<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Öyküler - Hikayeler | Bilgicik.Com</title>
	<atom:link href="https://www.bilgicik.com/yazi/category/siir-oyku-roman/oykuler-hikayeler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bilgicik.com</link>
	<description>Türkçe, Edebiyat, Teknoloji... Bilgicik Günlüğüm (:</description>
	<lastBuildDate>Sat, 24 Mar 2018 08:57:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Beni Çıldırtmayın Hikayesinin Tamamı</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/beni-cildirtmayin-hikayesinin-tamami/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/beni-cildirtmayin-hikayesinin-tamami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Mar 2018 08:56:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=112040</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-605-356-165-1 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: Mehmet Kemal Erdoğan Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. BENİ ÇILDIRTMAYIN Okulumuzun en yaramaz öğrencileri bizim sınıfta toplanmıştı. Ama onların içinde ben, yaramazlık yapmayan, kendi halinde bir öğrenciydim. Babamdan değil de, annemden çok korkardım. Öğretmenlerimden biri, kazara anneme beni şikâyet eder diye, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/beni-cildirtmayin-hikayesinin-tamami/">Beni Çıldırtmayın Hikayesinin Tamamı</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-605-356-165-1</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar:</strong> Mehmet Kemal Erdoğan</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</strong></span></p>
<h1>BENİ ÇILDIRTMAYIN</h1>
<p>Okulumuzun en yaramaz öğrencileri bizim sınıfta toplanmıştı. Ama onların içinde ben, yaramazlık yapmayan, kendi halinde bir öğrenciydim. Babamdan değil de, annemden çok korkardım. Öğretmenlerimden biri, kazara anneme beni şikâyet eder diye, arkadaşlarımın yaptığı çılgınlıklardan uzak dururdum.<br />
Ama yine de yapılan yaramazlıklardan bir kısmı beni arar bulurdu.<br />
Bizim sınıfın en yaramazı Hasan’dı. Her defasında, aksiliklerle de birleşince, Hasan’ın yaramazlıkları ayyuka çıkardı. İşin en ilgi çekici yanı ise, Hasan’la olan inanılmaz benzerliğimizdi.<br />
Yüzüm, hareketlerim, saç rengim o kadar çok Hasan’a benziyordu ki beni sürekli onunla karıştırıyorlardı.<br />
Öğle paydosunda Hasan, “Hadi top oynamaya çıkalım bahçeye,” deyince, hepimiz top oynamaya hazırdık. Bir solukta aşağıya inip aramızda maç yapmaya başladık.<br />
Şanssızlık işte!</p>
<p>[ad1]<br />
Hasan’ın sertçe vurduğu top, alt sınıflardan birinin camına denk geldi. Cam şangırtıyla kırıldı. Hemen dağıldık. Dağıldık ama ne yazık ki okul müdürümüz Fahriye Hanım bizi görmüştü.<br />
Öğleden sonraki ilk derste nöbetçi öğrenci bizim sınıfa geldi.<br />
“Müdüre Hanım, Gürsel’i odasına istiyor,” dedi öğretmenimize.<br />
Öğretmenimiz Emel Hanım yüzüme tuhafça baktı.<br />
“Gürsel, yavrum, Müdüre Hanım seni çağırıyormuş, hadi git bakalım, ne diyecek,” dedi.<br />
Aslında bunu söylemesine hiç gerek yoktu. Çünkü nöbetçi öğrencinin dediğini duymuştum. Duyar duymaz da ayaklarımın bağı çözülmüştü. Belimden aşağısı tutmaz olmuştu. Korku içinde yerimden kalkıp nöbetçi öğrencinin ardına takıldım.<br />
Okulda Müdürümüz Fahriye Hanım’dan korkmayan bir tek öğrenci gösteremezsiniz. Yüreğim ağzımda geçtim koridordan. Korkuyla titreyerek odasına girdim.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112041" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/beni-cildirtmayin-1.png" alt="" width="536" height="385" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/beni-cildirtmayin-1.png 536w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/beni-cildirtmayin-1-300x215.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/beni-cildirtmayin-1-276x198.png 276w" sizes="(max-width: 536px) 100vw, 536px" /></p>
<p>“Yahu, bu kaçıncı?” diye bağırdı Fahriye Hanım. “İşi gücü bırakıp seninle mi uğraşacağız bu okulda?”<br />
“Öğretmenim, ben bir şey yapmadım,” diyerek ağlamaklı bir sesle yanıt vermeye çalıştım ama beni dinlememekte ısrar ediyordu.<br />
“Okulun camını kırdın, bunu ödeyeceksin!” diye bağırdı.<br />
Boğazım kurumuştu. Elim ayağım zangır zangır titriyordu.<br />
“Ben kırmadım öğretmenim,” diye mırıldandım.<br />
Nöbetçi öğrenciye döndü Müdüre Hanım.<br />
“Sen çık, dışarıda bekle!” dedi. “Çağırınca gelirsin!”<br />
Şimdi Müdüre Hanım’ın odasında baş başaydık. Durmadan bağırıyor, beni aileme söyleyeceğini, başka bir okula göndereceğini, benimle artık uğraşamayacağını yineleyip duruyordu.<br />
Başımı eğdim. Ağlamak istiyordum. Ama gözlerimden yaş gelmiyordu. Sürekli iç çekip duruyordum.<br />
“Çık dışarı!” diye bağırdı. “Bir daha da karşıma gelme!”<br />
Müdüre Hanım’ın odasından çıkarken, ‘camı ben değil, Hasan kırdı’ bile diyemedim.<br />
Sınıfa geri döndüğümde, öğretmenim ‘ne oldu’ der gibi gözlerimin içine baktı. Tıpkı sınıftaki arkadaşlarımın baktığı gibi…<br />
“Geç yerine Gürsel,” dedi. “Yazdırdığım konuyu bir ara arkadaşlarından alırsın.”<br />
Kimsenin yüzüne bakamadım. Yalnızca arada sırada Hasan’a bakıp sinirlendim. Camı o kırdığı halde azarı ben işitmiştim.<br />
Üçüncü dersten sonra, biraz olsun rahatlamıştım.<br />
Sınıftaki arkadaşlarım neden Müdüre Hanım’ın odasına gittiğimi ve niçin azarlandığımı artık biliyordu.<br />
“Takma kafana!” dedi Hasan. “Bir şey olmaz. Annene de söylemez. Merak etme!”<br />
Tabii ben onun kadar rahat ve o kadar da emin değildim. Canım çok sıkılmıştı. Benim için kâbus gibi bir gündü o gün. Etkisinden kolayca kurtulabileceğimi düşünmüyordum. Oysa Hasan’ın umurunda bile değildi. Çünkü onun yiyeceği fırçayı ben yemiştim.<br />
“Korkma, çabuk unutulur,” dedi. “Aramızda para toplar, camın parasını öderiz.”<br />
Hasan öyle söyleyince biraz rahatlamıştım. Bir de babamdan cam parası istersem olabilecekleri düşünemiyordum.<br />
Son derste nöbetçi öğrenci bir kez daha çaldı sınıfın kapısını.<br />
“Öğretmenim, trafik kolu için iki öğrenci istiyor Müdüre Hanım,” dedi.<br />
Sınıfta herkes, sırayla trafik kolunda görev alıyordu. Sıra Tuğrul’la bendeydi.<br />
“Gürsel, Tuğrul, hadi inin aşağıya! Kolluklarınızı ve şapkalarınızı alın!” dedi öğretmenimiz.<br />
Koşarak indik.<br />
Trafik kolunda görev alan öğrenciler, okulun çıkış kapısında trafikçilik yapıyor, araçları durdurup öğrencilerin yolun karşısına güven içinde geçmesine yardımcı oluyordu. Okulda en çok hoşlandığım uğraşılardan biriydi bu.<br />
Ama Müdüre Hanım’ın odasına girdiğimizde, beni bir sürprizin beklediğini bilemezdim.<br />
“Sen yine mi geldin?” diye bağırdı. “Ne laf anlamaz şeysin! Ben sana, seni bir daha görmek istemiyorum, demedim mi? Hadi sınıfına! Söyle öğretmenine başkasını göndersin!”<br />
İşte o an ağlamak üzereydim.<br />
Ama kendimi toparladım. Sınıfa döndüğümde öğretmenim şaşkın bakışlarla beni süzdü.<br />
“Niye geldin Gürsel?” diye sordu.<br />
“Müdüre Hanım beni istemiyor öğretmenim,” dedim. “Başka bir öğrenci gönderecekmişsiniz…”<br />
Öğretmenim hâlâ bir şey anlamış değildi.<br />
“Ne yaptın sen Gürsel?” diye sordu.<br />
“Bir şey yapmadım öğretmenim,” dedim. “Hasan alt sınıfın camını kırdı, cezasını ben çekiyorum.”<br />
Öğretmenimin yüzü birden değişti. Hasan’a dikti gözlerini.<br />
“Öyle mi Hasan?” dedi.<br />
[ad2]<br />
Hasan başını eğdi. Cevap vermedi.<br />
“Hasan, sana soruyorum!” diye bağırdı bu kez. “Hemen aşağıya iniyorsun ve Müdüre Hanım’a doğruyu anlatıyorsun. Ayrıca özür dilemeyi de unutma!”<br />
Hasan sınıftan fırlayarak çıktı.<br />
Ben yerime geçerken, Hasan’ın Müdüre Hanım’dan özür dileyeceğini, camı kendisinin kırdığını söyleyip beni temize çıkaracağını düşündüm.<br />
Ama yanılmıştım.<br />
Hasan sınıftan çıkıp gitmişti ama Müdüre Hanım’ın odasına gidip camı kendisinin kırdığını söylememişti. Bahçede gezinip yeniden sınıfa gelmişti.<br />
“Tamam öğretmenim,” dedi. “Müdüre Hanım’a söyledim. Gürsel değil, ben kırdım camı dedim. Özür de diledim kendisinden.”<br />
Öğretmenimiz, “Aferin Hasan. Arkadaşlıklar işte böyle günler içindir…” diyerek konuşmaya başladı. Uzun bir konuşmadan sonra zil çaldı. Hepimiz dağıldık.<br />
Çıkış kapısına geldiğimde, Müdüre Hanım’la karşılaştım. “Artık suçsuz olduğumu biliyor,” diye geçirdim içimden. Beni yanına çağırıp gönlümü almalıydı. Ama aynı sert bakışıyla baktı yüzüme. Ben istem dışı gülümsedim ona.<br />
Kendisine gülümsediğimi fark edince, “Neden sırıtıyorsun!” diye bağırdı. “Ben sana gözüme görünme demedim mi?”<br />
Allak bullak olmuştum. Oysa temize çıktığımı düşünüyordum. Bu işte bir tuhaflık vardı. Ama bir türlü anlayamıyordum.<br />
Diğer yandan Hasan hiçbir şey olmamış gibi davranmayı sürdürüyordu. Müdüre Hanım’ın uzaklaştığını görünce trafikçilik yapan arkadaşların arkasından sessizce yaklaşıyor, kafalarındaki şapkaları düşürüp kaçıyordu.<br />
İçimde tuhaf bir öfke birikmeye başlamıştı. Ama ne yapacağımı bilmiyordum.<br />
Bir değil, iki değildi. Sürekli olarak bu benzerliğin faturası bana kesiliyordu. Hasan yaramazlıklarını sürdürürken, ben azar işitmek zorunda kalıyordum. Aslında işin kolayı, Hasan’dan daha fazla yaramaz olmak gerekiyormuş. Bunu anladım, ama ne yazık ki çok geç kalmıştım.<br />
Yemek arası verildiği zaman, okulun önündeki köfteciye gidiyorduk genellikle. Meğer Hasan o köftecinin ızgara ocağını devirmiş. O günden beri köfteci ona kin besliyormuş. Hasan bu yüzden uzun zamandır köfteciden uzak duruyormuş.<br />
O gün bizimle gelmemek için çeşitli bahaneler uydurdu.<br />
“Hadi Hasan köfteciye gidelim,” dedi Erhan.<br />
Herkes ısrar ediyordu ama Hasan gelmemekte direniyordu.<br />
“Gelemem, param yok,” dedi sonunda.<br />
“Parasını ben vereceğim,” diyerek üsteledi Erhan. Ama Hasan gelmek istemiyordu.<br />
Biz de onu bırakıp gittik köfteciye. Ama kapıdan girer girmez adam bağırmaya başladı:<br />
“Sen yine mi geldin? Çabuk çık git, elimden bir kaza çıkmadan! Senin yüzünden ızgara ocağımı değiştirmek zorunda kaldım!” diye bağırdı.<br />
Hepimiz şaşırmıştık. Birbirimize baktık. Şimdi Hasan’ın bizimle neden gelmediği daha da netlik kazanmıştı.<br />
Erhan dişlerini sıktı.<br />
“Hasan!” dedi. “Demek bu yüzden gelmek istemedi bizimle.”<br />
Sonra köfteciye döndü.<br />
“Sen yanlış kişiye bağırıyorsun amca,” dedi. “Bu Hasan değil ki.”<br />
“Ben Hasan masan bilmem,” dedi köfteci. “İşte bu çocuk o gün ızgaramı ve üzerindeki köfteleri yerle bir etti.”<br />
Artık sabrım taşmaya başlamıştı.<br />
“O ben değildim,” dedim adama. “O Hasan’dı.”<br />
“Hasan’dı deyip geçiştiremezsin,” dedi köfteci. “İşte karım da burada. O da gördü seni.”<br />
Sonra karısına döndü.<br />
“Mübeccel, bu çocuk değil miydi ızgarayı parçalayan?” diye sordu.<br />
“Ha, buydu,” dedi karısı. “Sarı saçlı, mavi gözlü, zayıf, ince uzun…”<br />
“Yahu tamam, tarif etmeyi bırak,” dedi köfteci. “Bu muydu, değil miydi? Onu söyle sen!”<br />
“Buydu, buydu,” dedi karısı, parmağını gözüme sokacakmış gibi uzatarak.<br />
Ama artık çıldırmak üzereydim. Sabrım taşıp köpürmeye başlamıştı. Ne olduğunu ben de anlamadım. Birdenbire bağırmaya başladım. Bu arada masaların üzerindeki tuzlukları, acı biber kaplarını dökmeye, yerlere saçmaya başladım.<br />
“Sonunda beni de çıldırttınız!” diye bağırdım.<br />
Arkadaşlarım beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama pek öyle kolayca sakinleşeceğim falan yoktu. Sandalyeleri tekmeliyor, masalara vuruyordum.<br />
Köfteci karısına bağırıyor, “Hatun, şu köfteleri kaldır orta yerden!” diyordu. “Çocuk yine çıldırdı bak! Ben ızgarayı koruyorum, sen de bir şeyler yap!”<br />
Masalar, sandalyeler yerlerde geziyor, köftecinin karısı üzerine kapandığı köfteleri benden kurtarmaya çalışıyordu.<br />
“Götürün şu çocuğu buradan!” diye bağırdı köfteci. “Şimdi elimden bir kaza çıkacak. Bu çocuk ne zaman gelse çıldırıyor yahu! Sadece çıldırsa iyi, hepimizi çıldırtıyor. Geçende geldi, biberler acı değilmiş diye çıldırdı. Izgaramı ve köfteleri yerlere saçıp gitti. Parasını da ödemedi. Ben sizinle mi uğraşacağım burada?”<br />
Arkadaşlarım beni dükkândan dışarı çıkardığında sinirim hâlâ geçmemişti. Elime ne geçerse ortalığa saçmak istiyordum.<br />
“O gün Hasan da çıldırmış,” dedi Erhan. “Köfteci onun da çıldırdığını söyledi. Uyanık, dağıtmış ortalığı.”<br />
“Beni de çıldırttılar sonunda,” dedim. “Ne bu Hasan’dan çektiğim yahu? Nereye gitsem karşıma o çıkıyor. Müdür azarlıyor, öğretmen azarlıyor, köfteci azarlıyor, off ya!”<br />
Doğrusu o gün rahatlamam uzun zamanımı aldı. Arkadaşlarım yanımdan ayrılmadı.<br />
“Senin çıldırman da fena oluyormuş,” dedi Erhan.<br />
“Eee tabii,” dedi Tuncay. “Canına tak etti Gürsel’in. Kim olsa çıldırırdı.”<br />
O gün çok rahatlamıştım doğrusu. Bazen çıldırmak işe yarıyordu. Arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadı. Beni sakinleştirmek için ellerinden geleni yaptılar. Hasan’a karşı hep yanımda olacaklarına söz verdiler.<br />
Sanırım bir kez daha aynı şekilde çıldırmamdan korkmuşlardı. Bunu onların gözlerinde görebiliyordum.</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/beni-cildirtmayin-hikayesinin-tamami/">Beni Çıldırtmayın Hikayesinin Tamamı</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/beni-cildirtmayin-hikayesinin-tamami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Babamın Yaramazlıkları</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/babamin-yaramazliklari/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/babamin-yaramazliklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Oct 2017 07:00:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=112002</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-975-8926-64-0 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: SAVAŞ ÜNLÜ Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. Babamın Yaramazlıkları Meyve Kabuklarının İçindeki Armut Resim öğretmenimiz İhsan Bey geçen haftaki dersinde söylemişti: — Çocuklar, gelecek haftaki dersimizde herkes meyve getirsin. Meyvelerin natürmort resmini yapacağız. Bir iki kişi de meyve tabağı tepsisi getirsin. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/babamin-yaramazliklari/">Babamın Yaramazlıkları</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-975-8926-64-0</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar:</strong> SAVAŞ ÜNLÜ</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>Babamın Yaramazlıkları</h1>
<h2>Meyve Kabuklarının İçindeki Armut</h2>
<p>Resim öğretmenimiz İhsan Bey geçen haftaki dersinde söylemişti:<br />
— Çocuklar, gelecek haftaki dersimizde herkes meyve getirsin. Meyvelerin natürmort resmini yapacağız. Bir iki kişi de meyve tabağı tepsisi getirsin. Tamam mı?<br />
Sınıfça bağırmıştık, “Tamam öğretmenim,” diye. Bakmayın “tamam” dediğimize. Çoğu konuda tamam deriz, ama zamanı geldiğinde tamam olmadığı ortaya çıkar.<br />
Matematik, fen bilgisi, Türkçe derslerinde koro hâlinde “tamam” dememize karşın eksiklerimiz çoktur.<br />
İlk kez tamam sözcüğü sınıfça tam olarak yerine getirilmişti. Tüm arkadaşlar pazardan, marketten, manavdan gelir gibiydik. Hepimizin elinde poşetlerle meyveler vardı.<br />
Sınıfa girince önce meyvelerimizi dolaplarımızın üstüne koymuştuk. Kimi arkadaşlar da sıralarının altına bırakmıştı poşet poşet meyveleri.<br />
O poşetlerde neler yoktu ki&#8230; Portakallar, elmalar, mandalinalar, muzlar, armutlar, kiviler&#8230;. Sınıfa giren önce bu kokuyu içine çekiyordu. Sonra da,<br />
— Bu ne güzel koku, bakalım öğleden sonraya dek ne yapacağız? diyordu.<br />
Biz içerdeki kokuya alışmıştık. İlk dersimiz matematikti. Öğretmenimiz Hayal Hanım sınıfa girince kokuyu aldı.<br />
— Çocuklar bu ne güzel koku, sabah sabah pazara mı uğradınız? dedi.<br />
Aslı Som:<br />
— Hayır öğretmenim, resim dersinde resimlerini yapacağız, onun için getirdik, dedi.<br />
Bu açıklama üzerine, öğretmenimiz:<br />
— Birkaç tane getirseniz yeterdi. Siz, her biriniz kilolarca getirmişsiniz. Bu denli çok meyveyi çizecek kâğıdı nereden bulacaksınız? diye sordu.<br />
Aslı yine yanıtlama gereği duydu:<br />
— Ama öğretmenim, resim öğretmenimiz istedi. Getirmezsek olmaz, dedi.<br />
Hayal Hanım:</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112003" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_1.png" alt="" width="618" height="816" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_1.png 618w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_1-227x300.png 227w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_1-150x198.png 150w" sizes="(max-width: 618px) 100vw, 618px" /></p>
<p>— Benim bir tanecik öğrencilerim, öğretmenlerini nasıl da dinler. Haydi bakalım, açın ödevlerinizi, benim için de çarpmalar, bölmeler, toplamalar yapmışsınızdır.<br />
Onları görelim, diyerek gülümsedi. Sınıftan koro hâlinde “aaa!” sesi yükseldi. Öğretmenimiz Hayal Hanım duymazdan geldi.<br />
Ödevlerimize bakarken “şey öğretmenim, yani yapamadım da&#8230;” sözleriyle bol bol karşılaştı.<br />
Sınıfımızın yarısı ödevini yapamamıştı. Nedenler gerçekten çok önemliydi: Akşamleyin bizim manavda muz yoktu, gece boyu muz aradık.<br />
Öğretmenim mandalina mevsimi geçmiş. İki saatlik uzaklıktaki bir ilçede bulabildik. O yüzden yapamadım.<br />
Elmaları seçmekte zorlandık. Ailece en kırmızı, en düzgün elmaları seçerken zaman geçti. İşte o yüzden&#8230;<br />
O denli çok neden ileri sürdük ki, öğretmenimiz Hayal<br />
Hanım:<br />
— Çocuklar sizin bu nedenlerinizi resim öğretmeniniz duysa, bir daha meyve resmi yaptırmaz. Elma, armut getirmedeki sorumluluğun onda birini öteki derslere ayırsanız neler olmaz neler&#8230; dedi.<br />
Dersini anlatmaya başladı. Bir soru sordu. Sınıfımızın avukatı Aslı Som yanıtladı. Gidiş yolu doğruymuş. Biraz daha düşün Aslı, dedi öğretmenimiz.<br />
Sınıfımızda Aslı da olmasa ne olurdu hâlimiz&#8230; Sınıfımızda iki Aslı olduğu için, adlarını kullanırken soyadlarını da söyleriz. Aslı Som, okulumuzun tiyatro ekibinde rol alır. Koromuzda görevlidir. Bir de çok konuşur. O yüzden sınıfımızın avukatıdır.<br />
Bizler matematik problemiyle ilgilenirken sınıfımıza hoş bir portakal kokusu yayıldı. İnsanın ağzının suyunu akıtıyordu.<br />
O kokuyu duyup da kendine hakim olacak birini tanımıyorum. Bizlerle birlikte öğretmenimiz de aynı kokuyu almış olacak ki;<br />
— Herhâlde portakallardan birisi üniformasını çıkarıyor, dedi.<br />
Gülüştük hep birlikte.<br />
Hayal Hanım:<br />
— Lütfen, portakalı soyan arkadaşınız onu getirsin masamın üstüne koysun.<br />
Kimsede çıt yok. Öğretmenimiz birkaç kez yineledi. Üniformasını çıkartan portakalın sahibi ortaya çıkmadı. Bunun üzerine öğretmenimiz sıra altlarını kontrol etti. Üçüncü sırada oturan Deniz Can’ın sırasının içinde üniforması yarı yarıya çıkmış portakalı buldu.<br />
— Bu ne Deniz Can, istememe karşın niçin portakalı masama getirmedin? dedi Hayal Hanım.<br />
Deniz Can:<br />
— Ş-Şey öğretmenim, yani portakalın üniformasını çıkardığından haberim yoktu&#8230;<br />
Hayal Hanım:<br />
— Nasıl olmaz oğlum, bak sıranın içinde duruyor. Deniz Can ilk kez görüyormuş gibi “aaa!” diyebildi.<br />
Hayal Hanım:<br />
— Aaa demekle olmaz. Bu portakal kendi kendine mi kabuğunu çıkarttı.<br />
Deniz Can:<br />
— Olabilir öğretmenim, siz soru sordunuz. Belki de portakal dilimlerinden biri doğru yanıtı biliyordu. O yüzden kabuğu açılmış olabilir.<br />
Bu sözlere öğretmenimizle birlikte katıla katıla güldük. Şu dünyada ne zeki portakallar vardı. Bunu anlamak için mutlaka matematik dersine girmeliydiler.<br />
Konumuzu öğretmenimiz anlattı. Zil çalmasına bir iki dakika var.<br />
— Anlaşıldı değil mi çocuklar? dedi.<br />
Biz:<br />
— Evet, diye bağırdık.<br />
— Ödevler yapılıyor, tamam mı?<br />
Tamam sözcüğünü sakız gibi uzattık. Zil sesi, tamam sesine karıştı. Sonra da bir uğultu&#8230;<br />
On dakikalık teneffüste sınıfımızın çöp sepeti ağzına dek meyve kabuğuyla doldu.<br />
İkinci dersimiz Türkçeydi. Öğretmenimiz Öznur Hanım, çıtı pıtı, hanım hanımcık birisi. Dersimize girdiğinde çoğu arkadaşın ağzı meyve doluydu.<br />
İçerideki meyve kokusu, çöp sepetinin durumuna ve patlayacak derecede dolu ağızlara öğretmenimiz şaşırdı.<br />
— Ne o çocuklar, birinci dersiniz beslenme saati miydi? İlk kez sınıfınızı böyle güzel kokulu olarak görüyorum.<br />
Çöp sepetiniz de ağzınız gibi patlayacak duruma gelmiş. Bu meyve merakı nereden çıktı? dedi.<br />
Onur:<br />
— Resim dersimiz var öğretmenim. Meyve resimleri yapacağız da onun için getirdik&#8230;<br />
Onur’a biz üzüm deriz. Dürüst bir arkadaşımızdır. Kara kara gözleri yüzüne ayrı bir güzellik katar, üzüm dememizin nedeni gözleridir.<br />
Öznur Hanım daha sonra vitaminin önemi üzerine konuştu. Bizler de bildiğimiz kadarıyla konuya katıldık. Okuma parçamıza geçtik.<br />
Dersleri çok zevkli geçer. Türkçe dersinde her konuya değinir. Bilim, sanat, kültür, sağlık konularını konuşur. Dersin nasıl geçtiğini anlamayız.<br />
Dersler, teneffüsler derken sabahki derslerimizi tamamladık. Teneffüslerde bilmem kaç kez çöp sepetimiz boşaltıldı. Yedek bir çöp sepeti daha getirdik. Sınıfımızda öbek öbek kabuk birikiyordu. Sabahki derslerimizi elma, muz, mandalina kokuları eşliğinde tamamladık. Sekiz on arkadaşımız derste elma yemeye kalkıştıkları için az daha disipline gideceklerdi. Öğretmenlerimizin iyi niyetleri sayesinde kurtuldular.<br />
Öğle tatilinde, öğle yemeği için evden getirdiğimiz yiyeceklere dokunmadık. Varsa yoksa meyve&#8230;<br />
Resim dersine girdiğimizde, getirdiğimiz poşetler boşalmış, midemiz dolmuştu.<br />
Öğretmenimiz İhsan Bey:<br />
— Çocuklar, önce getirdiğiniz tepsileri göreyim, dedi. Herkes birbirine baktı. Poşet poşet meyve getiren bizler, tepsi getirmeyi unutmuştuk.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Gidin kantinden genişçe bir çay tepsisi alın gelin, dedi. Başkan yardımcısı Mert koşarak gitti. Biraz sonra geldi:<br />
— Öğretmenim, kantinci çay da istiyor musunuz? diyor.<br />
İhsan Bey:<br />
— Yok oğlum yok, çay kalsın, boş tepsi olacak, çabuk getir zaman geçiyor, dedi. Mert bir iki dakikada tepsiyi getirdi. Mert gelene dek sorumluluk üzerine kısa bir konuşma dinledik.<br />
Tepsi gelince, öğretmenimiz getirdiğimiz  meyveleri istedi. Tüm arkadaşlar birbirimizin yüzüne bakıştık. Eller isteksizce poşetlere uzandı. Eli dolu olan çıkmadı.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Ellerimiz portakal, muz, mandalina kabukları ile dolmuştu. Son bir kez şansımı denemek için getirdiğim meyve poşetini iyice bir yokladım. Elime sertçe, yuvarlak bir meyve takıldı. Büyük bir sevinçle bağırdım:<br />
— Buldum, buldum öğretmenim, bir armut buldum!&#8230;<br />
Öğretmenimiz yanıma geldi.<br />
— Evet çocuklar, Meltem’in yeme azminden kendini koruyabilmiş bir Ankara armudu. Aferin Meltem, ilâç için de olsa bir meyve bulabildin. Armuda da aferin diyebiliriz.<br />
Arkadaşınızın hışmından kendini kurtarmış. Ver onu bakayım, bir zarar gelmeden korumaya alayım, dedi.<br />
Beybin:<br />
— Meltem, benim de iki ısırık atılmış bir elmam var. Onu da vereyim mi? dedi.<br />
— Kalsın, ısırık atılmış elma iyi poz veremez, dedim. Öğretmenimiz, poşetlerdeki kabuklarla süsledi. Ortasına armudu koydu. Resmin adı, bol meyve kabukları içindeki armut natürmort olacakmış.<br />
Öğretmenimiz İhsan Bey:<br />
— Haydi sizi göreyim çocuklar, dünya resim tarihine örnek olacak bir çalışma yapacaksınız. Tüm ressamlar meyve natürmortu başarmışlar. Sizler, kabuk natürmortu  başaracaksınız. Çalışmaya başlayın, dedi.<br />
Çalışmaya başlayacaktık da kabuk içindeki armut pek görünmüyordu.<br />
Aslı Som:<br />
— Öğretmenim üzümü unuttuk, dedi.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Ne üzümü kızım, kimde var?<br />
Aslı Som:<br />
— Onur öğretmenim Onur, biz ona üzüm deriz, deyince bir gülüşme yayıldı sınıfta.<br />
Öğretmenimiz düşünür gibi yaptı.<br />
— Olur mu acaba? Ne dersin Onur, manken olur musun? dedi.<br />
Onur, şaşkın şaşkın bakındı:<br />
— Bilmiyorum, arkadaşlar benim resmimi yapabilir mi acaba? dedi.<br />
Hep birlikte “yaparız” dedik.<br />
Öğretmenimiz, Onur’u masanın üzerindeki sandalyeye oturttu. Eline içinde kabuk dolu tepsiyi verdi. Onur, üzüm gibi gözleriyle bize bakıyor ve gülümsüyordu.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Çocuklar resmin adı yine değişti. Üzümün elindeki kabuk natürmort içinde kaybolan armut olacak, sizlere iyi çalışmalar, dedi.<br />
Kendimizi iyice resme vermiştik. Çoğumuz yarılamıştı. Zil çaldı. Zilin çalışına ilk kez üzüldük. Aynı görüntüyü gelecek hafta yakalamamız zordu&#8230; Hayalimizde kaldığı kadarıyla Üzüm’ün elindeki tepsiyi çizecektik&#8230; Hem de sulu boya ile boyayacaktık&#8230;</p>
<h2>Mucit Ali</h2>
<p>Mucit Ali’yi tanımayan yoktur. Mahallemizde, okulumuzda, hatta koskocaman semtimizde herkes tanır.<br />
Bizler şanslıyız. Ali ile aynı mahallede oturuyoruz. Aynı okula gidiyoruz. Zamanımızın çoğu bizim mucit ile geçiyor.<br />
Ali, çoğunlukla yeni icatlar peşinde koştuğundan bir kayboluyor. Bulabilene aşk olsun.<br />
Küçüklüğünden beri hep iyi bir mucit olma peşinde koşmuştu. Derslerine pek zaman ayıramadığından, zoru zoruna sınıf geçtiğini yakından biliyoruz. Kendisine, derslerine zaman ayırması gerektiğini anımsatırdık. Bizlere Edison’dan bir başlar, tüm bilim adamlarının yaşam öyküsünü anlatırdı. Bilim adamları ve mucitlerin çoğu, okullarında başarısız öğrencilermiş. Okulda öğretilen dersler, işlenen konular Ali’nin zekâsına uygun değilmiş.<br />
Şimdiye dek pek çok şey icat etti ama, bizlerden başka kimsenin haberi olmadı.<br />
Mucit Ali, medyanın kendisine gerekli ilgiyi göstermediğinden sürekli yakınır:<br />
— Ah, şimdi benim çalışmalarımı, icatlarımı televizyonda tanıtsam. Gazeteler haber yapsa, radyo programlarına çıksam, bundan tüm insanlık yararlanacak, der.<br />
Dedikleri sadece bizde kalırdı. Mucit Ali neler mi icat etti? Neler icat etmedi ki&#8230;<br />
İlköğretim ikinci sınıftaydık. Ödev yapma makinesi üzerinde çalıştığını söyledi. Gecesini gündüzünü bu bilimsel çalışmaya ayırdığından, ödevlerini yapamaz olmuştu. Ali uzun uğraşlar sonucunda bu makineyi bulamadı; ama ödevlerini yapacak kişileri buldu. Anne ve babası, Ali’nin ödevleri için kolları sıvamışlardı. Bu çalışmalar sonunda, insanlık için makine olmasa da, kendisi için ödev yapan insanları bulmuştu&#8230;<br />
Sınıfımızda okumayı en son söken biri unvanına sahipti.<br />
Öğretmenimiz okuma kitabını uzatıp;<br />
— Haydi aslan Ali, oku bakalım, der. Bizim Ali başlardı andımızı okumaya.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Olur mu oğlum, ben sana andımızı mı oku dedim? der.<br />
Ali bu kez İstiklâl Marşı&#8217;mızı okurdu.<br />
Bu güzel okumalar karşısında öğretmenimiz, yine de saçını başını yolmazdı. Kafasında kalmış üç beş saç telini de Mucit için feda edemezdi.<br />
Ali baktı ki yaptığı saçmalıklar karşısında öğretmene tek tel saç yolduramıyor. Bu kez de öğretmenin saçlarına taktı.<br />
— Arkadaşlar bundan sonra öğretmenimizin gür saçları olacak. Başında saçı olmayanlar için yeni bir proje üstünde çalışıyorum, deyince,<br />
Hazırcevap Konuralp:<br />
— Sakın ha, bu proje üstünde çalışma. Senin gibi öğrencisi olan biri sonunda nasıl olsa saçsız kalır, demişti.<br />
Her geçen gün yeni projeler üretiyordu&#8230;<br />
Üçüncü sınıftayken, okulların kapanmasına bir hafta kala Ali, kalemin nasıl tutulacağını öğrenmişti. Söylendiğine göre öğretmenimiz, Ali kalem tutmayı öğrendi diye kurban kesmiş&#8230;<br />
Ali kalem tutmayı öğrendikten sonra buluş üzerine buluş yapmıştı&#8230;<br />
Mucit’in hangi buluşunu anlatayım ki, hepsi birbirinden saçma, şey&#8230; yani ne saçması canım, seçme, seçme&#8230;<br />
Bir ara örümcekler kafasına takılmıştı. Örümcekler için asansör icat etmişti. Örümceklerin kendine özgü ağlarıyla inip çıkmalarına gönlü razı olmuyordu.<br />
— Ya bir gün ağları kopsa ne olur? Ölmez mi zavallı örümcekler. Hem bu örümcekler Tarzan mı sanıyorlar kendilerini? Boylarına poslarına bakmadan, demiş sonra da buluşunu göstermişti.<br />
Bir kibrit kutusunun dört köşesine ip bağlamış, uzunca bir çıtaya tutturmuştu. Makarayla o kutuyu indirip kaldırıyordu.<br />
Bu güzelim buluşu da amacına ulaşamadı. Eliyle içine koyduğu örümcekler, kendilerini zor dışarıya atıyorlar; anadan, dededen gördükleri ağlarıyla inip çıkıyorlardı.<br />
Mucit Ali buna çok kızdı:<br />
— İlkel yaratıklardan başka ne beklenir ki. Uygarlık kim, örümcekler kim? Beyinsiz canlılar! Ben gece gündüz çalıştım, sizlere katkım olsun diye yoruldum, bir tanesi bile kullanmadı.<br />
Ali’yi anlat anlat bitiremeyiz. Mahallemizdeki manav Hüseyin amca:<br />
— Ali bana öyle bir alet yap ki, yerimden kalkmadan istediğim sebze ve meyveyi teraziye göndereyim, der.<br />
Ali bilim adamlarına özgü olgunlukla;<br />
— Çalışıyorum Hüseyin amca, yakında gerçekleşecek, sen de rahat edeceksin, ben de, derdi.<br />
Bu sözler söylendiğinde manavımızın saçları simsiyahtı. Şimdi mi? Kırlaşmaya yüz tuttu.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112008" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_2.png" alt="" width="635" height="814" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_2.png 635w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_2-234x300.png 234w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_2-154x198.png 154w" sizes="(max-width: 635px) 100vw, 635px" /></p>
<p>Kasabımız, köpekler için kemikleri kıyma yapan bir makine ister. Bakkalımız kendi işini yapacak bir robot için yanıp tutuşur&#8230;<br />
Ali kimsenin kalbini kırmaz.<br />
— Merak etmeyin yapacağım, biraz dişinizi sıkın, der. Son yıllarda Ali’nin çevresindekiler dişçilerden çıkmaz olmuşlar. Bu kişilerde diş kırıkları ve çatlakları oluşmuş.<br />
Bunları başkasından duydum, ben onların yalancısıyım&#8230; Öyle böyle yıllar geçti. Şu anda ilköğretim yedinci sınıftayız. Birkaç aydır Ali dil bilgisine merak sardı.<br />
Nerede olursa olsun soruyor. Anlatıyorum ama anlıyor mu bilmiyorum. Eylem kökünü en az onuncu kez soruyor.<br />
Yılmıyorum, örneklerle açıklıyorum. Boş boş bakıyor. — Selen her şey iyi de, eylem kökünün ağaç köküyle bir akrabalığı var mı? diyor.<br />
Haydi, yeni baştan anlatıyorum.<br />
— Anladın değil mi Ali?<br />
— Anladım, anladım sağ ol Selen. Yalnız kafama bir şey takılıyor.<br />
— Çekinme sor&#8230;<br />
— Eylem kökünün yaprakları ve dalları nasıl oluyor? Bu soruyu duyunca ellerim saçlarıma gidiyor. Kendi kendime, ‘Sakin ol Selen, o saçlar sana her zaman gerekli&#8217; diyorum.<br />
Uğraşmalarım sonucunda ekleri, kökleri, dil bilgisini birazcık öğrendi.<br />
— Yanlış anlama Ali, bu bilgileri ne yapacaksın, dedim.<br />
— Ekonomi alanında büyük bir buluş peşindeyim. Bu çalışmam sonucunda ülkemiz rahat edecek, insanlarımız rahat nefes alacak, dedi.<br />
Dil bilgisi ile ekonomi arasındaki ilgiyi anlayamamıştım. Zamanı gelince açıklayacağını söyledi&#8230;<br />
Mucit Ali, birkaç hafta sonra beklediğimiz açıklamayı yaptı. Mahallemizin parkında otururken elinde bir çanta ile geldi. Çok yorgun görünüyordu. Çantasına öyle sarılıyordu ki&#8230; Sanki çanta kaçmak istiyor da bunu Mucit Ali engelliyordu.<br />
Konuya hemen ekonomik açıklamalarla girdi:<br />
— Arkadaşlar, kim istemez daha çok harçlık almayı?<br />
— Kimseden ses çıkmadı. Bu sessizlik &#8216;hepimiz almak isteriz&#8217; demekti.<br />
— Peki arkadaşlar, yeni yeni giysiler giyinmek istemez misiniz? Ne bileyim bisikletiniz, pateniniz, bilgisayarınız ololsun istersiniz değil mi?<br />
Bu soruya hep birlikte “isteriz” diye karşılık verdik. Bizleri bundan yoksun kılan dolarmış. Dolar sürekli yükseldiği için, bizler sürekli maddî yönden zor duruma düşermişiz. Doların yükselişi durduğunda ülkemiz güllük gülistanlık olacakmış.<br />
Uzun uzun anlattı. Paramızın değerini yükseltirsek, hepimiz rahat edermişiz. Bu konuları bilmediğimiz için ağzımız açık, gözlerimiz kapalı dinliyorduk&#8230;<br />
Dalya:<br />
— Anlattın, her şey güzel, dolar üzerine çalıştın sanırım.<br />
Mucit Ali:<br />
— Evet, doların tırmanışına çözüm buldum, dedi. Çantasından bir tomar kâğıt çıkardı.<br />
Beki:<br />
— Şu bulduğun çareyi bizlere de anlat öyleyse&#8230; Ali, sanki bu teklifi bekliyormuş.<br />
— Arkadaşlar, bana söyler misiniz, doların kökü nedir?<br />
Hep bir ağızdan “dol” dedik. Bu yanıtı hepimizin vermesine şaşırdı. Bu zor soruyu nasıl bildiniz der gibilerden aval aval yüzümüze bakmaya başladı.<br />
— Çok güzel, dedi. Dolardaki “ar” ekinin zamanı nedir?<br />
Bizler için çok basitti. “Geniş zaman” dedik.<br />
Mucit Ali yine şaşırdı. Kendisi bu konuları birkaç ayda zar zor öğrenebilmişti. Konuşmasını kaldığı yerden sürdürdü:<br />
— Evet arkadaşlar, dolar, adı üstünde, her zaman dolar, dolması hiç bitmez. Doların adını değiştirmedikçe, eleğin su dolmasını bekler gibi çoook bekleyeceğiz.<br />
Konuralp:<br />
— Anladığımız kadarıyla doların adını değiştirmek istiyorsun? Değiştirdik diyelim. Adını ne koyacağız?<br />
Mucit Ali, büyük bir heyecanla buluşunu açıkladı:<br />
— Tarihsel buluşumu açıklıyorum şimdi. Sıkı durun. Doların adı bundan sonra ya doldu olmalı ya da dolmuş. Dolu bir bardağa su koysak alır mı? Almaz. Dolara doldu dersek, paramızın değeri düşmez. Bizler de rahat rahat yaşarız, anlatabildim mi?<br />
Dalya:<br />
— Bu kadar basit bir düzenlemeyi niye kimse düşünmedi ki? Mucit kendine pay çıkararak,<br />
— Buna kafa derler kafa, akıl akıldan üstündür unutmayın, dedi.<br />
Beki, Mucit Ali’nin anlattıklarına inanamamıştı. Aynı sorusunu birkaç kez yineledi.<br />
— İsteklerimize, dileklerimize böyle bir ad değişikliğiyle kavuşacağız demek ki?<br />
Mucit Ali:<br />
— Evet Beki, her istediğimize kavuşacağız. Enflâsyon düşecek. Hayat pahalılığı diye bir şey kalmayacak. İnsanlar daha mutlu yaşayacaklar. Yıllar boyu ülkemizde doların yükselişine çeşitli çareler aradılar. Bir de bunu denesinler.<br />
İşte o zaman görecekler yaşamın güzelleştiğini, dedi. Buluşunu kesinlikle medyaya duyurmamız gerektiğini, bunun için el birliği ile çalışmamız gerektiğini söyledi.<br />
— Sizlerle birlikte olmak çok güzel. Üzerinde çalıştığım yeni projelerim var. Burada boş boş zaman öldüremem, diyerek evinin yolunu tuttu bizim Mucit.<br />
Bir ara sessiz kaldık. Düşlere daldık.<br />
Sessizliği Konuralp bozdu:<br />
— Arkadaşlar örümceklerde olduğu gibi bu güzelim buluşa sırt çevirmeyelim. Dolar bundan sonra bizden korksun. Adı nasıl olsa Mucit Ali sayesinde &#8216;Doldu&#8217; oldu.<br />
Artık evlere gitmeliyiz. Bizim de zamanımız doldu. Ali’nin saçmalıklarıyla bir günümüz daha soldu, dedi. Bu sözlere hep birlikte güldük. Öte yandan da Ali yarın neler uyduracak diye merak etmeye başladık&#8230; Bisiklet, paten, yeni giysiler, bilgisayar hayalleriyle evlerimize giderken, güneş batmak üzere köşesine çekilmişti bile.</p>
<h2>Babamın Yaramazlıkları</h2>
<p>Her şey babaannemin bize gelmesiyle başladı. Evimizin kokusu, rengi değişti. Evimiz güzelleşti. Her köşesinde çiçekler açtı.<br />
Buna en çok sevinen bendim. Sevincim hareketlerimden, yüzümden belli oluyormuş. Görenler hemen söylüyorlardı.<br />
— Bugünlerde çok neşelisin Can, ne oldu?<br />
— Babaannem geldi babaannem, diyordum.<br />
Okuldan bir an önce eve dönmeyi istiyordum. Biliyordum ki son ders zili çalmadan eve gitmem olanaksızdı. Öğleden sonralarını geçirdiğim etüt evine de gitmiyordum artık. Eve gidiyordum doğruca. Babaannemin yaptığı yemekleri iştahla yiyordum.<br />
Okulda olanları anlatıyordum. Babaannem zevkle dinliyordu. Meraklı meraklı sorular soruyordu. Oysa annem, babam pek dinlemiyorlardı. Dinleseler bile önemsemiyorlardı.<br />
Babam:<br />
— Oğlum çok yorgunum, git annene anlat&#8230;<br />
Annem:<br />
— Bugün işte de evde de çok yoruldum, git babana anlat, derdi.<br />
Bu durumda yoldan geçen bir amcaya, amca beni dinler misin diyemezdim ya&#8230;<br />
— Tamam, deyip geçerdim odama.<br />
Arada sırada oyuncak ayıcığımla paylaşırdım yaşadıklarımı. Zamanla küçük ayıcığımın dilimi anlamadığını öğrenmiştim. Saatlerce konuşurdum. En küçük bir tepki göstermezdi.<br />
Babaannemin evimize gelmesi beni neşelendirmişti. Babam neşemin aşırıya kaçtığını anımsatırdı.<br />
— Uslu dur Can, yine yaramazlığa başladın, derdi. Annem de babamı desteklerdi.<br />
— Evet evet, babaannesini gördü ya, bundan sonra yaramazlık üstüne yaramazlık yapar, derdi. Babaannem işe karışır, beni desteklerdi.<br />
— Bırakın çocuğu, biricik Can’ımı, ne yapıyor ki, ağzı var dili yok. Sizler çocukken ondan daha yaramaz değil miydiniz?<br />
Bu uyarı karşısında annemle babam birbirlerine bakarlar, sonra da susarlardı.<br />
Babaannemin bu sözünden sonra kafamda sorular oluşmadı değil. Babam, en küçük bir hareketimde sürekli uyarırdı beni. Peki, kendisi nasıldı benim yaşımda?<br />
Bunun en yakın tanığı babaannemdi. Ondan, babamın yaramazlıklarını rahatlıkla öğrenebilirdim. Evet evet, öğrenmeliydim.<br />
Beni yaramaz bulan babamın, çocukken yaptığı yaramazlıklarını. Babaannem beni çok seviyordu. Beni kırmazdı. Okuldan döndüm. Annemin yapmadığı ya da yapmaya zaman bulamadığı yemekleri babaannem yapıyordu. Yemeğimi yedikten sonra babaannemin yumuşacık yanaklarından<br />
öptüm.<br />
— Babaanneciğim bir şey soracağım.<br />
— Sor oğlum sor, çekinme.<br />
— Babamı soracaktım&#8230;<br />
— Babanın neyini soracaktın biricik torunum?<br />
— Babamın yaramazlıklarını, çocukken yaptığı yaramazlıklarını anlatır mısın? dedim. Babaannem sanki böyle bir soruyu bekliyormuş. Yüzü<br />
ışıdı, aydınlandı, içten bir gülümseme oturdu yüzüne.<br />
— Hangisini anlatayım Can hangisini? dedi.<br />
— Çok mu yaramazdı babam?<br />
— Yaramaz da söz mü, aşırı yaramazdı. Okulda olsun, mahallede olsun babanı, yani biricik oğlum Birtan’ı tanımayan yoktu.<br />
Böyle bir karşılık beklememe karşın yine de şaşırdım. Babaannem bir iç çekip başladı anlatmaya. Babam öyle yaramazmış ki çocukken. Evleri o zaman<br />
tek katlıymış. Çatıdan inmezmiş. Bir şey olunca çatıya çıkarmış. Bir de çok fazla ağaç merakı varmış. Ağaçların en uç dallarına tırmanırmış. Bu yüzden sürekli ağaçtan düşermiş. Düz duvara tırmanmak istermiş. Çok hareketliymiş. Yerinde duramazmış.<br />
Çarşıya çıktıklarında mağazaların vitrinlerine çıkar, uzun süre inmezmiş. Vitrinlerde manken gibi dururmuş.<br />
Babaannem ve dedem ne yapacaklarını şaşırırlarmış. Dedem uyurken saçlarına birkaç kez çiğnenmiş sakız yapıştırmış. Sakızı temizleyemeyince saçlarının bir bölümünü kesmişler.<br />
Mutfağa gidip yemeklerin içine bolca tuz ve karabiber atarmış. Okulla geziye giderken öğretmenleri, babaanneme ve dedeme haber yollarlarmış. Birtan’ı geziye yollamayın. Yine gittiğimiz yerde yaramazlıklar yapar. Onunla baş edemiyoruz derlermiş. Babaannem, başka yaramazlıklarını daha sonra anlatırım, diyerek konuyu kesti. Kafamda yüzlerce soru oluştu. Babam nasıl yaramaz olur? Aklım almıyordu. Peki şimdi beni niçin en ufak bir hareketimde uyarıyordu?</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112009" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_3.png" alt="" width="629" height="814" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_3.png 629w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_3-232x300.png 232w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_3-153x198.png 153w" sizes="auto, (max-width: 629px) 100vw, 629px" /></p>
<p>— Babaanne anlattıklarını bir masal gibi dinledim. Babam benden kat kat yaramazmış. Aklım almıyor, dedim.<br />
Babaannem:<br />
— Sevgili Can, çocuk olur da yaramazlık yapmaz mı? Her insan çocukluk döneminde ne yaramazlıklar yapmıştır bir bilsen, dedi.<br />
O zaman gözümün önünde tanıdığım tüm büyüklerin çocuklukları canlandı. Okulumuzun müdürünü düşündüm.<br />
Ağacın tepesine çıkmış. Sonra küüt diye düşüyor. Çok ciddî olan sınıf öğretmenimizi çocukluğunda yaramazlık yaparken düşündüm. Sınıf arkadaşlarıyla tebeşir kavgası yapıyor. Sınıfa kedi getirip, en sessiz zamanda kediyi bırakıyor. Sonra öğrenciler giriyor birbirine. Başladım gülmeye.<br />
Babaannem:<br />
— Ne o Can, kendi kendine neye gülüyorsun?<br />
— Büyüklerin çocuklukta yaptıkları, yapabilecekleri yaramazlıkları düşündüm de&#8230;<br />
— Unutma oğlum, her insan çocuklukta bilmeden neler yapmıştır. Yapmadım diyen yalan söyler. Ben bile neler yapmışım neler&#8230;<br />
— Sen de mi babaanne?<br />
— Evet, ben çocukluk yaşamadım mi? Doğunca babaanne değildim ki. Her insanın yaşadığı evreleri ben de geçirdim.<br />
— Birkaç tanesini anlatsana bana.<br />
— Anlatayım Can, annemin anlattığı yaramazlıklarımın başında tarhanaları sulamam gelirmiş.<br />
— Nasıl yani?<br />
— Tarhana yapılmış, kurusun diye bahçeye konmuş. Ben tutup tarhanaların hepsini sulamışım.<br />
— Sonra ne olmuş babaanne?<br />
— Ne olacağı mı var Can? Onca emek boşa gitmiş, tarhanalar bozulmuş. Erişteleri de sulamışım. Şimdi erişte ne diyeceksin. Bir çeşit ev makarnası. Eskiden her ev kendi makarnasını kendisi yapardı. Bakmışlar ki serileni suluyorum. Sonra bir şey kurutmak için güneşe koyunca,<br />
bir kişi dikerlermiş başına, sulanmasını engellemek için&#8230;<br />
— Başka yaramazlığın yok mu babaanne?<br />
— Var olmaz mı, bir tane daha anlatacağım. Ondan sonra yapılacak işim var tamam mı?<br />
— Tamam, dedim.<br />
Babaannem; küçükken eve yabancı insanlar, komşular gelince taş atarmış. Eve almak istemezmiş. Bu huyundan bir türlü vazgeçmemiş. Büyüyünce bırakmış.<br />
— Bu ve buna benzer yaramazlıklar yapardık. Neden yaptığımızı bir türlü anlayamazdık. Çocuk dünyamızda kim bilir neler düşünür, neler geçirirdik içimizden.<br />
— Babam yaramazlıkları ne zaman bıraktı?<br />
— Ortaokuldan sonra bıraktı. Lisede örnek bir öğrenci oldu. Okula giderdik. Tüm öğretmenleri bize teşekkür ederdi. Bir ana baba için bundan daha güzel bir şey düşünülebilir mi? dedi.<br />
İşim var diyerek mutfağa gitti. Ben de ödevlerimi yapmak, çalışmak için odama çekildim. Derslerimi yaptım.<br />
Sonra bir uyku bastırdı. Yatağıma uzandım&#8230;<br />
Annemin sesiyle uyandım. Epey uyumuşum. Yattığımda her yer aydınlıktı, uyandığımda çevre kararmıştı.<br />
Annem:<br />
— Can, haydi uyan. Akşam oldu, yemeğimizi yiyeceğiz. Yerimden doğruldum. Bir iki saat uyumuşum. Kendime gelmek için doğruca banyoya yöneldim. Bir güzel yüzümü yıkadım. Yüzümü yıkamam iyi geldi. Salona geçtiğimde sofra kurulmuştu. Babam gazetesini okuyordu.<br />
Annem ve babaannem mutfağa gidip geliyorlardı. Sofraya oturduk. Evimizdeki yemek lezzeti de değişmişti babaannem sayesinde. Yemeğe başlamadan önce;<br />
— Yemeğe yanlışlıkla çok fazla tuz atmışım, dedim.<br />
Babam:<br />
— Olur mu Can, seninle ilgili olmayan işlere karışma. Yemeğin tuzundan sana ne&#8230;<br />
Babaannemle bakışıp gülüştük. Annemler bir şey anlamadı.<br />
Babaannem:<br />
— Can şaka yapıyor, sen yemene bak, benim kocaman oğlum&#8230; Şaka olduğunu Selda anlamıştır, değil mi kızım?<br />
Annem:<br />
— Anladım anne, anlamam mı?<br />
— Peki baba, bilerek ya da bilmeyerek yemeğe tuz ve biber atmak yaramazlık mıdır? dedim.<br />
Babam:<br />
— En büyük yaramazlık, o yemek yenmezse dökülür.  Sakın öyle bir şey yapma.<br />
— Tamam ben yapmam da, sen de yapma, dedim.<br />
Babam:<br />
— Ben niye yapayım oğlum?<br />
— Ne bileyim, belki böyle bir alışkanlığın vardır, dedim.<br />
Babaannemle yine gülüştük. Babam ağız ve yüz hareketleriyle, ne demek istedi der gibi yapıyordu. Yemeklerimizi yedik&#8230;<br />
Akşamları babaannemin anlattıklarını dinlemek çok hoşuma gidiyordu. Kendi gençlik yıllarını, geçen zamanı anlatıyordu. Görmeden hoşuma gidiyordu o yıllar. Birçok şey yokmuş; ama güzel bir yaşamları varmış. Kış gecelerinde yaptıkları eğlenceleri anlatırdı. Komşularla hep birlikte<br />
toplanırlar, masallar anlatılır, bilmeceler sorulurmuş.<br />
Soba veya mangal başında mısır patlatmalar, kestane közlemeler&#8230; bir kez tanık olmasam bile hoşuma gidiyordu.<br />
Masal tadında dinliyor, mutluluğu yaşıyordum&#8230;<br />
Annem bulaşıkları yıkamış, meyve ve çerezlerle yanımıza geldi. Babam televizyonda haberlere dalmıştı. Babaannem, televizyon insanlar arasındaki dostlukları yok etti, demişti. Öğretmenimiz de sık sık televizyon izlemeyi bilmediğimizden söz eder. Evimizde televizyon açıldı mı, kimse çıt çıkarmadan<br />
dalar gider. Ne beni dinlerler, ne de birbirlerini&#8230; Annem meyveleri tabaklara koydu. Babamla birlikte daldılar televizyondaki saçma bir diziye. Babaannemle göz göze geldik. Bana bir göz attı. Anladım. Bana konuş, bir şeyler söyle diyor. Elimdeki portakalı babama götürdüm.<br />
Soymasını istedim. Yüzüme bile bakmadan;<br />
— Annene ver soysun, dedi. Annem de;<br />
— Baban soysun, dedi.<br />
Babaannem onları kibarca uyardı:<br />
— Bu ne böyle televizyon düşkünlüğü. Evinizi soysalar ruhunuz duymaz. Can’la ilgilenin biraz, dedi.<br />
Babam:<br />
— Tamam tamam, dedi. Ne demiştin Can biraz önce?<br />
— Yarın bir mağazanın camekânında dolaşmak, orada mankenlik yapmak istiyorum. Ne dersiniz? dedim.<br />
Babam bir bana, bir babaanneme baktı. Çok uzaklara daldı gitti. Boş boş baktı bana. Belli ki çok eskilere gitmişti. Sanki silkindi de kendine geldi.<br />
Babam:<br />
— Ne mankenliği oğlum. Camekânlarda hiç canlı manken görmedim. Nereden çıkarıyorsun bu saçma düşünceleri?<br />
— Aklıma geliyor ara sıra böyle ilginç düşünceler, dedim.<br />
Babaannemle bakışıp gülüştük. Babam bizlere yine bir anlam veremedi. Belki de anladı, bir şey demedi.<br />
