmayın.  Ve bu eseri, Oğuz, Türk ırkına olduğu kadar, cahillere ve bilginlere de hediye  etti. Var ol, Oğuz! Sen bu eserle , uzun asırlar, hiç unutulmayacaksın. Bugün  seni anlamak istemeyenlerin çocukları, yarın bu eserini hürmetle okuyacaklar ve  acıyacaklar babalarına. Ne acı bir acıma! Ne acı bir akıbet! Onu bilmek  istemeyenlerin çocukları bildi. Onu anlamak istemeyenlerin çocukları anladı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Oğuz Türkkan adlı bir yiğit “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı bir eser yazdı. Bu  mevzuda bir eser yazabilmek ve bundan çıkan hakikati ispat edebilmek için  doktor, profesör veya ordinaryus profesör unvanları bile azdır. Bu bahislerde  mütehassıs olanlar gayet iyi bilirler: Avrupa’nın ve Amerika’nın en derin  bilgili dahileri bile, tarihin amilini bulamamış veya yanlış yollara  sapmışlardır. Halbuki Oğuz’un ne muhterem bir göbeği, ne saygı değer bir ak  sakalı, ne asırlık bir yaşı, ne de doktor , profesör gibi bir sıfatı vardır. Ona  kim inanacak? Onu kim okuyacak? Bakın, ey değerli okuyucu kardeşler, Oğuz  mektubunda ne bedbin konuşuyor:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">“… Hiç okunmayacak! Kimse okumayacak! Gençlik ve halk ciddi mevzulardan  hoşlanmadığı için; aydınlar okumağa alışmadıkları için… Hatta bu bahiste  mütehassıs geçinenler bile okumayacak! Hakları da yok değil! Meşhur değilim,  halbuki bu mevzuları halledemeyen Avrupalı bilginler meşhuru alemdirler…. Hayır!  Hayır! Hikmet! Beni değil çıkardığım neticeyi; adımı değil , bulduğum hakikati  tanıyın! Bu tek hakikati sevin! Ona gerçek olduğu için bütün kuvvetinizle  inanın. İnanın! Irkınızın ülküsü o olursa, dünyanın birincisi olmak için  asırlarca beklemeğe lüzum kalmaz. Fakat inanabilmek için de okumak, anlayarak,  hazmederek okumak lazım! Fakat kim okuyacak? Öyle ise kimse inanmayacak! Türk,  ırkının ülküsünü tanımayacak. İşte bunun için üzülüyorum&#8221; Oğuz, şuurla düşünmeğe  başladığı yaştan beri, felsefeye sarılmıştı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bunun için pek çeşitli olan birçok ilimlere merak sardı: Lengüistik, mitoloji,  arkeoloji, jeoloji, klimatoloji, paleontoloji, antropoloji, etnoloji, etnogrofi,  felsefe, ruhiyat, tarih, preistuvar, sosyoloji,kozmogoni, hukuk, edebiyat,  iktisat tarihi, güzel sanatlar tarihi ilh&#8230;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Fakat bu taşlar ne kadar esaslı, ne kadar çok olursa, inşa edeceği bina o kadar  sağlam olurdu. Bunun için çok okuması lazımdı.Anormal okuyanlardan bile fazla  okudu, gözlerini körletircesine okudu. Başka hiçbir şeyle meşgul olmadı. Gece  gündüz okudu. Hepsinden bilgi edindi. Hatta o kadar kıymetli tutulan Avrupalı  bilginlerden bile fazla okudu. Sen, Oğuz, fevkalade çalışma ile kanından gelen o  müthiş kudretle düşünerek, zekanı işleterek, bu işi başardın. Okudun,  düşündün,öğrendin… Hakikatı bütün çıplaklığı ile ortaya koydun! Var ol Türkkan!</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşte bundan sonra Oğuz’a yepyeni bir çığır açılmış oldu. Felsefede  materyalistken spirütüalist oldu. Ferdiyetçi iken, beynelmilelci oldu. Sanki  gözünün bağı sihirli bir el tarafından aniden çözülüvermişti.Yürüdüğü yanlış  yolu dehşetle gördü. Bu yolun sonunda (materyalizm,ferdiyetçilik=  menfaatçilik,milliyetsizlik yolunun sonunda) hem o fert için, hem de o ferdin  mensup olduğu cemiyet için korkunç bir uçuruma düşmek vardı. Oğuz, ruhuyla ve  tabiatle yaptığı bu müthiş didinmeden sonra, gözünü kör eden, yolunu şaşırtan  bağı çözüp çıkardı. Fakat ırkdaşları hala, gözler kapalı, felaketten habersiz,  uçuruma doğru yürüyorlardı. Bu eser onlar için yazılmıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Oğuz Türkkan, hakikati gördükten ve inandıktan sonra, ırkdaşlarını düşündü. Her  okuyanın muhakkak inanması, ikna olması için hakikatı birer meydana sererek  yazdı. İlkin kitap yazmak istiyordu.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">* * *</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşte Hikmet Tanyu imzasıyla çıkmış olmasına rağmen Reha Oğuz’un kendi kendisini  öven, göklere çıkaran; doğunun ve batının bilginlerini hiçe sayarak liseden  henüz çıkmış olduğu halde on, on beş ilim sahasında bilgiçlik taslayan yazısı  böyle tuhaf bir yazıydı ve Reha Oğuz da yazı hayatına böyle tuhaf bir makaleyle  başlıyordu. Hele aynı Ergenekon’un ilk sayısında onun felsefe tarihi yazmaya  muhtelif rejimleri ilmi bakımdan münakaşa etmeğe kalkıştığını görünce pek  tecrübesiz, fakat heveskar bir genç karşısında olduğumuzu anlamış ve bir mektup  yazarak kendisine nezaketle bu yazıların kötü tesirini harbe vermiştim. Mektup,  tesirini yaptı: Ergenekon’un ikinci sayısında (sf. 25) şöyle bir tavzih çıktı:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">DİKKAT</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Geçen sayıki Tarihin Amili adlı tefrikanın ön sözü hepimiz üzen bir şekilde  çıkmıştır. İstanbul’da tashihleri yaptırdığımız genç arkadaş coşkunluğunu  tesiriyle yazıya –kendiliğinden- birçok yeni parçalar ilave etmiş. Bu yüzden ön  söz, adi bir methiye şeklini almıştır. Bu sırada ben Avrupa2da bulunduğum için,  bu vaziyetten haberdar olamadım. Yoksa katiyen bu methiyeci yazıyı tefrikanın  başına koydurmazdım. Ergenekon basılıp elime geçtiğinde, pek çok üzülerek hayret  ettim.Önsöz, bu arkadaş tarafından o kadar tahrif edilmiştir ki, yazının sahibi  Hikmet Tanyu bile kendi yazısını tanıyamadı. Bu dalkavukça önsöz, okuyucularımız  üzerinde çok kötü tesir yapacağından mesul arkadaşa lazım gelen ihtarı yaptık.  Hepinizden ricam: Geçen sayımızın önsözünü mazur görün ve muhteviyatını unutun.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">R.O. Türkkan</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu tavzihe dikkat edenler, niçin Hikmet Tanyu tarafından değil de Reha Oğuz  tarafından özür dilendiğini pek güzel anlarlar. Bundan başka bir musahhihin,  tashih ettiği makaleyi tanınmayacak şekilde değiştirmesi de aklın alacağı bir  mazeret değildir. Zaten bu şekilde neşriyatın da daha çok devamına imkan  kalmamış, 1939 yılının ilk ayında çıkan üçüncü sayısından sonra Ergenekon  kapatılmıştı.<br />
</font></p>
<p><strong><font face="Maiandra GD" size="2"><font color="#ff0000">Kaynak:</font>  <font color="#000000">Nihal-Atsız.Com</font></font></strong></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p align="center"><strong><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 15pt"> <font color="#808080"><span lang="tr">|</span></font><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/huseyin-nihal-atsiz/">»<span lang="tr">  H. Nihal ATSIZ Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <font color="#808080"> |</font></span></span></font></strong></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-1-huseyin-nihal-atsiz/">Hesap Böyle Verilir – 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-1-huseyin-nihal-atsiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hesap Böyle Verilir &#8211; 2 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-2-huseyin-nihal-atsiz/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-2-huseyin-nihal-atsiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Oct 2007 10:30:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Nihal Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar ve Şairler]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir 3]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir Nihal Atsiz]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Yazilari]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçü Nihal ATSIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-2-huseyin-nihal-atsiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hesap Böyle Verilir &#8211; 2 (Hüseyin Nihal ATSIZ) İşte tam bu sırada iki nokta şiddetle dikkatimi çekti ve şüphelerimi arttı. Bu iki nokta şunlardı: &#160; 1) İzmir’de bazı Türkçü gençlerin epey zamandan beri “Kızıl Elma” adında bir dergi çıkarmayı tasarladıklarını işitmiştim. Bu gençlerin Reha Oğuz Türkkan’la ve onun gizli cemiyeti (!) ile hiçbir ilgisi yoktu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-2-huseyin-nihal-atsiz/">Hesap Böyle Verilir – 2 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><font face="Maiandra GD"><font color="#3366ff"><span style="font-size: 18pt; font-weight: 700"> Hesap Böyle Verilir &#8211; 2<br />
