<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nihal Atsiz Konusmalar Serisi 1 | Bilgicik.Com</title>
	<atom:link href="https://www.bilgicik.com/tag/nihal-atsiz-konusmalar-serisi-1/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bilgicik.com</link>
	<description>Türkçe, Edebiyat, Teknoloji... Bilgicik Günlüğüm (:</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Jun 2013 14:20:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Konuşmalar &#8211; 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/konusmalar-1-huseyin-nihal-atsiz/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/konusmalar-1-huseyin-nihal-atsiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Oct 2007 10:09:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hüseyin Nihal Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar ve Şairler]]></category>
		<category><![CDATA[Konusmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal Atsiz Konusmalar Serisi 1]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal ATSIZin Yazilari]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçü Nihal ATSIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/yazi/konusmalar-1-huseyin-nihal-atsiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Konuşmalar &#8211; 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ) Bütün dünya ile birlikte Türkiye de büyük ve düşündürücü bir değişiklik içindedir. Çünkü bu değişiklik daha çok olumsuz yönlere doğrudur. &#160; Türkiye, çağdaş devlet olmaktan çıkmıştır. &#160; Devlet tarifi nedir? Bir vatandaş teşkilatmış bağımsız bir millet, değil mi? Türkiye bu tarife uymuyor. &#160; Bir kere bu vatandaki millet teşkilatlanmış [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/konusmalar-1-huseyin-nihal-atsiz/">Konuşmalar – 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><font face="Maiandra GD"><font color="#3366ff"><span style="font-size: 18pt; font-weight: 700"> Konuşmalar &#8211; 1<br />
</span></font><font color="#ff6600"> <span style="font-size: 12pt; font-weight: 700">(</span></font></font><span style="font-weight: 700"><font color="#ff6600" face="Maiandra GD">Hüseyin  Nihal ATSIZ)</font></span></p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bütün dünya ile birlikte Türkiye de büyük ve  düşündürücü bir değişiklik içindedir. Çünkü bu değişiklik daha çok olumsuz  yönlere doğrudur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkiye, çağdaş devlet olmaktan çıkmıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Devlet tarifi nedir? Bir vatandaş teşkilatmış bağımsız bir millet, değil mi?  Türkiye bu tarife uymuyor.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bir kere bu vatandaki millet teşkilatlanmış değildir. Teşkilatlanmış demek bazı  anailkeleri kabullenip benimsemiş, o ilkeler içinde disiplinli, değer hükümleri  belli topluluk demektir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu vatandaki millet hangi anailkeleri kabullenip benimsemiştir? Hiç!&#8230;.  Cumhuriyetçilik, Kemalizm, lâiklik, Müslümanlık, nurculuk, sosyalizm, komünizm,  Türkçülük, Anadoluculuk, demokrasi, faşizm ve daha ne varsa bu millet bunlardan  bir tekinin çevresinde bile toplanmış değildir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Ya değer hükümleri? O da öyle… Ahlâk nedir? Ahlâksızlık nedir? Hürriyet nedir?  Zevk nedir? Belli değil…</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bundan dolayıdır ki Türkiye bir karnaval manzarası göstermektedir. Herkes kendi  ilkesine ve değer yargısına göre davranınca da ortada disiplin diye bir şey  kalmamaktadır. Disiplinsiz bir toplum ilkel bir topluluktur. Zenci oymağı veya  Avustralya yerlileri gibi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu görünüş büyük bir hastalığın belirtisidir. Bütün büyük hastalıklarda olduğu  gibi türlü türlü âraz göze çarpmaktadır. Teşhis doğru konmazsa tedavi fayda  değil, zarar verir. Galiba Türkiye bu durumdadır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkiye’nin illetlerinden birisi bir takım azınlıkların bulunması ve bunların  bugünkü aşırı hürriyetten ve dış desteklerden faydalanarak kendi  milliyetçiliklerini kendi çaplarında yürütmesidir. 8 Ocak 1967 tarihli  Cumhuriyet gazetesindeki bir haber bu bakımdan çok dikkat çekicidir. Haber aynen  şöyledir:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve beraberindekiler dün Gaziantep’e gelmişlerdir. Yol  boyunca halk Cumhurbaşkanına büyük ilgi göstermiş ve tezahürat yapmıştır. Ankara  – Reyhanlı yolu üzerinde İsmail Barak isimli işçi, Cumhurbaşkanına hitaben  “gelişinizi dört gözle bekliyorduk. Buradaki idareciler Araplar’a toprak  dağıtıyor, Türkler’e vermiyor” demiştir. Bunun üzerine Sunay kendisine “Türk  topraklarında yaşayan herkes Türk’tür. Türk, Arap diye bir şey yoktur. Türk  olmayan varsa gidebilir” cevabını vermiştir. Cumhurbaşkanı daha sonra da Kilis’e  uğramış, oradan da Gaziantep’e gelmiştir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Devlet Başkanı bu cevabı ile Türkiye’deki