<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>icimizdeki Seytanlar | Bilgicik.Com</title>
	<atom:link href="https://www.bilgicik.com/tag/icimizdeki-seytanlar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bilgicik.com</link>
	<description>Türkçe, Edebiyat, Teknoloji... Bilgicik Günlüğüm (:</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Jun 2013 14:20:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>İçimizdeki Şeytanlar (Hüseyin Nihal ATSIZ)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/icimizdeki-seytanlar-huseyin-nihal-atsiz/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/icimizdeki-seytanlar-huseyin-nihal-atsiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Oct 2007 10:14:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Nihal Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar ve Şairler]]></category>
		<category><![CDATA[icimizdeki Seytanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Icimizdeki Seytanlar Nihal Atsiz]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Yazilari]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçü Nihal ATSIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/icimizdeki-seytanlar-huseyin-nihal-atsiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İçimizdeki Şeytanlar (Hüseyin Nihal ATSIZ) Önceleri milliyetçi iken sonradan sapıtarak komünist olan, fakat düşüncelerini değiştirdiğini ispat etmedikçe kendisine iş verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına geçen Sabahattin Ali, “İçimizdeki Şeytan” adlı bir roman çıkardı. Bu romanın kısaltılmış şekli şudur: Darülfünun devamsız talebelerinden Ömer, bir akrabasının iltiması ile postada küçük bir memuriyet kapmış tembel bir gençtir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/icimizdeki-seytanlar-huseyin-nihal-atsiz/">İçimizdeki Şeytanlar (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span style="font-weight: 700"> <font color="#3366ff" face="Maiandra GD" size="5">İçimizdeki Şeytanlar</font></span><font face="Maiandra GD"><font color="#3366ff"><span style="font-size: 18pt; font-weight: 700"><br />
</span></font><font color="#ff6600"> <span style="font-size: 12pt; font-weight: 700">(</span></font></font><span style="font-weight: 700"><font color="#ff6600" face="Maiandra GD">Hüseyin  Nihal ATSIZ)</font></span></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Önceleri milliyetçi iken  sonradan sapıtarak komünist olan, fakat düşüncelerini değiştirdiğini ispat  etmedikçe kendisine iş verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına  geçen Sabahattin Ali, “İçimizdeki Şeytan” adlı bir roman çıkardı. Bu romanın  kısaltılmış şekli şudur:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Darülfünun devamsız  talebelerinden Ömer, bir akrabasının iltiması ile postada küçük bir memuriyet  kapmış tembel bir gençtir. İltimasına güvendiği için çok defa vazifesine de  gitmez ve şurada burada sürterek serseri bir hayat geçirir. En çok yaptığı iş  kahvelerde veya meyhanelerde oturarak bazı tanıdıkları ile vakit geçirmektedir.  Hayatından hiç memnun değildir. Bu hayatın pek mühim bir sırrı olduğunu sanmakta  ve bu sırrı keşfedemediği için sıkıntı çekmektedir. Daima hayal içinde  yaşadığından kimseyle anlaşamamakta ve bunu kendi ruhunun anlaşılmaz derecede  derin olduğuna vermektedir. En iyi görüştüğü arkadaşı Nihat adında bir gençtir.  Ömer’in hayalperest olmasına karşılık arkadaşı hakikatlerle yüz yüze gelmekten  hoşlanmaktadır. Fakat bu da dünyada yalnız paraya değer veren ve bazen bir  lirayı karşısına koyarak saatlerce bakmaktan zevk duyan mütereddi bir tiptir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Ömer bir gün vapurda bir  genç kız görür ve ona aşık olur. Bu kız, yani Macide, Balıkesir’de orta tahsil  yapmış ve musikiye olan büyük istidadı musiki öğretmeni Bedri tarafından takdir  olunarak teşvik olunmuş bir kızdır. Hatta Bedri ona karşı kayıtsız da değildir.  Konservatuarda musiki tahsiline devam için İstanbul’a gelen Macide  akrabalarından bir ilenin yanında oturuyor. Bu aile Ömer’in de akrabası  olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkıyorlar. Ömer, çoktandır ihmal  ettiği akrabalarının evine gidip Macide’yi tekrar görüyor. Onu konservatuara  götürüp getiriyor ve ikinci seferde ona ezelden beri duyduğu derin aşkını itiraf  ediyor. Balıkesir’in namuslu bir ailesinin mükemmel bir kızı olan Macide de  önüne ilk çıkan bu serserinin aşkını derhal kabul ediyor. Bu her akşam  buluşmalar ve eve geç dönmeler nihayet evin dikkatini celbediyor. Zaten  Macide’nin babası o sıralarda ölmüş olduğu için Macide adına gönderilen para da  gelmemektedir. Bu yüzden bir gece yine geç dönen Macide’yi evde azarlıyorlar.  İzzet-i nefsi pek yüksek olan genç kız da evden kaçıyor. Böyle aksi bir işin  olacağını kuvvetli bir sezgi ile bilen Ömer zaten onu kapının önünde  beklemektedir. Beraberce Ömer’in Beyoğlu’ndaki pansiyonuna gidiyorlar ve bu  pansiyon küçük bir tek odadan ibaret olduğu için birlikte yatıyorlar. Artık o  günden itibaren Ömer onu herkese karım diye tanıtıyor ve birbirlerine karı-koca  gözüyle bakıyorlar. Fakat o zamana kadar paraya hiç değer vermeyen, sıkıştığı  zaman şundan bundan borç almaktan çekinmeyen Ömer, sırtına bir aileyi  geçindirmenin yükünü alınca postadaki kırk lira aylığını pek az görüyor ve daha  çok para bulmanın yollarını arıyor. Çalıştığı dairede beş çocuk babası, ihtiyar,  ve çok namuslu bir muhasebeci var ki aralarındaki yaş farkına rağmen ruhen  Ömer’le çok iyi anlaşmakta ve hatta bazen Ömer gibi bir serseriden borç  istemekte, fakat Ömer de kendisinden bor istediği zaman cebindekinin yarısını  hiç düşünmeden ona vermektedir. Macide’yle karı-koca olduklarının ferdasında bu  muhasebeci bir akşam Ömer’i rakı içmeğe davet ediyor ve bu sırada kendisini  haftalardan beri kemirmekte olan bir derdini ona açıyor. Bu dert şudur:  Muhasebeci, ahlaksız bir adam olan kayın biraderini hapisten kurtarmak için  kasadan iki yüz lira alıp vermiş, bunu yaparken de bu paranın hemen ödeneceğine  dair kayın biraderinin verdiği söze güvenmiştir. Kayın biraderi tabii bu parayı  ödemeyince muhasebeci büsbütün güç bir vaziyete düşmüş ve bu yolsuzluk açığa  çıkmasın diye hesaplarda tahrif yapmağa başlamıştır. Böylelikle fasit bir  dairenin içine düşmüş olan muhasebeci günden güne erimekte ve ruhen  perişanlaşmaktadır.