</span></font><font color="#ff6600"> <span style="font-size: 12pt; font-weight: 700">(</span></font></font><span style="font-weight: 700"><font color="#ff6600" face="Maiandra GD">Hüseyin  Nihal ATSIZ)</font></span></p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşte tam bu sırada iki nokta şiddetle dikkatimi çekti ve şüphelerimi arttı. Bu  iki nokta şunlardı:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">1) İzmir’de bazı Türkçü gençlerin epey zamandan beri “Kızıl Elma” adında bir  dergi çıkarmayı tasarladıklarını işitmiştim. Bu gençlerin Reha Oğuz Türkkan’la  ve onun gizli cemiyeti (!) ile hiçbir ilgisi yoktu. Fakat böyle olduğu halde  Reha Oğuz, Türkçülerden birisine gönderdiği mektupta “kendi cemiyetlerinin İzmir  şubesi tarafından Kızıl Elma adlı bir derginin çıkarılmak üzere olduğunu” yazdı.  Demek ki memlekette parlayan her Türkçülük kıvılcımını kendi eseriymiş gibi  göstermek sevdasında idi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">2) Bana yazdığı mektuplarda bir karışıklık vardı: Kardeşi Orhan Türkkan için  bazı mektuplarında “ağabeyim”, bazılarında da “küçük kardeşim” diyordu.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bunlardan başka bu sırada Ankara’dan aldığım mektuplar şüphelerimi bir kat daha  arttırmıştı. Çünkü bu mektuplardan birisi Ankara’dan Rıza Nur, Zeki Velidi ve  Atsız isimlerini istismar ederek bu üç Türkçüyü kendi cemiyetlerinin (!) mensubu  imiş gibi gösterdiğini bildiriyordu. Hakikaten- sonradan öğrendiğime göre- Reha,  böyle propagandalar yaparak bütün tanınmış Türkçüleri kendi mevhum  cemiyetlerinin azası gibi gösteriyor, böylelikle kendi etrafında bir topluluk  yapmağa uğraşıyordu. Kendisini kimse başkan diye tanımayacağı için bir de Avni  Motun adında esrarengiz bir reis uyduruyor ve ondan alınan direktiflerle bu  müthiş gizli cemiyetin faaliyeti (!) başlıyordu. O zaman Ankara’da bulunan Ziya  Özkaynak’tan aldığım bir mektup, Reha’nın – burada anlatmağa lüzum görmediğim-  pek çocukça bir takım planlar yaptığını da bildirdiğinden, kendisine yine bir  mektup yazarak bu hareketlerinden vazgeçmesini, aksi takdirde, dergilerinde eski  manzumelerimin dahi neşrine müsaade etmeyeceğim gibi mecmualarını da kimseye  tavsiye etmeyeceğimi bildirdim. Bunun üzerine aşağıdan alan bir mektupla cevap  verdi ve yakında İstanbul’a gelerek benimle görüşeceğini bildirdi. Kendisi  gelmeden önce de Mühendis Mektebi talebesinden olan arkadaşı Cihat Savaş Fer’i  bana göndererek yeniden yazı istetti.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Kendilerine evvelce Sivas’taki “Yıldız  Dağı” dergisinde çıkmış olan (1Mart 1939 tarihli dokuzuncu sayı, sayfa altı)  “Adsız Şiir” adlı manzumeyi verdim. Fakat yiğitlikten dem vurmalarına rağmen  bunu basamadılar ve “Yakarış” adlı ilk bölümüyle iktifaya mecbur kaldılar.  Kapatılan Ergenekon yerine bu sefer “Bozkurt” adında bir dergi çıkarıyorlardı.  İlk sayısı 1939 mayısında çıkan dergileri için birçok Türkçülere başvurarak yazı  istediklerinden Bozkurtta San’an, Abdülkadir İnan, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık  Orkun ve Fethi Tevet’in de yazıları vardı. Reha’nın ruhi hastalığı olmasaydı  dergi pek ala yürüyüp tutunacaktı da… Çünkü 1929 haziranında çıkan ikinci  sayısına Besim Atalay da yazı vermiş, böylece kadro biraz daha kuvvetlenmişti.  Fakat Bozkurt dergisi ikinci sayıdan sonra yine kapandı ve aşağı yukarı bir yıl  çıkamadı. İşte bu sırada tatil mevsimi geldi ve Reha ile tanışmamız kabil oldu.  O, benden çok Nejdet Sançar’la mektuplaştığı için yine onun vasıtasıyla beni  görmek istiyordu. Nejdet Sançar da Sivas’tan Istanbul’a gelmiş ve Maltepe’de  kalmağa başlamıştı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Nihayet bir gün, aldığı mektup üzerine Maltepe vapur  iskelesine giderek Büyükada’dan gelen Reha Oğuz’u evine getirdi. Reha o günkü  görüşmemizde kendisine yaptığım tenkitlere tevazu ile cevap veriyor ve  dediklerimi kabul etmiş görünüyordu. Bu konuşmamızda ne kadar gayr-ı samimi  olduğunu tabiidir ki, anlayamamıştım. Bilhassa hayali olduğuna inandığım “Avni Motun”’u bana şöyle anlatmıştı: Avni Motun, Reha’nın ana cihetinden akrabası  imiş. Onlara ilk Türkçülük sevgisini o vermiş. Hatta bahis mevzuu olan 70-80  genci bir cemiyet halinde toplayan ve onlara Türkçülük telkini yapan Avni  Motun’muş. Fakat bu 70-80 gencin hepsiyle temas etmez, yalnız altı tanesiyle  görüşürmüş. Bu altı kişi de Avni Motun’dan aldıkları dersleri ötekilerine  öğretirlermiş. Araklarında büyük bir disiplin varmış. Gençlerin Avni Motun’a  güveni büyükmüş. Fakat iki yıl önce Avni Motun ölmüş. Onunla bizzat temasta  bulunan altı kişi, ölümünün öteki azalardan saklamışlar. Çünkü ölümünü  duyarlarsa belki dağılırlarmış. Şimdi Reha Oğuz, Avni Motun’un adına söz  söyleyerek o gençleri idare ediyormuş.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bazı Osmanlı padişahlarının ölümünü andıran bu hikayeye tabii inanmadım. Fakat  Türkçülükte hevesli göründüğü için de “belki zamanla kusurlarını düzeltip doğru  yola girer” dedim. Ailesini, ırkını sordum. Baba cihetinden Kastamonulu, ana  cihetinden Azerbaycan’da Genceli olduğunu söyledi. Bana pek mufassal bir şecere  verdi: “İsterseniz nüfus kütüklerinden tahkik edebilirsiniz” dedi. Bu da boş bir  sözdü. Bizde nüfus teşkilatı pek yeni olduğu için biz, nüfus kütüklerinden ancak  büyük babalarımızı öğrenebilirdik. Daha ilerisini şifahi aile rivayetlerinden  öğrenmeğe mecburduk. Pek hayalperest olan Reha, ihtimal ki Ziya Gökalp’ın “Kızıl  Elma” adlı hikayesinin tesirinde kalarak kendisinin böyle bir şeceresi olduğuna  inanmış ve buna başkalarını da inandırmak istemişti. Fakat bütün bunlar olmasa  bile kendisini fazla reklam edişi, hatta kendisi hakkında başka imza ile methiye  yazışı ve dergiye herkesin dikkatini çekecek şekilde oklar nidalar, istifhamlar  koyuşu Türk ahlakına hiç de uygun değildi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Gittikten sonra Nejdet Sançar’la kısa bir konuşma yaparak samimi gözüktüğü  müddetçe yazı ile ona yardıma karar verdik. Bilhassa Türk tarihine ait birçok  şeyler sorarak not etmesi, öğrenmek istediğine delil gibi gözüküyordu. Bu  sebeple de “belki düzelir” diyerek Bozkurt dergisine yardımı kararlaştırdık.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">1940 mayısında Bozkurt’un üçüncü sayısı çıkarken dergiye Hamza Sadi Özbek ve  İsmet Rasim gibi iki genç Türkçü de yazı yazmışlar dergiyi biraz daha  kuvvetlendirmişlerdi. Biraz sonra Profesör Zeki Velidi’nin ve gençlerden  Nurullah Barıman’ın da yazı yazmağa başladığı Bozkurt, Sami Karayel’in yazı  müdürlüğü ile çıkmağa ve oldukça iyi bir tesir yapmağa başlamıştı. Reha’nın  bahsettiği muhayyel 70-80 gencin hiçbirisi yüksek tahsil mezunu olmadığı için  Sami Karayel’in yazı müdürlüğünü kabule mecbur olmuşlardı. Gayet cesur ve  yaşlılığına rağmen yumruğu kuvvetli bir adam olan Sami Karayeli kendilerine  salık veren de bendim. Esasen artık Avni Motun disiplinli seksen genç gizli  cemiyet teraneleri de söylenmez olmuş, anormal hava azalmıştı. Yalnız Reha’nın  ötede beride, bilhassa Ankara’da beni över gibi gözükürken bir yandan da gözden  düşürmeğe uğraşan hareketlerini duyuyor, fakat buna pek aldırmıyordum. Övülmeğe  ihtiyacım yoktu. Onun için Reha’nın “Atsız iyidir, ateşlidir, yalnız  muvazenesizdir.” yollu propagandaları beni yüksündürmüyordu.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Zamanla bu da geçer  diyordum. Fakat bu sırada Bozkurt’un 1940 ağustosunda çıkan beşinci sayısında  Reha Oğuz’un “Gürcülerin Irkı Hakkında” diye yazdığı makalede Gürcüleri Turan  ırkından göstermesi bizim Türkçülük ve ırkçılık prensiplerimize aykırı olduğu  için itiraz ettim. Hele o makalede Reha’nın kendi şeceresi hakkında verdiği  malumat evvelce verdiği şecereye uymadığı için şüphem arttı. Aşırı ırkçılık  yapmağa kalkan, hele ırkı koruma kanunu diye bir kanun projesi hazırlayarak  melez Türk çocuklarının üç yaşından aşağı olanlarını idam etmeğe kalkan Reha’nın  Gürcüler hakkında bu yazısı kendisi hakkındaki bir takım rivayetlere hak  verdirecek mahiyetteydi. O zaman bende evvelce uyanıp da sonra Reha samimi  gözüktüğü için küllenen şüpheler yeniden ateşlendi. Bu şüphe beni biraz vakit  harcayarak bu esrarengiz işlerin (!) iç yüzünü öğrenmeğe sevketti. Evvelce  kendisine Avni Motun’un kim olduğunu sorduğum zaman “söylemeğe mezun değilim”  diye cevap veren Cihat Savaş Fer’e bir emrivaki yaparak Avni Motun’un muhayyel  bir şahıs olduğunu itiraf ettirdim.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Ankara’daki yetmiş seksen kişilik gizli ve  disiplinli cemiyetin de Reha Oğuz Türkkan ile kardeşi Orhan Türkkan’dan ve Cihat  Savaş Fer’den ibaret bir heveskar triyomvirası olduğunu öğrendim. Fakat Reha,  yaratılışındaki başkalıkla her şeyi esrar perdesi altında göstermeğe kalkmış  olduğundan Ankara’daki Türkçü gençlere kendi cemiyetlerine girmeği teklif  ediyor, “Atsız sizin cemiyetinizde midir?” diye soranlara evet cevabını veriyor,  o gençler bun u bana sordukları zaman “cemiyetimizin nizamnamesi gereğince size  bunu söylemeğe mezun değildir” diyerek onları şaşırtıyordu. Böylelikle kendisi  büyük bir cemiyetin başkanı ve Rıza Nur, Zeki Velidi gibi yaşlı bilginler de  olduğu halde birçok Türkçüyü kendi emrindeki memurlar gibi göstermeğe  çabalıyordu. Fakat kısa görüşüyle hakikatlerin nasıl ortaya çıkacağını  hesaplayamıyordu. Hesaplayamazdı da… Çünkü pek süratle yükselmek, yüksek  mevkilere çıkmak istiyordu. Bu istek, önünü görmesine engel olan bir perdeydi.  