<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kol | Bilgicik.Com</title>
	<atom:link href="https://www.bilgicik.com/tag/kol/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bilgicik.com</link>
	<description>Türkçe, Edebiyat, Teknoloji... Bilgicik Günlüğüm (:</description>
	<lastBuildDate>Mon, 12 Mar 2018 13:33:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Diyet (Masal)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/diyet-masal/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/diyet-masal/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Sep 2007 00:15:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<category><![CDATA[cocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Diyet]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[Kasap]]></category>
		<category><![CDATA[Kol]]></category>
		<category><![CDATA[Masal]]></category>
		<category><![CDATA[Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/diyet-masal/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;Diyet&#8230; Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu&#8217;da, tüm Rumeli&#8217;de sınır boylarında büyük [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/diyet-masal/">Diyet (Masal)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> <strong> <font style="font-size: 25pt; background-color: #ffffff" color="#3366ff" face="Maiandra GD"> &#8230;Diyet&#8230;</font></strong></p>
<p align="left"><font face="Maiandra GD" size="2">Dar kapısından başka aydınlık  girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar  saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu.</font><img decoding="async" src="https://www.bilgicik.com/resimler/masal/diyet.jpg" alt="https://www.bilgicik.com/resimler/masal/diyet.jpg" align="right" height="181" width="172" /><font face="Maiandra GD" size="2">  Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu  karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu&#8217;da, tüm  Rumeli&#8217;de sınır</font><font face="Maiandra GD" size="2"> boylarında büyük bir ün  kazanmıştı. Hatta İstanbul&#8217;da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların,  saldırmaların, yatağanların üstünde &#8220;Ali Usta&#8217;nın işi&#8221; damgasını arıyorlardı. O,  çeliğe çifte </font><font face="Maiandra GD" size="2">su vermesini biliyordu.  Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı,  &#8220;Çifte su vermek&#8221; sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak  almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı.  Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden,  çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse  alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler,  kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kent</font><font face="Maiandra GD" size="2">te  onunla ilgili birçok hikaye söylenirdi. Kimi &#8220;cellat elinden kaçmış bir çelebi&#8221;,  kimi &#8220;sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip&#8221; derdi.  Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu  suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı  belliydi&#8230; Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk  onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir  övünç kaynağıydı.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Bizim Ali&#8230;<br />
&#8211; Bizim koca usta&#8230;<br />
&#8211; Dünyada eşi yoktur&#8230;<br />
&#8211; Zülfikâr&#8217;ın sırrı ondadır!.. derlerdi.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi  yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki  yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı.  Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak  istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama  Ali&#8217;nin yaratılışında &#8220;başkasına gönül borcu olmak&#8221; gibi bir sızlanmaya yer  yoktu. &#8220;Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim,&#8221; dedi. Bir gece amcasının konağından  kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği  ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum&#8217;da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz  yaşına kadar Anadolu&#8217;da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül  borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde &#8220;kutsal  ateş&#8221;ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının  zevki için çalışıyordu. &#8220;Çeliğe çifte su vermek&#8221; onun aşkıydı. Gönüllü olarak  savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali  Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı.  Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz  kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır  saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar,  ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Tak!<br />
&#8211; Tak, tak!&#8230;<br />
&#8211; Tak, tak!</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri  namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan  ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki  mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada  leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu.  Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı.  Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan  mescide doğru yürüdü&#8230; Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular  getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını  çıkarır, ezanını okurdu.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil  yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları  dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine  istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya&#8217;dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı  namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.<br />
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. &#8220;Mesnevi dinler,  açılırım!&#8221; dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu  ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir  kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle  coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular  altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir  sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu.  Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi.  Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın  tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına  uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta  köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan  çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde  bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin  ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu.  Ansızın arkasından bir ses:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Kimdir o?&#8230; diye bağırdı.<br />
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı  ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:<br />
&#8211; Yabancı yok!<br />
&#8211; Kimsin?<br />
&#8211; Ali&#8230;<br />
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:<br />
&#8211; Koca Ali&#8230; Koca Ali, be!<br />
&#8211; Sen misin, Ali Usta?<br />
&#8211; Benim!<br />
&#8211; Ne arıyorsun bu saatte buralarda?<br />
&#8211; Hiç&#8230;<br />
&#8211; Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!&#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini  şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan,  uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni  yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar.  Bekçibaşı:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi.<br />
&#8211; Yok.<br />
&#8211; Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle  kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?<br />
&#8211; Biliyorum.<br />
&#8211; Ee, ne arıyorsun buralarda?<br />
&#8211; Hiç&#8230;<br />
&#8211; Nasıl hiç&#8230;<br />
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı.  Hırpalamadılar. Yalnız:<br />
&#8211; Haydi yerine git, dolaşma&#8230; dediler.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu  tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri  havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu.  Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu.  Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:</font></p>
<p><center><!--adsense#reklam_336x280--></center> <font face="Maiandra GD" size="2"><br />
&#8211; Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!&#8230; dedi.<br />
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin&#8230;</font><font face="Maiandra GD" size="2">İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte  yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı  geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın  soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden  oluşmuş yatakçığına uzandı.<br />
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Kim o? diye haykırdı.<br />
&#8211; Aç çabuk.<br />
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç  böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı.  Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının  dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı&#8217;yı  gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı.  &#8220;Ne var?&#8221; der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:<br />
&#8211; Niçin?&#8230;<br />
&#8211; Bu gece Budak Bey&#8217;in mandırasında hırsızlık olmuş.<br />
&#8211; Ee, bana ne?&#8230;<br />
&#8211; Onun için işte dükkânı arayacağız.<br />
&#8211; O hırsızlıktan bana ne?<br />
&#8211; Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin  içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.<br />
&#8211; Bana ne?&#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk&#8230; Sonra&#8230;  Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!<br />