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Ömer, Macide’yi evine  getirmiş olmasına rağmen çok defa yine geç dönmekte, tamamen iradesiz bir genç  olduğu için her hangi bir rakı içme teklifine “dayanamamaktadır” . Macide bundan  ve bilhassa Ömer’in arkadaşlarından memnun değildir. Hele karanlık işler ardında  yürüyen Nihat ve Profesör Hikmet hiç hoşuna gitmemektedir. İyi bir insan gibi  gözükmek isteyen, fakat hakikatte fena bir ruh taşıyan Profesör Hikmet arada  sırada Ömer’e para yardımı yapmasına rağmen Ömer onu sevmemektedir. Ekseriya  rakı meclislerinde buluştukları muharrir İsmet Şeref, şair Emin Kamil de hep  seciyesiz adamlardır. Nihat, etrafına bir takım darülfünunlu gençler toplamış,  mecmualara ve broşürlerle memlekette milliyetçi bir hareket yapmağa  uğraşmaktadır. Fakat ne Nihat, ne de o gençler samimi değillerdir. Hepsinin  maksadı külah kapmaktır.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bir gün Ömer, alel usul  iradesizliğinin ve boşboğazlığının tesiriyle muhasebecinin kendisine yaptığı  itirafı Nihat’la Profesör Hikmet’e anlatmış ve Nihat bu hadise ile fazla  alakadar olmuştur.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Ömer ise bir gün bir  dükkandan bir çift kadın çorabı çalmış, fakat bunu istemeyerek yapmıştır. Zaten  ona bütün fenalıkları yaptıran içindeki şeytandır. Yoksa o haddi zatında iyi bir  insandır. Ertesi gün Nihat, Ömer’e korkunç bir teklif yapıyor: Muhasebeciyi  tehtid ederek büyük bir miktarda para alıp kendisine getirmesini, bununla mecmua  ve kitap çıkaracaklarını söylüyor. Gerçi Ömer ilk önce bunu kabul etmiyor,  Nihat’ı kovuyor. Fakat birkaç gün sonra ondan birçok para alıyor. Fakat bunu da  yaptıran içindeki o mel’un şeytandır. Nitekim Ömer parayı aldıktan sonra,  tramvay parası bile olmadığı için, evine yayan olarak geliyor. Evde Macide ile  Bedri kendisini beklemektedir. Ruhi bir buhranla Bedri’nin Mecide’ye karşı olan  vaziyetinden kıskançlık duyarak Bedri’yi evinden kovuyor. Fakat Macide, derhal  gidip Bedri’nin gönlünü almasını istediği için biraz önce hakaretle kovduğu  adamın evine giderek onunla barışıyor. Bedri de buna razı…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Nihat dalaverelerini  çevirmekte devam ediyor. Sık görüştüğü bir de Tatar suratlı bir herif var.  Romanda bunun adı söylenmiyor. Son devirde birkaç aylık veya birkaç yıllım  ömürleri olup batan küçük devletlerden birinin nazırı veya reisi olduğu  söylenmesine göre bunun da Rusyalı bir Türk olduğu anlaşılıyor. Nihat ve  arkadaşları bir takım ırkçı ve Turancı fikirler neşrediyorlar. Meğer bunlar  yabancı bir devlet hesabına çalışıyorlarmış. Hatta Profesör Hikmet de bunların  arasında imiş. Yabancı kodamanlar yiyip küçüklere bir şey bırakmadıklarından  nihayet bunlardan bazıları işi hükümete haber veriyorlar. Büyük tevkifat  yapılıyor. Bu arada Nihat’ın arkadaşı olduğu için Ömer de tevkif olunuyor.  Profesör Hikmet ise nüfuzlu tanıdıkları sayesinde yakasını kurtarıyor.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Macide, Ömer’in  benliğindeki bütün adiliği gördüğü ve Ömer son zamanlarda kendisini ihmal ettiği  için zaten ayrılmak kararını vermiş bulunuyor. Hatta Ömer’e uzun bir mektup  yazmıştır. Gideceği yeri de tasarlamıştır. Bedri’nin evi… Ancak Ömer hapiste  olduğu için bu kararını biraz geciktirmek istiyor. Bedri ile birlikte tevkifhane  de Ömer’e yaptıkları ziyaretlerin birinde Ömer, Bedri’ye kat’i bir kararından  bahsediyor: Macide’den ayrılmak kararı… Dünyadaki en kıymetli şeyin Macide  olduğunu ve kendisini toplamak için birkaç yıl lazım geldiğini söylüyor ve  Macide’yi Bedri’ye emanet ediyor. Esasen resmen evlenmiş değiller. Ömer o gün  tahliye olunarak çıkıyor. Bedri de eskiden beri sevdiği ve son zamanlarda belli  belirsiz karşılığını görmeğe başladığı Macide ile mukadder akıbetlerine doğru  gidiyorlar…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bu romanda roman olarak  hiçbir üstünlük yok. Sabahattin Ali ruhi tahliller yapmağa özenmiş ve  Şekspirvari uzun “kendi kendini Murakebe”lerle romanını şişirmiştir. Zaten bizim  dahi romancılarımızın hepsi mukallit oldukları için ruh tahlili, tabiat tasviri,  içtimai hayatın tenkidi vesaire gibi büyük işlere dalmak onun için çok tabiidir.  Dahi romancı ve güzide edip Sabahattin Ali’yi de onlardan başka türlü görmeğe  imkan yoktur. Esasen ben romanı tenkid edecek değilim. Birçok münevverlerin  tulumbacı ağzı ile konuşması, hiç lüzum olmayan yerlerde muharririn maddi  pislikleri ısrarla anlatmaktan marazi bir zevk duyması ilk bakışta göze  çarpmakla beraber bunları bizim dahi romancının hamlığına, yani henüz dehanın uç  noktasına varmamış olmasına verelim. Benim bu romanda ilişeceğim nokta hususi  bir kasıtla yazılmış olmasıdır. Sabahattin Ali bu memlekette ırkçı,Turancı ve  Anadolucu olan milliyetperverleri hep satılmış insanlar olmakla itham etmek  istiyor ve romanını yazarken de bugün aramızda yaşayan bazı kimseleri, tabii  biraz değiştirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor. Böylelikle de  kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç almak diliyor. Ben de ırkçı,  Türkçü ve Turancı olduğum için – Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum:  Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için &#8211; Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap  vermek lüzumunu duyuyorum. Sabahattin Ali benim tanıdığım, hem de çok iyi  tanıdığım bir insandır. Bundan dolayı cevabım tepeden inme olacak ve onu  çökertecektir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Ben onu 1926-1927’de, Türk  Ocağı’nda tanıdım. Biz birkaç kişi, Türk Ocağı’nda “Kızıl Elma” diye ayrı bir  oda açtırmıştık. Buraya Ocak’ta aza olmayan genç mektepliler gelecekler ve ülkü  ile aşlanacaklardı. O zaman Türk Ocakları’nda ırkçılık düşünceleri olmadığı  için, Kızıl Elma’ya, Müslüman olmak şartıyla, her ırktan vatandaşlar geliyordu.  Muallim mektebinde talebe olan Sabahattin Ali de oraya gelenlerden biriydi.  