Aynı zamanda kendisinin mühim bir şahsiyet olduğunu sanıyor, kah Yalova’da  Reis-i cumhurla mülakat yaparak Türkiye’nin niçin savaşa girmediğini sordum  diyor, kah üçüncü ordu müfettişi Kazım Orbay’a giderek hükümeti dinlemeden  doğuya taarruz etmesi için telkin yapacağını söylüyor, yakında çıkaracağı  gündelik bir gazetenin kırk bin lira sermayesini bulduğundan bahsediyor,  bunların arkasından da –kahramanlığını göstermek için olacak- kışın Kastamonu  dağlarına giderek ayı avlayacağını anlatıyordu. Kahramanlık sözü ağzından hiç  düşmüyordu. Bana gönderdiği bir mektupta “artık rahat rahat şehit olabiliriz”  diye yazıyordu. Fakat bir yandan askerliğini boyuna tecil ettiriyordu.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Garip  değil mi? Reha, yaşının otuzu doldurmak üzere olmasına rağmen henüz askerliğini  yapmamıştır. Yalnız yüksek öğretim talebesinin geçirdiği askeri kamplara gitmiş  ve bütün askerliği bu kamp hayatından ibaret kalmıştır. Daha en kutlu milli  vazifesini bile yapmamış olan bu tecrübesiz gencin hepimizi, bütün Türkçüleri  küçülterek kendisini yükseltmeğe çalışması ne acıklıdır! Bir kere bu Reha Oğuz’u  tam Türk saysak bile o öz bir Türkçü değil, önce bir materyalist ve  beynelmilelci iken Türkçülüğe sonradan dönen bir muhtedidir. (Ergenekon  dergisinin ilk sayısındaki itirafa göre) Böyle olduğu halde, Türkçülüğe sonradan  dönen bu genç nasıl oluyor da hiçbir zaman Türkçülükten başka bir ülküye  sarılmamış olan bizleri çürütmeğe kalkabiliyor? O, Türkçülüğe ve Türklüğe ait  birçok bildiklerini bizden ve bu arada bilhassa benden öğrenmiştir. “Gök  Börü”nün Bozkurt demek olduğunu bile ona ben öğrettim. Bunları övünç diye değil,  bir hakikati Türkçü efkar-ı umumiyeye anlatmak için söylüyorum. Yoksa o, değil  Türk tarihini ve Türkçülüğü, okullarda yıllarca okuduğu Türkçe’yi bile  bilmemektedir. “İkna olmak”, “bizle ahbap oldular”, “hıyanetlik etti” gibi  Ermeni vatandaşlarımızın kullandığı ifadeler Reha’nın yazılarında bol bol geçer.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdi Türkçülüğe sonradan dönen Reha’nın, Gök Börü’de “İsmet Rasin’i,  Çınaraltıcıları, Barıman’ı ve Atsız’ı aramızdan attık” diyerek yaptığı iddianın  teşrihine geliyorum:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">1- İsmet Rasin ile Reha’nın anlaşamamasının sebebi, Reha’nın iddia ettiği gibi,  İsmet’in “Bozkurt’a menşei meçhul paralar bulması ve Arnavut olması” değildir.  İsmet’in metin ahlakını ve ailesini bilenler onun Türk olduğunu pek kolay  kestirebilirler. Kendisine şecere düzmeğe mecbur olmayan İsmet, hiçbir şey  olmasa bile, tarihimizin ebedi övünçlerinden biri olan Pilevne müdafaası  şehitlerinden birinin torunudur. Bundan başka İsmet’in yüzüne bakmak da ırkı  hakkında bir hüküm vermek için kafidir. Çünkü İsmet’in yüzü Türk yüzüdür. Şahsi  meselelerden dolayı kızdığımız her insanın ırkından olmadığını söylersek doğru  bir iş yapmış olmayız. Reha Oğuz eski arkadaşlarından Hikmet Tanyu ile  bozuştuktan sonra onun Abaza olduğunu ilan etmişti. İsmet Rasin’e kızınca da ona  Arnavut diyor. Bu yoldan gidilirse zararlı çıkacak olan yine Reha’dır. Çünkü ana  cihetinden atalarını bağladığı Gence’nin Kendek köyü halis bir Ermeni köyü  olduğu gibi gerek Reha, gerekse kardeşi Orhan’ın yüzleri de tıpkı Ermeniye  benzer. Reha’nın evvelce sık sık gidip geldiği bir müessesenin memurlarından  biri adını bilindiği Reha’nın gelip gittiği müessese sahibine anlatmak için  “Ermeni geldi”, “Ermeni gitti” demeği mutat edinmişti. Keza, Reha birçok  yazılarında ve mektuplarında İstanbul Ermenileri gibi “ikna olmak”, “hıyanetlik  etti” , “bizle ahbap oldular” gibi tabirler kulanı. Keza, Yusuf Kadıgil’e  kendisinin Gürcü olduğunu da bir gün söylemiştir. Fakat bunlara bakarak nasıl  biz kendisine Ermeni demiyorsak o da gayrı ilmi bir ansiklopedinin kaynağı  meçhul ibaresine dayanarak İsmet’e Arnavut dememelidir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İsmet’in ataları Prizren’lidir. Bu kasaba ise Rumeli’de bir Türk kasabasıdır. İçinde tek tük  Arnavut civar köylerden gelmişlerdir. İstanbul’da bu kadar Prizren’li vardır.  Hiçbiri Arnavutum demez. Hepsi de Türküm der. Prizren kasabasını iyi bilen  Erkilet Paşa da kasabanın Türk kasabası olduğuna tanıklık etmektedir. Hakikatte  Reha’nın, İsmet Rasin’e düşmanlığı, İsmet’in Bozkurt’a yazı yazmağa  başlamasından sonra, fikri kuvveti dolayısıyla Reha’yı gölgede bırakmasından  dolayıdır. Türkçeye hakim olan ve üç yabancı dil bilen İsmet Rasin kuvvetli  mantığı, zekası ve ilmi ırkçılık üzerindeki derin bilgisiyle birdenbire ön safa  geçmiş, bu da Reha’nın kıskançlığını ve sonunda düşmanlığını çekmiştir. İsmet’in  Arnavut olduğunu iddia etmesi bundandır. Halbuki İsmet tam bir ülkücü ve fedakar  bir arkadaştı. Reha’nın menşei meçhul dediği paraları, zengin bir aileye mensup  olduğu için, cebinden veriyordu. Bozkurt, İsmet Rasin sayesinde onun çizdiği  programla canlanmıştı. Hatta Reha’nın Bozkurt’a yazdığı bir yazı için aleyhine  dava açılınca İsmet Rasin bunu kendi üzerine alarak Reha’yı cezadan kurtarmıştı.  Fakat Reha bunları düşünmeden yapma bir Arnavutluk bahanesiyle İsmet’le bozuştu.  Darıldılar. İsmet ayrıca çalışmak üzere çekildi. Birbirleri aleyhine hiçbir şey  söylememek için benim hakemliğimde söz verdiler. Bu sözü bozan da Reha Oğuz  oldu. İşte, İsmet’i attık demesinin sebebi budur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">2- Reha Oğuz, Çınaraltı sahipleri olan Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya’yı da  aralarından çıkardıklarını söylüyor. Bu büsbütün tuhaftır. Çınaraltıcılar zaten  onların arasında değildi ki çıksınlar. Ziya Gök Alp’ın şakirdleri olan  Çınarlatıcıların Türkçülük tarihinde epeyce hizmetleri vardır. Dergilerinin adı  da Ziya Gök Alp damgasını taşımaktadır. Ziya Gök Alp’tan feyz almış olan  şairlerin Reha’dan bir şeye öğrenmeye ihtiyaçları yoktur. Hakikatte Reha’nın  onlara düşmanlığı da yine şahsi bir sebepten ileri geliyor: Bozkurt’un kapalı  bulunduğu sırada Reha Oğuz, Çınaraltıya üç makale vermişti. Çınaraltıcılar bu üç  makalenin ikisini pek zayıf buldukları için basmadılar. Üçüncüsünü Reha’nın  ısrarı ve ricası üzerine –o da biraz düzelterek ve birçok yerlerini çıkartarak-  bastılar. Halbuki bütün Türkçülerin yazıları Çınaraltı’nda çıkıyordu. Onlar  çıkarken, kendisini bütün Türkçülerden üstün gören Reha’nın yazılarını  neşretmemek herhalde kendisince büyük bir suçtu. İşte Çınaraltıcılara düşman  olmasının, onları jurnalcilikle itham etmesinin sebebi budur. Halbuki ben onu  kaç kere Çınaraltıcıların yanında gördüm: Pek müeddep oturuyordu. Söze pek  karışmıyordu. Yusuf Ziya’ya ve Orhan Seyfi’ye pek saygılı ithaflarla kitaplar  hediye ediyordu. Böyle olduğu halde Gök Börü’de onlar için “… Hakiki  maksatlarını bilmekle beraber kalemlerini beğeniyor, Türkçülüğe onlardan fayda  umuyorduk” diyor. Demek ki Reha onlarla konuşurken de samimi değildi. Bu samimi  olmayışın hoş bir şey olmadığını şimdi her halde kendisi de anlamıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">3- Nurullah Barıman’ı “Bozkurt’un parasını şahsına harcamakla itham etmesi “ de  doğru değildir. Bu da kıskançlıktan doğmaktadır. Bozkurt’un sahibi Nurullah  Barıman olduğu için dışarıdan gönderilen mektupların onun adına gelmesi, Bozkurt  idarehanesine uğrayan genç Türkçü talebelerin önce Barıman’ı araması, kendisini  gençliğin şefi olduğuna inanmış Reha’nın hoşuna gitmemiştir. Yarının şefi  olduğuna inanmış Reha, kendisini gelip geçmiş bütün Türkçülerden üstün görürken,  daha genç olan Barıman’a itibar edilmesini tabii çekemezdi. Bozkurt, on ikinci  sayıdan sonra adeta yeniden çıkarken tamamı ile, Barıman’ın borç olarak bulduğu  sermayeye dayanıyordu. Böyle olduğu halde Barıman’ın kendisinden daha itibarlı  bir mevki temin etmesini çekemeyen Reha Oğuz, “mevsuk bir kaynaktan duyduğuna  göre Bozkurt’un hükümetçe kapatılacağını”, kendilerinin daha önce davranarak  kapatması gerektiğini Barıman’a söylemiş, Barıman da: “Öyleyse borçlarımızı  ödeyecek parayı bul da işi tasfiye edelim” demiştir. Halbuki Reha’nın bu sözü  doğru olamazdı. Hükümet Bozkurt’u kapatacak olsa Reha bunu nereden duyacaktı?  Hükümet dairelerinde casusları mı vardı? Barıman’ın para bulma teklifi üzerine  Reha Oğuz bunu güya kabul etmiş, fakat para yerine senet vermek istemiştir.  