— Bize bunlardan bir fayda yok, en iyisi biz odamıza çekilelim. Orada bol bol konuşuruz. Sevgili Birtan ve Selda’yı da aptal kutusu ile baş başa bırakalım. Ne hâlleri varsa görsünler, dedi babaannem. Çerezlerimizi, meyvelerimizi alıp odama geçtik. Yine çok güzel şeyler konuşacaktık&#8230;<br />
Ertesi gün öğleden sonrayı iple çektim. Eve gidip babaannemden babamın yaramazlıklarını dinleyecektim.<br />
Dersler bitti, doğruca eve gittim. Babaannem güleç bir yüzle karşıladı. Mutfaktan gelen kokular birbirine karışıyordu. Bu güzel kokular karşısında tepkisiz kalmak olmazdı. Mutfakta karşılıklı yemeğimizi yedik.<br />
Salona geçtim. On dakika sonra babaannem geldi.<br />
— Bugün de anlatacaksın değil mi? dedim.<br />
— Ne anlatacağım Can?<br />
— Şey canıım, babamın yaramazlıklarını&#8230;<br />
— Yetmez mi, dün anlatmıştım&#8230;<br />
— Lütfen babaanne! dedim.<br />
— Peki peki, birkaç tane daha anlatayım, dedi.<br />
Başladı anlatmaya. Babam küçükken babasının yani dedemin yüzünü rujla boyarmış. Dedem o yüzle bir kez kapıyı açmış. Karşısındaki kişi hem şaşırmış hem de korkmuş&#8230;<br />
Daha küçükken de babam kendisini öpmek isteyenlerin kolunu ısırırmış. Bu kötü huyunu zamanla bırakmış.<br />
Babaannemlere konuklar gelince onların ayakkabı ve çantalarını saklarmış. Hele bir gün ayakkabıyı sakladığı yeri söylememiş. Gelen kişi terliklerle evine gitmiş. Babam ilkokula gidiyormuş. Bir gün düşmüş, kafası yarılmış. Babaannem öyle korkmuş ki, babamı kaptığı gibi doğruca hastahaneye götürecek. Yolda bir taksi durdurmuş. Babam inat ediyor, binmiyormuş. İlle de faytona bineceğim diye tutturmuş. Sonunda bir fayton bulmuşlar<br />
da babamı hastahaneye götürmüşler.<br />
Cama çivi çakacağım diye evin üç dört camını kırmış. Dedem de tüm çivi, çekiç ve kerpeten ne varsa hepsini saklamış.<br />
Babam, kediler dört ayak üstüne düşüyor. Ben de düşerim, bundan kolay ne var diyormuş. Bu yüzden bahçe duvarlarına, ağaçlara çıkıp kendini atarmış. Dört ayak üstüne düşmeyi becereceğim günün birinde diye diye büyümüş. Babam, her kötü durumdan bir güzellik çıkarırmış. Saksıyı kırınca, çiçeğini babaanneme götürürmüş: “Anne bak, bunu sana getirdim.” dermiş.<br />
Bunları anlattıktan sonra babaannem mutfağa gitti. Fırında börek varmış, onu çıkarıp geleyim, dedi. Sonra salona geldi.<br />
— Çok güzel pişmiş, nar gibi olmuş. İster misin Can?<br />
— Daha sonra babaanne, biraz önce yedik, şimdi karnım tok, dedim.<br />
— Bu fırınlar büyük kolaylık, eskiden kerpiç fırınlarda uğraşıp dururduk. Fırın soğudu mu bir daha zor ısıtırdık.<br />
Bu fırınlarda istediğin şeyi, istediğin zaman ısıtıyorsun. Uygarlık ne güzel şey. Aman Can, her zaman uygarlıktan, çağdaşlıktan gücünü al.<br />
— O konuda şüphen olmasın babaanne; ben kimin oğluyum, kimin torunuyum, dedim.<br />
— Bunları duyduğuma çok sevindim. Şimdi ne yapacağız Can?<br />
— Biraz daha anlatmayacak mısın?<br />
— Ne anlatayım?<br />
— Babamı canıım&#8230;<br />
— Yeter, daha ne anlatayım. Şimdi de sen bana yaramazlıklarını anlatacaksın. Ama düşün biraz, acelesi yok, dedi.<br />
— Tamam babaanne&#8230;<br />
— Can diyorum ki, birlikte kenti bir gezsek. Hava da fena değil. Ne dersin?<br />
— Çok iyi olur.<br />
— Ben hazırlanıyorum. On dakika sonra çıkarız tamam mı?<br />
— Tamam, benim giyinmeme gerek yok zaten.<br />
Babaanneme yaramazlıklarımı anlatacakmışım. Hangisini anlatayım ki&#8230; Şöyle bir düşündüm de, neler yapmışım neler&#8230;<br />
Zeytinyağı ile çiçekleri sulamıştım. Babamın terliğine yumurta koymuştum. O günden sonra birkaç hafta babam terlik giymemişti.<br />
Porselen vazoyu kırmıştım. Sanırım yanlışlıkla olmuştu. Sonra da annemin gönlünü almıştım: Üzülme anneciğim, yapıştırırız&#8230;<br />
Elektrikli sobaya kâğıt ve odun atmıştım. Daha çok ısıtsın diye.<br />
Bu yaramazlıklarım uzadıkça uzayacaktı. Şimdi düşünüyorum da niye yapmışım. Babaannem ne güzel açıklamıştı. Benim üzüldüğüm şey, babam ve annem her hareketimi yaramazlık olarak görüyorlar. Büyüyünce ben de mi öyle olacağım? Hayır hayır, olmayacağım.<br />
Babaannem hazırlanmış. Birlikte dışarı çıktık. Yürüyerek kentin merkezini, çarşısını dolaştık&#8230;<br />
Birçok yeri gezdik. Tatlıcıya gittik. Mağazaların camekânlarını izledik. Babaannem camekânlardaki mankenleri gördükçe beni dürtüyordu:<br />
— Şimdi baban olsaydı dayanamayıp, ben de manken olacağım derdi, dedi.<br />
Gülüştük. Sinemaya gidecektik. Geç kalmıştık. Başka bir gün gitmeyi kararlaştırdık. Bana bir de ayakkabı aldı.Çok direttim ama, babaannemin dediği oldu sonunda.<br />
Annem ve babam gelmeden yarım saat önce eve geldik. Babaannem mutfağa geçti. Babamlar geldi. Yemekten sonra salonda oturuyoruz. Durup dururken;<br />
— Baba cama çivi çakılır mı? dedim. Babam:<br />
— Nerden çıkarıyorsun bunları, cam kırılır oğlum.<br />
— Olsun, ben yine de deneyeceğim, dedim.<br />
— Tamam tamam, dene, ben ne yapayım, dedi. Bir iki dakika durdum. Bu kez de;<br />
— Baba insanlar dört ayak üstüne düşer mi? dedim.<br />
— İnsanlar kedi değil ki düşsün, dedi babam.<br />
— Ben bunu başaracağım göreceksin baba&#8230;<br />
Babam kafasını salladı. Göz ucuyla da babaanneme baktı. Babaannem oralı olmadı.<br />
— Baba bir şey soracağım.<br />
— Sor bakalım&#8230;<br />
— Balkondaki saksıyı kırdım. İçindeki çiçeği anneme götürüp vermem suçumu hafifletir mi? Babam bana bir şey diyemedi. Babaanneme baktı.<br />
— Ama anne, diyebildi. Ben de,<br />
— Ama baba, diyebildim.<br />
Babaannemle gülüşürken, annem şaşkın şaşkın bakıyordu. Ne oldu böyle? diyordu bakışlarıyla. Hele anneannem gelsin, o zaman da beni sürekli uyaran annemin yaramazlıklarını öğrenecektim&#8230;<br />
Babaannemle odamıza çekilirken gülüyorduk. Babam, yaramazlıklarını öğrendiğim için üzülmüş gibiydi&#8230;</p>
<h2>Şanşsız Şakir</h2>
<p>Şakir’e sorarsanız dünyanın en şanssız insanı kendisidir. Aynı mahallede doğmuşuz, aynı mahallede oturuyoruz. Okullarımız ayrı. Şanssızlığı yüzünden mahallemize biraz uzak bir okula yazılmış. Kendisi öyle diyor. Oysa dün gibi anımsıyoruz. Kayıt dönemi başlamıştı.<br />
Okula gidecek olanlarda bir telâş. Okula başlayacak olmanın heyecanını ve mutluluğunu yaşıyorduk. Herkes kayıdını yaptırdı. Şakir’i uyarırdık.<br />
— Haydi Şakir, okullar açılacak, sen daha bir şey yapmadın&#8230;<br />
— Canım okul kaçmıyor ya, derdi.<br />
Şakir haklı çıktı. Okulumuz kaçmadı; ama kayıtlar dolduğu için, bu şansı kaçırdı. Kendisine sorunca, şanssızlık işte ne yaparsın, derdi.<br />
Şakir’in şanssızlık öykülerini dinleye dinleye İlköğretim okulu birinci kademeyi tamamladık. Okullarında yıl sonu gecesi düzenlemişler. Şakir bilsin bilmesin, yapabilsin yapamasın her işte görev almak isterdi. Yıl sonu gecesinde görev almış.<br />
Bir tiyatro oyununda rol almış. Tüm mahallemizi geceye çağırdı. Oyunda en önemli rollerden birini üstlenmiş.<br />
Oyun arasında da org çalacakmış. Şakir’in bu başarılarını duyunca hem sevindik, hem de şaşırdık. Fulya, Hasan, Bahar, Nejat, Onur ve Dilan’la birlikte geceye gitmeye karar verdik.<br />
Mahallemizde toplandık. Aramızda konuşuyoruz. Şakir, son yıllarda yeteneklerini geliştirmiş. Demek ki çok çalışmış. Çalışmadan yeteneğin bir işe yaramadığının bilincindeyiz. Org çalmasına şaşırdık. Şaşkınlığımızı sevincimiz bastırdı. Flüt çalmayı başaramamıştı; ama org çalmayı öğrenmişti.<br />
Durum onu gösteriyordu.<br />
Fulya:<br />
— Biliyorsunuz Şakir flüt çalamıyordu. Konser verecek derecede org çalmasına sevindim.<br />
Hasan:<br />
— Ben de, ben de çok sevindim. Bir yıl boyunca Ankara’nın Taşına Bak türküsünü çalabilen flüt aramıştık geçmiş yıllarda.<br />
Onur:<br />
— Bilmem mi daha sonra türkü sayısı artmıştı. Gençlik Marşı’nı, Kayıkçı, Keçi Vurdum Bayıra şarkılarını çalabilen flütleri bulabilmek için kenti bir uçtan bir uca arşınlamıştık.<br />
— Nasıl yani anlayamadım? dedim.<br />
Onur:<br />
— Bilmiyor musun Necmiye, Şakir’in flüt olaylarını?<br />
— Hayır bilmiyorum, flüt çalmakta zorlandığını duymuştum; ama şarkı bilen flütleri ilk kez duyuyorum, dedim.<br />
Nejat:<br />
— Her şarkıyı çalabilen flüt arama yüzünden sekiz on flüt aldı. Hiçbiri işine yaramadı. Aldığı flütler şarkı çalmayı bilmiyormuş, öyle diyordu.<br />
Bahar:<br />
— Evet evet, ben de anımsıyorum. Bir gün mahallemizde oturuyorduk. Yanıma Şakir gelmişti. Bahar, senin flütün her şarkıyı çalıyor mu? demişti.<br />
Ben de,<br />
— Evet, öğrendiğimiz tüm şarkı ve marşları çalıyorum, demiştim.<br />
Şakir:<br />
— Söylüyorum da inanmıyorsunuz. Ben şanssız bir insanım. Yıl boyu, okul şarkılarını çalabilen flüt bulamadım, demişti.<br />
Gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Şakir gibi şanssız olmak gerçekten çok kötüydü. Düşünebiliyor musunuz, flüt üstüne flüt alıyorsunuz hiçbiri şarkıları bilmiyor.<br />
Annemlere durumu söylemiştim. Dedemler de bizdeydiler. Gülüşmüştük. Dedem; mal, eşya sahibine benzer, derdi.<br />
— Haksız da değil, dedi Bahar.<br />
Yıl sonu gecesinde biliyorduk ki şanssızlıklar Şakir’in yakasını bırakmayacaktı. Olsun, onu desteklemek için gidecektik. Belediyenin tiyatro salonunda yapılacaktı gece. Mayıs ayının son haftasının cumartesi akşamı yedi arkadaş birlikte salona gittik. İçerisi oldukça kalabalıktı.<br />
Hava çok sıcaktı. Salonun soğutucuları olmasa içeride durulacak gibi değildi. Gece başladı. İnsanı sıkan konuşmalar yapıldı. Dinleyen oldu mu? Pek sanmam. Konuşmalar bitince salon alkıştan yıkılıyordu. Sanırım bu alkışlar, iyi ki konuşmaları bitirdiniz, yoksa sıkıntıdan patlayacaktık, demekti.<br />
Programda önce koro vardı. Korodakiler sahneye sırayla çıktılar. O da ne? Şakir koroda da görev almış. Sahneye çıktı. Gözü bizdeydi. Gülümsüyor, el sallamaya çalışıyordu. Bu hareketleri şarkı söylerken de sürdü.<br />
Güzel şarkılar seslendirdiler. Koro görevini bitirdi. Sahneden ayrılırken bir şanssızlık oldu. Tüm salon başladı gülmeye. Kuşkusuz üzülenler de oldu.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112010" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_4.png" alt="" width="635" height="802" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_4.png 635w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_4-238x300.png 238w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_4-157x198.png 157w" sizes="auto, (max-width: 635px) 100vw, 635px" /></p>
<p>Şakir, gözü bizde olduğu için, sahneden ayrılırken ayağı takılıp düştü. Düşene gülmek kolaydır. Düşenin o anki durumunda kimse olmak istemez. Bizler de önce gülümsedik.<br />
Baktık ki Şakir zor durumda, Dilan alkışa başladı. Tüm salon güldükleri Şakir’i alkışlıyordu. Yanımda Hasan oturuyordu.<br />
— Bir bakalım bir şey oldu mu, meraklandım, dedim.<br />
Hasan:<br />
— Ben de meraklandım. Evet evet, istiyorsanız bakalım Necmiye, dedi.<br />
Arkadaşlara söyleyip kulise gittik. Şakir’in annesi, babası da oradaydı.<br />
Babası:<br />
— Oğlum niçin dikkat etmiyorsun, ya bir şey olsaydı, diyordu.<br />
Şakir oralı değildi. Annesi ellerine ve dizlerine bakıyordu. Yere çarpmadan dolayı kanama, çizilme yoktu bereket versin. Bizim yanımıza yanaştı.<br />
— Şanssızlık işte, sahnede de peşimi bırakmadı, dedi.<br />
Hasan:<br />
— Boş ver üzülme, bir şey yokmuş gibi devam et, dedi. Geçmiş olsun diyerek salona geldik. Hasan arkadaşlara bir şeyi olmadığını söyledi. Arkadaşlarımız çok sevindiler.<br />
Program şiir okumayla sürüyordu. Müzik eşliğinde çok güzel şiirler okunuyordu. Pek çok şairin şiirleri okundu. Her şiirde, her dizede güzel düşlere daldık, duygulandık. Duygularımızı kimi zaman gözyaşı ile dışa vurduk&#8230;<br />
Bizim yaşlarımızda bir arkadaşımız bağlama ile türküler söyledi. Türkülerle Anadolu’yu gezindik bir uçtan bir uca.<br />
On beş dakika aradan sonra, ikinci bölüm tiyatro oyunu ile başladı. Oyun çok güzel gidiyordu. Oyuncular üzerlerine düşeni fazlasıyla yapıyorlardı. Birinci perdenin bitimine beş on dakika kala Şakir sahnede göründü. Öteki oyuncular şaşırdılar. Ne işin var burada? Haydi içeri bakalım. Kışt, kışt yerine dercesine baktılar. Şakir anlamadı. Anlayacağı da yoktu. Başladı konuşmaya. Baktılar ki Şakir inadından vazgeçmiyor öteki oyuncular<br />
da ona uydular. Önce konuşulan konuyla ilgisi olmayan konuya daldılar. İzleyenler şaşırdılar. Az sonra oyun bitti.<br />
Perde kapandı. Oyuncular izleyicileri selâmladı. Şakir yine şanssızdı&#8230;<br />
Dilan:<br />
— Şakir yanlış yerde oyuna girdi. Oyun kırk beş dakika erken bitti, dedi.<br />
Dilan bir tiyatro sevdalısıdır. En büyük isteği ileride tiyatrocu olmaktır. Daha önce aynı oyunu oynamışlar. Oyunu satır satır biliyordu.<br />
Erken biten oyundan sonra perde önüne org konuldu. Şakir başladı çalmaya.<br />
Fulya:<br />
— Arkadaşlar bakın Şakir sonunda şarkıları bilen bir org bulmuş, dedi. Belli etmeden gülüştük. Gerçekten çok güzel çalıyordu.<br />
Nereden öğrenmişti org çalmayı? Beş güzel ezgi çaldı. Beş ezgiden sonra öğretmeni çalmaya devam etmesini belirten bir işaret yaptı.<br />
Şakir çalmayı sürdürüyordu; ama önceki çaldığı ezgilerdi. Bir şey diyemeyiz. Dinleyecektik, başka çaremiz yoktu. Dinledik. Üçüncü tura geçti. Yine aynı beş ezgi. İkinci ezgi bitmişti. Geceyi yöneten, sunan öğrenci arkadaşımız mikrofonla sahnede göründü.<br />
Sanırım geceyi bitirecek Şakir kendinden geçmiş durumda, gözü orgun tuşlarında. Sunucu Şakir’in yanına gidip bir şeyler söyledi, org sustu.<br />
Sunucu arkadaş geceye katılanlara, geceyi hazırlayanlara teşekkür etti. Öğretmenlere birer buket çiçek verildi. Bizler de aldığımız çiçeği Şakir’e verdik. Bazı aksaklıklar ve de şanssızlıkları saymazsak güzel bir geceydi. Dışarıda Şakir’i bekliyoruz. Yanımıza geldi. Bizlere geceye katıldığımız için teşekkür etti.<br />
— Şanssızlığıma tanık oldunuz. Oyunun ikinci perdesini oynayamadık. Orgum tutukluk yaptı. Beş ezgi dışında başka bir şey çalmadı, dedi.<br />
Önemli olmadığını söyleyip gönlünü aldık. Ertesi gün mahallece pikniğe gidecektik. Buluşacağımız saatte kararlaştırıp Şakir’in yanından ayrıldık.<br />
Yolda yürürken Dilan:<br />
— Oyuna yanlış yerde girdi bunu anladık. Orgun takılmasını aklım almıyor, nasıl olur? dedi.<br />
Bahar:<br />
— Ben de org çalıyorum. Sanırım ezgileri kasete kaydetmiş. On beş dakikalık arada beş ezgi çalabilirdi. Kalan zamanı hesaplayamamış. Bu yüzden Arabın yalellisi gibi iki üç kez aynı ezgileri dinledik.<br />
Nejat:<br />
— Şakir org çalmadı mı bu gece?<br />
Bahar:<br />
— Hayır çalmadı, çalıyor gibi yaptı.<br />
Fulya:<br />
— Gel de buna şanssızlık de, buna kargalar bile güler. Konuşa konuşa mahallemize geldik. Ertesi gün kararlaştırdığımız saatte buluşmak üzere evlerimize dağıldık. Ertesi gün Şakir dışında sözleştiğimiz saatte Şen Market’in önünde buluştuk. Bizi pikniğe götürecek olan İbrahim amca arabasıyla gelmişti. İbrahim amca servis şoförlüğü yapar. Öğrencileri okula götürür, getirir. Çocukları çok sever.<br />
Cep telefonumuz vardı. Şakir’i aradık, uyuyordu. Uyandırdık. On dakikada hazırlanıp geldi. Piknik çantasını hazırlamıştı. Elimdeki mangalı görünce,<br />
— Ver ben taşıyayım Necmiye, dedi.<br />
İstemesem de mangalı aldı. Ayaküstü konuştuk. Geceleyin çok yorulmuş. Saati kurmuş; şanssızlığı yüzünden saat çalmamış.<br />
Nejat:<br />
— Saatini dün birlikte saatçiye götürmüştük, pazartesi günü alacaktın. Ben anlayamadım. Bu sözlere bozuldu; ama belli etmedi.<br />
— Evde yedek bir saatimiz vardı. Onu kurdum; ama bozukmuş, diyebildi. Arabaya bindik. Kırk beş dakikalık yolculuktan sonra bir piknik alanına geldik. Yolda gelirken Şakir bizlere şarkı söyledi. Şanssızlığından olsa gerek şarkıların kafasını gözünü yardı.<br />
Koruluk epey kalabalıktı. Bir köşede kendimize yer bulduk.<br />
Şakir:<br />
— Arkadaşlar ben iyi mangal yakarım. Izgaralarım çok lezzetli olur. Getirin bakalım mangalı, dedi.<br />
Aradık taradık mangalı bulamadık. Taşımak için benden almıştı.<br />
— Sendeydi mangal, benden almıştın, dedim.<br />
Şakir:<br />
— Aaa! Doğru ya, ben onu Şen Market’in önüne bıraktım. Çeneye dalınca unuttum. Şanssızlığında böylesi de görülmemiş. Çok üzüldüm, dedi.<br />
Dilan:<br />
— Önemli değil, ben ağaçları birbirine sürterek ateş yakabilirim. Şiş olarak da ağaç dallarını kullanırız.<br />
Nejat:<br />
— Gerçekten mi Dilan?<br />
Dilan:<br />
— Bir oyunda yakmıştım. Gerçekte yakabilir miyim bilemem. Unutmayın ki yaşamla oyun birbirinden çok farklıdır.<br />
İbrahim amca:<br />
— Bir çaresini buluruz. Siz keyfinize bakın. Başladık eğlenmeye. Kimimiz top oynadı, kimimiz ip atladı. Çevreyi gezindik. Gözlerimiz yeşile doydu. Kulaklarımızda sürekli kuş sesleri. Acıkmıştık da&#8230;<br />
Yerimize geldiğimizde, İbrahim amca taşlardan bir ocak yapmıştı. Çalı çırpı, odun kömürü kora dönüştürmüştü. Etleri ağaç dallarına geçirmişti. Bizleri bekliyormuş. İbrahim amcanın yanına geldik.<br />
Şakir:<br />
— Pişirme işini bana bırakın, dedi.<br />
İbrahim amca:<br />
— Hiç kimse ızgara işine karışmayacak. Kızlar salata yapsın.<br />
Bizler, tamam, dedik.<br />
Şakir, çok güzel salatalık soyduğunu, salata yaptığını söyleyip bıçağı kaptı. Etler güzel güzel koku bırakarak pişiyordu.<br />
Eylül kulağıma eğildi.<br />
— İyi ki Şakir mangalı yakmaya kalkmadı. Güzelim koruluğu yakar, sonra da şanssızlık, ne yapalım, derdi.<br />
Bu söze gülüştük. Gülmemiz bitmemişti ki Şakir’in feryadıyla irkildik.<br />
— Hayret bir şey, salatalık kanamaya başladı. Salatalıktan kıpkırmızı kan çıktı, dedi.<br />
Baktık, salatalıktan gerçekten kan damlıyordu. Elinde tuttuğu salatalıktan şıp şıp kan damlıyordu.<br />
İbrahim amca:<br />
— Be sakar adam salatalıktan değil, parmağından kan damlıyor. Parmağını kesmişsin, dedi.<br />
Arabasına gitti. İlk yardım çantasını aldı. Yaralı parmağını oksijenli suyla sildikten sonra sardı.<br />
Şakir:<br />
— Öyle şaşırdım ki, aldığım karpuzlar hep kabak çıkar. Salatalıktan kan damlayınca ürkmedim desem yalan olur. Salatalık soyarken parmağımı keseyim. Bu şanssızlık değil mi?<br />
İbrahim amca:<br />
— Değil oğlum değil. İnsanlar kendi şanslarını kendileri yaratır. Dikkat etme, şanssızlık de, olacak iş değil.<br />
Mangalı marketin önünde unut, şanssızlık de. Gerçi bir bakıma iyi oldu. Kentimizin biricik korusu şanssızlığa kurban gidebilirdi. Şiş kebaplarımızı koruluğun ateşinde pişirebilirdik senin sayende, dedi.<br />
Bu söze bol bol güldük. Şakir’in soyamadığı salatalıkları soyduk. Hiçbiri kanamadı. Fulya ile birlikte salatayı yaptık. İştahla yiyecekleri yemeye<br />
başladık. Orada pişen şişler de evden getirdiğimiz yiyecekler de tükenmişti.<br />
Yemekten sonra bir ağırlık bastı. Ağaçların gölgesinde uyumaya çalıştık. Bir iki saat oturduğumuz yerde kalakaldık.<br />
Getirdiğimiz kasetçalardan şarkılar dinledik. Öğleyin kızgın güneşi etkisini yitirmişti. Baktık, alanda top oynayanlar var.<br />
Şakir:<br />
— Var mısınız şunlarla maç yapalım?<br />
Onur:<br />
— Acaba onlar maç yapmak ister mi? Şakir gitti sordu. İstiyorlarmış. Takımlar kuruldu. Karşı takım da bizler de kız ve erkeklerden karma takım çıkardık.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112011" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_5.png" alt="" width="621" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_5.png 621w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_5-228x300.png 228w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_5-150x198.png 150w" sizes="auto, (max-width: 621px) 100vw, 621px" /></p>
<p>Altı kişilik takım kurduk. Dilan hakem oldu. Maça başladık. Top ayağımıza gelince vuruyorduk. Yorulduk. Hasan, Nejat, Onur daha çok yoruldular. Şakir sahada dolanıyordu. Şanssızlık yakasını bırakmadı. Bahar yedek oyuncumuzdu.<br />
Maçın sonuna doğru 2-2 berabereydik. Son dakikalarda rakip takımın kalesi bomboştu. Top Şakir’in ayağındaydı. Dokunsa gol olacaktı. Şakir dokunmadı. Topa sırtını dönüp oturdu, başladı anlamsız anlamsız hareket etmeye. Maç boyunca ayağına top değmesin, son dakikalarda top gelsin. Kim olsa küser, sırtını dönerdi. Sallanmalarına bakılırsa topa sitem vardı. Banane, banane sana küstüm demek istiyordu. Bir anlam veremedik.<br />
Rakip takımın oyuncusu koşarak geldi. Topu taça attı. Şakir şaşkındı. Orada ne yapmak istediğini bir türlü anlayamadık.<br />
Maç berabere bitti.<br />
Maçtan sonra İbrahim amca niçin golü atmadığını sordu.<br />
Şakir:<br />
— Atsam çok kolay bir gol olacaktı. Ben de popomla atmak istedim. Şanssızlık yakamı bırakmadı. Bu söze katıla katıla güldük. Poposuyla gol atıp ünlenecekmiş. Hep birlikte takıldık Şakir’e. Kulağınla, burnunla atsaydın daha iyi olurdu dedik. Güzel bir gün geçirmiştik. Dönüş için yola koyulduk.<br />
Tatlı bir yorgunluk vardı üzerimizde. Çok yorulmuştuk. Yaz tatilimiz yaklaşıyordu. Bugün olduğu gibi Şakir’in şanssızlıklarını dinleye, izleye, yaşaya<br />
tatilimizi geçirecektik. Korulukta geçen bir gün bile bizleri nasıl mutlu etmişti bir bilseniz. Hem de Şakir’in tüm şanssızlıklarına karşın.</p>
<h2>Keşke Çocuk Kalsaydık</h2>
<p>Burcu Hanım işten eve yorgun argın geldi. Daha soluk almadan mutfağa geçti. Akşam yemeği için hazırlıklar yapmalıydı. Az sonra çocukları gelecekti.<br />
Isınacak yemeği ocağa koydu. Makarnanın suyunu tam ocağa koyacaktı ki kapının zili çaldı. İlk gelen evin küçüğü Eylül’dü. Anaokulundan geliyordu.<br />
Eli ıslak ıslak kapıya gitti. Kapıyı açtı. Eylül annesine kızar gibi söylendi:<br />
— Anne bir gün olsun şu kapıyı zamanında açsan olmaz mı?<br />
Burcu Hanım şaşırdı:<br />
— Mutfaktaydım tatlı kızım, o yüzden, diyebildi. Eylül içeri girdi, dosdoğru televizyonun karşısına geçti. Burcu Hanım makarnanın suyunu ocağa koymuştu. Salata için marulu, maydanozu yıkıyordu. İşte o sırada kapı zili çaldı. Bu kez Esra gelmişti. Zili uzun süre çalmasıyla biliniyordu. Burcu Hanım seslendi:<br />
— Eylül kapıya baksana&#8230;<br />
Eylül kendisine seslenildiğini duymuştu. Annesinin yanına geldi.<br />
— Ne var anneciğim?<br />
— Kapıya baksana.<br />
— Tamam anne&#8230;<br />
Zil çalıyordu hâlâ. Bir şarkı gibi başlamış ve bitecekti. Eylül gitti kapıya baktı. Açmadan geri geldi.<br />
— Kapıya baktım anneciğim.<br />
Burcu Hanım bir anlam verememişti. Zil sesine tekme sesi eşlik ediyordu.<br />
— Sen kapıya bakmışsın, şimdi aç. Sanki kapıyı at tepiyor, duymuyor musun? dedi.<br />
Eylül:<br />
— Evet duyuyorum at tepiyor, dediğin doğru, dedi. Kapıyı açmaya gitti. Esra zıplayarak içeri girdi. Hemen banyoya yöneldi. Tuvalete gidecekti, sıkışmıştı, acele edişinden belliydi.<br />
Eylül mutfağa geldi.<br />
— Anneciğim at yoktu ama sahibi kapıdaydı. O da kendini banyoya zor attı, dedi. Geçti televizyonun başına yine. Esra tuvaletten çıktı. Annesine çıkıştı.<br />
— Anne kapı niye zamanında açılmıyor. Az daha altıma kaçıracaktım, dedi.<br />
Annesi:<br />
— Peki peki, bundan sonra erken açarız, dedi. Esra da televizyonun karşısına geçmişti. Eylül ile büyük mücadele veriyordu. Televizyon kanallarını<br />
seçme, izleme mücadelesiydi bu. Eylül, uzaktan kumanda aletiyle bir kanalı seçiyordu. Esra eliyle kanalı değiştiriyordu. İş inada binice, televizyon<br />
kanalı ve program bir kenara bırakılmıştı. Burcu Hanım salatayı yapmış, makarnayı da pişirmişti. İçeride inatlaşma sürüyordu&#8230;<br />
Ufuk, babası Çağlar Beyle birlikte geldi. Çağlar Bey kapıyı açtı. Ufuk çantasını her zaman olduğu gibi ayakkabılığın yanına bıraktı. Koşarak odaya gitti.<br />
Annesi peşinden bağırdı:<br />
— Oğlum şu çantanı odana götürsene, diye. Ufuk söylenenleri duymadı. Televizyonun karşısına geçti. Esra ile Eylül’ün kanal izleme savaşına son verdi.<br />
Evin en büyüğü olduğu için, onun sözü geçerdi. Onun televizyon programlarıyla ilgisi yoktu. Çizgi film izleme yaşını geçmişti. Atari oynayacaktı. Televizyonu ona göre ayarladı. Zevkle tam oyuna başlayacaktı ki, Çağlar Bey pijamalarını giyinmiş, odaya girdi.<br />
— Ufuk yine mi atari oynayacaksın. Bıktım senin şu gereksiz oyunlarından, dedi.<br />
Ufuk’un hevesi kursağında kalmıştı. Çaresizce babasının isteğine boyun eğdi. Söylenmeden de edemedi:<br />
— Siz her gün haberleri izliyorsunuz, bıkmadınız mı? dedi.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Ne yaparsın oğlum benimkisi sıkıntıdan, dedi. Esra ile Eylül abilerine kıs kıs gülüyorlardı. Anneleri sofrayı hazırlıyordu. Esra’ya seslendi:<br />
— Sen de hiç olmazsa sofraya salatayı, ekmeği getir. Öyle boş boş oturuyorsun&#8230;<br />
Esra:<br />
— Şimdi anneciğim, dedi ama yerinden kımıldamadı.<br />
Burcu Hanım:<br />
— İstiyorsan yarın getirebilirsin, bizim acelemiz yok. Sofra hazırlandı. Birlikte yemeğe oturdular. Bu kez yemekte sorunlar başladı. Esra mevsimi olmamasına rağmen patlıcanlı yemek istedi. Eylül, yemeğin içine portakal konulmadı diye yemeğini yemedi. Çağlar Bey ile Burcu Hanım birbirlerine baktılar. Portakallı yemek yapmak hiç akıllarına gelmemişti.<br />
Ufuk ise iki yemeği ve salatayı birbirine karıştırdı. Sonra da bu yemeğin tadı bozuk, diyerek yemedi. Her annenin yaptığı gibi Burcu Hanım yine mutfağa<br />
geçti. Bulaşıkları yıkıyordu. Çağlar Bey içeride gazete okuyordu. Ertesi gün tatil olduğundan çocuklar rahattı. Ufuk, elindeki topla oynuyordu.<br />
Esra, kitap okumaya çalışıyor, Eylül ise bebeğiyle ilgileniyordu.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Ufuk’un ayağında zıplattığı top babasının gazetesine çarptı.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Oğlum topuna dikkat etsene&#8230;<br />
Ufuk:<br />
— Babacığım sahip olacağım da top sözden anlamaz ki&#8230;<br />
Çağlar Bey:<br />
— Yani senin gibi&#8230;<br />
Ufuk:<br />
— Neden benim gibiymiş babacığım?<br />
Çağlar Bey:<br />
— Ben sana burada top oynama demiyor muyum?<br />
Ufuk:<br />
— Ben de size burada gazete okumayın demiyor muyum?<br />
Çağlar Bey:<br />
— Gazete başka nerede okunur oğlum?<br />
Ufuk:<br />
— Bahçede oku babacığım&#8230;<br />
Babası şaşırıyor. Başını sağa sola sallıyordu. Sonra;<br />
— Bak ne güzel, Esra kitap okuyor, sen de onu örnek alsana, dedi.<br />
Esra:<br />
— Okuyacağım da Ufuk izin vermiyor&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112012" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_6.png" alt="" width="621" height="816" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_6.png 621w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_6-228x300.png 228w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_6-151x198.png 151w" sizes="auto, (max-width: 621px) 100vw, 621px" /></p>
<p>Ufuk:<br />
— Niçin izin vermiyor muşum, gözünü mü kapatıyorum?<br />
Rahatsız oldum, olmadım tartışması uzadı. Eylül de söze karıştı.<br />
— Esra ablam haklı, bebeğim de senin gürültünden rahatsız oldu, bir türlü uyumuyor.<br />
Ufuk:<br />
— Onun dilinden anlıyor musun?<br />
Eylül:<br />
— Evet, küçük olduğu için konuşamıyor ama, bakışlarından anlıyorum.<br />
Çağlar Bey, Eylül’e bebeğini uyutmasını Ufuk’a aldırmamasını söyledi.<br />
— Ses çıkarmayın gazetemi okuyacağım, sizler de kendi işinizle uğraşın, dedi babaları.<br />
Bir ara sessiz kaldılar. Ufuk bir şey yapmayınca canı sıkıldı. Boş boş sağa sola bakındı. Bol bol da esnedi.<br />
Eylül kalktı yerinden. Babasının başına dikildi. Elindeki bebeğini gazeteye doğru uzattı. Bir süre öylece kaldı. Babası yanında dikilen Eylül’ü görünce;<br />
— Ne yapıyorsun kızım?<br />
— Bebeğime gazete okutuyorum babacığım.<br />
— Görüyorsun değil mi Ufuk, Eylül’ün bebeği bile gazete okuyor. Sen ise boş boş oturuyorsun.<br />
Ufuk:<br />
— Eylül’ün bebeği gibi gazete okumamı istiyorsanız okurum. Boş boş bakmak, okumak için yeterli değil ki, dedi.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Tamam oğlum, sen oynamaya devam et&#8230; Ufuk biraz durup, babasının yanına yanaştı:<br />
— Babacığım siz küçükken top oynar mıydınız?<br />
— Evet, çok iyi oynardım.<br />
— Peki, bana niçin yasaklıyorsunuz?<br />
Esra:<br />
— Bilmez misin Ufuk, çocuklara her şey yasaktır. Babası duymamazlığa geldi.<br />
Ufuk:<br />
— Bize topla bir gösteri yapar mısın babacığım? Çağlar Bey böyle bir isteği beklemiyordu. İsteksizce ayağa kalktı.<br />
— Çocuklar inanmayacaksınız ama; çok iyi top oynardım. Benim iyi top oynadığımı bilen takımlar sürekli peşimden koşarlardı.<br />
Ufuk:<br />
— Siz topun peşinde, takımlar sizin peşinizde&#8230;<br />
Çağlar Bey:<br />
— Evet oğlum, aynen söylediğin gibi&#8230;<br />
Esra:<br />
— Biliyorsun Ufuk, annem de küçükken her şeyin en iyisini yaparmış. Sınıfın da birincisiymiş&#8230;<br />
Ufuk:<br />
— İnanalım mı tüm bunlara?<br />
Çağlar Bey:<br />
— Efendim, ne dedin Ufuk?<br />
Ufuk konuyu değiştirdi:<br />
— Şeyy babacığım, diyorum ki bize topla bir gösteri yapsanız. Esra ve Eylül’de Ufuk’u desteklediler. Çağlar Bey topu eline aldı. Topun çok hafif olduğunu söyledi. Topu ayağında sektirecekti. İlk denemede iki kez sektirdi. İkinci denemede bir vazo kırıldı. Çocuklar babalarına moral verdiler. Vazo kırıkları temizlendi. Üçüncü denemede top mutfaktan çıkan Burcu Hanımın kafasına çarptı.<br />
Burcu Hanım:<br />
— Oh oh maşallah, biz çocuklara evde top oynanmaz derken, beyimiz oynuyor&#8230;<br />
Çağlar Bey:<br />
— Yanlış anlama karıcığım, şimdi daha yeni aldım.<br />
Ufuk:<br />
— Hayır anneciğim şimdi almadı, küçüklüğünden beri top babamın ayağından düşmemiş.<br />
Esra:<br />
— Babam küçükken çok güzel top oynarmış, öyle mi anne?<br />
Burcu Hanım:<br />
— Hiç söz etmemişti bana.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Gerek duymamıştım.<br />
Burcu Hanım, çocukların sayesinde babalarının bir yönünü daha öğrendiğini söyledi. Geç olduğunu söyleyip yatmalarını istedi çocuklardan.<br />
Esra:<br />
— Yatacağım da yarınki alışverişi konuşacaktık bugün, dedi.<br />
Burcu Hanım:<br />
— Tamam konuşalım. İsteklerinizi söyleyin, doğruca yataklara, dedi. İstekler tek tek söylendi. Bisikletler, iyi kalite ayakkabı ve gözlükler, gofretler sıralandı. Her isteğe tamam, tamam alırız, denildi. İyi geceler, tatlı rüyalar dilekleriyle çocuklar odalarına gönderildi.<br />
Burcu Hanım denetlemek için, birkaç kez çocukların odalarına gitti. Kocası ile baş başa kalmıştı. Çocukların odalarında fiskos bir şey konuştuklarını söyledi.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Çocukluk işte, bazen çocuk olmak varmış diyorum.<br />
Burcu Hanım:<br />
— Ben de aynı şeyleri düşünürüm günlük sorunlarla karşılaştıkça, dedi.<br />
Işıkları söndürmüşler, gökyüzünün gece güzelliğini izliyorlardı. Yıldızlar birer çiçek gibi gökyüzünü süslüyordu. Yıldız çiçeklerinden oluşmuş sonsuz bir bahçeydi sanki. İnsanı mutlu eden bir görüntüydü. Burcu Hanım ve Çağlar Bey çocukken yaptıkları yaramazlıkları anlatmaya başladılar. Çağ-lar Bey ağaca çıkma sevdası yüzünden, kolunu aynı yerden üç kere kırdığını anlattı. Burcu Hanım ise kedilere olan sevgisini anlatıyordu:<br />
— Annem kedimizi dışarı atardı. Geceleri evimize alıp, yatağımıza saklardık. Hey gidi günler hey, dedi.<br />
Sesindeki titreme bile, çocukluğuna duyduğu özlemi çok güzel dile getiriyordu.<br />
Bu arada çocuklar Eylül, Esra, Ufuk sürünerek salona girdiler. Anne ve babaları onları fark etmemişti. Çağlar Bey küçükken yaptığı yaramazlıkları anlatıyordu:<br />
— Radyonun içindeki adamları çıkartacağım diye radyoyu parçalamıştım. Bu söz biter bitmez çocuklar yerlerinden fırladılar. Esra’nın elinde fener, Ufuk’ta ise ışıklı oyuncak bir tabanca vardı.<br />
— Demek öyle babacığım, dedi Ufuk.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Ne işiniz var çocuklar, şimdiye dek uyumalıydınız, dedi.<br />
Ufuk:<br />
— Hiç konuşmayın ve kımıldamayın, tüm yaramazlıklarınızı duyduk.<br />
Esra:<br />
— Evet duyduk, bizlere uslu durun demek kolay. Bu sözleri bizlere söylerken hiç kendi yaramazlıklarınızı düşündünüz mü?<br />
Eylül bu arada yerinde durmayıp zıplıyordu.<br />
Ufuk:<br />
— Ne o Eylül, Kızılderili dansı mı yapıyorsun?<br />
Eylül:<br />
— Hayır, şey yani abi, çişim geldi de&#8230;<br />
Ufuk:<br />
— Doğruca tuvalete git. Salonun ışıklarını yak. Eylül koşarak tuvalete gitti. Giderken salonun ışıklarını yakmıştı.<br />
Esra:<br />
— Şu çocuklarla da bir şey yapılmıyor, dedi. Anne ve babaları birbirlerine gülümseyerek bakıyorlardı. Eylül geldi. Zıplaması geçmişti.<br />
Burcu Hanım:<br />
— Evet çocuklar, bizlerden ne istiyorsunuz. Yatmadan önce isteklerinizi alacağımızı söyledik.<br />
Ufuk:<br />
— Elimizde esirsiniz, sizlerle bazı konuları konuşacağız.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Konuşalım, biliyorsunuz insanlar konuşa konuşa anlaşırlar, dedi.<br />
Burcu Hanım, başkasını dinlemenin ne denli yanlış olduğunu söyledi.<br />
Ufuk:<br />
— Yaptığımızın küçük bir yaramazlık olduğunu düşünün. Siz olsaydınız kim bilir neler yapardınız neler&#8230;<br />
Eylül:<br />
— Bundan sonra bazı yasakları koyarken düşünüp de koyacaksınız&#8230; Uyarırken, uyarılarınız, dikkatli yapacaksınız&#8230;<br />
Esra elindeki kâğıttan örnekler okudu:<br />
— Çocuk uslu otururmuş. Büyüklerin sözünü dinlermiş. Dinlemiyor muyuz? Çocuklar dır dır konuşmazlarmış. Öyleyse ağzımıza fermuar dikelim. Çocuklar bisiklete binmezmiş. Tüm bisikletler misafir odasına konulsun. Süs olarak kullanılsın. Çocuklar ıslak yerlere basmazmış. Banyo yaparken<br />
çizme giyelim. Bu şekilde ıslak yerlere basmayız. Çocuklara, büyüklerinin vurduğu yerde gül biteceği söylenir.<br />
Öyle olsaydı çocuklar çiçekçi dükkânına ya da vazoya benzerdi&#8230;<br />
Ufuk söze karıştı:<br />
— İstersen burada keselim, peki büyükler ne yapar?<br />
Eylül:<br />
— Onlar büyüktür, her şeyi yaparlar kimse karışamaz&#8230; Babaları haklı oldukları bazı konular olduğunu söyledi.<br />
Ufuk babasını uyardı:<br />
— Babacığım bazı konularda değil, her konuda haklıyız, dedi.<br />
Burcu Hanım:<br />
— Anladık isteklerinizi söyleyin&#8230;Esra cebinden bir kâğıt çıkardı. Babasına verdi.<br />
— İsteklerimiz bu kâğıtta yazılı. Çocukça, masum istekler. Siz inceleyin, karar verin. Bizler de yatalım, çünkü epey geç oldu, dedi.<br />
Eylül:<br />
— Bu isteklerimiz olmasın, bakın siz o zaman göreceksiniz yaramazlık nasıl olurmuş, dedi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112013" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_7.png" alt="" width="610" height="819" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_7.png 610w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_7-223x300.png 223w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_7-147x198.png 147w" sizes="auto, (max-width: 610px) 100vw, 610px" /></p>
<p>Çocuklar, anne ve babalarına iyi geceler diyerek odalarına geçtiler.<br />
Çocuklar odalarına gidince Burcu Hanım ve Çağlar Bey uzun uzun kahkaha attılar.<br />
Burcu Hanım:<br />
— Şu çocuklar bir âlem. Onların karşısında gülmemek için kendimi zor tuttum.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Ben de, ben de; acaba bizler de böyle miydik çocukken?<br />
Bakalım istekleri nelermiş? Başladı okumaya. Her istekte güldüler, bazen de düşündüler. İstekleri arasında neler yoktu ki&#8230;<br />
Yemekten önce istediğimiz meyveyi yiyeceğiz. Buna kimse karışmayacak. Islak yerlere basmayın diyorsunuz. Banyo yaparken çizme giyeceğiz. Hepimize birer çizme alacaksınız. Evin içinde top oynamayın diyorsunuz. Her hafta sonu bizleri doğayla baş başa olacağımız yerlere götüreceksiniz.<br />
Zır zır ağlamayacakmışız, ağlatmayın o zaman&#8230; Bisikletimize kurallara uymak koşuluyla istediğimiz zaman bineceğiz. Bisiklet eve süs olsun diye alınmadı. Bizlere bir konuda kızarken, önce kendi çocukluğunuzu düşüneceksiniz. Laf olsun diye her şeye kızmayacaksınız&#8230;<br />
Çağlar Bey tüm maddeleri okudu. Bir ara sessiz kaldılar. Burcu Hanım:<br />
— Çocukları ve isteklerini dinlerken eski bayramları düşündüm.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Bayramları mı?<br />
— Evet&#8230;<br />
— Bayramların ne ilgisi var çocuklarla?&#8230;<br />
— Hep bayramlar, bayramlar deriz ya.<br />
— Evet, ben de derim, hatta özlerim o günleri, dedi<br />
Çağlar Bey.<br />
Burcu Hanım:<br />
— Aslında özlediğimiz bayramlar değil, çocukluğumuz. Bizler, bayramlar deyip işin içinden sıyrılmaya çalışıyoruz.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Haklısın Burcu, bu yanını hiç düşünmemiştim. Aslında dediklerin doğru, gerçek şeyler&#8230;<br />
Burcu Hanım:<br />
— Ben o günleri özlüyorum. Yani çocukluğumu&#8230;<br />
Çağlar Bey:<br />
— Kim özlemez ki o günleri&#8230;<br />
Bir ara daldılar. Çocukluk günlerine gittiler. Üç beş dakika sessizlik oldu. Burcu Hanımın gözlerinde bir iki damla gözyaşı belirdi&#8230;<br />
Sessizliği yine Burcu Hanım bozdu:<br />
— Keşke hep çocuk kalsaydık, hiç büyümeseydik,dedi.<br />
Çağlar Bey:<br />
— Keşke, keşke, dedi.<br />
Pencerenin önüne doğru yürüdü. Gökyüzüne baktı. Gözleri gökyüzündeki çiçek bahçesinde gezindi, içi açıldı. Zifiri karanlıkta ışıl ışıl yıldızlar gülümsüyordu. Aynı çocukların yüzleri gibiydi tüm yıldızlar&#8230;</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<h2>DFHLNMVZYÜÜÜÜT</h2>
<p>Yaz sabahlarının güzelliği, sessizliği, dinginliği tartışılmaz. O güzelim sabahları dört gözle beklerim. Balkona oturup yeni doğan güne merhaba demek çok hoşuma gider. O sessizlikte kahvaltı ederim. Acelem de yoktur. Yavaş yavaş, güzelliği sindire sindire bir bardak süt içmenin zevkini hiçbir şeye değişmem. Kahvaltıdan sonra hafif bir müzik eşliğinde gazete ve kitap okumak bir başka güzelliktir. Sadece ben değil, başka balkonlarda oturanlar da sabahın bu güzelliğine vurgundur. Benim yaptığımı yapar tüm arkadaşlarım. Yıllardan beri süren sabah zevkimize son günlerde, anlamsız bir gürültü karışır oldu. Sabahın tüm sessizliğini ne olduğunu anlayamadığımız bir bağırış bozuyordu. Sessizliği bozmakla kalmayıp sinirlerimizi de alt üst ediyordu.<br />
Bu bir seyyar satıcıydı.Sokağımızdan bir uçtan bir uca bağıra bağıra geçiyordu.<br />
Yarım saate yakın, ne diye bağırdığını çözemediğimiz bir gürültü sürüyordu. Bir gün ne diye bağırdığını çözmeye çalıştım. NYÜÜÜÜT gibi anlamsız bir sözcük çıktı karşıma. Ne demekse bir anlam veremedim.<br />
Bir motosikletin arkasında iki tekerlekli metalden yapılmış bir taşıyıcı çekiyordu. Taşıyıcının üzeri çuvalla örtülmüş.<br />
Kimse bir şey almıyor. Bu seyyar satıcı ille de satacağım diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.<br />
Yine bir sabah sesini duyup balkondan baktım. Çok da kızmıştım. Yanımızdaki dairede oturan emekli memur Muhittin amca da bakıyordu. Bana bakıp ellerini açtı.<br />
— Sabah sabah bu gürültü çekilmiyor, değil mi Batucan? dedi.<br />
— Beni çok rahatsız ediyor.<br />
— Sadece seni beni değil, tüm mahalleyi rahatsız ediyor. Sabahın kendine özgü sessizliğini bozuyor.<br />
— Ne sattığını da bilmiyoruz, dedim.<br />
Muhittin amca:<br />
— Onun kolayı var. Ne sattığını öğrenmek istiyorum. Bu yüzden sattığından alacağım&#8230; Bu konuşma bittikten sonra bizim gürültücüye seslendi.<br />
Kendisine seslenildiğini duyan satıcı buna çok sevindi.<br />
— Hemen geliyorum, dedi.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112014" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_8.png" alt="" width="639" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_8.png 639w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_8-235x300.png 235w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_8-155x198.png 155w" sizes="auto, (max-width: 639px) 100vw, 639px" /></p>
<p>Sanki uçarak gelmişti. Elinde plâstik bir bidon, bir de sıvı ölçmeye yarayan litre vardı.<br />
Muhittin amca:<br />
— Ne satıyorsunuz?<br />
Satıcı; dışarıda bağırdığı gibi bağırdı.<br />
— NYÜÜÜT<br />
— Süt mü satıyorsunuz? dedi Muhittin amca. Satıcı, bozuk bir plak gibi yineledi:<br />
— Evet NYÜÜÜÜT&#8230;<br />
— Ver bakalım yarım litre, dedi Muhittin amca. İçeriye girip bir kap getirdi. Nyüüüüt denilen sıvıyı kabın içine boşalttı. Muhittin amcanın yüzünün şekli değişti. Parasını verdi. Nyüüüt’ün fiyatını çok ucuz buldu.<br />
— Çok ucuza satıyorsunuz, marketin yarı fiyatına, dedi Muhittin amca.<br />
Satıcı:<br />
— Nyüüüüt ucuzdur, dedi ve gitti. Muhittin amca kapımıza yanaştı. Elindeki kabı gösterdi.<br />
— Şuna bak Batucan, bir şeye benzetebildin mi? Gördüğüm kadarıyla bulanık bir sıvı vardı. Su desen su değil; süt desen süt değildi.<br />
Muhittin amca:<br />
— Ben yapacağımı bilirim. Sabah sabah insanları rahatsız et. Avazın çıktığı kadar bağır. Sağlığımızı olumsuz yönde etkileyecek maddeler sat. Öyle iş olmaz. Bu insanlarla<br />
mücadele etmeliyiz.<br />
— Ne yapacaksınız Muhittin amca?<br />
— Sütü tahlil ettireceğim. Mahkemeye vereceğim, dedi. İyi günler diledik birbirimize, evlerimize geçtik. Balkona çıktım. Bizim yaygaracının sesi yine de duyuluyordu. Gazeteye şöyle bir göz attım. Kitabımı aldım elime&#8230;<br />
Bir saat kadar kitap okumuşum. Arkadaşlar sokağa çıkmaya başlamıştı. Ben de indim aşağıya&#8230;<br />
Kadri, Banu, Efe, Özlem, Pelin benden önce çıkmışlardı dışarıya. Benden sonra Cansu ile Bike de geldiler.<br />
Çoğumuzun anne ve babası çalıştığı için onların izne çıkacakları zamanı bekliyorduk. Tatilde nereye gideceğimiz, ne yapacağımız üzerine konuşuyorduk. Konu döndü dolaştı, bizim avaz avaz bağıran sütçüye geldi. Tüm arkadaşlar şikayetçiydi ne sattığı bile belli olmayan kişiden.<br />
Bike:<br />
— Kardeşim onun sesini duyunca öcü diyerek odaya kaçıyor, dedi.<br />
O kişiye öcü sıfatı çok güzel yakışmıştı. Öcü sözcüğüne güldük. Gerçi insana en büyük zarar insandan gelir. Bunu bilmemize karşın, gerçekten bir öcüydü. Öcü diye bir varlık yoktu; ama, bize göre bas bas bağıran bu adam tam bir öcüydü.<br />
Muhittin amcanın aldığı sütten söz ettim.<br />
Pelin:<br />
— O adam süt mü satıyormuş?<br />
— Süte benzer bir şey. Bulanık bir sıvı satıyor, dedim.<br />
Cansu:<br />
— Her sabah bağırıyor düüüüt diye. Merak ediyorum bu düüüüt de neyin nesi?<br />
Efe:<br />
— Ben de vyzüüüt ne demek diyorum kendi kendime. Biz konuşmaya dalmışken, Muhittin amca elinde plâstik bir yoğurt kabıyla indi. Sokağımızın kedisi Tırmık’ı çağırdı. Siyah beyaz kırmızı burunlu cici kedimiz bu çağırışa hemen bir koşu geldi. Başladı Muhittin amcanın ayaklarına sürtünmeye.<br />
Muhittin amca:<br />
— Hemen şımarma. Bak, sana vyzüüüt getirdim. İç bakalım&#8230;<br />
Kabı Tırmık’ın önüne bıraktı. Bir kez yaladı o bulanık sıvıyı. Pek hoşnut olmamıştı. Bu da içilir mi? dercesine Muhittin amcanın yüzüne bakıyordu. Kabın yanından çekildi.<br />
Muhittin amca:<br />
— Görüyorsunuz bir kedi bile içmedi bu bulanık sıvıyı. Bunu nasıl satar bu adam?<br />
Elindeki paketi gösterdi, sıvının bir bölümünü tahlile götürüyordu. Sonra da mahkemeye vereceğini arkadaşlarıma da söyledi.<br />
Muhittin amca gitti. Kaldık arkadaşlarımızla baş başa. Yapacak bir şey yok. Sokağımızda biraz durduktan sonra, deniz kenarında gezinip, evlerimize döneceğiz. Akşamüzeri saat beşe kadar pek evden çıkmayız. Hava çok sıcak olur. Evlerimizin içinin dışarıdan pek farkı yoktur. Hiç olmazsa güneşten korunuruz&#8230;<br />
İki gün sonra Muhittin amca sütün hileli olduğunu söyledi:<br />
— Adam suya biraz süt katmış. Tahlilde sağlığımıza zararlı birçok maddeler de bulundu. Günümüzde pastörize süt varken bu pis süt içilmez, dedi Muhittin amca. Bir avukatla görüşmüş. Sahtekar sütçüyü mahkemeye vermiş. Gıda maddelerine muhalefetten dava açmış. Bizleri de tanık olarak göstermiş. Dün sabah, adamın adını, soyadını, adresini belli etmeden kendisinden öğrenmiş.<br />
Kadri:<br />
— Bizler de mi mahkemeye çıkacağız?<br />
Muhittin amca:<br />
— Evet, bunda çekinecek bir şey yok. Gürültü kirliliği ve besin kirliliğine karşı mücadele etmek zorundayız. O kişinin yaptığı gürültüden şikayeti olmayan var mı?<br />
Kimse ses çıkarmadı. Anlaşılan herkes şikayetçiydi. Kuşkusuz şikayetçi olacaktı. O gürültü çekilmiyordu. İki gündür Muhittin amcanın evine gelip Nyüüüt almayacak mısınız? diye soruyormuş. Muhittin amca, sütünüz pastörize mi? diye sormuş.<br />
Satıcı da, abi pasta da olur, börek de, her şeyde kullanabilirsiniz, demiş.<br />
Eğitilmemiş insandan her türlü zarar gelirmiş topluma. Bunları engellememiz gerektiğini yineleyip evine gitti Muhittin amca.<br />
Akşamleyin annem ve babama söyledim. Mahkeme olayını anlattım.<br />
— Çok iyi etmiş, dedi babam.<br />
Annem:<br />
— Gerekirse biz de tanıklık yaparız. Bir hafta sonu tatilimiz var. Onu da burnumuzdan getiriyor. Ne dediği anlaşılmıyor. Bas bas bağırıyor.<br />
Babam:<br />
— Tüm seyyar satıcılar aynı değil mi? Bir de hoparlörle bağırmaları yok mu, insanı çıldırtıyor. İnsana saygı buradan başlar. Hastası var, yaşlısı var, çocuğu var. Herkes onların gürültüsünü çekecek diye bir kural mı var?<br />
Akşam yemeğinden sonra ailece sahil yoluna indik. Baktım da gecenin siyah büyüsünü bozan gürültüler hiç eksik olmuyordu. Araba kornaları, arabalardan gelen müzik sesleri, mısır, çekirdek satanlar. Geceleyin avaz avaz bağıran insanlar&#8230; Gürültü kirliliği yaşanıyordu&#8230;<br />
Günler geçti. Mahkeme günü geldi. Muhittin amca ve tüm arkadaşlar salonda yerimizi almıştık. Sütçü de gelmişti.<br />
Dava başladı. Avukat her şeyi anlattı. Tanık olarak bizlere sıra geldi. Hâkim amca sordu:<br />
— Bu beyefendi ne satıyor?<br />
Hepimiz anladığımız kadarıyla yanıtladık.<br />
Banu:<br />
— Sanırım Dfüüüüt satıyor.<br />
Efe:<br />
— Yüüüüüt, dedi.<br />
Özlem:<br />
— Vzüüüüüt diye bağırıyor, bir şey anlamıyorum. Bike’nin kardeşi Selin de gelmişti. Sütçüyü görünce korktu.<br />