Lüzumundan pek fazla ve gürültü ile konuşan, ağır sözlere bile kızmayan ve  herkesle laubali olan bu çocuk bir takım manzumeler yazıyor ve emsaline göre  muvaffak da oluyordu. Daima mübalagaya meyyal olan tabiatı dolayısıyla överken  de, hicvederken de şiddetli teşbihler yapıyor, etrafındakileri güldürüyordu. Hiç  sıkılmayan gayet serbest bir ruh hali vardı. Kendisini ilk gördüğüm zaman pek  yüksekten konuştuğu için, talebe olduğunu öğrendiğim bu gence: “Siz Yüksek  Muallim Mektebinden misiniz?” diye sormuştum. O hemen sırıtmış ve : ” Hayır  Alçak Muallimdenim” diye cevap vermişti. Kızıl Elma odasında ekseriye Türkçülük  meseleleri üzerinde münakaşalar yapılırdı. İnanmış, ateşli gençlerin yaptığı bu  münakaşalar daha genç olan talebeler üzerinde müessir oluyordu. Nitekim o zamana  kadar hiçbir şey olmayan Sabahattin Ali’de bile milliyetperverane şiirler yazmak  isteği uyanmıştı. Bunları bilhassa, kendisini en fazla sabırla dinleyen bir  doktor arkadaşa okur ve onun telkinlerine göre bazı yerlerini değiştirirdi. Buna  rağmen nesil ve menşe meselesinin münakaşa olunduğu bir günde kendisinin Rum,  çünkü babasının Of’lu olduğunu adeti üzere sırıtarak söyleyivermişti. Hakikaten  Sabahattin Ali İstanbul’daki kalaycı Rumlara çok benziyordu. Rumca’yı bildiğini  de bir müddet sonra yazdığı bir yazıdan öğrendim.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Birkaç ay süren bu ilk  tanışıklıktan sonra Anadolu’da bir yere ilk mektep muallimi olarak gitti.  Tatilde İstanbul’a geldiği zaman ben Yüksek Muallim Mektebi’nde idim.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sabahattin Ali birkaç günde  bütün Yüksek Muallim talebesiyle sıkı fıkı ahbap olmuş ve herkes onun hayatını  bütün teferruatı ile öğrenmişti. Benim onu asıl tanımam bu devirdedir. Onda  büyük bir ihtiras vardı. İlk mektep muallimi olarak kalmak istemiyordu.  Yükselmek, büyük işler yapmak, meşhur olmayı arzu ediyordu. Fakat bu kadar  yükselmek için gereken maddi ve manevi kuvvet kendisinde olmadığından ruhunda  derin bir yas duyuyor, insanlığa hınç besliyor ve bu hınç gayrı tabii bir hal  alıyordu. Onun diğer ve belki asıl büyük derdi de kadınlar üzerinde müessir  olamamaktı. Genç olduğu için bir takım arzular duyuyor, etrafında muvaffak  olanları görüyordu. Fakat kendisinde, kendi tabiri ile söyleyeyim, “ kadınları  cezp edecek hiçbir şövalye tarafı bulunmadığı için “ hiçbir kadın onunla  arkadaşlık kurmak istemiyordu. Zavallı Sabahattin! Bundan o kadar üzgündü ki  kadınlarla ebediyen anlaşamayacağına dair bir manzume bile yazıp Türk Ocağı’nda  okumuştu. Bu manzume “ dudaklarım bir kadın dudağına değmedi” diye bitiyordu.  Kadınlara karşı kendisini küçük görmekten olacak, yaşça kendisinden aşağı  olanlara bile abla diye hitab eder, onlara hep ruhunun sonsuz, engin ıztırabını  anlatırdı.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bu sırada Maarif Vekaleti  dil hocası yetiştirmek için Avrupa’ya talebe göndermeğe karar verdi. Sabahattin  Ali de Almanya’ya giden talebe arasındaydı. Dört yıl orada kalarak Alman dilini  ve edebiyatını öğrenecek, dönüşte liselerde Almanca hocalığı edecekti. Fakat  dört yıl için giden Sabahattin bir buçuk yıl dolmadan döndü. Sebebini sorduk.  Şöyle anlattı: Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri “bu parazit  Türkleri buradan kovmalı” demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: “Biz  sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit  değiliz. Sözünü geri al” demiş. Talebe, sözünü geri almayınca tokadı indirmiş.  Alman hükümeti de böyle bir talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Biz, Sabahattin Ali’nin,  bodur boyu ile, böyle “şövalyece” bir iş yapmak için ne bileğinde, ne de  yüreğinde kuvvet olmadığınız biliyorduk.. Fakat hadise hoşumuza gittiği için  inanmak istiyorduk. Gurbette milliyet duygusu daha kuvvetli olurmuş, belki bu  gayretle böyle bir şey yapmıştır diye düşünüyorduk. Bununla beraber Sabahattin  Ali’nin herhangi bir adama tokat atması pek garip olduğu için sormuştuk: “Bu  Alman talebe ufak tefek bir şey miydi? “ Sabahattin’in cevabı bizi hayrete  düşürdü: “Bilakis! Benim ikim kadardı.” “Peki nasıl oldu da seni dövmedi? Neden  Alman talebeler birlik olup üzerine atılmadılar? ” Sabahattin Ali hiç düşünmedi.  Dedi ki: “Bunu sonradan ben de kendilerine sordum. O yakınlarda Türk tarihini ve  Sokollu Mehmed Paşa’yı okudukları için korkunç bir tesir altında kaldıklarını,  onun için bana mukabele edemediklerini söylediler.”</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Zavallı Sabahattin Ali  sözle şövalyelik yapıyordu. Nitekim bir müddet sonra hiç de böyle bir hadise  olmadığını, dönmesinin tamamile başka bir sebepten ileri geldiğini öğrendik.  İçindeki şeytan onu kuvvetli bir övendire ile dürtmüş ve buraya getirmişti.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bununla beraber Sabahattin  Ali dönüşünü milli bir sebebe atmakla yine biraz milliyetperver bir ruh  taşıdığını gösteriyordu. Yoksa, dakikasında başka bir sebep buluvermek, onun  zengin muhayyilesi için hiç de güç değildi.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Fakat bu dönüş, bir piyango  sayılabilecek olan Almanya’daki tahsilinin yarıda kalması onun ruhunda aksü’l-ameller  doğurmaya başladı. Sabahattin Ali yavaş yavaş sapıtıyordu. Bize, Türk  edebiyatında büyük inkılaplar yapacak olan bir takım edebi projelerini  anlatıyordu. Muallim Mektebi’nde yatıp kalkıyordu. O zaman Yüksek Muallim müdürü  Giritli Hamit adında birisiydi. İhtimal ki ırki yakınlık dolayısıyla  Sabahattin’e yardım etmek istemiş, onu mektebe almıştı. Giritli Müslüman bir  Rumun Oflu bir Müslüman Ruma yardım etmesinden tabii ne olabilir? Çünkü Hamit  ancak kız talebeye yardım eden, erkeklerden bunu esirgeyen müstesna bir tabiata  malikti ve onun bu iyiliği sayesinde yemek ve yatak bulan Sabahattin bizim  yatakhaneye yerleşti. Burada ekseriyetle edebiyatçılar vardı. Mesela Orhan Şaik,  Nihad Sami, Pertev Naili, Çemişkezekli Ziya ve ben bu yatakhanede idik. Başka  şubelerden de iki üç arkadaş daha vardı.