halkın tek millet olduğunu belirtmek  istemiş olsa gerektir. Fakat bu cevap gerçeğe uymadığı gibi Türkleri yani  vatanın asıl sahiplerini kıracak ve Arapları şımartacak niteliktedir. “Türk  topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demekle iş bitseydi bunu tesbih çeker  gibi milletçe hergün tekrarlar, dururduk, fakat gerçek şudur ki Türk  topraklarında yaşayan herkes Türk değildir. Türk, Arap diye, hattâ Kürt, Zaza  diye, şu ve bu diye 20 millet vardır ve bunlar Türk olmadıklarını bildikleri  gibi Türklüğe mal olmamak için de kendi aralarında da dayanışma kurmuşlardır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Cevdet Sunay’a dert yanan İsmail Barak, soyadına göre o bölgedeki arap ırkından  idarecilerin veya oy avcısı partizanların haksızlığına kurban giderek kendi  devletinin başkanından derdine em istemiştir. Fakat em bulmak şöyle dursun,  büyük bir ümit kırıklığı içinde şaşkına dönmüştür.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Nedense ırkçılıktan hiç hoşlanmayan ve bunu tanınmış siyasîlerden birine  “ırkçılık başka ırktan olanları gücendirir” diye açıklayan Cevdet Sunay’dan biz  başka türlü bir davranış beklerdik. İsmail Barak’ı sorguya çekerek Araplara  toprak dağıtan idarecileri tesbit etmesini ve haklarında kovuşturma yapılması  için hükümete direktif vermesini beklerdik.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu yapılmamıştır. Yapılmadığı için de o bölgedeki idarecilerin Türkler  aleyhindeki işlemleri sürüp gidecektir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Atatürk olsaydı o türlü idarecilerin külünü savururdu. Fakat yıllardır  memlekette zorla estirilen ırkçılık düşmanlığı, kafalara o türlü işlemiştir ki  Türk’le Türk olmayan arasında bir anlaşmazlık çıktı mı, en doğru çözüm yolu Türk  olmayanı tutmakla bulunuyor.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><center><!--adsense#reklam_336x280--></center></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi Türk  milletinin asla kabul edemiyeceği bir düşüncedir ve bir çok haklarından  vazgeçmiş, bir çok gerçekleri kavrayamamış olmasına rağmen onun çok duygulu bir  yönünü incitecek bir sözdür. Bilindiği gibi Türk topraklarında birçok Çingene  vardır. Ve bunların şehirleşmiş olanları kendi dillerini unutup Türkçe konuşur  olmuşlardır. Böyle olduğu halde Türk milleti, Çingeneleri daima aşağı görmüş,  onlarla karışmaktan korku derecesinde çekingenlik göstermiştir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Anayasanın hükümleri ne olursa olsun, modern millet tarifi için ne uydurulursa  uydurulsun, Türk milletinin vicdanına Çingenelerin Türk olduğu inancı kabul  ettirilemez. Burada Yassıada duruşmalarının bir safhasını hatırlatacağım:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Adalet Divanı Başkanı Salim Başol, Demokrat Parti’nin sanıklarını sorguya  çekiyordu. Bunlar, İsmet Paşa İstanbul’a gelirken onu zorbalıkla döndürmek,  belki de öldürmek istemekten sanıktılar. Demokratlardan biri kendi semtindeki  Çingeneleri de bu komploya sokmuştu. Salim Başol sordu: “Hem de Çingeneleri işe  karıştırmışsın. Onlar da vatandaş ama Çingene&#8230; Buna utanmadın mı?”. Yani bir  kanun adamı bile Çingeneyi gayet aşağı bulmaktan kendini alamıyordu. Çünkü bu  düşünce, bu inanç yüzyılların ürünüdür. Kanunla, nizamla, demeçle beyinlerden ve  gönüllerden silinmez.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Demokrasi sayesinde şimdi bu Çingeneler de birinci sınıf vatandaş olmuştur.  Gerçi onların memleketteki işi hırsızlık ve yankesicilikten ibarettir ama kanun  karşısında vatandaşlarla eşittir ve devletimiz sosyal bir devlettir. Bir  değişiklik yapılmadığı takdirde, önümüzdeki yüzyılda Çingenelerden en yüksek  kademelere kadar yükselecek kimselerin çıkması elbette mümkündür.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bir süre önce İstanbul’da Milliyetçiler Kurultayı diye toplanan ve birçok  yobazlarla Anadolucuların da katıldığı bir curcunada yontmataş çağından kalma  bir yobaz, sözde müslümancılık yaparak “ben hilalî bir Çingene ile de  yükseltebilirim” demişti. Millî haysiyetsizliğin böylesi görülüp işitilmiş  değildir. Türkçüler, Çingeneyi Türk’le eşit tutan bir islamiyeti reddettikleri  gibi böyle bir demokrasiyi de tanımazlar.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu Çingeneler, toplum ahlâkını bozacak hangi işler varsa onda ustadırlar.  İstanbul polisinin başına bela olan Hacı Hüsrev mahallesi bunlarla doludur.  Bunların kadın ve kızları profesyonel yankesicilerden mürekkeptir. Yedi  yaşındaki kızların resimleri defalarca gazetelere geçmiştir. Yedi yaşındaki  çocuğa ceza verilemediği için küstahlıklarının sonu yoktur. Ceza ehliyeti olan  büyükleri ise bu işi daima gebe iken yaparlar. Gebe kadın da tutuklanamaz.  Böylelikle İstanbul’da bir Çingene saltanatıdır gider.