— Öcü, öcü, o amca öcü, dedi.<br />
Mahkeme heyeti ve bizler güldük.<br />
— O amca ne satıyor? diye Selin’e de sordular.<br />
Selin:<br />
— Düüüüt satıyor, dedi.<br />
Kimse süt satıyor demedi. Bunu iyi değerlendiren sütçü:<br />
— Görüyorsunuz, kimse süt sattığımı söylemedi. Ben de süt satmıyorum.<br />
Avukat amca:<br />
— Peki ne satıyorsunuz?<br />
Sütçü:<br />
— YNÜÜÜÜT, diye bağırdı.<br />
O sevimsiz sese, bağırışa yine sinirlendik. Mahkeme başkanı:<br />
— Siz şimdi süt satmadığınızı mı söylüyorsunuz?<br />
Sütçü:<br />
— O fiyata süt satılır mı? Ucuz fiyata ancak ynüüüüt satılır. Birisi bana desin ki süt satıyor. Süt sözcüğü bir kez olsun ağzımdan çıkmadı.<br />
Sütçü çok pişkindi. Hiçbir şey olmamış gibi gülücükler dağıtıyordu. Mahkeme sonuçta bizlerin lehine kararı verdi. Sütçünün nyüüüüt satışı yasaklandı. Bundan sonra sabah keyfimizi bağırarak bozamayacaktı. Temizlik kurallarına uyması koşuluyla satıcılık yapabilecekti. Avaz avaz bağırması<br />
kesinlikle yasaktı. Bu karara çok sevinmiştik. Yaz boyunca balkonlarımıza korkmadan çıkabilecektik&#8230; Sabah keyfimizi süt içerek sürdürecektik. Nerede olursa olsun NYÜÜÜÜT içmeyecektik. İçenleri de engelleyecektik&#8230;</p>
<h2>Komedyen Olmalıydınız</h2>
<p>Daha dün gibi anımsıyorum. Okulların açıldığı ilk gündü. İlköğretim altıncı sınıfa başlayacaktım. Heyecanlıydım. Hava yaz mevsimini aratmayacak bir güzellikteydi. Gökyüzündeki tatlı maviliği tombul yanaklı beyaz bulutlar daha da güzelleştiriyordu. Yaz mevsiminin güzelim anıları henüz capcanlıydı. Okula gelene dek kumsalları, masmavi denizleri, ak köpüklü dalgaları düşündüm. Fethiye’yi, Bodrum’u, Çeşme’yi bende kalan anılarıyla gezindim.<br />
“Niçin okullar bu denli erken açılıyor?” diye sordum kendi kendime. Bu sıcak havada sınıfa girmek, derslere alışmak zor olacaktı.<br />
Ödevlerin, sınavların altından nasıl kalkacaktık&#8230;<br />
Okulumuzun bahçesinde toplandık. Uzun konuşmalar yapıldı. Şiirler okundu. Okulumuz ana baba günüydü. Tören bitti. Sınıflarımıza gidecektik. Ben 6/A sınıfında öğrenim görecektim. Hangi şubede olduğumu okul açılmadan iki gün önce öğrenmiştim. Şubelerini bilenler sınıflarına<br />
gittiler. Bilmeyenlere şubeleri, isim ve numara okunarak söylendi.<br />
Sınıfıma gittim. Geçen yıldan yedi arkadaşımla aynı sınıftaydık. Pek yabancılık çekmeyecektim. Sınıfa girdikten on dakika sonra ilk öğretmenimiz dersimize geldi. Biraz şişmanca, uzun boylu, yüzünden gülücük eksilmeyen birisiydi. İçeri girdi. Ayağa kalktık. “Günaydın canlarım” dedi. Canlarım sözcüğünü öyle candan ve içten söylemişti ki&#8230; Canım sözcüğünü ondan daha güzel söyleyen bir kimse olmadığını daha sonra görüp yaşayacaktık&#8230;<br />
— Ne mutlu sizlere, aynı sınıfı paylaşacağız, şunların tatlılığına bak, dedi.<br />
Bizleri gerçekten daha ilk derste sevmişti. Adı Mahmut Barış’tı. Türkçe dersimize gelecekti. İlk dersimize sevecen birisinin gelmesi bizleri rahatlattı, güven verdi. İki saat üst üsteydi o gün. Birinci saatinde havadan sudan, tatilden, kendimizden söz ettik. İkinci derste “canlarım” dedi, insanı öteki canlılardan ayıran üç özellik vardır. Bunlar düşünmek, konuşmak ve gülmektir. Bizlere özgü olan bu özelliklerin hakkını tam olarak vermeliyiz.<br />
Düşünmeliyiz. Düşünmeyle uygarlık bir yerlere gelmiştir. Nasıl, niçin? Sorularını yaşamımızdan eksik etmeyelim.<br />
İnsanlık bu sorularla gelişti. Konuşmak çok önemli. Etkili, düşünerek konuşmalıyız. Boş konuşmak tan kaçınalım. Kültürlü insanlar konuşmalarıyla kendini belli eder. Güzel konuşmanın yolu okumaktan geçer.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112017" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_9.png" alt="" width="626" height="814" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_9.png 626w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_9-231x300.png 231w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_9-152x198.png 152w" sizes="auto, (max-width: 626px) 100vw, 626px" /></p>
<p>Ve güzel bir özelliğimiz de gülmek. Dünyaca ünlü bir yazar, “İyi gülen insan, iyi insandır.” demiş. Gülelim ama yerinde ve zamanında. Gülmeyi ucuzlatmayalım. Gülmenin çok ciddî bir iş olduğunu aklınızdan çıkartmayın&#8230;<br />
Daha sonra bizler söz alıp konuştuk. Aferin çocuğum, bakın ne güzel bir düşünce, diyerek bizleri yüreklendirdi.<br />
Şakalar yaptı. Güldük. Mahmut öğretmen de bizlerle güldü.<br />
Dersin bitiminde beş on dakika kala geçen yılki öğrencileri sınıfımıza geldiler. O koca insan çocuk gibi sevindi.<br />
“Canım” dedi, “canlarım” dedi. Gelen ağabey ve ablalar dersimize bu yıl gelmeyecek diye gözyaşı döktüler.<br />
Mahmut öğretmen de ağladı, fark ettik. Bize belli etmek istemedi. Camdan bakar gibi yaptı. Gözlerini sildiğine tanık oldum. Daha ilk dersten öğretmenimi çok sevdim.<br />
Zil çaldı. Bizlere,<br />
— İşte sizler de böyle olacaksınız, dedi.<br />
Sınıftan bir arkadaş:<br />
— Öğretmenim ödevimiz var mı?<br />
— Var çocuklar, ödev olmaz mı? Bol bol ödev verip gece on ikilere dek sizleri uyutmamak görevimiz. Bugünkü ödeviniz ev ile okul arasını adımlayacaksınız. Her adımdaki duygularınızı yazacaksınız, dedi.<br />
Bizler başladık gülmeye&#8230;<br />
İşte böyle başlayan bir öğretim yılı, göz açıp kapayıncaya dek geçti. Öğretim yılının son haftası sürekli ağladık.<br />
Mahmut öğretmenimiz bizden ayrılacakmış. Bunu kabullenemezdik.<br />
— İşte görüyorsunuz, çok yaramaz bir insanım. Sene boyu güldür, sene sonu canlarımı ağlat. Olacak iş mi? diyordu canım öğretmenim.<br />
Kendisi de bizlerle ağladı. Belki de sınıfta en çok ben ağlamıştım. Bana “beyaz kızım” derdi. Beni yanına çağırıp,<br />
— Benim bir tane Didem’im. Biz hep dost kalacağız. Her zaman görüşeceğiz. Beyaz kızımın gözleri kıpkırmızı olmuş. Haydi git, yüzünü yıka gel. Beni de üzme, demişti.<br />
Bir yıl boyunca, yıllar boyu yaşanmayacak güzelliği yaşamıştık. Düşünmeyi öğrenmiştik. Konuşmamız daha bir güzelleşmişti. Derslerimiz asık suratla geçmediği için yeri geliyor gülüyor, yeri geliyor duygulanıyorduk&#8230;<br />
Yaptığı şakalara gülmemek olmazdı. Çok şakacı bir insandı. Yaşama gülerek bakın, derdi. Kendisi de öyle yapıyordu.<br />
Bizim sırdaşımızdı. Her şeyi, her sorunumuzu paylaşırdık. Bilirdik sırlarımızın bir başka kişiye söylenmeyeceğini&#8230;<br />
Şimdi geçmişe dönüyorum da, okulun açıldığı ilk haftalardı. Çoğu arkadaşlarımız kalem açmak, kâğıt atmak bahanesiyle çöp sepetine gidiyordu.<br />
Mahmut öğretmen, Özkan’a seslendi:<br />
— Özkan gel oğlum. Çöp sepetinin orada trafiği düzenle. Oranın trafiği E-5 karayolunu geçti. Bu durumda bir trafik polisi gerekli oraya, dedi.<br />
Özkan geldi. Gelen gidenlere önce boş boş baktı. Sonra alıştı. Bir eliyle sağdan gelenlere bekle, bir eliyle soldan gelenlere geç geç yaptı. Uyardığı da oluyordu:<br />
— Haydi Meltem, biraz çabuk, ikile ikile. Arkalarındaki sıraya girip bekleyen arkadaşlarına baksana. Onlar da kalemini açacak, çöplerini dökecek&#8230;<br />
Bu oyuna önce güldük, öğretmenimiz de bizlerle birlikte güldü. Bir hafta sonra sınıfta gezinen bir tek kişi yoktu. Kalem açınca, ufak tefek kırıntıları sıra içinde kâğıttan yaptığımız çöp kabına koyuyor, teneffüste çöp sepetine atıyorduk.<br />
Öğretmenimiz Türkçe kitabındaki resimlere bıyık ve sakal yapılmasını istemezdi. Kitabı gelecek yıllarda başka kişilere verebilirmişiz. Bu yüzden temiz tutmalıymışız.<br />
Göralcan’a konumuzu okutturuyor. Öğretmenimiz, Göralcan’ın kitabına dikkatli dikkatli baktı sonra da;<br />
— Göralcan senin resimdeki kişinin bıyıkları çıkmış, dedi.<br />
— Şey öğretmenim, kitabı bir arkadaşımdan almıştım, geçen yıldan kalmış bıyıkları, dedi Göralcan.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Olabilir, geçen yıl bıyıksızdı, bu yıl imaj değişikliği yaptı. Bıyık bıraktı belki de&#8230; İçinizde resminde bıyığı olan var mı?<br />
Tolga:<br />
— Öğretmenim benim resmimde kirli sakal var.<br />
— Kirli sakal, yani birkaç günlük sakal iki yıl önce modaydı, o günlerden kalmadır, dedi öğretmenimiz.<br />
Ders sonunda Tolga resmindeki sakalları, Göralcan da bıyıkları tıraş etmişlerdi. Tıraş için silgi yetmişti. Mahmut öğretmenimiz yeni bir giysi giyince, sınıfça,<br />
— Öğretmenim çok yakışmış. Çok da yakışıklı olmuşsunuz, deriz.<br />
Öğretmenimiz elini yukarı kaldırır indirir,<br />
— Yağlayın çocuklar, iyi yağlayın. Bakın elim kolum nasıl da gıcırdıyor. Yağ gıcırtıya iyi geliyor, der.<br />
Hem güler hem de yağlarız. Gerçi öğretmenimizin yağa gereksinimi yoktur. Tüm okul ve tüm sınıf olarak gerçekten ve yürekten severiz.<br />
Bir gün bana seslendi:<br />
— Didem Tüm, kalk bakalım. Kalktım. Yüzüme sevecenlikle baktı.<br />
— Didem, dün akşamki konserinde çok duygulandım.<br />
Ne güzel çaldın yan flütü. Sözlü notu olarak beş veriyorum. Şaşırdım. O an dünyanın en mutlu insanıydım.<br />
— Öğretmenim konsere geldiniz mi?<br />
— Senin konserin olur da gelmem mi?<br />
O konserde hiçbir öğretmenimi görmemiştim. Demek ki öğretmenim arka koltuklarda oturuyordu.<br />
Mektup konusunu işliyorduk. Mektuplar kaça ayrılır? diye bize sordu. Bildiğimizce yanıtladık: Özel mektuplar, iş mektupları, edebî mektuplar&#8230;<br />
— Çocuklar önemli bir mektup türünü unuttunuz.<br />
Zarfsız, pulsuz, adressiz gönderilen mektuplar vardır. Bilen var mı? dedi. Sustuk.<br />
— Nasıl bilmezsiniz canım? Sınıf içi mektuplar var ya, onu da bundan sonra mektup türlerine katacağız tamam mı? dedi.<br />
— Tamam öğretmenim, dedik&#8230;<br />
Sınıfça başladık gülmeye. Mahmut öğretmenimiz sınıftaki mektuplaşmaları görür, yakalar. Gözünden kaçmaz.<br />
Bir kez olsun okuduğunu görmedik. Sadece “haydi onu çöp sepetine at” der. Bizler acaba ne yazıyor diye meraklanırız. O meraklanmaz&#8230;<br />
Dil bilgisinde cümle çözümlemeleri yapıyoruz. Örnek cümleler çoğunlukta Ali ve Ayşe ile başlıyordu.<br />
Mahmut öğretmen:<br />
— Canlarım, Ali ile Ayşe bizim dil bilgisi dersinin başkahramanlarıdır.<br />
Ali dersimizin Cüneyt Arkın’ı, Ayşe ise Türkan Şoray’ıdır. Dikkat edin, başrol oyuncularından vazgeçmiyoruz. Figüran olarak da Ahmet, Mehmet, Hatice adlarını kullanıyoruz, dedi.<br />
Kuralı bozduk. Cümle çözerken, sınıfımızdaki arkadaşların adlarını kullanmaya başladık&#8230;</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Okulun açıldığı günlerdi. Öğretmenimizi tam olarak tanımamıştık. Öğretmenimiz tahtaya bir şeyler yazıyordu.<br />
Bizlerde konuşuyorduk&#8230;<br />
Bizlere çok anlamlı bir şaka yaptı. Sağ eliyle yazıyor, aynı anda sol eliyle yazdığını siliyordu. Bizler:<br />
— Öğretmenim yazamadık, çabuk sildiniz, dedik.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Görüyorsunuz çocuklar nasıl ki yazma ve silme işi aynı anda olmuyorsa, konuşma ve yazma da aynı anda yapılmaz. Çünkü ikisi de aksar, dedi.<br />
Her iş zamanında yapılmalıydı.<br />
Bazen bir şey yazarken öğretmenimizi uyarırız:<br />
— Öğretmenim çekilir misiniz, göremiyoruz?<br />
— Ne demek çekilir misiniz, çekilmem, babanın yeri mi? der.<br />
Önceleri bu yanıta şaşırmıştık. Sonra alıştık, gülüyorduk. Bir şey yazarken tahtayı silmek ister.<br />
— Öğretmenim bir dakika, deriz.<br />
— Çocuklar sizlere bir dakika vere vere, güzelim saatim uçtu gitti, der.<br />
Kollarını gösterir. Gerçekten saati yoktur. Önceleri saati olmamasına şaşırmıştık.<br />
— Niçin saat takmıyorsunuz? dedim.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Benim zamanla sorunum yok. Sizin yanınızda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. İnsan mutluluk duyduğu yerde zamana önem vermez. Benim biricik beyaz kızım, demişti.<br />
Birinci dönemin sonuna yaklaşıyorduk. Yorulmuş hem de sıkılmıştık. Derslerin sıkıcılığından söz ettik. Bazı derslerde uykumuzun geldiğini, kendimizi zor tuttuğumuzu söyledik.<br />
Mahmut öğretmen:<br />
— Size bir müjdem var canlarım, dedi.<br />
Berk:<br />
— Okullar yarıyıl tatiline erken mi girecek?<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Hayır hayır, daha güzel bir şey. Sınıflara kuşetli sıralar konulacak. Her ne denli kuşetler tren ve vapurlarda kullanılsa da sınıflar için de kuşetli sıralar yapmışlar.<br />
Okul formalarınız pijama desenli olacak. Baktınız ders sıkıcı, sıranızı yatar duruma getireceksiniz. Uyuyacaksınız.<br />
Kimse bir şey söylemeyecek. Yalnız horlamak ve uyurgezerlik yasak.<br />
Nihan:<br />
— Sizin dersiniz dışında, çoğu derste yatar sıralar gerekecek. Gözü açık uyumaktan kurtulacağız, demişti.<br />
Derste sürekli gezer. Bir gün olsun öğretmen kürsüsünde oturmazdı. Sınav olunca geçer kürsüye oturur, dışarıya bakardı. İlk yazılı sınavımızı oluyorduk. Gözde, benim kâğıdıma bakmış. Ben farkında değilim.<br />
Öğretmenimiz uyardı:<br />
— Kâğıdına bak Gözde!<br />
Gözde:<br />
— Öğretmenim istemeyerek gözüm kaydı. Özür dilerim.<br />
Öğretmenimiz:<br />
— Göz için patenler çıktı mı? Göz nasıl kayar aklım almıyor.<br />
— Göz patenlerine epeyce gülmüştük&#8230;<br />
Derslerde bilimden, sanattan, edebiyattan söz ederdik; ama futbol yasaktı. Hangi takımı tutuyorsunuz sorumuza “bando takımı” derdi. Bir gün olsun takımlar veya futbol üzerine konuşmadık. Bazı derslerde sınıfımız tribüne dönerdi. Benim takımım senin takımını yener, söyleşisi uzar giderdi. Maçlardaki küfürlere, kavgalara değinirdi. Kazanılan maçlardan sonra silâh kullananlara çok kızardı.<br />
Utku:<br />
— Öğretmenim hangi sporu yaptınız?<br />
— 90 kiloda basketbol oynadım.<br />
Bu yanıtla gülmekten kendimizi alamazdık&#8230;<br />
Zamanlı zamansız su içmeye gidenleri tatlı tatlı uyarırdı:<br />
— Çocuklar müdür beyle konuştum. Gelecek yıl sınıflara birer lâvabo yaptıracakmış. Dışarı çıkma zahmetinden kurtulacaksınız.<br />
Zamanla, su içebilir miyim? İzni isteyenler azaldı. Başka derslerde dersten kaçmak isteyenler, Türkçe dersinin bir dakikasını kaçırmak istemezlerdi. Sınıfımızdaki arkadaşların çoğu, ileride Türkçe öğretmeni olmayı kafasına koymuştu.<br />
Okumayı sevdik. Okuduğu kitapları bize anlatır, şiirler okurdu. Şiir kasetleri dinletirdi. Sınıfımızdaki ikinci yazı tahtasına her hafta şiirler yazılırdı. O şiirleri defterimize yazardık.<br />
Öğretmenimiz sayesinde şairleri tanımıştık. Haziran ayıydı. Sıcaklar öyle bastırdı ki sınıfta nefes almakta zorlanıyoruz. Kapı, pencere açık ama içeriye<br />
sıcak hava doluyordu.<br />
Müge:<br />
— Hava çok sıcak. Sınıfta zor oturuluyor. Sınıflarda birer klima olsa ne güzel olur!<br />
Mahmut öğretmen:<br />
— Çocuklar kolayı var, herkes gelirken birer leğen getirsin. İçine su doldurur sokarız ayaklarımızı leğene. Serin serin konularımızı işleriz.<br />
Emre:<br />
— Getirelim mi öğretmenim?<br />
— Getirin, getirin ama yerleri ıslatmak yok tamam mı? demişti öğretmenimiz.<br />
O konuşunca sınıfa bir serinlik gelirdi. Bir dağ esintisi oluşurdu nereden estiğini bilmediğimiz. Yüzlerce çiçeğin kokusu esintiyle birlikte dolardı sınıfımıza. İçimiz açılır, mutlu olurduk.<br />
Okulumuzda altıncı sınıflar arasında güldürü ve taklit yarışması yapılıyordu. Bizleri okulun tiyatro salonuna topladılar. Her sınıf kendi becerisini sergiliyordu. Yarışma bitti. Zilin çalmasına yarım saat vardı. Müdür yardımcıları ve öğretmenler tedirgindi. Salonda yaramazlık yapacağımızdan korkuyorlardı. Mahmut öğretmen sahneye çıktı. Salon alkıştan yıkılıyordu. “Mahmut Öğretmen” haykırışları salonda yankılanıyordu. Önlerdeyim,<br />
öğretmenimin gözleri doldu. Dudaklarını ısırıyordu. Çok şakacı olan öğretmenimiz çok da duygusaldı. Sevgimizi daha başka nasıl gösterebilirdik ki&#8230; Mikrofonu eline aldı?<br />
— İçinizde şiir okumak ya da şarkı söylemek isteyen var mı?<br />
Kimseden çıt çıkmadı.<br />
— Öyleyse ben sizlere bir şarkı söyleyeceğim. Sizler de katılacaksınız. Hem şunu unutmayın. Gençliğimde Emel Sayın&#8217;dan sonra sahneye çıkmıştım. İnanmayacaksınız ama dediğim doğru, dedi.<br />
Sonra da gerçeği anlattı: Mahmut öğretmen lise yıllarında tatillerde, fuardaki gazinolarda çalışıyormuş. Minder ve gazoz satarmış. Programda en son Emel Sayın sahneye çıkarmış. Öğretmenimiz ve öteki çalışanlar daha sonra sahneyi temizlemeye çıkarlarmış. Yalan değildi.<br />
Emel Sayın&#8217;dan sonra sahneye çıkıyordu. Ne amaçla olursa olsun sahneye çıkıyordu ya&#8230;<br />
Mikrofonla “Yıldızların Altında” şarkısını söyledi. Tüm salon koro hâlinde katılıyordu. Sesi gerçekten çok güzeldi. Ömrüm boyunca o şarkıyı duyunca öğretmenimi anımsayacağım. O şarkıyı Mahmut öğretmenden daha güzel söyleyecek birini düşünemiyorum.<br />
Öğretmenimizden cesaret alan bir iki arkadaşımız sahneye çıktılar. Müzik öğretmenimiz de oradaydı. Sahneye çıkıp şarkı söylemedi. Arkadaşların isteğini geri çevirdi.<br />
Okul yaşantımızda unutamayacağımız bir günü yaşamıştık. Bir şarkıyla kalmadı. Birkaç şarkı daha söyledi.<br />
Bizler en büyük koroyu oluşturduk. Zevkle tüm şarkılara katıldık.<br />
Bunları yaşadıktan sonra gel de Mahmut öğretmeni unut. Anıları anımsayınca üzülme. Okuldan ayrılacağını düşününce gözyaşlarını engelle. Hayır ağlayacağım. Son dersimizde ayrılıklar hep beni üzmüştür. İnsanız, ağlamak da doğaldır, gülmek kadar, demişti. Ben ağlayacağım, o güzel insanı düşünerek.<br />
Bir türlü doğum gününü öğrenememiştik. Her sorduğumuzda 30 Şubat derdi. İlk günler yazmıştık bir yerlere. Tüm öğretmenlerimizin doğum gününü bilirdik. Yarım elma, gönül alma armağanlar alırdık. Mahmut öğretmenimizinkini öğrenemedik&#8230;<br />
Bizlerin yaş günü olunca gelirdi. Armağanını verir, bizlerle oynar, şakalarımıza ortak olurdu. Yaşadığımız her an aklımda. Yaptığı şakaları anımsayınca<br />
gülüyorum. Sonra da gözlerim yaşarıyor.<br />
— Öğretmenim gideceğiniz yere beni de götürün, hatta bizim sınıfı da götürün, diyorum düşlerimde. Gülümseyerek dikiliyor karşıma.<br />
— Ben sizi unutmayacağım. Yanımda götüreceğim her yere. Sizleri unutmak, kendi adımı unutmak gibi bir şey, diyor sessizce uzaklaşıyordu.<br />
Konuralp bir gün öğretmenimize,<br />
— Öğretmenim çok şakacı ve hazırcevapsınız. Niçin komedyen olmadınız? demişti.<br />
— Komedyen olmadığımı kim söylüyor. Siz beni öğretmen mi sandınız? Yanıldınız çocuklar ben komedyenim, demişti ciddî ciddî.<br />
Şu yeryüzünde sizin gibi tatlı bir öğretmen de olamaz, komedyen de. Hiçbir insan sizin gibi güzel olamaz. Sizin gibi iyi de gülemez. Sınıfa ciddiyet maskesiyle girenlerin yanında siz, insana ait bir özelliği gösteriyordunuz. Sınıfa gülümseyerek giriyordunuz.<br />
Aslı&#8217;nın öğretim yılının son haftası tahtaya yazdığı yazıyı belleğime kazıdım. Betona kazır gibi hem de&#8230; Sınıfımız adına yazmıştı.<br />
“Dünyaya yanlışlıkla düşmüş bir melek olan değerli öğretmenimiz Mahmut Barış’a&#8230;”<br />
Bir kalp çizdik. Yarısı öğretmenimizin, yarısı sınıfımız 6/A&#8217;nındı. “Açtığınız aydınlık yolda yürüyeceğimize söz veriyoruz,” yazdık.<br />
Öğretmenimiz bunu görür de, dayanabilir mi?<br />
Okulların kapandığı gün birlikte lûnaparka gitmiştik. Nasıl unuturum o güzel günü? Çarpışan arabalara, dönme dolaplara bizlerle birlikte binmişti. İnsanlar sevdikleriyle aynı yaşta olurmuş. Bizlerle aynı yaşta o an. Nasıl da eğleniyordu&#8230;<br />
Anılarla yaz mevsimini geçirecektim. Tatile girmiştik. Öğretmenimizin cep telefonunun numarasını almıştık. Arıyor, mesajlar çekiyorduk.<br />
Balkonda oturmuştum. Kitap okumaya çalışıyordum. Radyomu açtım. Bir şarkı çalıyordu. Öğretmenimizin söylediği, tüm salonun da koro hâlinde katıldığı şarkıydı:<br />
“Yıldızların Altında”.<br />
Şarkıyı farkında olmadan söylemeye başlamışım. Öğretmenimizin gülümseyen yüzü karşımdaydı. O anda bir serinlik geldi. Bahar kokuyordu bu serinlikte&#8230;<br />
Karşıma dikilip; “Dostlukların sonu yoktur” dedi. Şarkıya katılıyorum. Şarkıya gözyaşlarım karıştı. Şarkı bittiğinde hıçkırıyordum. Öğretmenimi özlemiştim. Telefonu elime aldım. Bizlere güven veren sesini duymalıydım.<br />
Numaraların çevir tuşuna basmaya başladım&#8230;</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/babamin-yaramazliklari/">Babamın Yaramazlıkları</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/babamin-yaramazliklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başrol Benim Olsa</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/basrol-benim-olsa/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/basrol-benim-olsa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Oct 2017 12:43:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=112020</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-975-6022-02-3 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: Zeynep Oktuğ Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. BAŞROL BENİM OLSA — Anne!&#8230; Anne!&#8230; Ellerim soğuktan donmuştu. Bahçe kapısının kilidini zar zor açtım. İncecik bir kar tabakasıyla örtülmüş çimenlerin üzerinden koşar adımlarla geçtim ve ellerimin sızlamasına aldırmadan, kapıyı vurmaya başladım. Öyle heyecanlıydım [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/basrol-benim-olsa/">Başrol Benim Olsa</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-975-6022-02-3</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar:</strong> Zeynep Oktuğ</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>BAŞROL BENİM OLSA</h1>
<p>— Anne!&#8230; Anne!&#8230;<br />
Ellerim soğuktan donmuştu. Bahçe kapısının kilidini zar zor açtım. İncecik bir kar tabakasıyla örtülmüş çimenlerin üzerinden koşar adımlarla geçtim ve ellerimin sızlamasına aldırmadan, kapıyı vurmaya başladım. Öyle heyecanlıydım ki zili çalmayı bile akıl edememiştim.<br />
— Anne! Ben geldim&#8230; Sana müthiş bir haberim var!<br />
Annem kapıyı açtığında, bir yandan ıslak ellerini mutfak önlüğünün eteğine siliyor, bir yandan da meraklı gözlerle bana bakıyordu. Nefes nefese içeri girip çantamı portmantonun kenarına koydum.<br />
— Deniz, ne oldu?<br />
— Anne&#8230; Anne, biliyor musun? Ben&#8230; okuldaki resim yarışmasında ikinci oldum!<br />
Annemin merak dolu bakışları bir anda değişti. Işıl ışıl parlayan gözlerle, gülerek bana sarıldı.<br />
— Deniz, bu harika bir haber! Aferin sana! Çok sevindim&#8230;<br />
Bugün kızlarım beni çok gururlandırdılar. Ablan da şiir yarışmasında birinci olmuş&#8230;<br />
Birden durdum. Şaşırmıştım.<br />
— Yeliz şiir yarışmasına mı katılmış?<br />
— Evet&#8230; Bize sürpriz yapmak için söylememiş. Birinci olacağını düşünüyormuş. Sonuçlar bugün açıklanmış.<br />
Gerçekten de birinci olmuş&#8230;<br />
Garip bir burukluk kapladı içimi. Sürprizim etkisini kaybetmişti sanki. Resim yarışmasındaki ikinciliğim, birdenbire önemini yitirmişti nedense. Kendi kendime mırıldandım:<br />
— O, her zaman birinci olur&#8230;<br />
Annem duygularımı anlamış olacak ki gülümseyerek başımı okşadı.<br />
— Deniz, birinci ya da ikinci olmak önemli değil, biliyorsun. Sevdiğin bir dalda başarılı olduğunu görmek ve bundan keyif almak önemli&#8230; Öyle değil mi?<br />
Öyle olması gerektiğini ben de biliyordum. Ama yine de içimi tuhaf bir kıskançlık kaplamıştı.<br />
— Evet, anne&#8230; Haklısın.<br />
— Hadi çantanı odana bırak, elini yüzünü yıka. Yemek bir saat sonra hazır olacak.<br />
Annem bunları söylerken, evimizin üst katına çıkan merdivenleri yarılamıştım bile.<br />
— Tamam, anne.<br />
Yeliz’in odasının önüne geldiğimde durdum. Kapıyı vurduktan birkaç saniye sonra içeriden Yeliz’in sesi duyuldu:<br />
— Gel&#8230;<br />
Usulca kapıyı araladığımda, Yeliz yatağının üzerine uzanmış, kitap okuyordu. İçeri girip yatağın kenarına oturdum:<br />
— Ne okuyorsun?<br />
Gözlerini kitaptan ayırmadan cevap verdi:<br />
— Sana göre değil bu kitap&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112021" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_10.png" alt="" width="563" height="336" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_10.png 563w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_10-300x179.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babamin-yaramazliklari_10-332x198.png 332w" sizes="auto, (max-width: 563px) 100vw, 563px" /></p>
<p>Bu tavrı beni üzüyordu. Sanki hep benim ondan küçük olduğumu yüzüme vurmak ister gibiydi. Hâlbuki bunun kötü bir tarafı yoktu. Evet, ben ondan üç yaş küçüktüm&#8230;<br />
Başını kitabından kaldırıp bana baktı.<br />
— Yine ne oldu, Deniz?<br />
— Bir şey yok. Sadece bir bakayım dedim. Bir de&#8230;<br />
Şiir yarışması için seni kutlamak istedim. Birinci olmuşsun. Tebrik ederim. Yeliz, kendinden emin bir tavırla konuştu:<br />
— Teşekkür ederim. Birinci olacağımı tahmin etmiştim&#8230;<br />
Türkçe öğretmeni çok güzel şiir yazdığımı söylüyor.<br />
— Yaaa!&#8230;<br />
— Evet.<br />
— . . .<br />
— Ben de resim yarışmasında ikinci olmuşum. Bana bakıp gülümsedi.<br />
— Aferin sana ufaklık!<br />
Ablamla genelde iyi anlaşırdık. O yıl ben on bir yaşıma basmıştım. Yeliz ise on dört yaşındaydı. Küçükken hep birlikte oynar, her şeyimizi paylaşırdık. Ancak son bir yıldır Yeliz, benimle eskisi kadar ilgilenmiyordu. Benimle zaman geçirmektense, kendi arkadaşlarıyla birlikte olmayı yeğliyordu. Üstelik bazı eşyalarını artık benimle paylaşmak istemiyordu. Giysilerini almama,kitaplarını okumama, CD’lerini dinlememe izin vermiyordu.<br />
Bunun sebebini bir türlü anlayamıyordum. Bu konuyu birkaç kez anneme sormuştum. Annem:<br />
— Deniz, ablan artık büyüdü. Onu ancak birkaç yıl sonra anlayabilirsin, demişti.<br />
Annemin bu sözlerine de bir anlam verememiştim. Neden ablamı şimdi anlayamazdım da birkaç yıl sonra anlayabilirdim? Oysa ben, var gücümle ona benzemeye çalışıyordum. Onun aldığı giysilerin aynısını alıyor, saçlarımı onun gibi taramaya çalışıyordum. Hoşuma gitmese bile onun dinlediği müzikleri dinliyor, onun okuduğu dergileri okuyordum. Ancak, yaptıklarını taklit etmem, Yeliz’i çileden çıkarıyordu. Annemle babam, aramızda bir sorun olduğunda, hep onu haklı buluyor, ablamı rahatsız etmememi tembih ediyorlardı. Üstelik bu arada da Yeliz’in yaptığı her şeyi beğeniyor, takdir<br />
ediyorlardı.<br />
— Yeliz her şeyin en iyisini yapar&#8230;<br />
— Evet. Çok iyi İngilizce konuşur&#8230;<br />
— Çok güzel şiir yazar&#8230;<br />
— Çok akıllıdır&#8230;<br />
— Çok beceriklidir&#8230;<br />
— E, artık büyüdü ne de olsa&#8230;<br />
— Evet, çok güzel bir genç kız oldu&#8230;<br />
Bu sözleri duydukça, içimi dalga dalga kaplayan kıskançlık duygusuna engel olamıyordum. Neler oluyordu bana? Bazen, içim bir anda öfkeyle doluyordu. Neden hep o haklı oluyordu? Neden hep o güzel ve becerikliydi?<br />
Neden hep onun dedikleri önemseniyordu?<br />
Üzerimi değiştirip, alt kata indim. Evimiz bahçe içinde, iki katlı ve çok güzeldi. Annem evimizi özenle dekore etmişti. Salondaki yumuşacık halı, kabarık yastıklı koltuklar, büyük, ahşap yemek masası&#8230; Babam çok çalışırdı. Eve geç geldiği için, ablam ve ben onu fazla görememekten şikâyet ederdik. Babam ise, “Eğer ben bu kadar çok çalışmasaydım, bu kadar büyük, güzel bir evimiz olamazdı,” derdi. Bazen, ‘keşke daha küçük bir evde otursaydık da babam bu kadar çok çalışmak zorunda olmasaydı,’ diye düşünürdüm.<br />
Annem mutfaktaki işini bitirmiş, salondaki geniş kanepeye uzanmış, kitap okuyordu. Usulca yanına gidip oturdum.<br />
— Anne.<br />
— Efendim?<br />
Söylemek istediğim şeyi nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum.<br />
— Evet, Deniz&#8230; Seni dinliyorum.<br />
— Galiba sen, Yeliz’i benden daha çok seviyorsun. Annem elindeki kitabı bırakarak, şaşkınlıkla yattığı yerden doğruldu.<br />
— Bunu da nereden çıkardın?<br />
— Onunla, benimle konuştuğundan daha çok konuşuyorsun. Onun kıyafetlerine daha çok karışıyorsun.<br />
Saçını nasıl yapacağını bile gelip sana soruyor. Annem bunu duyunca gülümseyerek bana sarıldı.<br />
— Deniz, sanırım sen olanları yanlış yorumlamışsın. Ablan büyüyor ve büyüdükçe de beni kendine daha yakın görüyor. Öğrenmek istediği pek çok şey var. O yüzden her şeyi gelip bana soruyor, ben de elimden geldiğince ona cevap veriyorum. Ama bu, onu senden daha çok sevdiğim anlamına gelmez. İkiniz de benim için çok değerlisiniz. Derin derin içimi çektim. ‘Yeliz’e yetişebilmek için daha hızlı büyümem gerekiyor,’ diye düşündüm.<br />
* * *<br />
Ablamla aynı okula gidiyorduk. Yeliz derslerinde oldukça başarılıydı. Her sınavda, en yüksek notu o alırdı. Bense zaman zaman, bazı derslerde güçlükler<br />
yaşardım. Bu konuda bana kimi zaman annem, kimi zaman da ablam yardım ederdi. Sınıf öğretmenim Ayşe Hanım, çok anlayışlı ve sevgi dolu bir insandı. Bütün öğrencilerini çok sever, hiçbirinin üzülmesini istemezdi. Başarısız olduğum bir sınav olduğunda o kadar üzülürdüm ki Ayşe Öğretmen beni teselli etmeye çalışırdı:<br />
— Deniz, üzülme artık. Bir dahaki sefere daha çok çalışırsın. Hem aldığın not da kötü sayılmaz. Biraz daha çaba gösterirsen, daha başarılı olacağına eminim.<br />
Zor zamanlarımda, beni seven ve düşünen insanların olması çok güzeldi. En yakın arkadaşım Ayça da böyle zamanlarda beni hiç yalnız bırakmaz, neşelendirmek için uğraşıp dururdu:<br />
— Deniz, hatırlıyor musun, geçen yıl seninle bahçede bir sümüklü böcek bulmuştuk. Elimize almaya çalışınca, küçük sınıflar nasıl da çığlık atarak kaçmışlardı.<br />
Ne komikti değil mi?<br />
Onun anlattıklarını somurtarak dinler, en sonunda Ayça’ya dönüp şöyle derdim:<br />
— Ayça, beni güldürmeye çalıştığın için sağ ol ama şu anda işe yaramıyor.<br />
Ancak birkaç saniye sessizliğin ardından birbirimize bakar, sonra da dayanamayıp gülmeye başlardık. Birbirimizi öyle iyi anlardık ki&#8230; Her şeyimizi paylaşır, her zaman birbirimize destek olurduk. Ayça sınıfın en çalışkan öğrencisiydi. Bütün notları çok iyiydi. Aynı zamanda da sınıf başkanıydı. Çok iyi dans eder, şarkı söyler ve şiir okurdu. Yıl sonu gösterilerinde başrolü hep o alırdı. Ayşe Öğretmen, bütün öğrencilerini çok sevse bile Ayça’nın<br />
onun göz bebeği olduğunu açıkça hissederdim. Bir gün matematik sınavından oldukça düşük bir not aldım. Çok üzgündüm. Bahçe duvarına oturmuş,<br />
dalgın dalgın etrafıma bakınırken uzaktan Yeliz’i gördüm. Annemle birlikte aldıkları, son moda, uzun çizmeler ayağında pırıl pırıl parlıyordu. Siyah uzun paltosu ve omuzlarına dökülen düz, kumral saçlarıyla çok güzel görünüyordu. Ellerimi kısacık kesilmiş siyah, kıvırcık saçlarıma götürdüm. Annem, taranması zor oluyor diye, kestirmem için ısrar etmişti. Oysa ablamınkiler rahatça taranıyordu. ‘Ben niye saçlarımı kestirdim ki sanki?’ diye kendi kendime söylenirken, müdür yardımcımız Salih Bey, Yeliz’in yanına yaklaşarak bir şeyler söyledi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112023" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_1.png" alt="" width="448" height="550" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_1.png 448w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_1-244x300.png 244w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_1-161x198.png 161w" sizes="auto, (max-width: 448px) 100vw, 448px" /></p>
<p>Yeliz hemen cebinden tokasını çıkararak saçlarını topladı. Belli ki Salih Bey, onu okulda açık saçla dolaşmaması için uyarmıştı. Yeliz’in saçlarını toplamasıyla kendimi biraz daha iyi hissetmiştim nedense&#8230; Tam duvarın üzerinden inmeye hazırlanıyordum ki Ayça koşarak yanıma geldi. Önce, her zamanki gibi, beni neşelendirmek için geldiğini sandım. Ancak bembeyaz olmuş yüzünü ve korku dolu bakışlarını görünce başka bir şey olduğunu anlamıştım.<br />
— Ne oldu?<br />
— İpek&#8230; İpek’i hastaneye götürüyorlar!<br />
— Neden?<br />
— Az önce düştü. Alnını sıranın kenarına çarptı. Şaşkınlıkla duvarın üzerinden indim. Ayça nefes nefese konuşmaya devam etti:<br />
— Dikiş atılacak galiba&#8230;<br />
Okulun kapısına doğru baktığımda, Ayşe Öğretmen’in İpek’i kucağına almış olduğunu gördüm. Etrafını bir sürü öğrenci sarmıştı. En yakın arkadaşımız olan İpek’i yalnız bırakmamak için, Ayça ile birlikte okul binasına doğru hızla koşmaya başladık. Ancak yetişemedik. Kapıda toplanmış olan öğrencilerin yanına vardığımızda, Ayşe Öğretmen, İpek’i, müdürün arabasına bindiriyordu. Kapıyı kapatıp arabayı yolcu ettikten sonra, üzüntüyle duvarın üzerine çöktü. Diğer öğretmenler ve öğrenciler etrafını sarmışlardı. Salih Bey eğilip Ayşe Öğretmen’in koluna girdi.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>— Hadi Ayşe Hanım, öğretmenler odasına gidelim, otur biraz&#8230; Sana su ve kolonya verelim, kendine gel&#8230;<br />
Çok sarsıldın&#8230;<br />
Ayşe Öğretmen, Salih Bey’in de yardımı ile ayağa kalktı. Yüzü bembeyaz olmuştu.<br />
Kendi kendine üzgün bir şekilde söyleniyordu.<br />
— Ah, kızım&#8230; Ah İpekçiğim&#8230; Kaç kez söyledim, sınıfta koşmayın diye&#8230;<br />
Salih Bey bir yandan okuldan içeri yürürken, bir yandan Ayşe Öğretmeni teselli etmeye çalışıyordu:<br />
— Merak etme, Ayşe Hanım&#8230; En fazla birkaç dikiş atarlar&#8230; Çabucak iyileşir&#8230; Olur böyle şeyler&#8230;<br />
Ayça’yla birbirimize baktık. Öğretmenimize sormak istediğimiz bir sürü şey vardı. Ama onu daha fazla üzmekten çekindiğimiz için hiçbir şey soramadık. Oysa İpek’in başına gelenleri öyle çok merak ediyorduk ki&#8230;<br />
Az sonra sınıfta oturmuş, diğer arkadaşlarımızla kendi aramızda konuşuyorduk.<br />
— İpek’e ne olacak acaba?<br />
— Bence dikiş atacaklar&#8230;<br />
— Nasıl dikiş atılıyor ki?<br />
— Ben biliyorum. Geçen yıl ağabeyimin başı yarılmıştı, beş dikiş attılar&#8230;<br />
Hepimiz dönüp Serkan’a baktık. Serkan, ince çerçeveli gözlüklerini gözünden çıkarıp, sıranın üzerine koyarak, kendinden emin bir tavır takındı. O sırada yan gözle bana baktığını fark edince hemen gözlerimi kaçırdım. Serkan, sınıfta hep heyecanlı hikâyeler anlatır, herkesi başına toplardı. Çok kitap okurdu. Okuduklarını anlatırken, adeta olanları kendisi de yaşardı. Bazen de okuduklarını bir tiyatrocu gibi, kendi kendine oynayarak canlandırırdı. Sınıftakiler onu dinlemeye bayılırlardı.<br />
O yıl, okuduğu hikâyeleri anlatırken, hep bana bakar olmuştu. Bundan nasıl bir anlam çıkaracağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. O yıla kadar birbirimizle doğru dürüst konuşmamıştık bile. Belki de artık dost olmak istiyordu&#8230; Ne olursa olsun, benimle ilgilenmesi hoşuma gidiyordu.<br />
— Nasıl dikiş atılıyor peki? diye sordum.<br />
— İplikle dikmek gibi bir şey&#8230; Birbirinden ayrılan deriyi, özel bir iplikle birbirine tutturuyorlar&#8230;<br />
— Eee, acımıyor mu?<br />
— Yok&#8230; Ağabeyimin anlattığına göre, orayı iğne yaparak uyuşturuyorlarmış. Hiçbir şey hissetmiyormuşsun&#8230;<br />
Herkes merakla Serkan’ı dinliyordu.<br />
— Yaaa&#8230;<br />
Tam o sırada Ayşe Öğretmen sınıfa girdi. Yüzü hâlâ beyazdı. Ensesinde topladığı saçlarını suyla ıslatmıştı.<br />
Kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasından kıpkırmızı olmuş gözleri görünüyordu. Üzüntüsünü bize belli etmek istemediği için gülümsemeye çalıştı.<br />
— Çocuklar, biliyorum, siz de korktunuz. Ama merak etmeyin, İpek yarın sapasağlam olarak okula gelir&#8230;<br />
Ayça dayanamayıp sordu:<br />
— Peki ya dikişler?&#8230; Hemen iyileşecek mi?<br />
— Hayır. Onlar bir süre alnında kalacak, sonra oradan alınacaklar. Ondan sonra da izleri yavaş yavaş yok olacak&#8230;<br />
Hepimiz birbirimize baktık. Ayşe Öğretmen ise bu konuyu kapatarak, tekrar ders işlemeye koyuldu.<br />
O akşam eve gittiğimde düşünceliydim. Annem mutfakta yemek hazırlıyordu.<br />
— Bu akşam yemekte kızarmış köfte ve patates var.<br />
En sevdiğin yemek&#8230;<br />
Yüzüme baktığında benim bir sıkıntım olduğunu anlamıştı. Zaten hiçbir zaman gözünden kaçmazdı.<br />
— Ne oldu, Deniz? Seni üzen bir şey mi oldu?<br />
— Evet. Bizim sınıftaki İpek’le ilgili bir olay&#8230; Bugün düşüp kafasını yardı&#8230;<br />
— Yaaa&#8230; Hay Allah&#8230; Çok üzüldüm.<br />
Tam o sırada mutfağa giren babam merakla bize bakıyordu.<br />
— Ne oldu?<br />
Annem, buzdolabından salata tabağını çıkarırken babama durumu açıkladı.<br />
— Deniz’in sınıf arkadaşı, bugün düşüp kafasını yarmış&#8230;<br />
Babam da üzülmüştü.<br />
— Yaaa&#8230; Umarım durumu çok ciddi değildir.<br />
Annem de, babam da benim üzüntümü paylaşıyorlardı.<br />
— Bilmiyorum. Hastaneye götürdüler.<br />
Babam ekmek bıçağını alarak ekmekleri dilimlemeye başladı.<br />
— Hadi gidip elini yüzünü yıka&#8230; Sofrada konuşalım&#8230;<br />
Ben mutfaktan çıkarken annem arkamdan seslendi:<br />
— Ablanı da çağırmayı unutma!&#8230;<br />
Kızarmış köfte ve patatesleri yerken, İpek’in o sırada ne yapıyor olabileceğini düşündüm. Acaba evde miydi? Yoksa hâlâ hastanede miydi? “Hastane masraflarını nasıl ödediler acaba?” diye düşündüm. İpek’in ailesi oldukça yoksuldu. İpek okulda burslu olarak okuyordu. Yani ailesinden okul ücreti alınmıyordu. Ancak yine de kimi zaman, defterini, kitabını almakta güçlük çekerlerdi. Böyle durumlarda Ayşe Öğretmen hemen harekete geçer ve öğrencilerden az kullanılmış defterler toplardı. Büyük sınıflarda okuyan öğrencilerin önceki yıllarda kullanmış oldukları kitapları da alarak, hepsini İpek’e verirdi. Ama hastane ücretini nasıl ödeyecekleri konusunda hiçbir fikrim yoktu.<br />
— Ya paraları yok diye İpek’in alnını dikmezlerse?&#8230;<br />
Öyle mi kalacak o zaman?<br />
Annem, benim bu endişem karşısında gülümsedi.<br />
— Merak etme&#8230; Acil serviste ne gerekiyorsa yaparlar&#8230;<br />
Daha sonra ücretini ödeyemiyorlarsa bir çaresine bakılır&#8230;<br />
Kaşlarımı çatarak düşünmeye başladım. Nasıl bir çare bulunabilirdi ki?<br />
— Parayı ödeyemezlerse dikişleri geri mi alırlar?<br />
Bu düşüncem Yeliz’i kızdırmıştı:<br />
— Öff, Deniz saçma sapan konuşma!<br />
Babam hemen araya girdi:<br />
— Dikişler geri alınmaz&#8230; Aile hastaneye borçlanır sadece&#8230; Sen bunları düşünme, tamam mı?<br />
Nasıl düşünmezdim ki?&#8230; Bazı çocuklar için para, sadece süslü giysiler, oyuncaklar, bilgisayar oyunları ve güzel kalemler almaya yarayan bir şeydi&#8230; Oysa ben İpek’ten öğrenmiştim ki, okul kitabı, defter, kalem ya da yiyecek almak için bile parası olmayan çocuklar vardı&#8230;<br />
Ertesi gün İpek okula geldiğinde herkes onun etrafını sardı. Hastane masraflarını nasıl ödediklerini sormaya çekinmiştim. Ayça’yla, onun birer yanına geçip,merakla başındaki bandajı incelemeye koyulduk. İpek alnına düşen sarı saçlarını geriye doğru itip, bizim daha iyi görmemizi sağlamaya çalıştı. Sevecen, güler yüzlü, cana yakın bir kızdı. Kimseyi incitmez, her zaman nazik ve saygılı davranırdı. Ardı ardına yöneltilen soruları cevaplamakta<br />
güçlük çekiyor, kimseyi kırmak istemediği için hiçbir soruyu yanıtsız bırakmamaya çabalıyordu.<br />
— Bu bandın altında dikiş mi var?<br />
— Çok acıdı mı?<br />
— Neyle dikiyorlarmış?&#8230;<br />
— Çocuklar, arkadaşınızı rahat bırakın!&#8230;<br />
Ayşe Öğretmenin sesiyle, hemen yerlerimize geçtik.<br />
— Hepiniz İpek’e geçmiş olsun dediniz mi bakalım?&#8230;<br />
Hep bir ağızdan cevap verdik:<br />
— Evet!&#8230;<br />
Yalnızca Oya, hiç ilgilenmeden kitabını okumaya devam etti. O, diğer çocukların aksine, İpek’i sevmez, ondan uzak dururdu.<br />
— Oya, sen de İpek’e geçmiş olsun dedin mi? diye sordu Ayşe Öğretmen.<br />
Oya kitabından başını kaldırıp, öğretmene baktı.<br />
— Hayır, öğretmenim.<br />
Ayşe Öğretmen’in kaşları çatıldı.<br />
— Neden?<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112024" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_2.png" alt="" width="546" height="762" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_2.png 546w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_2-215x300.png 215w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_2-142x198.png 142w" sizes="auto, (max-width: 546px) 100vw, 546px" /></p>
<p>Oya omzunu silkti.<br />
— O benim arkadaşım değil ki&#8230;<br />
Aslında Oya, yalnızca İpek’e değil, sınıftaki herkese soğuk davranırdı. Hiç yakın arkadaşı yoktu. Genelde ya tek başına dolaşır ya da kitap okurdu. Her zaman kibirli ve kendini beğenmiş bir tavrı vardı. Herkesi tersler, her fırsatta iğneleyici sözler söylerdi. Ayşe Öğretmen, zaman zaman onu uzak bir köşeye çeker, onunla konuşurdu.<br />
Ne konuştuğunu hiçbir zaman öğrenemedik. Ama içten içe onu koruduğunu, hatalı davranışlarına rağmen, ona kızmaktan kaçındığını düşünürdüm. Ancak Oya’nın İpek’le ilgili son sözleri onu çok kızdırmıştı.<br />
— O, senin sınıf arkadaşın&#8230; Bir daha asla böyle bir söz duymak istemiyorum!&#8230; dedi sert bir ses tonuyla.<br />
Eve geldiğimde doğruca mutfağa, annemin yanına gittim. Bir an önce olanları anlatmak ve onun fikrini almak istiyordum. Annem bir yandan salataya koyacağı marulları doğruyor, bir yandan da beni dinliyordu. Genellikle, ben ona bir şey anlatırken elindeki işi bırakır ve doğruca benim gözlerime bakarak beni dinlerdi. Bu çok hoşuma giderdi. Kendimi önemsenmiş hissederdim.<br />
Ama bazen de yetiştirmesi gereken bir işi olurdu.<br />
— Deniz, yemek saatine az kaldı. O yüzden bir yandan yemekleri yapmak zorundayım. Ama seni dinliyorum&#8230;<br />
— Anne, sence Oya neden İpek’e böyle davranıyor?<br />
Ailesi yoksul olduğu için mi acaba? Annem bir an için elindekileri bırakıp bana döndü. Yüzünde ciddi bir ifade vardı.<br />
— İnsanların zengin ya da yoksul oluşu, bizim onlara verdiğimiz değeri asla etkilemez&#8230; Her insan değerlidir.<br />
Eğer Oya, böyle düşünmüyorsa, çok büyük bir hata yapıyor demektir. O zaman umarım, en kısa zamanda hatasını anlar&#8230;<br />
Tam o sırada babam, ellerini ovuşturarak mutfaktan içeri girdi.<br />
— Mutfaktan yine nefis kokular geliyor&#8230;<br />
— Merhaba baba&#8230;<br />
— Merhaba Denizciğim.<br />
Hemen gidip onu yanaklarından öptüm. Babam her akşam eve geldiğinde, önce gelip bizleri öper, sonra gidip ellerini yıkar, üzerini değiştirirdi.<br />
— Yemek birazdan hazır olacak&#8230; Hadi siz gidip ellerinizi yıkayın, ben de sofrayı kurayım, dedi annem, babamı yanaklarından öptükten sonra.<br />
Hemen atıldım:<br />
— Anne, ben de sana yardım edeceğim&#8230;<br />
— Tamam. Ama önce gidip ellerini yıka&#8230; Bir de&#8230;<br />
— Ablama yemeğin hazır olduğunu haber vereyim,<br />
diyerek annemin sözünü tamamladım ve doğruca merdivenlerden yukarı çıktım.<br />
Az sonra dördümüz, bir yandan annemin yaptığı birbirinden lezzetli yemekleri yiyor, bir yandan da sohbet ediyorduk. Yemeğin sonunda Yeliz, beklenmedik bir şekilde, odasındaki müzik setini artık benimle paylaşmak istemediğini açıkladı.<br />
— Ben odamda yalnız kalmak istiyorum. Deniz, müzik setini kullanmak için sürekli odama giriyor ve ben bundan rahatsız oluyorum. Onun odasına da bir müzik seti alınmasını istiyorum&#8230;<br />
Annem ve babam birbirlerine baktılar. Kısa bir sessizlikten sonra babam sakin ama kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.<br />
— Ben eşyalarınızı birbirinizle paylaşmayı öğrenmeniz gerektiğini düşünüyorum. Senin odanda müzik seti var, onun odasında da bilgisayar&#8230; Bunlardan ikişer tane alamayız. O yüzden, istediğiniz zaman birbirinizin odasına girip bunları kullanabilmelisiniz. Eğer biriniz o sırada yalnız kalmak istiyorsa, diğeri buna saygı gösterip, daha sonra gelmeli&#8230; Ya da kısa bir süre için odalarınızı değiştirebilirsiniz&#8230;<br />
Yeliz’le birbirimize baktık. Aslında ikimiz de babamın haklı olduğunu biliyorduk. Doğrusu benim için odaları birlikte kullanmamızın hiçbir sakıncası yoktu. Ancak Yeliz böyle düşünmüyordu. Bizden hiç ses çıkmayınca annem konuyu değiştirdi.<br />
— Eee, Yeliz&#8230; Bugünkü basket maçı nasıl geçti?<br />
— Çok iyi geçti. Yendik.<br />
Yeliz okulun basket takımında oynuyordu. Her şeyde olduğu gibi, baskette de başarılıydı. Babam ona bakıp gülümsedi.<br />
— Aferin size&#8230; Bir dahaki maçı ben de izlemeye geleceğim&#8230;<br />
Hemen atıldım:<br />
— Baba, haftaya benim de bale gösterisi için provam var, onu da izlemeye gelir misin?<br />
Babam bir an durdu. Belli ki bunu hiç hesaba katmamıştı.<br />
— Şey&#8230; Tabi&#8230; Tabi, gelirim&#8230; İşlerimi ayarlayabilirsem&#8230;<br />
O akşam Yeliz’le odalarımızı değiştirdik. Ben onun en yeni CD’lerini dinlerken, o da bilgisayarı açıp internette dolaştı. “İyi ki babam bize bu fikri verdi,” diye geçirdim aklımdan. Geçici bir süre için de olsa, Yeliz’in odasını kullanmak hoşuma gitmişti. Tam bunları düşünürken Yeliz kapıda belirdi.<br />
— Deniz, sakın dolaplarımı karıştırma&#8230;<br />
Bu uyarıya içerlemiştim. Başkalarının eşyalarına izinsiz dokunmanın ya da eşyalarını karıştırmanın doğru olmadığını pekala biliyordum.<br />
— Böyle bir şey yapmaya hiç niyetim yoktu zaten, dedim, buruk bir ses tonuyla.<br />
O yıl, bahar bir türlü gelmek bilmedi. Nisan ayına gelmiştik ama havalar hâlâ ısınmamıştı. Ne sokakta doğru dürüst oynamanın tadına varabilmiştik ne de teneffüslerde bahçede dolaşmanın&#8230; Beşinci sınıfı bitiriyordum.<br />
Ayşe Öğretmen yıl sonu gösterileri için hazırlıklara başlamıştı bile. Sınıftaki bütün öğrencilerin rol alacağı güzel bir piyes seçmiş, başrolleri de Serkan ve<br />
Ayça’ya vermişti. İpek’le benim ise, küçük birer rolümüz vardı. İpek bunu pek dert etmemişti:<br />
— Benim için önemli olan arkadaşlarımla sahnede olmak&#8230; Bunun kısa ya da uzun sürmesi fark etmez&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112025" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_3.png" alt="" width="542" height="382" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_3.png 542w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_3-300x211.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/basrol-benim_3-281x198.png 281w" sizes="auto, (max-width: 542px) 100vw, 542px" /></p>