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">İşte sapıtmağa başlayan  Sabahattin, Yüksek Muallim’de lüks bir hayat sürüyor, şiirler ve hikayeler  yazıyordu. Fakat asıl mühim eserlerini ileride yazacaktı. Bilhassa “Tokat”  adındaki romanı ile “Layemut Enayiler” adındaki serisi birer inkılap yapacaktı.  “Toka” kendi kız kardeşini seven mütereddi bir tipin romanı olacaktı. Bize bunun  mevzunu on ,on beş dakikalık bir zamanda anlatmıştı. Bu marazi mevzu nereden  aklına geldi diye sormuştuk. Şöyle cevap vermişti: Sabahattin’in 3-4 yaşında bir  kız kardeşi varmış. Bir gün evde “kızım, sen kime varacaksın” diye şaka  yapıyorlarmış. Kızcağız ağabeyinin kucağına atılarak “ben ağabeyimden başkasına  varmam” demiş. Sabahattin de bunu kura kura roman mevzuu yapmış. “Layemut  Enayiler” ise hakikaten bir şaheserdi: Kendilerini vatan ve şeref için feda  ederek ad bırakmış kahramanların hikayesi olacaktı. Hem de ne orijinal  şekilde?.. Bir gün canı sıkılan Allah eğlenmek için vesile arayacak, meleklerden  birisi de bu kahramanları birer enayiymiş gibi gülünç bir şekilde anlatarak  Allah’ı eğlendirecekti.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sabahattin Ali’de büyük  değişiklik başlıyordu. Memuriyetinden atılmış, arkadaşlarından geri kalmış,  liseyi veya Darü’l-fünunu bitirememiş, fakat bitirmek ihtirasını kaybetmemiş  zayıf insanların düştüğü çukura doğru gidiyordu. O zamana kadar yalnız kendisini  düşünen, yarı şaka bir tavırla kendisinin dahi olduğundan bahseden Sabahattin’de  artık milletin dertlerini görmek fazileti başlıyordu. Aç köylüler, zulüm altında  ezilen insanlar, harplerde başkalarının kazancı için ölen askerler harplerde  başkalarının kazancı için ölen askerler onun hodbin dimağına girmeğe başlıyordu.  Bu yüzden büyük bir şiir yazıp herkese okudu. Bu şiirde hükümet ve hükümet  adamları şiddetle hicvediyordu. Başta o zamanki cumhur reisi Gazi olduğu halde  herkese sövüyordu. Bu uzun manzumeden aklımda yalnız tek bir mısra kalmıştır:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Kel Ali’den hesap sorulmuş  mudur?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Zavallı megaloman şaircik  bu şiirin memlekette bir inkılap yapacağına inanıyordu. Fakat buna rağmen günün  birinde birisi bunu hükümete haber vermeseydi bu dahiyane şiir unutulup  gidecekti. Bu vak’a şöyle oldu: Sabahattin Ali bir kulpunu bulup Konya’da orta  mektebe Almanca muallimi oldu. Zannedersem kendi tabiri ile bir torpil, yani  iltimas bulmuştu. Çünkü Almanya’da kaldığı bir buçuk yılda öğrendiği Almanca  muallimlik edecek kadar değildi. İşte, bizim dahi edibimiz, Konya’ya gidince de  başından ve boyundan büyük işler karıştırmağa başlamış. İnkılap yapacak olan  şiirini herkese okumuş. Dinleyenlerden birisi de bunu hükümete haber vermiş.  Olur a…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Halbuki ben Sabahattin  Ali’nin adam olacağından hala ümitli idim. Pertev’in ısrarı ile bir iki  hikayesini de Atsız Mecmua’da neşretmiştim. Hatta o benden, yazacağı piyes için,  tarihi ve kahramane bir mevzuu istediği zaman ona kahraman Kür Şad’ı yazıp  vermiştim. Tarihin en büyük kahramanını, iradesiz bir aşık haline sokacağını  bilir miydim? Bilsem ona öğretir miydim?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sabahattin Ali yazdığı bir  hicviyeden dolayı 14 ay hapse mahkum edildi. Muallimlikten de çıkarıldı.  Hapisten çıktığı zaman ise artık buz gibi komünist olmuştu. Çünkü Nazım  Hikmetof’la arkadaşlığa başlamış ve bermutat, irade zaafı dolayısıyla, her  konuştuğunun tesirinde kaldığı için “solcu” oluvermişti. Hatta zamanını iyi  hatırlamadığım bir günde kendisiyle iddiaya girişmiştik: On yılda Almanya’nın  komünist olacağını, Almanya komünist olduktan sonra da bütün dünyanın aynı yola  gireceğini, bu arada tabii bizim de o yolun yolcusu olacağımızı iddia etmiş, ben  de aksi iddiada bulunmuştum. Hiç şüphesiz bunu, kendisiyle giriştiğim iddiayı  kazandım demek için kaydetmiyorum. Maddeten olduğu gibi manen de miyop olan bir  hastayı her hangi bir iddiada yenmek övünülecek bir şey değildir. Yalnız onun  nasıl bir fırıldak gibi döndüğünü göstermek için bunu yazıyorum.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sabahattin Ali hapisten  çıktıktan sonra Maarif Vekaletine başvurdu. Muallimlik istedi. Ozaman Maarif  Vekili şu Tarih Kurumu’nun azasından Hikmet’ti. Sabahattin’e “eski kanaatlerini  değiştirdiğini bize ispat etmezsen sana iş vermeyiz” demiş. Sabahattin Ali  açlıktan ölmüyordu. Dostları kendisine istediği kadar para yardımı yapıyordu.  Hatta açlıktan ölse bile bir komünistin bir burjuva hükümete baş eğmesi pek  çirkin bir şeydi. Fakat kendisi kadar zeki, müsteit ve dahi birisinin bu halde  kalması caiz miydi? Fikrimden döndüm diyiverse ne çıkar? Etek öpmekle dudakları  aşınacak değildi ya… Onları istismar etmek için mübah olmayan hangi vasıta vardı  ki… Bundan dolayı bizim bay fikrini değiştirdi. “Varlık” dergisinin 15 kanun-ı  sani 1934 tarihli 13!üncü sayısında şu manzumeyi neşretti:</font></p>
<p><center><!--adsense#reklam_336x280--></center> <font face="Maiandra GD" size="2">BENİM AŞKIM</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bir kalenin ucundan  hislerimiz akınca</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bu ince yol onları sıkıyor,  daraltıyor;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Beni anlayamazsan gözlerime  bakınca</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Göğsünü parçala bak kalbim  nasıl atıyor.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Daha pek doymamışken  yaşamanın tadına</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Gönül bağlanmaz oldu ne  kıza, ne kadına…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Gönlüm yüz sürmek ister  yalnız senin katına,</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Senden başka her şeyi bir  mangıra satıyor.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sensin, kalbin değildir,  böyle göğsümde vuran,</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sensiz “Ülkü” adıyla  beynimde dimdik duran,</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sensin çeyrek asırlık  günlerimi dolduran;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Seni çıkarsam, ömrün  başlamadan bitiyor.