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşin daha kötüsü bunların gebe takımından çocuk hırsızlığı cinayetidir. Bu  hırsızlıktan kaç tanesi gazetelere geçmiştir. Son olay da 5 Mart 1967 tarihli  Cumhuriyet gazetesinde yer almıştır. Ankara’da Hacı Bayram Camisi civarında 4  yaşındaki Şükrü’yü kaçıran Çingeneler yakalanmıştır. Heriflerdeki hukuk ve kanun  bilgisi yamandır. Kaçırmadık, hoşumuza gittiği için sevmek istedik, korktu,  bağırdı diyeceklerdir. Dört yaşındaki çocuk, maksadını iyice anlatamayacağı, tam  görgü tanığı bulunmadığı için bu Çingeneler beraat edecek ve tabiî bu kararı  “yaşasın Türk adaleti” diye bağırarak karşılayacaklardır. Şükrü böylelikle  kurtulmuş olacaktır ama birkaç yıl önce kaybolan zavallı Ayla’dan ses seda  çıkmamıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bir görüşümü de ben anlatayım: Her yaz olduğu gibi geçen yaz da Anadolu yakası  banliyösünün türlü yerlerinde gözüken Çingeneler arasında, Küçükyalı  istasyonunda gördüğüm 15-16 yaşlarındaki bir kız şiddetle dikkatimi çekti. Çünkü  bu kız sapsarı saçları, masmavi gözleri ve bembeyaz teni ile “ben Çingene  değilim, kaçırılmış bir kızım” diyordu. Ama ne yazık ki artık Çingene olmuştu.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdi Türkiye’nin düzenini ve ahlakını bozan bu Çingeneler için bir teklif  yapsam da: “Bunların hepsi anayurtları olan Hindistan’a sürülsünler, Hindistan  kabul etmezse Hakkarî vilayetine sürülüp yapabilecekleri işlerle uğraşmaya  mecbur tutulsalar, yolları sayılı olan o dağlık bölgeden kaçmaları mümkün  olmadığı için eğitim ve disiplinle adam edilseler” desem tabiî derhal kıyametler  kopar ve “insan hakları”, “anayasa hukuku”, “özgürlük”, “demokrasi”,  “cumhuriyet”, “vatandaşlık” gibi tekerlemelerle faşistliğimiz ve ırkçılığımız  tekrar yüzümüze çarpılır, anayasa bilginleri olarak İstanbul’da Ali Fuat Başgil  ve Tarık Zafer Tunaya, Ankara’da Bülent Esen bir hamaset heykeli gibi karşımıza  dikilir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Oysa ki ancak 50.000 geri Kürdün yaşadığı ve Barzanî’ye silah kaçakçılığı  yaptığı o geniş bölgeye Çingeneleri yerleştirip kaynaştırsak gelecek yüzyılda  kimbilir ne insan güzeli vatandaşlar kazanırdık. Irkçılık düşmanları bu insan  güzelleriyle evlenerek Hilâli yükseltirlerdi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Tabiî bu bir fantezidir. Fakat fantezi olarak kaldığı için Çingeneler, yurdu her  bakımdan bozmakta devam edecekler ve meselâ Batı Anadolu’nun bir şehrindeki  hapishanenin 49 mahpusundan 48 tanesinin Çingene olması gibi karakteristik  olaylar eksik olmayacaktır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Fakat Türkiye’deki azınlıklar yalnız Araplarla Çingeneler değildir. Bir de Kürt  vatandaşlarımız vardır ki sayı bakımından hepsinden üstün ve dışardan  desteklenmesi bakımından hepsinden talihli olduğu için üstünde durulmaya değer.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdiye kadar gelip geçen hükümetler gibi avcı görmüş devekuşu rolüne girmemek  ve göremeyenlerle işitemeyenleri ve uyuyanları uyarmak niyetinde olduğum için  gerçekleri açıklamakta pervam olmayacaktır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Kürtler, Türk veya Turanlı değildir. Buz gibi İranlıdır. Konuştukları dil bozuk,  ilkel bir Farsçadır. Tipleri de öyle. Aralarına karışmış az sayıda Türkler’in  bulunması veya dillerindeki kelimelerin çoğunun Türkçe olması bu gerçeği  değiştirmez. İngilizcedeki kelimelerden çoğunun Norman istilası hâtırası olarak  Fransızca olması nasıl İngilizler’i Fransız yapmıyorsa, dokuz yüzyıllık Türk  hâkimiyetinin Kürtçeye doldurduğu Türkçe kelimeler de onları Türk yapmaz. Dilin  hangi aileden olduğu kelimeleriyle değil, yapısıyla ölçülür. Bu bakımdan Kürtler  batı dağlarında kalmış bir takım Farslardır. Zaten birbirince anlaşamayan dört  beş ağızla konuşan ve kendilerini Kırmanç ve Zaza diye iki grupa ayıran bu  toplulukları “Kürt” diye birleştiren bizleriz.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İstatistiklerimiz Kürtleri bir buçuk milyon olarak gösteriyor. Gerçekte biraz  daha fazladırlar. Çünkü istatistiklerimiz ırkları anadillerine göre ayırmakta  olup İstanbul gibi batı şehitlerimizde oturup anadilini unutan veya Kürt  olmaktan utandığı için kendisini “Türk” diye yazdıranlar da hesaba katıldığı  takdirde iki milyon Kürt olduğu kabul edilebilir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesine göre bu  dağlı vatandaşlarımızın da Türk olması gerekir. Değildir. Ama, haydi kendimizi  zorlayarak Türk’tür diye kabul edelim. Bir tarih öğretmeninin bıkıp usanmadan  söylediği ve yazdığı uydurmaları kabullenerek dağlı vatandaşlarımız da Türk’tür  diyelim. Diyelim ama neyleyelim ki onlar bunu kabul etmiyorlar.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Kabul etmediklerine tanık ararsanız: Biri Kürtçülük dolayısıyla tutuklanıp  mahkemeye verilenler ve kanunun yetersizliği yüzünden beraat edenler; biri  İstanbul’daki Site Talebe Yurdundaki olaylar, biri de 1966’nın Ağustos, Eylül,  Ekim, Kasım aylarında 4 sayı çıkıp kapatılan “Yeni Akış” dergisi. Daha da var  ama onlara lüzum yok.