Barıman bunu kabul etmemiş, Reha Oğuz ise dergiyi kapatmak ve yerine gündelik  bir gazete çıkarmak için direnmiştir. Barıman: “Sen Bozkurt’un birkaç yüz  liralık borcunu veremiyorsun. Nasıl olur da on binlerce liralık sermaye isteyen  gündelik bir gazeteyi çıkarabilirsin?” diye sorunca Reha şaşırmış, cevap  verememiştir. Halbuki onun maksadı dergiyi kapatarak Barıman’ı “dergi sahibi  olmaktan doğan itibar”dan uzaklaştırmak, sonra, kendisinin sahip olacağı bir  dergi çıkararak aradığı şöhreti, nüfuzu, itibarı bulmaktı. Çünkü o sırada yüksek  tahsilini de bitirmiş ve kendi başına dergi çıkaracak hale gelmişti. Barıman  Bozkurt’u kapatmayıp da Reha bunda ısrar edince nihayet iş tatsız bir hal almış  ve Barıman, Reha Oğuz’u arkadaşı Cihat Savaş’la birlikte Bozkurt’tan  çıkarmıştır. Reha Oğuz’un eşyalarını alarak pek üzgün bir halde Bozkurt  idarehanesinden çıktığını görenler şimdi onun “Barıman’ı attık” demesine hayli  gülmüştür.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">4- Şimdi benim hakkımda yazdıklarına geliyorum. Bunlara madde madde cevap  vereceğim:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">a) Reha Oğuz benim için “davasında samimi, fakat şeflik malihülyasına kapılmış”  diyor ve bir gün İsmet Rasin’in otomobili ile gezinti yaparken kendilerine  şeflik teklifinde bulunduğumu iddia ediyor. Bu iddia doğru değildir. Benim böyle  bir teklifte bulunmadığıma, o gezintiye iştirak eden İsmet Rasin ve Nurullah  Barıman, yaratılışımın böyle bir teklifte bulunmağa elverişli olmadığına da  bütün beni tanıyanlar şahittir. Reha’nın şefi olmanın da bana şeref temin  etmeyeceğini herkes takdir eder. O gezintide Reha benim, Bozkurtçu olmam için  ısrarlı teklifler yaptıysa da kabul etmedim. Nurullah Barıman’la İsmet Rasin de  şahittir ki “hem sizden yaşlı olduğum hem sizi kafi miktarda tanımadığım için  Bozkurtçu olamam. Siz de yazıyla yaptığım yardımı kafi görün” dedim.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">b) Reha Oğuz benim için “iradesi zayıf ve hislerine mağlup” diyor. Hislerime  mağlup olsam Reha’nın benim için yazdıklarına başka türlü cevap verirdim.  Bununla beraber “iradem kuvvetlidir, hislerime mağlup değilim” diye kendimi  müdafaa edecek değilim. Hüküm vermeği beni tanıyanlara bırakıyorum. Bizzat  kendisi bir gün bana: “Başka birisi sizin uğradığınız haksızlıklara uğrasaydı  iradesi sarsılarak vatana ihanet etmeğe kadar giderdi” demiştir. Bilmem bu  sözünü hatırlayacak mı? Hatırlayanlar mevcuttur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">c) Benim için: “ilkin, yeniden başlattığımız Türkçülük hareketine katılmaktan  çekinmiş, sonra korkulacak bir şey olmadığını görerek aramıza olanca coşkunluğu  ile girmişti” diyor. Bu da doğru değildir. Ben Türkçülükte onlardan hayli  kıdemli bir insan sıfatıyla, adı sanı duyulmamış çocukların arasına tabiidir ki  giremezdim. Hele bu çocuklar kendilerini bana ilk hamlede gizli bir teşkilat  diye takdim ederlerse… Reha benim şüphelerime korkaklık diyorsa aldanıyor.  Hiçbir zaman kahramanlık iddiasında bulunmadım. Bulunmaktan da utanırım. Çünkü  kahramanlığın savaş alanlarından başka yerlerde yapılacağına inanmam. Böyle  olmakla beraber korkak olmadığımı da beni tanıyanlar bilir. Madem ki ben  korkaktım, niçin Reha Oğuz bana hediye ettiği kitabın başına “En Yiğit Türkçüye”  diye yazdı? Niçin Bozkurt’un altıncı sayısında “Türkçüleri tanıyalım” diye  neşrettiği yazıda beni “dürüst ve yiğit bir Türkçü” diye vasıflandırdı? Demek  Reha Oğuz o zaman bana karşı da samimi değildi. Beni o yazısında feragatli bir  insan olarak tanıtan Reha’nın şimdi muhteris olarak tasvir etmeğe kalkması  herhalde Reha’ya iyi not verdirecek bir hal değildir. Umarım ki bu yanlışı  kendisi de anlayacaktır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">ç) Reha, benim meçhul bir insan olduğumu, ancak kendi reklamı sayesinde ün  kazandığımı iddia ediyor. Fakat aynı Reha, Bozkurt’un altıncı sayısındaki  makalesinde benim, Türkçülüğe, Ziya Gök Alp’tan sonra en büyük hizmeti yaptığımı  yazmıştı. Bu iki aykırı ifadenin acaba hangisi doğru? Yahut hiçbiri doğru  değilse Reha niçin bu hareketi yapmağa mecbur kaldı? O zaman öyle, şimdi böyle  yazmak tabiye ise, Reha da tasdik eder ki, bu bir Türk’e yakışan bir tabiye  değildir. Beni iyi tanıyanlar merdümgiriz olduğumu bilirler. Böyle bir insanın  reklama ihtiyacı olmadığı da meydandadır. Birkaç kişi tarafından tanınıyorsam bu  Atsız Mecmua ve Orhun sayesinde olmuştur. Bu da bir meziyet değildir. Çünkü her  yazı yazan, okuyucular tarafından tanınır. Reha tanınmağa fazla değer verdiği  için tanınmamış bir insan olduğumu ve kendisinin reklamı sayesinde tanındığımı  ileri sürmekle mazurdur. Esefle söylüyorum ki Reha’da “tanınmak isteği” bir  hastalık derecesindedir. Bu yüzden Nurullah Barıman aleyhine açtığı davada  kendisini “Ülkümüzün banisi” diye vasıflandırmıştır. Biz ise ülkümüzün neferleri  olmakla öğünüyoruz.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">d) Reha Oğuz benim için “Bir mektupla Ankara’ya aleyhimizde ihbar yaptı.. Bu  darbe öldürücü oldu. Bu mektup üzerine Bozkurt’a izin vermediler.. Bozkurt’a  bilahare ancak mucize kabilinden izin alabildik” diyor. Bu da doğru değildir.  Netekim beni iyi tanıyanlar bu rivayete inanmamışlardır. Demek ki benim  defterimde “Beyaz Ruslardan para almak” ve “Hitler’in ajanı olmak”  rivayetlerinin yanında bir de bu bulunacakmış. Burada yine Reha Oğuz’daki  hafızanın çok zayıf olduğunu söylemeğe mecburum. Çünkü bu meselenin yüksek mevki  sahibi resmi bir şahidi var ki o da matbuat umum müdürü Selim Sarper’dir. Mesele  şudur: Bir gün matbuat umum müdürü Selim Sarper’in, kapatılmış olan Bozkurt’a  yeniden izin vermek için Çınaraltı ve şahsım aleyhinde neşriyat yapmağı şart  koşmuş olduğuna dair garip bir haber duydum. İnanmadım. Çünkü tanışmadığım halde  Selim Sarper’in benim hakkımda hiç de fena düşünceler beslemediğini uzaktan  işitiyordum. Hakkımda iyi niyet beslemese bile mühim bir mevkideki resmi bir  şahsiyetin öyle bir teklifte bulunmayacağı tabii idi. Bunun için 10 ikinciteşrin  1941 tarihinde Selim Sarper’e bir mektup yazarak böyle bir rivayet duyduğumu,  buna inanmamakla beraber bu “Alemi imkan” da her şeyin olabileceğini, eğer doğru  ise sebebini bildirerek beni aydınlatmasını rica ettim. Netice umduğum gibi  çıktı: Selim Sarper, 13 ikinciteşrin 1941 tarihiyle verdiği samimi bir cevapta  böyle bir şeyin bahis mevzuu olmadığını bildirdi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha Oğuz, benim Selim Sarper’e yazdığım mektubu görmüş olduğu halde maalesef  bunu sanki jurnalmiş gibi anlatarak bazı arkadaşlara mektuplar yazmıştır. Ben bu  mektuplardan üç tanesini, Hamza Sadi Özbek’e, Nurullah Barıman’a ve şair Cemal  Oğuz Öcal’a yazılanları gördüm. Aynı meseleyi üç ayrı şekilde yazmakla Reha Oğuz  çok gafil hareket etmiştir. Hamza Sadi Özbek’e yazdığı mektupta “Selim Sarper  aynen suretini almama müsaade etmedi. Sadece 3-4 defa okudu ve okuttu” diyerek  mektubun kopyasını değil ancak mealini yazdığını bildirdiği halde Nurullah  Barıman’a ve Cemal Oğuz Öcal’a gönderdiği mektuplarda aynen kopyasını  gönderdiğini iddia ediyor. Halbuki Selim Sarper mektubujn kopyasını vermediğine  göre Reha’nın doğru söylemediği ortaya çıkıyor ki aynı meseleyi üç ayrı kimseye  üç ayrı şekilde yazması bunun itiraz kabul etmez bir delilidir. Ben, hüküm  vermeği okuyuculara bırakarak üç mektubun suretlerini yan yana koymakla iktifa  ediyorum:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; I &#8211;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha’nın Hamza Sadi Özbek’e yazdığı 6.2.1942 tarihli mektupta benim, Selim  Sarper’e yazdığım mektubun meali olarak gösterilen satırlar:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Muhterem Efendim,</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bozkurt sahiplerinden Nurullah Barıman, Bozkurt’un intişarına şart olarak,  Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını şart koştuğunuzu, bu suretle  Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, fakat sizi caydırmağa  muvaffak olduklarını söylemiştir. Sizi de Türkçü bildiğimden bu acayip  dedikoduya inanmıyor ve size bir fikir vermek için naklediyorum.Fakat bu dünya  bir imkanı alem olduğundan böyle bir şey var ise neden bu şartı koşmak lüzumunu  hissettiğinizi irşad maksadıyla lütfen izah eder misiniz? Bilvesile gıyabi  saygılarımı sunarım.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; II &#8211;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha’nın Barıman’a yazdığı 13.11.1941 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e  yazdığım mektubun kopyası olarak gösterilen satırlar:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">N. Barıman Bozkurt’un tekrar çıkarılması için sizle görüşürken ona Çınaraltıyla  mücadeleyi ve benim aleyhimde yazmalarını şart koşmuşsunuz. Gayeniz Türkçüleri  birbirlerine düşürüp zayıflatmakmış! Gene Barıman ilave etti. Biz Selim Beğ’le  münakaşa ettik ve onu ikna ettik. Sizi Türkçü tanıyorum. Lütfen bunun sebebini  anlatır mısınız?