<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Pembe İncili Kaftan Öyküsü Hikayesi | Bilgicik.Com</title>
	<atom:link href="https://www.bilgicik.com/tag/pembe-incili-kaftan-oykusu-hikayesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bilgicik.com</link>
	<description>Türkçe, Edebiyat, Teknoloji... Bilgicik Günlüğüm (:</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Jan 2017 12:41:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Pembe İncili Kaftan &#8211; (Ömer Seyfettin)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/pembe-incili-kaftan-omer-seyfettin/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/pembe-incili-kaftan-omer-seyfettin/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jan 2008 13:07:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu Yüklü Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye Metinleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye Oku]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye Örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Hikayeler ve Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin Öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettinin Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettinin Öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[Oyku]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Metinleri]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Oku]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü Örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[Pembe Incili Kaftan]]></category>
		<category><![CDATA[Pembe Incili Kaftan Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Pembe İncili Kaftan Öyküsü Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Edebiyatından Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Edebiyatından Öyküler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=4338</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pembe İncili Kaftan (Ömer Seyfettin) Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/pembe-incili-kaftan-omer-seyfettin/">Pembe İncili Kaftan – (Ömer Seyfettin)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong> <span style="font-size: 25pt; font-family: Maiandra GD; color: #4abfe1;">Pembe İncili Kaftan</span></strong><span style="font-family: Maiandra GD;"><strong><span style="color: #4abfe1;"><span style="font-size: 25pt;"><br />
</span></span><span style="color: #ff9933;"><span style="font-size: 15pt;">(Ömer Seyfettin)</span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincap rengi bahar aydınlığı, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan yaşlı sadrazamın sönük gözleri, çok uzak, çok karanlık şeyler düşünüyor gibi, var olmayan noktalara dalıyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Yürekli bir adam gerekli, paşalar&#8230; dedi. Biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara boğarak gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine izin verdik. Kuşkusuz o da karşılıkta bulunmaya kalkacak.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Kuşkusuz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hiç kuşkusuz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Mutlaka.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Kubbealtı vezirlerinin tamamıyla kendi görüşünü paylaştıklarını anlayan sadrazam düşündüğünü daha açık söyledi:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; O halde bizden elçi gidecek adamın çok yürekli olması gerek! Öyle bir adam ki, ölümden korkmasın. Devletinin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm korkusuyla, uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Evet!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hay hay.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Çok doğru&#8230; Sadrazam sakalından çektiği elini dizine dayadı. Doğruldu. Başını kaldırdı. Parlak tuğları ürperen vezirlere ayrı ayrı baktı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Haydi öyleyse&#8230; Yürekli bir adam bulun!.. dedi&#8230; Hoca takımından, Enderundan, divandan benim aklıma böyle gözüpek bir adam gelmiyor. Siz düşünün bakalım&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; &#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; &#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; &#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sofu, barışsever, sessiz padişahın koca devletine, sessiz küçük bir beyin olan divan düşünmeye başladı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Bu elçi, yedi yıl sonra takdirin &#8220;Yavuz!