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Hem bunları ne çıkar  anlatsam bir düziye?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Hisler kambur oluyor  dökülünce yazıya.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Kısacası: Gönlümü verdim  Ulu Gazi’ye,</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Göğsümde şimdi yalnız onun  aşkı yatıyor.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bu manzumeyi okuyunca nasıl  gülmüştüm! Bütün kıymet mefhumu “ mangır” olan bu şaire gülünmez mi? Baştan başa  yalan olan bu “aşk” ile Sabahattin Ali fikirlerini değiştirdiğini ispat etmiş,  Hikmet de onu vekalette bir kalem başı yapmıştı. Yarabbi! İnsanlar nelere  tenezzül edebiliyorlardı! Daha dün Gazi’ye hiciv yazan bu komünist bugün ona  mehdiye yazmaktan sıkılmıyordu. Her halde bu, onlara göre iktisadi bir kanun  olmalıydı… Artık Sabahattin her şeyi marksist bir gözle görmeğe başlamıştı. O,  kalın camlı gözlüklerinin arkasından insanları nasıl bulanık görüyorsa karışık  beyni ile de hadiseleri yanlış görmekte devam ediyordu. Kendisine vaktiyle  vermiş olduğum Kür Şad mevzuunu da Nazım Hikmetof’un tesiriyle marksist bir  kalıba sokmuş, “Esirler” diye yazdığı piyeste bizim büyük Kür Şad’ımızı mümkün  olduğu kadar küçülterek nefsine mağlup bir insan haline getirmiş ve bu piyesi  zayıf bularak oynamadı. Yoksa Sabahattin’in önceden söylediği gibi Şekspirvari  bir piyes olsaydı Kür Şad sahnede bayağı bir adam olarak yıllarca gözüküp bizi  incitecekti.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Kendisiyle bundan sonra  birkaç defa rastlaştık. Her görüşmemiz uzun münakaşalara yol açtı. Komünizmin  Almanya’daki bozgunundan sonra bütün istikbalin İspanya ve Çin’!deki meselelere  bağlı olduğunu, bu iki ülkede mutlaka komünizmin galip geleceğini iddia  ediyordu. Komünizm İspanya’da da yıkıldıktan sonra bir ümidi Çin’de kalmıştı.  Japon istilasından sonra bilmem bu ümit ne haldedir?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">İşte “İçimizdeki Şeytan  “adlı romanıyla milliyetperverliği kötülemeğe ve Türkçüleri fena göstermeğe  yeltenen Sabahattin Ali böyle birisidir. Yani o bizim içimizdeki şeytanlardan  birisidir. Zavallı ve saf bir şeytan…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdi romana dönelim…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Yukarıda mevzuunu  anlattığım romanda üç esas kahraman var: Ömer, Macide ve Bedri. Bunların üçü de  iyi insanlardır. Yalnız Ömer arasıra içindeki şeytana uyarak fenalık yapıyor.  Fakat bu, onun fenalığını göstermez. Suç hep o şeytandadır. İkinci derecedeki  şahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da iyilik bakımından bunlarla aynı  hizadadır. Fakat Sabahattin Ali’nin yani bizim saf şeytanın bu “iyi” tipleri  acaba hakikaten iyi insanlar mı? Türk cemiyeti içindeki ahlak kaidelerine göre  hayır! Çünkü Ömer iltimasına güvendiği için vazifesine devam etmeyen, hırsızlık  eden, şantajla para alan, karısına karşı kötü niyetlerden şüphelenerek evinden  kovduğu Bedri ile sonra tekrar barışan, karım olacaksın diye evine getirdiği  Macide’yi bir iki ay sonra mal verir gibi Bedri’!ye veren bir tiptir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Macide, Balıkesir’in mazbut  bir ailesinin kızı olarak İstanbul’ a geldiği halde iki defa gördüğü Ömer’in  aşkını hemen kabul ediveren, her akşam Ömer’le şurada burada gezip evine bazen  gece yarısı gelen, sonra bu hareketin yanlışlığı kendisine ihtar olunduğu için  evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece yarısı bavulunu alıp kaçan, o gece  hemen Ömer’in pansiyonuna gidserek onunla aynı yatakta yatan, Ömer’le bir iki ay  yaşadıktan sonra onun ne miskinve tahammül olunmaz bir adam olduğunu anlayarak  ve Ömer’in kendisini ihmal etmesini sebep sayarak Bedri’ye kaçmayı tasarlayan,  Ömer’in kendisiyle ilişiğini kesmesi üzerine de pervasızca Bedri’nin evine giden  bir tiptir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Türk cemiyetinin ahlaki  prensiplerine göre Ömer’le Bedri mükemmel bir deyyus, her müşkül dakikada her  erkeğin evine giden Macide mükemmel bir fahişe, ihtiyar muhasebeci hakiki bir  hırsızdır. İşte bizim saf şeytanın dört faziletli insan diye ortaya attığı  tipler…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Öteki şahıslara gelince:  Nihat, Tatar suratlı herif, Profesör Hikmet, muharrir Şerif, şair Emin Kamil ve  Nihat’la çalışan gençler zaten hep fena, dalavereci, milliyet ülküsü ardında  koşuyor gözüktükleri halde yabancı devletler hesabına çalışan kimseler olarak  gösteriliyor. Sabahattin Ali’nin iyi olarak gösterdiği insanlar bile bu kadar  fena olursa, artık fena göstermek istedikleri üzerinde durmak boştur, değil mi?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Fakat Sabahattin Ali bu  romanı ile şunu veya bunu değil; milliyetçiliği, ırkçılığı, Türkçülüğü  baltalamak istemiş, bu romana hem kendisini, hem de tanıdığı, selamlaştığı  insanlardan bazı milliyetperverleri sokarak tahte’ş-şuurundaki bir kinin öcünü  almak istemiştir. Bu kin, Kirye Sabahattinaki’yi kendi ırkının yurdundan ve  devletinden mahrum eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">“İçimizdeki Şeytan”  hakkında “Bozkurt” dergisinin üçüncü sayısında bir tenkit yazan Reha Oğuz  Türkkan’ın da gözünden kaçmadığı gibi romandaki Ömer, birçok noktalarda  Sabahattin Ali’ye benziyor. Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife göre Ömer  “şişmanca, beyaz yüzlü, gözlüklü, kahve rengi miyop gözlü bir genç. Saçları  şapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konuşuyor. Boyu ortaya yakın. ” Bu  tarif bizim saf şeytanın ta kendisidir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bilhassa fikirler ve  konuşuş bakımından bu benzeyiş daha büyüktür. Mesela Ömer kendi kendisine şöyle  diyor: Tuu Allah belasını versin. Ne kadar salaklaştım. Belli etmedi ama,  muhakkak fena halde içerlemiştir. Ben kız olsam benim tipimdeki erkeklerden  istikrah ederim.” (sf. 66) Sabahattin Ali tıpkı böyle konuşur. Bilhassa kızların  kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize birkaç defa söylemiştir. Biraz  daha aşağıda (sf. 68) Macide, Ömer’in yüzüne dikkatle bakınca onu biraz gülünç,  fakat samimi buluyor. Sabahattin Ali’nin yüzüne dikkatle bakan bir insanın da  bütün samimiyeti ile gülmesine imkan yoktur. Ömer hiçbir şeye inanmıyor (sf. 79)  Sabahattin Ali de öyledir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bir yerde Ömer’in ağzından  şu sözleri işitiyoruz: “ Acaba dünyada benim kadar manasız şeyler düşünen var  mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz.(sf. 83) Sabahattin Ali’den de bu  sözleri çok defa işitmişizdir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Romandaki Ömer’in ruhiyatı  da Sabahattin’e çok benziyor. Ömer iç sıkıntısından, büyük iş yapamamaktan  muztarip bir insandır. Sabahattin Ali gibi… Ömer herkesle ahbaplık eder,  konuşur. Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz söylemekten  çekinmez… Sabahattin Ali de böyle yapar.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Ömer günün birinde  hırsızlık etmiştir. Sabahattin Ali hırsız değildir ama bir gün cebinde parası  yokken bir lokantaya girip yemek yediğini, sonra gizlice sıvıştığını bize  gülerek anlatmıştı. Belki Sabahattin Ali bunu da yapmamıştı. Ama tuhaflık olsun  diye, orijinal gözükmek için söylemişti. Çünkü o her şeyi yapmış olmak zevkini  tatmak isterdi. Kah esrar içip Ayasofya meydanında kustuğunu, kah bir satıcıya  bir lira verip beş liranın üstünü aldığını, bazen de şair Yusuf Ziya ile bir  lirasına oynarken hile ile partiyi kazandığını anlatırdı. Bunların çoğunu yapmış  değildir. Yalnız yapmasını düşünür ve yapmış gibi anlatırdı.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Fakat bizim Sabahattin Ali  romandaki Ömer’i bütün ahlaksızlığına , salaklığına rağmen “dudakları çok güzel  bir erkek “ olarak gösteriyor. Mesela şu satırlara bakın:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">… Söz söylerken dudakları  hafifçe büzülerek ağzı güzel bir şekil alıyordu. (sf.5)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; Konuşurken fevkalade  güzelleşen ağzı ve insanın ruhuna sert fakat tatlı bir rüzgar halinde yayılan  sesi ile… (sf. 90)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">… Ama ne kadar güzel  söylüyordu… Ne güzel dudakları vardı… (sf 93)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; Ömer’in konuşurken  insanı çıldırtacak bir şekil alan dudakları.. (sf 122)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; Güzel dudaklarını  yakından , ta yanı başından göreceğim. (sf 126)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; Ve konuşan dudaklarını  yine güzel, çok güzeldi. (sf. 175)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; O da Ömer’in  dudaklarına bakıyordu. (sf 253)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; Güzel dudaklarından  öperim. (sf. 273)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8230; Ve sustuğu zaman bile  güzel dudaklarını kımıldatan Ömer… (sf. 287)</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">İşte yalnız burada Ömer’le  Sabahattin Ali birbirlerine benzemiyorlar. Çünkü Sabahattin Ali’nin konuşurken  etrafa tükürük saçan börek dudaklarıyla Ömer’in dudakları arasında hiçbir  benzerlik yok. Fakat o kadar da insafsız olmayalım. Zavallı Sabahattincik  hasretini çektiği şeyleri romandaki kendi muhayyel tipine de vermesin mi? Şeytan  kendisini beğenmezse çatlarmış diye bir atalar sözü vardır. İçimizdeki  şeytanlardan biri olan bu saf şeytan da kendisini, kadınları bayıltan yakışıklı  bir erkek diye düşünse ne çıkar?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bu noktayı bir kenara  bırakırsak Ömer’in bütün seciyesi ve korkusu Sabahattin Ali’de vardır. Romanda  Ömer’in çok zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor. Sabahattin Ali’nin de  bütün korkusu çok zeki olmamaktır. Zavallı bu yüzden nelere katlanmaz. Bununla  beraber sırası gelmişken onun çok zeki, hatta yalnızca zeki olmadığını da  söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim: Sabahattin Ali 1935’de “Değirmen” diye bir  hikaye kitabı çıkardı. Bu hikayelerinden bazılarındaki maksat Türk cemiyetini  kötülemektir. Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil, çirkef olarak anlatılır. Bu  kitapta çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense Sabahattin çingeneleri pek  sever) Türkler, yani kanı Türk olan bizler, yani bu vatanın kurucuları,  sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak gösterilir. Bu hikaye  kitabının sonunda Sabahattin Ali’nin, sonradan ve acele ile eklendiği belli olan  ince bir kağıt üzerine şu tavzihi var: “Bir Orman Hikayesi, Bir Firar, Candarma  Bekir, Bir Siyah Fanila İçin, Komikişehir adlı hikayelerin Osmanlı İmparatorluğu  zamanındaki Anadolu’yu anlattığı okunduğu zaman anlaşılmakta ise de bunun burada  ayrıca tavzihine lüzum gördüm.”</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Halbuki mesela Komikişehir  adlı hikayede cazbanddan ve danstan söz ediliyor (sf 199). Osmanlı İmparatorluğu  zamanında dans ve cazband var mıydı? Görülüyor ki bu tevcil hiç de zekice bir  tevil değil ve zavallı Sabahattin bu tevil ile tam bir Komikişehir olmaktan  kurtulamıyor. Zaten onun komikliği yalnız bu kadar değil ki… “İçimizdeki Şeytan”  ’ın bir yerinde “ hiçbir şeye inanmamak hususunda ” Ömer’le muhasebecinin  mutabık olduğu söylendiği halde (sf. 79) başka bir yerde “topyekün inkar da  ancak barbarların karıdır” deniliyor (sf 183). Bu tezadı Sabahattin dehası ile  de izah etmek kabilse de ben yine onun komikliği ile tevil edeceğim. Hem de  topyekün inkar barbarların değil seciyesizlerin, komünistlerin karıdır.  Barbarlar muayyen prensipler inanmış insanlardır.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">“İçimizdeki Şeytan” ın  dikkate değen taraflarından birisi içinde seciyesiz olarak gösterilmek istenen  ediplerin ve milliyetperverlerin muhayyel tipler değil, Sabahattin’in ahbaplık  ettiği mevcut insanlar olmasıdır. Bunlar arasında Profesör Hikmet diye  gösterilen insan hakikatte tarihçi Mükrimin Halil’dir. Çünkü ikisi de  Maraşlı’dır. İkisi de Anadoluludur ve Anadoluluları sever. İkisi de  arkadaşlarına yardım etmekten hoşlanır. İkisi de daima Taberiden,  Selçuklulardan, Arap müverrihlerden bahseder. İkisi de Bayezid meydanındaki  kahvelerde oturur. Fakat Sabahattin Ali daima kötü bir maksatla hareket ettiği  için Profesör Hikmet’i fena fikirli, vatan haini, yabancı devletler hesabına  çalışan, faziletli gözüktüğü halde ırz düşmanı olan birisi olarak anlatmıştır.  