</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; III &#8211;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha’nın, Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı 8.5.1942 tarihli mektupta benim, Selim  Sarper’e yazdığım mektubun aynen kopyası olarak gösterilen satırlar:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Muhterem Efendim,</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Yakında yeniden intişarına tavassut edeceğinizi duyduğumuz Bozkurt’u  çıkartanların nasıl kimseler olduğunu bilmeniz için size bu mektubu yazıyorum.  Bozkurtçular ve bu meyanda sahibi Nurullah Barıman Bozkurt’un intişarına şart  olarak Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını şart koştuğunuzu, bu suretle  Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, bu bakımdan sizin  Türkçüler için zararlı bir şahsiyet olduğunuzu söylemişlerdir. Sizi de Türkçü  bildiğimden, bu maksatlı dedikoduya inanmıyor ve size ait bir fikir vermek için  naklediyorum. Fakat bu dünya bir imkanı alem olduğundan böyle bir şey var ise,  neden bu şartı koşmak lüzumunu hissettiğinizi irşad maksadıyla izah eder  misiniz? Bilvesile gıyabi saygılarımı sunarım.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Esefle söyleyeyim ki, Reha Oğuz, beni gözden düşürmek için Türkçü arkadaşlara bu  şekilde mektuplar yazmış, o mektupların benim elime geçeceğini düşünmeden bana  bir takım isnatlarda bulunmuştur. Diyelim ki tarafımdan Selim Sarper’e yazılan  mektubu görmek başkalarınca mümkün olmasın. Ya üç kişiye üç ayrı şekilde yazılan  bu suretler (!) nedir? Maalesef bu durum Reha’nın çok aleyhinedir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Yukarıdaki satırlarda “sizle görüşürken “kelimelerine dikkat edenler bu ifadenin  bana değil, Reha Oğuz’a ait olduğunu elbette anlamışlardır.Onun mektuplarında ve  makalelerinde bu yanlış çok geçer. Sonra “Bozkurt’u çıkartanların “tabiri de  Reha’ya aittir. O, “çıkarmak” fiilli yerine “çıkartmak” fiilini kullanmaktadır.  Netekim Gök Börü’nün üstünde de “Çıkartan: R. Oğuz Türkkan” yazılıdır. Ailesi  baba cihetinden Rumeli’nin bugün Yunanistan’da kalan bölümlerinden olduğu için  ora ahalisi gibi malum fiilleri çok defa müteaddi olarak kullanmaktadır. Ve  nihayet “imkanı alem” terkibine bakanlar da benim böyle pek acemice bir dil  yanlışı yapmayacağımı teslim ederler.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">* * *</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha’nın Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı uzun mektupta benim aleyhimde pek çok  hicivler var. Türkçü efkarı umumiyeye bir fikir vermek için bazı parçalarını  aşağıya alıyorum:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; Bir gece Selim’den telefon. Hayretle şunları dinledim:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Oğuz, sana Yusuf Ziya’nın anlattıklarını nakletmiş, inanmadığını söylemiştin.  Fakat işte bugün Atsız’dan aldığım bir mektupta aynı şeylerle karşılaşıyorum.  Okuyayım dinel, dedi ve beni hayretlere düşüren jurnal mektubu okudu.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">“Atsız”ın yiğit, merd, şövalye tanıdığım Atsız’ın böyle bir mektup yazacağını  kafam bir tülü almadığı için, şaşırdım. Atsız’ın ağzından naklen Yusuf Ziya bir  mektup yazmış filan zannettin. Ben böyle şaşkınlıklar içinde yüzerken, Selim  devam ediyordu:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Dostluğa layık olmayan dedikoducu insanlar olduğunuza inandım. Bugünden  itibaren aramızda ancak resmi münasebet vardır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Ben hayret içinde:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Atsız yazmadı, değil mi? diye bağırdım.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Atsız’ın mektubu!</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; İnanmıyorum.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Gel, gör! Dosya burada!</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Gece saat dokuz buçuktu. Hemen otomobile atladım. Sarper’e gitti. Dosyayı açtı.  Atsız’ın mektubunu gösterdi. Gözlerime inanmayarak üç dört defa arka arkaya  okudum. Sonra da suretini aldım&#8230;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu da doğru değildir. Hamza Sadi Özbek’e yazdığı mektuba göre hani Selim Sarper  mektubun suretini alınmasına müsaade etmemişti? Bundan başka benim bir tek  mektubumla dosya tutulmayacağı gibi resmi daireler de gece saat dokuz buçuğa  kadar açık değildir. Hele mektubun biraz daha aşağısında Selim Sarper’le  münakaşa ettiğini, sözlerini dinletemeyince öfke ile kapıyı vurup çıktığını,  eğer o dakikada karşısına Çınaraltıcılar yahut ben çıksaymışım bizleri  öldürebileceğini yazmasını hiç de doğru bulmadım. Ben Reha’nın daima tabanca  taşıdığını biliyorum ama bunu bir süsü sanıyordum. Yoksa bu broşürü bir davetiye  diye kabul edeceğini düşünerek korkar ve bunları yazmazdım…<br />
</font></p>
<p><strong><font face="Maiandra GD" size="2"><font color="#ff0000">Kaynak:</font>  <font color="#000000">Nihal-Atsız.Com</font></font></strong></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p align="center"><strong><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 15pt"> <font color="#808080"><span lang="tr">|</span></font><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/huseyin-nihal-atsiz/">»<span lang="tr">  H. Nihal ATSIZ Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <font color="#808080"> |</font></span></span></font></strong></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-2-huseyin-nihal-atsiz/">Hesap Böyle Verilir – 2 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-2-huseyin-nihal-atsiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hesap Böyle Verilir &#8211; 3 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-3-huseyin-nihal-atsiz/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-3-huseyin-nihal-atsiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Oct 2007 10:22:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Nihal Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar ve Şairler]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Boyle Verilir Nihal Atsiz 3]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Yazilari]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçü Nihal ATSIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-3-huseyin-nihal-atsiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hesap Böyle Verilir &#8211; 3 (Hüseyin Nihal ATSIZ) Şimdi bu mesele üzerinde Türkçüleri biraz daha aydınlatmak için Cemal Oğuz&#8217;a yazmış olduğu mektubun sonlarından bir parça daha alacağım: &#160; Cemal Oğuz Beğ. İşte acı meselenin iç yüzü budur. Bu hususta ne düşünüyorsunuz bilmek isterim. Biz şimdi, sırf güvenebileceğimiz ülküdaşlarla iş birliği yapacağız. Bunları Bozkurtçu olarak efkarı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-3-huseyin-nihal-atsiz/">Hesap Böyle Verilir – 3 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><font face="Maiandra GD"><font color="#3366ff"><span style="font-size: 18pt; font-weight: 700"> Hesap Böyle Verilir &#8211; 3<br />
</span></font><font color="#ff6600"> <span style="font-size: 12pt; font-weight: 700">(</span></font></font><span style="font-weight: 700"><font color="#ff6600" face="Maiandra GD">Hüseyin  Nihal ATSIZ)</font></span></p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdi bu mesele üzerinde Türkçüleri biraz daha  aydınlatmak için Cemal Oğuz&#8217;a yazmış olduğu mektubun sonlarından bir parça daha  alacağım:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Cemal Oğuz Beğ. İşte acı meselenin iç yüzü budur. Bu hususta ne düşünüyorsunuz  bilmek isterim. Biz şimdi, sırf güvenebileceğimiz ülküdaşlarla iş birliği  yapacağız. Bunları Bozkurtçu olarak efkarı umumiyeye iyice tanıtıp meşhur  edeceğiz. Bozkurtçu felsefeci, Bozkurtçu içtimaiyatçı,Bozkurtçu tarihçi,  Bozkurtçu tarihçi, Bozkurtçu etnograf ve folklorcu, Bozkurtçu romancı ve  Bozkurtçu şairlerimiz var.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bozkurtçu felsefeci: Dr. M. Saffet Engin</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bozkurtçu içtimaiyatçı: Aydın Yalçın (Mülkiye sosyoloji asistanı)</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bozkurtçu tarihçi: Dr. Osman Turan ( Ankara Tarih Fakültesi Türk Tarihi  asistanı)</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bozkurtçu etnograf ve folklorcu: Prof. Abdülkadir İnan ve Halit Bayrı</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bozkurtçu sembolistler: Arif Nihat Asya ve Hamza Sadi Özbek</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bozkurtçu şairler: Cemal Oğuz Öcal, Mehmet Sadık Aran ve Yusuf Kadıgil</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Tabii bunlardan başka elleri erdikçe, Zeki Velidi, Doktor Akdes Nimet, Doktor  Necati Akder ve şair arkadaşlar da yazı ve şiir yazacaklardır. Şimdi sizden bu  mektupla sualim: Bozkurtçuların baş şairi olarak tanıtılmanızı istiyor musunuz?  