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Ben “Yeni Akış” dergisi üzerinde duracağım.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Yeni Akış dergisi, bugünkü kanunlarımızın yetersizliğinden ve 27 Mayıs ak  devriminin getirdiği aşırı özgürlük havasından faydalanarak Kürtçülük yapan bir  dergidir. Kürt davasını Kürt kurnazlığı ile Türkiye’nin doğu illeri davası  haline sürüyor ve birçok akılsız Türk’ü de böylece avlamasını biliyordu.  Kendilerini haklı gösterecek kozları vardı: Doğu ihmal olmuştu. Fakat bunun  kasıttan değil, imkansızlıklardan doğduğunu bilmemezlikten geliyordu. Bütün  Türkiye ihmal olmuştu. Kalkınma; tarihi, coğrafi ve iktisadi sebeplerle batı  illerden başlıyor, doğuya doğru yayılıyordu. Bunda devletin hiçbir ardniyeti  yoktu. Ovadaki “Aydın” ili ile dağdaki “Tunceli” iline kültür ve medeniyet eşit  çabukluk ve yoğunlukla götürülemezdi. Bundan başka “Türk” en azından 23  yüzyıllık bir kültürün, teşkilatın, bağımsız devletin mirasçısı idi. “Kürt”  neydi? Daha ortak bir dilleri bile olmayan bu devletsiz, kültürsüz, mazisiz  kalabalık, cihan devleti kurmuş Türk’le aşık mı atacaktı? Evet, Yeni Akış  dergisini çıkaran Türk tebaası Kürt milliyetçileri bunu istiyorlardı.  Dergilerinin ilk iki sayısında biraz ihtiyatlı davrandıktan sonra Türk  hükümetinin müsamahalı durumunu görerek üçüncü sayıda baklayı ağızlarından  çıkardılar. Kürtçe yayın istediler. Hatta Kurtuluş Savaşının zaferle bitmesini  ve cumhuriyetin kuruluşunu belirtmek için anayasayı zorlamaya başladılar. Ekim  1966 tarihli olan bu üçüncü sayısının son kapak sayfasında iki tane Kürtçe  manzume(!) yayınladılar. Bunlardan birini yazan Kemal Badıllı bugün mebustur.  Partisine uğurlu olsun.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">1966 Kasımında çıkan 4. Sayıda ise Kürtçe şiirler artık derginin içine girdi ve  radyonun da Kürtçe yayın yapmasını istendi. Son kapak sayfasında ise bu sefer  notalı bir Kürtçe manzume bulunuyordu. Makaleler solların ağzı ve taktiği ile  yazılıyor, Türkiye’deki “halklara” eşitlik isteniyordu. Yazamadıkları, fakat  şurda burda söyledikleri, bize kadar gelen düşünceleri şuydu: Türkiye’de 11  milyon Kürt vardır. Kürt’ten her meslekte mühim adamlar yetişmiştir. Bu şartlar  altında neden devletimiz olmasın?</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Kürt devleti olamazdı. Çünkü Kürtler bir millet değildi. Farsların dağlı ve  ilkel bir kolu idi. Türkler’e göre Yörükler ne ise, Farslara göre de Kürtler o  idi. Şu farkla ki Yörükler sosyal seviye bakımından Kürtlerle ölçüşemeyecek  kadar üstündüler. Yörüklerden “Yörük Ali Efe”, “Demirci Efe” çıkmıştı. Daha önce  de “Çakırcalı Efe” çıktığı gibi&#8230; Bunlar birer kahramandı. İlk ikisi Yunan’a  karşı, daha eski olan üçüncüsü hükümet hizmetinde olan Arnavutlara karşı  savaşmıştı. Ya Kürt’ten kim çıkmıştır? Koçero, Hamido, Hakimo veya Tilki Selim.  Yani düpedüz adi eşkıyalar, katiller ve hırsızlar&#8230;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Netekim Farslarında da Kürtler hakkındaki düşüncesi pek olumsuzdur.  Farsça-Türkçe bir sözlük olan Burhân- Kaatı tercümesinde (481. Sayfa) Kürtler  hakkında şu beyti vardır:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Kesâfettâ-yi âlem gird kerdend<br />
En anha mîsiriştend, Kürd kerdend</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bunun Türkçesi şudur: “Dünyanın kalabalıklarını topladılar; karıştırarak  onlardan Kürt yaptılar”. Bunun altında da Türkçe olarak şu ibare: Vâkıa, bizim  semtlerde mem’iyyetleri olmağla dâire-i insânîden hariç kavimlerdir”. Bu  ibarenin, müellif olan Ali Bin Half’e mi, yoksa mütercim olan Ahmed Âsım’a mı  ait olduğu belli değildir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Arslan hükümetimiz Yemliha uykusundan uyanıp bu dergiyi kapatmasaydı arkadan  Kürdistan haritaları, bayrakları, millî marşları ve anayasalarının geleceği  muhakkaktı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdi, bu manzara karşısında Türk Devleti Başkanının “Türk topraklarında yaşayan  herkes Türk’tür” demesi boşuna bir iyimserlik olarak kalmıyor mu idi? Orası öyle  idi ama son cümlesi de çok güzel ve yerinde idi: “Türk olmayan varsa gidebilir”.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Evet&#8230; Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle  konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu  toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcülerin, Ermenilerin, Rumların kökünü  kazıyarak aldık, yine oluk gibi kan dökerek Haçlıların savaşçı şövalyelerine  karşı savunduk. Kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmadılar. Viyana’dan  Yemen’e kadar her yerde Türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları  dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve  yağmacılık ederek yaşadılar. İran’la yaptığımız savaşlara yardımcı diye  geldikleri zaman da daima fırsat kolladılar ve Türk ordusunun yenildiği  çarpışmalarda bu sefer İran’la birleşip onu vurmaktan geri kalmadılar. Birinci  Cihan Savaşı’nda bize topyekûn ihanet eden Ermeniler, yerleşik Türk halkını  vahşi bir kırgınla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp köylerde yaşayan Kürtler bu  kırgından kurtulmuş olmasaydı bugün çoğunlukta oldukları illerde de azınlık  olarak kalmakta devam edeceklerdi. Fakat yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile  Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurmak hayalleri, hayal olarak  kalacaktır. Yunanlıların Bizans, Ermenilerin Büyük Ermenistan kurmak hayalleri  gibi&#8230; Onun için Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok  olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi  çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler.  Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika’da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı  sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman Kağan Arslan gibi önüne  durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına  gelsin.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdilik bu kadar&#8230;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bu vatanda yaşayan milletin hangi anailkeler çevresinde birleştiği belli  değildir demiştim. Eskiden, Osmanlı adı ile anıldığımız zamanda “din ve devlet”  ilkeleriyle kaynaşmıştık. Din manevî tarafımızı, devlet ve onun sembolü olan  padişah maddî tarafımızı teşkil ediyordu. Ülkemizde şahıs ve zümre çıkarları  yüzünden türlü kavgalar ve cinayetler olduğu halde iki anaprensip dolayısıyla  sağlam bir toplum durumunda idik. Netekim Batının bizi iyice geçtiği 17.  Yüzyılda bile Türkiye’yi tek başına yenecek bir devlet yoktu.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bugün ise bizi birbirimize bağlayan tek bir düşüncemiz bile yoktur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Cumhuriyetçilik gönüllerde değil, sözlerdedir. Cumhuriyet nihayet bir rejim yani  bir manevî elbise olduğu için bunun çevresinde birleşmek yürütücü ve yaşatıcı  bir anadüşünceye sarılmak sayılmaz. 1923-1967 arasındaki 44 yıldan ne kadarın  cumhuriyetle geçtiği de ayrı bir sorudur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Lâiklik de böyledir. Şeriat üstüne devlet kurulması ve resmi dilin Arapça  olmasını isteyenler arasında bir Fen Doçentinin bulunması akıllara durgunluk  verecek bir nesnedir. Bu curcunaya, milleti en azından iki düşman yığın durumuna  getiren partileri de eklerseniz manzara tamamlanır. O partiler sayesindedir ki  kahvehaneler ve camilerden sonra mezarlıklar da ayrılmıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkiye’nin çöküşü yıllarında tabu bir kelime vardı: Şeriat. Cahil bir kalabalık  şeriat isteriz diye ayaklandı mı, artık onlara karış konamazdı. Şeriat diye  istedikleri şey çok defa şeriat ile ilgisi olmayan ıvır zıvır şeylerdi. Mesela  yeni usul askerî talimleri şeriata aykırı diye istemezlerdi. İkinci Mahmud,  Avrupaî başlık diye “fes”i kabul edince onu da şeriata aykırı bulmuşlardı. Daha  sonra aynı geri kafalılar şapkaya karşı fesi tutmakla ne kadar gülünç  olduklarının farkında değildiler.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bugünün tabu kelimesi demokrasidir. Demokrasi, demokratik, demokratlık ve  başkaları&#8230; O kadar ki demokrasiyi tenkit etmek bile hoş karşılanmıyor. Dinî  inancın doruğunda bulunduğu çağlarda dine sövmek nasıl karşılanmışsa demokrasi  aleyhtarlığı da öyle görülüyor.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Demokrasiyi son çağ Osmanlıları “Hükümet-i avam” diye tercüme etmişlerdi. Avam  hakimiyeti, daha Türkçesi “ayak takımı hakimiyeti” demektir. Demokrasinin  geliştiği ülkelerde bu ayak takımını yine aydın bir zümre yönetir. Bundan başka  gerçek demokrasilerdeki demokrasi uzun bir gelişme ve olgunlaşma çağından  geçerek bugünkü noktaya yükselmiştir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Demokrasinin bir çok nimetleri olduğu söz götürmez bir gerçektir. Fakat  demokrasi için edebi rejimdir denilirse budalaca bir söz edilmiş olur. Çünkü  demokrasi artık milletlere zarar vermeye başlamıştır. Çünkü artık fikir  hürriyeti olmaktan çıkmış, kötü fikirlerin de hürriyeti olmaya başlamıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İsveç belki de dünyanın en ileri topluluğudur. Demokratlığına da diyecek yoktur.  Doğru insanlardır. Yalan ve küfür bilmezler. Hattâ sakal bırakıp Nur risalesi  okumaya başlasalar bizim Nurculara göre en iyi müslümanlar onlar olur. Fakat  demokrasi yani davranış hürriyeti, cinsî ilişkilerde tam bir hürriyet haline  gelmiştir. Amerika’da öğrenim ve staj görmüş bir dostumdan şu olayı dinledim:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bir Amerikalı, görevle İsveç’e gelince kızını bir İsveç lisesine kaydettirmek  için başvurur. Fakat bir de okulun bahçesinde ne görsün? Öğrenciler için asılmış  şöyle bir ilan: Bahçede gebe kız arkadaşlarınızla oynarken dikkatli davranın”.