<p>Keşke ben de bu olaya İpek gibi bakabilseydim. Ama bakamadım&#8230; Ayça benim en yakın arkadaşımdı. Bunu ona söyleyemezdim ama başrole seçilemediğim ve küçücük bir role razı olmak zorunda kaldığım için, oldukça üzgündüm. Okul çıkışında Ayça ve İpek’le birlikte eve doğru yola koyulduk. Yeliz ve arkadaşları da az ilerimizde, bir yandan gülüp konuşuyor, bir yandan yürüyorlardı. Evimiz okuldan fazla uzak değildi. Hava<br />
yağışlı olmadığı zaman, eve yürüyerek giderdik.<br />
— Deniz, sen piyesteki rolünü beğenmedin mi?<br />
İpek, bal rengi gözlerini bana çevirmiş, endişeyle bakıyordu. Ne diyeceğimi bilemedim.<br />
— Yoooo&#8230; Beğendim. Neden sordun?<br />
— Geçen gün öğretmen rolleri dağıtırken, yüzün asıktı gibi geldi bana&#8230;<br />
Ayça’ya baktım. O da bana aynı ifadeyle bakıyordu. Arkadaşlarını benim için endişeleniyorlardı. Bir an, Ayça’nın başrolü oynamasını kıskandığım için suçluluk duydum.<br />
— Yok, o gün biraz başım ağrıyordu da, o yüzden&#8230;<br />
Şimdi de yalan söylemiştim işte&#8230; Kendimi kötü hissediyordum. Adımlarımı hızlandırdım.<br />
— Arkadaşlar, ben Yeliz’e yetişmeliyim&#8230; Yarın görüşürüz. Hızlı hızlı yürüyerek yanına geldiğimde, Yeliz arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Yüzümün hâlini görünce şaşırdı.<br />
— Hayrola Deniz, ne oldu? Kıpkırmızı olmuşsun&#8230;<br />
— Şey&#8230; Hızlı yürüyünce öyle oldu&#8230;<br />
Eve vardığımızda doğruca odama gittim. Annem mutfağa uğrayıp ona selam vermeyişime şaşırmış olacak ki, az sonra odamın kapısını vurarak içeri girdi.<br />
— Deniz, iyi misin?<br />
Çalışma masamın başında doğrularak anneme baktım.<br />
— İyiyim.<br />
Annem yanıma gelip başımı okşadı.<br />
— Deniz, ben iyi olmadığını düşünüyorum. Benimle sıkıntını paylaşmak ister misin?<br />
Gözlerim doldu. Anneme nasıl anlatacaktım ki? Utanıyordum. Ablamı kıskanmam yetmiyormuş gibi, şimdi bir de en yakın arkadaşımı kıskanıyordum.<br />
— Yıl sonu gösterileri için öğretmen bir piyes hazırlamış&#8230;<br />
— Evet?&#8230;<br />
— Benim rolüm çok az&#8230;<br />
Annem, çalışma masamın hemen yanındaki yatağın kenarına oturdu. Beni de hafifçe kolumdan tutup, sandalyeden kaldırarak yanına oturttu. Sevecen bir tavırla kolunu omzuma doladı.<br />
— Biliyor musun, senin yaşındayken ben de okulda her yıl gösterilere katılırdım. Bazen rolüm çok olurdu, bazen de az&#8230; Rolüm diğer arkadaşlarımdan daha az olduğunda biraz üzülürdüm ama hep şöyle düşünmeye çalışırdım: “Bu hepimizin gösterisi&#8230; Bunun bir parçası olmak yeterince güzel&#8230; Sonunda hepimiz aynı alkışı alacağız&#8230;” Böyle düşününce kendimi daha rahat hissederdim. Sen de denemelisin.<br />
Başım öne eğik, öylece duruyordum. Annemin haklı olduğunu biliyordum ama duygularıma engel olamıyordum.<br />
— Biliyorum&#8230;<br />
— Ayrıca piyesteki her rol, eminim çok önemlidir. Çünkü senin rolünü de birilerinin oynaması gerekiyor. Yoksa oyun eksik kalır, değil mi?&#8230;<br />
Yavaşça başımı salladım. Annemi üzmek istemiyordum. Gülümsemeye çalıştım.<br />
— Evet&#8230;<br />
Biraz durduktan sonra yavaşça konuştum. — Başrolü Ayça aldı&#8230; Hem de Serkan’la birlikte&#8230;<br />
Annem, Ayça’nın Serkan’la oynamasından neden rahatsız olduğumu anlamamıştı.<br />
— Serkan’la birlikte oynamasında ne gibi bir sakınca olabilir ki?&#8230;<br />
Başımı önüme eğdim. Nasıl anlatacağımı bilemiyordum.<br />
— Şey&#8230; Serkan son zamanlarda benimle çok ilgileniyordu&#8230; Ve bu da benim çok hoşuma gidiyordu. Ama eminim, Serkan artık Ayça ile daha çok ilgilenecek&#8230;<br />
Annem gülerek başımı okşadı.<br />
— Deniz, arkadaşların sadece öğretmeninin verdiği görevleri yerine getiriyorlar&#8230; Bu da Serkan’ın Ayça’yla daha çok ilgilenmesini gerektirmiyor&#8230; Biliyor musun, bence, sen bu piyesi gereğinden fazla ciddiye alıyorsun.<br />
Bu tür gösteriler, çocukların kendilerini geliştirmeleri için yapılır, kendilerini üzmeleri için değil&#8230;<br />
— Biliyorum&#8230;<br />
— Ayrıca bildiğim kadarıyla yıl sonunda bale gösterisine de katılıyorsun, değil mi?&#8230;<br />
— Evet&#8230;<br />
Aslında bale gösterisinde de en arka sırada yer alıyordum.<br />
Ama bir şey söylemedim.<br />
— Bak, gördün mü?&#8230;<br />
Annem gülümseyerek ayağa kalktı:<br />
— Senin kesinlikle biraz morale ihtiyacın var&#8230; Bak aklıma ne geldi&#8230; Hadi, Ayça ile İpek’i bize çağır, birlikte kek yapın&#8230; Geçen seferki gibi&#8230;<br />
Annemin bu teklifini duyunca birden sıkıntılarımdan sıyrıldım. Birkaç hafta önce kızları bize davet edip, birlikte kek pişirmiş ve çok eğlenmiştik. Annem şimdi bunu yine yapabileceğimizi söyleyince mutlu olmuştum.<br />
Biliyordum, zaten o da beni mutlu etmek için bunu düşünmüştü.<br />
— Tamam&#8230; dedim gülümseyerek.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Yarım saat sonra, İpek ve Ayça ile mutfak tezgâhının başındaydık. Tüm malzemeleri mutfak masasının üzerine dizmiştik. Annem dolabın üzerindeki küçük radyoyu açınca, mutfağı hareketli bir müzik sardı. Sonra mikseri ve büyük karıştırma kabını dolaptan çıkararak bize uzattı:<br />
— Benim salonda biraz işim var. Keki fırına koyduğunuzda bana haber verin&#8230;<br />
Uzun zamandır, o kadar eğlenmemiştim. Radyodaki müzik hepimizi neşelendirmişti. Ayça kabın içine iki bardak şekeri boşaltırken, İpek de üç tane yumurtayı şekerin üzerine akıttı. Bense mikseri fişe takmış, karıştırmaya hazır bir şekilde bekliyordum. Önce yumurta ve şekeri çırptık. Bir yandan çalan şarkıyı mırıldanıyor, tempo tutuyorduk. Elimde mikserle olduğum yerde dans etmeye başladım. İpek ve Ayça bana bakıp gülüyorlardı.<br />
O sırada, yanlışlıkla mikseri kabın içinden çıkarıverdim.<br />
Mikserin dönen uçları, yumurta ve şeker karışımını etrafa püskürtmeye başladı. İpek çığlıklar atarak mikserin fişini çekti. Ama çok geçti. Ayça’nın yüzüne ve duvarlara yumurtalar yapışmıştı. Annem endişeyle mutfağa girdi.<br />
— Ne oldu?<br />
Ayça’nın yüzünü ve yumurtaya bulanmış duvarları görünce bir an durdu. Üçümüz de onun içeri girmesiyle susmuştuk. Kızacağını düşünüyordum. Annem ise bir süre etrafa baktıktan sonra gülmeye başladı. O gülünce hepimiz rahatlamıştık.<br />
— Kızlar, ne yaptınız?&#8230; Bakıyorum malzemeleri kekin içine koymaktansa, duvar süsü olarak kullanmayı tercih etmişsiniz&#8230;<br />
Annem tekrar salona döndüğünde, elimizde süngerlerle etrafı temizlemeye koyulduk. Hâlâ gülüyorduk.<br />
Temizleme işi bitince, kabın içine un, margarin ve süt ekledik. En sonunda, İpek, vanilya ve kabartma tozu paketlerini açarak kabın içine döktü. Sıra keki kalıbın içine koyarak fırına vermeye gelmişti. Tam hazırladığımız karışımı kalıba boşaltacaktık ki, İpek atıldı:<br />
— Kalıbın içini yağlamayı unutmayın&#8230; Yoksa kek yapışır&#8230;<br />
Keki fırına koyduğumuzda hepimiz heyecanlıydık. Sonucu merak ediyorduk.<br />
— Tadı güzel olacak mı acaba?&#8230;<br />
On dakika sonra kekimiz enfes kokular çıkarmaya başlamıştı bile. Annem başını içeri uzattı.<br />
— Mutfaktan çok güzel kokular geliyor&#8230;<br />
Kırk dakika çok zor geçmişti. Fırının kapağını açarken annem de yanımızdaydı.<br />
— Çocuklar, eldivenimi giyip, keki fırından ben çıkaracağım.<br />
Çok sıcaktır&#8230; Elinizin yanmasını istemem&#8230;<br />
Az sonra mutfak masasının başına oturmuş, iştahla kekimizi yiyorduk. Annem tadına bayılmıştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112027" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_4.png" alt="" width="572" height="815" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_4.png 572w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_4-211x300.png 211w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_4-139x198.png 139w" sizes="auto, (max-width: 572px) 100vw, 572px" /></p>
<p>— Uzun zamandır yediğim en güzel kek&#8230; Elinize sağlık çocuklar&#8230;<br />
Kızlar evlerine gittiklerinde, ben hâlâ bu güzel akşam üzerinin mutluluğunu yaşıyordum. Annemin sofrayı kurmasına yardım ederken, bir yandan aklımdan şu düşünce geçiyordu: “Eminim ki, annem, beni de ablam kadar seviyor&#8230;”<br />
O akşam Yeliz, birkaç sokak ötedeki bir arkadaşının evine oturmaya gitmek istedi. Evimizin kurallarına göre, hafta arası arkadaşlarımıza gitmezdik ama Yeliz’in dediğine göre, o akşam arkadaşıyla konuşması gereken çok önemli bir konu vardı ve mutlaka gitmesi gerekiyordu. Annem ve babam kararsız kalınca, her zaman yaptıkları gibi, bir süre onları yalnız bırakmamızı istediler. Böyle durumlarda, biz odalarımıza gidince, kendi aralarında konuşup ortak bir karara varırlardı. O güne kadar hiçbir konuda anlaşamadıklarını görmemiştim.<br />
Az sonra Yeliz’in oda kapısının açıldığını duydum. Hemen kapıyı açarak başımı koridora uzattım. Annem ve babam Yeliz’e, sadece hafta sonları arkadaşlarının evine ziyarete gidebilecek olduğunu, hafta arası gidemeyeceğini söylüyorlardı. Kurallar belliydi. O yüzden o akşam gidemeyecekti. Ama isterse telefonla konuşabilirdi.<br />
Yeliz birden sinirlendi.<br />
— Benim hiçbir istediğim olmuyor zaten!&#8230;<br />
Odasına girip kapısını kapattı. Annem ve babam kısa bir süre birbirlerine baktıktan sonra beni gördüler.<br />
— Deniz, meraklanma. Sorun yok. Hadi sen ödevlerini bitir ve yat&#8230;<br />
O akşam gözüme uyku girmedi. Acaba ablam ne yapıyordu? Çok üzgün müydü? Yoksa ağlıyor muydu?<br />
Aslında bence üzülmesi gereksizdi. Pekala arkadaşına hafta sonu da gidebilirdi. Neden o kadar sinirlendiğini doğrusu pek anlamamıştım. Yavaşça yatağımın içinde doğruldum. Üzerimdeki örtüyü sıyırarak, terliklerimi giydim ve sessizce kapıyı açtım. Koridor karanlıktı. Annemler de yatmış olmalıydı. Parmaklarımın ucuna basarak ilerledim. Yeliz’in kapısının önüne gelince kulağımı kapıya dayayarak içeriden herhangi bir ses gelip gelmediğini kontrol ettim. İçeride çıt yoktu. Ağzımı kapıya dayayıp yavaşça içeri seslendim:<br />
— Yeliz&#8230;<br />
Cevap gelmedi. Biraz daha bekledikten sonra dikkatli bir şekilde kapıyı araladım. Gürültü yapmamaya özen göstererek içeri girdim. Yeliz yatağındaydı. Aralık perdeden sızan ay ışığı yüzünü aydınlatıyordu. Uyanıktı.<br />
Gözleri açık olmasına rağmen, hiç kıpırdamıyordu.<br />
— Yeliz&#8230;<br />
Yavaşça arkasını dönüp bana baktı.<br />
— Efendim?<br />
Büyük bir dikkatle kapıyı kapatıp yatağın yanına geldim.<br />
— Uyuyamadım. Seni merak ettim. Kötü müsün?<br />
— Evet&#8230; Canım sıkılıyor. Usulca yatağın kenarına oturdum.<br />
— Neden?<br />
Yeliz, o akşam bana her zamankinden farklı davranıyordu. Konuşmaya ihtiyacı var gibiydi.<br />
— Bu akşam Aslı’nın evinde toplanacaktık. Birlikte birine mektup yazacaktık&#8230;<br />
Şaşırmıştım.<br />
— Hep birlikte mi mektup yazacaktınız?<br />
— Evet.<br />
— Peki, kime?&#8230;<br />
— Lise ikinci sınıftaki bir çocuğa&#8230;<br />
— Neden?<br />
— Öfff&#8230; Deniz, ya&#8230; Hiç anlamıyorsun&#8230; Yazacaktık işte&#8230; Öyle gerekiyordu&#8230;<br />
Yine anlamamıştım ama onu daha fazla kızdırmamak için sesimi çıkarmadım.<br />
— Adı ne çocuğun?<br />
— Ozan.<br />
Bunu duyunca şaşırmıştım.<br />
— Oya’nın ağabeyi Ozan mı?&#8230;<br />
— Evet.<br />
Ozan, Oya’nın tam tersine, güler yüzlü, cana yakın bir çocuktu. Ara sıra bizim sınıfa gelir, Oya’yla konuşmaya çalışırdı. Ama Oya, ağabeyiyle bile doğru dürüst konuşmazdı. Ozan da bizimle biraz konuşur, sonra da giderdi. Çok severdim Ozan ağabeyi.<br />
— Belki sen gitmeyince yazmamışlardır&#8230; Belki seni beklemişlerdir, diyerek Yeliz’i teselli etmeye çalıştım.<br />
Yeliz kenara kayıp yatakta bana yer açtı. Birlikte battaniyenin altına girip konuşmaya başladık. Bana arkadaşlarıyla yaptıklarını, Ozan’la mektuplaşmalarını anlattı.<br />
Uzun zamandır ilk kez kendimi ablama bu kadar yakın hissetmiştim. Tıpkı küçükken olduğu gibi&#8230; Konuşurken uyuyakalmıştık. Ertesi sabah annemin sesiyle uyandık.<br />
— Deniz&#8230; Yeliz’in yatağında ne işin var senin?&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112028" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_5.png" alt="" width="547" height="333" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_5.png 547w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_5-300x183.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_5-325x198.png 325w" sizes="auto, (max-width: 547px) 100vw, 547px" /></p>
<p>Annem şaşkınlıkla bize bakıyordu. Gözlerimi ovuşturdum.<br />
— Dün akşam Yeliz’e bakmaya gelmiştim. Yan yana yatıp konuşurken uyuyakalmışız&#8230;<br />
Annem önceki gece Yeliz’in moralinin bozuk olduğunu ve benim de onu teselli etmek için geldiğimi hemen anlamıştı. Sanırım, aramızdaki bu yakınlaşma hoşuna gitmişti.<br />
— Tamam, peki&#8230; Hadi hemen kalkın. Giyinmeniz gerek, yoksa okula geç kalacaksınız&#8230;<br />
Kahvaltıdan sonra annem beni kapıdan çıkarken bir an yalnız yakalayıp kulağıma fısıldadı:<br />
— Yeliz’le yeniden yakınlaşmanıza çok sevindim&#8230;<br />
Zor zamanlarında yanında olman çok güzel&#8230;<br />
Anneme gülümseyerek baktım. O gün okula giderken mutluydum. Yeliz’in yine eskisi gibi bana değer verdiğini, beni sevdiğini düşünüyordum. Okulun bahçesinde arkadaşlarımızla sohbet edip, zilin çalmasını beklerken Yeliz’e baktım. Ozan’la konuşuyordu. Siyah uzun paltosu, yeni çizmeleri ve uzun kumral saçlarıyla yine çok güzeldi. Ama bu kez ben sadece, onun gibi bir ablam olduğu için şanslı olduğumu düşünüyordum.<br />
***<br />
Piyes için provalar son hızıyla sürüyordu. Ayşe Öğretmen hepimize, bir an önce rollerimizi iyice ezberlememiz gerektiğini söylüyordu.<br />
— Sahnede şaşırırsanız, kendinizi kötü hissedersiniz. O yüzden çok iyi ezberleyin çocuklar, tamam mı?<br />
Bir gün yine prova yapıyorduk. Herkes rolüne iyice konsantre olmuştu ki Oya birdenbire bağırarak öğretmenin yanına koştu.<br />
— Öğretmenim!&#8230; Cüzdanım yok&#8230; İçinde param vardı&#8230; Sıranın altına bırakmıştım ama şimdi yerinde yok&#8230; Birisi almış&#8230;<br />
Ayşe Öğretmen provayı bırakıp, Oya’nın yanına gitti.<br />
— Oya, dur, sakin ol&#8230; Öncelikle cüzdanın burada olmadığından emin olalım&#8230; Durup dururken kimseyi cüzdanını almakla suçlama lütfen&#8230;<br />
Oya öfkeliydi. Gözlerinden ateş fışkırıyordu sanki.<br />
— Hayır, burada yok&#8230; Eminim birisi aldı&#8230;<br />
Ayşe Öğretmen sıraların altına bakmaya başlamıştı. Oya ise bu sırada kendi kendine söylenmeyi sürdürüyordu. Bu sırada Serkan bir öneride bulundu:<br />
— Oya, belki dışarıda düşürmüşsündür. Çıkıp bahçeyi ve koridorları arayalım&#8230;<br />
Aslında bu oldukça mantıklı bir fikirdi. Ayşe Öğretmen atıldı:<br />
— Evet, Serkan. Siz çıkıp koridorlara bakın&#8230;<br />
Ama Oya bir türlü ikna olmuyordu:<br />
— Hayır, hayır&#8230; Eminim, biri benim cüzdanımı çaldı&#8230;<br />
Oya durup, gözlerini kısarak İpek’e baktı ve onu kastederek, iğneleyici bir ses tonuyla konuştu:<br />
— Paraya ihtiyacı olan biri almıştır&#8230;<br />
Ayşe Öğretmen sıraların altına bakmayı bırakıp, Oya’ya döndü. Kaşları çatılmış, gözleri çakmak çakmak olmuştu. Oya’nın sözlerine çok öfkelenmişti. Belki de ilk kez onu bu kadar kızgın görüyordum. Sert bir sesle bağırdı:<br />
— Oya, bu bir şaka değil!&#8230; Ciddi bir suçlama!&#8230;<br />
Emin olmadan, bir daha asla kimseyi suçlamayacaksın!<br />
Asla böyle bir söz duymayacağım!&#8230; Anladın mı?<br />
Oya isteksizce söylendi:<br />
— Peki öğretmenim.<br />
O gün Oya’nın cüzdanı bulunamadı. Teneffüste İpek ve Ayça ile bahçede otururken, Oya yanımıza geldi.<br />
İpek’e bakarak konuştu:<br />
— Öğretmen seni korumasaydı, o zaman görürdün sen&#8230; Ne yaptığını çok iyi biliyorum, dedi. Daha fazla dayanamayarak atıldım:<br />
— Yeter artık!&#8230; Neden sürekli insanları iğneliyorsun ki?&#8230; Ne hakkın var İpek’i suçlamaya? Nereden biliyorsun, onun senin cüzdanını almış olduğunu?<br />
Oya tam cevap vermeye hazırlanırken, Yeliz ve Ozan yanımıza geldiler. Ozan şüpheli bir tavırla Oya’ya baktı.<br />
— Hayrola çocuklar, ne oldu?<br />
Ayça hemen olanları Ozan’a anlattı. Bu sırada Oya ilgisiz bir tavırla etrafına bakınıyordu. Ozan, Oya’nın bu tavrından rahatsız olmuştu.<br />
— İnsan sınıf arkadaşını nasıl böyle bir şeyle suçlayabilir?<br />
Bence bu, çok yanlış bir davranış&#8230;<br />
Yeliz de Ozan’la aynı fikirdeydi. İpek, Ozan’ın konuşmasıyla biraz rahatlamış görünüyordu. Üzgün bir sesle konuştu:<br />
— Ben asla başkasının parasını almam. Ailem bunu bana çok önceleri öğretmişti&#8230;<br />
Ozan, İpek’e bakarak gülümsedi.<br />
— Biliyorum. Sakın üzülme, kimse kimseyi boş yere suçlayamaz&#8230; Oya da bunu öğrenecek&#8230;<br />
Ertesi gün Oya’nın cüzdanı bahçenin bir köşesinde bulundu. İçindeki paralar olduğu gibi duruyordu. Öğretmen bıkkın bir tavırla Oya’ya döndü:<br />
— Bak, gördün mü? Bahçede düşürmüşsün cüzdanını&#8230;<br />
Beni ve arkadaşlarını boş yere üzdün&#8230;<br />
Oya hiçbir şey demeden önüne baktı.<br />
O an, ‘Acaba pişman olmuş mudur?’ diye aklımdan geçirdim. Ama bu sorunun cevabını henüz bilmiyordum&#8230;<br />
Mayıs ayı geldiğinde, artık rollerimizi oldukça iyi oynuyorduk. Herkes çok iyi çalışmıştı. Üç hafta sonra tüm velileri okula davet edecek ve oyunumuzu sahneleyecektik. Hepimiz heyecanlıydık. O gün öğretmenimiz bize dekor için neler gerektiğini söylüyordu. Aramızda iş bölümü yaptık. Herkes dekorun tamamlanması için<br />
evinden bazı eşyalar getirecekti. Neşe içinde toplantı salonunun düzenlenmesine yardım ediyorduk. Öğretmenimiz dekorların konacağı yerleri belirliyor, biz de onu ilgiyle izliyorduk. Tam o sırada Ayça koluma vurarak, bana, bir köşede durmuş ve gözlerini yere dikmiş olan Oya’yı işaret etti. Ağlamaklı bir hâli vardı. Birbirimize baktık. Tam o sırada Ayşe Öğretmen seslendi:<br />
— Deniz, Ayça&#8230; Bana yardım edin de şu masayı kenara çekelim&#8230;<br />
Okul çıkışında, İpek ve Ayça ile buluştuk. Bir gün önce annelerimizden izin almıştık. Bizim eve gidecek, birlikte rollerimize çalışacaktık.<br />
— Peki, ben Serkan olmadan kendi rolüme nasıl çalışacağım?&#8230; Bütün sözlerimiz karşılıklı&#8230;<br />
İpek hemen atıldı:<br />
— Ben onunkileri de okurum&#8230;<br />
Tam o sırada karşıdan gelmekte olan Serkan’a gözüm takıldı. Gözlüklerini çıkarmış, ceketini eline almıştı.<br />
Dalgın dalgın yürüyordu.<br />
— Durun kızlar&#8230; Serkan’ı da çağıracağım&#8230;<br />
İpek ve Ayça’nın şaşkın bakışları altında Serkan’a doğru yürüdüm ve seslendim:<br />
— Serkan!&#8230;<br />
Serkan, benim ona seslendiğimi duyunca durdu.<br />
— Efendim?&#8230;<br />
— Biz, İpek ve Ayça ile bizim eve gidiyoruz&#8230; Piyese çalışacağız&#8230; Sen de gelmek ister misin?<br />
Serkan şaşırmıştı. Kısa bir süre düşündükten sonra cevap verdi:<br />
— Tabi isterim. Ama size gittiğimizde annemi arayıp haber vermem gerek.. Yoksa beni merak eder.<br />
— Tamam.<br />
Böylece dördümüz eve doğru yürümeye koyulduk. Hemen önümüzde yürümekte olan Yeliz ve Ozan bizim evin sokağının girişinde durmuş, bizi bekliyorlardı. İkisi de üzgün görünüyorlardı. Yanlarına vardığımızda, Yeliz’in gözlerinin ıslanmış olduğunu fark ettim.<br />
— Deniz, anneme söyler misin, ben bir saatliğine Ozanlara gidiyorum.<br />
O sırada elime bir kâğıt tutuşturdu.<br />
— Bu Ozanların ev numarası&#8230; Annem isterse beni oradan arayabilir, tamam mı?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112029" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_6.png" alt="" width="557" height="365" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_6.png 557w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_6-300x197.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_6-302x198.png 302w" sizes="auto, (max-width: 557px) 100vw, 557px" /></p>
<p>Şaşırmıştım. Hiçbir şey demeden başımı salladım. Yeliz ve Ozan arkalarını dönerek caddeye doğru yürümeye devam ettiler. Bir süre peşlerinden baktıktan sonra dördümüz bizim evin dış kapısından girerek, bahçenin içinden geçtik. Baharın gelmesiyle birlikte bahçemizdeki çiçekler açmış, ağaçlar canlanmıştı. Yemyeşil çimenlerin arasındaki ince yoldan geçerek sokak kapısının önüne geldik.<br />
— Bahçeniz gerçekten çok güzelmiş, dedi Serkan hayranlıkla etrafına bakarak.<br />
Annem kapıyı açıp bizleri karşısında görünce gülümsedi.<br />
— Hoş geldiniz, çocuklar.<br />
— Hoş bulduk, Neşe teyze.<br />
Serkan biraz çekingen davranıyordu.<br />
— Şey&#8230; Deniz beni de davet edince ben de&#8230;<br />
Annem hemen elini Serkan’ın omzuna koyarak gülümsedi.<br />
— Gelmene çok sevindim Serkan&#8230; Hadi içeri geçin&#8230;<br />
İsterseniz önce mutfağa gelin. Size kek ve meyve suyu hazırladım.<br />
Dördümüz de acıkmıştık. Mutfaktaki dört kişilik masamıza oturarak, iştahla annemin yaptığı, fırından yeni çıkmış, çikolatalı keki yemeye koyulduk.<br />
— İpekçiğim, başın nasıl oldu?<br />
— İyi, teşekkür ederim. Dikişlerim alındı. Doktor hiç iz kalmayacağını söyledi.<br />
Annem eğilip onun alnına baktı.<br />
— Evet, gerçekten de çok iyi görünüyor&#8230;<br />
Keklerimizi bitirdikten sonra benim odama çıktık. İpek, Ayça ve Serkan yatağın üzerine oturdular, ben çalışma masamın önündeki sandalyeyi çektim.<br />
— Evet, nereden başlıyoruz?<br />
— En baştan tabi ki&#8230;<br />
Sahne olarak odamın tam ortasındaki boşluğu seçmiştik. Duvara dayalı yatağımın yanındaki pencerenin önünde duran çalışma masam ile karşıda, oda kapısının yanındaki giysi dolabım arasında geniş bir alan vardı. Ayça ve Serkan ortada yerlerini aldılar. İlk sahnede rol gereği, okul bahçesinde sohbet ediyor, derslerin güçlüğünden ve ödevlerden yakınıyorlardı. İpek’le ikimiz dikkatle onları izliyorduk. İpek oyunun metnini eline almıştı. Eğer takıldıkları bir yer olursa hemen hatırlatacaktı.<br />
Ama ikisi de çok iyi ezberlemişlerdi. Hiç takılmadılar. Onları izlerken, bir an aklımdan, ‘Keşke Ayça’nın yerinde ben olsaydım’ diye geçti. Sonra bu şekilde düşündüğüm için utandım. Yine en yakın arkadaşımı kıskanmıştım sanırım. O an, İpek’in sözleri kulaklarımda yankılandı:<br />
— Ayça için çok seviniyorum. En iyi arkadaşım, başrole seçildi&#8230; Onun adına çok mutluyum&#8230;<br />
İpek’e baktım. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle onları izliyordu. Nasıl her zaman bu kadar olumlu, bu kadar iyimser düşünmeyi başarabiliyordu?&#8230; ‘Ne iyi kız şu İpek’ diye geçirdim aklımdan. Ben de bundan böyle onun gibi düşünecektim&#8230;<br />
— Deniz!&#8230; Hadi senin sıran geldi&#8230;<br />
Ayça’nın sesiyle irkildim. Hemen yerimden kalktım. Birden aklıma müthiş bir fikir gelmişti.<br />
— Çocuklar, neden çıkıp bahçede prova yapmıyoruz?&#8230;<br />
Kızlar ve Serkan birbirlerine baktılar. Sonra aynı anda bağırdılar:<br />
— Harika olur!&#8230;</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112030" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_7.png" alt="" width="559" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_7.png 559w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_7-205x300.png 205w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_7-135x198.png 135w" sizes="auto, (max-width: 559px) 100vw, 559px" /></p>
<p>Koşarak merdivenlerden aşağı indik. Annem salonda gazete okuyordu.<br />
— Anne, biz bahçeye çıkıyoruz. Provamıza orada devam edeceğiz&#8230;<br />
Bahçeye çıktığımızda, ılık bir havayla karşılaştık. Mayıs ayının güzelliği, bahçedeki tüm çiçeklere yansımıştı. Bahçe demirlerine sarılmış hanımelinin taze kokusu açıkça hissediliyordu.<br />
— Ne güzel kokuyor!&#8230;<br />
Bir süre derin derin nefes alarak bahçede dolandık. Her nefeste baharı içimize çekiyor gibiydik. Bir süre sonra, neşe içinde bahçede koşmaya başladık. Sokak kapısından bahçe demirlerine kadar, yerler yemyeşil çimenlerle kaplıydı. Bahçeyi tam ortadan ikiye bölen ince taştan yolun kenarında annemin kendi elleriyle diktiği menekşeler vardı. Onlara basmamaya özen göstererek, bahçenin bir yanından öbür yanına koşup duruyorduk.<br />
— Yakaladım seni!&#8230;<br />
İpek bir yandan benden kaçıyor, bir yandan da kahkahalarla gülüyordu. O sırada yanımdan geçmekte olan Serkan’a elimi dokunduruverdim.<br />
— Ebe!&#8230;<br />
Serkan bir an şaşırdıysa da, hemen toparlanıp koşmaya başladı. Ayça’ya doğru koşuyor, Ayça ise çığlıklar atarak bahçenin köşesindeki büyük meşe ağacına tırmanmaya çalışıyordu. Tırmanmayı başaramayınca, Serkan tarafından yakalanmıştı.<br />
— Off, yaaa&#8230;. Tam tırmanıyordum&#8230;<br />
Ayça bana doğru koşmaya başladığında gülmekten ve koşmaktan nefes nefese kalmıştım. Yine de bağırarak kaçtım.<br />
— İmdaaatt!&#8230;<br />
Tam o sırada yanımdan geçmekte olan Serkan’a hızla çarptım. Serkan dengesini kaybederek yere düştü.<br />
Hem korkmuş, hem de üzülmüştüm. Hemen yanına çömeldim.<br />
— Serkan!&#8230; Serkan, iyi misin?&#8230;<br />
Serkan ellerini yüzüne kapamıştı. İyice telaşlandım. O sırada yanımıza gelmiş olan Ayça ve İpek de şaşkınlıkla bize bakıyorlardı.<br />
— Serkan&#8230; Serkan, cevap ver lütfen!&#8230;<br />
Serkan’ın ellerini tutup yüzünden çektiğimde, onun gülmekte olduğunu fark ettim. Sinirlenmiştim.<br />
— Çok kötüsün!&#8230; Ödümü patlattın!&#8230;<br />
Serkan onun için bu kadar endişelenmiş olmamdan gurur duymuştu sanki. Kızlar ise bize bakıp, anlamlı anlamlı sırıtıyorlardı. İyice sinirim bozulmuştu.<br />
— Ne gülüyorsunuz?&#8230; Benim de canım acıdı her halde, değil mi? Kolum mosmor oldu&#8230;<br />
Serkan hemen doğrulup, hafifçe kızarmış olan koluma baktı.<br />
— Yok bir şey&#8230; Çarpmanın etkisiyle kızarmıştır. Birazdan geçer.<br />
Kendimi kötü hissediyordum. Serkan için bu kadar endişelenmem, onun hoşuna gittiyse de, nedense bu beni utandırmıştı. Kollarımı kavuşturup ağaca yaslandım. Ayça ve İpek bakıştılar. Rahatsızlığımı anlamış olacaklar ki, konuyu değiştirdiler.<br />
— Eeee, provaya ne zaman başlıyoruz&#8230;<br />
— Evet, başlayalım artık. Yoksa geç olacak&#8230;<br />
Serkan bileğini ovuşturarak bize bakıyordu. Aklı hâlâ oyundaydı.<br />
— Bir tur daha oynayalım, sonra başlarız&#8230;<br />
— İyi ama, ben çok yoruldum&#8230;<br />
Ayça benim bu sözlerimi ciddiye almayarak, bana doğru geldi ve gülerek koluma dokundu.<br />
— Ebe!&#8230;<br />
Yine çığlıklar atarak koşmaya başladık. Bir süre daha bahçenin dört bir yanını koşarak dolaştık. Tam ayakta duramayacak kadar yorulmuştuk ki, annem kapıda belirdi. Elinde ince, eski bir kilim vardı.<br />
— Çocuklar, çimenlerin üzerine bu kilimi serip oturabilirsiniz&#8230;<br />
Koşarak kapıya gidip annemden kilimi aldım.<br />
— Teşekkür ederiz anne&#8230;<br />
— Teşekkür ederiz Neşe teyze&#8230; Tam zamanında geldiniz. Ayakta duramayacak kadar yorulmuştuk&#8230;<br />
Annem gülümseyerek kapıyı kapattı.<br />
— Hadi çocuklar, herkes otursun&#8230; Kilimi ağacın altına serdik.<br />
— Şurası da sahne olsun&#8230;<br />
Ayça kilimin tam önünü işaret ediyordu.<br />
— Tamam&#8230;<br />
— Ama önce biraz dinlenelim, ne olur&#8230;<br />
— Bence de&#8230;<br />
Dördümüz, fazla büyük olmayan kilimin üzerine yan yana yattık. Başımız kilimin üzerindeydi. Ama bacaklarımız dışarıda kalmıştı. Onları da umarsızca yemyeşil çimenlerin üzerine uzattık. Dalların arasından süzülen güneş ışığı gözlerimizi kamaştırmaya yetiyordu. Biz yine de ışığa aldırmadan, bulutlardan arınmış, masmavi gökyüzüne bakıyorduk. O sırada Serkan, okuduğu hikâyelerden birini bize anlatmaya başladı. Bu, çok büyük<br />
ve güzel bir şatoda yaşayan ama bir türlü mutlu olmayan bir kızın öyküsüydü. Üçümüz de sessizce onu dinledik. Hikâye sona erdiğinde bir süre hiçbirimizden ses çıkmadı. Dinlediklerimizi düşünüp, kendi yorumlarımızı katmaya çalışıyorduk. Sonra İpek sessizliği bozdu:<br />
— Deniz, senin adına çok seviniyorum&#8230; Böyle güzel bir evin olduğu için&#8230;<br />
— Teşekkür ederim&#8230;<br />
— Benim evimden öyle farklı ki&#8230;<br />
Ne demek istediğini hepimiz anlamıştık. Yavaşça dönüp yanımda yatmakta olan Ayça’ya baktım. Düşünceli görünüyordu. İpek devam etti:<br />
— Benim bir odam bile yok&#8230; Salonda uyuyorum&#8230;<br />
Kanepeye yatak yapıyor annem&#8230; Evimizin tek odası var. Orada da annem, babam ve kardeşim uyuyorlar&#8230;<br />
Zaten oda çok küçük. Ben oraya sığamam&#8230; Ama bazen güzel bir odamın olmasını çok istiyorum..<br />
Hiçbirimizden ses çıkmıyordu. Artık birbirimize bile bakmıyorduk. Herkes gözlerini gökyüzüne dikmiş, öylece duruyordu. İpek ise hayallere dalmıştı:<br />
— Büyük bir çalışma masam olsaydı&#8230; Sadece bana ait olan&#8230; Üzerinde kalemlikler, süslü biblolar&#8230; Sonra, kocaman bir giysi dolabı&#8230; Yumuşacık bir yatak ve üzerinde bebek resimleri olan, pembe, kenarları fırfırlı bir yatak örtüsü&#8230;<br />
Ayça dirseklerinin üzerinde doğruldu. Yavaş bir sesle konuşmaya başladı:<br />
— İpek, bence sana ait bir odanın olup olmaması önemli değil&#8230; Önemli olan, seni çok seven bir annebabanın olması&#8230; Onlar olmasa ne yapardın, düşünsene&#8230;<br />
Hiç evi olmayan, sokakta yaşayan çocuklar var&#8230;<br />
Üstelik onların anne-babaları da yok&#8230;<br />
Evet, Ayça doğru söylüyordu. Onun söyledikleri karşısında öyle duygulanmıştım ki&#8230; Aslında ne ablam gibi güzel saçlarımın olamaması, ne de piyeste çok küçük bir rolümün olması&#8230; Bunlar önemli değildi&#8230; Bana değer veren, beni seven bir ailem vardı&#8230; Ben de onları çok seviyordum. İşte, önemli olan buydu&#8230;<br />
Bir süre sonra toparlanıp, prova yapmaya başladık. Hepimizin aklında İpek’in söyledikleri vardı. Yine de tüm dikkatimizi oyuna vererek, var gücümüzle çalıştık.<br />
Yemek saati geldiğinde, annem bahçeye açılan kapıyı aralayarak bize seslendi:<br />
— Çocuklar, birazdan yemek hazır olacak&#8230; İsterseniz annelerinizi arayıp, yemeğe kalmak için izin alabilirsiniz.<br />
İpek kilimin üzerinden kalktı.<br />
— Yok, Neşe teyze, ben gideyim. Çok teşekkür ederim. Anneme bu akşam yardım edeceğime söz vermiştim.<br />
Geç bile kaldım&#8230;<br />
— Ayça, Serkan?&#8230; Ya siz&#8230;<br />
— Teşekkür ederim Neşe teyzeciğim. Ama annem birazdan beni almaya gelecek. Başka bir zaman kalırım.<br />
— Ben de az önce annemi aradım ve geç olmadan geleceğimi söyledim.<br />
— Peki, çocuklar&#8230;<br />
Az sonra Ayça’nın annesi onu almaya geldi. Serkan’la İpek’i de eve bırakacağını söyledi ve hep birlikte gittiler. Bahçe kapısının önünde bekleyerek onlara el salladım. İçeri girmek üzere kapıya yöneldiğimde, gözüme yerdeki çiçekler takıldı. Ne kadar güzeldiler&#8230; Rengârenk&#8230;<br />
İçlerinden birini koparıp anneme götürmek için inanılmaz bir istek duydum. O sırada annemin söyledikleri kulaklarımda yankılandı: “Deniz sakın çiçekleri koparma&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112031" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_8.png" alt="" width="417" height="383" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_8.png 417w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_8-300x276.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_8-216x198.png 216w" sizes="auto, (max-width: 417px) 100vw, 417px" /></p>
<p>Onlar ancak toprakta yaşamlarını sürdürebilirler. Koparıp suya koysan bile, birkaç gün içinde ölürler&#8230;” Ama anneme bu güzel çiçeklerden hediye<br />
etmek istiyordum. Ne olurdu sanki, birini koparıp anneme götürseydim. Çok kızar mıydı acaba? Oysa ben, onu ne kadar sevdiğimi anlatmanın en iyi yolunun bu olduğunu düşünüyordum. En sonunda dayanamayıp, en parlak renkli olanını kopardım ve doğruca mutfağa gittim.<br />
— Anne&#8230; Çiçekleri koparmamı istemediğini biliyorum. Ama sana çiçek hediye etmek istedim. Seni ne kadar çok sevdiğimi anlatabilmek için&#8230;<br />
Annem şaşırmıştı. Bir süre gülümseyen gözlerle bana baktı. Sonra yanıma gelip bana sarıldı.<br />
— Ben de seni çok seviyorum. Çiçek için teşekkür ederim. Çok güzel&#8230; Ama bir daha ki sefere, bana bir resim yapabilirsin belki&#8230; İçinde çiçekler olan&#8230; Ne dersin?<br />
Gülümseyerek başımı salladım.<br />
— Tamam&#8230;<br />
— Hadi, ellerini yıkayıp gel de beraber sofrayı kuralım. Annem küçük bir vazoya su doldururken, bir süre durup onu izledim. Dikkatimi çeken bir şey olmuştu. Çiçekleri alırken parlayan gözleri, arkasını döndüğünde bir anda donuklaşmış gibiydi sanki. Bana belli etmemeye çalıştığını ama üzgün ve endişeli olduğunu sezinliyordum.<br />
— Anne, iyi misin?<br />
Annem vazoyu masanın üzerine koydu.<br />
— Merak etme canım, iyiyim&#8230; Yalnızca&#8230; Az önce ablanın verdiği numarayı aradım. Yani Ozanların evini&#8230;<br />
Yeliz birazdan Ozan’ın babasının onu arabayla eve bırakacağını söyledi. Ama&#8230; Ama sesi çok kötüydü. Neler olduğunu merak ediyorum&#8230;<br />
Ben de meraklanmıştım. Annemi daha fazla endişelendirmemek için, okul çıkışında ablam ve Ozan ağabeyin ne kadar üzgün göründüklerini söylemedim.<br />
Doğruca odama giderek, etrafı topladım. Sonra banyoya girdim, elimi, yüzümü yıkadım ve mutfağa indim.<br />
Annem dalgın dalgın ocaktaki tencereyi karıştırıyordu. Dolaba uzanıp tabaklarımızı çıkardım. Tam çekmeceden çatal, bıçakları çıkaracaktım ki zil çaldı. Hemen kapıya koştuk. Gelen ablamdı. İçeri girdiğinde ikimiz de gözlerinin ağlamaktan kızarmış olduğunu fark ettik. Annem telaşla atıldı:<br />
— Yeliz, ne oldu?<br />
Ablam çantasını yere bırakarak, portmantonun kenarına oturdu. İkimiz de merak ve endişeyle ona bakıyorduk. Yeliz üzgün bir sesle konuştu:<br />
— Ozan’la Oya’nın annesi&#8230; Yıllardan beri tedavi edilemeyen bir hastalığı varmış. Sürekli hastaneye gidip gelirmiş&#8230; Bazen günlerce hastanede kalırmış. Oya, bunu kimsenin bilmesini istemediği için, Ozan bugüne kadar okuldaki hiçbir arkadaşına söyleyememiş. Sadece müdür ve bazı öğretmenler biliyorlarmış. Annemle ikimiz şaşkınlıktan ne diyeceğimizi bilemedik. Ayşe Öğretmenin neden bazen Oya’yı kenara çekip sessizce konuştuğunu, neden onun davranışlarına fazla tepki göstermediğini anlamıştım. Annemin yüzüne baktım. Her zaman parlayan, ışıl ışıl, mavi gözleri donuklaşmıştı sanki. Çok üzülmüştü. Yeliz’e doğru eğilip ona sarıldı.<br />
— Canım, biliyorum, bu çok üzücü&#8230; Hadi gel içeri, salonda oturup konuşalım.<br />
Birlikte salona geçtik. Yeliz koltuğa çöktü. Ozan’ın bu üzüntüsünü paylaşmak onu sarsmıştı besbelli. Ozanlara gittiğinde evde sadece Ozan ve Oya’nın olduğunu, Ozan’ın babasının, annesiyle birlikte hastanede olduğunu anlattı. Annem bunu duyunca hemen atıldı:<br />
— Ozan ve Oya istedikleri zaman bizde kalabilirler&#8230;<br />
— Sağ ol, anne. Ama babası bu akşam annesini<br />
hastaneden çıkarıp eve getirecekmiş. Onları bekleyeceklerdi. Oya’yı düşündüm. O güne kadar, neden bu kadar öfkeli, hırçın ve somurtkan olduğunu  anlayamamıştım.<br />
‘Oysa ki pek çok üzüntüler yaşıyormuş. Neden bizimle paylaşmadı acaba?’ diye düşündüm. Belki de bunu başaramamıştı. Biliyordum ki insan bazen kendisini çok rahatsız eden bir duyguyu, başkalarıyla paylaşmaktan çekiniyordu. Tıpkı benim, bazen Ayça’ya ya da ablama duyduğum kıskançlık gibi&#8230; Bu duygular da beni çok rahatsız ediyordu. Ve ben de bunları kimseyle paylaşamamıştım. O akşam yine Yeliz’in odasına gittim. Ozan’ın onun<br />
en yakın arkadaşı olduğunu ve o gün öğrendiklerinden çok etkilendiğini biliyordum. Doğrusu, en yakın arkadaşım olmasa da, ben de Oya için aynı üzüntüyü duyuyordum. Odasından içeri girdiğimde, Yeliz yine dalgın bir şekilde yatağında yatıyordu. Beni görünce doğrulup yatakta yer açtı. Hemen gidip yanına oturdum.<br />
— Çok üzgün olduğunu biliyorum. Onun için sana bakmaya geldim.<br />
— Sağ ol&#8230;<br />
Biraz durduktan sonra yavaş bir sesle konuşmaya devam etti:<br />
— Deniz, sana son zamanlarda biraz ters davrandığımı biliyorum. Ama inan, sebebini ben de bilmiyorum&#8230;<br />
Sadece, bazen kendimi gerçekten kötü hissediyorum.<br />
— Önemli değil&#8230; Annem bunun, büyümekle ilgili bir şey olduğunu söylüyor. Bazen böyle olabilirmiş&#8230;<br />
Normalmiş&#8230; Bana da olacakmış&#8230;<br />
— Biliyorum. Yine de seni üzdüysem, özür dilerim.<br />
— Sorun değil&#8230; Şey&#8230;<br />
Bir an duraksadım. Yeliz kendisini rahatsız eden bir duygusunu benimle paylaşmıştı. Ben de beni rahatsız eden şeyi onunla paylaşmak istiyordum.<br />
— Evet?&#8230;<br />
— Şey&#8230; Yeliz&#8230; Beni rahatsız eden bir şey var&#8230;<br />
— Ne o?<br />
— Bir duygu&#8230;<br />
— Nasıl bir duygu?<br />
— Ben&#8230; Ben bazen senin her şeyi çok iyi yapmanı, çok güzel ve çok başarılı olmanı kıskanıyorum sanırım&#8230;<br />
Yeliz dikkatle bana bakıyordu. Devam ettim:<br />
— Ama çok kısa bir süre için&#8230; Sonra hemen geçiyor&#8230;<br />
Ama ben&#8230; Ben yine de bu duygu yüzünden kendimi suçlu hissediyorum&#8230;<br />
Önüme baktım. Bunları itiraf etmiş olmaktan dolayı hem rahatlamış hem de biraz utanmıştım. Yeliz bir süre hiçbir şey demeden bana baktı. Sonra birdenbire bana sarıldı. Ben de kollarımı sıkıca onun boynuna doladım.<br />
Birkaç dakika öylece kaldık. Ayrıldığımızda ikimizin de gözleri dolmuştu.<br />
— Deniz, benim kardeşim olduğun için çok mutluyum&#8230;<br />
Senin ara sıra beni kıskanman, beni beğendiğin içindir&#8230; Ben senden üç yıl önce dünyaya geldim ve bu yüzden senden daha çabuk büyüyüp gelişiyorum. Bu yüzden bazen kıskanıyorsundur&#8230; Bunu kafana takma, tamam mı?<br />
Ablamın sulanmış gözlerine baktım. Onu ne kadar çok sevdiğimi, o an çok daha iyi anlamıştım.<br />
— Tamam, dedim alçak bir sesle.<br />
O gece yine ablamın yatağında uyuyakaldık. Ertesi sabah annem bizi uyandırmaya geldiğinde, bu kez çok şaşırmadı.<br />
— Hadi kızlar, kalkın&#8230; Geç kalacaksınız&#8230;<br />
On beş dakika sonra kahvaltı sofrasındaydık. Babam kızarmış ekmeğe tereyağı sürüp bana uzattı.<br />
— Teşekkür ederim&#8230;<br />
Bir sonraki dilimi de ablam için hazırlamıştı.<br />
— Yeliz, bu sabah biraz daha iyi misin?<br />
— İyiyim baba, sağ ol&#8230; Dün Ozan’ın durumu beni çok üzmüştü. Bu sabah daha iyiyim. Güçlü olmalı ve arkadaşıma destek olmalıyım diye düşünüyorum&#8230;<br />
— Doğru. Ona moral vermelisin&#8230; Belki dün akşam annesi eve geldiğinde, biraz daha düzelmiştir.<br />
— Belki&#8230;<br />
Annem bardaklarımıza çaylarımızı doldururken her zamankinden daha durgundu. Belli ki düşünceliydi. Yavaş bir sesle konuştu:<br />
— Dün geceden beri, sağlıklı olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Ama ancak hasta olduğumuzda ya da etrafımızda bir hastalık olduğunda bunun farkına varıyoruz&#8230;<br />
Babam, annemi onaylarcasına başını salladı.<br />
— Haklısın. Bazen kendimize yeterince iyi bakmıyoruz…<br />
O gün babam bizi arabayla okula bıraktı. Okulun kapısından içeri girerken, Oya ile karşılaştığımda ne yapacağımı, ne diyeceğimi düşünüyordum. Artık konuyu bildiğimin farkındaydı. Peki ben şimdi Oya’ya ne diyecektim?&#8230;<br />
Ders başladığında İpek ve Ayça bendeki dalgınlığın farkına varmış olacaklar ki sürekli bana bakıp duruyorlardı. Ayça kulağıma doğru eğilip fısıldadı:<br />
— Deniz, iyi misin?<br />
Sadece başımı sallamakla yetindim. Zil çaldığında İpek ve Ayça hemen yanıma geldiler.<br />
— Bugün sende bir gariplik var, dedi Ayça. İpek onayladı:<br />
— Bence de&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112032" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_9.png" alt="" width="479" height="494" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_9.png 479w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_9-291x300.png 291w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_9-192x198.png 192w" sizes="auto, (max-width: 479px) 100vw, 479px" /></p>
<p>Oya ile konuşmadan onlara herhangi bir şey söylemem imkânsızdı. Ondan izin almadan böyle bir şeyi anlatmam doğru olmazdı.<br />
— Şey&#8230; Biraz canım sıkılıyor bugün&#8230;<br />
— Neden?<br />
— Bilemiyorum&#8230;<br />
Söyleyecek bir şey bulamamıştım. Yalan söylemek de istemiyordum. Canımı başka neyin sıkabileceğini düşündüm.<br />
— Şey&#8230; Piyes yüzünden galiba&#8230;<br />
Ayça endişeyle bana baktı. Tahmin yürütmeye çalışıyordu.<br />
— Rolünü az buldun, onun için değil mi?<br />
Çaresizce başımı salladım. O anda canımı sıkan konu bu değildi ama haftalardır kafama takılan buydu.<br />
İpek’le daha önce bu konuyu konuşmuştuk. İpek düşüncelerini yineledi.<br />
— Bence, sahnede hep birlikte olmamız yeterli&#8230;<br />
Hem hepimizin rolü önemli&#8230; Birimiz bile olmasak, oyun bozuluyor, öyle değil mi?<br />
Ayça hemen atıldı:<br />
— Evet&#8230; Hani bir gün İpek hastalanıp okula gelmemişti ya, hatırlıyor musun öğretmen o gün prova yapmamıştı, İpek yok diye&#8230; Demek ki onun rolü de<br />
çok önemli&#8230;<br />
İpek beni ikna etmeye çalışırcasına devam etti:<br />
— Sahnede beş dakika da kalsan, bir saat de kalsan, aynı heyecanı yaşıyorsun zaten. Önemli olan da bu&#8230;</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Arkadaşlarımı çok seviyordum. Beni inandırmak, moralimi düzeltmek için çabalıyorlardı. Bu konuda kesinlikle ikna olmuştum. İkisine de gülümseyerek baktım.<br />
— Teşekkür ederim&#8230; Çok teşekkür ederim&#8230; Gerçekten&#8230;<br />
Şimdi daha iyiyim&#8230;<br />
Üçümüz birbirimize sarıldık. Tam o sırada, Oya’nın karşıdan geldiğini fark ettim. Başı öne eğik, dalgın dalgın yürüyerek geçip gitti yanımızdan.<br />
— Kızlar, bir dakika&#8230; Benim halletmem gereken bir işim var. Hemen geleceğim.<br />
İpek ve Ayça’nın şaşkın bakışları eşliğinde, doğruca Oya’nın peşinden gittim. Oya, bahçenin en uzak köşesindeki ağacın altında durdu. Yavaşça yanına yaklaştım.<br />
Beni görünce hiçbir tepki göstermedi. Boş gözlerle etrafına bakmaya devam etti.<br />
— Oya, seninle biraz konuşmak istiyorum&#8230;<br />
Cevap vermedi. Buz gibi soğuk bakışlarında en ufak bir kıpırtı bile olmamıştı. Konuşmaya devam ettim:<br />
— Dün akşam ablamla konuştum. Bana annenden söz etti. Ağabeyin anlatmış. Çok üzüldüm&#8230; Eğer sizin için yapabileceğimiz bir şey varsa, yardıma hazırız. Sana bunu söylemek istedim&#8230;<br />
Bir süre Oya’dan hiç ses çıkmadı. Sonra bakışlarını hiç bana çevirmeden, alçak bir sesle konuştu:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112033" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_10.png" alt="" width="430" height="449" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_10.png 430w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_10-287x300.png 287w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_10-190x198.png 190w" sizes="auto, (max-width: 430px) 100vw, 430px" /></p>
<p>— Kimsenin yapabileceği bir şey yok&#8230;<br />
Annesinin hastalığını kastediyordu. Ozan’ın söylediğine göre henüz bir çaresi bulunamamıştı.<br />
— Belki annenin hastalığı için bir şey yapamayız ama ağabeyin ve senin için yapabileceğimiz bir şeyler olabilir.<br />
— Ne gibi?<br />
— Belki bazen bizim eve gelebilirsiniz&#8230; Yani, baban annenle birlikte hastanede olduğu zamanlar&#8230; Ya da ara sıra seninle konuşabiliriz&#8230; Belki olanları anlatmak sana iyi gelir&#8230;<br />
Oya, gözlerini diktiği noktadan hiç ayırmadı. Neler hissettiğini yüz ifadesinden anlayamıyordum. Ama konuşmaya başladığında sesinin titrediğini fark ettim.<br />
— Bu konuyu konuşmak istemiyorum. Hiç kimseyle&#8230;<br />
— Tamam. Sen istemediğin sürece konuşmayız. Ama yine de bize gelebilirsin&#8230; Başka şeylerden söz ederiz&#8230; Hem biliyor musun, eminim bizim kızlar da<br />
seninle birlikte olmak isteyeceklerdir. Aslında bilmiyordum. İpek ve Ayça’nın, Oya ile birlikte olmak isteyeceklerinden emin değildim. Ona karşı<br />
benim kadar hoşgörülü olmayabilirlerdi. Oya birden bana döndü:<br />
— Onlara anlattın mı?<br />
— Hayır. Böyle bir konuyu senden izinsiz anlatmam. Ama bence onlar da sır saklayabilirler. Eğer istersen&#8230;<br />
Aklıma gelen şeyi söyleyip söylememekte kararsızdım. Ama sonra dayanamadım:<br />
— Oya, neden bunu herkesten saklıyorsun ki? Bence bu üzüntünü başkalarıyla paylaşırsan, her şey daha kolay olur&#8230;<br />
Oya’nın bakışlarında ilk kez bir değişiklik hissettim.<br />
Omuzları çöktü, başını öne eğdi. Buz gibi bakışları yok olmuştu sanki. Gözleri doldu.<br />
— Annem ilk hastalandığında, bunu bize hiç belli etmedi. Hep bizden sakladı. Galiba güçlü görünmek istiyordu. Madem o öyle istiyor, o zaman ben de annemin güçlü görünmesini istiyorum. Bu yüzden kimseye söylemiyorum&#8230;<br />
Ne diyeceğimi bilemedim. Söylediklerinde yanlış bir şeyler olduğunu hissediyordum ama anlatmak çok güçtü.<br />
Oya dönüp bana baktı. İlk kez kendini beğenmiş, kibirli tavırlarından eser yoktu. Çok üzgün görünüyordu.<br />
— Hem eğer söylersem, çocuklar bana acıyan gözlerle bakacaklar. Bunu istemiyorum&#8230;<br />
O güçlü, kibirli, soğuk görünümünün ardında, aslında ne kadar kırılgan bir yapısı olduğunu görmek beni şaşırtmıştı.<br />
— Oya, arkadaşlık bu değil&#8230; Yani arkadaşlar birbirine acımazlar ki&#8230; Birbirleri için üzülürler&#8230; Tam olarak anlatamıyorum ama bu acımaktan farklı bir şey&#8230;<br />
Duygularımı, düşüncelerimi anlatmakta zorlanıyordum. Ama ne olursa olsun, ona yardım etmeliydim. Konuşmaya devam ettim:<br />
— Bence bu şekilde soğuk davranıp, onlardan kaçarak, sana öfke duymalarına sebep oluyorsun&#8230;<br />
— Acımalarından iyidir&#8230;<br />