Sizin içten coşan Türkçülüğünüze ve prensipleri ifadedeki şiir kudretinize tam  bir güvenimiz var. Onun için sizi ( Bozkurt Türkçülüğü) bu yeni ve kuvvetli  cereyanın şairi yapmak istiyoruz. Kabul ederseniz bana yazınız. Bu hususta  tanıtma faaliyetine geçelim…….</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Yalnız bir nokta var: Bu şekilde Bozkurtçu olarak tanıtılacak arkadaşlar ülkü  bakımından bize zıt mecmualara tabiatıyla yazmayacakları gibi bize uygun görünen  fakat iş birliği etmek istemediğimiz bazı mecmualara da yazmayacaklardır. Bu  meyanda Çınaraltı ve Tanrıdağ vardır. Diğer mecmualara tabii yazılabilir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu satırlarda da doğru olmayan veya tuhaf olan birçok noktalar var. Reha, Cemal  Oğuz’u “kudretli şairsin, içten, coşan Türkçüsün” diye överken günün birinde  onun da aleyhinde yazı yazmayacağını nasıl temin edebilir? Sonra, Cemal Oğuz’u  Bozkurtçu şairler listesinde saydıktan sonra biraz aşağıda “Bozkurt’un şairi  olur musun?” diye sorması tuhaf değil midir? Hele “Bozkurt Türkçülüğü” diye bir  şey çıkararak bunun felsefecilerinden, içtimaiyatçılarından, tarihçilerinden  bahsetmesi de yanlıştır. Mesela Bozkurt’un folklorcuları diye yazdığı  Abdülkadir’le Halit Bayrı, Bozkurt’a sırf Reha Oğuz’un rica ve ısrarı üzerine  yazı vermiş olan ağırbaşlı ve kırk beşten daha yaşlı iki Türkiyatçıdır.  Diğerleri de yine ısrar, rica, hatır vesaire yüzünden Bozkurt’a yazı  vermişleridir. Eğer Bozkurt’a her yazı yazanı “Bozkurtçular” denilen mevhum  teşekküle nispet etmek gerekirse bir de “Bozkurtçu kumandanlar” bölümünü açıp  hizasına Ali İhsan Paşa’nın adını yazmak icap eder. Çünkü onun da Bozkurt’ta  birkaç yazısı çıkmıştır. Halbuki yukarıda adı geçenlerin arasında Bozkurt’un  daimi yazcısı olmayı kabul eden hiç kimse yoktur. Hele Reha’nın “Bozkurt  felsefecisi” dediği “Saffet Engin” Bozkurt’ta bir tek yazı dahi neşretmiş  değildir. Hem eğer adı geçenler Bozkurtçu olsalardı şimdi Reha’nın çıkardığı Gök  Börü’ye yazı yazarlardı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Ai" size="2"> <center><!--adsense#reklam_336x280--></center></font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha’nın, şair Cemal Oğuz’a yazdığı mektupta dikkati çeken bir yer daha var:  Reha Oğuz,” seni baş şair yapalım” diye Cemal Oğuz’a yazarken bundan sonra  Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerine yazı vermeği şart koşuyor. “Tanrıdağ” merhum  büyük Türkçü Doktor Rıza Nur’un çıkardığı dergi idi. Reha Oğuz da Rıza Nur’a çok  saygı gösteriyordu. Onun Rıza Nur’a yazmış olduğu mektuplar bugün elimdedir.  Gerek bu mektuplarda gerekse Bozkurt’un beşinci sayısında ve gerekse Gök  Börü’nün ilk sayısında ve gerekse Gök Börü’nün ilk sayısında Rıza Nur için  yazdığı satırlar, onu çok saydığını gösteriyor. Peki, o halde nasıl oluyor da bu  kadar saydığı Rıza Nur’un dergisine yazı yazmaktan Cemal Oğuz Öcal’ı menetmek  istiyor? Tabii, genç Türkçüler bunu öğrenmek ister. Reha’nın tabiriyle “o yiğit  ve aziz Türkçü” “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri” olan Rıza Nur, “Namık  Kemal gibi ulu davamızın biri şehidi” olan Rıza Nur, “ulu bir kahraman örneği  olarak daima yaşayacak” olan Rıza Nur. Reha’yı evine almayarak kapıdan  çevirmiştir. Sebebi de Reha’nın, Doktor Nihat Reşat’a giderek Rıza Nur’un, Nihat  Reşat aleyhinde hiçbir zaman söylemediği şeyleri ona isnad etmesidir. Sinop  mebusu Yusuf Kemal de bu işin şahididir. Reha Oğuz, Rıza Nur’un öfkelenmesine  sebep olan durumu düzletmek ve Rıza Nur’un nazarında beraat etmek için Doktor  Nihat Reşat’tan bir mektup getireceğini Rıza Nur’a yazmışsa da maalesef bu  mektubu da getirmemiştir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Rıza Nur bu vak’a dolayısıyla gerek bana ve gerekse başkalarına (Doktor Mustafa  Hakkı Akansel, Doktor İzzettin Şadan, Fethi Tevet, İsmet Rasin) “Gümülcineli  İsmail Hakkı nasıl Hürriyet ve İtilaf Fırkasını batırdıysa Reha da Türkçülüğü  öyle batıracak” diye onun hakkındaki kanaatini bildirmiş ve Reha’yı evine  almamağa karar vermişti. Reha beş altı defa geldiği halde onu kabul etmemişti.  En sonunda bir gece gelen Reha’ya bizzat kapıyı açan merhum karşısında onu  görünce sertlikle “Ne istiyorsun?” diye sormuş, beriki şaşırarak: “Affedersiniz,  bu zamanda rahatsız ettim…” diye söze başlamışsa da Rıza Nur: “Evet,rahatsız  ettin, bir daha da etme…” diyerek kapıyı kapatmıştır. Bu vak’adan sonra Reha  Oğuz, diğer bazı Türkçüleri, bu arada Nurullah Barıman’ı Rıza Nur’a selam  vermekten menetmek istemişse de bittabi Barıman buna aldırmamıştır. İşte  Reha’nın Cemal Oğuzu’u Tanrıdağ’a yazmaktan menetmek istemesinin sebebi merhum  Rıza Nur’un kendisine yaptığı bu muameledir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Rıza Nur ilk zamanlardan başlayarak Reha’ya teşhisi koymuştu. Hekim gözüyle onun  psikopat, ırkiyatçı olarak da gayrıtürk olduğunu söylerdi. Bakın 11 Mart 1940  tarihiyle Nejdet Sançar’ yazdığı mektupta neler diyor:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Azizim efendim,</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Mektubunuzda Türkçülerin birleşemediğini söylüyorsunuz. Bunun sebeplerini arayıp  bulmayı tavsiye diyorsunuz. Bu bapta bir uzlaşma mümkün değil gibi görünüyor.  Her Türkçüyüm diyen başka bir telden çalıyor. Bir defa Türkçülük elan ideolojik  bakımdan Turancı, Türkçü, Anadolucu gibi inkısamda. Sonra buna hiç istemediğim  ve münasip görmediğim siyasi ilgiler iliştirmek isteyenler var. V e daha beteri  de bir takım şahısların şahsi hırsları kazanı kaynıyor. Hele Reha Kürtkan diye  biri var ki Türkçüleri birbirine katıyor ve gene de kabına sığamıyor.  Göreceksiniz ki bu çocuk Türkçülüğü perişan edecektir; edemse de o yolda bu  mübarek ideal ve ideolojiye çok zarar verecektir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşte Reha’nın “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri”, “yiğit ve aziz Türkçü”  diye vasıflandırdığı dünkü en büyük Türkçünün Reha hakkındaki fikirleri…</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Benim, Reha ile ilgimi kesmemin sebebine gelince: Bu, uzun denemelerden sonra  kendisine güvenimin kalmaması yüzünden olmuştur. O benden sekiz dokuz yaş daha  genç olduğu halde kendisine daima akran muamelesi yaptım. Bana Avni Motun gibi  gizli cemiyet gibi hayali şeylerden bahsettiği halde Türkçülük için çalışıyor  diye kendisine mümkün olduğu kadar yardım ettim. Hatta bir aralık  münasebetlerimiz samimi bile oldu. Fakat en samimi olduğumuz zamanlarda bile  benim aleyhimde bazı mektuplar yazdığını sonradan teessüfle öğrendim (mesela  Barıman’a ve İsmet Rasin’e yazdığı mektuplar). Gerek yukarıdan beri sırladığım  vak’alar, gerekse buraya yazmağı doğru bulmadığım pek çok şeyler bende kendisine  karşı güven bırakmadığı için onunla ilgimi kestim. Yazdığı mektuplara cevap  vermedim. Reha’nın bana hücumları da işte buradan geliyor. Onun için “Atsız’ı  aramızdan çıkardık” demesi de boş sözdür. Ben onların arasına hiçbir zaman  girmedim ki çıkarılayım. Bozkurt’a birkaç yazı yazdımsa bunları Reha’nın rica ve  ısrarı ile yazdım. Ecce Canis adlı yazımı okuyanlar, Reha tarafından  “Bozkurtçular” denilen zümreye benim dahil olduğumu anlarlar. Esasen böyle  kuruntudan ibaret bir kuruma girmeyeceğimi de herkes takdir eder.