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Yani çarpıp falan çocuk düşmesine sebep olmayın. Amerikalı kaç yılın Amerikalısı  olduğu halde gözleri faltaşı gibi açılır ve bu hürriyetten korkarak kızını okula  vermekten cayıp döner.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İsveç’in hürriyeti burada bitmiyor. Homoseksüel dernekler de kurulmuştur. Bu  yüzdendir ki Fin –Rus savaşı sırasında 7000 gönüllü ile Finlere yardım ederek  onların büyük sevgisini kazanan İsveçliler bugün Finlilerin gözünde bayağı  yaratıklar olmuşlardır. Dövülüp sövülen haysiyetsiz yaratıklar.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İsveç, hürriyetin kötüye kullanıldığı tek ülke değildir. Daha geçenlerde  İngiltere’de iki tarafın rızası ile homoseksüel münasebetleri kabul eden bir  kanun (buna kanun değil, dümbelek bile denemez ya) kabul olundu. Bu kadar  muhafazakâr ve demokrasinin anayurdu olan Majeste Kraliçenin memleketinde bu  rezalet yapıldıktan sonra artık bu dünyada:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">“Olmaz, olmaz deme, olmaz olmaz”</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">düsturu bütün sertliğiyle söz yürütecek demektir. Netekim harikalar diyarı  Amerika yine bir rekor kırmıştır. 4 Nisan 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinin  üçüncü sayfasından aynen aldığım şu habere bakın:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Amerikalı Gençler Vietnam’a Gitmekten Nasıl Kurtuluyor?</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Newyork (A.A.) – Vietnam Savaşı, Amerika’da 150 yıldan beri görülmemiş bir  duruma, yani Amerikalıların Kanada’ya gitgide artan bir şekilde göç etmelerine  yol açmıştır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">CİA’nın yerli ve yabancı pek çok teşekkülle para yardımı skandalını ortaya  çıkaran “Ramparts” dergisinin bildirdiğine göre, “1812 yılından beri hiçbir  zaman bu kadar çok sayıda Amerikan vatandaşı Kanada’ya hicret etmemiştir”</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Dergiye nazaran, sadece 1966 yılında 17.514 Amerikalı Kanada’ya hicret etmiştir.  Bu rakam 1965’te hicret edenlerin sayısına nazaran yüzde 16 nispetinde bir  artışı göstermektedir. Bu muhacirlerin birçoğunu, Vietnam’daki savaşa gitmek  istemeyenler teşkil etmektedir. Kanada, memleketinde askere gitmek istemediği  için hicret edenlere kapılarını açık tutmaktadır. “Ramparts” dergisine göre,  Amerika’da kalan ve askere gitmek istemeyen gençler için ise askere çağrılmadan  önce ihtiyat olarak kaydını yaptırmak, yahut polis, FBİ, CİA’ya girmek için  başka yollar da vardır. Geçen yıl 3.000.000 genç, psikiatrların “şimdiye kadar  birini öldürmek veya birine tecavüz etmek arzusunu duydunuz mu” sorularına  “evet” cevabını vererek askerlikten kurtulmuştur. Vietnam’a gitmek istemeyen  diğer bazıları ise cinsî sapık olduklarıyla övünmekte ve muayene komisyonu  önünde bunu ispat edecek şekilde davranmayı tercih etmektedirler. Dergiye  nazaran, dantel iç çamaşırları giymek ve muayene heyetine dahil olanları öpmek  de iyi sonuç vermektedir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İşte bütün bu rezaletler demokrasinin ürünleridir. Çünkü insanlarda itidal  yoktur. Güzel şeyleri aşırılıkla yozlaştırırlar. Sınırları keskin olarak  çizilmeyince aşılır ve vicdan, düşünce hürriyeti olarak başlayan demokrasi  hayvanî seks hürriyetinde karar kılar. Seks özgürlüğü başladı mı, utanma  damarları çatlar. Kamuoyunun temsilcisi olduğunu iddia eden gazeteler cihanın  ünlü fahişelerini seks ilâhesi diye ortaya koymaya başlayınca ve savcılar kanunî  işlem yapacakları yerde bu resimler estetik düşünceler ile seyretmeye koyulunca  artık yol açılmıştır; o halktan hayır gelmeyecek demektir. Riyakârlık ayyuka  çıkmış demektir. Dışarıdan kamuoyunu temsil, özgürlük, demokrasi, anayasa, basın  hürriyeti&#8230; İçerden hangi fahişenin resmi daha çok satış yapar kaygısı&#8230;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şu yukarıdaki Amerikan haberine göre Amerika’nın geleceği hakkında ne  düşünüyorsunuz? Ben kendi düşüncemi söyleyim: Zaten millet haline gelememiş olan  bu çok zengin, tekniği çok ileri topluluk, önümüzdeki beş on yıl içinde bir  silkiniş yaparak kendine gelmezse içerden Zenciler, dışardan Japonlar veya  Ruslar tarafından yok edilecektir. Ahlâksızlığın, tembelliğin, korkaklığın,  hamakatin, seks rezaletinin sonu budur. Roma, Abbasi İmparatorluğu ve Bizans da  kendi zamanlarının Amerikası idiler. Tarih yapraklarında kaldılar.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Şimdi kehaneti bırakıp bugünkü durumumuza gelelim: Türkiye, Tanrı’ya havale  olunmuş bir devlettir. Devletliliği de yalnız adındadır. Çünkü devlet vasıfları  bulunmayan devletimsi bir topluluktur. Hükümet milletle değil, büyük işlerle,  hayallerle uğraşmaktadır. Halk Partisi, Demokrat Parti ve Adalet Partisi  komünizm aleyhinde gözüktükleri, Türk milletini yükseltmeyi sözde amaç  edindikleri halde bunun baş şartı olan eğitimde hiçbir millî hamle yapamamıştır.  