&#8221; namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her cinayetinin cezasını bir anda gören İsmail Safavi&#8217;ye gönderilecekti. Şehzadeliğini ata binmekten, cirit oynamaktan, silah kullanmaktan çok, kitapla geçiren bilge Bayezid&#8217;in yaradılışı son derece uysaldı. Yalnız şiiri, bilgeliği, tasavvufu sever; savaştan, mücadeleden nefret ederdi. Vezirler, sevgili padişahlarının rahatını bozmamayı en büyük görevleri sanırlardı&#8230; Bununla birlikte sınırlarda yine kavganın önü alınamıyordu. Bosna, Eflak, Karaman, Belgrat, Transilvanya, Hırvatistan, Venedik seferleri birbirini izliyor; Modon, Koron, Zonkiyo, Santamavro ele geçiriliyordu. Sanki İstanbul fatihinin kararlılığıyla dehası -tahta geçer geçmez, babasının heykelini, &#8220;Gölgesi yere düşüyor&#8221; diye kırdırıp savaşa girmeye kalkan- halefinin zamanında da sönmüyor; sönmez bir alev, bir ruh gibi yaşıyordu. Rahat istendikçe dert çıkıyordu. Hele Doğu&#8230; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Kan içinde, ateş, kıyım içinde kıvranıyordu. Yıkılan, sönen Akkoyunlu hanedanının yıkıntıları üstünde Şah İsmail serserisi saltanat kurmuştu. Geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan, babasıyla büyükbabası Cüneyd&#8217;in öcünü aldığı için delice bir gurura kapılan bu kudurmuş şah, akla gelmedik canavarlıklarla sağına soluna saldırıyordu. Kendine sığınanları bile, çağırdığı şölende, yemekmiş gibi kaynattırdığı büyük kazanlara atıp söğüş yapan, yendiği Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bir acımasız şah, dünyada gerçekten eşi görülmemiş bir kıyıcıydı. Bayezit divanının çelebi, sessiz, temiz huylu, dinine bağlı vezirleri onun işkencelerini hatırlamaya dayanamazlardı. Bu kıyıcı, bir gün mutlaka bizim sınırımıza da saldıracak, Doğu illerini ele geçirmeye kalkacaktı. Bunu herkes biliyordu. Geçen yıl Zülkadriye egemeni Alaüddevle&#8217;den nikahla kızını istemişti. Alaüddevle kızını vermedi, İsmail uğradığı bu aşağılamaya öfkelendi; öç için padişahın toprağından geçti. Savunmasız Zülkadriye topraklarına girdi. Diyarbekir, Harput kalelerini aldı. Sarp bir dağa kaçan Alaüddevle&#8217;nin oğlu ile iki torunu eline tutsak düştü. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Şah İsmail, bu zavallıları ateşte kızartıp kebap ettirdi. Etlerini kuzu gibi yedi. Böyle korkunç bir şey Doğu&#8217;da yeni duyuluyordu. Savaş istemeyen padişah, Ankara&#8217;ya, Yahya Paşa kumandasında bir ordu göndermekten başka bir şey yapmadı. Bu şah, kıyıcı olduğu kadar da kurnazdı&#8230; Osmanlı toprağına geçtiği için özür diliyor, birbiri arkasına elçiler gönderiyordu. O zamanlar Trabzon Valisi olan Şehzade Yavuz, babası gibi dayanamamış, Tebriz sınırını geçmiş, Bayburt&#8217;a, Erzincan&#8217;a kadar her yeri yağmalamış, hatta şahın kardeşi İbrahim&#8217;i tutsak etmişti. İsmail&#8217;in elçisi şimdi bu saldırıdan da yakınıyor, Osmanlı toprağına son akınlarının padişahın devletine karşı değil, sırf Alaüddevle&#8217;ye karşı olduğunu tekrarlıyordu. İşte divanda bu kurnaz, bu kıyıcı, acımasız türediye gönderilecek uygun bir elçi bulunamıyordu; çünkü kendini Osmanlı Hakanı&#8217;yla bir tutan, hatta bütün Doğu&#8217;da egemenlik kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek adama kuşkusuz birçok densizlik yapacak; densizliklerine karşılıkta bulunanı ola ki kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik korkunç bir işkenceyle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki, deminden beri bir mezar taşı gibi kımıltısız duran kırmızı tuğlu kavuk, yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü:</span></p>
<p>[ad1]<br />