Lakin herkes bilir ki Mükrimin Halil aileye, namusa ve vatana en çok değer veren  samimi bir insandır. O halde bunu acaba neden böyle yaptı? Konuşup da selam  verdiği, yüzüne güldüğü bir insana bu şekilde hicviye yazmak gibi çirkin bir  harekete Sabahattin niçin tenezzül etti? Bunun iki sebebi var:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">1- Mükrimin Halil Anadolucu  milliyetperverlerdendir. Bütün hakiki milliyetperverler gibi aileye ve şecereye  bakar. Halbuki Sabahattin daha ikinci göbekten bozuk çıkıyor ve Mükrimin’e göre  değersiz bir insan olarak kalıyor.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">2- Mükrimin Halil bütün  milliyetperverler gibi komünizme düşmandır ve şimdiye kadar liselerde verdiği  tarih derslerinde şu sözü talebelerine sık sık tekrarladığı meşhurdur: “Her  memlekette komünizm gibi vatan aleyhtarı fikirlere saplanacak birkaç orospu  çocuğu çıkabilir. Vazifeniz bu fikirlere karşı tarihten ders ve örnek alarak  mücehhez olmaktır.”</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Romandaki tiplerden  muharrir İsmet Şerif de milliyetperver ve kafalı gözüktüğü halde boş, manasız,  ahlaksız bir insan… Bunun da Peyami Safa olduğu anlaşılıyor. Sabahattin’in ona  düşmanlığı da Peyami’nin milliyetçi ve tanınmış bir romancı olmasıyla izah  olunabilir: Halbuki Sabahattin Ali varken Peyami hangi cesaretle roman  yazabiliyor? O cahil ve kültürsüz olduğu ve milliyet gibi saçma bir fikre  saplandığı için derhal susmalı, meydanı yüksek kültürlü Sabahattin’e ve  içimizdeki öteki şeytanlara bırakmalıdır. Sabahattin, Peyami Safa’ya kininde o  kadar ileri gidiyor ki onun ölmüş babasına bile diş uzatıyor. Bu sırtlanlık,  zaten bütün komünistlerin müşterek vasfı…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Romanda adı söylenmeyen  Tatar suratlı herif ise ya profesör Zeki Velidi, yahut Abdülkadir İnan  olacaktır. Çünkü bu adam “umumi harpten sonra dünyanın muhtelif yerlerinde  teşekkül eden ve birkaç ay veya birkaç sene sonra batan küçük ve uydurma  devletlerden birinde reislik yahut nazırlık yapan” birisidir (sf. 173)  Sabahattin’in tanıdıkları arasında reislik veya nazırlık yapan, Zeki Velidi ile  Abdülkadir İnan vardır. İkisi de Bolşeviklerle çarpışıp geldikleri ve Bolşevik  düşmanı oldukları için Sabahattin Ali’nin de tabii düşmanları sayılırlar. Sonra  dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül ettiğini söylediği bu devletler hakikatte  Rusya’da kurulmuştu. Hepsi de Türk devletçikleri idi. Türk devletçikleri olduğu  için Sabahattin Ali onları uydurma buluyor. Ama biz onların uydurma olmadığını  kendisine ve bütün komünistlere ispat edeceğiz.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Romanda, kim oldukları  anlaşılmayan bir de muharrir Hüseyin Bey’le Nihat var. Nihat darü’l-fünunlu  gençlerle birlikte milliyetperverlik uğrunda çalışıyor gibi göründüğü halde  meğer casusmuş. O gençlerin hepsi de külah peşinde koşan insanlar…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdiye kadar okuyuculara  hitap edip romanı ve müellifini anlattıktan sonra artık doğrudan doğruya  içimizdeki şeytanlardan birine, bu milletin milliyetperverlerini çirkefe  batırmak için uğraşan komüniste hitap edebilirim:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Kirye Sabahattinaki!..  Yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldaş Sabahattin Aliyef!.. Sen, kanı bozuk  Oflu Rum dönmesi ve marksın fikri veledi!.. Türk olmamanın, yüksek tahsilli  olmamanın verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün herkese  saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki gibi “olmamış” diyip geçiyorsun.  Senin tahte’ş-şuurundaki bütün kinler pek iyi anlaşılıyor. Türk olmadığını  bildiğin halde Türk yaşamağa mecbur olmanın verdiği ruhi kargaşalık içindesin.  Sen de her Türk olmamanın, tahsili yarıda kalmış her muhteris insanın yaptığı  gibi hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun. Bu yol, Türklüğün kutlu nesi varsa  hepsini inkar ederek, hepsine söverek kendini aldatmayı temin eden komünistlik  yoludur. Romanında insanlar arasındaki karanlık münasebetlerden ne diye  bahsediyorsun? Sen o karanlık münasebetlerin şahıslanmış örneğisin. Bu kitapta  aşağı gördüğün, çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen vaktiyle onların hepsine  salik olmuş, fakat hepsinde sona kaldığın için onlara düşman kesilmiş bir  hastasın.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sen eskiden milliyetperver  değil miydin? Ne diye Ziya Gök Alp’ı peygamber tanıyarak şiir yazmıştın?  Milliyetperverlik yolunun çok çetin olduğunu anladığın, bu yolda çabucak  yükselmeyeceğin için bundan vazgeçtin değil mi?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Romanının 152’nci  sayfasında “suratlarının kaba, küstah, ve aptal ifadelerinden sporcu oldukları  anlaşılan gençler” den bahsetmene rağmen sen eskiden sporcu değil miydin? Hatta  bir talebe gezintisinde Nejdet Sançar’la yarışıp yenildikten sonra yenmek  hırsını mutlaka tatmin etmek için, çocukluğundan beri alıştığın şekilde,  yalınayak yeniden yarışarak yine geride kalmamış mı idin? Bisikletle çok yarışıp  kalbini yoran ve bu yüzden kalbi bozulan sen değil misin? Senin yukarıdaki  satırlarında çürük insanların güçlülere karşı duyduğu kıskançlıktan başka ne  var?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Almanya’ya gidip uygunsuz  hareketin dolayısıyla döndükten sonra Türk milliyetperverliğine de düşman olan  sen, sırf bir iş bulmak , birkaç para almak için, düşmanı olduğun, bunu her  yerde söylediğin “Gazi”ye mehdiye yazmadın mı? Sabahattin Aliyef Yoldaş! Birkaç  yılda bu kaçıncı döneklik? Hatta Yedek Subay Okulu’nda, askerliğe olan  kabiliyetsizliğin dolayısıyla alaya çıkacakken Ankara’ya giderek Tarih Kurumu as  başkanı Profesör Bayan Afet’e yalvarıp iltimasla bunun önüne geçmedin mi? Senin  gibi bir komünistin romanını milliyetçi geçinen Falih Rıfkı’nın Ulus’ta tefrika  ettirmesini sakın kendi lehine yontma! Çünkü Cibali imamının ferzendi olan Bay  Falih Rıfkı Atay da, senin gibi il okul öğretmeni olan Profesör Bayan Afet de  içimizdeki şeytanlardan ikisidir. Senin kim olduğunu daha iyi anlamak için  onlara değil, hocan olan Ali Canib’e sormağa bilmem lüzum var mıdır? Çünkü o  meslektendir. Seni çok iyi bilir.