Halk Partisi Köy Enstitülerini kurup milleti beş on yılda kalkındırmayı  tasarlamış, fakat bu işin başına komünist Tonguç Baba’yı getirmiştir. Neticede  bu okullar komünist yuvası haline getirilmiş ve Türklüğü kalkındıracak olan bu  okullardan birinde Türk bayrağı lağıma atılmıştır. Bu olay ve Müfettiş  İsfendiyaroğlu’nun komünizm faaliyetleri hakkındaki raporları kaç kere  açıklandığı halde bu memlekette hâla Köy Enstitülerinin yine kurulmasından söz  edilir.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bunlar ya gafil, ya haindir. Üçüncü şık yoktur.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkiye’de bugün kanunlar yürürlükte değil. Nizamlar da öyle. Alabildiğine bir  sokak hürriyeti vardır. Bu memlekette halkın birinci vazifesi, Türk istiklâlini  veya Türk cumhuriyetini korumak değil, birbirini rahatsız etmektir. Birkaç örnek  vereyim:</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">İstasyonlarda bisikletle gezmek, vapur ve trenlerin bazı yerlerinde sigara  içmek, sinemalara küçük çocuk getirmek yasaktır. Bu yasaklar her gün herkes  tarafından bozulur. Sigara içmeyenlere mahsus bir vagonda bir gün bu yasağı  bozan birisini memura göstererek sigara içirmemesini istedim. “Ben zabıtai  Belediye Memuru değilim” diye cevap verdi. Kalabalık vagonlarda pilli radyosunu  iyice açarak İngilizce miyavlama dinleyen hödükler günden güne çoğalmakta,  memurlar bunlara ses çıkarmamakta, velhasıl demokrasi tam anlamı ile “ayak  takımı hakimiyeti” halini almaktadır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Demokrasi taraftarları diyecekler ki: “Demokrasinin ne günahı var? Demokrasi bu  değildir. Suç onu anlamayanlardadır” doğru. Vitamin de çok iyi faydalı, hatta  hayati bir şeydir. Fakat insanlar aptallaşıp da sağlık kazanalım diye avuç avuç  vitamin yutmaya kalkarlarsa, doktorlar da ahlâksızlaşıp onlara bol bol vitamin  reçetesi yazmaya başlarlarsa yapılacak tek şey, insanların vitaminden ölmelerini  durdurmak için vitamini piyasadan kaldırmak olur. Demokrasi bu duruma gelmek  üzeredir. Eskişehir gibi Türkiye’de cinayetlerin en az işlendiği, halkının başka  illerden daha iyi olduğu bir yerde lise kızları bir gazeteye toplu bir mektup  yazarak ne istediler biliyor musunuz? Mini etek giymek hürriyeti. Osmanlı  tarihinde bir “söz ayağa düşmek” deyimi vardır. Bugün tam o durumdayız. Sözün  ayağa düşmesi, her kafadan bir ses çıkması, yalnız çıkarların düşünülmesi toplum  için kötü belirtilerdir. Bunlar ölümcül bir hastalığın görünüşleridir. Kesin bir  müdahale olmazsa sonuç acıklı olacaktır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkler acayip bir millet oldu. Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor.  Kendisinden başka kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman  bir millet oldular. Kendilerini yok edebilecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini  yükseltebilecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu  oluyor, fakat Türkçü olmuyor. Bütün dünyanın birleşeceğini kabul ediliyor da  bütün Türklerin birleşeceğini kabul etmiyor. Yeni bir şeye ihtiyacı oldu mu  gözünü hemen dışarıya çeviriyor. Bu, acaba bende de var mı diye bir an bile  düşünmüyor.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">1965 Nisanında Magna-Charta’nın bilmem kaç yüzüncü yıl dönümü dolayısıyla bizim  radyolarımızda da konuşmalar yapıldı, profesörler demeç verdi. 1 Nisan 1965’te  saat 1940’ta bir İngilizin şu sözü bütün törenin en anlamlı özetiydi. Şöyle  demişti: “Bir milletin anayasası tarihî efsaneler süslenmedikçe kupkuru bir  şeydir”. Bu ne güzel, ne doğru sözdü. Anayasa bir milletin temel düzeniydi.  Yüzyıllardan beri gelen geleneklerin, göreneklerin bir özü olmak, milletin  ruhunda yaşamak zorunda idi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Bizim anayasamızda böyle bir unsur var mı? Anayasayı hazırlayan profesörler bunu  düşünmüş, düşünebilmiş miydi? Türkler tarihini, millî efsanelerini biliyorlar  mıydı? Şüphesiz, onlar bu şartlardan hiçbirini haiz değillerdi. Onlar sadece  okuyup öğrendikleri başka millet anayasalarından bir terkip yapmışlar, hepsinin  en iyisini seçmeye çalışarak en iyi örneği bulduklarına inanmışlardı. Yaptıkları  bir tercüme, bir iktibas, adaptasyon veya intihaldi. İstediği kadar mükemmel  olsun, Türk değildi. Edebiyat dehası Goethe’nin Faust’u Türkçe’ye çevirmekle  Türk eseri olmakla kalıyorsa başka anayasalardan aparılan ve aktarılan bu  anayasa da öylece milli olamıyordu. Prof.lardan hangisinin aklına bir de Türk  anayasası olduğu gelmişti? Ve nihayet bir anayasa sadece bir hukuk işi miydi?  Aynı zamanda tarihi gelişmenin sonucu değil miydi? öyleyse bu anayasa  hazırlanırken neden tarihçilerin düşüncesi sorulmamıştı? Sorulmalıydı. Çünkü  hukukçularımızın cihan piyasasındaki mevkii ancak sıra adamı olmaktan ibaretken  tarihçilerimizin uluslar arası ünü ve yeri vardı. Bu yapılmadı. Yapılamadığı  için Türk devletinin “sosyal” devlet olduğu kaydolundu. “Türkçü” devlet olduğu  kaydolunmadı. Onun için ben bu anayasaya “hayır” dedim.