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Nurullah Barıman tarafından, arkadaşı Cihat’la birlikte Bozkurt’tan çıkarılan  Reha, benim yine oraya yazacağımı duyunca Bozkurt’un yazı işleri müdürü Sami  Karayel’e başvurarak benimle anlaşmak ve yine Bozkurt’ta yazı yazmak istemişse  de tarafımdan reddolunmuş, bu yüzden Gök Börü’de bana lüzumsuz yere hücum  etmiştir. Halbuki o, Gök Börü için bazı Türkçülerden yazı isterken Besim Atalay,  Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan ve Halit Bayrı ona “Çınaraltıcılar, Atsız ve  başka Türkçüler aleyhine yazmamak şartıyla” yazı vereceklerini bildirmişler,  Reha da buna razı olup söz vermiştir. Yazık ki bu sözünü de tutmadı. Buna,  Reha’nın hesabına esef duyuyorum.Yoksa kendisi de pek iyi bilir ki be “bir”  değil “birçok” Rehaların hücumlarıyla da yıkılmam. Reha’nın bu hareketi nihayet  kendi aleyhine olmuştur. Çünkü Besim Atalay Beğ, Gök Börü’nün ilk sayısındaki  “Hesap Veriyoruz” başlıklı yazı üzerine Reha’ya derhal bir mektup yazarak  ilgisini kestiğini ve kendisine evvelce verdiği yazıları neşrederlerse mahkemeye  başvuracağını bildirmiş, Doktor Mustafa Hakkı Akansel “Gök Börü’ye yazmayacağını  haber vermiş; Zeki Velidi, Abdülkadir İnan, Halit Bayrı,Cemal Oğuz Öcal ve Yusuf  Kadıgil de ilgilerini kesmişlerdir. Bunların evvelce Gök Börü’ye yollanmış birer  ikişer yazıları olduğu için Reha Oğuz daha bir müddet bunlardan istifade  edebilir. Fakat ondan sonra? Ondan sonra Cihat Savaş Fer’le yapayalnız  kalacaktır. Meşhur romancı Reşat Nuri’nin vaktiyle başka yerlerde çıkmış olan  yazılarının ikinci basımları onu kurtarabilirse ne mutlu! Reha Oğuz bu sonucu  sezdiği için Zeki Velidi’ni evine giderek yazı yazmasını rica etmişse de evvelce  verdiği sözü tutmadığı için red cevabı almıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e de yaptığı başvurmaların boşa çıkması üzerine Gök  Börü’nün üçüncü sayısına, doktorun vaktiyle Vakit gazetesinde çıkmış olan bir  yazısını almış, altına da “evahit” diye anlaşılmaz bir kelime koymuştur. Reha  Oğuz, Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e gönderdiği nüshada, “evahit” kelimesinin  başındaki “e” harfini çizmiş, “h” harfini “k” yapmış, sonuna da bir “ten”  eklemiştir. Böylelikle kelime “Vakitten” olmuş ve yazının Vakit gazetesinden  alınmış olduğu güya belli edilmiştir. Reha bu tabiye (!) ile diğer  okuyucularından, yazının başka bir yerden alınmış olduğunu saklamak istemiştir.  Bu kadar çocukça bir kurnazlık ülkücü bir Türkçüye değil de alelade bir insan  yakışır mı, yakışmaz mı? Cevabını kendisi versin… Bu şekilde bir derginin  yaşamasına şüphesiz imkan yoktur. Bu derginin mukadderatı şimdiden belli  olmuştur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">* * *</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Yukarıdaki satırlarla bu meseledeki hakikati ortaya çıkardım. Reha’da kendi  isteklerini hakikatmiş gibi göstermek farikası olmasaydı ben bunları  yazmayacaktım. Reha’nın hücumları beni nihayet müdafaaya mecbur ettiği için her  halde bir tatsızlık oldu. Bundan sevinenler solcular olmuştur. Bunun mesuliyeti  tamamıyla Reha’ya aittir. Basit şeyleri esrar perdesi arkasında saklamak, bazı  meseleleri olduğu gibi değil de olmasını istediği şekilde göstermek ve  hayallerden hakikat gibi bahsetmekle Reha bilmeyerek Türkçülüğe kötülük  etmiştir. Halbuki Türkçülüğün en büyük kuvveti bir hakikate dayanması ve  Türkçülerin başarı kazanmasının başlıca şartı da samimiyetleri idi. Türkiye’nin  başvekiline bütün tarihimiz ilk defa olarak “Türkçüyüz ve öyle kalacağız”  dedirten şey memleketteki Türkçülük ülküsünün pek köklü ve sağlam temellere  dayanmasıydı. Türkçülük tarihinde ilk defa olarak menfi ve bozuk bir hava  esmesine sebep olan şey ise Reha’nın hareketleri ve Gök Börü’deki yazısı  olmuştur. Bundan dolayı her halde kendisi pişmanlık duymuştur. Reha’nın  kendisinden yaşlı ve bilgili olan Türkçülerden daha öğreneceği pek çok şeyler  vardır. Reha, bizi bezdirerek kendisinden uzaklaşmamıza sebep olmasaydı  yanlışlar yapmaz ve mesela Gök Börü’nün üçüncü sayısının kapağına bir resim  koyarak altına “Altay Dağlarında Kırgız Hayatı” diye yazmazdı. Çünkü biz  Altay’da Kırgız bulunmadığını kendisine öğretirdik. Yine bizi kendisinden  uzaklaştırmasaydı Gök Börü’nün dördüncü sayısının kapağına Orhun harfleriyle  yazdığı yazılar öyle yanlış olmazdı. Orhun harflerinin nasıl kullanıldığını ona  anlatırdık.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha ilk önce Türkçü değildi. Kendi itirafı üzere beynelmilelci ve  materyalistti. Beynelmilelci ve materyalist demek komünist demektir. Reha, daha  sonraları Türkçü yayını takip ederek Türkçü olmuş ve bu yeni ülkü kendisini o  kadar sarmıştır ki Türkçülüğün her alanında en ileri ve en iyi olmak istemiştir.  Reha’nın duygularındaki bu aşırılığı mazur görürüm. Netekim bir dinde en çok  müteassıp olanlarda mühtedilerdir. Fakat en iyi ve en ileri olmak isterken bazı  hayali şeyleri hakikat saymasını zararlı bulurum. Mesela Reha, baba cihetinden  ailesini Kastamonu civarındaki Taşköprü’ye bağlamaktadır. Bu doğru değildir.  Kastamonu Türkünün çok katıksız olduğunu öğrenen Reha “keşke ben de oradan  olsam” diye düşünmüş bunun hasretini çekmiş ve nihayet bunu düşüne düşüne  kendisinin hakikaten oralı olduğuna inanmıştı. Netekim Kastamonu’nun çok köklü  bir ailesine mensup olan genç bir Türkçü, Taşköprü’de Reha’nın ailesini  araştırıp soruşturmuş, böyle bir ailenin olmadığını öğrenmiştir. Halbuki Anadolu  kasabalarında her ailenin tanındığı, bir iki asır önce gelip yerleşmiş olanların  bile hala ayırt edildiği erbabınca malumdur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha, eski Türklerin hayatını da çok beğendiği, çadır altında geçen askeri  hayatın meftunu olduğu için kendisinin de yaylalarda, çadır altında ve at  sırtında büyümüş olmasını çok arzularmış ve bu şiddetli arzu nihayet kendisinin  Eskişehir civarındaki göçebe Türkmenler arasında bir süt nine elinde büyüdüğü  hakkındaki mitolojik rivayeti doğurmuştur. Hakikatte ise Reha’nın ailesi  Rumelilidir. Anadolulu bir aile Büyükada’da gayrı mübadil olarak emlak alabilir  miydi? Rumelili olmak Türk olmağa engel olmamakla beraber Reha ruhi bir sebeple  en koyu ve su katılmamış Türk olmak hevesiyle kendisini Taşköprü’ye nispet  etmiş, buna kendisi de inandığı gibi başkalarını da inandırmak istemiştir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha, eski Türk büyüklerinin hayatlarına da imrenmiş, kendisi de onlar gibi bir  önder olmak istemiştir. Şüphe yok ki her Türk genci için Türk büyüklerine  benzemek bir ülkü olmalıdır. Fakat böyle olmakla için tek yol onların tuttuğu  feragat, fazilet, çalışma ve kahramanlık yoludur. Hiç kimse durup dururken bir  Alp Aslan veya Çingiz olamaz.. Yükselmek için iki yol vardır: Ya çalışarak  yüksekte olanları meşru bir şekilde geçmek; yahut onları düşürerek daha yükseğe  çıkmak. Bir dağın tepesine kartal da çıkar, yılan da çıkar. Zaman zaman büyük  ruhlu insanlar da yükselir, dalkavuklar da… Fakat er kişiler her zaman ve daima  birinci yolu seçmişlerdir. Bundan birkaç yıl önce Nazım Hikmetof Yoldaş “Putları  Kırıyoruz” diye büyük şairlere ve bu arada Abdülhak Hamid’e hücumlar yapmıştı.  Çünkü Türkiye’nin baş şairi olmak isteyen o zavallı, yükselmek için onları  devirmekten başka yol bulamamıştı. Onun hücumlarıyla Abdülhak Hamid ve Mehmet  Emin tabiidir ki devrilmediler. Biz, ne Abdülhak Hamid gibi yüksek, ne de Mehmet  Emin kadar değerli kimseler olmamakla beraber Reha’nın hücumlarıyla devrilmeyiz.  Reha’nın tutacağı yol hizmet ederek yükselmek olmalıydı. Fakat o bekleyemedi.  Yükselmek için yaptığı hamleler yanlış bir yöne çevrilmiş olduğu için sonunda  Türkçülük düşmanlarını sevindirecek bire mahiyet aldı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Önderlik duygusu Reha’yı o kadar sarmıştı ki kendisini şimdiden Türk gençliğinin  başkanı gibi görmektedir. Bir münakaşada, kendisine itidal öğüdü veren Hüseyin  Namık Orkun’a “ben Türk gençliğinin lideriyim” diye bağıracak kadar duygularına  mağlup olmuştur. Reha, Türkiye’de yapılan her hareketin kendi eseri olmasını  istiyor. Fakat böyle olmadan bunu olmuş gibi göstermek doğru değildir. Hamza  Sadi Özbek, resmi bir vazife ile Muğla’ya gidince Reha bunu benimsemiş,”bir  arkadaşımızın da Muğla^da bulunması lazımdı; Özbek’i onun için Muğla’ya tayin  ettirdik” demişti. Halbuki aynı meseleyi İsmet Rasin’e de başka şekilde  anlatmıştı. Reha, önderlik duygusunu doyurmak için gizli cemiyetler kurmağa ve  Ankara’daki Ziraat Fakültesi talebelerinden bazılarını buna sokmağa uğraşmıştı.  Bunu başaramayınca aynı şeyi Istanbul’da yapmağa ve tabancalı, bıçaklı  törenlerle aza kaydına kalkmışsa da şimdiye kadar bu cemiyete yalnız Yusuf  Kadıgil’i alabilmiştir. Eski bir talebem olan Yusuf Kadıgil bu cemiyete  mahiyetini öğrenmek için kasten girerken Reha’nın daima taşıdığı tabanca ortaya  çıkmış, müthiş bir gizli tören yapılmış ve cemiyet bütün azası, yani Reha ile  Cihat, Yusuf Kadıgil’i cemiyete almışlardır. Gizli cemiyetlerden maksat muayyen  bir hedefe varmak olduğu halde Reha’nın gizli cemiyetinde böyle bir hedef  yoktur. Maksat, gizli cemiyetin esrarlı havasından zevk almaktır. Reha’da gizli,  esrarlı şeylere karşı büyük bir inzicap olduğundan, o güneşi bile esrar perdesi  ardından göstermek istemiş, bu yüzden kendisine karşı bir güvensizlik  uyandırmıştır. Reha’ya göre her şeyi gizlemek büyük bir başarıdır. Bu yüzden  kardeşi Orhan Türkkan’ın kendisinden büyük mü küçük mü olduğunu bile saklamak  istemiştir. Bu meseleyi kendisine sorduğum zaman bana: “Fiilen ben büyüğüm,  hukuken Orhan büyüktür” diye cevap vermiş ve meseleyi şöyle anlatmıştı: Reha’nın  asıl adı Metin imiş. Orhan kendisinden küçükmüş. Orhan’dan daha sonra küçük,  “Reha” adında bir kardeşleri varmış. Fakat bu Reha küçükken ölmüş ve nüfus  kaydından Reha silineceği yerde Metin silinmiş. Onun için şimdi kendisi bu,  küçükken ölen Reha’nın nüfus kağıdını kullanıyor ve Reha adını taşıyormuş.