— İyi de, mutlaka ikisinden birini yapmaları gerekmiyor, değil mi? Bence yanlış düşünüyorsun. Seninle dost olabilirler. Yani sen bu şekilde davranmadığın sürece&#8230;Oya düşünceliydi. Bir süre konuşmadan durduk.<br />
Sanki haklı olduğumun farkında gibiydi.<br />
— Aslında&#8230; Ben diğer çocuklardan o kadar uzak<br />
kaldım ki&#8230; Şimdi tekrar arkadaşlık kurmak zor geliyor&#8230;<br />
— Ben sana yardım ederim. Önce İpek ve Ayça ile dost olarak başlayabilirsin&#8230; İkisi de çok iyi kızlardır&#8230;<br />
Ama bence içinde bulunduğun durumu onlara kendin anlatmalısın.<br />
Oya şüpheyle bana baktı.<br />
— Öyle mi diyorsun?<br />
— Evet, kesinlikle&#8230;<br />
Tam o sırada zil çalınca konuşmamız öylece sona erdi.<br />
O gün okul çıkışında Ayça, İpek ve Oya’yı bizim eve davet ettim. Ayça ve İpek bunu şaşkınlıkla karşıladılar.<br />
Bense hiçbir açıklama yapmadım. Annem eve arkadaşlarımı getirmeden önce ona haber vermemi isterdi.<br />
‘Evde işim olabilir, evimizin durumu uygun olmayabilir’ derdi. Ama böyle özel bir durumda bana anlayış göstereceğini düşünüyordum. Böylece dördümüz eve doğru yola koyulduk. Yeliz ve Ozan her zaman olduğu gibi, biraz ilerimizde yürüyorlardı. Ozan ikide bir, dönüp Oya’ya bakıyordu. Belli ki, arkadaşlarıyla birlikte olmasına şaşırmıştı. Bu işte benim parmağım olduğunu anlamıştı ama yine de bunu bu kadar çabuk başaracağımı düşünmemişti sanırım. Bizim evin sokağına geldiğimizde Ozan bizimle vedalaşarak ayrıldı. Az sonra beşimiz kapının önünde, annemin yaklaşan ayak seslerini<br />
dinleyerek bekliyorduk. Arkadaşlarımı eve habersiz getirdiğim için içimde hafif bir suçluluk duygusu vardı. Annem kapıyı açıp da karşısında beş kişi görünce önce biraz şaşırdı ama Oya’yı fark edince durumu anlamış olacak ki, hemen atıldı:<br />
— Ooo, kızlar, hepiniz hoş geldiniz&#8230; Sizi böyle bir arada görmek ne güzel!<br />
İçeri girdik. Çantalarımızı bırakırken Yeliz kulağıma eğilip fısıldadı:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112034" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_11.png" alt="" width="537" height="383" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_11.png 537w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_11-300x214.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_11-278x198.png 278w" sizes="auto, (max-width: 537px) 100vw, 537px" /></p>
<p>— Siz yukarı çıkın, ben anneme durumu anlatırım&#8230;<br />
İpek, Ayça, Oya ve ben, hep birlikte benim odama gittik. İpek ve Ayça yatağın üzerine oturunca, bu kez çalışma masamdaki sandalyeyi Oya’ya vererek, yere oturdum. İpek ve Ayça neler olduğunu bir türlü anlayamamışlardı.<br />
Yola çıktığımızdan beri beni dürtüyor, kaş göz hareketleri yapıp duruyorlardı. Ama ben eve varıncaya kadar onların sorularını cevapsız bırakmayı<br />
yeğlemiştim. Her şeyi Oya’dan duymalarının daha iyi olacağını düşündüm.<br />
Oya nasıl başlayacağını bilemiyordu. ‘Ona yardım etmem gerek,’ diye aklımdan geçirdim ve kızların meraklı bakışlarına aldırmadan, söze girdim:<br />
— Oya’nın ailesiyle ilgili özel bir durum var&#8230; Size bunu anlatmak istiyor&#8230;<br />
Oya anlatmaya başladığında kızlar önce bir anlam veremeden ona bakıyorlardı. Annesinin hastalığını öğrendiklerinde ise hem şaşırdılar, hem üzüldüler.<br />
— Yani tedavi edilemiyor mu?<br />
— Henüz edilemiyor&#8230;<br />
Konuşmanın geri kalanında kızlar sorular sordular. Oya ise soğukkanlılıkla onlara cevap verdi. İpek de benim gibi düşünüyordu.<br />
— Peki neden bunları daha önce bize anlatmadın?&#8230;<br />
Oya bana verdiği cevabın aynısını ona da verdi. Ama hemen ardından ekledi:<br />
— Deniz’le bu konuyu konuştuk. Hata yaptığımın farkına vardım. Üstelik sadece bunları anlatmamakla değil, size sebepsiz yere kötü davranmakla da ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım&#8230; Ama galiba biraz geç oldu&#8230; Çok üzgünüm&#8230;<br />
Odada kısa bir sessizlik oldu. İpek ve Ayça bana baktılar. Sanki o anda, aramızda sessiz bir anlaşma oldu. Üçümüzün de aynı şeyleri hissettiğinden emindim.<br />
Hemen atıldım:<br />
— Bence geç değil&#8230; Önemli olan bundan sonrası&#8230;<br />
Üçümüz de sana yardım etmeye hazırız&#8230; Değil mi kızlar?<br />
Ayça ve İpek hemen onayladılar.<br />
— Evet&#8230;<br />
Bundan sonra bizimle bütün üzüntülerini, sıkıntılarını paylaşabilirsin&#8230;<br />
Ve o anda, hepimizi hayrete düşüren bir şey oldu. Oya hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yüzündeki ifadeyi bir an bile değiştirmeyen, o sert bakışlı kız gitmiş, yerine duygu dolu biri gelmişti.<br />
— Hepinizden özür dilerim&#8230; Bu kadar iyi davranılmayı hak etmedim ben&#8230; Sizler&#8230; Çok iyisiniz&#8230;. Çok teşekkür ederim&#8230;<br />
Bir an ne yapacağımızı bilemedik. Öylece bakakaldık. İpek kalkıp Oya’nın yanına gitti ve ona sarıldı.<br />
— Ağlama ne olursun&#8230; Ne kadar üzgün olduğunu biliyoruz&#8230; Hadi, lütfen ağlama&#8230;<br />
Oya doğruldu. Ağlamaktan şişmiş gözlerini İpek’e çevirerek konuştu:<br />
— Senin için, o benim arkadaşım değil, demiştim&#8230;<br />
Kaybolan cüzdanım için seni suçlamıştım&#8230; Şimdi bunları söylediğim için o kadar utanıyorum ki&#8230;<br />
İpek tekrar ona sarıldı. Oya bir süre daha ağladıktan sonra yavaş yavaş sakinleşmeye başlamıştı. Tam o sırada annem kapıyı tıkladı. Oya’nın şişmiş gözlerine bakınca durumu hemen anlamıştı. Ortamı değiştirmenin tam sırasıydı.<br />
— Kızlar, sıcak çörek ve kurabiyeler sizi bekliyor&#8230;<br />
Hadi aşağı gelin, dedi gülümseyerek. Birbirimize bakıp güldük. Annemin zamanlaması harikaydı. İpek, Oya’ya elini uzatarak onu sandalyeden<br />
kaldırdı. Ayça da benim ellerimi tutup yerden kalkmama yardım etti. Merdivenlerden inerken anlayışlı bir ailem ve yakın dostlarım olduğu için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm.<br />
Pazartesi günü okula giderken her zamankinden daha mutluydum. Şarkı söyleyerek giyinirken odamın kapısı vuruldu. Yeliz başını içeri uzattı.<br />
— Gelebilir miyim?<br />
— Tabi&#8230;<br />
Yeliz içeri girip kapıyı kapattı.<br />
— Dün akşam Ozan’la telefonla konuştum. Doktorlar yurt dışından gelen, yeni bir ilacı deniyorlarmış. Annesi şimdi daha iyiymiş. Ayrıca Ozan, Oya’nın son bir iki gün içinde çok değiştiğini ve bunun senin sayende olduğunu söyledi&#8230;<br />
Gülümsedim. ‘Eğer gerçekten Oya’ya bu kadar yardım edebildiysem, ne mutlu bana,’ diye düşündüm. Yeliz devam etti:<br />
— Çok iyi bir iş başardın&#8230; Seninle gurur duyuyorum. Yeliz yanıma gelip bana sarıldı. Ben de kollarımı sıkıca onun boynuna doladım. O sırada aşağıdan annemin sesi duyuldu:<br />
— Kızlar, beş dakikaya kadar kahvaltıda olmazsanız geç kalacaksınız!&#8230;<br />
O hafta, hepimizin dönem projelerini teslim etmesi gerekiyordu. Her dönem öğretmenimiz her birimize farklı araştırma konuları verirdi. Bizler de o konuda araştırma yapar ve geniş kapsamlı bir proje hazırlayıp, günü geldiğinde tüm sınıfa sunardık. Bir sonraki gün benim sunum yapmam gerekiyordu. Her şeyim hazırdı. Birkaç ufak tefek değişiklik yapacaktım sadece. O gün okul çıkışında Oya’yı bir ağacın altında kendi kendine söylenirken bulduk.<br />
— Oya hayrola?&#8230;<br />
— Ne oldu, söylesene?&#8230;<br />
Oya öfkeli bir yüz ifadesiyle bakıyordu.<br />
— Kendi kendime kızıyordum&#8230;<br />
— Neden?<br />
— Beş gün sonra projemi teslim etmem gerekiyor.<br />
Ama ben daha hiçbir şey yapamadım. Birbirimize baktık. Beş günlük bir sürede böyle bir projeyi yetiştirmesi çok zordu. Belki de imkânsızdı. İpek<br />
pek de emin olmayan bir sesle konuştu:<br />
— Dur, hemen umutsuzluğa kapılma&#8230; Bir şekilde yetiştiririz.<br />
Ayça ve ben de başımızı salladık. Aslında ben umutsuzluğa kapılmıştım bile&#8230; Beş günde böyle bir projeyi yetiştirmek imkânsız gibi görünüyordu. Hepimiz projelerimiz için haftalarca araştırma yapmıştık. İpek, Oya’nın omzuna dokundu.<br />
— Hadi toparlan biraz&#8230; Hemen işe koyulalım.<br />
Dördümüz aramızda iş bölümü yapacağız. Beş günde bitireceğiz.<br />
İpek gitgide, kendinden daha emin bir tavırla konuşmaya başlamıştı. Ayça ile bakıştık. Ayça da benimle aynı şeyleri düşünüyor olacaktı ki bana başıyla ‘Ne yapacağız?’<br />
der gibi bir işaret yaptı. Ben hemen atıldım:<br />
— Hadi bize gidelim ve plan yapalım&#8230;<br />
Yine anneme önceden haber verememiştim. Ama bu da özel bir durumdu. Ne yapacağımızı aramızda tartışarak eve vardık. O gün ablam okul çıkışında arkadaşlarıyla kitapçıya gideceği için aramızda yoktu.<br />
Annem kapıyı açıp, dördümüzü karşısında görünce bu kez şaşırmadı:<br />
— Merhaba çocuklar&#8230;<br />
— Anne, Oya dönem projesini tek başına yetiştiremeyecek. Ona yardım etmemiz gerek&#8230; Bizde çalışabiliriz, değil mi?<br />
Annem o sıcacık gülümsemesiyle başını salladı.<br />
— Elbette çalışabilirsiniz&#8230;<br />
Önce İpek ve Ayça’nın annelerini arayarak, bizde olduklarını, onları akşam evlerine bırakacağımızı söyledik. Oya, Ozan’a haber vermişti zaten. Evleri bizimkinden fazla uzak olmadığı için, akşam Ozan gelip onu bizden alacaktı. Odama girdiğimizde, hemen kitaplarımızı açıp, araştırmanın konu başlıklarını çıkardık. Benim bilgisayarımdan internete bağlanarak, konu başlıklarıyla ilgili bilgi topladık. Oya’yla ben bilgisayarın başında<br />
araştırma yaparken, İpek ve Ayça da bulduğumuz bilgileri not ediyorlardı. Farkına varmadan saatler geçti. Annem kapıyı tıklayıp yemeğin hazır olduğunu söylediğinde hepimizin yorgunluktan gözleri kızarmıştı. Annem bize bakıp gülümsedi.<br />
— Mola verme zamanı gelmiş gibi gözüküyor&#8230; Yeliz ve babam da eve gelmişlerdi. Masada yedi kişi olmuştuk. Neyse ki, yemek masamız yeterince büyüktü.<br />
Kalabalık sofralara bayılırdım. Neşe içinde yemeğimizi yedik. İlk kez Oya’nın yüzü gülüyordu. Babam bize bakarak,<br />
— Üzerinde çalıştığınız proje ne ile ilgili?<br />
— Suyun, dünya üzerindeki döngüsü&#8230; Yani buharlaşması, havaya karışıp sonra yeniden yağmur olarak yere inmesi&#8230;<br />
Ağzımdaki lokmayı aceleyle yutarak ekledim:<br />
— Ayrıca, dünyada suyun biriktiği yerler&#8230; Ve buralarda yarattığı değişiklikler&#8230;<br />
— Hmmm&#8230; İlginç bir konu&#8230;<br />
— Biraz daha pilav isteyen var mı? diye sordu annem. İpek biraz çekinerek tabağını uzattı.<br />
— Şey&#8230; Ben biraz daha alabilir miyim?&#8230; Çok güzel olmuş da&#8230;<br />
— Tabi ki&#8230; Afiyet olsun&#8230;<br />
— Ellerinize sağlık&#8230;<br />
Yemeğimiz biter bitmez hemen projenin başına geri döndük. Bir saat kadar daha çalıştık. Çok yorulmuştuk. Ozan, Oya’yı almaya geldiğinde, biz de babamla, Ayça ve İpek’i evine bırakmak üzere yola çıktık. Yorucu ama verimli bir akşam geçirmiştik. Projenin yetişmesi konusunda, eskisinden daha umutluydum&#8230;<br />
— Hangi taşı alayım?&#8230;<br />
Ayça kayanın üzerinde durmuş bize bakıyordu. Ertesi gün Oya, yapacak olduğu sunumda, suyun kayalar üzerindeki etkisinden de söz edecekti. Deniz kenarına gidip birkaç tane değişik taş toplamaya karar vermiştik. Projenin etkili olması için her yolu deneyecektik. Oya, deniz kenarındaki büyük kayaların üzerine doğru dikkatle bakıyordu.<br />
— Bak&#8230; Şu köşedeki büyük taş nasıl?&#8230;<br />
— Çok güzel&#8230;<br />
Ayça tam taşı almak için uzanmıştı ki birden ayağı kaydı. İpek, Oya ve ben ona ellerimizi uzattık ama tutamadık. Ayça kayanın üzerine boylu boyunca uzandı.<br />
Acıyla bağırdı:<br />
— Bacağım!&#8230; Bacağım çok acıyor!&#8230;<br />
Hepimiz korkmuştuk. İpek dikkatli adımlarla Ayça’nın yanına gidip yanına çömeldi. Oya’ya döndüm:<br />
— Siz Ayça’nın yanında kalın. Ben yola çıkıp yardım getireceğim.<br />
Hemen kayaların yanından ayrılarak yola çıktım ve geçen ilk arabayı durdurdum. Korku ve heyecandan nefes nefese kalmıştım.<br />
— Lütfen!&#8230; Lütfen yardım edin!&#8230;<br />
Arabanın şoförü elli yaşlarında, gözlüklü, güler yüzlü bir adamdı.<br />
— Hayrola kızım&#8230; Dur, sakin ol!</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112035" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_12.png" alt="" width="578" height="814" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_12.png 578w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_12-213x300.png 213w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_12-141x198.png 141w" sizes="auto, (max-width: 578px) 100vw, 578px" /></p>
<p>Bir çırpıda olanları anlattım. Adam bunu duyar duymaz hemen arabadan indi. Doğruca Ayça’nın yanına giderek onu kucakladığı gibi arabasına bindirdi.<br />
— Çocuklar, ben arkadaşınızı iki sokak ötedeki hastaneye götürüyorum&#8230; Yerini biliyorsunuz, değil mi?<br />
Oya ve ben başımızı salladık.<br />
— Peki sizler yakında mı oturuyorsunuz?&#8230;<br />
Yine başımızı salladık. Ben az ilerideki sokağı işaret ettim.<br />
— Şurada oturuyoruz&#8230;<br />
— Tamam. Siz hemen gidip arkadaşınızın anne babasına haber verin. Ben onlar gelinceye kadar orada beklerim&#8230;<br />
Bu sırada İpek, Ayça’nın yanına binmişti bile.<br />
— Ben de onunla gideyim&#8230;<br />
Araba hızla uzaklaşırken, Oya ve ben hâlâ şaşkın şaşkın arkalarından bakıyorduk.<br />
— Oya, yürü hadi&#8230; Gidip Ayça’nın annesiyle babasına haber verelim&#8230;.<br />
Bizim evin kapısını çaldığımızda içeriden annemin sesinin geldiğini fark ettik. Mutfakta bir yandan yemek hazırlıyor, bir yandan da kendi kendine şarkı söylüyordu. Az sonra gülümseyerek kapıyı açtı. Sanki benim geldiğimi anlamış gibiydi. Ama yüzümüzdeki korku dolu ifadeyi görünce donup kaldı.<br />
— Deniz, kötü bir şey mi oldu?&#8230;</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Başımı salladım. Aceleyle içeri girip anneme olanları anlattık. Annem hemen telefon defterine sarıldı.<br />
Ayça benim en yakın arkadaşım olduğu için, annelerimiz de sık sık konuşurlardı. Telefonu çevirirken ona baktığımda, ne kadar üzgün ve telaşlı olduğunu sezdim.<br />
— Alo!.. Ayla Hanım&#8230; Ben Deniz’in annesiyim&#8230;<br />
Bizim kızlar, proje için taş toplamaya gitmişlerdi ya&#8230; O sırada Ayça düşmüş&#8230; Bacağı biraz zedelenmiş sanırım&#8230; Bizim sokağın az ilerisindeki hastaneye götürmüşler&#8230;<br />
İsterseniz siz hemen çıkın&#8230; Ben de çıkıyorum&#8230;<br />
Bizim eve çok yakın&#8230; Ben daha kısa sürede ulaşabilirim&#8230;<br />
Annem telefonu kapattığında yalvaran gözlerle ona bakıyordum.<br />
— Anne, ne olur biz de gelelim&#8230;<br />
— Arkadaşınız için çok endişelendiğinizi biliyorum&#8230;<br />
Ama böyle bir durumda, sizin hastaneye gelmeniz doğru olmaz. Ben hemen gidip geleceğim ve size en kısa zamanda haber getireceğim&#8230;<br />
Annem odasında ders çalışmakta olan ablama seslendi. Yeliz aşağı geldiğinde yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu anlamıştı. Endişeli bir sesle sordu:<br />
— Ne oldu anne?&#8230;<br />
Annem ona durumu anlattı. Kendisi gelinceye kadar birlikte oturmamızı söyledi ve aceleyle çıktı. Zaman geçmek bilmiyordu. Yeliz, Oya ve ben televizyonun karşısında oturuyorduk. Ben ne izlediğimin farkında bile değildim. Sadece ekrana boş boş bakıyordum. Aklım Ayça’daydı. Oya’nın sesiyle irkildim:<br />
— Acaba bacağı kırılmış mıdır?<br />
— Bilmiyorum&#8230;<br />
Oya’nın gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark ettim. Sessizce ağlıyordu.<br />
— Oya, ağlama lütfen&#8230;<br />
Yeliz bunu duyunca yerinden kalkıp Oya’nın yanına geldi.<br />
— Oya, merak etme&#8230; Arkadaşınız iyileşecek&#8230; Oya sessizliğini bozup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.<br />
— Benim yüzümden oldu&#8230; Ben projemi zamanında yapsaydım, sizin yardım etmenize gerek kalmayacaktı&#8230;<br />
Kendim yapacaktım ve Ayça’nın başına da bunlar gelmeyecekti&#8230;<br />
Bir an düşündüm. Oya’nın dedikleri bir bakıma doğruydu. Ayça, Oya’nın projesi daha güzel olsun diye, taş toplamayı ve sunum sırasında göstermeyi teklif etmişti.<br />
Böylece kıyıya gitmiştik. Ama Ayça, başına gelenler için Oya’yı suçlamazdı. Bundan emindim.<br />
— Oya, merak etme&#8230; Ayça seni suçlamaz&#8230; Oya kıpkırmızı olmuş gözlerini bana çevirdi.<br />
— Biliyorum. Ama ben kendimi suçluyorum&#8230; Keşke projeye zamanında başlasaydım&#8230; Şimdiye çoktan bitirmiş olurdum&#8230; O zaman bütün bunlar olmazdı&#8230;<br />
Yeliz ile birbirimize baktık. Oya’yı nasıl teselli edeceğimizi bilemiyorduk. Tam o sırada kapı çalındı. Telaşla kapıya koştuk. Gelen annemdi. Bize vereceği haberleri merak ediyorduk.<br />
— Çocuklar haberler çok iyi değil&#8230; Ayça’nın bacağı kırılmış. Bacağını alçıya aldılar. Altı hafta alçıda kalacakmış&#8230;<br />
Birbirimize baktık. Oya, omuzları çökmüş bir şekilde portmantonun kenarına oturdu. Annem onun ne kadar üzgün olduğunu görünce, onu teselli etmeye çalıştı.<br />
— Ama her olayın iyi tarafından bakmak gerek&#8230;<br />
Daha kötüsü de olabilirdi&#8230; Başını kayalara çarpabilirdi&#8230;<br />
Üstelik bacağındaki kırık çok kötü değilmiş&#8230; Doktor zor bir kırık olmadığını söyledi&#8230; Birkaç ay içinde tamamen iyileşecekmiş&#8230;<br />
Oya gözlerini sildi. Annem ona sarıldı.<br />
— Oyacığım meraklanma&#8230; İyileşecek.,. Hiçbir şeyi kalmayacak&#8230;<br />
Hep birlikte mutfağa gittik. Annem bize sandviç yaptı. Ama hiçbirimizin iştahı yoktu. Halbuki annemin yaptığı sandviçlere bayılırdım. Her zaman iştahla ısırdığım sandviçimden, isteksizce küçük bir parça koparıp bıraktım.<br />
Ozan’ı arayıp durumu anlattık. Yarım saat sonra Oya’yı almaya geldi. O da olanlara çok üzülmüştü. Yeliz’le birkaç dakika kapının önünde konuştuktan<br />
sonra Oya ile birlikte evlerine gittiler.<br />
Akşam Ayça’ nın evini arayıp durumunun nasıl olduğunu sorduk. Annem telefonu bana verdi.<br />
— Deniz, Ayça seninle konuşmak istiyor&#8230;<br />
Heyecanla telefonu elime aldım. Ayça’nın sesi çok zayıf geliyordu.<br />
— Deniz?&#8230;<br />
— Ayça?&#8230; İyi misin?&#8230; Seni çok merak ettik. Biliyor musun, Oya o kadar üzgündü ki kendisini hiç affetmeyeceğini söylüyordu.<br />
— Neden?<br />
— Tüm bunların onun yüzünden olduğunu düşünüyor.<br />
— Ben öyle düşünmüyorum. Sadece bir kazaydı&#8230; Kimsenin suçu değil&#8230;<br />
— Biliyorum. Ama gel de bunu Oya’ya anlat&#8230;<br />
— Ben yarın Oya’yla konuşurum&#8230;<br />
Kısa bir an sessizlik oldu.<br />
— Deniz..<br />
— Efendim?<br />
— Ben yıl sonuna kadar okula gelemeyeceğim&#8230;<br />
Yani, piyeste rol alamayacağım&#8230; Annem yarın öğretmeni arayacak&#8230; Benim rolümü kime verecek bilmiyorum&#8230;<br />
Ama çok zor olacak&#8230; Oyuna sadece bir hafta var&#8230;<br />
Birden durdum. Bu Ayça için ne kadar üzücüydü. Bir yıl boyunca çalıştığı piyeste oynayamayacaktı. Hem de başrolü&#8230; Ne diyeceğimi bilemedim. Biraz daha konuştuktan sonra telefonu kapattık. O gece gözüme uyku girmedi. Ayça’yı düşündüm. Onu, piyesteki rolü yüzünden kıskanmış olduğumu, bunun doğru olmadığını, şimdi arkadaşım için ne kadar üzüldüğümü düşündüm durdum.<br />
* * *<br />
— Çocuklar, Ayça arkadaşınız maalesef düşüp bacağını kırmış. Bu yüzden yıl sonuna kadar okula gelemeyecek. Biliyorsunuz; Ayça piyesimizde başrolü<br />
oynuyordu. Şimdi onun yerine başka birini seçmem gerekiyor. Bu kişi, Ayça’nın rolünü birkaç gün içinde ezberleyip onun yerine piyese çıkacak. Piyeste az rolü olanların arasından seçeceğim, çünkü onun rolünü de yan sınıftan biri üstlenecek&#8230;<br />
Ayşe Öğretmen, bu açıklamaları yaptıktan sonra gözlüğünü hafifçe aşağı indirerek bize bakmaya başladı.<br />
Tüm sınıfa şöyle bir göz gezdirdikten sonra, bakışlarını bende durdurdu.<br />
— Deniz&#8230;<br />
O an kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.<br />
— Ayça’nın rolünü sen alacaksın. Hemen ezberlemeye başla&#8230; Bugün provada sana neler yapman gerektiğini anlatacağım&#8230;<br />
Teneffüs zili çaldığında hâlâ olanlara inanamıyordum. Başrolü oynayacağım için sevinememiştim. Hatta içimi tuhaf bir suçluluk duygusu kaplamıştı. Ayça,<br />
Oya’ya yardım ederken bacağını kırmıştı ve şimdi ben onun rolünü üstleniyordum. Bir an sanki bütün olanların sebebi benmişim gibi geldi&#8230; Biliyordum, bu saçma bir düşünceydi. Ama aklımdan atamıyordum işte&#8230;<br />
Keşke Ayça’nın başrolü oynamasını kıskanmasaydım&#8230;<br />
Koşa koşa eve geldim. Kafam karmakarışıktı. Kendimi kötü hissediyordum. Annem kapıyı açtığında ona sarılarak ağlamaya başladım.<br />
— Deniz&#8230; Ne oldu?<br />
Annem çok meraklanmıştı. Birlikte salona geçtik.<br />
Kanepeye oturduk. Annem bana sıkıca sarılıp, başımı göğsüne yasladı.<br />
— Hadi anlat, seni üzen ne?&#8230;<br />
Anlatmaya başladım. Hızla konuşuyor, içimdekileri döküyordum. Ayça’yı başrolü oynadığı için kıskandığımı, şimdi başrolün bana verildiğini, bu yüzden de kendimi suçlu hissettiğimi anlattım. Annem alnıma bir öpücük kondurdu.<br />
— Bak, Denizciğim&#8230; Kıskançlık dediğin şey bir duygudur. Ve duygular insana öylece geliverirler. Kimseyi duyguları için suçlayamazsın. Sadece, bazı rahatsız edici duygular vardır ki onları içinden ne kadar çabuk atarsan, o kadar rahat edersin&#8230; Örneğin öfke, kıskançlık, umutsuzluk gibi&#8230; Ama her şeyden önemlisi, bu duyguları hissettiğinde ne yaptığındır&#8230; Yani davranışların önemlidir. Duygular geçicidir. Kıskanırsın belki ama biraz sonra bu duygun geçer. Eğer kıskançlığın yüzünden yanlış bir davranışta bulunmadıysan, örneğin, arkadaşına kötü bir söz söyleyip kalbini kırmadıysan, duygun<br />
geçip gittiğinde, yine kendini iyi hissedebilirsin&#8230;<br />
Annemin ne demek istediğini anlamıştım. Duygularım yüzünden kendimi suçlamam gereksizdi. Ancak duygularıma kapılıp yanlış bir davranışta bulunursam, o zaman hata yapmış olurdum. Ben yanlış bir şey yapmamıştım.<br />
Annemin sözleri içimi rahatlatmıştı.<br />
— Anne&#8230; Biliyor musun?&#8230; Ben bazen ablamı da kıskanıyorum&#8230; Yarışmalarda birinci olduğunda, saçlarını tarayıp güzelleştiğinde, bütün notları çok iyi olduğunda&#8230;<br />
Annem sevecen bir tavırla gülümseyerek bana sarıldı.<br />
— Deniz, kıskançlık konusunda bilmen gereken çok önemli bir şey daha var&#8230;<br />
— Nedir? diye sordum merakla.<br />
— İki tür kıskançlık vardır&#8230; Birisi imrenmektir.<br />
Yani, keşke ben de öyle olsam ya da keşke ben de bunu yapabilsem, demektir&#8230; Bu kötü bir şey değildir. Öbürü ise olumsuzdur. Yani, niye ben de öyle değilim diye öfkelenmek ya da ben yapamıyorsam o da yapmasın, diye düşünmektir. Bu ikincisi son derece rahatsız edici ve zararlıdır. Kimseye faydası yoktur. Ama eğer sadece imreniyor ve keşke benim de olsa, keşke ben de öyle olsam diyorsan, bu çok insanca bir duygudur. Seni, kendini geliştirmeye teşvik eder. Tabi sadece imrenmekle kendini geliştiremezsin&#8230; Ben kendim için neler yapabilirim diye düşünmen gerekir&#8230;<br />
Hayranlıkla annemi dinliyordum. Ne kadar güzel anlatıyordu. Gülümseyerek devam etti:<br />
— Üstelik eğer bir arkadaşına ya da kardeşine imreniyorsan, bu onun adına mutlu olmanı engellemez.<br />
Yani aynı zamanda, böyle güzelliklere sahip olduğu için, o kişinin adına sevinebilirsin de&#8230;<br />
Annem haklıydı. Ben zamanında, Ayça için bir yandan da sevinmiştim. En iyi arkadaşım başrolü oynayacaktı ne de olsa&#8230; Onun ne kadar sevindiğini görmek, beni de mutlu etmişti. Demek ki, ben birinci türden bir kıskançlık yaşamıştım. Yani imrenmiştim. Ve bu kötü bir şey değildi&#8230;<br />
— Teşekkür ederim anne&#8230;<br />
— Şimdi kendini daha iyi hissediyor musun?<br />
— Evet.<br />
Annemle bir süre daha birbirimize sarılıp oturduk. Sonra ben dersimin başına gittim, o da yemek hazırlamaya koyuldu.<br />
Ertesi gün okula gittiğimde, Oya’nın, bahçenin bir köşesinde kendi kendine dolaştığını gördüm. Hemen yanına gittim.<br />
— Oya, iyi misin?<br />
Oya başını sallayarak yavaş bir sesle konuştu.<br />
— Projeden en yüksek notu ben almışım&#8230;<br />
Arkadaşım için çok sevinmiştim. Ama onun buna neden üzüldüğünü anlayamamıştım.<br />
— Ne güzel&#8230; Sevinmedin mi?<br />
— Sevinemedim. Ben yüksek not alacağım diye, Ayça’nın bacağı kırıldı. Üstelik ben sizin sayenizde bu notu aldım. Yani bu notu aslında benden çok, sizler hak ettiniz. Öğretmene bunu söylemeyi düşünüyorum&#8230;<br />
O gün Oya, Ayşe Öğretmen’e her şeyi anlattı. Projeyi aslında dört kişi birlikte hazırladığımızı, Ayça’nın bacağının nasıl kırılmış olduğunu&#8230; Ayşe Öğretmen ile uzun bir süre bahçenin köşesinde oturup konuştular.<br />
Oya yanımıza geldiğinde, İpek ve ben meraktan çatlamak üzereydik. İpek heyecanla atıldı:<br />
— Söylesene, ne dedi öğretmen?<br />
— Kızmadı. Projeye yardım etmiş olmanızın kötü bir şey olmadığını söyledi. Sadece son günlere bırakmamdan pek hoşlanmadı, o kadar. Ben de, bir daha zamanında başlayacağıma söz verdim. Ayça’nın başına gelenler için de, şöyle dedi: “Kazalar insanın başına her yerde, her zaman gelebilir. Önceden yapılabilecek bir şey yoktur. Kendini suçlu hissetme&#8230;”<br />
O gün provalarda oldukça heyecanlıydım. Daha tüm replikleri ezberleyememiştim. Serkan ise hem kendininkileri, hem de Ayça’nınkileri ezberlemişti. Takıldığım bir yer olduğunda hemen yavaşça bana fısıldıyordu. Provaya beş dakika ara verince, hepimiz sahnenin kenarına oturup dinlendik. Serkan bana bir sonraki sahnenin çok zor olduğunu, nelere dikkat etmem gerektiğini anlatıyordu. Heyecanlıydı. Sürekli bir şeyler söylüyor ya da sorular soruyordu.<br />
— Deniz, bir önceki sahnede sence yan yana mı durmalıyız, yoksa yüz yüze mi?<br />
— Öğretmen yan yana durmamızı söylemişti&#8230;<br />
— Yaaa&#8230; Ben duymamışım&#8230; Peki öyleyse&#8230;<br />
Son provalar çok eğlenceli geçti. Hepimiz oyunumuza dört elle sarılmıştık. Yapabileceğimizin en iyisini yapmaya çalışıyorduk. Sonunda gösteri günü gelip çattı.<br />
O sabah heyecandan kahvaltı bile edememiştim.<br />
— Deniz, kahvaltı etmeden gidemezsin. Miden bulanır açlıktan sonra&#8230;<br />
— Anne, yememe imkân yok&#8230; Karnım ağrıyor&#8230;<br />
O sırada mutfağa giren Yeliz gülerek bana baktı.<br />
— Heyecandan karnın ağrıyordur&#8230; Tıpkı önemli sınavlardan önce bana da olduğu gibi&#8230;<br />
Babam bizi arabayla okula bıraktı. Okulun önünde ayrılırken babama, piyesin saatini hatırlatmayı ihmal etmedim.<br />
— Baba, piyes saat tam ikide başlayacak. Sakın geç kalma, olur mu?&#8230;<br />
— Merak etme&#8230; Orada olacağım.<br />
Annem ve babam buluşup birlikte geleceklerdi. Ama babamın son dakikada bir işinin çıkmasından korkuyordum.<br />
Neyse ki çıkmadı. Saat tam ikiye çeyrek kala annem ve babam salonda yerlerini almışlardı. Sahnenin kenarından gizlice bakıp onları gördüğümde, kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Kendimi hemen sahneyi çevreleyen paravanların arkasına attım.<br />
Aslında, bütün arkadaşlarım aynı heyecanı yaşıyorlardı. Herkes, paravanların ardına gizlenmiş, salona girenlere bakmaya çalışıyordu. Hepimiz, bizi izlemeye gelenleri merak ediyorduk. Birden Oya bağırdı:<br />
— Annem&#8230; Annem gelmiş!&#8230; Gelemeyeceğini sanıyordum&#8230;<br />
Annem beni izlemeye gelmiş&#8230;<br />
İpek’le birbirimize baktık. Arkadaşımız için çok sevinmiştik. Hemen yanına gittik. Oya’nın mutluluktan gözleri dolmuştu. Tam o sırada salona giren bir kişi, aynı anda hepimizin dikkatini çekmişti.<br />
— Ayça!&#8230; Ayça geldi!&#8230;<br />
Ayça, ayağında alçısıyla ve iki koltuk değneğiyle yavaş yavaş salonda yürüyordu. Tam yerine oturacakken paravanın kenarından bizi gördü. Öğretmen piyesten önce salona gitmemizi yasaklamıştı. Dolayısıyla Ayça’nın yanına gidemiyorduk. Belli etmeden bize el salladı, sonra dönüp annesine bir şeyler söyledi. Onu görünce hepimiz çok mutlu olmuştuk. Az sonra, annesinin yardımıyla, ağır ağır yürüyerek yanımıza geldi.<br />
Sevinçten çılgına dönmüştük.<br />
— Ayça!&#8230; İyi ki geldin!&#8230;<br />
İpek, Oya ve ben ona sarıldık. Ayça iyi görünüyordu.<br />
— Selam arkadaşlar&#8230; Ben de burada olmak ve sizi izlemek istedim. Biraz zor da olsa, annem beni getirdi.<br />
— Çok sevindik&#8230;<br />
— Hadi gel, otur şöyle&#8230;<br />
Ona bir iskemle uzattık. Ayça oturdu. Oyunun başlama saati gelinceye kadar yanımızda kaldı. Onun sayesinde heyecanımızı unutmuştuk. Sohbet edip hasret giderdik. Gerçi biz onu ziyarete gidiyorduk ara sıra ama birbirimizi çok çabuk özlüyorduk nedense&#8230;<br />
Piyesin başlangıç saati geldiğinde Ayça bizimle vedalaştı.<br />
— İyi şanslar çocuklar&#8230;<br />
Tam giderken tekrar dönüp bana baktı. Yavaşça kulağıma eğilerek fısıldadı:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112038" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_13.png" alt="" width="530" height="518" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_13.png 530w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_13-300x293.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_13-203x198.png 203w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/basrol-benim_13-64x64.png 64w" sizes="auto, (max-width: 530px) 100vw, 530px" /></p>
<p>— Her şeye rağmen, başrolü Serkan’la sen oynadığın için mutluyum&#8230; Bunu ne kadar istediğini biliyordum&#8230;<br />
Eminim harika olacak&#8230;<br />
Ayça’ya baktım. Tüm içtenliğiyle gülerek, doğruca gözlerimin içine bakıyordu. Bir şey diyemedim. Kırılan bacağına, piyeste rol alamayışına rağmen, hâlâ benim adıma sevinebiliyordu. “İşte dostluk bu olmalı” diye düşündüm.<br />
Ayça yerine giderken, ben de kenarda sahneye çıkmaya hazırlanıyordum. Daha büyük bir istek ve cesaretle&#8230;<br />
Hayatımın en güzel günlerinden biriydi. Bulutların üzerindeydim sanki. Oyunun nasıl geçtiğini hatırlamıyordum bile&#8230; Tek hatırladığım, oyun bittiğinde, sınıftaki diğer öğrencilerin ardından, selam vermeye Serkan’la birlikte çıktığımız ve salondakilerin bizi ayakta alkışladığı idi. Öyle büyük bir mutluluktu ki bu&#8230; Annem ve babamı gördüm önce&#8230; Beğeni dolu bir ifadeyle ve gururla alkışlıyorlardı. Sonra hemen yanlarında duran Yeliz’e baktım. Yüzü ışıl ışıl parlıyordu, ellerini yukarı kaldırmış çılgınca alkışlıyordu. Gözlerim en ön sırada oturan Ayça’ya takıldı. Ayağında kocaman alçısıyla,<br />
öyle coşkulu, öyle içten alkışlıyordu ki&#8230; Kendi rolünü başkasına vermiş olmanın hayal kırıklığından eser yoktu yüzünde. Üstelik başrolü&#8230; Arkadaşları adına mutluydu.<br />
Ben de mutluydum. Hem de çok&#8230; İyi ki böyle güzel bir ailem ve arkadaşlarım vardı&#8230;</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/basrol-benim-olsa/">Başrol Benim Olsa</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/basrol-benim-olsa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dedem Bilgisayar Öğreniyor</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/dedem-bilgisayar-ogreniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Oct 2017 07:15:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=112055</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-605-356-144-6 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: CAHİT KAYA Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. Dedem Bilgisayar Öğreniyor Korku Gözlerimi açtığımda başucumda bir sürü insan gördüm. Ne olduğunu anlayamadım. Ben neredeydim? Niye yataktaydım? Başucumda konuşan kişiler kimdi? İzlediğim çizgi filmler gözümün önünden geçmeye başladı. Yoksa hayatının film şeridi gibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/dedem-bilgisayar-ogreniyor/">Dedem Bilgisayar Öğreniyor</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-605-356-144-6</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar:</strong> CAHİT KAYA</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>Dedem Bilgisayar Öğreniyor</h1>
<h2>Korku</h2>
<p>Gözlerimi açtığımda başucumda bir sürü insan gördüm. Ne olduğunu anlayamadım. Ben neredeydim? Niye yataktaydım? Başucumda konuşan kişiler kimdi?<br />
İzlediğim çizgi filmler gözümün önünden geçmeye başladı. Yoksa hayatının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi böyle bir şey miydi? Bu gördüklerim başroldekiler miydi, yoksa figüranlar mı?<br />
Çevremdeki kişileri korkuyla izlemeye başladım. Beyaz önlüklü, beyaz kepli bir abla, “Çocuk kendine geldi,” dedi.<br />
Tanıdık bir ses girdi araya. “Mehmet’im, oğlum, iyi misin? Affet oğlum beni! Affet, ne olur!” diyordu.<br />
Annemdi bu. Ağlamaktan kızarmış gözlerle bakıyordu bana.<br />
Ne olduğunu, neyi, niçin affedeceğimi anımsamıyordum.<br />
Beyaz önlüklü genç bir adam geldi. Başucumdakiler geri çekildi. İri yarı, uzun boylu, gözlüklü biriydi. İki parmağını göstererek, “Bu kaç?” diye sordu.<br />
Önce şaka yaptığını sandım. Birkaç kez sorunca ister istemez, “İki,” dedim. Utanmıştım. İlkokul dörde giden bir çocuğa sorulacak soru muydu bu?<br />
Beyaz önlüklü abla gülümseyerek saçlarımı okşadı. “Çok yakışıklı olacak doktor amcası,” dedi.<br />
O zaman, beyaz önlüklü adamın doktor, kepli olan ablanın da hemşire olduğunu anladım. Demek bir hastane odasındaydım. Çevremi yeniden izlemeye başladım. Sol koluma serum iğnesi takılıydı.<br />
Doktor adımı, yaşımı ve okulumu sordu. Hepsini söyledim.<br />
“İyi, iyi… Bir sorun yok,” dedi.<br />
Gözlerimle odadan çıkana dek doktoru izledim. Bu arada üç yataklı odada yalnız yattığımın ayrımına vardım.<br />
Kısa saçlı hemşire elimi tuttu. Gülümseyerek bakıyordu. O anda gözlerle ve yanaklarla nasıl gülüneceğini anladım. ‘Gözleri gülüyordu’ sözünü daha önceden duymuş, nasıl gülündüğünü hep merak etmiştim. Ben de sevdiğim kişilere bu hemşire gibi gülecektim bundan sonra.<br />
Elimi hiç bırakmasın diye içimden dua ediyordum. Elini sıkmaktan parmaklarım acımıştı. Yatağımın kenarına oturdu, bir eliyle yüzümü okşamaya başladı.<br />
“Şimdi polis amca gelip sana birkaç küçük soru soracak. Korkma, çekinme,” dedi. “Anladın mı Mehmet?”<br />
Kalkacak gibi oldu, koluna yapıştım: ‘Beni tek başıma bırakma’ der gibi gözlerine bakıyordum.<br />
Kapıdan uzun boylu, asık yüzlü bir polis girdi. “Kafana kim vurdu?” diye sordu bana.<br />
Sol elim hemşirenin elindeyken, sağ elimle alnımı yokladım. Bandajla sarıldığını anladım.<br />
“Somyanın altına seni kim soktu?” dedi polis.<br />
Hemşireye bakıyordum, ‘ne diyeyim’ der gibi.<br />
Hemşire, “Polis amcadan korkma. Anlat gördüklerini,” dedi.<br />
Polis sordukça beynimde şimşekler çaktı. Gözümün önünden hızlı bir biçimde geri sarılan film şeridi gibi geçmeye başlamıştı olanlar.<br />
* * *<br />
Annem, “Baban beni aşağıda bekliyor. Yine kızacak bana. ‘Evden çıkamıyorsun’ diyecek. Kahvaltını bitir. Kapıyı kimseye açma, zile basarlarsa bakma. Çalarsa telefonu bile açma,” demişti.<br />
Sağa sola koşturuyor, dışarı çıkmak için acele ediyordu. Ayakkabılarını giyip çıkardı, odaya koştu, ne aldı bilmiyorum, tekrar giyip çıkardı, bu kez de mutfağa koştu.<br />
“Ben de geleceğim, yalnız kalmaktan korkuyorum,” dedim.<br />
“Kocaman çocuk oldun, otur oturduğun yerde! Ne yapacağımı unutturuyorsun,” diye söylendi annem.<br />
Üstümden kapının kilitlendiğini duydum. Peşinden gitmek için kapıya koşamadım. Birdenbire bacaklarımdaki güç boşalıverdi. Ayakkabılığın yanına çöküp kaldım. İçin için ağlamaya başladım. Ağlayınca başka ses duymuyordum. Böylece korkum azalmış oluyordu.<br />
Ne kadar geçti, bilmiyorum, “Kilidi ben açarım,” diyen bir ses duydum kapının diğer tarafından. Gözümü o tarafa diktim. Biraz sonra biri geldi ve kapıyı açmak için uygun anahtarı aramaya başladı. Paspasın üstündeki ayakkabılarımızı düzelttiğini, kapıya vurduğunu duyuyordum. Demek ki annemin evden çıkmasını bekliyormuş. Belki de bir hırsızdı. Beni kaçırmaya mı geliyordu, evi soymaya mı? Annemin takıları vardı. Babam söylenip dururdu anneme, “Hırsızlara davetiye çıkarıyorsun,” diye.<br />
İşte şimdi gelmişlerdi. Evde yalnız olduğumu biliyorlardı.<br />
Kocaman çocuk olmuştum, ağlamamalıydım. Evde yalnız kalmaya alışmalıydım. Bir filmde izlemiştim, evde yalnız kalan çocuk hırsızları içeri sokmuyordu. Bizim evde öyle çok araç gereç yoktu, ama öğretmenim, benim için her zaman, “Çok akıllı çocuk,” derdi. Akıllı olduğumu herkese gösterme vakti gelmişti.<br />
Hemen yerimden fırladım. Düzenli yerde aranan nesne kolay bulunurdu. Öyleyse evi bir güzel dağıtmalıydım. Saklanmak benim için de daha kolay olurdu. Gelen hırsızsa, böylece takıları bulamazdı.<br />
Annemin yatak odasına koştum. Dolapların gözlerindeki tüm giysileri, eşyaları yerlere saçmaya başladım. Kendisinden önce başka bir hırsızın eve girdiğini sanıp kendi acemiliğine kızarak çekip gidecekti. İnanmasa bile aradığını bulamayacaktı.<br />
Giysi dolabındaki tüm eşyaları odanın içine saçıp ortalığı darmadağın ettim. Annemlerin yorganlarını ve çarşaflarını öyle bir altüst ettim ki, babam iki gün uğraşsa odayı böyle dağıtamazdı. Ayrıca hırsız, saatlerce uğraşsa bile annemin takılarını bulamayacaktı. O zamana dek ailem eve gelir, polisi arardı.<br />
Sessizce dış kapının yanına gittim. Hırsız henüz açmayı başaramamıştı. Dışarıdaki sesleri dinlemeye başladım. Ne olduğunu anlayamadığım konuşmalar geliyordu. Aslında ne dediklerini anlardım, ama yüreğimin atışı net duymama engel oluyordu.<br />
Ayakkabıları ortalığa saçtım. Üst gözlerde bir sürü kutu vardı. Salondan bir sandalye getirip üzerine çıktım ve kutuları da boşaltmaya başladım. Birinin içinde küçücükken giydiğim iki-üç çift ayakkabı gördüm. Annemin takılarını bunun içine koyarsam hırsız hayatta bulamazdı. Ne kadar takı varsa getirip bir daha hiç giymeyeceğim ayakkabılarımın içine doldurdum.<br />
Salondaki eşyaları dağıtmak beni çok uğraştırdı. Vitrinin içini boşaltmak kolay oldu da, koltukları sağa sola çekmek çok yordu.<br />
Kendi odamı dağıtırken kapının zili çalmaya başladı. Anlaşılan hırsız kapıyı açamamıştı ve beni kandırıp içerideki anahtarla kapıyı açtırmaya çalışıyordu. Ne kadar akıllı olduğumu bilmiyorlardı tabii. “Mehmet, kapıyı aç,” dedi. Adımla seslendiğine göre bizi günlerdir izleyen birileri olsa gerekti. Kırmızı Başlıklı Kız’daki hain kurt gibi sesini değiştirmeye başlamasını bekliyordum.<br />
Tıpkı düşündüğüm gibi konuşmaya başladı: “Mehmet, oğlum, ben merdivenleri temizleyen teyzenim,” dedi. Su alacakmış, kovayı boşaltacakmış. Temizlikçi kadının sesi nasıldı, anımsamıyordum. Annem yokken kapıyı açar mıydım hiç?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112056" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_1.png" alt="" width="610" height="815" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_1.png 610w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_1-225x300.png 225w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_1-148x198.png 148w" sizes="auto, (max-width: 610px) 100vw, 610px" /></p>
<p>‘Kapıyı kırmadan içeri giremezsiniz’ diye bağırmak geçti içimden, ama korktuğumu anlamasınlar, yerimi bilmesinler diye sesimi çıkarmadım.<br />
Telefon çalmaya başladı. Telefonla beni kandırmaya çalışacaktı. Hiç açar mıydım telefonu? Açılmayınca telefonun çalması kesildi. Kapıyı kırmaları gerekiyordu. Derken kapıya küt küt vurmaya başladılar.<br />
Apartmanda komşular varken kapıya nasıl vururlar, anlamıyordum. Kapıyı çalmıyor, baltayla kırıyorlardı. Kapı kırıldı kırılacaktı. Mutfağa koştum. Neye bastım bilmiyorum, yüzü koyun yere kapaklandım. Kafamı dolabın kapağına nasıl vurduğumu anlayamadım. Alnımda büyük bir acı duyuyordum. Acıyan yere elimi bastırdım, avucumdan kan akmaya başladı. Olur böyle şeyler, düşman yapmadı, kendi kendime yaralandım, diye düşünüyordum. Ayağa kalktım. Onlarla hâlâ savaşabilirdim. Tüm bıçakları tezgâhın üstüne sıraladım. Sağ elime büyük, sol elime de küçük bıçağı alarak pusuya yatmaya karar verdim.<br />
Salondaki üçlü koltuğun altını boşaltmıştım. Hafiften kaldırıp içine girdim, sırtüstü yattım. Ellerimi göğsümde çaprazlama tutuyordum. Koltuk açılır açılmaz, rakibimin boyuna posuna bakmadan, ava yeni çıkan aslan yavrusunun bir mandanın üzerine atlaması gibi hırsızın üzerine atılacaktım. Bakalım o zaman kaçmak için kapıyı bulabilecek miydi? Onların o hâli gözümün önüne gelince gülümsedim. Soluğumu tuttum ve sessizce beklemeye başladım. Ne kadar bekledim, bilmiyorum. Gözümü hastanede açtığımı anımsıyorum.<br />
Annem kapıyı açar açmaz çığlığı atmış. Apartmandaki herkes bizim eve toplanmış. Annem, “Mehmetim, ne oldu sana?” diye bir o odaya, bir bu odaya koşmuş. Mutfaktaki kan lekelerini ve dizili bıçakları görünce oraya yığılıvermiş. Komşular parmakizleri silinmesin diye hiçbir yere dokunmamış.<br />
Babamdan önce polis ve acil servis gelmiş eve. Önce annemi ayıltmışlar. Polis kan lekelerini izleyerek eliyle koymuş gibi bulmuş beni. Doktor soluk alıp verdiğimi görünce solunum cihazı takmış. Sedyeyle aşağı indirmişler. Polis babamla annemi sorgulamak için götürmüş.<br />
Annem, “Ben çocuğuma zarar verir miyim hiç? Bırakın oğlumun yanına gideyim. Eşim bankadan geldi. Hastaneden benim için randevu almıştık. Bir saat sonra geleceğim için çocuğu yanımda götürmemiştim,” diye yalvardıysa da, karakola götürüp ifadelerini almışlar. Sonra da yalvarmalarına ve çığlıklarına dayanamayıp onu da hastaneye getirmişler.<br />
Olanları polise anlattığımda hâlâ hemşirenin elini tutuyordum. İfademden sonra babamı da serbest bırakmışlar. Odaya koşarak girmesi, bana sarılıp ağlaması bugün gibi gözümün önünde… Babamı ilk kez ağlarken görmüştüm.<br />
O günden sonra ailem beni yalnız bırakmadı. Meğerki yalnızlık korkusu varmış bende. Bunu da böylece öğrenmiş olduk.</p>
<h2>Acılı Ketçap</h2>
<p>Deniz iki saattir ödev yapıyordu. Son soruya gelmişti. Okumanın yararlarını yazınız, diyordu soruda. Kolay bir soruydu bu, ama ne yazacağına karar veremiyordu. Annesi içeriden seslenerek çabuk olmasını istedi.<br />
Aslında bu sorunun cevabı okuduğu parçada vardı, ama o farklı bir yanıt vermek istiyordu.<br />
Okumayı bilmezsek kitap okuyamayız, diye düşündü. Öğretmenleri bilinen örnekleri vermelerini istemiyordu.<br />
Ne yazacağını düşünürken, annesi yeniden seslendi. Yemekten sonra yapayım, diye düşünerek eşyalarını öylece bıraktı.<br />
Evdekiler yemeğe başlamıştı.<br />
Deniz’in babası, “Ödevlerini bitirdin mi?” diye sordu.<br />
“Son sorudayım.”<br />
“Neymiş o?”<br />
“Okumanın önemini bir örnekle açıklayınız.”<br />
“Kitap ve gazete okumazsak, dünyada olup bitenleri bilemeyiz,” dedi babası.<br />
“Büyükannem okuma yazma bilmiyor, ama her şeyden haberi var,” dedi Deniz.<br />
“Aynı şey değil,” dedi babası. Sonra da bitirdiğinde ödevini getirmesini istedi. Her zaman çocuğunun ödevlerini gözden geçirir, eksiklerini gösterirdi.<br />
Deniz, yemeğini hızlı hızlı yemeye başladı. Biraz sonra televizyonda çok sevdiği bir dizi başlayacaktı. Ödevini bitirip izlemek istiyordu. Ödevini bitirmeden başka iş yapmayı sevmezdi. Birkaç kez, “Geri kalanını da sonra yaparım,” demişti de unutmuştu.<br />
Babaannesi, “Torunumun çalışkan olduğu yemek yeyişinden belli,” dedi. “Baksanıza, kurt gibi yiyor. Tu tu tu tu maşallah! Annesi de yemekleri çok güzel yapmış.”<br />
“Babaanne, tükürmesen olmuyor mu? Yemek başındayız,” dedi Deniz.<br />
“Yavrucuğum, tükürmüyorum, tuuu diyorum.”<br />
Babaannesi ketçaplı makarnayı çok severdi. Bolca ketçap kattı, iyice karıştırdı, sonra da çatalını sağa sola döndürerek doldurduğu makarnayı ağzına attı. Atar atmaz da elini kolunu deliler gibi sallamaya başladı.<br />
Kadının kalp krizi geçirdiğini sanan adam, “Anne!” diyerek telaşla ayağa fırladı ve salladığı kollarını tuttu. Masaya çarpmasıyla sürahi ve bardaklar şangur şungur yere devrildi.<br />
Yaşlı kadın, ağzındakileri çıkarmak istedi, ama oğlu kollarını öyle sıkı tutmuştu ki, kendini kurtaramadı. Hepsini çiğnemeden yutayım deyince de yemekler boğazına takıldı. “Öhöhğ-öhöhğ!” diye öksürmeye başladı.<br />
Deniz’in babası, “Annem gidiyor!” diye bağırıyordu. Kadını kucaklayıp koltuğa yatırmak istedi. Babaanne kendini daha fazla tutamayarak ağzındaki tüm makarnaları adamın üstüne püskürttü. Adamın yüzü gözü ketçaplı makarna olmuştu.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112057" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_2.png" alt="" width="572" height="748" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_2.png 572w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_2-229x300.png 229w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_2-151x198.png 151w" sizes="auto, (max-width: 572px) 100vw, 572px" /></p>
<p>Biraz rahatlayan babaanne hemen su istedi. Adam musluğa koşmak isteyince dökülen makarnalara basıp kaydı. Düşmeyeyim derken masaya tutunmak istedi. Eli yoğurt tabağının kenarına çarptı. Bütün yoğurtlar olduğu gibi karısının üstüne döküldü.<br />
Deniz, çok sevdiği babaannesine bir şey oluyor diye korkudan hem tepiniyor, hem de ağlıyordu.<br />
Babaanne suyu içince kendine geldi. “Ellerimi tuttunuz, bırakmadınız! Az kalsın öldürecektiniz beni!” dedi.<br />
Baba, “Kalp krizi geçiriyorsun sandık,” diye yanıt verdi.<br />
“Kalp krizi geçirenin elleri mi tutulur?” diye kızdı babaanne.<br />
“Ne bilelim anne. Hiç kalp krizi geçiren görmedik ki.”<br />
“Hem siz benim acıyı sevmediğimi bilmiyor musunuz? Niye koydunuz o acılı ketçabı sofraya?”<br />
“Anne, üzerinde kocaman ‘acılı’ yazıyor, görmedin mi?”<br />
“Oğlum, benim okumam yazmam mı var?” dedi kadın, kızgınca.<br />
Deniz şaşkın şaşkın bakıyordu. “Buldum! Buldum!” diye bağırarak odasına koştu.<br />
Babasıyla annesi birbirlerine bakıp gülmeye başladı.<br />
“Neyi bulmuş?” dedi babaanne şaşkınca.<br />
“Okumanın yararını,” dedi baba.</p>
<h2>Takatuka</h2>
<p>Çocuklar Arif dedenin tek eşekli küçücük arabasına “Takatuka” diyordu. Bu adı kimin koyduğunu kimse bilmiyordu. Sorulduğunda, “Eşeğin ayaklarına çakılı nalların çıkardığı sesten olabilir,” derlerdi. Eşeğinin adı Halkalı’ydı.<br />