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Demokrasiler gitgide avam hakimiyeti haline geldikçe zekadan da yoksun bir durum  arzediyor. Zeka kıtlığının en büyük tanıklarından biri Amerika’nın davranışıdır.  Afrika’da kurulan Yamyam cumhuriyetlerine yardım etmek için Amerika buralarda  seçimle iş başına gelmiş hükümetlerin kurulmasını şart koşuyor. Birkaç milyonluk  nüfusları arasında okuyup yazan ancak bir iki bin kişinin bulunduğu, yüksek  öğrenim yapmamışların beş altı kişiden ibaret bulunduğunu bu devletlerde seçimle  gelen hükümet meşru hükümet mi olacaktır? Yamyamlar seçimden ne anlar?</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Suudi Arabistan’da seçimle gelmiş bir hükümet yok. Fakat aklı başında bir tek  adam, şimdiki Kral Faysal bu iptidai ülkeyi gayet güzel yönetmekte ve  kalkındırmaktadır. Kalkınmanın demokrasiyle, cumhuriyetle ilgisi yoktur.  Kalkınma aklı başında insanların disiplinle yöneteceği bir iştir. Almanya ve  Japonya bugünkü seviyelerine demokrasi ve cumhuriyetle değil, kırallıkla ve  mutlakıyetle gelmişlerdir. Almanya ve Japonya’daki Millet Meclisleri bir  demokratik organ değildi. Atatürk ve İnönü zamanındaki bizim Meclisler gibi  destekleme organlarıydı.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkiye’yi devlet olmaktan çıkaran sebeplerin birisi de bizdeki Moskofçulardır.  İnsan kötü niyetli olduktan sonra kanunların zayıf taraflarını bularak istediği  gibi faydalanır. Millet haklarını savunur gözüküp sınıf düşmanlığı yaratır.  Lâiklik diye manevî değerler baltalanır. Hürriyet diye anarşi öne sürülür. Her  türlü kargaşalık yapılır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Üniversitelilerin bir takımı bunlara kapılıverir. Çünkü bu çocuklar liselerden  sağlam bir millî terbiye alarak gelmiş değillerdir. Liselerde millî olarak ne  vardır? Edebiyat mı? Tarih mi? Müzik mi? Hiçbiri&#8230;</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Öğretmenler büyük çoğunlukla kupkuru insanlardır. Okumazlar. Düşünmezler. Yalnız  alacakları maaşı, tatil günlerini, intibak kanunlarını bilirler. Çekingendirler.  Çoğu hastalıklıdır. Büyük bölümü geçim sıkıntısı içindedir. Aralarında  milliyetçi olanları da Bakanlık tutmaz. Bunlar solcularla sürülürler. Okullarda  disiplin olmadığı için sinirleri bozuktur. Tedaviye muhtaç insanların ders  vermesi toplum yapısında gedikler açmaktadır. Bu gediklerin yarın farkına  varılacaktır.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Öğrenciler de ayrı bir trajedidir. Çünkü bu çocuklara gazete, dergi, sinema,  tiyatro, sokak, plaj, radyo ve her şey kötü örnekler vermektedir. Üzüm üzüme  baka baka kararır. Kişiye kırk gün deli deseler deli olur. Ben her gün tiren,  vapur ve otobüsle işime gidip geldiğim için öğrencileri görüyorum, görünüşü  korkunçtur. Eğitim reformu yapılmazsa, çok sert disiplin uygulanmazsa  Türkiye’nin geleceği karanlıktır. Bir millet baraj ve fabrika ile değil, daha  önce milli ruh ve ülkü ile kalkınır. Manen çökmüş bir millete endüstri tesisleri  yapmak, ölüye balo elbisesi giydirmeye benzer.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Türkiye’de öğrenci vasfına lâyık topluluk bir dereceye kadar İmam-Hatip  Okullarında var. Dinî inançla birlikte eski bir Türk terbiyesini sakladıkları  için bu çocuklarda bir üstünlük derhal göze çarpıyor. Bunlar dinî bilgilerle  birlikte çağdaş bilimleri de öğrenerek yetiştikten ve halka hitap etmeye  başladıktan sonra Türkiye’nin manzarası değişecektir. Eski hocalar  “milimetre”nin ve “Venezuela”nın ne olduğunu bilmeyecek kadar cahildiler.  Arapçayı da bilmiyorlardı. İmam-Hatip Okulları öğrencileri seçkin ve millî  şuurlu öğretmenler elinde yetişirse yurt için büyük kazanç olur. Atatürk medrese  ve tekkeleri kapattığı zaman bir yüksek İslam Enstitüsü açsaydı şimdiye kadar  yetişmiş olacak olan birkaç bin aydın din adamı Diyanet İşlerinin başında ve  sıra görevlerinde bulunur, “radyonun içinde melekler vardır; konuşan onlardır”  diyen Kürt Sait gibi karacahil yobazların ardından binlerce gafil Türk gitmezdi.</font></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><font face="Maiandra GD" size="2">Ötüken, 1967, Sayı: 40</font></p>
<p><strong><font face="Verdana" size="2"><br />
</font></strong></p>
<p><strong><font face="Maiandra GD" size="2"><font color="#ff0000">Kaynak:</font>  <font color="#000000">Nihal-Atsız.Com</font></font></strong></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p align="center"><strong><font face="Maiandra GD"><span style="font-size: 15pt"> <font color="#808080"><span lang="tr">|</span></font><a href="https://www.bilgicik.com/yazi/huseyin-nihal-atsiz/">»<span lang="tr">  H. Nihal ATSIZ Sayfasına Dön! </span>«</a><span lang="tr"> <font color="#808080"> |</font></span></span></font></strong></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/konusmalar-1-huseyin-nihal-atsiz/">Konuşmalar – 1 (Hüseyin Nihal ATSIZ)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/konusmalar-1-huseyin-nihal-atsiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