<center><!--adsense#reklam_336x280--></center></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ben, tam bu elçiliğe uygun bir adam biliyorum, dedi, babası benim yoldaşımdı. Ama devlet memurluğunu kabul etmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Kim?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Muhsin Çelebi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Burada mı oturuyor?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Evet.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ne iş yapıyor?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ahbaplık etmez. Büyük mevkiler istemez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Niye?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Bilmem ama, belki &#8220;düşüşü var&#8221; diye.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Tuhaf&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ama çok yüreklidir. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok kez savaşmıştır. Yüzünde kılıç yaraları vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Bize elçi olmaz mı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Bilmem.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Bir kere kendisini görsek&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Bilmem, çağırınca ayağınıza gelir mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Nasıl gelmez?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Gelmez işte&#8230; Dünyaya minneti yoktur. Şahla dilenci, gözünde birdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Devletini sevmez mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Sever sanırım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; O halde biz de kendimiz için değil, devletine hizmet için çağırırız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Deneyiniz efendim&#8230;.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sadrazam, o akşam kahyasını Muhsin Çelebinin Üsküdar&#8217;daki evine gönderdi. Devlet, ulus hakkında bir iş için kendisiyle konuşacağını, yarın mutlaka gelmesi gerektiğini yazmıştı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sabah namazından sonra sarayının selamlığında, Hint kumaşından ağır perdeli küçük loş bir odada kâtibinin bıraktığı kâğıtları okurken, sadrazama, Muhsin Çelebinin geldiğini bildirdiler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Getirin buraya&#8230;. dedi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı, ceviz kapısından palabıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. İnce siyah kaşlarının altında iri gözleri parlıyordu. Belindeki silahlık boştu. Bütün kullarının etek öpmesine, secdesine alışan sadrazam, bir an eteğine kapanılmasını bekledi. Oturduğu mor çuha kaplı sedirin hep öpülen ağır sırma saçağındaki yumağı, altından, içi boş küçük bir kafa gibi şaşkın duruyordu. Sadrazam söyleyecek bir şey bulamadı. Böyle göğsü ileride, kabarık, başı yukarı kalkık bir adamı ömründe ilk defa görüyordu. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm dururlardı. Muhsin Çelebi çok doğal bir sesle sordu:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Beni istemişsiniz, ne söyleyeceksiniz efendim?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Şey&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Buyurunuz efendim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Buyur oğlum, şöyle otur da&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin çelebi, çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden çok rahat bir hareketle kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam hâlâ ellerinde tuttuğu kıvrık kağıtlara bakarak içinden, &#8220;Ne biçim adam? Acaba deli mi?&#8221; diyordu. Ama hayır&#8230; Bu çelebi, çok akıllı bir insandı! Yiğide, alçağa gerek duymayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasındaki büyük mandırayla büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah demezdi. Yoksula, zayıflara, gariplere bakar, sofrasından konuk eksik olmazdı. Dinine bağlıydı. Ama tutucu değildi. Din, ulus, padişah aşkını ta yüreğinde duyanlardandı. Devletin büyüklüğünü, kutsallığını anlardı. Tek ülküsü, &#8220;Tanrı&#8217;dan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamak&#8221;tı&#8230; Bilgisi, olgunluğu, herkesçe biliniyordu. İbni Kemal ondan söz ederken, &#8220;Beni okutur!