Sabahleyin ve akşamüstü çocuklar birbirlerine seslenir, “Takatuka’ya gidelim,” derdi. Anne ve babalar da çocukları sorulunca, “Takatuka’ya gittiler,” diye cevap verirdi.<br />
Tahtadan yapılma büyük kapı gıcırtıyla açıldı. Çocuklar bağrışarak o tarafa koştu. Umut, üzerine gelen eşeği görünce korktu ve duvar kenarına kaçtı. Deniz, korkmamasını söyledi. Bir şey yapmayacağını göstermek için eşeğin yüzünü ve alnını okşadı. Sonra da Halkalı’yla konuşmaya başladı:<br />
“Yeni bir arkadaş geldi. Onu da arabana bindirir misin?” diye sordu eşeğe. Halkalı, denilenleri anlamış gibi başını aşağı yukarı salladı.<br />
“Başını sallıyor, binebilirsin diyor,” dedi Deniz. Sonra Arif dedeye de sordu: “Umut da Takatuka’ya binebilir mi?”<br />
“Annesi ve babası izin verdiyse binebilir,” dedi adam. Ardından, “Hoş geldin,” diyerek Umut’un başını okşadı.<br />
Arif dede kısa boylu, zayıf, yetmiş beş yaşında, sevimli bir dedeydi. Şapkasını başından hiç çıkarmazdı. Ceketini yazın sıcak günlerinde bile giyerdi.<br />
Halkalı’yı arabaya koştu. Çocukların binmesini bekledi. Binemeyenleri bindirdi. Kendisi de bindi. Çocuklar “Dehhh!” dedi. Araba hareket etti.<br />
Halkalı, dizginler başka yöne çevrilmediği sürece bağa giderdi. Her günkü gibi yine bağın yolunu tuttu.<br />
Köye gelen çocukların tek eğlencesi Takatuka’ya binmekti. Anne babaları başka yere gideceği zaman, “Biz gitmek istemiyoruz,” diye diretirlerdi.<br />
Arif dede köye ilk kez gelen Umut’a sordu:<br />
“Sizin Takatuka’nız var mı?”<br />
“Babam sıfır araba aldı. Otomatik vitesli, bilgisayarlı, kartlı. Düğmeye basınca çalışıyor,” dedi Umut.<br />
Diğer çocuklar güldü. Arif dedenin ne diyeceğini iyi biliyorlardı.<br />
“Bu arabanın bilgisayarı tam otomatik. Birinci özelliği, sesle çalışması. Dur deyince durur, git deyince gider. Sağa dön, sola dön deyince döner. Karşısına bir engel çıkınca da kendisi durur.”<br />
“Söyle bakalım, sizin arabada da bu özellikler var mı?” diye sordu tüm çocuklar.<br />
Umut şaşırmıştı. Kendi arabaları son modeldi. Babası, “Bundan üstün araba yok,” demişti. Arkadaşlarının şaka yaptığını düşündü.<br />
Deniz, Umut’un inanmadığını görünce, “Çüşşş!” dedi. Diğer çocuklar da, “Çüşşş,” dedi hemen.<br />
Halkalı durdu. Çocuklar hep birlikte “Dehhh!” dedi.<br />
Halkalı kafasını sallayarak ağır ağır yol aldı.<br />
Umut şaşırmıştı.<br />
Deniz, “Sizin arabayı bir çocuk kullanabilir mi?” diye sordu.<br />
“Kullanamaz,” dedi Umut.<br />
“Bu arabayı hepimiz kullanabiliyoruz. Sen bile kullanabilirsin. Gel, kullan.”<br />
“Ama benim ehliyetim yok.”<br />
“Merak etme. Bu arabanın bilgisayarı çok akıllı, kaza yapmana engel olur.”<br />
Arif dede, “Seni sevdim. Senin için Takatuka’yla sizin arabayı değişebilirim. Yalnız, üste para isterim,” dedi.<br />
“Hani değişmiyordun,” diye itiraz etti diğer çocuklar.<br />
“Umut sizden küçük olduğu için onunla değiştireceğim. Hem arabaları da yeniymiş,” dedi yaşlı dede.<br />
“Umut, çok şanslısın, dede seni çok sevdi,” dedi Deniz. “Hepimiz istedik de bizimle değişmedi. Takatuka’yı.”<br />
Umut, söylenenlere çok şaşırmış, ama inanmamıştı.<br />
Bağa giden yol ayrımına gelmişlerdi. Bir ağızdan, “Halkalı sağa dön!” dediler ve araba sağa döndü. “Doğru git, bizi bağa götür,” dediler, eşek de bağ yoluna doğru devam etti. Kapının önüne varınca hep bir ağızdan, “Dur!” dediler. Halkalı kimseyi sarsmadan yavaşça durdu.<br />
Çocuklar arabadan sevinçle atladı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112058" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_3.png" alt="" width="610" height="799" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_3.png 610w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_3-229x300.png 229w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_3-151x198.png 151w" sizes="auto, (max-width: 610px) 100vw, 610px" /></p>
<p>Arif dede, Halkalı’yı elma ağacının gövdesine bağladı. Çocuklar iki küçük sepet alarak sebzeliğe daldı. İlk gittikleri yer salatalıkların olduğu bölüm olurdu. Yine öyle yaptılar. Herkes beğendiği salatalığı kopardı.<br />
Umut eğildi, bir salatalığı çekti, kopmadı. Deniz koparmasına yardım etti. Kuyunun başına koştular. Küçük bir dalgıç motoru vardı. En büyükleri Deniz olduğu için düğmeye o bastı. Motor çalıştı. Başparmak kalınlığında su atıyordu. Salatalıkları yıkayıp yemeye başladılar. Çünkü sebzeler yetişirken kimyasal ilaç kullanılmamıştı.<br />
Ellerini yüzlerini yıkadılar, kuyunun buz gibi soğuk suyundan içtiler.<br />
Arif dede kalktığında çocuklar sepetleri kaptı. “Taşıma sırası bende,” diyenler sepetleri aldı.<br />
Çocuklar fasulyeleri dallarıyla, yapraklarıyla koparıyordu. Arif dede onlara hiç kızmazdı. “Yanlış yapa yapa doğrusunu öğrenecekler,” derdi. Çocuklar Halkalı’nın yanına gitti.<br />
Arif dede, çocuklar yanında olmadığı zaman sıcak bastırmadan gelir, işini bitirip köye geri dönerdi. Çocuklar geç kalkıyordu. Arif dede de kahvaltılarını yapsınlar diye geç geliyordu.<br />
Beş yıl önce hastalandığında, doktor kalp damarlarından ikisinin tıkalı olduğunu söylemişti. Kalp ameliyatı olmuştu. Kendisini fazla yormamasını istemişti doktor. O da bağa gelip gitmek ve ufak tefek şeyleri taşımak için bir eşekle küçücük bir araba almıştı. Eşeğin ön ayaklarının üzerinde kurdele gibi beyaz bir şerit olduğundan, çocuklar ona Halkalı demişti. Adı da Halkalı kaldı. Arif dede, çocuklar çok seviyor diye geliş gidişlerini onlara göre ayarlıyordu.<br />
Domates, biber, salatalık ve fasulye toplayarak küçücük sepetlerini doldurdular.<br />
Çocuklar, elma ağacına bağlı olan Halkalı’nın yetişemediği elmaları koparıp eşeğe veriyorlardı. Kocaman elmaları bile kütür kütür yemesini sevinçle izliyorlardı.<br />
Arif dede, çocuklara, “Gidiyoruz!” diye seslendi.<br />
Çocuklar, ilmik atılan ipi hemen çözdü. Halkalı’yı kuyunun başındaki küçük oluğa getirdiler. Hepsi birden ıslık çalmaya başladı. Islık çalınca eşeğin suyu daha çok içtiğini Arif dede söylemişti.<br />
Arabaya bindiklerinde hep birlikte, “Deh!” dediler. Halkalı, köyün yolunu tuttu.<br />
Arif dede, Umut’a, “Burayı sevdin mi?” diye sordu.<br />
“Çok güzel, çok sevdim. Sağ ol dede, beni de arabaya aldığın için.”<br />
“Ne demek aslanım! Annenle baban izin verdiği zaman hepinizi bindiririm.”<br />
“Bu arabayı ben de kullanabilir miyim?”<br />
“Hepimiz kullanıyoruz, sen de hemen öğrenirsin,” dedi Deniz.<br />
“Kaza yapmaz mıyım?”<br />
“Kesinlikle yapmazsın. Sen yapsan bile Halkalı yapmaz. Senin yanlışlarını düzeltir. Bunun bilgisayarı sizin arabanın bilgisayarından çok üstün.”<br />
Deniz dizginleri çekti ve arabayı duvar yönüne çevirdi. Halkalı kafasını kaldırıp “Aai, Aai!” diyerek durdu.<br />
Çocuklar, “Yanlış yaptığımızı söylüyor,” dedi.<br />
Deniz, dizginleri uçurum yönüne çevirdi. Halkalı yine durdu. Kafasını sağa sola salladı.<br />
Hepsi birlikte, “Yanlış komut vermeyelim diye bizi uyarıyor,” dedi.<br />
Umut, “İpi bıraksak kendiliğinden köye gider mi? Evi bulabilir mi?” diye sordu.<br />
Dizginleri arabanın budağına taktılar. Yönlerini arkaya çevirdiler. Hiçbiri yola bakmıyordu. “Deh! Dehh! Bizi eve götür!” dediler.<br />
Umut korkarak Halkalı’yı izliyordu. Yoldan çıkmadığını görünce sevindi. Birdenbire, “Kabul ediyorum, Arif dede, kabul ediyorum!” diye bağırdı.<br />
Hepsi şaşırmıştı.<br />
Arif dede, “Neyi kabul ediyorsun?” diye sordu.<br />
“Takatuka’yı bizim arabayla değiştirmeyi kabul ediyorum. Sen sözündesin, değil mi?” dedi Umut.<br />
Arif dede üzgündü. Umut, yapılan şakayı gerçek sanmıştı. Çocuğun hayallerini yıkmak istemedi. Sonra bir çaresini bulur, gerçeği anlatırız, diye düşündü.<br />
Deniz, “Umut, çok şanslısın. Dedemiz seni çok sevdi. Ne kadar istedik de bize vermedi,” dedi yine.<br />
Çocuklar gülüp oynuyordu. Köye ne zaman geldiklerini anlayamadılar. Evin önüne gelince arabadan indiler. Umut koşarak evine gitti. Deniz arkasından seslendi, ama onu duymadı.<br />
Biraz sonra babasını elinden tutmuş getiriyordu. Taka-tuka’yla kendi arabalarını değiştirmek istiyordu.<br />
Arif dede, Takatuka’nın hızlı gidemeyeceğini, yağmurda ıslanacaklarını, soğukta üşüyeceklerini söyledi. Babası kent trafiğine giremeyeceğini anlattı. Hiçbir söz Umut’u inandıramadı. Umut, hem kendi kullanacağı için hem de kaza yapmayacağı için Takatuka’dan vazgeçmiyordu.<br />
Arif dede, “Sizin arabayı kullanamam, kalp hastasıyım. Bağa nasıl gidip sebze getiririm sonra?” dedi.<br />
Bu söz Umut’u takastan vazgeçirdi, ama bir koşulu vardı: Her yaz köye geldiğinde Takatuka’yı kendisi kullanacaktı.</p>
<h2>Dedem Bilgisayar Öğreniyor</h2>
<p>Kırkını, ellisini geçmiş, emekliliğimize beş-altı yıl kalmış biz memurları bir araya topladılar. Bilgisayar kullanmayı öğreteceklermiş. Şaşırdık. Bu yaştan sonra ne gereği var? Gençlere öğretin. Biz bu zamana kadar bilgisayarla mı hesap kitap yaptık? Bir kurşunkalem, bir silgi, bir defter neyimize yetmiyor, diye düşündüm. İstemeye istemeye de olsa başladık derse.<br />
Öğretmen Hanım, “Fareyi tutun,” dedi.<br />
“Biz kedi miyiz?”<br />
“Bu yaştan sonra fare yakalayabilir miyiz?” diye yanıt verdik.<br />
Konuşmalar ve gülüşmeler duyuldu. Bilgisayarın dümeninin adına fare diyorlarmış meğer. Nasıl da bulmuşlar?<br />
“Herkes bir pencere açsın,” dedi öğretmenimiz.<br />
“Soğuk girer,” dedik bu kez de.<br />
“Üşürüz,” sesleri yükselmeye başladı arkadan.<br />
“İmleç,” dedi öğretmen. Birbirimize baktık. “Fareyi tutun, imleci sürükleyin, aşağı alın, tıklayın…”<br />
“Tıklıyoruz ses gelmiyor, kapı açılmıyor.”<br />
Öğretmen hanım düzeltti, “Kapı değil, pencere,” diye.<br />
Kibar hanım. İnce ve yumuşak bir sesi var. Biz onun annesi babası yaşındayız. Hatta dedesi yaşında olanlarımız bile var. Söylemesi ayıp, içlerinde en yaşlı olan benim. Emekliliğim geçeli beş-altı yıl oluyor. Geç evlendim sayılır. Çocukların biri üniversitede okuyor, diğeri evli. Bir de torunum var. Cin gibi akıllı maşallah.<br />
“Bizim emekliliğimiz gelse bir gün bile çalışmayız,” diyor tanıdıklar bazen. “Niye ayrılmıyorsun?”<br />
Paraya gereksinimim olmasa çalışır mıyım? Üniversitede çocuk okutmanın ne demek olduğunu bilmiyorlar.<br />
Biri de öbür yandan hemen başlar, “Bizim mahallede bir Ahmet dayı var. En düşük aylıkla çalışıyor. İki çocuğunu üniversitede okutuyor,” demeye.<br />
Bu sözler bazen ağırıma gidiyor. Ben emekliye ayrılırsam aldığım parayı sana mı verecekler? Sahiplendiğim bir koltuğum da yok ki ben ayrılınca siz oturasınız. Yeni memur da alınmıyor. Ayrılırsam benim işimi de kendileri yapmak zorunda kalacak. Hani, “Ben yaşlandım, emekliliğim geldi,” diye kaytarsam; kızdığımda, “Ayrılıveririm,” desem neyse&#8230; Gençlerden daha çok çalışıyorum. Onlardan erken geliyor, geç gidiyorum.<br />
Müdür Bey kaç kez, “Şimdiki gençlerde sizin kuşaktaki çalışkanlık olsa bu ülkede sorun kalmazdı,” dedi.<br />
Öğretmen hanım, “Yazının üstüne hızlı hızlı iki kere tıklayın,”dedi.</p>
<p>“Tıklayın” deyince ne anlarsınız? Sağ elinizi yumruk yapar, işaret parmağınızla başparmağınızı birleştirip vurursunuz. Ben de onu yaptım. İki saattir başımız şişti. Nereye, nasıl tıkladığımı ben de bilmiyorum, ama kızgınlıkla kapı çalmaya benzemiş biraz. Çıkan “Çat!” sesiyle kendime geldim. Herkes bana bakıyordu, ne diyeceğimi bilemedim. Çıt yoktu sınıfta.<br />
“Başlarım sizin bilgisayarınıza da, eğitiminize de,” türünde bir tıklama olmuş galiba. Başımı önüme eğdim, ne diyeceğimi bilemedim. Acaba kırıldı mı, bozuldu mu, diye bilgisayara baktım. Durup dururken bir de bilgisayar borcuna girmenin âlemi yoktu. Bir kazancımız olmayacaktı zaten, bari zararımız da olmasın.<br />
Öğretmenden özür üstüne özür diledim. “Tıklayayım derken fazla kaçtı…”<br />
Öğretmen hanım, gerçekten saygılıymış. “Olur bu tür yanlışlıklar,” diyerek beni teselli etti. Sonra da, “Dosya açın,” dedi.<br />
Biz koca koca dosyaları karıştırmayı, üst üste yığmayı iyi biliriz. Ama ortalıkta dosya yoktu ki açalım! Biraz bilenler hiç bilmeyenlerle dalga geçti. “Dosyaları getirin. Yan odadalar…”<br />
Hepimiz ders dinlemeyen, anlamayan birer öğrenci gibi olmuştuk.<br />
Öğretmen hanım bilgisayarın çok yararlı olduğunu göstermek için internete nasıl gireceğimizi gösterdi. Hepimiz o an aklımıza gelen ilk sözcüğü yazdık: Muz, elma, armut, ayı, gemi, at, kurt…<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112059" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_4.png" alt="" width="591" height="629" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_4.png 591w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_4-282x300.png 282w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_4-186x198.png 186w" sizes="auto, (max-width: 591px) 100vw, 591px" /></p>
<p>Ben armut yazdım. Bir sürü armut çıktı karşıma. Çeşit çeşit, renk renk…. Nasıl yetiştirileceği, nerelerde yetişiği, hatta nasıl yenileceğini bile yazıyordu ekranda.<br />
Herkes yanındakinin bilgisayarına bakıyordu, “Seninkinde ne çıktı?” diye.<br />
Artık öğrenciler ödev yapmak için kitap aramayacak, kütüphaneye gitmeyecekmiş. Milli Kütüphane bilgisayarın içindeymiş. Bugüne dek öğretmen olan, doktor olan bilgisayarla, internetle mi oldu sanki, diye düşünüyordum. Çocukları kandıracaklar. Para kazanacaklar.<br />
Bir sürü çocuğun elinde bilgisayar var. Hepsi de oyun oynuyor. Bilgisayarı olmayanlar ellerine üç kuruş para geçince hemen internet yuvalarına koşuyor.<br />
Bir akşam eve geç geldim. Bizim torun ortalıkta yoktu. İnternet kafedeymiş. Öyle dedi annesi. Onu çağırmaya gittim. İnternet kafeye girdiğimde ne göreyim? Küçücük bir dükkân, herkesin önünde bir bilgisayar. Bazıları hayali yaratıklarla dövüş yapıyor. (Biz hayali yaratıklarla ilgili masallar dinlerdik büyüklerimizden. Bunları da bizden küçüklere ballandıra ballandıra anlatırdık.) Bazıları da top oynuyor. Biz böyle miydik? İki kişi bile olsak sokakta, okulun bahçesinde tek kale maç yapardık. Koşar, terlerdik. Acıkır, susardık. Bunların önünde, beygirlerin yem torbası gibi, koca koca kâğıtların içinde patates kızartmaları. Ne zaman, nasıl bir yağla kızartıldığı belli değil. Şimdiki çocuklar şişman oluyormuş. Olurlar tabii, daha neler olacak göreceğiz.<br />
Öğretmen hanım dinlenceye çıkarken, “Artık öğrenciler ödevlerini daha kolay yapacak,” dedi. Bir tıklamayla tüm ödevler karşılarına gelecekmiş. Ödev siteleri bile varmış. Hepsi de hazır ödevlermiş. Çocuklar siteye giriyor, ödevi kopyalıyor, yapıştırıyormuş&#8230;.. Öğretmen bizi bilgisayarın faydalarına inandıracak ki, çocuklarımıza bilgisayar alalım. Hiç kanar mıyım?<br />
Biz devlet memuruyuz. Bilime, tekniğe karşı değiliz. Bilgisayarın yararlı olduğunu anlarsak niye almayalım çocuğumuza? Çocuğu bırak, kendimize bile alırız. Naylon araç gereçler, doğal ürünlerin tahtını yerle bir etti. Bilgisayar da kitabın tahtını yıkacakmış.<br />
Ödev olayı gerçek miydi, değil miydi acaba? Nasıl oluyordu ki bu iş? Hazır ödevler var mıydı sahiden? Varsa bile oradan al, ben yaptım diye öğretmeni kandır. Olmaz öyle şey! Ben de bir göreyim şu ödevleri dedim, kendi kendime.<br />
Ne yazacağımı da bilmiyordum. Ben de aklıma takılan birkaç şeyi yazmaya başladım.<br />
Plastik ve naylon zararlı diyorlar şimdilerde. Naylon gömlek eskimiyor, görmüyor, üstelik ucuz da. Yün gömleklerimi her yaz güvelere yediriyorum. Yün gömlek ve kazak deyince, “İnternetten şunların fiyatına bakayım,” dedim. Yün giysiler zenginlerin giysisi olup çıktı. Biz nasıl alalım? Bir yün gömlek, on naylon gömlek fiyatında.<br />
İstanbul kaç yılında alındı yazdım, hemen 1453 cevabı karşıma geldi. Bunlar alışılmış sorulardı. Ben de daha karışık ve zor sorular yazmaya başladım. Her yazdığıma bir karşılık alıyordum.<br />
Bazen yanlış yazıyordum, Bunu mu demek istediniz diyordu. Kendi köyümün adını yazdım. Yazdığınızdan emin misiniz diye sordu. Köyümün adını bilmez miyim ben? Bilmezmişim. Meğer yanlış yazmışım. Doğrusunu yazdım. Bunu mu demek istediniz diye sordu bilgisayar yine. Ağzım açık kaldı. Bizim köyle aynı adı taşıyan yüzden fazla köy varmış ülkemizde. Hepsini sıralayıverdi.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Bundan daha yararlı ne olabilir ki? Hemen bir bilgisayar almalıyım, diye düşündüm. Biraz daha araştırayım, dedim sonra da. Ben garanticiyimdir, şans oyunlarına hiç inanmam. Bin düşünür, bir karar veririm. Olumsuz yönlerini düşünmeye başladım. Bugüne dek bilgisayar hakkında duyduklarımı aklımdan geçirdim.<br />
“Sağlık açısından zararlı,” diyorlardı. O kadar olacak. Fazla yediğinde şeker, yağ ve ekmek de zararlıdır hem. Her şeyin kararını insan bilecek. Sen kendine hâkim olamıyorsan teknoloji ne yapsın?<br />
Topkapı Sarayı yazdım. Sayfalarca yazı ve fotoğraf gözümün önüne seriliverdi. Daha önce bir kez gittiğim için bildiğim yerdi saray. “Bakalım doğru mu gösteriyor? Gerçekten de gezip gördüğüm yerler mi? Yoksa kandırıyorlar mı?” diyerek incelemeye başladım. Hepsi de benim gördüğüm yerlerdi hakikaten. Altlarında açıklayıcı bilgiler de vardı üstelik. Bunları ben de bilmiyordum. Sarayda bakıp geçmiştik. Altlarında, çevrelerinde açıklayıcı bir bilgi yoktu ki. Bu kadar gerçeği görüp de bilgisayara karşı olmak insafsızlık olurdu.<br />
Bizim torun da, “Ah, bir bilgisayar alsak, notlarım ne biçim yükselir. Dedem bilgisayar öğreniyor, ama ben öğrenemiyorum,” diyordu. Bilgisayarı olsa teşekkür yerine takdir getirirmiş. ‘Alet çalışır, el övünür’ derler ya, işte öyle…<br />
Aslında alım gücümüz de fena değildi. Çocuğa bir bilgisayar alalım, diye aklımdan geçirmeye başladım. Ara sıra biz de yararlanırız. Gidemediğimiz, gidemeyeceğimiz yerlere gitmiş gibi oluruz, doya doya bakarız.<br />
Bilgisayarlar iyice yaygınlaşınca mektup, gazete hatta kitap bile tamamen ortadan kalkacakmış. Binlerce ağaç, kâğıt olmaktan kurtulacakmış. Aletin doğaya faydasına bakın hele! Ağaçlar kurtulunca orman, orman kurtulunca da doğal yaşam kurtulacak.<br />
Ödev yazıp tıkladım. En açık, en güzel ödev yazdım sonra. En güzel manzaralar, görüntüler burada diye bir ibare çıktı ekranda. Yazının üzerine geldim, el imi çıktı, ben de tıkladım. Tıklamaz olaydım! Açık deyince bilgisayarın bile aklına başka şeyler geliyor. Açık kadın ve erkek fotoğrafları! Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Birileri gördü mü, görmedi mi diye çevreme baktım. Herkes kendi bilgisayarına bakıyordu. Utandım. Herkesin içinde soyunmak gibi bir durumla karşı karşıya kalmıştım sanki. İyi ki kimse görmemişti. O sayfayı hemen kapadım. Sayfa kapatıldığına kızar mı? Bu sayfa kızdı. İki yeni sayfa aynı anda önüme geldi. Yemin ederim ki ben tıklamadım. O ikisini kapadım, dört beş tanesi daha açıldı. Kimseler görmesin diye bilgisayarın ekranına yapıştım. Ben kapadıkça, “Sen misin kapatan?” dermişçesine, dolu gibi yenileri yağmaya başladı.<br />
Yanımdakilere göz ucuyla şöyle bir baktım. Neyse ki herkes kendi bilgisayarıyla meşguldü. Kapamakla başa çıkamayacağım, dedim kendi kendime. Kırmızı butonun açma-kapama düğmesi olduğunu öğrenmiştik. Hemen ona bastım. Kapanmadı. Yanlış düğmeye mi bastım acaba, diye düşünerek tekrar bastım, ama yine kapanmadı. Kimseye de bir şey söyleyemiyordum. Önüme gelen düğmeye basmaya başladım. Hiçbirinde tık yoktu. Basmadığım düğme kalmadı. Ben de hepsine aynı anda bastım. Utanmasam aletin üzerine de oturacaktım. Bir saattir her dediğimi yapan düğmelerle yanlış yazdığımda Bunu mu demek istemiştiniz diye beni uyaran bilgisayar, çıplak kadınları görünce her şeyi unutmuş gibiydi. Aklı başından gitmişti sanki.<br />
“Bilgisayarın gözü kulağı var” diye duymuştum. Ne yaparsak görüyor, ne konuşursak duyuyormuş. Hatta konuşmalarımızı kaydediyormuş, saklıyormuş bir yerlere.<br />
Kimselere duyurmadan elimi ağzıma götürdüm, üzerine abandım ve kısık sesle, “Bilgisayar, elini ayağını öpeyim kapat şunları! Dost var, düşman var. Demezler mi ‘Bizim güvendiğimiz kişi nelere bakıyor’ diye? Hem de herkesin içinde! Çevrede bayan arkadaşlar var, öğretmenimiz var. Öğretmenin yüzüne nasıl bakacağım? Ne olur kapat şunları. Senin hakkında söylediğim tüm olumsuz sözleri geri alıyorum. Sen çok anlaklısın, çok bilgilisin! ‘Çocuğuma bilgisayar almayacağım’ diye içimden geçirmiştim bir ara, yoksa ona mı kızdın da beni cezalandırıyorsun? Beni bu sorundan kurtar, en kısa zamanda bir bilgisayar alacağım,” dedim.<br />
Göz ucuyla ekrana şöyle bir baktım. Bir de ne göreyim? Görüntüler azalacağına giderek artıyor! İçimden, Bu sorundan bir kurtulayım, bir daha elimi sürersem iki olsun, diye geçirdim. Onu eve sokmayı bile düşünmüyordum. İçimden geçenleri anladığı için mi yalvarmalarımı kabul etmiyordu yoksa? Bu kadar da anlaklı olabilir miydi bu mendebur cihaz acaba?<br />
O an aklımdan geçen şey, ekranı kapıp dışarı çıkmak oldu. Okuldan çıkarsam gerisi kolaydı. Ekranı arabanın bagajına atardım, sonra da doğruca…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112060" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_5.png" alt="" width="583" height="627" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_5.png 583w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_5-279x300.png 279w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_5-184x198.png 184w" sizes="auto, (max-width: 583px) 100vw, 583px" /></p>
<p>Doğruca… Doğruca televizyoncuya gidemezdim ki! Tanıdık bilgisayarcı da yoktu. Güpegündüz hiç tanımadığım bir adamın dükkânına kucağımda bu görüntülerle giremezdim ki? Aklımda düşünceler, görüntüler akıp gidiyor, dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu. Çıkmaz bir sokağa giriyordum ve arkamdan köpekler geliyordu sanki.<br />
O sırada öğretmen hanımın sesini arkamda duymayayım mı? Dinlence bitmiş, kadın sınıfa geri gelmişti.<br />
Bittim ben, dedim kendi kendime. Can havliyle ekrana sarıldım. Bırakır mıyım hiç? Yan gözle sağıma soluma baktım: Herkes ayağa kalkmıştı. Bize böyle öğrettiler, öğretmen gelince ayağa kalkılır. Öğretmenin büyüğü küçüğü olmaz. Bayan bizden on beş, yirmi yaş küçük olabilir, ama öğretmen öğretmendir.<br />
Ekranı kucakladım, kaçacaktım sınıftan. Fırsat bu fırsat, diyerek çektim ekranı. Ama gelmedi. Ben çektim, bilgisayar da çekti. Gözü kulağı var, anladık da, eli de varmış meğer meretin. Tuttu, bırakmadı.<br />
Öğretmen hanım, “Ne oluyor arkadaşlar!” diye bar bar bağırdı. Neyse ki güç anlarda işin içinden sıyrılmak için aklım her zaman bir yol bulurdu. Elektrik çarpıyormuş gibi tepinmeye başladım. Ekranla dans ediyorduk âdeta. O da ne? Gözlerime inanamıyordum. Kursta kaç öğrenci varsa hepsi ekranı kucaklamış, tepiniyordu. Bu elektrik sadece beni değil, herkesi çarpmıştı sanki.<br />
Genç öğretmen, “Şalter! Şalter! Şalter…” diye bağırarak sınıfın içinde koşturup durdu. “Şalter nerede? Biri kapasın!”<br />
Keskin bir “şak!” sesiyle elektriklerin kesildiğini anladım. Derin bir soluk aldım. Tir tir titriyordum. Yavaşça ekrandan ayrıldım. Yan gözle baktım: Hiçbir görüntü yoktu. Ekranı yerine koydum.<br />
Öğretmen hanım, çarpılan var mı, yok mu diye tek tek bakıyordu bize. Herkesin yüzü kıpkırmızıydı.<br />
Ekrandan fazla uzaklaşamıyordum. Şalter kaldırılırsa ekranı yeniden kucaklamam gerekebilirdi.<br />
Bilgisayardan az çok anlayan, fakat belgesi olmadığı için bizim gibi kursa gelen bir arkadaş, “Ödev sitelerine bakıyordum, virüs geldi, kapatamadım,” dedi. “O esnada bir sürü açık saçık fotoğraf geldi.”<br />
Bir sürü virüs varmış meğer. İnternetin koca bir deniz olduğunu öğrenmiştim. Üstelik korsanları bile varmış.<br />
Öğrencilerin internette en çok aradığı sözcük “ödev”miş. Üçkâğıtçılar, olmayacak sitelere ödev yazıp çocukların başka yerlere bakmasını sağlıyormuş.<br />
Demek ki internette de bilgisayarda da virüs varmış. Hem de çeşit çeşit virüs. Çok da bulaşıcıymış. Ya çocuklarımız virüs salgınına kapılırsa?<br />
Aman Allah’ım! Küçücük çocuklar onlar! Ne yaparız öyle bir şey olursa? Çocuklarımızı korumalıyız. Ama nasıl?<br />
Elimi yüzümü yıkama bahanesiyle sınıftan çıktım. Dersten kaçacaktım. Bir baktım ki, herkes peşimden geliyor.</p>
<h2>Sevdim Bu Şakayı</h2>
<p>Babamı direksiyonun başına zorla oturttuk. Bir eliyle burnunu, bir eliyle de direksiyonu tutuyordu.<br />
Annem abarttığını söyledi.<br />
Bense arka koltukta oturduğum hâlde koku falan duymuyordum. Bagaja koyarken biraz kokmuştu, kabul. Ama sallantıda patlamasınlar diye üzerlerine ikişer-üçer poşet geçirip ağızlarını da iyice bağlamıştım.<br />
Babam camları açtı. Başka zaman olsaydı, “Üşüyorum, donuyorum!” diye kıyameti koparırdım. Şimdi ne yaparlarsa yapsınlar sesimi çıkarmıyordum, çıkarmayacaktım da.<br />
Babam sonunda patladı: “Dayanamıyorum, aşağı atacağım!” diyerek arabayı sağa çekti. “Elimi nasıl süreceğim, onu da bilmiyorum ya,” dedi arabadan inerken.<br />
Annem hemen peşinden atladı. Burnunu eliyle kapamadan babama yalvarmaya başladı. “Biricik aslanımızın gönlünü koymayalım,” diyerek babamı vazgeçirmeye çalıştı.<br />
“Aslan dediğin çöp biriktirmez, çöple uğraşmaz,” dedi babam.<br />
Annem ne zaman benim biraz da olsa haklı olduğumu anlasa, babamın tepesine çıkardı. Önce sesini yükseltir, suratını asar, sonra da sessizce otururdu. Bakışlarından ben bile korkardım. Dokunsalar ağlayacak gibi yapıp başımı öne eğdim ve annemin duyacağı biçimde iç çekmeye başladım.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112061" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_6.png" alt="" width="497" height="593" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_6.png 497w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_6-251x300.png 251w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_6-166x198.png 166w" sizes="auto, (max-width: 497px) 100vw, 497px" /></p>
<p>Annem, “Şunun şurasında bir saatlik yolumuz kaldı, sık dişini,” dedi. “Çöpçüler her gün tonlarca çöpün başında. Demek ki zamanla alışıyorlar. Burun genelde farklı kokuları beyne iletiyormuş. Aynı koku sürekli gelirse iletmiyormuş. Buna da ‘alışmak’ diyorlarmış. Biraz sonra biz de bu kokuyu duymayacağız.”<br />
Babamın sert bakışları üzerine annem, “Haklısın, kokmaya kokuyor da, bir saat sonra atacağız. Köye varınca da arabayı güzelce yıkarız,” dedi.<br />
Babam gözlerini devirerek, dişlerinin arasından, “Öyleyse sen yıkarsın!” dedi.<br />
Annem derin bir soluk alıp verirken, başını sallayarak, “Yıkarım,” diyebildi.<br />
On beş gündür evdeki çöpleri balkonda, poşetlerin içinde biriktiriyordum. Bugün de onları amcamın çiftliğine götürüyordum.<br />
Babam, oflaya puflaya yeniden direksiyonun başına geçti. Öyle bir kalkış yaptı ki… Bir önce, bir arkaya fırladım. Koltuklar olmasa camdan dışarı uçacaktım. Bagajdan gümbür gümbür sesler geldi. Çöplerin kokusunu bu kez ben bile duydum. Arabayı böyle sallarsan elbette çöplerin içi dışına çıkar, diye düşündüm.<br />
Bir an önce çiftliğe varmak için gaza basıyordu babam. Sürücülüğüne güvendiğim için ses çıkarmadım. Koltuğuma iyice sindim.<br />
Başka zaman olsa annem yavaş gitmesini söyler dururdu. “Durdur arabayı, ineceğim, yürüyerek gideceğim!” der, bunun gibi sözleri artarda sıralardı. Babamın kıkır kıkır güldüğünü görünce de, “Kiminle konuşuyorum bilmem ki!” diyerek küserdi. Babam ister istemez yavaşlardı. Annem beş on dakika küslüğü devam ettirir, sonra başlardı yeniden konuşmaya.<br />
Amcam emekliye ayrılınca köyün yakınlarında büyük bir tarla satın almıştı. O zaman araziyi görmeye gitmiştik. Çiftlik yapacaktı burayı. Çevresini çevirip, içine ev yapıyorlardı.<br />
Her önüne gelen, “Şehirde yaşayan, köy yerinde yaşayamaz, sıkıntıdan patlar. Bu işler merak, bakalım ne zaman bıkacak,” diyordu o zamanlar.<br />
Fakat her telefon edişinde amcamın sesi daha da gür çıkmaya başlamıştı. “Kendimi yeniden dünyaya gelmiş gibi duyumsuyorum. Çok önceden bu işlere başlamadığıma pişmanım,” diyordu. Sözgelimi bir zeytin ağacının çok ürün vermesi için yirmi yıl geçmesi gerekiyormuş.<br />
Yengemin babası hastalandığında bir hafta boyu çiftlikten uzak kalmışlardı. Çiftlikteki tavuk, horoz, kedi, köpek, koyun, keçi senin hastan olduğunu bilmezdi ki. Yem ve su isterlerdi. Köyden biriyle anlaşmıştı. Kendisi olmadığı zaman çiftliğe o bakıyordu.<br />
Aradan iki yıl geçti. Şimdi gitsek çiftliği tanıyamazmışız. “Çok şey değişti,” diyor amcam.<br />
Değişir tabii. Amcam emekli ziraat mühendisi, yengem emekli gıda mühendisi. Çiftliği, çiftlik işlerini onlardan daha iyi kim bilebilirdi ki? Başka işleri de yoktu. Akşama dek çiftlikte ufak tefek şeylerle uğraşıyorlardı. Babam, “Ağabeyim boş durmaz. Ufak tefek iş dediğine bakma, akşama kadar çalışır,” diyordu. Çünkü çalışmayı, doğayı, özellikle de doğal yaşamı seviyormuş amcamlar.<br />
Amcam, çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini söylüyordu. Daha yapacak çok şeyler varmış. Her gidişimizde çiftliği değişmiş görecekmişiz. İki yıl önce gördüğümüz boş tarlada neler neler varmış şimdi. Yardımcı bir aile bile tutmuş.<br />
Amcamın çiftliğinde atlar yokmuş. At olmayan çiftliğe ben çiftlik mi derim? Büyüyünce ben daha büyük çiftlik alacağım. Kartal gibi uçan bir atım olacak benim. Her akşam onunla bir saat dolaşacağım. Ben amcamdan daha çok kişi çalıştıracağım. Çünkü hem çiftliğim büyük olacak, hem de en iyi ve en hızlı atlarla en akıllı ve en güçlü köpekleri besleyeceğim.<br />
Babam kokudan bir an önce kurtulmak için gaza bastıkça basıyordu. Annem, çöpler için bana söz gelmesin diye sesini çıkaramıyordu.<br />
Polisin siren sesiyle kendimize geldik. Babam ayağını gazdan hemen çekti, hafifçe frene dokundu. Hız sınırının altına düşmek istiyordu.<br />
Polis arabası önümüze geçti. Polis, kolunu camdan dışarı çıkardı ve anlaşılmaz işaretler yaptı. Bu işaretleri ilk kez görüyor ve anlamlarını bilmiyorduk.<br />
Annem, “Hızlı gittiğin için uyarıyor,” dedi.<br />
Babam başladı hızlı gitmediğini anlatmaya. Hızlı gitseymiş polis kendisini geçebilir miymiş? Hem hız kontrolü böyle olmazmış. Kontrollerde polis arabası yol kenarında dururmuş. Önce uyarı işaretleri olurmuş. Bir polis de sağı göstererek durmalarını söylermiş. Olsa olsa polis arabası çalmış hırsızlar ya da film çevirenler olabilirmiş bunlar. Belki de bir kamera şakası.<br />
Annemle babam tartışmaya başladı.<br />
Babam durmayınca, polis arabasındakiler daha da sert hareketler yaptı. Birkaç kez de kornaya bastılar. Yalan yok, korkmaya başlamıştım. Babam önümüzde yavaşlayan polis aracının ne yapmak istediğini anlayamadı. Arkadan çarpmamak için gaza basarak solladı ve normalde gitmesi gereken hıza çıktı. Arkadan siren sesi duyuldu. Yüreğimiz ağzımıza geldi. Plakamızı anons ettiler, sağa çekmesini istiyorlardı.<br />
Annem, “Duralım,” dedi. Babam umursamadı.<br />
İki-üç kez plakamızı tekrar ettiler. Sonunda babam istemeye istemeye arabayı sağa çekti.<br />
Maviyle kırmızı arasında gidip gelen ışıklarıyla polis arabası önümüzde durdu. Uzun boylu bir polis memuru, kollarını denizde yüzer gibi iki yana sallayarak yaklaştı. Arabanın önünde durdu. Yüzünü buruşturdu ve bize kuşkulu biçimde bakmaya başladı.<br />
“Dur işareti yaptık, niçin durmadınız?” diye sordu.<br />
Camdan dışarı çıkardığı elini yukarıdan aşağı indirdi. Birkaç saniye elini aşağıda tutup hareketi yeniden yapmak, “Sağa çekin ve durun” demekmiş.<br />
Babam üzgün biçimde, “Kusura bakmayın, işaretlerin ne anlama geldiğini bilemedik. Hatta hanımla ne anlama geliyor diye tartıştık. ‘Yavaş ve dikkatli gidin’ diyorsunuz sandık,” dedi.<br />
Babama yaklaşarak ehliyet ve ruhsat istedi. Burnunu tutarak ehliyeti ve ruhsatı aldı. Kaçar gibi uzaklaştı.<br />
Babam, “Bir bu eksikti!” dedi. “Çöpler olmasaydı hızlı gitmezdim. Kim bilir kaç para yazacaklar.”<br />
Zavallı annem beni korumak için, “Olan oldu. Neyse, öderiz,” dedi.<br />
Babam daha önce aşırı sürat yapmaktan bir kez ceza yemişti. Annem, “O parayla beş kilo et alsaydık, döke saça yeseydik olmaz mıydı?” demişti o zaman.<br />
Babam fazla konuşmazdı. Annemin yirmi-otuz sözüne o sadece tek bir karşılık verirdi. Kızdığı zaman ters ters bakmakla yetinirdi. O sözler bana söyleniyor gibi anneme karşılık verirdim. “Şuna bak, adam olmuş da babasını kayırıyor,” derdi annem. Annemin babama söylendiği gibi ben de başlardım anneme söylenmeye. Hayret, annem de bana hiç ses çıkarmazdı.<br />
Annem beni çok seviyor ve kolluyor. Üzmemek için karşılık vermiyor, diye düşünürdüm. Babam da anneme karşılık vermediğine göre, o da annemi çok seviyor, üzmemek için karşılık vermiyor kanısına varırdım.<br />
Polisler, bir süre aralarında konuştu. Diğer polis de arabadan indi. Bize doğru gelmeye başladılar. Yaklaşır yaklaşmaz silahlarını çekip, “Eller yukarı, kıpırdamayın!” dediler.<br />
Biri silahı anneme, diğeri de babama doğrultmuştu. Bir elleriyle de arabanın kapılarını açtılar.<br />
Babam, “Hızlı gitmemizin cezası bu mu?” diye sordu.<br />
Titreyen annem, “Bizim bir suçumuz yok,” dedi.<br />
“Kim işledi suçu?” diye sordu sert bakışlı memur.<br />
“Biz bir şey görmedik,” dedi annem.<br />
Uzun boylu olan, “Yavaşça dışarı çıkın!” dedi.<br />
Ellerim havada, olanları hayretle izliyordum arka koltuktan.<br />
“Ellerinizi arabanın üstüne koyun!” diye bağırdı polisler.<br />
Babamın üzerini, omuzlarından paçalarına dek aradılar. Ellerimi ne yapacağımı bilemiyordum. Kollarım kopmuştu havada tutmaktan. Aşağı indirirsem çok kızarlar diye korkuyordum. Bir filmde gördüğüm gibi ellerimi başımın üstünde birleştirdim. İçimden, Beni de arayın, diyordum.<br />
Annemin çantasına baktılar. Uzun boylu olan polis, “Arabada ne var?” diye sordu.<br />
Babam, “Çöp var,” dedi.<br />
Çöp sözünü duyunca, garip biçimde birbirlerine baktılar, dudak büküp anlaşıldı biçiminde baş salladılar.<br />
Annemle babamı arabadan üç dört metre uzaklaştırdılar. Elleri arkada, yüzükoyun yere yatırdılar.<br />
Ellerimi aşağı indirdim. Kapıyı açtığım gibi annemlerin yanına fırladım. Polisin önüne geçtim. “Ben yaptım! Tüm suç benim!” dedim.<br />
Uzun boylu polis bana gülümsedi. “Ne biliyorsan anlat bakalım,” dedi.<br />
“Anlatacağım.”<br />
“Yalan söylersen hemen anlarım. Yalan söyleyen çocukların kulakları kızarır.”<br />
Yalan konuşmayacağıma göre sorun yoktu.<br />
Bagajın kapağını açan memur burnunu tutarak, öksürerek üç dört metre uzağa kaçtı. Bir eliyle midesini, bir eliyle de ağzını tutuyordu,<br />
“Poşetlerde ne var?”<br />
“Çöp var. Hepsinde çöp var,” dedim.<br />
Ağzını eğerek, küçümser ve dalga geçer biçimde, “Ne çöpü bunlar? İnsan çöpü mü?” diye sordu.<br />
“Hepsi insan çöpü&#8230; Bizim çöpümüz.”<br />
Hızlı hızlı soruyordu. “Poşetlere kim doldurdu?”<br />
“Ben doldurdum.”<br />
“Kim kesti?”<br />
“Babam kesti.”<br />
“Annen ne yaptı?”<br />
“Annem küçük küçük doğradı.”<br />
“Baban mı doldurdu poşetlere …”<br />
“Poşetlere ben doldurdum.”<br />
“Sen de işin içindesin yani…”<br />
“Ben istediğim için küçük küçük kestiler.”<br />
Annem yattığı yerden seslendi. “Onlar insan değil.”<br />
Polis, “Karışmayın!” diye öyle bir gürledi ki, korkumdan altıma kaçıracaktım.<br />
Polis, “Sorduklarıma yanıt vermeye devam et,” dedi. Aynı soruları yeniden, hızlı hızlı sormaya başladı.<br />
“Poşetlerde ne var?”<br />
“Çöp.”<br />
“Kimin çöpü?”<br />
“Bizim çöpümüz.”<br />
“Kim kesti?”<br />
“Babam kesti.”<br />
“Kimi kesti?”<br />
“Beni kesti.”<br />
“Neyle kesti?”<br />
“Bıçakla kesti.”<br />
“Hayatını kaybeden kişiyi tanıyor musun?”<br />
“Tanıyorum.”<br />
“Kimdi?”<br />
Birdenbire kendime geldim. Ne hayatını kaybetmesi? Kimi tanıyor muydum?<br />
“Kim ölmüş?” diye saf saf sordum.<br />
“Babanın kestiği adam&#8230;”<br />
“Adam değil.”<br />
“Çocuk muydu?”<br />
“Kocamandı karpuzlar. Karpuzun büyüğü tatlı oluyor. Bitiremediğimiz için yarısını çöpe attık. Annem ‘Bu kadar büyük alma, yenmiyor, çöpe atıyoruz’ dedi. Babam iki kez küçük karpuz aldı. Onlar da saman gibi çıktı diye hiç yemedik. Bunun üzerine, ‘Yiyebildiğimizi yeriz’ diyerek kocaman karpuzları yüklenip geliyordu.”<br />
“Başka ne kesti?”<br />
“Kavun kesti.”<br />
“Onları sormuyorum.”<br />
“Annemin kestiklerini mi soruyorsun?”<br />
“Evet. Annen ne kesti?”<br />
“Geri kalan hepsini annem kesti.”<br />
“Neyle kesti?”<br />
“Bıçakla kesti.”<br />
Babam dişlerinin arasından konuşmaya başladı: “Açın bakın çöplere! Yanlış anlıyorsunuz,” dedi.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>“Konuşmayın!” diye seslendi polis. Sonra yeniden bana dönüp, “Annen ne kesti?” diye sordu.<br />
Evde nelerin kesildiğini düşünmeye başladım. Yemek yaparken çok değişik sebzeler kesiliyordu. Aklıma gelenleri heyecanla sıralamaya başladım:<br />
“Poşetlerde ne var?”<br />
“Çöp var.”<br />
“Ne çöpü?”<br />
“Kavun, karpuz, domates, yemek…”<br />
“Et var mı?”<br />
“Var.”<br />
“Kemik var mı?”<br />
“Var, var. Yarısı kemik. Kemikler kokmuyor. Kavunlar çok pis kokuyor. Üç dört poşet üst üste geçirdim.”<br />
“Niye geçirdin?”<br />
“Akmasın, kokmasın diye.”<br />
“Çöp torbalarında ne eti var?”<br />
“Tavuk eti var.”<br />
“Ne kemiği var?”<br />
“Tavuk kemiği var.”<br />
“Büyük kemik yok mu?”<br />
“Olmaz olur mu?”<br />
“Büyük kemikler kimin kemiği?”<br />
“Büyük kalın kemikleri mi diyorsun?”<br />
Polis ipucu yakalamış gibi sevinerek, yumuşak biçimde, heyecanla, “Hah! O kemikler kimin kemiği?” diye sordu.<br />
Kimin kemiği? Düşünmeye başladım. “Ne kemiği” dese, “İnek kemiği” diyeceğim, ama “Kimin kemiği” diyor&#8230;. Bir an dalmışım.<br />
Polis, “Korkma evladım, gördüklerini anlat. Sana kimse zarar veremez. Biz seni herkesten koruruz,” dedi.<br />
“Düşünüyorum.”<br />
“Neyi düşünüyorsun?”<br />
“Kasabın adını.”<br />
“Kasapla ne işin var?”<br />
“Kasap kesti de…”<br />
Polisin gözleri parladı.<br />
“Kesmesi için kasap mı çağırdınız?”<br />
“Çağırmadık. Babam getirdi.”<br />
“Kasabı alıp eve mi getirdi?”<br />
“Kemikleri kasapta kırdırıp getirdi.”<br />
“Kasap akrabanız mı?”<br />
“Değil.”<br />
“Babanın arkadaşı mı?”<br />
“Bilmiyorum.”<br />
“Baban çuvalla mı taşıdı?”<br />
“Poşetle taşıdı.”<br />
“Siyah poşet mi?”<br />
“Kasabın poşeti…”<br />
“Kemikleri kasaba nasıl götürdü?”<br />
“Kemikleri kasaptan eve getirdi.”<br />
“Kimin kemikleri?”<br />
“Bir ineğin kemikleri…”<br />
Polis donmuş gibi durdu. Gözlerini gökyüzüne dikti. Derin derin soludu. Sonra da, “Bu ineği önceden görmüş müydün?” diye tuhaf bir soru sordu.<br />
“Amcamın çiftliğinden gelirken yolda inekler gördüm, bu kemikler o ineklerin mi bilemem.”<br />
Beni sorguya çeken polis saçını başını yoluyordu.<br />
“Annem de kemik suyu yapıveriyor. Kemik suyuyla çorba mis gibi kokuyor. Hele kemik suyuyla pişirilmiş pilav kaşıklamaya doyulmaz.”<br />
Bana sorular sorup duran polis, arkadaşına seslendi: “Aç poşetleri bakalım.”<br />
Babam yattığı yerde tepinmeye başladı. “Açmayın!” diyordu.<br />
Polis, “Çöpte karşılaşacaklarımızdan mı korkuyorsun?” diye sordu.<br />
“Açmayın! Açmayın! Dışarıda açın!” dedi babam. “Arabanın içi hepten leş gibi kokacak!”<br />
Ayrıca belli ki çöplerin bagaja dökülmesinden korkuyordu.<br />
Polis, “Çöpleri babanın gözünün önünde açalım da, sakladığı şeyi iyice görsün,” dedi.<br />
Poşetleri getirmeye beni yolladı. Kendisi ağzını, burnunu mendille kapadı. Uzaktan emirler veriyordu.<br />
Poşetleri yırtmadan indirmeye çalışıyordum. İki-üç tane kalmıştı. Birisini kaldıramadım. Ben çekerim, o gelmez; ben çekerim o uzar. Bir yere mi takıldı anlayamadım. Elimle altına ve yanına baktım, ama bir yere takılmamıştı. Polis oyalandığımı zannedip kızar diye korktum. Var gücümle bir kez daha asıldım. İyi asılmışım ki, gerisin geri yere düştüm. Boş poşet elimdeydi.<br />
“Numaracı seni! Dalga mı geçiyorsun benimle!” dedi polis. Bu sözle diğer poşetleri boşaltmak için ayağa fırladım. Bagaja bakınca poşetin içindekilerin nerede olduğunu anladım.<br />
Koku bana da çok pis gelmeye başlamıştı. On beş gündür mutfakta ve balkonda çöp biriktiriyordum, ama hiç bu kadar kokmamıştı. Burnumun direği kırılacak sandım. Öğürmeye başladım.<br />
Polisin biri küçük bir kamerayla çekim yapıyordu.<br />
Poşetleri annemle babamın yanına taşıdım.<br />
Polis, “Çabuk aç,” dedi. “Babanın gözünün önünde aç! Kayıt yapıyoruz. İçinde bir şey çıkarsa bizi suçlamasın!”<br />
Poşetleri nasıl bağladıysam, bir türlü çözülmüyorlardı. Güçlükle birini çözdüm, altından ikinci poşet çıktı.<br />
Poşetler ne kadar sağlammış! O kadar uğraştım, ama bir türlü yırtamadım. Ben de arabadan tornavida getirdim. Bastırdım, bastırdım ama girmedi. Gerçek çöp poşetlerine koymuştum. Ne kadar sağlam olduklarını şimdi daha iyi anlamıştım.<br />
Polis bastırmadığımı sanıyor, küplere biniyordu. Ama kamera kayıtta olduğu için öncekinden daha kibar davranıyordu.<br />
“Evladım, yüklen üzerine, bastır şöyle.”<br />
Toprağa çivi saplar gibi yükleniyordum, ama delemiyordum poşetleri. Çivi bile batmazken, koku neresinden çıkıyordu, anlayamıyordum.<br />
Arkadaşına, “Kapa kamerayı!” diye bağırdı polis.<br />
Numara yaptığımı sanarak, hışımla geldi. Elimdeki tornavidayı aldığı gibi, “Böyle batıracaksın!” diyerek, dizlerimin altındaki poşete var gücüyle sapladı.<br />
O an bir gümleme sesi duydum. Yalnızca çöp doldurmuştum içine. Niye patladığını anlayamamıştım. Annem veya babam başka ne koymuş olabilirlerdi ki?<br />
Bu patlamadan sonra bizi kesin içeri atarlar, diye düşündüm.<br />
Derken polisin yüzünü gördüm. Öyle korktum ki, anlatamam. Patlayan poşetten fırlayan çöpler yüzüne gözüne yapışmıştı. Meğer poşetin içinde metan gazı birikmiş. Bastırınca da, çöpler polisin üstüne fırlamış.<br />
Sonunda babam, “Anlatacaktık ama dinlemediniz ki,” dedi. “Poşetlerde sadece çöp vardı. Bildiğiniz çöp!”<br />
“Çöpleri neden taşıyorsunuz yahu! Aklınızı mı yitirdiniz?” dedi yüzü gözü kirlenen polis.<br />
Elimde başka bir çöp poşetiyle polisin yanına geldim. Kendini arabaya atıp kapıyı kilitledi. Herhâlde bunun da patlamasından korkuyordu. Aracın çevresinde dört döndüm. Bir yandan da çöpleri niçin topladığımı, bağıra bağıra anlatıyordum.<br />
Annemle babam karşı çıktığı hâlde on beş gündür çöp biriktiriyordum. Amcamın doğal ayıklama makinesi varmış. Bu çöpleri çok iyi değerlendiriyormuş. Doğaya zarar vermeden geri dönüşümünü yapıyormuş. Annemle babama söylemememi sıkı sıkı tembih etmişti amcam. Sürpriz yapacaktık.<br />
On beş gündür kokusuna katlanarak biriktirdiğim çöpleri amcama götürecektim. Bu çöplerin nasıl mis kokan çiçeğe, içmesine doyamayacağımız bembeyaz süte, sert kabuklu yumurtaya, boğazı yakmayan bala, rengârenk meyvelere dönüştüğünü gösterecekti o da bize.<br />
O an polis telsizine gelen duyuruyu ben de duydum.<br />
“Üç gündür kayıp olan çocuklar arazideki boş bir evde bulundu. Sağlık durumları iyi… Hastaneye kontrol için götürüldüler.”<br />
Haberi duyunca polisler derin bir oh çekti ve gülümseyerek arabadan indiler. Annemle babamdan özür üstüne özür dilediler. Belli ki kaybolan o çocuklarla bizim arabadaki çöp poşetleri arasında bağ olduğunu sanmış, şimdi de yanıldıklarını anlamışlardı.<br />
Tüm suç amcamındı. Çöpleri yeniden değerlendirme konusunda bana şaka yapmıştı. O şakayı yapmasa ben de çöp biriktirmeyecektim. Çöp olmayınca babam hızlı gitmeyecek, hızlı gitmeyince de polis durdurmayacaktı.<br />
“Doğal ayıklama sistemi diye bir şey yok mu?” diye sordum polislere.<br />
Gülerek, “Köylerin hepsinde var,” dediler. “Doğal ayıklama, öğütme, dönüştürme sistemiyle çöpleri işliyorlar.”<br />
“Kentlerde daha çok çöp var, bu sistemi kente niçin kurmuyorlar?” dedim.<br />
Polislerden biri gülümseyerek, “Kârlı olmadığı için kentte yapılmıyor. Çevreyi kokutur, gürültü olur,” diye açıkladı.<br />
Diğer polis konuşmaya başladı: “Çöplerin kent dışına taşınması çok pahalı olur. Köy yerinde bu işler küçük çaplı.<br />
Herkes kendisi yaptığı için sorun olmuyor. Çöplerin zamanında, çok iyi ayıklanması gerekiyor. Bazen doğal ayıklama sistemini bozacak çöpler de atılıyor kentte.”<br />
Demek ki amcam yalan söylememişti. Benim çöplerin içinde de ayıklama sistemini bozacak şeyler var mıydı acaba, bilemiyordum.<br />
“Amcamın dediği çöpleri biriktirdim: yemek artıkları, sebze, meyve kabukları…”<br />
Polis, “Sen en güzel çöpleri biriktirmişsin. Herkes senin gibi bilinçli olsa ülkemizde aç kalmaz,” dedi.<br />
Koltuklarım kabardı, yan gözle babama baktım. Annem gülümsüyordu.<br />
Hızlı gittiği için babama ceza bile kesmediler.<br />
Çöpleri yol kenarına atmaya karar verdim. Babam çevreyi kirleteceğimi söyleyerek attırmadı. Çevrede milyonlarca böcek oluşurmuş.<br />
Çöplerden tiksinen, yanına bile yaklaşmayan babam, hepsini bagaja doldurdu. Amcama götürecekmiş. Çöplerin nasıl işlendiğini görmek istiyormuş. Amcamın elinde hazır çöp olmayabilirmiş.<br />
Babam arabayı çalıştırdı. Acele etmeden amcamların çiftliğinin yolunu tuttuk. Arabaya binerken sinirli, gergin olan babam artık çok rahattı. Evden çıktığımızda bir eliyle burnunu, diğer eliyle direksiyonu tutuyordu. Şimdi sanki arabada çöp yokmuş da gül taşıyormuşuz gibi yavaş yavaş gidiyordu. Müziği bile açmıştı.<br />
Kaç gündür kokmayan çöpler kokmaya başlamıştı. Babam aldırış etmediğine göre, belki de koku ön koltuğa gitmiyordu.<br />
Babamın aklından geçenleri bilemiyordum. Bir planı olmasa çöpleri gerisin geri bagaja doldurmazdı. Benim yüzümden kavga ederlerse üzülürdüm. Birkaç kez sordum: “Çöplerden yiyecek yapılır mı? Yapılsa bile bu yiyecek yenir mi?”<br />
“Amcan yapıyorum dediyse yapar. Kendisi de yer,” diye gülümseyerek konuştu babam.<br />
Babam gülümsediğine göre tartışma çıkmayacaktı. Buna sevindim.<br />
* * *<br />