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">“Yeni Adam” mecmuasının  261’inci sayısındaki Fikret anketine verdiğin cevapta “Fikret’in insaniyetçiliği  her kendini bilen insanda bulunması icap eden, hatta hakiki milliyetperver olmak  için de esasi şartı teşkil eden bir insaniyetçiliktir.” diyerek bizleri yani bu  vatanın hakiki sahiplerini kendini bilmemezlikle itham etmek istiyorsun. Zavallı  Kirye Sabahattinaki!.. Erkekli dişili bütün yoldaşlar gibi sen de Türk  milliyetperverliğine “insaniyet” afyonu yutturmak istiyorsun değil mi? Boşuna…</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Hem niçin aile menşeini  gizleyerek Behcet Yazar’ın anketine verdiğin cevapta (Edebiyatçılarımız ve Türk  Edebiyatı, sf. 371) kendini Garbi Anadolulu gösteriyorsun? Tesadüfen Berlin’de  doğsaydın kendini Berlinli mi göstereceksin? Sen Oflu Müslüman Rumsun. Saklamağa  ne lüzum var? Sizin için şecere, soy, ecdat meselesi var mı? Irk meselesi yalnız  yarış atlarında kalmıştır diyorsun ama görüyorsun ki hayvanların bile asilinde  ırk aranır. Kimse sokak köpeklerinin ırkını sormaz.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Senin romanındaki  milliyetçi gençler kimini falan milletin yardakçısı, kimini bir fikrin satılmış  kölesi, kimini korkak ve dalkavuk, kimini kanı bozuk diye tenkid ediyorlar ve  bugünkü sınırları dar buluyorlar değil mi? Saklamağa ne lüzum var Sabahattin  Aliyef Yoldaş? Sen Mujikistan sınırlarını dünyanın son ucuna kadar yaymak  istedikten sonra Turancı Türkler neden Anadolu’yu dar görmesinler? Senin  düşüncenin tarihte hiç örneği olmadığı halde tabii oluyor da Turancılarınki  birkaç defa tahakkuk etmiş olmasına rağmen neden aykırı geliyor? Sana aykırı  gelse de gelmese de biz günün birinde bütün Türkleri birleştireceğiz. Tarihte  Türklerin olmuş olan her şey yine Türklerin olacak. Sayısı on binleri geçen  subaylar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve talebeler hep Turancılık ülküsü  ile tutuşmuş insanlardır. Bu selin önüne sütü ve kanı bozuk birkaç serseri  duramaz. Sonra yardakçı, köle, korkak, dalkavuk, kanı bozuklar yok mu? Mesela  önce hicvettiği Gazi’yi sonra “memuriyet” için öven sana dalkavuk denmez mi? Rum  olduğun, fakat Türk geçindiğinden için kanı bozuk değil misin? Düşüncelerini  açıkça söyleyemeyip gizlice yaydığın için sana korkak dersek hak vermez misin?  Zavallı megaloman Sabahattin Aliyef!&#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Aklı kafanızdan sürsek,</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">İlmin içine tükürsek.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Dünyaya çevirip dirsek</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Günümüzü hoş geçirsek</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Diyen sana belki yalnızca  acımak daha doğru olurdu. Çünkü kafandan süreceğin aklın kaç gram olduğu ve hele  içine tükürmek istedin ilmin beş yıllık Muallim Mektebi tahsili ile lugatsız  okunamayan kırk elli Almanca romana inhisar ettiği düşünülünce sana acımaktan  başka bir şey yapmamak gerekirdi. Fakat bu biçareliğine bakmadan Türk edebiyatı  meselelerine karışman, çizmeden yukarı çıkarak tahsilin ve bilgin müsait  olmadığı halde münevverlerin karışabileceği meselelere burnunu sokman sana bir  ders vermenin lüzumlu olduğunu gösteriyor. Sinirlerin hasta ise herkese  acıdığımız gibi sana da acırız. Fakat sinirleri hasta insanların Türk milletine  telkin vermesine katlanamayız. Bugünkü sınırların dar veya geniş olması da seni  ilgilendirmez. Bu, Türklerin kendi aralarında halledecekleri meseledir. Haddini  bilmezsen durumun bir hastanın durumu olmaktan çıkar. O zaman da bizimle her  şekilde çarpışmayı göze almalısın. Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir  sahasında anlaşmamıza imkan olmadığı için, toplu bir halde, yumruklarımızın  hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü fikirlerin halledemediği  davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim  sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için  süngü kullanmasını bilmen icap eder. Bu davayı kökünden halledebilmek için  benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim  çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme kadar  düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını  biliyorsun. Herhalde senin de istediğin “bir şeyler” yapmalıyız. Türk gençliğini  roman ve hikaye ile zehirlemekte devam etmene engel olmak için sana bu teklifi  yapıyorum. Fikir sahasında bizimle boy ölçüşemezsiniz. Fakat gizlice bazı  kimseleri kandırabilirsiniz. Bunun da önüne geçmek için sana en şerefli iki  silahtan biriyle, ikimizden biri ortadan kalkıncaya kadar, vuruşmayı teklif  ediyorum. Bilmem ki bu şerefi de tepecek misin?..</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Nihâl Atsız<br />
19 Temmuz 1940</font></p>
<p><strong><font face="Verdana" size="2"><br />
</font></strong></p>
<p><strong><font face="Maiandra GD" size="2"><font color="#ff0000">Kaynak:</font>  <font color="#000000">Nihal-Atsız.Com</font></font></strong></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p align="center"><strong><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 15pt"> <font color="#808080"><span lang="tr">|</span></font><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/huseyin-nihal-atsiz/">»<span lang="tr">  H. Nihal ATSIZ Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <font color="#808080"> |</font></span></span></font></strong></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/icimizdeki-seytanlar-huseyin-nihal-atsiz/">İçimizdeki Şeytanlar (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/icimizdeki-seytanlar-huseyin-nihal-atsiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