&#8221; derdi. Şairdi. Ama ömründe daha bir tek kaside yazmamıştı. Hatta böyle övgüleri okumazdı bile&#8230; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan yükselme yollarından daha hiçbirine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mine çiçekli, cenneti andıran nurlu yolların sonunda, hep &#8220;kirli bir etek mihrabı&#8221; bulunduğunu bilirdi. İnsanlık onun gözünde çok yüksek, çok büyüktü. İnsan yeryüzünün üzerinde, Tanrı&#8217;nın bir çeşit temsilcisiydi. Tanrı insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her varlığın üstündeydi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe yaltaklanma pek yakışırdı ama, insan&#8230; Muhsin Çelebi her türlü aşağılanmayı sindirerek yüksek mevki tepelerine iki büklüm tırmanan maskara, tutkulu insanlardan, kendine saygı duymayan kölelerden, güçsüzler gibi yerlerde sürünen pis kölelerden tiksinirdi. Hatta bunları görmemek için insanlardan kaçar olmuştu. Yalnız savaş zamanları Guraba Bölüklerine kumandanlık için ortaya çıkardı. Huzurda serbest, içinden geldiği gibi oturuşu sadrazamı çok şaşırttı. Ama kızdırmadı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Tebriz&#8217;e bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin oğlum?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ben mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Evet</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ne ilgisi var?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ben şimdiye kadar devlet memurluğuna girmedim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Niçin girmedin?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin Çelebi biraz durdu. Yutkundu, Gülümsedi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Oysa zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü yaltaklanmayla, ikiyüzlülükle, dalkavuklukla çıktıklarından, çevrelerine hep bu aşağılayıcı geçmişlerin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimeleri, korudukları, hep alçak ikiyüzlüler, ahlâksız dalkavuklar, namussuz maskaralardır. Yiğit, doğru, kendisine saygılı, özgür vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi, hemen kin bağlarlar, yıkmaya çalışırlar. Gedik Ahmet Paşa niçin hançerlendi, Paşam?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sadrazam yavaşça dişlerini sıktı. Gözlerini süzdü. Tuttuğu kâğıdı buruşturdu. Öfkelenmiyordu. Ama öfkelendiği zamanlarda olduğu gibi, yanaklarına bir titreme geldi. Vezirken değil, hatta daha beylerbeyiyken bile karşısında akranlarından kimse ona böyle açıkça söz söyleyememişti. Yine &#8220;Acaba deli mi?&#8221; diye düşündü. Deli değilse&#8230; bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, dünya düzenine karşı çıkmak değil miydi? Gözlerini daha beter süzdü. İçinden: &#8220;Şunun başını vurdursam&#8230;&#8221; dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızın vicdanının -neresi olduğu bilinmeyen bir yerinden gelen- derin sesini işitti: &#8220;İşte sen de yaltaklanma, ikiyüzlülük, dalkavukluk yollarından yükselenler gibi, dürüstçe bir sözü çekemiyorsun! Sen de karşında yiğit bir insan değil, ayaklarını yalayan bir köpek, hor görülmenin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun!&#8221; </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Süzük gözlerini açtı. Avucunda sıktığı kâğıdı yanına koydu. Yine Muhsin Çelebi&#8217;ye baktı. Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı&#8230; al yanakları&#8230; yeni tıraşlı beyaz, kalın boynu&#8230; biraz büyücek, eğri burnu&#8230; ince sarığı&#8230; tıpkı Şehname sayfalarında görülen eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet, bu alnında yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı. İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhunda yankılanan sesini, gururunun karanlığıyla boğmadı. &#8220;Tam bizim aradığımız adam işte&#8230;&#8221; dedi. Bu kadar korkusuz bir adam, devletine, ulusuna yapılacak hakareti de çekemez, ölümden korkarak, göreceği hakaretlere eyvallah diyemezdi. Kavuğu hafifçe salladı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Seni Tebriz&#8217;e elçi göndereceğiz. Muhsin Çelebi sordu:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Katınızda bu kadar nişancılar, kâtipler, hocalar var. Niçin onlardan birini seçmiyorsunuz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Sen Şah İsmail denen kötü ruhlu adamın kim olduğunu biliyor musun?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Biliyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Devletini seviyor musun?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Seviyorum.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Yüce sadrazam doğruldu. Arkasına dayandı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Pekala öyleyse&#8230; dedi, bu kötü ruhlu adam &#8220;elçiye zeval yok&#8221; kuralını kabul etmez. Bizimle boy ölçüşme davasındadır. Er meydanında bize yapamadıklarını, bizim göndereceğimiz elçiye yapmak ister. Ola ki işkenceyle idam eder. Çünkü Tanrı&#8217;dan korkusu yoktur. Oysa elçimize yapılacak hakaret devletimize demektir. Bize öyle bir adam gerekli ki, hakaret görünce başından korkmasın&#8230; Bu hakareti aynen o kötü ruhlu adama iade etsin&#8230; Devletini seversen, sen bu fedakârlığı kabul edeceksin!