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Hiç şüphesiz Reha’nın babası bu hareketi bir sahtekarlık olsun diye yapmamıştır.  Nüfus memurunun dikkatsizliğini sonradan düzeltmeğe meşguliyeti engel olmuş ve  Reha Oğuz (yani hakikatteki Metin) kendisinden dört yaş küçük olan kardeşinin  nüfus kağıdını kullanmak mecburiyetinde kalmıştır. Bunda Reha’nın da suçu  yoktur. Fakat bu basit hadiseyi esrar perdesiyle örtmeğe de hiç lüzum yoktur.  Reha’nın mahrem-i esrarı olan ve benim bu meseleyi bildiğimden haberi bulunmayan  Cihat Savaş bir gün bana safiyetle “bunun büyük bir sır olduğunu ve bana ancak  on yıl sonra bu sırrı tevdi edebileceğini” söylemiş, çocukça hareketiyle beni  güldürmüştü.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha, eski Türkler gibi kahraman, kuvvetli, pehlivan olmak için de gönlünde  dayanılmaz bir istek duymuş, bu büyük istek de kendisini bir takım hülyalara  sürüklemiştir. Cüssesi eski Türklerin aksine çelimsiz olduğu için Japon  güreşinde usta olduğunu iddia etmiş, kılıç dersi alırken, öğretmeni olan  Krodetski’ye savurduğu bir kılıçla onun maskesini yüzünde döndürdüğünü tahayyül  etmiştir. Halbuki bu da doğru olamazdı. Başa zaten güçlükle geçirilen maskenin  dönmesi için başın gövdeden ayrılması icap ederdi. Reha Oğuz, kendisinde Ermeni  bulaşıklığı olduğunu ilk önce ortaya çıkaran Fethi Tevet’i de döveceğini bana  bir mektupta yazmıştı. İyi ki bu işi denemedi. Çünkü iri yarı ve güçlü kuvvetli  olan Fethi Tevet’İ görmeden tasarlanan bu plan acıklı bir şekilde iflas ederdi.  Reha şimdi böyle bir iddiada bulunduğunu hatırlamıyor ve Gök Börü’nün meccani  abonelerinin listesi başında Fethi Tevet’in adını gösteriyormuş ama, yukarıda da  bildirdiğim gibi bu hafızasının bir zuhulüdür. Yoksa mektup bende duruyor.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha’nın bir merakı da herkes hakkında bir dosya tutmasıdır. Bu dosyada o şahsın  Reha’ya gönderdiği mektuplarla Reha’nın şahsi mütaleaları, gazetelerden kesilmiş  yazılar esas mevadı teşkil eder. Bu dosyalara ehemmiyetsiz teferruat da yazılır.  Mesela Ankara’daki bir şairin bir gün bir lokantada birlikte yemek yediği  sarışın bir hanım dahi bu dosyaya girmiştir. Reha bu dosyayı tutmakla o şahıs  aleyhinde, gerekti zaman kullanılacak mevad hazırlamak ve daha ilerisi için de  bir arşiv yapmak fikrindedir. Fakat bu kadar lüzumsuz şeylerle uğraşmak onun  hafızasını yormaktan başka bir sonuç vermemektedir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">* * *</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkçülük ülküsü kutlu bir yoldur. Onun siyasi, ilmi, edebi, hissi, fikri  tarafları vardır. Fakat hepsinde de temel sağlam Türk ahlakıdır. Türkçülük  ülküsüne başka türlü varmağa imkan yoktur. Reha Oğuz, Türkçülük alanında  yükselmek istiyor idiyse tutacağı yol feragat ve fedakarlık yolu olacaktır. Daha  askerlik vazifesini bile yapmadan şef olmağa kalkmayacaktı. Ne Ali Suavi, ne  Süleyman Paşa, ne Ziya Gök Alp, ne de Ziya Nur Türkçülük tarihinde kazandıkları  adı sanı bir anda, çalışmadan elde etmediler. Bugün Türkçülük meydanında çalışıp  adları tanınmış olan bu kadar insan var. Bunların arasında da şahsi  dargınlıkları, kırgınlıkları ve kızgınlıkları olanlar var. Fakat bunlardan  hangisi kendisini Türkçülüğün başı yapmak için ötekilere hücum etmiştir? Dün  Rıza Nur, daha önce Ziya Gök Alp Türkçülerin başı olmak şerefini çalışmaları ve  hizmetleriyle kazandılar. Onları ne bir kurultay seçti, ne de onlar başkalarını  baltalayarak yükseldiler. Reha Oğuz başkalarını küçülterek yükselmek hayali  yüzünden dünün en büyük Türkçüsü olan Rıza Nur tarafından kapıdan çevrilmiş ve  Rıza Nur ona “Reha Kürtkan” diyerek Reha’yı Türkçülük kadrosundan ebediyen  çıkarmıştır. Reha’nın başkaları hakkında söyleyeceği sözlerin değeri yoktur.  Fakat bizzat Reha tarafından “Türkçülüğün heybetli devi” diye adlandırılan Rıza  Nur’un, Reha hakkındaki hükümleri nas mahiyetindedir. Şimdi, günümüzün en  kıdemli Türkçüsü Besim Atalay başta olduğu halde kalem sahibi Türkçülerin hepsi  onunla ilgisini kestiyse, bazı genç Türkçüler arasında “Türkkan” diye değil de  “Ermenikan” diye anılıyor, hatta kendisine bu şekilde mektuplar yazılıyorsa  bunun tek mesulü kendisidir. Reha Oğuz samimi Türkçü olmak için muhayyel  şecereye lüzum olmadığını bilmeliydi. Bilhassa bazı kuruntulara herkesi  inandırabilirim diye çocukça düşüncelere saplanmamalıydı. Türk ırkını tarif  ederken ileri sürdüğü 1.70 boy, ela göz, kuvvet ve fevkalade yakışıklılıktan  kendiside hangilerinin bulunduğunu iyice hesaplamalıydı. Reha’yı tanımayan  okuyucuları sözlerime inandırmak için onun bir fotoğrafını koyuyorum. Bu resme  bakan okuyucular onun fevkalade yakışıklı ve Türk tipine malik olmadığını kabul  ve tasdik edeceklerdir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Umarım ki bu broşür Reha’yı hayalin tatlı göklerinden hakikatin katı toprağına  indirecektir. Aşağı yukarı otuz yaşlarında olduğu için artık çocuk hülyaları  beslemeğe hakkı yoktur. Çünkü ortada bahis mevzuu olan şey Türkçülüktür. Bu  milletin biricik kurtuluş ve yükseliş yolu olan bir ülküyü benlik davası haline  sokmağa ise Türkçülüğün prensipleri engeldir. Sağlam şahsiyetler, kendi  aleyhlerine olan şeyleri lehlerine gibi göstermezler. Mesela Besim Atalay Beğ,  Reha’ya mektup yazarak ilgisini kestiğini ve eskiden yolladığı yazıları artık  neşretmemesini bildirdiği zaman Reha’ya düşen şey susmaktı. Halbuki o öyle  yapmadı. Okuyucularda, sanki Besim Atalay’la eski durum devam ediyormuş gibi bir  intiba uyandırmak için Gök Börü’nün ikinci sayısında şöyle bir ilan neşretti:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Öz Türkçe Kur’an Sureleri</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Okuyucularımıza müjde: Pek yakında kitap halinde çıkıyor</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Çeviren: Besim Atalay</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bunun bir başarı olmadığını, hatta doğru bir hareket olmadığını Reha idrak  edemiyorsa bu da kendinsin lehine değildir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşte, Gök Börü’nün ilk sayısındaki “Hesap Veriyoruz” başlıklı yazıya cevaplarım  şimdilik bu kadardır. O yazıda hiçbir hesap verilememiş, bilakis hesaplar  karıştırılmıştır. Hesap böyle verilir: Delili, şahidi, vesikası ve fotoğrafı  ile…</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Reha Türkçülüğe cidden hizmet etmek istiyorsa önce askerliğini yapmalı sonra  Türkçeye daha çok hakim olmalı ve nihayet muhayyel şecereleri ve başka hayalleri  terk etmeli ve bilhassa ırkçılığı başkalarına bırakmalıdır.Yoksa bu fizyonomi  ile su katılmamış Türklük iddia etmek Türkçülüğün düşmanları eline silah  vermektir ki bunu Reha da istemez sanırım.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">3 Sonkanun 1943, Maltepe</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">ATSIZ</font></p>
<p align="center"> <font face="Maiandra GD" size="2">  </font></p>
<p><center></p>
<table style="border-collapse: collapse" border="1" bordercolor="#111111" cellpadding="0" cellspacing="0" height="103" width="460">
<tr>
<td height="103" width="460">
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşte, nihayet, tahminlerimiz doğru çıktı. Reha’nın “Hesap Veriyoruz” başlıklı  yakışıksız yazısını ele alan Ankara’daki solcular, Reha’nın onlara verdiği silah  sayesinde bütün Türkçülere, hatta Türklüğe saldırmak fırsatını buldular.  Solculuktan milliyetçiliğe dönen Reha ile, milliyetçilikten solculuğa dönme olan  Pertev Naile Boratav ve Adnan Cemgil müştereken Türklüğe ve Türkçülüğe zarar  getirmiş oluyorlar. Görülüyor ki, nereden nereye olursa olsun, bu dönenler iyi  olmuyorlar. Reha kadar iyi tanıdığım solcu dönmelere de cevap vereceğim.  Beklesinler.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">25.5.1943</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">ATSIZ</font></td>
</tr>
</table>
<p></center><strong><font face="Maiandra GD" size="2"><font color="#ff0000">Kaynak:</font>  <font color="#000000">Nihal-Atsız.Com</font></font></strong></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p align="center"><strong><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 15pt"> <font color="#808080"><span lang="tr">|</span></font><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/huseyin-nihal-atsiz/">»<span lang="tr">  H. Nihal ATSIZ Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <font color="#808080"> |</font></span></span></font></strong></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-3-huseyin-nihal-atsiz/">Hesap Böyle Verilir – 3 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/hesap-boyle-verilir-3-huseyin-nihal-atsiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