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar  bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken,  palabıyıklı bekçi:<br />
&#8211; Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun?  dedi.<br />
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:<br />
&#8211; Arayın&#8230; diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna<br />
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:<br />
&#8211; Ay! İşte, işte&#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş  bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha  ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı  köpürerek sordu:<br />
&#8211; Çaldığın paraları nereye sakladın?<br />
&#8211; Ben para çalmadım.<br />
&#8211; İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.<br />
&#8211; Ya kim koydu?<br />
&#8211; Bilmiyorum.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da,  gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu  bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey&#8217;in yeni sattığı beş yüz koyunun  parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı  bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir  kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca  Ali&#8217;ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin  dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali&#8217;nin  suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik  nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Sol kolunun kesilmesine karar verildi. Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk  kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu&#8230;  Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle: &#8211; Kolumu bırakın, kafamı  kesin! diye dilekte bulundu. Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç  hak yemez biriydi.<br />
&#8211; Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan  giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak  böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz&#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Koca Ali&#8217;nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe &#8220;çifte su&#8221;yu bu iki koluyla  veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları  kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar  yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.<br />
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü  burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç  vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu.  Kolunun diyetini verecek on parası yoktu&#8230; Şimdiye kadar para için  çalışmamıştı.<br />
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu  kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat  sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">İşte herkes onu seviyordu.<br />
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin  en büyük zengini Hacı Mehmet&#8217;e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi  olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda  kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını  salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama  bir koşulum var.<br />
&#8211; Ne gibi? diye sordular.<br />
&#8211; Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan  hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa&#8230;<br />
&#8211; Pekâlâ, pekâlâ&#8230;<br />
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap&#8217;ın önerisini  <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/masallar/" style="text-decoration: none"> <font color="#000000">Koca Ali</font></a>&#8216;ye  söylediler. O, önce &#8220;kasaplık bilmediğini&#8221; ortaya sürdü. Kabul etmek  istemiyordu. Sipahiler:<br />
&#8211; Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı  koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. &#8220;Kula kul olmak&#8221;, ölümlü  dünyada &#8220;birisine gönül borcu duymak&#8221; acıların en büyüğüydü.<br />
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu  altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi  kör talihi, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Hacı&#8217;nın yaşı yetmişi aşmış&#8230; Zaten daha ne kadar yaşar ki&#8230; O ölünce yine  sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.<br />
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali&#8217;yi arkasına  taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez  biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir  hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali&#8217;yi eline geçirince hemen dükkânının  köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her  şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi&#8230; Sabah namazından beş saat önce  kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor,  ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor&#8230; ta akşam  namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği  yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne  atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah  için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona  kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta  evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.<br />
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs  gerebilecekti. Ama Hacı Kasap&#8217;ın ikide bir:<br />
&#8211; Ulan Ali!&#8230; Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!&#8230; diye  yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı.  Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe  divan durdu. Yine:</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">&#8211; Kolunun diyetini ben verdim.<br />
&#8211; &#8230;<br />
&#8211; Şimdi çolak kalacaktın, ha&#8230;<br />
&#8211; &#8230;<br />
&#8211; Benim sayemde kolun var.<br />
&#8211; &#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Hacı Kasap bu sözleri âdeta &#8220;aferin&#8221; dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun  yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi  çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, &#8220;Aklında tut, benim  tutsağımsın!&#8221; der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin  parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen  çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor,  gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken,  müşterilere et keserken, &#8220;Ne yapacağım, ne yapacağım?&#8221; diye düşünüyor, hiçbir  şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun  mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi?</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı.  Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç,  ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı&#8230;<br />
Hacı Kasap&#8217;a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden  mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere  asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine &#8220;Ne  yapacağım, ne: yapacağım?&#8221; diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi  gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.<br />
&#8220;Ne yapacağım, ne yapacağım?&#8221; diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini  duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:<br />
&#8211; Ne yapıyorsun be?&#8230;<br />
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:<br />
&#8211; Bıçakları biliyorum, dedi.<br />
&#8211; Hay tembel miskin hay!&#8230; Sabahtan beri ne yaptın?<br />
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan  baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:<br />
&#8211; Ne bakıyorsun?<br />
&#8211; &#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2">Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup  dinlenmeden gördüğü halde onu yine &#8220;tembel, miskin&#8221; diye kötülemekten sıkılmayan  bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor,  göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları  zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna  nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu  ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:<br />
&#8211; Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım  şimdi çolak kalacaktın&#8230;</font></p>
<p><font face="Maiandra GD" size="2"> <font color="#000000">Koca Ali</font> yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden  sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu,  yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi  ki&#8230; O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı  fırlayan Hacı   <font color="#000000">Kasap</font>&#8216;ın önüne:<br />
&#8211; Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin  kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.<br />
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse  öğrenemedi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="center"><strong><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 15pt"> <font color="#808080"><span lang="tr">|</span></font><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/masallar/">»<span lang="tr">  Masallar Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <font color="#808080">|</font></span></span></font></strong></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p align="center"> <span lang="tr"><strong> <font style="font-size: 10pt" color="#ff0000" face="Maiandra GD">Not:</font><font style="font-size: 10pt" color="#808080" face="Maiandra GD">  İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir&#8230;</font></strong></span><strong><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 10pt"><br />
</span></font></strong></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/diyet-masal/">Diyet (Masal)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/diyet-masal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