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin Çelebi hiç düşünmedi:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ettim efendim, ama bir koşulum var&#8230; dedi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ne gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Madem ki bu bir fedakârlıktır, ücretle olmaz. Karşılıksız olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık, ne olursa olsun, gerçekte kişisel bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, makam, ücret filan istemem&#8230; Karşılık beklemeden bu hizmeti görürüm. Koşulum budur!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ama oğlum, bu nasıl olur? Onun elçisi çok ağır giyinmişti. Atları, hizmetkârları kusursuzdu. Bizim elçimizin atları, hizmetkârları, giysileri daha gösterişli, daha ağır olmalı&#8230; Bunlar için mutlaka hazineden sana birkaç bin altın vereceğiz. .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin Çelebi döndü. Önüne baktı. Sonra başını kaldırdı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hayır, dedi, hazineden bir pul almam. Gerekli göz alıcı muhteşem takımlı atları, süslü hizmetkârları ben kendi paramla düzeceğim. Hatta&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sadrazam gözlerini açtı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; &#8230; Hatta sırtıma Şah İsmail&#8217;in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ne giyeceksin?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Sırmakeş Toroğlu&#8217;ndaki, kumaşı Hint&#8217;ten, harcı Venedik&#8217;ten gelme, &#8220;Pembe İncili Kaftan&#8221;ı alacağım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ne&#8230; O kadar parayı nereden bulacaksın, oğlum? Sadrazamın şaşmaya hakkı vardı. Bir ay önce tamamlanan, üzeri ender bulunur pembe incelerle işlemeli bu kaftanın ününü İstanbul&#8217;da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler, padişaha armağan etmek için Toroğlu&#8217;na başvurdukça, o fiyatını artırıyordu. Muhsin Çelebi bu ünlü kaftanı nasıl alacağını anlattı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Çiftliğimle mandıramı ve evimi rehine vereceğim. Tüccarlardan on bin altın borç toplayacağım, iki bin altını atlarla hizmetkârlara harcayacağım. Geriye kalan sekiz bin altınla da bu kaftanı alacağım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sadrazam bu davranışı uygun bulmadı:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Geldikten sonra bu kaftan senin işine yaramaz. Yalnız bir gösteriş aracıdır. Mallarını elinden çıkaracaksın. Yoksul düşeceksin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hayır, sekiz bin altına alacağım kaftanı altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır. Yedi bin altınla ben çiftliğimi rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem, varsın babamın yadigâr bıraktığı mandıram devlete feda olsun&#8230; Devletten hep alınmaz ya&#8230; Biraz da verilir!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin Çelebi&#8217;yle konuştukça sadrazamın şaşkınlığı artıyordu. Yüreği rahatladı. İşte küstah, türedi bir hükümdara haddini bildirmek için gönderilecek uygun bir adam bulunmuştu. Gülüyor, ağır ağır kavuğunu sallıyordu. Divanın nazik, korkak, hesapçı çelebileri canlarıyla mallarını çok severlerdi. Bunlardan biri elçi gönderilse, devletinin onurundan çok alacağı bağışı düşünerek, kendisine yapılan her hakareti kabul edecekti. Sadrazam, Muhsin Çelebi&#8217;yi yemeğe alıkoymak istedi. Başaramadı, giderek onu ta sofaya kadar uğurladı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8230; Altı ay içinde Muhsin Çelebi büyük çiftliğini, mandırasını, evini, dükkânlarını, bahçesini, bostanını rehine koydu. Tüccarlardan para topladı. Atlarını düzdü. Bunların hepsi gerçekten eşi görülmedik derecede göz alıcıydı. Dönüşte yedi bin altına iade etmek koşuluyla Toroğlu&#8217;ndan ünlü Pembe İncili Kaftanı da aldı. Genç karısıyla iki küçük çocuğunu akrabasından birinin evine bıraktı. Altı aylık nafakalarını ellerine verdi. Sonra padişahın mektubunu koynuna koyarak yola düzüldü. Konak