Korna sesiyle çiftliğe geldiğimizi anladım. Bahçe kapısını tanımadığım bir adam açtı. Bize garip biçimde bakmaya başladı. Yüzünü buruşturuyordu.<br />
Bize doğru gelen başka bir adam gördüm. Amcam mı, değil mi diye bakmaya başladım. İşçi tulumları içindeki amcamı ilk başta tanıyamadım. Tanıyınca da koşmaya başladım. Amcam eğildi, boynuna sarıldım. Hoş geldin demeden, “Ne bu koku? Altına yaptın desem, kocaman adamsın,” dedi.<br />
Arabanın yanına götürdüm. Amcam yaklaşmak istemiyordu. Çalışanlar bile bahçenin en uzak köşesine kaçmıştı.<br />
Babam bagaja yaslanmış, amcamın yanına gelmesini bekliyordu.<br />
Amcam, “Eşyaları sonra taşırız, gelin bir soluklanın,” dedi.<br />
Babam el işaretiyle ‘gel gel’ yaparak amcamı yanına çağırdı. Renk renk tavuklar sanki onları çağırmışız gibi çevremizi sardı. Hepsinin biçimi ve rengi farklıydı. Bazılarının üzerindeki renkleri saymaya kalksam saatlerimi alırdı. Kırmızı ve tonları, sarı, kara, ak, kül… Boyunlarında da sekiz-on çeşit renk vardı.<br />
İki koyun yanlarında gözlerinin çevresi ve burnu kara kuzularıyla, iki oğlak ise apakça, kıvır kıvır tüyleri olan yavrularıyla yanımıza geldi. Ellerimizi yalıyorlardı.<br />
Bahçenin uzak köşesinden kulaklarını dikmiş iki koca köpek saldırıya hazır biçimde bize bakıyordu.<br />
Olduğum yerde durarak çevreye göz gezdirmeye devam ettim. Kocaman bir bahçenin ortasında açık yeşil, tek katlı, uzunca bir ev&#8230; Bahçenin her yanı yemyeşil çayır… Amcam az bile övmüştü burayı.<br />
“Araba kokuyor, siz kokuyorsunuz. İçeride ne var?” dedi amcam.<br />
“Ağabeyimin çiftliğine elimiz boş mu gelecektik? Yeğenin sana armağan getirdi,” dedi babam.<br />
Amcamın yüz ifadesi değişti. ‘Ne oluyor’ der gibisinden bana baktı.<br />
Babam, “Aç bagajı da boşalt armağanları,” dedi.<br />
Amcam bagajın kapağını açar açmaz içerden yaylı bir yumruk yemiş gibi geri fırladı. Burnunu tutarak yardımcısını çağırdı.<br />
“Senden başkasının el sürmesini istemeyiz. Sana getirdik,” dedi babam.<br />
“Ne var bunların içinde? Çiftlik için bir şeyler getirdiniz, anlıyorum da, merak ettim.”<br />
“Yiyecek için hammadde getirdik, hammadde. Özel üretim. Bu kalitede hammaddeyi başka bir firmada bulamazsın. Oğlan, amcasının çiftliği için internetten araştırarak üretti,” dedi babam.<br />
Amcam, “Yeğenim, çok merak ettim, ne hammaddesi, nasıl yaptın? Niye bu kadar zahmete girdin?” diye sordu.<br />
Babam, “Çocuğumun bir tanecik amcası var. Amcasının çiftliği için on beş gün uğraşarak üretti,” dedi.<br />
“Sizi de uğraştırmıştır, yormuştur, bilirim yeğenimi.”<br />
Yengem mutfaktan yeni gelmişti. “Huyu da amcasına çekmiş, kafasına koyduğunu yapar,” dedi.<br />
Amcam poşetleri zorla indirdi bagajdan. Annem uzağa, çok uzaklara götürmesini istedi. “Kokusundan evde bile durulmaz,” diyordu.<br />
Amcam taşırken birini tellere taktı, kurtarayım derken patlattı. Çevreye bir koku yayıldı ki, sormayın gitsin. Tavuklar ve koyunlar bile kaçıştı.<br />
Amcam, “Tavuklarımı, koyunlarımı zehirlemesin?” diye sordu.<br />
Babam, “Bana bir şey olmadı ya, size hiçbir şey olmaz,” dedi.<br />
“İlaç mı, suni gübre mi?” dedi amcam.<br />
“Sizin gibi doğal tarımla uğraşan çiftçilere suni gübre getirmek hakaret olur. Kaliteli, doğal gübre getirdik.”<br />
Annem anlattı çöpleri nasıl, niçin biriktirdiğimi. Amcam güldü, düşündü.<br />
“Bu çöpler çok bozulmuş. Bunlar da ayıklanır. Çok çabuk ayıklanır, ama yiyeceğe dönüşmesi zaman alır,” dedi amcam. “Yeğenim, bunlardan mis kokulu gül, rengârenk çiçek üretsek daha güzel olur. Ne dersin?”<br />
Uzaktan bizi dinleyen babam, “Ne yaparsanız yapın ama arabayı hemen tertemiz edeceksiniz. Arabam gül kokacak, mis kokacak,” dedi. Sonra da, “Çöp kokusu üzerime sindi, ne oturabilirim ne de bir lokma yiyebilirim,” diyerek banyoya koştu.<br />
İş bize düşüyordu. Amcam küreğini aldı, güllerin ve çiçeklerin diplerine bir karış derinliğinde, bir kürek genişliğinde upuzun bir ark eşti. Ben de çöp torbalarını taşıdım. Onları birer metre arayla toprağa koyup kürekle patlattık. Çöplerin içinden çıkanları görünce kokunun kaynağını daha iyi anladım.<br />
Amcam, “Yeğenim, eline sağlık. Öyle güzel bir gübre getirmişsin ki, bir gün sonra çiçeklerin rengi değişir,” dedi.<br />
“Yiyecek?” dedim.<br />
“Acele etme, yemekten sonra çıkan çöplerle doğal dönüşümün nasıl olduğunu gösteririm,” dedi.<br />
Yine bana şaka yapıyordu. Bakalım altından ne çıkacaktı?<br />
Bahçenin çevresine bir metre eninde, boydan boya bir çiçeklik yapılmıştı. İçinde dikenli, otsu bir sürü çiçek vardı. Buranın adı “çiçeklik”miş. Koyunlar, keçiler, tavuklar zarar vermesin diye örgülü telle boydan boya çevirmişlerdi.<br />
Arkadaşlarıma birer demet gül veya adını bilmediğim çiçeklerden götürmeyi düşünmüştüm. Çöpler, gülleri de kokutacağı için artık götüremeyecektim. Çöpleri dökmeden toplasaydım bu kez güller, çiçekler solardı. Birkaç hafta sonra yeniden gelmeyi düşündüm. Babamı ikna etmenin yolunu o zamana kadar bulurdum nasıl olsa.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112062" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_7.png" alt="" width="565" height="727" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_7.png 565w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_7-233x300.png 233w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_7-154x198.png 154w" sizes="auto, (max-width: 565px) 100vw, 565px" /></p>
<p>İşimiz bittikten sonra elimizi yüzümüzü yıkamak için bahçedeki çeşmeye gittik. Çeşme, çiftlik girişinin sağ üst köşesindeydi. Burası aynı zamanda park yeriydi. Amcam arabayı buraya çekti.<br />
Buradaki sular bahçenin alt yanındaki depoda birikiyormuş. Su, güneş enerjisiyle çalışan motorlarla en son bölmedeki tepeciğe attırılıp doğal arıtma sistemiyle temizleniyormuş. Bu suyla yazın bahçe sulanıyormuş. İşimiz bittikten sonra her yanı gezdirecekti.<br />
Babamı sevindirmek için arabayı yıkamaya başladık. Arabadaki çöp kokusunun bir kutu şampuanla ancak çıkacağını düşünüyordum. Ama burada sabun çok az, deterjan hiç kullanılmıyormuş. Koku arabada kalacak, babam da günlerce söylenip duracaktı. Amcama kalırsa, eskisinden daha güzel kokacaktı. Şampuansız nasıl yapacak bilemiyordum. Sabun ve şampuan otlara, bitkilere zarar veriyormuş. Hele çamaşır suyu, dibine döküldüğü koca çınar ağacını bile kurutuyormuş.<br />
Bir teneke kaynatılmış kül suyu getirdi. Arabayı bununla yıkadık. Pamuklu bezle de sildik. Pırıl pırıl parlamaya başladı. Amcam çok yorulmuşa benziyordu. Her yanından su gibi ter akıyordu. “İki yıldır bu kadar yorulmamıştım,” dedi.<br />
Yengemler sofrayı hazırlamaya başlamıştı. Çardağın her yanı ağaçtan yapılmıştı, ve baştan aşağı kırmızıyla boyanmıştı. Sarmaşıklar yeşil bir örtü gibi etrafını sarmıştı.<br />
Yengem, “Yemekler hazır,” diye seslendi.<br />
Koku üzerimize sinmiştir diye banyoya koştum. Evin giriş kapısında annem ve babamla karşılaştım. Her banyo dan sonra bana, “Yüzün gözün açılmış,” diyerek takılırlardı. Bu kez de ben, “Tanıyamadım sizi, yüzünüz gözünüz açılmış, mis gibi kokuyorsunuz. Sıhhatler olsun,” diyerek banyoya koştum.<br />
Babam, amcamın mavi eşofmanlarını, annem de yengemin ince, uzun elbiselerinden birini giymişti. Hem çöp kokusundan, hem de toz topraktan kurtulmuştu.<br />
Annem, “Yemekler soğuyacak, acele et,” diye birkaç kez seslendi arkamdan.<br />
Banyo yapmam uzun sürmedi. İki kez sabunlanıp hemen çıktım.<br />
Yengem çocuklarının giysilerinden bir şeyler ayarlamıştı bana. Giyinmem için bekliyordu. Burak ağabeyimin kırmızı eşofmanlarını giydim.<br />
“Çiftliği ne zaman gezeceğiz yenge?” dedim.<br />
“Yemekten sonra birlikte gezeriz,” dedi.<br />
“Doğal ayıklama, öğütme, üretme sistemi çiftliğin neresinde?” diye sordum.<br />
Bir an önce görmek istiyordum. Yemekten önce gösterseler daha iyi olurdu. Yemeğimizi de rahat rahat yerdik. Babam yemekte kesin yarım saat konuşurdu. Hele yoldaki maceralarımızı anlatmaya başlarsa akşam olurdu.<br />
Çardağın altına kurulmuş sofraya koşarak gittim. Amcamla babam masaya karşılıklı oturmuş, beni bekliyorlardı. Amcam beni görünce ayağa kalktı.<br />
“Yeğenim, gel sarılalım, hoş gelmişsin. Gül gibi kokuyorsun,” dedi.<br />
“Amca, çöp ayıklama…”<br />
“Önce yemekleri yiyelim.”<br />
Her çocuk gibi sevdiğim yemeği yer, sevmediğimden bir iki kaşık alır, bırakırdım. Annem, az yediğimden şikâyet ederdi. Arkadaşlarının çocuklarının yemek yiyişine imrendiğini söylerdi. Hele benim sevmediğim yemeği yiyen bir çocuk görürse, bir yıl her sofra başında yemek duası gibi anlatırdı.<br />
Masanın üzerine örtü bile serilmemişti. Sofrada en büyük kusurum üzerime dökmemdir. Annem mutfakta bile önüme kocaman bir örtü serer. Ayıp olmasın diye dökmeden yemeye çalışacaktım artık.<br />
Sofraya şöyle bir baktım. Piknik sofrası gibi olmuştu. Belki bahçede olduğumuz için böyle yapmışlardır, diye düşündüm.<br />
Ortalıkta mangal yoktu. Izgara yaptılar desem yanık et kokuları da gelmiyordu. Yalnız, sofranın başında kocaman bir tepsi vardı. Herhâlde etleri kızartıp soğumasın diye tepsiye doldurmuşlardı.<br />
Sizin de anlayacağınız gibi, sofrada et olmasını istiyordum. Özellikle kemiklerin nasıl ayıklandığını, öğütüldüğünü, ne işe yaradığını görmek istiyordum çünkü.<br />
Sofrada hiç ekmek olmaması ilgimi çekti. Amcamlar diyet yapıyordu galiba. Oysa bizim için koymaları gerekirdi. Belki de fırından yeni çıkacaktı. Amcam diyordu ya, ‘Her şeyimizi kendimiz üretiyoruz’ diye.<br />
Herkesin önünde tabak, kaşık çatal, bardak vardı. Cam şişeler ayranla doluydu. Bekliyorduk. Herkes sofraya oturmadan servis yapmıyorlardı.<br />
Annemi bekliyormuşuz. Babamla ben banyoyu kirli bırakmışızdır diye temizlikle uğraşıyordu kesin.<br />
Annemin gelmesiyle servis başladı. İlk olarak bana verdiler. Önce konukların çocuklarına, sonra da konukların büyüklerine verilirmiş. “Söz büyüğün, su küçüğün,” dedikleri gibi yemeğin de önce küçüğün olduğunu hatırlattı amcam. Çocuklar açlığa dayanamazlarmış da ondan. Bu kez çocuk olduğum için sevindim.<br />
“Yemeğin baş konuğu kim?” diye sordu babam.<br />
Baş konuk sözünü ilk kez duyuyordum. “Neymiş, kimmiş?” diye sordum.<br />
Meğer baş konuk benmişim. Yemeğin ilk verildiği kişiymiş. Bunu da öğrenmiş oldum.<br />
Pupulama doldurulmuş bir tabak et… Bu kadar yemeği kim yiyecek anlayamadım. Üzerinde parmak gibi ince ince etler… Ne eti olduğuna baktım. Alışkanlık, önce görüntüsüne, sonra kokusuna bakarım. Tabağın büyük olması iyiydi, yarısını yemeyiverirdim. Çöp çıkardı böylece. Bakalım ne yapacaklardı?<br />
Hâlâ ekmek yoktu sofrada. Görmemişlik yapmıyordum. Ekmeksiz sofra olmayacağına göre unutmuşlardır, amcamın aklına gelir diye bekliyordum. Kokusunu içime çekiyordum, görünüşünü inceliyordum. Etlerin ne eti olduğunu anlayamadım.<br />
Amcam, “Köy tavuğunun eti çiftlik tavuğuna benzemez,” dedi.<br />
Tavuk köyde farklı mı oluyordu? Anlayamadım. İki kanadı, iki ayağı olduğu gibi eti de aynıdır herhâlde, diye düşündüm. Amcam köyde oturuyor ya, övünecekti illâ. Bir de kendi yetiştirmişti tabii. Bunları düşünürken güldüm.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Amcam, niçin güldüğümü sorunca, “Tadının farklı olduğunu anladık, eti niçin farklı olsun ki?” dedim.<br />
“Denize gidip yanan insanla gitmeyeni görünce ayırt edebilir misin?” dedi.<br />
Bundan kolay ne vardı? “Rengi kararmış olan denize gitmiştir,” dedim. “Köydeki tavuklar güneşte yandığı için mi etleri siyah oluyor?”<br />
Bu kez de, “Sporcuların kaslarıyla masa başında akşama kadar oturan insanın kasları aynı mıdır?” diye sordu.<br />
“Köydeki tavuklar spor mu yapıyor?” diye sordum.<br />
Hepsi gülmeye başladı.<br />
“Hem de ne biçim spor yapıyorlar, bir görsen.”<br />
Amcam, “Yine şaka yaptığımı düşünüyorsun, değil mi?” dedi.<br />
‘Evet’ anlamında başımı salladım. Ağzım doluydu.<br />
Amcam, “Çık çık çık…” diye sesler çıkardı.<br />
Çardağın çevresi tavuk doluydu. Çatala taktığı kocaman bir lokmayı, uzağa fırlattı. Yirmi-otuz tavuk ekmeği kapmak için koşturdu. Birkaçı kaza yapıp yarıştan koptu. Kapan tavuk bahçede dört dönmeye başladı. Diğer tavuklar peşindeydi. Yorulup gagasındakini yere bırakınca lokmayı başka biri kaptı. Bu kez de onun peşinden koşmaya başladılar. Biri yoruldu, başını eğdi ve iki-üç tanesi gagasındaki lokmayı parçalayarak kaptı.<br />
Horozlar bağırarak koştu. Tavuğun gagasındakini kapmaya çalışmadılar.<br />
Horozun biri kaçan bir tavuğu yakaladığı gibi üstüne atladı. Bir anda çevresini beş-altı horoz sardı. Kaç horozun kavgaya karıştığını sayamadım. Gaga gagaya, kanat kanada bir savaş başladı.<br />
Dövüşün bir lokma yiyecek yüzünden olduğunu sanmıştım. Kavga etmesinler diye bir-iki parça lokma da ben attım. Yine tavuklar kapıştı, horozlar oralı bile olmadı. Savaş meydanını bırakıp kaçmayı erkekliğe yediremediler. Tanımadıkları kişiler çiftliğe gelince kavga kızışıyormuş. Amaçları, dosta düşmana kendilerini göstermekmiş. “Çiftliğin sahibi benim” anlamındaymış. En güçlü horoz, kümesteki tüm tavukların sahibi oluyormuş.<br />
Ben de saf saf, “Diğer horozlara tavuk kalmıyor mu?” diye sordum.<br />
Komiklik bunun neresinde anlayamadım. Herkes güldü.<br />
Amcamın bir ıslığıyla iki köpek birden dövüşen horozlara doğru saldırdı. Horozların hepsi bir yana kaçıştı. Bu, amcamın horozları ayırma ve barıştırma yöntemiymiş.<br />
“Bunlar akşama dek böyleler,” dedi yengem. “Tavuktan fazla horoz var. Ya tavukları kovalıyorlar ya da birbirlerini.”<br />
Doğal ayıklama, dönüştürmede de haklı olacağını biliyorum ya, bakalım nasıl?<br />
Tabaktaki etleri çatalla alarak yemeye başladım. Altında ete benzemeyen bir şeyler vardı. Ne yemeği olduğunu soracaktım, ama utanıyordum.<br />
Babam, “Çocukluğumdan beri tirit yememiştim,” dedi. “Yenge, eline sağlık. Çok güzel olmuş.”<br />
“Tirit mi bu?” diye ağzımdan kaçıverdi.<br />
Hepsi gülmeye başladı.<br />
Amcam, “Beğenmedin mi?” diye sordu.<br />
Annem, “Bir lokma bile almamış,” dedi.<br />
Herkes çatalı takıp takıp yiyordu.<br />
Böyle yeneceğini anladım. Yufkalar kıvrılmış kıvrılmış, lokum gibi kesilmişti. Üzerine tavuk yahnisi dökülmüştü. Ben de başladım çatalı takarak yemeye.<br />
Et suyunu iyice çekmiş kocaman dilimler ağızda eriyiveriyordu. Boğazımdan nasıl geçiyordu anlamıyordum. Damağımda eziliyorlardı.<br />
“Anne sen de tirit yapmasını biliyor musun?” dedim.<br />
“Ooo! Yeğenim beğendin mi?” dedi amcam.<br />
“Çok güzel olmuş amca.”<br />
“O zaman her ay buraya geleceksin.”<br />
“Annem yapamaz mı?”<br />
“Yapamaz. Yapması için çiftlikte yaşaması gerekir. Bu yemek köy yemeğidir.”<br />
Amcam yine şaka yapmaya başlamıştı. Bunu gülümseyerek konuşmasından çıkarıyordum. Babam da gülüyordu. Ciddi olsa gülmezlerdi.<br />
“Annem beceriklidir. Hele ben istersem, ne yapar eder, istediğimi yapar,” dedim.<br />
“Sen öyle san. Annenin becerikliliği yetmez. Bir defa bu ürünleri bulamazsın.”<br />
Herkes gülümseyerek, başını sallayarak amcamı onaylıyordu.<br />
“Amcacığım, marketlerde hepsi var. Değil mi anne?”<br />
“Tirit yapılacak tavuklar özel beslenir. Özellikle yumurtadan kesilmiş tavuk olacak. Yumurtlayan tavukta yağ olmaz. Yağ olmayınca da tirit olmaz,” dedi annem.<br />
“Biz yağlı sevmiyoruz amcacığım.”<br />
“Yağlı tavuk olmazsa böyle lezzetli tirit olmaz.”<br />
Anneme yardım ister gibi baktım.<br />
“Amcan doğru söylüyor oğlum. Yıllar önce birkaç kez denedik; köydeki gibi olmadı. Baban dese inanmam da, ben de sevmedim yaptığım tiridi,” dedi annem.<br />
Konuşurken tabağımdakiler bitivermişti. Babama baktım, ben konuşurken tabakları mı değiştirdi diye. Babamınkiler de bitmişti. Yengem ikinci servisleri yapıyordu. Tabağımı ağzına kadar doldurdu. Yarısını yiyemem, çöpe atarım, diye düşünüyordum, ama hepsini yemiştim. Neyse, bu dolduracağı tabağın belki de hepsini çöpe atardım.<br />
Yengem, doldurmak için tabağımı aldı, sesimi çıkarmadım. Gözüm babamdaydı. Başka yöne bakmıyordum. Çok konuşanın karnı doymazmış. Sağa sola bakmadan çatalı taktığım gibi ağzıma atıyordum. İki dakikada hepsini yedim. Tabağın dibindeki suları da kaşıkla içtim. Bitirince geri yaslandım. Herkes bana bakıyordu. Ne olduğunu sordum.<br />
Amcam, “Bir ay sonra tirit yemeye geliyor musun?” dedi.<br />
Amcamın bu sözü üzerine gözlerim parladı. “On beş gün sonra gelsek olmaz mı?” dedim.<br />
Amcam gülümseyerek bana baktı. Herkes gülüyordu. Benden bu cevabı beklemiyorlarmış. Yemeği beğenmem amcamla yengemin çok hoşuna gitmiş.<br />
Babam, “Her hafta gelelim oğlum. Amcanın bir sürü tavuğu var,” dedi.<br />
Amcama çöpleri sordum. Eve girdi, bir poşet çöple geri geldi. Değişik bir ıslık çaldı. Uzaktan bizi izleyen iki köpek koşarak çardağın önüne geldi ve kuyruk sallamaya başladılar. Bana birkaç tavuk kemiği verdi. Köpeklere atmamı söyledi. Attığım kemikleri yere düşmeden havada yakaladılar.<br />
İki dakikada iki tavuk kemiği temizlenmişti bile. Köpekler ‘başka yok mu’ diye gözümüzün içine bakıyordu. Amcam, “Kentte olsaydık bu kemikleri çöpe atacaktık,” dedi.<br />
“Bizim mahallede bir sürü kedi köpek var. Onu sorarsan bizim çöpler de temizleniyor,” dedim. Yumurtaya, süte, ete, bala, sebzeye meyveye nasıl dönüştüğünü anlatmasını istedim. Amcam bu kez gülmeden konuşmaya başladı.<br />
Her fabrikada bir bekçi, her sürüde de bir çoban köpeği olduğunu anlattı. Bu köpekler olmasaymış, tilki ve sansarlar tavukları; çakal ve kurtlar da koyunlarla keçileri yermiş. Tavukların yumurta yapmasında da, koyunlarla keçilerin süt vermesinde de bu köpeklerin bir etkisi varmış. Köpeklerin yaşaması için de ete gereksinim varmış.<br />
Biz gelmeden önce kestiği kavun karpuz kabuklarını getirdi. Onları ince ince doğrayıp koyunlara ve keçilere verdik. Bunların gübresiyle kütür kütür yediğimiz salatalıklar, kan kırmızı karpuzlar, şeker katılmış gibi tatlı olan ince kabuklu kavunlar yetişiyormuş.<br />
Amcam bunları anlatırken çöplerle bal arasında bağlantı kuramamıştım. Meğer arılar sebzelerle meyvelerin çiçeklerinden bal yapıyormuş.<br />
Biraz sonra çiftliği gezmeye başladık. Evin bahçesi kare biçimindeydi. Arkasında bölmeli bölmeli kocaman bir kümes vardı. Tavukları, evin çevresindeki sineği böceği; akrebi, solucanı yesinler diye besliyorlardı.<br />
Örgülü tellerle ayrılmış kare biçimdeki arka bahçe, koyun ve keçilerin yeriydi. Toprağın altında yere gömülü, iki bölmeli kocaman bir havuz varmış. Evdeki kirli sular, bu havuzun bir bölmesinde, çatıdaki ve bahçedeki yağmur sularıysa diğer bölmesinde toplanıyormuş. Yazın, güneş enerjisiyle işleyen motorlarla yağmur suları sebzelerin diplerine, kirli sular da uzak köşedeki yapma tepeciğe veriliyormuş.<br />
Tepeciğin altına killi toprak sermiş amcam. Üstüne ince, kalın kumlar, en üstüne de bir metreden fazla toprak yığmış. Tepeciğin üzerine de iki kavak, iki söğüt fidanı dikmiş. Kirli sular burada arıtıldıktan sonra borularla yağmur sularının toplandığı depoya gidiyormuş.<br />
Dikdörtgen biçimindeki en büyük bölmede çeşit çeşit ağaç vardı: Zeytin, nar, badem, kayısı, incir, limon, yenidünya, cennet elması, dut, armut, kiraz ve adını unuttuğum nice ağaç… Hepsi birbirine benzeyen asmalar vardı bir de. Üzümleri farklıymış. Çekirdeklisi, çekirdeksizi, akı, karası… Zeytin ağaçları çoğunluktaydı. Evin zeytini, yağı çıkmalıymış.<br />
Evin yanındaki bölüm sebze yeriydi: domates, patlıcan, biber, bamya, börülce… Sebzeliğin yanıysa küçük bir tarlaydı. Yiyecekleri ve unu buradan elde ediyorlarmış.<br />
Son bölme ilgimi en çok çeken yer oldu. Girişin sağında beş-altı kovan arı vardı. Burası meraymış. Ekilip biçilmiyormuş. Arılar, çiçeklerin balını aldıktan sonra buraya koyunlar ve keçiler bırakılıyormuş. Arılara zarar verir diye tavuklar buraya sokulmuyormuş. Balın tadına da akşam bakacakmışız.<br />
Tepecik yemyeşil otlarla kaplı… En tepede dört tane çam fidanı, suyun biriktiği yerde iki tane de söğüt ağacı… Tepeciğin altındaki killi toprağı saplı çanak gibi yaymış. Fazla sular sapında birikip depoya gidiyormuş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112063" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_8.png" alt="" width="546" height="512" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_8.png 546w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_8-300x281.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/dedem-bilgisayar-ogreniyor_8-211x198.png 211w" sizes="auto, (max-width: 546px) 100vw, 546px" /></p>
<p>Tepeciği gezerken gözlerime inanamadım. Kocaman bir havuz&#8230; Hem de yüzme havuzu. Dar ve uzun… Sıcaklarda kuyudan doldurup yüzüyorlarmış.<br />
“Torunlarım geldiğinde deniz diye tutturdu. Ben de havuz yaptım,” deyince yengem onu yalanladı: “Kendisi de hiç içinden çıkmıyor ki!”<br />
“Çok sıcaklarda deponun suyu bitince kuyudan su basıyorum havuza. Su birkaç gün dinlensin diye bekletiyorum. Bekletirken de tozumu atmak için birkaç kez girdim.”<br />
Ertesi akşam istemeyerek de olsa amcamın çiftliğinden ayrılırken annemin bir elinde süt şişesi, diğer elinde yoğurt güveci; babamın elinde bir çerçeve bal vardı. Benim kucağım mahalledeki tüm arkadaşlara yetecek kadar çeşit çeşit çiçekle doluydu.<br />
Amcam, “Bahçemizdeki çiçekler hiç bu kadar güzel kokmamıştı,” dedi.<br />
Gözlerimin önünde kendime ait kocaman bir bahçe oluşmuştu.<br />
Arabanın kapılarını açtığımızda çiçek karışımı bir koku bizi karşıladı. Koltukların üzerine serpilmiş otları ilk kez görüyordum.<br />
Annemle babam hiç şaşırmadı. Bunlar gece otlarıymış. Yeni gelinler yastığının altına koyarmış.</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/dedem-bilgisayar-ogreniyor/">Dedem Bilgisayar Öğreniyor</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Babam Çıldırdı</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/babam-cildirdi/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/babam-cildirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Oct 2017 10:51:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=111981</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-605-356-142-2 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: MEHMET KEMAL ERDOĞANr Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. Babam Çıldırdı Bu yıl annemle babam benim yaş günümü kendi arkadaşlarıyla kutlamaya karar vermiş. Bunu bana söyledikleri gün beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü yaş günümü arkadaşlarımla geçirmeyi tasarlıyordum. Hatta onlarla hazırlık yapmaya bile başlamıştık. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/babam-cildirdi/">Babam Çıldırdı</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-605-356-142-2</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar:</strong> MEHMET KEMAL ERDOĞANr</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>Babam Çıldırdı</h1>
<p>Bu yıl annemle babam benim yaş günümü kendi arkadaşlarıyla kutlamaya karar vermiş. Bunu bana söyledikleri gün beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü yaş günümü arkadaşlarımla geçirmeyi tasarlıyordum. Hatta onlarla hazırlık yapmaya bile başlamıştık.<br />
Cem kızgınca söylendi:<br />
“İyi de bu senin yaş günün, onların değil. Kendi yaş günlerini arkadaşlarıyla kutlayabilirler.”<br />
“Biz yine orta yerde kaynayacağız,” diyerek karşılık verdim. “Onlar yiyip içecek, biz ortalıkta dolanıp duracağız.”<br />
“Yok ya!” dedi Cem. “Biz de bir şeyler buluruz yapmak için.”<br />
Cem’in gözleri parlıyordu.<br />
“Sen ne dersin bilmiyorum ama,” dedi. “Onların düzenini bozalım ister misin?”<br />
“İyi de nasıl yapacağız?” dedim.<br />
“Bir şeyler buluruz,” dedi.<br />
Aklından geçenleri anlayamamıştım henüz.<br />
Evimizin geniş ve havuzlu bahçesinde hazırlıklar başlamıştı. Beyaz masalar ve sandalyeler havuzun çevresine yerleştirildi. Uzun masalara içecekler kondu. Babamın arkadaş çevresi kalabalık olduğundan, arkadaşları da hazırlıklara yardımcı olmuştu.<br />
Babamla annem salonda konuşurken duydum.<br />
“Yüz kişi kadar olacağız,” dedi babam. “Şirketteki tüm arkadaşlar gelecek. Hatta genel müdürümüz Recai Bey bile geleceğini söyledi.”<br />
Annemin yüzü gülüyordu.<br />
“Şirkette sevildiğini biliyorum,” dedi. “Tabii ki, gelmek isteyecekler.”<br />
Keşke gelmeselerdi, diye geçirdim içimden. Gelmeseler de arkadaşlarımla kendi başıma kutlasam doğum günümü.<br />
Ama hazırlıklar tamamdı.<br />
Annemle babam biricik oğulları için bir yığın masrafa giriyordu.<br />
“Önce içecekleri sunarız,” dedi annem. “Ardından pastayı keseriz ve Uğur’un hediyelerini veririz.”<br />
Annem “hediyeler” deyince gözlerim parladı. Yüzlerce hediyeyi düşününce, neredeyse aklım başımdan gidecekti.<br />
Babamla annem iyi düşünmüş, diye geçirdim içimden.<br />
Doğum günümü arkadaşlarımla kutlamaya kalksam, sanırım beş tane hediye ancak alırdım. Bu duyduklarım moralimi biraz düzeltmişti doğrusu.<br />
Öğleden sonra orkestra elemanları geldi. Aletlerini yerleştirdiler. Uzun süre çalıştılar bahçede. Adamın birinin önünde kocaman bir org vardı. Hoparlör de neredeyse benim boyum kadardı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111982" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_1.png" alt="" width="615" height="783" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_1.png 615w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_1-236x300.png 236w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_1-156x198.png 156w" sizes="auto, (max-width: 615px) 100vw, 615px" /></p>
<p>Birkaç ses denemesi yaptıktan sonra, şişman orkestracı, babama, “Biz akşamüzeri geliriz,” dedi. “Burada yapacak bir şeyimiz kalmadı.”<br />
Babam başını salladı.<br />
“Tamam!” dedi. “Akşama sakın geç kalmayın ha!”<br />
“Yoo, geç kalmayız!” dedi şişman orkestracı. “Merak etme sen!”<br />
Orkestra bahçenin bir köşesine kurulmuştu. Biraz ileride, fıskiyelerinden suların yükseldiği ince uzun havuzumuz vardı. Beyaz örtüler serili masalar ve sandalyelerle bir saray bahçesini andırıyordu evimizin bahçesi.<br />
Annem babama dönerek, “Havai fişekleri unutma Rıza!” dedi. “Gecenin sonu onlarla renklenecek.”<br />
Babam neredeyse unuttuğunu söyleyecekmiş gibi geldi bana. Ancak neyse ki, “Unutur muyum hiç tatlım,” dedi. “Önce onları sipariş ettim.”<br />
Annemle babam heyecan içinde hazırlıkları tekrar tekrar gözden geçirirken, evimizin önüne bir kamyonet yanaştı. Çarşıda dükkânı olan pastacıydı gelen. Yanında beş de adam getirmişti.<br />
Babam on katlı pasta ısmarlamıştı. Adamlar pasta tepsilerini salonun girişine koydu.<br />
Annem, “Pastayı bahçedeki yerine koysaydık!” deyince, babam atıldı hemen:<br />
“Üstüne kuşlar mı pislesin? Bahçe kuş kaynıyor.”<br />
Babam böyle deyince, annem söylediğine pişman olarak uzaklaştı onun yanından.<br />
Güya benim yaş günümdü. Ama ne yapmak istediğim hiç konuşulmuyordu. Babamın arkadaşlarını ağırlamak için bir yarıştaydılar şimdi. Bu da beni delirtiyordu.<br />
Evden çıkarak Cem’e gittim.<br />
Arkadaşlarım, Ali Beylerin bahçe duvarına oturmuş konuşuyordu. Cem, Erhan, Yusuf, Tuncay ve İsmail vardı.<br />
Beni görünce Cem’in gözleri parladı.<br />
“Nerede kaldın oğlum?” dedi. “Doğum günün için her şeyi hazırladık. Harika bir gece olacak!”<br />
Yüzüne baktım şaşkınca.<br />
Meğer bana söylememişler, ama neler yapacaklarını belirlemişler bile.<br />
“Geceyi allak bullak edeceğiz,” dedi Cem. “Babanın burnundan gelecek.”<br />
“Ne yapacaksınız oğlum?” dedim. “Bana da söylesenize.”<br />
“Akşam olunca görürsün,” dedi. “Senin geceni berbat ettiklerine pişman olacaklar.”<br />
Cem böyle konuşunca içimi birden sıkıntı kapladı. Gerçi henüz neler yapacaklarını bilmiyordum, ama amaç eğlenmek değil miydi? Babamın arkadaşları yiyip içip eğlenecekti, biz de kendimizce eğlenecektik.<br />
Ne vardı bunda sanki?<br />
Akşam olurken orkestracılar hafif bir müzik çalmaya başladı. Bu arada babamın işyerinden arkadaşları gelmeye başlamıştı. Evimizin önündeki araçların sayısı her geçen dakika artıyordu.<br />
Derken, Cem’le Erhan da geldi. Cem tuhaf biçimde sırıtıyordu; Erhan biraz heyecanlı görünüyordu.<br />
Cem yanıma geldi. Kolumdan tutup beni bir kıyıya sürükledi.<br />
“Havai fişekler nerede Uğur?” diye sordu.<br />
“Mutfakta gördüm,” dedim. “Masanın yanındaki kolide duruyorlardı.”<br />
“Tamam o zaman!” dedi Cem. “Erhan’a yarısını ver. Diğer yarısını torbaya koy, bana getir!”<br />
Dediğini yaptım hemen. Cem’le Erhan oradan hızla uzaklaştı.<br />
Ne yapacaklarını merakla bekliyordum; ta ki arka bahçeden havai fişeklerin patlama sesleri gelinceye dek.<br />
Bir anda rengârenk ışıklar sardı gökyüzünü.<br />
Art arda patlıyordu fişekler.<br />
Annem babama bağırmaya başladı:<br />
“Ne oluyor Rıza? Bu da ne böyle? Hani fişekler en son atılacaktı!”<br />
Babam saşırmıştı.<br />
“Ben de bilmiyorum Gülşen,” diye karşılık verdi. Bir yandan da arka bahçeye doğru koşmaya başlamıştı.<br />
Bu arada konuklar da iyice artmıştı. Her dakika sayıları çoğalıyordu.<br />
Babamın kiraladığı garsonlar, konukların arasında dolanıp duruyordu.<br />
Yusuf’la İsmail kapıdan girdiklerinde, ellerinde paketler vardı.<br />
“Bunlar ne?” diye sordum.<br />
Yusuf, “Açınca görürsün,” dedi. “Acele etme!”<br />
Üzerinde kurabiyelerin ve içeceklerin olduğu uzun masaya doğru yürüdüler.<br />
Masanın kıyısında kutuyu açtı Yusuf. Kutu yavru kurbağalarla doluydu.<br />
“Nereden buldunuz bu kurbağa yavrularını?” dedim. “Babam kuduracak!”<br />
“Sussss!” dedi Yusuf işaret parmağını dudaklarının üzerine koyarak. “Kimse duymasın!”<br />
Orkestra çalıyordu. Konukların bir kısmı dans ediyor, diğer kısmı da bir şeyler atıştırıyordu.<br />
Yusuf’un, kutudan çıkardığı kurbağa yavrularından birkaçını içki kaplarının içine attığını gören olmamıştı. Küçücük kurbağalar şimdi içki kabının içinde yüzüyordu. Bahçedeki ışıklandırmalar her yeri gündüz gibi aydınlatmadığından, ortalıkta dolaşan çocukların neler yaptığını kimse görmemişti.<br />
Çok geçmeden, kalabalığın içinde bir kadının çığlığı duyuldu.<br />
Garsonlardan biri bardaklara kepçeyle içki doldurmuş, sonra da servisini yapmıştı. Bardağının içindeki minik kurbağayla göz göze gelen kadın çığlığı basmıştı ve korkuyla tepiniyordu ayaklarını yere vurarak.<br />
Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.<br />
“Kurbağa var bardağımda!” diye feryat eden kadıncağızı sandalyeye oturttular. Onu sakinleştirmeye çalıştılar.<br />
Babam ter içindeydi. Ne olduğunu anlayamıyordu.Genel müdürle konuşmasını yarıda kesmiş, biraz önce çığlık atan kadını teselli ediyordu şimdi.<br />
Ama bu arada bir çığlık daha duyuldu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111983" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_2.png" alt="" width="593" height="665" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_2.png 593w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_2-268x300.png 268w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_2-177x198.png 177w" sizes="auto, (max-width: 593px) 100vw, 593px" /></p>
<p>Hemen herkesin bardağından kurbağalar çıkıyordu. Konuklarımız öğürüyor, bardağındakini yere boca ediyordu.<br />
Ortalık iyiden iyiye karışmıştı.<br />
İçecekler kaldırıldı. Bardaklar toplandı.<br />
Babam herkesten özür diledi.<br />
Konuklar yeniden eğlenmeye ve dans etmeye devam etti.<br />
Yeni içecekler geldi. Garsonlar içecekleri büyük masanın üzerine sıraladı.<br />
Yusuf, on yaşlarında, beyaz takım elbiseli ve kırmızı papyonlu bir çocuğu gözüne kestirmişti. Kestirmişti kestirmesine de, çocuğun genel müdürün oğlu olduğunu elbette bilmiyordu.<br />
Çocuk sakince dolanıyordu ortalıkta.<br />
“Şunu görüyor musun?” dedi Yusuf. “Şimdi onu havuza göndereceğim.”<br />
“Yaa, yapma Yusuf!” dedim. “Babam çıldıracak! Cezasını ben çekeceğim!”<br />
“Sana bir şey olmaz Uğur,” dedi “Her şey bir kazadan ibaret olacak. Çocuğa çarpacağım, o da kendisini havuzda bulacak.”<br />
Daha ben “yapmayın” derken, Tuncay, Yusuf’un ardından koşmaya başladı. Çocuğun yanına doğru koşuyorlardı. Kırmızı papyonlu çocuk havuzun kıyısındaydı.<br />
Yusuf ona çarptı. Dengesini yitiren çocuk, ne olduğunu anlayamadan kendini havuzun sularında buldu.<br />
Yine konuklardan bağırmalar yükseldi. Bu kez, “yine ne oldu” dercesine birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.<br />
Çocuk sırılsıklam çıktı havuzdan. Sesli sesli ağlıyordu.<br />
Tabii bu arada bizim Yusuf karanlık bir köşeye saklanmış, oradan izliyordu olan biteni.<br />
Çocuk suya düştüğünü anlatırken, babam kulaklarına dek kızarmıştı.<br />
Genel müdür bas bas bağırıyordu:<br />
“Aptal çocuk! Durduğun yere dikkat etsene! Bak ne hâle geldin!”<br />
Çocuk, ağlamaktan derdini yarım yamalak anlatmaya çabalıyor, “Bir çocuk beni havuza itti baba! O yüzden düştüm!” diye kendini savunuyordu.<br />
Genel müdür inanmış görünmüyordu.<br />
“Her gittiğimiz yerde beni rezil ediyorsun!” dedi. “Bir daha seni hiçbir yere götürmeyeceğim!”<br />
Kırmızı papyonlu çocuk ağlamaya devam ediyordu.<br />
Babam bir havlu getirtmiş, çocuğun saçlarını kuruluyordu. Bir yandan da onu avutmaya çalışıyordu:<br />
“Tamam yavrum, ağlama!” diyordu. “Sana bunu yapanı bulup cezalandıracağım.”<br />
Diğer yandan da bana bakıyordu babam. Ama ben uslu uslu duruyordum bir köşede.<br />
Babamın bakışlarında “bunun altında senin parmağın var” der gibi bir mana vardı. Ya da ben öyle sanmıştım o anda.<br />
İşte tam bu sırada, güzel bir bayan havuzun içinde debelenmeye başladı. Hangi ara oraya düşmüştü, farkında değildim.<br />
Yusuf’la Tuncay’ı gördüm. Bahçede koşturuyorlardı. İşte yine birini havuza ittiler, diye geçirdim aklımdan.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Kadını havuzdan çıkardılar. Üstü başı sırılsıklamdı.<br />
“Ne oldu? Nasıl düştün havuza?” diye sordu biri ona.<br />
Kadın, “Ayağım kaydı,” dedi. “Havuzun kıyısındaydım. Ne olduğunu anlayamadım. Kendimi birden suyun içinde buldum.”<br />
Herkes güldü kadına.<br />
Babamla annem çok şaşırmıştı. Bu tersliklerin suçlusu kendileriymiş gibi mahçubiyetle bakıyorlardı çevrelerine.<br />
Annem, “Gecemiz zehir oldu,” dedi babama.<br />
Ortalık yeniden sakinleşince, babamı konuşma yapması için ortaya ittiler. O da güzel konuştu. Doğum günüm olduğunu söyledi. Konuşmasının sonunda da olanlardan ötürü özür diledi.<br />
Konuklar, “İyi ki doğdun Uğur! İyi ki doğdun Uğur!” diye bağırmaya başladı.<br />
Sonra hediyelerimi verdi herkes. Kutuları üst üste bahçeye yığdık. Hediye paketlerini teker teker açmak epey zaman alacaktı, ama olsun, bunca hediyeyi görünce keyfim yerine gelmişti.<br />
Hediye verme faslı bittiğinde, Erhan yanıma koşarak geldi ve omzuma hızlıca çarptı. Çarpmanın etkisiyle ikimiz birden kutuların üzerine düştük. Kutular çevreye saçıldı.<br />
Elinde tepsiyle konuklara içecek dağıtan garsonun ayağı bana takıldı. Elindeki tepsi, üzerindeki bardaklarla birlikte elinden fırladı. Garson da yere kapaklandı kaldı.<br />
Tepsideki bardaklardan biri babamın karşısında duran, koyu bir söyleşiye girdiği arkadaşının alnına çarptı. Adam ne olduğunu anlayamadan genel müdürün üzerine düştü.<br />
Yine her şey birbirine karışmıştı.<br />
Annem çok sıkılmıştı. Nereye kaçacağını bilemiyordu. Gecenin daha fazla sorun olmadan bitmesini ister gibi görünüyordu.<br />
Ortalık sakinleşince, orkestra çalmayı sürdürdü.Bir dans müziğine başladılar.<br />
Tam konuklar bir kez daha dansa koyulmuştu ki, nereden geldiği belli olmayan bir sürü köpek doldu bahçeye. Konukların arasına dalıp oraya buraya koşmaya başladılar. Havuzun yanından geçiyorlardı ki, önlerinden kaçan iki kedinin ardına düştüklerini ayrımsadım. Kediler korku içinde, miyavlayarak kaçıyordu onlardan.<br />
Konuklar köpeklerden nasıl korunacaklarını bilemeden kaçıştı bağıra çağıra. Birbirlerine çarptılar, birbirlerini düşürdüler, yere düşenlerin üzerine kapaklandılar. Tam bir kargaşa olmuştu yine.<br />
Konuklar geceye katılmaktan pişman olmalıydı.<br />
Bu arada kediler duvarın üzerinden atlayıp kaçtı; köpekler de peşlerinden gitti.<br />
Herkesin beti benzi atmıştı. Korku dolu gözlerle bakıyorlardı. “Biraz sonra ne olur” kaygısıyla doluydular.<br />
İşte tam bu sırada, herkes şaşkın şaşkın kendini toparlamaya çalışırken, bahçeyi sulayan fıskiyeler çalışmaya, çevreye su fışkırtmaya başladı.<br />
Konuklar bu kez sulardan korunmaya çalıştı. Kendilerini evimizin salonuna attılar. Bir sürü insan salonda sıkış tepişti. Salonun bir yerine sığışmaya çalışıyorlardı.<br />
Annem, “Yahu bu ne biçim gece?” diye haykırdı. “Tüm terslikler üst üste geliyor.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111984" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_3.png" alt="" width="588" height="785" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_3.png 588w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_3-225x300.png 225w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_3-148x198.png 148w" sizes="auto, (max-width: 588px) 100vw, 588px" /></p>
<p>Konuklar “bu bağıran da kim” diye bakarken, bir ses duyuldu.<br />
“Yandım anam! Bu da ne şimdi?”<br />
Konuklardan biri arkasında duran pasta arabasını görmemişti. Sertçe çarpınca on katlı pasta arabası devrilmiş, gerideki konukların üzerine yıkılmıştı.<br />
Pastaya bulanan konuklardan biriydi bağıran. Krema ve çikolataya bulandığı için yüzü gözü görünmüyordu.<br />
Pastaya bulanan diğerleri de bir ağızdan bağırmaya başladı.<br />
Aynı anda babam da kalabalığın içinde beni arıyordu.<br />
“Uğur! Neredesin?” diye seslendiğini duydum.<br />
Ona yaklaştım.<br />
“Buradayım baba,” diye karşılık verdim. Verdim vermesine de, babamın sağ eli sol kulağımı yakalayıvermişti.<br />
“Hepsi senin başının altından çıkıyor değil mi?” diye çıkıştı. “Canına okuyacağım senin!”<br />
Genel müdür beni babamın elinden kurtardı.<br />
“Bırak çocuğu Rıza Bey!” dedi. “O uslu uslu duruyor. Suçu yok!”<br />
Babam genel müdüre bir şey diyemedi.<br />
Ben de bundan cesaret alarak, “Ben ne yaptım baba ya?” diye bağırdım.<br />
Bu arada bahçedeki fıskiyeler ortalığı ıslatmayı sürdürüyordu.<br />
On katlı pasta yerlerdeydi. Bahçe sırılsıklam su altındaydı. Konuklar ıslanmıştı. Bir kısmı pastaya bulanmıştı.<br />
Orkestrada çalanlar da sırılsıklam olmuştu.<br />
“Bu geceyi burada bitirsek iyi olur,” dedi genel müdür. “Her şey güzel başlamıştı, ama terslikler canımıza yetti.”<br />
Babam yerin dibine geçmişti.<br />
“Birazdan her şey düzene girer,” dedi. “Genel müdürüm, biraz daha kalın lütfen!”<br />
Konuklar birbirini çiğniyordu salonda. Bahçeye de çıkamıyorlardı.<br />
“Buraya geldiğimizden beri biraz olsun huzur bulamadık,” dedi kadınlardan biri. “Bu ne böyle yahu? Art arda bir yığın terslik!”<br />
Bir diğer kadın, “Çılgın bir geceydi!” diye bağırdı. “Böyle bir geceyi daha önce hiç yaşamadım!”<br />
Cem’le Yusuf saklandıkları köşede kıs kıs gülüyordu.<br />
Cem yanıma gelip çaktırmadan omzuma tosladı.<br />
“Fıskiyeleri ben açtım,” diye mırıldandı. “Köpeklerle kedileri de biz saldık bahçeye.”<br />
Yüzüne baktım. “Şimdi sus, daha sonra konuşuruz” demek ister gibiydi bu bakışım.<br />
Çünkü babam yanı başımdaydı.<br />
Ve ne yazık ki Cem’i duymuştu.<br />
“Demek siz yaptınız ha?” diye gürledi. “Bunun ne demek olduğunu bana anlatacaksınız!”<br />
Cem, Yusuf ve ben mosmor olduk o anda. Bu durumda bir yere de kaçamazdık.<br />
“Bunun hesabını daha sonra soracağım sizden!” dedi babam.<br />
Evden çıkarak, fıskiyelerden yükselen sulara aldırmadan, ana vanayı kapatmak için uzaklaştı. Biraz sonra sular kesilmişti, ama her yan sırılsıklamdı. Pastalar salona sıvanmıştı. Konukların üstü başı pasta olmuştu.<br />
Çok geçmeden, konuklar birer ikişer terk etti evi.<br />
Babam onlara “henüz erken, biraz daha kalın” diyemezdi artık. Yerin dibine geçmişti.<br />
Annem ağlayacak gibiydi.<br />
Bizim de sevinecek hâlimiz kalmamıştı.<br />
Babam bizi ablukaya almıştı. Göz hapsinde tutuyordu.<br />
Konuklar gittikten sonra, evde annem babam ve arkadaşlarımla ben kalmıştık.<br />
Bahçede orgu ıslanmış, cihazları sırılsıklam olmuş orkestracıları unutmuştuk bu arada. Adamcağızlar suyun altında sırılsıklam olduklarına mı, yoksa cihazların ıslandığına mı üzülsün? Heykel gibi duruyorlardı bahçede.<br />
Babam salonda volta atıyordu.<br />
Annem koltuğa yığılmış, bize bakıyordu.<br />
“Bizim suçumuz yok baba,” dedim.<br />
Der demez de, babam işaret parmağını uzatarak, “Susss!” diye bağırdı. “Ben nedenini biliyorum! Hepsi benim aptallığım!”<br />
Salonda çıt çıkmıyordu. Babamın ayakkabılarından çıkan gıcırtılar ve bizim soluk alıp verişlerimiz duyuluyordu yalnızca.<br />
Birden annem babama dönüp kükredi:<br />
“Bırak çocukları! Niye kızıyorsun? Harika bir doğum günü partisi oldu! Bu parti asla unutulmaz!”<br />
Babam bir şey anlamamıştı. Annemin yüzüne safça bakıyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111985" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_4.png" alt="" width="572" height="433" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_4.png 572w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_4-300x227.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_4-262x198.png 262w" sizes="auto, (max-width: 572px) 100vw, 572px" /></p>
<p>“Unutulmaz mı?” diye kekeledi. “Neden unutulmazmış?”<br />
“Neden olacak?” dedi annem. “Sıradan bir partiyi kimse anmak istemez, ama bizimki öyle mi? Havuzu boyladılar, ıslandılar, pastaya bulaştılar… Bütün bunları kim unutabilir ki?”<br />
Babam hâlâ bir şey anlamamıştı. Yüzümüze bizi yiyecekmiş gibi bakıyordu. Dişlerini gıcırdatıyor ve bu arada annemin söylediklerini anlamaya çalışıyordu.<br />
“Tabii baba, annem haklı!” diye söylendim.<br />
Babam öyle bir bağırdı ki, salondaki pencerelerin camları şangırdadı.<br />
“Delirtmeyin insanı!” dedi. “Anneniz bir şeyler geveliyor, ama benim umurumda mı? Yok partiyi unutamayacaklarmış, yok sıradan değilmiş, yok bilmem neymiş! Anladık, anladık da, peki ben unutabilecek miyim bakalım?<br />
Yahu, bir yığın para harcadım bunun için! Bankadan kredi çektim. Arkadaşlarıma iyi bir gece yaşatabilmek için hiçbir masraftan kaçınmadım. Ben ne yapacağım şimdi? Herkese mahçubum! Paramla rezil oldum!”<br />
Babam böyle dedikten sonra bize döndü. Hiçbir şey olmamış gibi yüzümüze baktı.<br />
Ama bakar bakmaz da bağırmaya başladı:<br />
“Defolun gözümün önünden! Uzun süre sizi görmek istemiyorum! Çıldırttınız beni!”<br />
Kaçacak delik aradık tabii.<br />
Ben babamın o güne dek böyle kızdığını görmemiştim.<br />
Annemin yalvarmaları da kâr etmemişti.<br />
O gece Erhanlarda kaldım.</p>
<h2>Karpuzun Tadı</h2>
<p>Henüz ilkokul ikinci sınıftaydım. O yaz teyzemlere gitmiştik. Teyzemin kızı yeni evliydi. Eniştemi çok seviyordum. Hep yanında geziyor, onu hiç yalnız bırakmıyordum. Yapışık ikizi gibi her gün yanında olmam kim bilir onu ne kadar sıkıyordu.<br />
Konuşurken ağzının içine bakıyordum.<br />
O gün çarşıya çıkıp karpuz almaya gidecekti eniştem. Akşam da teyzemlere yemeğe geleceklerdi.<br />
Eniştem izin isteyip çıktı. Tabii ben de ardına takıldım. Onunla konuşa konuşa çarşıya gittik.<br />
Teyzemlerde akşam yemeği için hazırlık vardı.<br />
Yeni gelinle yeni damat eve yemeğe gelir de, en güzel yemekler hazırlanmaz mı?<br />
Bir koşuşturmadır gidiyordu.<br />
Karpuzcudan iri bir karpuz aldı eniştem.<br />
Müzenin oraya kadar kendisi taşıdı. Karpuz epeyce ağır görünüyordu.<br />
Kibarlık olsun diye ona dönüp, “Biraz ben taşıyayım mı enişte?” dedim. “Sen çok yoruldun.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111986" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_5.png" alt="" width="586" height="528" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_5.png 586w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_5-300x270.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_5-220x198.png 220w" sizes="auto, (max-width: 586px) 100vw, 586px" /></p>
<p>“Oğlum, sen taşıyamazsın bu karpuzu,” dedi. “Oldukça ağır bu.”<br />
“Sen onu sırtıma bir koy bak, ben nasıl götürüyorum,” diye karşılık verdim.<br />
Eniştem yüzüme baktı.<br />
“Taşıyabilir misin gerçekten?” diye sordu.<br />
“Taşırım tabii,” dedim. “Ne olacak sanki? Alt tarafı bir karpuz değil mi?”<br />
“Oğlum, tamam, bir karpuz da, ama çok ağır!” dedi eniştem.<br />
“Ağır olsun! Ben ne ağır karpuzlar taşıdım. Daha geçen gün babam bundan daha büyüğünü almıştı da onu bile taşımıştım,” dedim.<br />
Sonunda eniştemin gözüne girmiş, onu ikna etmiştim.<br />
“Karpuzu omzuna koyayım, öyle daha rahat götürürsün,” dedi. “Ben de buradan bizim eve gideyim. Akşam ablanı alırım, yemeğe geliriz.”<br />
“Tamam enişte,” dedim. “Sen hiç merak etme. Ben karpuzu götürürüm.”<br />
“Tamam öyleyse,” dedi eniştem.<br />
Karpuzu omzuma yerleştirdi.<br />
Ben müzenin önünden teyzemlerin evine doğru yürürken, arkamdan biraz baktı. Karpuzu taşıdığımı görünce, o da kendi evinin yoluna kıvrıldı.<br />
Ne var ki karpuz gittikçe ağırlaşmaya başlamıştı.<br />
Omzum neredeyse kopup yere düşecekti.<br />
Omzumun kopmasındansa, karpuzun yere düşmesi daha iyi olacaktı.<br />
Koca karpuz daha fazla dayanamadı. Cılız ellerimin arasından kayıp kendini yerde buldu. Tabii yere düşer düşmez de ortasından çatladı.<br />
Bereket tamamıyla ikiye ayrılmamıştı.<br />
Biraz soluklandım.<br />
İçimi tuhaf bir korku kaplamıştı.<br />
Bu daha çok eniştemi üzeceğim korkusuydu sanırım.<br />
Sonra bir hamle yapıp karpuzu yeniden yüklendim. Onu omzuma koymam epeyce zamanımı almıştı; ancak üzerimden yuvarlanıp yeniden yere düşmesi onun pek fazla zamanını almadı. Yere düşünce çatlak biraz daha büyüdü.<br />
Karpuzu kucağımda taşımaya karar vermiştim bu arada.<br />