konak ilerledikçe bu yeni elçinin gösterişi, zenginliği, hele incili kaftanının ünü bütün Anadolu&#8217;dan geçerek Şah İsmail&#8217;in ülkesine ulaşıyordu. Muhsin Çelebi bir gün Tebriz Kalesi&#8217;ne büyük bir gösterişle girdi. Bu küçük başkentin, süse, zenginliğe, renge, süs eşyasına tutkun halkı, İstanbul elçisinin kaftanını görünce şaşırdı. Kent, saray, bütün encümenler kaftanın hikâyesiyle doldu. Şah İsmail, &#8220;Pembe İnci&#8221;yi yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemişti. Kendisinin daha görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiye karşı içinden derin bir kin duydu. Onu hakareti altında ezmeye karar verdi. Huzuruna kabul etmezden önce tahtının arkasına cellatları hazırlattı. Tahtının önündeki ipekli kumaştan şilteleri, ipek seccadeleri kaldırttı. Sağında vezirleri, solunda savaşçıları duruyorlardı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin Çelebi, geniş somaki kemerli açık kapıdan rahat adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her zamanki gibi yukarda, göğsü her zamanki gibi ilerideydi. Koynundan çıkardığı padişah mektubunu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne -allı, yeşilli, mavili, morlu ipek yığınlarına sarılmış, sarmalarla, tuğlarla, sancaklarla çevrelenmiş- garip bir yırtıcı kuş sessizliğiyle tünemiş şaha uzattı. Ayağı öpülmeyen şah kızgınlığından sapsarı kesildi. Gözlerinin beyazları kayboldu. Mektubu aldı. Muhsin Çelebi, tahtın önünden çekilince şöyle bir çevresine baktı. Oturacak bir şey yoktu. Gülümsedi. İçinden, &#8220;Beni zorla ayakta, saygı duruşunda tutmak istiyorlar galiba&#8230;&#8221; dedi. Bir an düşündü. Bu harekete nasıl karşılık vermeliydi? Hemen sırtından Pembe İncili kaftanını çıkardı. Tahtın önüne yere serdi. Şah İsmail, vezirleri kumandanları aptallaşmışlar, şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Sonra bu değerli kaftanın üzerine bağdaş kurdu. Dev, ejderha resimleri işlenmiş sivri kubbeyi, yaldızlı kemerleri çınlatan gür sesiyle:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Mektubunu verdiğim büyük padişahım. Oğuz Kara Han soyundandır! diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onun atalarından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ataları doğuştan beri hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir yabancı padişah karşısında divan durmaz. Çünkü dünyada kendi padişahı kadar soylu bir padişah yoktur&#8230; Çünkü&#8230;</span></p>
<p>[m2]</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin Çelebi <a style="text-decoration: none;" href="https://www.bilgicik.com/yazi/turk-adinin-anlami-turk-ne-demektir/"> <span style="color: #000000;">Türk</span></a>çe olarak bağırdıkça; <a style="text-decoration: none;" href="https://www.bilgicik.com/yazi/turk-adinin-anlami-turk-ne-demektir/"> <span style="color: #000000;">Türk</span></a>çe bilmeyen şah kızıyor, sararıyor, morarıyor, elinde heyecandan açamadığı mektup tir tir titriyordu&#8230; Tahtının arkasındaki cellatlar kılıçlarını çekmişlerdi. Muhsin Çelebi bağırdı, çağırdı. Danışmanlar, vezirler, cellatlar, savaşçılar hükümdarlarının sabrına, buna dayanmasına şaşıyorlardı. Hatta içlerinden birkaçı mırıldanmaya başladı. Muhsin Çelebi sözünü bitirince izin filan istemedi, kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail taş kesilmişti. Çaldıran&#8217;da kırılacak olan gururu, bugün bu tek <a style="text-decoration: none;" href="https://www.bilgicik.com/yazi/turk-adinin-anlami-turk-ne-demektir/"> <span style="color: #000000;">Türk</span></a>&#8216;ün ateş bakışları altında erimişti. Muhsin Çelebi dışarı çıkarken, kendi gibi şaşkınlıktan donan nedimelerine:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Şunun kaftanını veriniz! dedi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Savaşçılardan biri koştu. Tahtın önünde serili kaftanı topladı. <a style="text-decoration: none;" href="https://www.bilgicik.com/yazi/turk-adinin-anlami-turk-ne-demektir/"> <span style="color: #000000;">Türk</span></a> elçisine yetişti:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Buyurun, kaftanınızı unuttunuz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Muhsin Çelebi durdu. Güldü. Çıktığı kapıya doğru dönerek şahın işiteceği yüksek bir sesle:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok&#8230; Hem bir <a style="text-decoration: none;" href="https://www.bilgicik.com/yazi/turk-adinin-anlami-turk-ne-demektir/"> <span style="color: #000000;">Türk</span></a>, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz&#8230; Bunu bilmiyor musunuz? dedi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Geçtiği yollardan gece gündüz dört nala döndü. Üsküdar&#8217;a girdiği zaman, Muhsin Çelebi&#8217;nin cebinde tek bir akçe kalmamıştı. Süslü hizmetkârlarına dedi ki:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Evlatlarım! Bindiğiniz atları, haşaları, takımları, üstünüzdeki giysileri, belinizdeki değerli taşlarla süslü hançerlerinizi size bağışlıyorum. Bana hakkınızı helal ediyor musunuz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ediyoruz&#8230; Ediyoruz&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Anamızın ak sütü gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Karşılığını alınca onları başından savdı. Derin bir soluk aldı. Evine uğramadan, deniz kıyısına koştu. Bir kayığa atladı. Sadrazamın konağına gitti. Mektubu şaha verdiğini, hiçbir hakarete uğramadığını, şahın iznini bile almaksızın habersizce kalkıp İstanbul&#8217;a döndüğünü söyledi. Zaten sadrazam, onun görevini hakkıyla yerine getireceğine son derece güveniyordu. Yollar, derebeyleri, aşiretlerle ilgili bazı şeyler sordu. Çelebi kalkıp çekileceği zaman:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ben satın almak istiyorum oğlum, kaftanın burada mı? dedi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hayır, getirmedim.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Acemistan&#8217;da mı sattın?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hayır, satmadım.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Çaldırdın mı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Hayır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">&#8211; Ya ne yaptın?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Maiandra GD;">Sadrazam üsteledi, tekrar tekrar sordu. Kaftanın ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Muhsin Çelebi yaptığıyla övünecek kadar küçük ruhlu değildi. O akşam Üsküdar&#8217;a döndü. Ertesi gün yedi bin altını geri almak için kendisini bulan sırmakeş Toroğlu&#8217;na da, kaftanı ne yaptığını söylemedi. Meraklı İstanbul&#8217;da hiç kimse, ünlü &#8220;Pembe İncili Kaftan&#8221;ın &#8220;Nasıl, nerede, niçin&#8221; bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz Sarayı&#8217;ndaki serüven, tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Ama eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip, çiftliğini, mandırasını, iratlarını rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigâr kalan atıyla değerli taşlarla süslü takımını satıp, Kuzguncuk&#8217;ta minimini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı. Ölünceye kadar Üsküdar Pazarı&#8217;nda sebze sattı. Pek yoksul, pek acı, pek yoksun bir hayat geçirdi. Ama yine de ne kimseye boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakârlık üzerine gevezelikler yaparak, boşu boşuna övündü. </span></p>
<p align="center"><strong><span style="font-family: Maiandra GD;"><span style="font-size: 18pt;"> <span style="color: #c0c0c0;">|</span> <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/oykuler-hikayeler/"><span lang="en">»</span> &#8220;Öyküler&#8221; Sayfasına Dön! <span lang="en">«</span></a> <span style="color: #c0c0c0;">|</span></span></span></strong></p>
<p align="center"><span style="font-family: Maiandra GD;"> <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/oykuler-hikayeler/"><span style="color: #ffffff;"> Öyküler</span></a><span style="color: #ffffff;">, </span> <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/oykuler-hikayeler/"><span style="color: #ffffff;"> Hikayeler</span></a><span style="color: #ffffff;">, </span> <a href="https://www.bilgicik.com/tag/Oyku/"><span style="color: #ffffff;">Öykü</span></a><span style="color: #ffffff;">, </span><a href="https://www.bilgicik.com/tag/Hikaye/"><span style="color: #ffffff;"> Hikaye</span></a></span></p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/pembe-incili-kaftan-omer-seyfettin/">Pembe İncili Kaftan – (Ömer Seyfettin)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/pembe-incili-kaftan-omer-seyfettin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>18</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