Kucağıma kaldırıp sıkıca kavradım altından.<br />
Karpuzun suyu göbeğime, oradan da pantolonuma akıyordu, ama yılmak yoktu. Onu teyzemin evine kadar taşımak zorundaydım. Eve de az kalmıştı zaten.<br />
Kapının önüne vardığımda açık olduğunu gördüm. Birkaç kez, “Alın şu karpuzu elimden!” diye bağırdım, ama beni duyan olmadı.<br />
Biraz güç toplamak ve soluklanmak için karpuzu yere bırakayım dedim. Biraz yüksekten bırakmış olacağım ki, yere hızlıca çarptı, paramparça oldu. Girişe dağıldı parçaları.<br />
Teyzem sese koşup geldi.<br />
Teyzemin kocası odadaymış, ama beni duymamıştı.<br />
Teyzem bir ona kızıyor, “Allah’ın ölüsü, insan bir bakmaz mı çocuğa?” diye bağırıyor; bir yandan da eniştem için, “Yahu, bacak kadar çocuğa bu koca karpuz yüklenir mi? Bizim bu damatta da hiç akıl yokmuş!” diyordu.<br />
Karpuzun işe yarayacak gibi olan parçalarını yerden topladılar. İşe yaramayanlar tabii ki çöpe gitti.<br />
Akşamleyin hiçbir şey olmamış gibi yemekler yendi.<br />
Yemeğin sonunda hiç kimse karpuzu sofraya getirmek istemiyordu.<br />
Teyzemin kızının haberi vardı karpuzun başına gelenden, ama eniştem bilmiyordu.<br />
Yemek boyunca bir şey belli etmediler.<br />
Eniştem, “Hadi bakalım, şu Mehmet’in taşıdığı karpuzdan bir yiyelim,” deyince, herkes birbirinin yüzüne bakmaya başladı.<br />
Sonunda teyzem, karpuzdan artakalanları getirip koydu masanın üzerine.<br />
“Buyur damat, ye bakalım!” dedi.<br />
Eniştem hâlâ hiçbir şeyin ayrımında değildi.<br />
“Yahu bu karpuzda sanki bir şey var,” dedi. “Tadı bir tuhaf. Yıkanmış gibi. Hâlbuki bunlar çok tatlı oluyordu.”<br />
“Haklısın damat!” dedi teyzem. “Evet, bu karpuzlar genelde tatlı oluyor, ama birkaç kez yere düşüp yuvarlandılar mı, tadı böyle değişiyor bunların.”</p>
<h2>Sinema</h2>
<p>“Si si si ne ma ma ya ya yaaa ço çoo çook güz güzel bir fi fi fi film geel miş,” diye kekeledi Fehim. “A a a akşam gi gi gi delim mi?”<br />
Gideceğimiz, açık hava sinemasıydı. Sinemanın yanındaki kocaman ağacın üzerine tırmanıp filmi oradan izliyorduk.<br />
Fehim’in ısrarıyla ben, Tuncay, Erhan ve Mesut akşam hızlı hızlı yemeklerimizi yiyerek çıktık dışarıya. Mahalle bakkalının önünde buluştuk.<br />
“Biraz daha oynayalım,” dedim. “Hava daha kararmadı. Sinemacı bizi yakalamasın.”<br />
Arkadaşlar baş sallayarak onayladıklarını belirtti.<br />
Kaldırımın kenarına oturup havanın kararmasını bekledik.<br />
Bakkal Mustafa amca bizi görünce hemen kaygılanmaya başlıyordu. Bizi bir arada görmek onu ürkütüyordu.<br />
Yanımıza gelerek, “Ne yapıyorsunuz çocuklar?” diye sordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111987" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_6.png" alt="" width="589" height="783" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_6.png 589w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_6-226x300.png 226w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_6-149x198.png 149w" sizes="auto, (max-width: 589px) 100vw, 589px" /></p>
<p>“Hiiç!” dedim. “Sinemaya gideceğiz. Saatin dolmasını bekliyoruz.”<br />
“Ha, iyi o zaman!” dedi bakkal amca. “Çekirdek alacaksanız şimdi alın, dükkânı kapatacağım.”<br />
“Yok, almayacağız,” dedim.<br />
Ama bakkal amca gitmedi. Evine girer girmez kapısını çalıp bir şey almak istediğimizi söyleyeceğimizi bildiğinden beklemeye başladı.<br />
Dükkâna girerken, “Almayacağız dersiniz, sonra dükkânı bir daha açtırırsınız,” dedi. “Bir köşede oturur, dükkâna gelmezsiniz. Ne zaman bir işimiz olsa, ya da bir ihtiyacımızı gidermeye kalksak, kapımızı çalar, ‘bakkal amca, bakkal amca’ diye seslenmeye başlarsınız.”<br />
“Yok, valla almayacağız bir şey,” dedi Tuncay. “Zaten paramız yok.”<br />
Bakkal amca, “Sinemaya gidiyorsunuz ya,” dedi sırıtarak. “Parasız sinemaya gidilir mi?”<br />
Erhan gülümseyerek, “Biraz çekirdek versen, parasını sonra ödesek olur mu bakkal amca?” dedi.<br />
Bakkal amca başını sağa sola salladı.<br />
“Olmaz,” dedi. “Önce para, sonra çekirdek. Paralar peşin.”<br />
Erhan bize döndü.<br />
“Ben ona sorarım,” diye fısıldadı. “Bunun acısını çıkarırım nasıl olsa ondan.”<br />
Bakkal amca pencerenin ardından bizi gözetleyip durdu, ta ki gideceğimiz zaman gelene dek.<br />
“Teek teek gi gi de lim,” dedi Fehim. “Kim kim se se se u u yuz ol ol ma ma sın!”</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
Haklıydı. Ağaca birer birer tırmanmaya karar verdik.<br />
Önce Fehim ayrıldı yanımızdan.<br />
Ağaca çıkıp kalınca bir dala yerleşti. Sonra da biz dallara tırmandık. Filmin başlamasını bekliyorduk.<br />
Film başlar başlamaz, yoldan bir damperli kamyon geçmiş, gök gürültüsü gibi bir ses çıkarmıştı.<br />
Ardından da yağmur yağmaya başladı.<br />
Ben Erhan’a dönüp, “Yağmur yağıyor!” dedim. “Hadi gidelim.”<br />
Ağaçtan patır patır aşağıya atladık.<br />
Oradan koşarak uzaklaştık.<br />
Ertesi gün Fehim sırıtarak geldi yanımıza.<br />
“Fi fi film ço ço ço çok gü gü güzeldi,” diye kekeledi yine. “Si si si siz ne ne neden bı bı bı bırakıp kaçtı tı tı nız? A a a a an an anla ya ya ma ma ma dım.”<br />
“Yağmur yağmaya başladı,” diye karşılık verdim. “Islanmayalım diye kaçtık.”<br />
“Ne ne ne yağ yağ yağ mu mu ru?” dedi. “Yağ yağ yağ mu mu mur yağ yağ yağ ma madı ki. Ço ço çok ö ö ö ö zü zürr di di di le le le rim. Ço ço ço çok sı sı sı kı kı kış mı mı mış tı tı tım. Tu tu tu tutamadım.”</p>
<h2>Turşu</h2>
<p>Annem bir küp dolusu turşu kurmuştu. Küpü salatalık, lahana, havuçla doldurmuş, sonra da özenle mutfağın en uygun yerine yerleştirmişti.<br />
O gün annem bahçede çamaşır yıkıyordu. Yalnız başınaydı. Evde ondan başka kimse yoktu.<br />
İki kanattan oluşan kocaman bahçe kapısını azıcık aralayıp içeri girdim. Saklana saklana mutfağa gittim. Annemin özenle hazırladığı turşu küpünün kapağını kaldırdım. Elimi içine sokup bir tane salatalık çekip çıkardım.<br />
Turşu olmuştu.<br />
Tadı yerindeydi.<br />
Ağzımın suyu akmaya başlamıştı. Yemeğe başladım. Sonra bir tane bardak aldım elime. Bardağı turşu suyuyla doldurup içtim. Öyle hoşuma gitmişti ki, ne kadar çok turşu yediğimin ayrımında değildim.<br />
İçim yanıyordu.<br />
Sonra geldiğim gibi yine sessizce ve ayaklarımın ucuna basa basa evden çıkıp gittim.<br />
Arkadaşlarımla oynamaya devam ettim.<br />
İçim hâlâ yanıyordu.<br />
Yanıyordu yanmasına da, aklım hâlâ turşudaydı. Sanki içimdeki yangını turşu suyu giderecekti. O anda öyle hissediyordum.<br />
“Ben şimdi geliyorum,” deyip arkadaşlarımın yanından ayrıldım.<br />
Yine sessizce ve anneme görünmeden mutfağa girdim. Küpün kapağını kaldırıp turşudan yemeye, turşu suyundan içmeye başladım.<br />
Küpü yarılamıştım.<br />
Başım dönmeye, midem bulanmaya başlamıştı.<br />
Yine de umursamadım.<br />
Akşam eniştemler geldi yemeğe.<br />
Annem sofrayı hazırladı. Ama benim ne yemek yiyecek hâlim vardı, ne de yemek görecek…<br />
Odaya saklandım. Ağrıyan karnımı tutarak kitaplarımı önüme açtım. Ders yapmaya koyuldum.<br />
Annem birkaç kez seslendi, yemeğe çağırdı.<br />
“Zeliha teyze katmer verdi, karnım tok,” dedim.<br />
Ben böyle deyince annem daha fazla üstelemedi.<br />
Gece olup da yatacağımız zaman gelince karnımın ağrısı geçmiş, içimdeki yangın sönmüştü. Şimdi de midem kazınıyordu. Aklım yine turşudaydı.<br />
Evdeki herkes yatmıştı. El ayak çekilmiş, her yan sessizliğe gömülmüştü.<br />
Yatağımdan kalktım.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111988" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_7.png" alt="" width="590" height="541" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_7.png 590w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_7-300x275.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_7-216x198.png 216w" sizes="auto, (max-width: 590px) 100vw, 590px" /></p>
<p>Gürültü yapmadan mutfağa gittim. Kimse uyanmasın diye mutfağın ışığını açmadım.<br />
Küpün başına geçtim. Kapağını açıp turşudan yemeye başladım.<br />
Yedikçe yiyor, içtikçe içiyordum. Küpün başında epeyce zaman harcamıştım.<br />
Sonunda elimi bir kez daha daldırdım ve küpün boşalmış olduğunu ayrımsadım. Bir küp dolusu turşuyu mideye indirmiştim, hem de büyük bir iştahla, ama midem davul gibi şişmişti. Boğazım, bağırsaklarım, midem, yani her bir yerim cayır cayır yanıyordu.<br />
İnleyerek yatağıma döndüm. Hemen uzandım. Ama uyuyamıyordum.<br />
Karnım patlamak üzereydi. Her yanım kaşınıyordu.<br />
Sağıma dönüyordum, rahat edemiyordum; soluma dönüyordum, olmuyordu; debeleniyordum, yine yararı yoktu.<br />
Ağlamaya başladım.<br />
Ateşler içinde yanıyordum.<br />
Ter kocaman taneler hâlinde çıkıyordu tenimden.<br />
İnlemelerim, ağlamalarım annemi uyandırmıştı. Yanıma geldi. Elini alnıma koyunca, “Ne bu ter oğlum? Hasta mı oluyorsun yoksa?” dedi.<br />
“Hastayım anne!” diye inlemeye, “Kurtar beni anne!” diye bağırmaya başladım. “Her yanım yanıyor, öleceğim!”<br />
Annem telaşlanmıştı. Babamı uyandırdı. Babam da ağabeyimi… İkisi bir koşu çıkıp gitti. Bir süre sonra da bir doktorla döndüler.<br />
Doktor beni muayene etti.<br />
Elini karnıma bastırdı. Göğsümü dinledi. Alnımı tuttu.<br />
“Allah Allah!” dedi. “Bir şeyi yok bu çocuğun.”<br />
Gözlerime baktı.<br />
“Oğlum, en son ne yedin sen?” diye sordu.<br />
Annem atıldı.<br />
“Zeliha katmer yapmış, ondan yemiş,” dedi. “Akşam yemeği yemedi.”<br />
“Yediği bir şey dokunmuş,” dedi doktor. “Yediği katmerde zararlı bir ot olmalı.”<br />
Doktor düşünceli düşünceli yüzüme baktı.<br />
“Sabaha dek geçmezse, hastaneye, yanıma getirin!” dedi.<br />
Ardından bana bir iğne yaptı.<br />
Canım çok acımamıştı, yine de iğnenin girdiği yer azıcık yanmıştı. İğneden sonra biraz düzeldim. Sonra da uyuyup kalmışım.<br />
Sabahleyin annemin çığlık çığlığa bağırmasıyla uyandım.<br />
“Allah senin canını almasın çocuk!” diye bağırıyordu. “Küpteki bütün turşuyu yiyip bitirmişsin! Ölmediğine dua et! Kıtlıktan mı çıktın oğlum sen?”<br />
Babam saf saf bakınıyor, “Ne yapmış? Ne yapmış?” diye üst üste soruyordu.<br />
“Duymadın mı herif?” diye bağırmayı sürdürüyordu annem. “Senin velet, koca küpteki turşunun hepsini bitirmiş!”</p>
<h2>Sünnetçi</h2>
<p>Pazar günüydü. Sokağın girişine kocaman bir bayrak asılmıştı. Evimizin geniş bahçesine masalar sandalyeler yerleştirilmiş, konuklar bekleniyordu. Kazan kazan yemekler pişmişti. Herkeste bir telaş ve heyecan vardı. İnsanlar sağa sola koşuşturup duruyordu.<br />
Kafamda yaldızlarla süslenmiş bir sünnet şapkası, elimde süslü bir sünnet asası ve boynumdan aşağı inen kırmızı kocaman bir kurdeleyle, benim için yapılan hazırlıkları seyrediyordum.<br />
O gün sünnet olacaktım.<br />
Babam ikide bir, “Buradan uzaklaşma,” diye öğütte bulunuyordu. “Arkadaşlarına uyar gidersin sağa sola, bir de seni aramayalım,” diyordu.<br />
Annem, “Üstünü kirletme! Sünnetçi amcanın karşısına temiz çıkmalısın,” diye uyarıp duruyordu.<br />
Söylenenlere uymak zorundaydım. Gerçi “sünnetçi” dediklerinde yüreğim ağzıma geliyordu, ama artık kocaman bir çocuk olmuştum.<br />
Üstelik korkmanın hiçbir yararı da yoktu.<br />
Yine de korkuyordum.<br />
Bir ara, gelen konuklarla oyalandıkça sünnet olacağımı bile unutmuştum. Gelenler hemen masalarda yerini alıyor ve önlerine konan atıştırmalıklarla yemekleri yiyordu.<br />
An geçtikçe kalabalık artıyordu. Yemeklerini yiyenler, kahvelerini içmeye başlamıştı. Davulcuyla zurnacı kıvrak oyun havaları çalıyordu.<br />
İşte bu sırada beni çağırdılar. Kolumdan tutup meydana çıkardılar.<br />
Davulcu tokmağı vuruyor, zurnacı üflüyordu.<br />
“Hadi oyna bakalım,” dedi Nevzat amca. “Bunu senin için çalıyorlar.”<br />
Kollarımı kaldırıp ortada dönmeye başladım. Oradakiler gömleğime para iliştiriyordu. Paralar uzun bir sıra hâlinde yerlerde sürünmeye başladı. Yüzüm gülüyordu. Bir yığın param olmuştu.<br />
İşte tam bu sırada, bahçenin yanında bir motor sesi duyuldu. Motorun üzerinde dev gibi bir adam vardı. Motor bile altında küçücük kalmıştı.<br />
Bu koca kafalı, koca bedenli adam bahçeye girdi ağır ağır.<br />
“Haah!” dedi Nevzat amca. “İşte, sünnetçi de geldi. Çocuğu hazırlayalım.”<br />
Bir gelen adama baktım, bir de Nevzat amcaya.<br />
Önce ne yapacağımı şaşırdım.<br />
Bu koca adam yüreğime tuhaf bir korku düşürmüştü.<br />
Göğsüme iliştirilmiş bir yığın parayla kaçmaya başladım, ama Kamil dayım beni yakaladı.<br />
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu. “Gel bakalım buraya!”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111989" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_8.png" alt="" width="599" height="541" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_8.png 599w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_8-300x271.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_8-219x198.png 219w" sizes="auto, (max-width: 599px) 100vw, 599px" /></p>
<p>“Bir yere gitmiyorum Kamil dayı,” dedim. “Tuvaletim geldi.”<br />
“Ha! İyi o zaman!” dedi. “Ama çabuk çık! Sünnetçi amcan fazla beklemez.”<br />
Kendimi hemen tuvalete kapattım. Şimdi, içeriden nasıl çıkacağımı bilmiyordum.<br />
Uzunca bir süre bekledim tuvalette.<br />
Dışarıdan bağırıyorlardı.<br />
“Hadi artık, çık! Sünnet olacaksın!”<br />
“Sünnetçi fazla beklemez. Hadi oğlum çık dışarı!”<br />
“Çocuk tuvalete düştü galiba! Akşam olmadan çıksa bari.”<br />
Bir ara çıkmaya karar verdim. Ama sünnetçi amca aklıma gelince, korkudan yine elim ayağım titremeye başladı.<br />
Ne yapacağımı şaşırmıştım.<br />
“Biraz rahat bırakalım çocuğu!” diyen babamdı. “Nasıl olsa çıkacak birazdan.”<br />
Bu arada dışarıda gürültüler kesildi bir süre.<br />
Tuvaletin kapısını azıcık araladım. Dışarıya baktım. Tuvaletin önünden uzaklaşıyorlardı. Sünnetçi amca bir masada, önüne konan yemeği iştahla yiyordu.<br />
İşte şimdi tam zamanıydı.<br />
Tuvaletin kapısını yavaşça açtım. Kendimi hızla dışarı attım. Koşmaya başladım. Önce sokağı boydan boya geçtim. Arkamdan arkadaşlarım ve kaçtığımı görenler geliyordu. Öyle hızlıydım ki, beni kısa sürede yakalayamazlardı.<br />
Kaçarken üzerimden paralar yerlere saçılıyordu.<br />
Babam, “Oğlum, paraların düşüyor!” diye bağırıyordu arkamdan koşarken.<br />
“Tutun şunu!” diye bağırıyordu Kamil dayım.<br />
“Hey amca! Yakala onu!” diye sesleniyordu yoldan geçen bir adama Nevzat amca.<br />
Artık iyice yorulmuştum.<br />
İrfan ağabeyim beni yakaladı.<br />
Ellerimden ayaklarımdan tutup sürükleyerek getirdiler, sünnetçinin önüne bıraktılar beni.<br />
Sünnetçi, “Oğlum, niye kaçtın?” diye sordu. “Çok mu korktun?”<br />
“Yoo, hiç korkmadım,” diye mırıldandım.<br />
Ona yalan söylemiştim.<br />
“Çocuğa su verin de içsin!” dedi sünnetçi amca kibarca. “Yüreği kuş yüreği gibi çarpıyor.”<br />
Koşarken kıpkırmızı olmuş, kan ter içinde kalmıştım.<br />
“Hiiiç acımayacak, merak etme!” dedi sünnetçi amca. “Sinek ısırdı sanacaksın, korkma!”<br />
Zaten korkacak hâlim kalmamıştı.<br />
Başıma bir sürü insan toplanmıştı. Ellerinden kaçıp kurtulmam çok zordu.<br />
Ama kaçmak zorundaydım.<br />
Dev gibi sünnetçi elinde usturayla karşımda duruyordu.<br />
Birden bağırmaya başladım.<br />
“Kolum! Ahh Kolum!”<br />
Kolumu sıkıca tutan Kamil dayı beni hemen bıraktı.<br />
“Ne oldu koluna?” dedi heyecanla ve merak içinde.<br />
“Kolumu kırdın. Kolumu kırdın!” diye bağırdım.<br />
“Ben bir şey yapmadım, yalnızca tutuyordum,” dedi.<br />
Demesiyle birlikte, oradakilerin şaşkınlığından yararlanıp bir kez daha kurtuldum ellerinden, ama daha dış kapıya varamadan yakaladılar.<br />
Artık yapacak bir şey kalmamıştı.<br />
Yeniden sünnetçinin önüne getirdiler. Adam burnundan soluyordu şimdi.<br />
“Otur şöyle!” diye bağırdı. “Tut şunun kolundan!” dedi arkamda dikilen babama sertçe.<br />
Babam kolumdan tuttu.<br />
Sünnetçi, “Sıkı tut!” dedi yine bağırarak. Sonra da bana, “Sen de kıpırdayıp durma!” dedi kıpkırmızı bir suratla.<br />
O bağırdıkça, yüreğim ağzıma geliyordu.<br />
Soluk soluğaydı.<br />
“Şimdi göstereceğim sana gününü,” dedi burnundan soluyarak. “Sünnetçi amcandan kaçmak neymiş, göreceksin.”<br />
Derken, bir alkış koptu.<br />
“Geçmiş olsun… Geçmiş olsun!” diyorlardı.<br />
Gerçekten hiçbir şey anlamamıştım.<br />
İnsan azmanı sünnetçi amcanın bu kadar kibar ve bir o kadar da işinin ustası olduğunu bilseydim, ondan hiç kaçar mıydım?</p>
<h2>Şen Çalgıcılar</h2>
<p>Sıcak bir yaz günüydü. Öğlen sıcağı yalnız insanları değil, her şeyi etkiliyordu. O gece Eşref amcaların evinde düğün vardı. Akşamüzeri üç arkadaş düğün yerindeydiler. Orkestra kurulmuştu. Ses kontrolleri yapılıyordu. Tuncay dalıp gitmişti onları seyrederken. Biraz sonra Ahmet de geldi yanına. Sonra da Yusuf geldi. Orkestracıların yanından ayrılmıyorlardı. Üç çocuk çalgıcıların dibinde duruyor, büyülenmiş gibi onları seyrediyordu.<br />
“Biz de bir orkestra kuralım,” dedi Yusuf.<br />
“Kuralım,” dedi Tuncay.<br />
Bu istekle gece yarısına dek orkestracıların çevresinde dönüp durdular.<br />
Ertesi gün yataktan kalkar kalkmaz Tuncay’ın yapmak istediği ilk şey bir sazdı. Nasıl yapacağını bilmiyordu, ama kafaya koymuştu bir kez.<br />
Bahçede dolanırken uzunca bir dal buldu. Sonra da sağlam bir mukavvayı bu dala çiviledi. Geriye, sazın tellerini bulmak ve onları dalın üzerine takmak kalmıştı.<br />
Sazını yapmaya çalışırken, Sabriye teyzenin evinin önündeydi. Gözleri birden balkondaki çamaşır tellerine takıldı.<br />
Birinci kat alçaktı. Tırmanması kolay olacaktı oraya. Sessizce balkon demirlerine tırmandı. Sonra telleri birer birer yerinden söküp çıkardı.<br />
Sazını ve tellerini alıp oradan uzaklaştı. Nevzat amcanın evinin arkasındaki bahçeye girdi. Saza benzeyen tahtaya telleri gerdi. Altlarından sıkıca bağladı. Gerilmiş teller, parmaklarının dokunmasıyla tongurdamaya, kalın ve boğuk sesler vermeye başladı. Çok hoşuna gitmişti.<br />
“Diğer sazlar gibi ses vermiyor ama olsun,” dedi kendi kendine.<br />
Kalın ve sinir bozucu bir ses çıkarsa da, en azından dışarıya bir ses veriyordu.<br />
Sazına son şeklini verdikten sonra Yusufların evine gitti. Kapıyı çaldı. Yusuf’un annesi Halime teyze çıktı kapıya.<br />
“Ne var? Ne istiyorsun Tuncay?” diye sordu Halime teyze.<br />
Tuncay’ın elindeki sopaya dikmişti gözlerini bu arada.<br />
“O elindeki de ne Tuncay?” dedi gülümseyerek.<br />
Tuncay, “Saz yaptım kendime Halime teyze,” dedi. “Yusuf evde mi? Biz de bir orkestra kuracağız.”<br />
Halime teyze güldü Tuncay’a.<br />
“Orkestra ha?” dedi. “Hadi bakayım, göreyim sizi.”<br />
Bu arada, Yusuf kapının önüne gelmişti.<br />
“O ne Tuncay?” diye sordu. “Onu ne zaman yaptın?”<br />
“Sabahleyin,” dedi Tuncay.<br />
Yusuf, Tuncay’ın elinden sazı aldı, inceledi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111990" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_9.png" alt="" width="585" height="735" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_9.png 585w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_9-239x300.png 239w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_9-158x198.png 158w" sizes="auto, (max-width: 585px) 100vw, 585px" /></p>
<p>“Çok güzel olmuş,” dedi üzerinde parmaklarını gezdirerek. “Ses de çıkıyor, ben de çalabilir miyim?”<br />
“Tabii,” dedi Tuncay. “Çalabilirsin.”<br />
“Ben de bateri yapacağım,” dedi Yusuf. “Bana bir gaz tenekesi gerekiyor.”<br />
Mahallede dolaşmaya başladılar.<br />
Sonunda Ovalıların evinin kıyısında küflü bir teneke buldular. Bu teneke işlerine yarardı.<br />
Yusuf zeytin ağacından iki ince dal kopardı. Tenekeye vurmaya başladı.<br />
Sabah sabah gürültü yapmaya başlamışlardı. Tuncay, elindeki sopanın gerilmiş tellerine vuruyor; Yusuf, müzik aletine benzemekten çok birtakım çatlama ve patlama sesleri çıkaran tenekeye vuruyordu.<br />
Gürültüyü duyan komşular kapılara, pencerelere çıkıp baktı “dışarıda ne oluyor” diye.<br />
Nevzat amca bağırdı onlara:<br />
“Hey! Gürültü yapmayın çocuklar! Uyumaya çalışıyoruz!”<br />
Çalmayı bıraktılar. “Biraz da başka yerde çalalım,” diyerek Keresteci İsmet amcanın dükkânının yanına gittiler. Orada çalmaya başladılar.<br />
Yusuf tenekeye vurdukça çok kötü bir ses yayılıyordu çevreye. Tuncay’ın sopasından çıkan ses de ondan geri kalmıyordu.<br />
Bir süre daha gürültü yaptılar.<br />
Bu sırada Ahmet geldi yanlarına.<br />
“Ben de size katılabilir miyim?” diye sordu.<br />
“Tabii,” dedi Yusuf.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
Elindeki çubukları Ahmet’e verdi.<br />
“Al, biraz da sen çal!” dedi.<br />
Oyun onları çok sarmıştı. Gülüyor ve çalıp eğleniyorlardı. Tabii çıkan ses çok berbattı ve dayanılacak gibi değildi. Ahmet çubukları henüz geri vermediği için Yusuf şarkı söylemeye karar verdi.<br />
Başladı bağırmaya:<br />
Yumurtanın kılıfı yok<br />
Gözlerimde uyku yok<br />
Sür gemici gemiyi<br />
Hiç kimseden korkum yok…<br />
Sonra aynı sözleri bıkıp usanmadan yinelemeye başladı.<br />
Tuncay’la Ahmet ona uyduruyorlardı kendilerini. Tam bir uyum içindeydiler. Yorulmak nedir bilmiyorlardı.<br />
Pencere ve balkonlardan bakanlara inat, daha sert ve daha gürültülü çalmaya, söylemeye başladılar:<br />
Yusuf, boğazındaki damarlar şişmiş bir biçimde bağırıyordu yine:<br />
Yumurtanın kılıfı yok<br />
Gözlerimde uyku yok<br />
Sür gemici gemiyi<br />
Hiç kimseden korkum yok…<br />
Sonra Tuncay’la yer değiştirdiler. Tuncay şarkı söyleyecek, Yusuf saz çalacaktı. Biraz durduktan sonra yeniden başladılar.<br />
Bu kez, Tuncay bağırıyordu:<br />
Yumurtanın kılıfı yok<br />
Gözlerimde uyku yok<br />
Sür gemici gemiyi<br />
Hiç kimseden korkum yok…<br />
Kasap Şakir çıktı balkona. Onlara kötü kötü baktı.<br />
“Ne oluyor yahu? Ne bu gürültü?” diye bağırdı. “Hadi, çekin gidin oradan!”<br />
Kasap Şakir iri yarı bir adamdı. Ondan biraz çekiniyorlardı.<br />
“Tamam, gidiyoruz,” diye karşılık verdi Yusuf.<br />
Sonra da arkadaşlarına döndü.<br />
“Bir şey çaldırmıyorlar yahu!” dedi. “Nereye gidelim?”<br />
Mahallenin az ilerisinde zeytin tarlaları vardı. Oraya gitmeye karar verdiler. Orada sürdüreceklerdi çalmayı. Hava da iyice ısınmaya başlamıştı zaten. Biraz sonra burası çok sıcak olacaktı. Öğle sıcağı bastırmadan zeytin ağaçlarının gölgesinde bir yer bulmaları iyi olacaktı.<br />
Eşyalarını toplayıp, zeytin ağaçlarının altında bir yer buldular kendilerine ve hiç zaman yitirmeden çalmaya başladılar.<br />
Yusuf şimdi şarkı söylüyordu.<br />
Yumurtanın kılıfı yok<br />
Gözlerimde uyku yok<br />
Sür gemici gemiyi<br />
Hiç kimseden korkum yok…<br />
Ahmet önündeki tenekeye var gücüyle vuruyor, Tuncay da kalın tellerden ses çıkartmaya çalışıyordu.<br />
Yaptıkları gürültü dalga dalga yayılıyordu her yana.<br />
* * *<br />
Sabriye teyze elindeki çamaşır sepetiyle balkona çıktı. Çamaşırlarını serecekti, ama baktı ki, teller yerinde yok. Bağırmaya başladı:<br />
“Bu telleri kim çaldı? Herif, koş gel buraya! Çamaşır tellerimi çalmışlar!”<br />
Erol amca balkona çıktığında, Sabriye teyze hâlâ bağırıyordu:<br />
“Baksana, teller yok! Daha akşam buradaydı!”<br />
“Hırsızlar ne yapacak senin çamaşır tellerini kadın?” dedi Erol amca.<br />
Sonra da başını kaldırıp zeytin tarlasından gelen gürültüyü dinledi uzun uzun.<br />
“Çocuklara bak Sabriye!” dedi. “Galiba hırsızları bulduk!”<br />
“Bulduk mu?” diyerek şaşkınca baktı Sabriye teyze kocasına.<br />
“Hani, nerede?”<br />
“İşte oradalar!” dedi Erol amca çocukları göstererek. “Bak, Tuncay’ın elinde saza benzeyen bir şey var. Tellerini üzerine germişler.”<br />
“Allah cezalarını vermesin!” dedi Sabriye teyze. “Bula bula benim çamaşır tellerimi mi bulmuşlar?”<br />
Bu sırada zeytinlikten gelen gürültüler mahallede yankılanıyordu. Tenekenin çıkardığı tok ses ve tellerin bozuk ritmi Yusuf’un söylediği şarkıyla karışıyordu.<br />
Yumurtanın kılıfı yok<br />
Gözlerimde uyku yok<br />
Sür gemici gemiyi<br />
Hiç kimseden korkum yok…</p>
<h2>Çamurdan Adam</h2>
<p>Köyümüzün meydanında bir kahve, bir cami, bir de muhtarlık binası var. Köy meydanı geniş. Her muhtarlık seçiminde, adaylar bu meydanı çamurdan kurtarmaya söz verir, ama bugüne dek bunu yapan olmadı. En son seçimde, Kadir amca muhtar seçilince, ilk yapacağı işin bu olacağını söylemişti.<br />
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.<br />
Muhtar Kadir amca ortalıkta görünmüyordu.<br />
Herkes onu merak ediyor, birbirine muhtarı sorup duruyordu.<br />
Yağmurların bolca yağdığı günlerde kimse tarlaya gitmez; köylüler meydandaki kahvede zaman öldürür. Başka yapacak iş olmaz genellikle.<br />
İşte böyle bir günde annem saçak altında ocağı yakmıştı. Muhtarın karısı Zeliha teyze, yan komşumuz Nergiz teyze ve ablam Özlem’le birlikte katmer yapıyorlardı.<br />
Annem de köydeki herkes gibi merak içindeydi. Muhtar Kadir amcanın habersizce ortadan kaybolması nedeniyle onun da aklında yığınla soru vardı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111991" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_10.png" alt="" width="600" height="740" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_10.png 600w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_10-243x300.png 243w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_10-161x198.png 161w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Muhtarın karısı Zeliha teyzeye dönüp, “Bizim muhtar nerelerde Zeliha?” diye sordu.<br />
Göz ucuyla Zeliha teyzeye bakıyor, ne diyeceğini merakla bekliyordu.<br />
* * *<br />
Muhtar Kadir amca gittiği yeri köyden birine söylemiş olsa, nerede olduğunu şimdi herkes bilirdi, ama hangi nedenden bilinmez, kimseye söylememişti işte. Herkes kendince bir yorum yapıyordu.<br />
Köyün yaşlıları tek sıra hâlinde dizildikleri köy kahvesinin önünde, “Ankara’ya gitmiştir o,” diyen Halim amcanın öngörüsünü anlamaya çalışıyordu. “Bize sürpriz yapacak!”<br />
Yaşlılar dudak büktü.<br />
Bir tanesi, “Muhtar neden gitsin Ankara’ya Halim efendi? Ne işi var orada?” diye sordu.<br />
Öngörüsünün doğruluğunu kanıtlamak isteyen Halim efendi, “Ne işi olacak? Bilmezmiş gibi konuşuyorsunuz,” dedi. “Köy meydanını çamurdan kurtaracak ya!”<br />
* * *<br />
İşte bu sır kayboluşun ardından annem, Zeliha teyzenin ağzından çıkacakları bekliyordu hâlâ. Elindeki oklavayla bir yandan hamur açıyor, unu serpiyor, diğer yandan Zeliha teyzenin gözlerinin içine bakıyordu.<br />
Zeliha teyze kızardı, bozardı. Sanki bu onun hiç beklemediği bir sınav sorusuydu.<br />
“Niye soruyorsun şimdi bunu?” diye karşılık verdi anneme.<br />
“Ne edeceksin muhtarı?”<br />
“Bir şey edeceğim yok!” dedi annem kızarak. “Sessizce kaybolup gitti diye meraklandık yalnızca. Muhtar olduğundan beri görünmüyor ortalıkta.”<br />
Zeliha teyze kem küm etti annem böyle deyince. Aslında hepimiz merak içindeydik.<br />
Ben de Zeliha teyze Muhtar amcanın nereye gittiğini söyleyecek diye ağzının içine bakıyordum. Ablam benden aşağı kalır durumda değildi.<br />
Annem böyle bir soru sormamış gibi bir tavır takındı Zeliha teyze.<br />
“Şu katmerleri bitirelim,” dedi. “Bir gün çıkar gelir Muhtar, merak etmeyin.”<br />
* * *<br />
Muhtar amcanın sır gibi köyden ayrılıp gitmesi, konuşacak bir şey bulamayan köylüler için en önemli konu olmuştu.<br />
“Bugün ne haber? Muhtar gelmiş mi?” diye sordu bakkal amca, kahveci Remzi amcaya.<br />
Bir köşede sessizce oturan Mustafa amca atıldı hemen.<br />
“Arlı adam şu bizim Muhtar ya,” dedi. “Verdiği sözü tutamayacağını anlayınca kaçıp gitmiştir.”<br />
Kim ne derse desin, ben Muhtar Kadir amcanın bir gün dönüp geleceğinden emindim.<br />
* * *<br />
O gün okul çıkışı, köy meydanında çamurlara bata çıka top oynuyorduk.<br />
Yağmur birden başladı. Sağanak hâlinde yağıyordu. Tepelerden aşağılara gelen sular sele dönüşmüştü. Yağmurdan kaçarak kahvenin saçağının altında toplandık.<br />
Hava da kararmıştı siyah bulutların etkisiyle.<br />
Yağmur öyle hızlı ve iri taneler hâlinde düşüyordu ki, çamurlu sular yoldan aşağılara, tarlaların içine akıp gidiyordu.<br />
Meydanda, biraz önce top oynadığımız o alanda su göllenmişti şimdi.<br />
Yüzümüz asılmıştı.<br />
Oyunumuz yarım kalmıştı.<br />
Yağmurdan dolayı eve de gidemiyorduk. Kahvenin saçağının altında kısılıp kalmıştık.<br />
Köydeki elektrikler de kesilmişti. Her yan zifiri karanlıktı.<br />
Kahveci Remzi amca gaz lambasını yakmış, kahvenin girişine asmıştı. İçeridekilerin yüzüne çarpan ışık, yaşlı yüzleri korkunç bir hâle sokmuştu.<br />
Arkadaşlarla, kahvede oturan ve yağmuru seyredenlerin yüzüne bakıp gülüyorduk.<br />
Birden caminin üst sokağından meydana doğru kocaman bir şeyin yuvarlanarak geldiğini gördük. Gözlerimiz iri iri olmuştu. Önce o kocaman karaltıyı domuz sandık, sonra da sel suyuna kapılmış koca bir köpek.<br />
Meydanın orta yerinde takıldı kaldı. Birkaç kez doğrulmaya çalıştı. Ama yer sakız gibi çamurdu. Olduğu yerde kayarak yeniden yere yuvarlandı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111992" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_11.png" alt="" width="567" height="410" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_11.png 567w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_11-300x217.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_11-274x198.png 274w" sizes="auto, (max-width: 567px) 100vw, 567px" /></p>
<p>Üzerinde siyah bir palto vardı; elinde de bırakmayıp sıkı sıkıya tuttuğu bir torba. İyice çamura bulanarak bir ‘Çamurdan Adam’a dönmüştü.<br />
Nasıl olduysa oldu, kendini çamurdan kurtardı bir ara. Yalpalaya yalpalaya kahveye doğru geldi.<br />
Yüzü görünmüyordu çamurdan. Üstü başı sırılsıklamdı. Yalnızca gözleri parlıyordu bu çamura belenmiş adamın.<br />
Kahveye zor attı kendini.<br />
Merak içinde ona bakıyorduk.<br />
O kahveye girerken, biz de kapıya yaklaştık.<br />
“Beni tanımadınız mı yahu?” dediğini duydum. “Ben muhtarınız Kadir’im.”<br />
Kahvedekilerden biri, “Nereden tanıyalım seni muhtar?” diye karşılık verdi. “Tanınacak hâlde misin?”<br />
“Caminin alt başında ayağım kaydı, çamura düştüm,” dedi muhtar. “Sel suyu beni meydana sürükledi. Meydan dağ toprağından daha berbat. Her yan çamur. İşte, hâlimi görüyorsunuz.”<br />
Kahvedekiler gülmeye başladı.<br />
Ferhat amca kahkahalarını yarıda keserek, “Biz de seni hayalet sandık be muhtar!” diye kıkırdadı. “Sessizce kayboldun köyden, sonra da çamurdan bir adam olarak döndün.”<br />
Şimdi kahvedeki herkes gülüyordu.<br />
Tabii muhtarın hâline biz de güldük.<br />
Remzi amca muhtara, “Artık meydanı çamurdan kurtarma zamanı gelmiştir sanırım,” dedi. “Meydanın ilk darbesini sen aldın. Çamura ilk bulanan sensin. Öyle değil mi?”<br />
Başını salladı muhtar.<br />
“Haklısın Ferhat ağam,” dedi. “En kısa zamanda bu çamurdan kurtulacağız.”</p>
<h2>Tükürük Oyunu</h2>
<p>Özer’le Tuncay kaldırıma oturmuş konuşuyordu. Nedense bugün çok sessizdiler. Daha önceki günlerde olduğu gibi bağırmıyor, kimseyi rahatsız etmiyorlardı. Zaman geçtikçe oyun saatleri yaklaşıyordu.<br />
Biraz sonra Yusuf da geldi yanlarına. Sonra İlker, sonra Cem, sonra da Mahir katıldı onlara. Hepsi birden kaldırıma oturup konuşmaya başladı.<br />
Erhan da göründü sokağın girişinde. Yanlarına gelip oturdu.<br />
Ne oynayacaklarına bir türlü karar veremiyorlardı.<br />
“Maç yapalım,” dedi Yusuf. “Çift kale.”<br />
Birbirlerini saydılar.<br />
“Altı kişiyiz,” dedi Tuncay. “Çift kale maç oynanmaz. Birkaç kişi daha olsaydı…”<br />
“İki takım olalım. Yakan top oynayalım,” dedi Erhan.<br />
“Her gün yakan top da oynanmaz ki,” dedi Tuncay. “Zaten yakan top kızlar olmadan oynadın mı zevk vermiyor.”<br />
“Haklısın,” dedi Erhan, Tuncay’ı doğrulayarak. “Bugün de hiçbiri görünmüyor ortalıkta.”<br />
Onlar konuşup ne oynayacaklarına karar vermeye çalışırken, “Arap Ahmet” diye isim taktıkları arkadaşları geldi yanlarına.<br />
“Ne oturuyorsunuz yahu?” diye seslendi. “Hadi bir şeyler oynayalım.”<br />
“Biz de ne oynayalım diye düşünüyoruz,” dedi Mahir.<br />
“Maç yapalım,” dedi Arap Ahmet. “Ben kaleye geçerim.”<br />
“Yedi kişi olduk, bir kişi açıkta kalıyor,” dedi Cem.<br />
“O da hakem olur,” dedi Arap Ahmet. “O maçı yönetsin.”<br />
“Kim açıkta kalmayı ister ki?” dedi Erhan. “Hepimiz oynamak istiyoruz.”<br />
Konuşup durdular. Tartıştılar. Ama bir türlü karar veremiyorlardı.<br />
Başından beri hiç konuşmayan, hep arkadaşlarını dinleyen İlker’in sesi duyuldu birden:<br />
“Gelin, yeni bir oyun oynayalım!” dedi. “Şimdi aklıma geldi. Bakalım siz ne diyeceksiniz?”<br />
Yusuf hoşnutsuzlukla atıldı hemen:<br />
“Mutlaka harika bir fikirdir!” dedi. “Bulduğun her zamanki oyunlarından biridir ve sonunda mutlaka birisi yaralanır.”<br />
“Yok yahu! Öyle değil,” dedi İlker. “Bu tamamıyla masum bir oyun!”<br />
Yusuf yine kesti onun konuşmasını:<br />
“Son icat ettiğin oyunu biliyoruz,” dedi. “Dut ağacına çıkan arkadaşı taşladık da, onu oradan düşürmeye çalıştık. O da attığımız taşlardan kurtulmaya çalıştı. Ama sonra ne oldu? Kendini ağaçtan aşağıya attı can havliyle de ayağını çatlattı, değil mi?”<br />
İlker başını öne eğdi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111993" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_12.png" alt="" width="599" height="787" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_12.png 599w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_12-228x300.png 228w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_12-151x198.png 151w" sizes="auto, (max-width: 599px) 100vw, 599px" /></p>
<p>“Tamam o zaman!” dedi. “Siz bilirsiniz. Ne isterseniz onu oynayın!”<br />
İlker sürekli olarak değişik oyunlar arayan zeki bir arkadaşlarıydı. Zararlı zararsız bir yığın oyun icat ederdi hemencecik. Ama son oyundan sonra sesi fazla çıkmaz olmuştu.<br />
Erhan sessizliği bozdu.<br />
“Ya, bir dinleyelim İlker’i,” dedi. “Belki bu kez güzel bir oyundur.”<br />
Yusuf yine bağırmaya başladı:<br />
“Son yediğim dayağı daha unutmadım!” dedi. “Onun bulduğu oyunları biliyorum. İki mahallenin çocukları arasında taş savaşı, dut ağacından taşla çocuk düşürme, taşı ne kadar uzağa atacağız&#8230; Yaaa, hep taş var onun oyunlarında. Bu defa taş yoksa, o zaman dinlerim.”<br />
“Taşsız… Taşsız…” dedi İlker.<br />
“Neymiş, söyle bakalım!” dedi Erhan. “Kimseye bir şey olmayacaksa, oynarız o zaman.”<br />
İlker ayağa kalktı.<br />
Arkadaşlarına ders verir gibi konuştu:<br />
“Tükürük yarışı!” dedi.<br />
Herkes birbirinin yüzüne baktı.<br />
“O ne ya?” diyerek tepki verdi Arap Ahmet. “Tükürüğün yarışması mı olur?”<br />
Bu kez hepsi birden İlker’e baktı.<br />
“Kafamdaki oyun şu!” dedi İlker.<br />
Kaldırımın kıyısında duran bir taşı alıp yola boylu boyunca çizgi çizdi. Beş adım saydıktan sonra durduğu yere başka bir çizgi daha çizdi.<br />
“Burada duracağız,” dedi. “Buradan diğer çizgiye tüküreceğiz.”<br />
“Eee, sonra?” dediler.<br />
“Kim çizgiyi geçirirse o elenmeyecek, geçiremeyen elenecek.”<br />
Çocuklar dudaklarını büzüp bakıştı. Belli ki, Bu ne biçim oyun, diye düşünüyorlardı. Ama en azından zararsız bir oyundu. İlker’in diğer bulduğu oyunlar gibi değildi.<br />
“Oynayalım bari,” dedi Tuncay. “Ne yapalım? Herkes arkama sıralansın!”<br />
İlker, “Önce ben tüküreceğim,” dedi. “Siz benim arkama geçin!”<br />
Tabii, oyunu bulan oydu. İlk olarak o başlayacaktı. Çocuklardan kimse buna karşı çıkmadı.<br />
İlker ilk çizdiği çizginin üzerinden diğer çizgiye doğru tükürdü.<br />
Çizgiyi geçmişti.<br />
“Ben geçtim,” dedi sevinçle. “Elenmedim.”<br />
Arkasında duran Yusuf’a döndü.<br />
“Sıra sende,” dedi. “Hadi tükür bakalım!”<br />
Yusuf da tükürdü gerilerek.<br />
O da geçti çizgiyi.<br />
Hepsi sırayla tükürdü.<br />
Sadece Cem tükürünce çizgiyi geçemedi.<br />
“Senin tükürüğün çizgiyi geçmedi, elendin!” diye bağırıştılar hep bir ağızdan.<br />
“Yaa, geçtim,” dedi Cem. “İşte, bakın, tükürüğüm burada!”<br />
Koşarak diğer çizgiye gitti. Eliyle yerdeki minik ıslaklığı gösterdi. Ama hepsi de ağız birliği etmiş gibi bağırdı:<br />
“O senin tükürüğün değil! Tuncay’ın tükürüğü!”<br />
“Eee, ben ne olacağım?” dedi Cem yüzünü buruşturarak.<br />
Ne olacağını İlker’den başkası bilmiyordu. Herkes ona döndü.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
“O ne olacak İlker?” dediler.<br />
İlker, “Herkes eleninceye kadar bekleyecek,” dedi. “Ne de olsa elendi. Oyuna giremez.”<br />
Çocuklar güldü.<br />
“Bir daha oynayamayacak yani,” dedi Tuncay. “Hepimiz tükürerek çizgiyi geçiyoruz nasıl olsa.”<br />
Cem oyun dışı kaldığı için neredeyse ağlayacaktı. Kaldırıma oturup onları seyre koyuldu.<br />
İçinden, Nasıl olsa tükürüğünüz bitecek, siz de eleneceksiniz, diye geçiriyordu.<br />
Diğer çocuklar oyuna öyle dalmıştı ki, ağızlarında tükürük biriktirmekle meşguldüler.<br />
Uzun zaman geçmesine rağmen hâlâ elenen yoktu.<br />
Cem’in canı sıkılmaya başlamıştı. Yine de onları bırakıp gidemiyordu. Oyunlarını seyretmek de zevkliydi.<br />
Tükürerek sırasını savan, hemen ağzında tükürük biriktirmeye başlıyordu.<br />
Cem de oturduğu yerden tükürüyordu çizgiye.<br />
Oyun hepsinin hoşuna gitmişti.<br />
Sıra yine Yusuf’taydı. Çizgide durmuş, gözlerini yummuş, tükürüğünü biriktirmeye çalışıyordu.<br />
“Hadi Yusuf, tükür ya!” diye bağırdı Erhan. “Seni mi bekleyeceğiz?”<br />
Cem oturduğu yerden seslendi:<br />
“Tükürüğü kalmadı! Tükürüğü kalmadı!”<br />
Yusuf tükürüğünü biriktiredursun, Halil amca evinden çıkmıştı. Yolun karşısına geçecekti. Çocukların arasına dalmıştı. Ağır ağır yürüyordu. Çocukların ne oynadığına dikkat etmemişti. Hatta oynadıklarının bile farkında değildi.<br />
Yusuf sonunda tükürdü ve az öteden geçen Halil amcanın üzerine geldi. Adamcağızın beyaz gömleğine isabet ettirmişti.<br />
Halil amca ne olduğunu anlayamamıştı. Kızgınlıktan yüzü kıpkırmızı oldu. Üzerine tükürülmesine doğal olarak fena hâlde bozulmuştu.<br />
“Ne yapıyorsun ülen sen!” deyip Yusuf’u ensesinden yakaladı. Onu sarsmaya, sallamaya başladı.<br />
Diğer çocuklar Halil amcaya yalvarmaya, onu oyun hakkında bilgilendirmeye çalıştı. Ama Halil amca bir türlü bunun bir oyun olabileceğini anlamıyordu.<br />
Çocuklar Yusuf’u Halil amcanın elinden zorlukla kurtardı. Sonra da kaçmaya başladılar.<br />
Halil amca onları bir süre kovaladı. Ama sonra yorulup vazgeçti.<br />
Çocuklar kan ter içinde kalmıştı. Yüzleri korkudan kıpkırmızıydı.<br />
Neyse ki Halil amca onları yakalayamamıştı. Bu nedenle sevinçliydiler. Rahat birer soluk aldılar. Sonra da İlker’e diktiler gözlerini.<br />
“Benim suçum yok!” diye mırıldandı İlker.<br />
Ama çocuklar onun üzerine yürüdü.<br />
“Bir daha sakın oyun bulma bize!” dediler. “Senin bulduğun oyunlarda mutlaka bir şey oluyor! Bundan sonra bulduğun oyunu kendin oyna!”<br />
İlker arkadaşlarının yanından kaçarken, çocuklar da söylene söylene dağılıyordu.</p>
<h2>Bahri’nin Market Macerası</h2>
<p>Bahri bizim sınıfın en iri öğrencisiydi. Bu insan azmanı çocuk bazı öğretmenlerimizden bile iriydi. Herkese tepeden bakıyordu. Bizim oturduğumuz sıralara sığamadığından, öğretmenimiz onu kendi masasının yanındaki bir sandalyeye oturtuyordu.<br />
Bahri önceleri kızararak ve sıkılarak orada otururken, sonradan bunu aşmış, öğretmen arkasını döndüğünde bize şaklabanlıklar yapmaya başlamıştı.<br />
Sınıfımızın en irisi olması, ona birtakım ayrıcalıklar da getiriyordu tabii. Örneğin, diğer sınıflardan biri bizim sınıftakilere asılacak olsa, Bahri ormandan kaçmış bir ayı edasıyla saldırıyordu onlara.<br />
Öğretmenler odasına gittiğinde hiçbir öğretmen ona sert davranmıyor, öğüt verip gönderiyordu.<br />
“Ne oldu Bahri? Öğretmenler ne dedi?” diye sorduğumuzda gülüyor, “Fasa fiso şeyler,” diyordu. “Öğretmenler bir şeyler dedi, ama anlamadım.”<br />
“Anlamaman daha iyi Bahri,” diyorduk. “Anlasan ne olacak sanki?”<br />
“Ya, çok iyi,” diyordu. “Belki kötü bir şey söylerler, ben de onu anlarım. Vay onların hâline o zaman! Yer misin yemez misin?”<br />
Ama yine de hoş bir arkadaştı Bahri. Babasının yeterince parasının olmadığını, kendisine harçlık vermediğini söyleyip ekerdi okulu. Gider yakındaki markette çalışırdı. Öğretmenler onun markette çalıştığını bilirdi, ama bir şey demezlerdi.<br />
Bahri daha fazla baskılara dayanamadı. Okulu bıraktı sonunda. Zaten okumayla hiç ilgisi olmadığından, bunu herkes olağan karşılamıştı.<br />
Bahri’nin babası, neredeyse Bahri’nin iki katı irilikteydi. Bahri’nin okula olan ilgisizliğini bildiğinden okulu bıraktırmıştı ona.<br />
Okuldan çıkmış, evlerimize gidiyorduk arkadaşlarla. Bahri, büyük bir yer olan Şen Market’in önünde temizlik yapıyordu. Bizi görünce işi bırakıp geldi. Bahri’nin geldiğini görünce durup bekledik.<br />
“N’aber çocuklar? Ne yapıyorsunuz? Hâlâ okuyor musunuz?” diye takıldı Bahri bize.<br />
“Ne yapalım Bahri? Senin kadar şanslı değiliz,” dedi Tuncay. “Ölünceye dek okumak zorundayız.”<br />
Bahri kocaman dişlerini göstererek güldü.<br />
“Ben kurtuldum ya!” dedi. “İşte buna çok seviniyorum!”<br />
“Yaptığın iş ağır mı Bahri? Nasıl dayanıyorsun?” diye sordu Cem.<br />
Bahri, “Yok yahu, o kadar ağır değil,” diye yanıtladı onu. “Paketler çok hafif. Tuttuğumu sallıyorum bir tarafa. Şef çok kızıyor, ama yine de ses çıkarmıyor. Beni çok seviyor. Bana iş verirken sırtımı okşuyor ve çok kibar davranıyor.”<br />
“Şu arkandaki adam mı şefin?” diye işaret etti Tuncay. “Bak, bize doğru geliyor.”<br />
Bahri’nin eli ayağına dolaştı Tuncay böyle deyince. Ne yapacağını şaşırdı. Bulunduğu yeri elindeki süpürgeyle hızlı hızlı süpürmeye başladı.<br />
İçeriden çıkan adam Bahri’ye bağırdı:<br />
“Bahri, hâlâ süpürüyor musun? Yahu bir saat oldu çıkalı! O kadar zamanda marketin her tarafı temizlenirdi be! Hadi hızlan bakayım! Daha içeride paketler var taşınacak!”<br />
Sonra bize döndü.<br />
“Çocuklar, siz de yolunuza gidin!” dedi. “Oyalamayın adamımı! Zaten bütün gün onunla uğraşıyorum! Bir kez bir şey söyledim mi on kez ona bakmam gerekiyor.”<br />
“Yo, yanılıyorsun amcacığım,” dedi Cem gülümseyerek. “Bahri cin gibidir, leb demeden onun leblebi olduğunu anlar.”<br />
Bahri süpürmeyi bırakıp bize döndü.<br />
“Leblebi mi dedin Cem? Hani nerede? Canım leblebi istedi birden,” dedi.<br />
Şef, Bahri’ye, “Yahu bırak şimdi leblebiyi!” diye bağırdı. “Leblebi işten sonra!”<br />
“Leblebi vermediniz ki, bırak diyorsunuz,” dedi Bahri homurdanarak. “Olmayan şeyi nasıl bırakacağım?”<br />
Şef kızmıştı.<br />
“Hadi, bırak süpürmeyi!” dedi. “Gel peşimden!”<br />
“Süpürgeyi ne yapayım?” diye sordu Bahri.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111994" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_13.png" alt="" width="615" height="802" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_13.png 615w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_13-230x300.png 230w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_13-152x198.png 152w" sizes="auto, (max-width: 615px) 100vw, 615px" /></p>
<p>“Şu arkadaşına ver!” dedi Şef. “Hadi, oyalanma, gel peşimden!”<br />
Bahri bu, söyleneni yapmazsa olur mu? Elindeki süpürgeyi Tuncay’a uzattı, ama Tuncay eliyle itti.<br />
“Ne yapayım ben süpürgeyi Bahri?” dedi. “At bir tarafa!”<br />
Bahri süpürgeyi marketin önüne fırlattı.<br />
Şefi görmüştü onun yaptığını.<br />
“Niye atıyorsun o süpürgeyi Bahri?” diye bağırdı. “Sonra yine kullanmayacak mısın onu?”<br />
“Ama Tuncay at dedi bana,” diyerek karşılık verdi Bahri. “Ben de attım.”<br />
“Yahu, sen her söyleneni yapar mısın?” dedi şef.<br />
“Tabii yaparım şefim,” dedi Bahri.<br />
“O zaman benim söylediğimi neden yapmıyorsun?” diye bağırdı şefi ona.<br />
Bahri oldukça sakin yanıtladı:<br />
“Yapıyorum ya şefim. Söylediğin hangi şeyi yapmadım bugüne kadar?”<br />
“Sen adamı delirtirsin,” dedi şef. “Bir kez de bir işi doğru yapsan ne olur?”<br />
Bahri homurdanarak gitti şefin ardından.<br />
O kadar iriydi ki, şefi ufacık kalmıştı önünde yürürken.<br />
Marketin içinde ilerleyip bayan malzemeleri reyonunun önünde durdular.<br />
Şef, reyondaki bayan saç boyalarını işaret edip, “Şunları görüyor musun Bahri?” dedi. “Bu rafları boşaltacaksın. Bunları alt rafa sıralayacaksın. Şu kremleri de boşalttığın rafa sırala!”<br />
Sonra dönüp dikkatle yüzüne baktı Bahri’nin.<br />
“Anladın mı söylediklerimi?” dedi sesini yükselterek. “Bak, bir daha tekrar etmem!”<br />
“Anladım efendim,” dedi Bahri. “Anlamayacak ne var? Bayan saç boyalarını boşaltacağım ve yerine kremleri koyacağım.”<br />
“Hadi göreyim seni,” dedi şef. “Ben bir daha gelinceye kadar bitmiş olsun, tamam mı?”<br />
Bahri ‘tamam’ dercesine başını salladı.<br />
Bu oldukça kolay bir işti onun için. İki rafı boşaltmak bir şey miydi sanki? Nice ağır kutuyu depoya taşımış, bir of bile dememişti o. Ufacık kutuları boşaltmak çocuk oyuncağıydı.<br />
Bayanların saç boyalarını birer birer indirdi raftan. Kutuları özenle açtı. Üst raftaki kremleri kutuların içine sıkmaya başladı. Bir iş yapmanın gururuyla, kasılarak yapıyordu bütün bunları. Sonra boşalan krem kutularını bir alt rafa sıralıyordu. Ama işi biterken, saç boyama kutularının daha fazla olduğunu gördü. Krem kutuları bitmiş ama boyama kutuları artmıştı epey. Sonra o kutuları birbirinin içine karıştırdı. Yani bir kutudaki boyayı diğer kutunun içine koydu. Hemen hemen işi bitmişti artık. Şefinin istediği gibi yapmıştı her şeyi.<br />
Şöyle rafların karşısına geçip baktı.<br />
İşte olmuştu. Ama alt raftaki yüz ve cilt güzellik sabunlarının oraya yakışmadığını fark etti. Şef bunu niye görememişti acaba? Onların da yerinin değişmesi gerekiyordu. Tam elini sabunlara atmıştı ki, şef yanına geldi.<br />
“Ne yapıyorsun Bahri?” dedi.<br />
Bahri irkildi sesten.<br />
“Sen miydin şefim?” dedi sesi titreyerek. “Sabunların yerini değiştirecektim.”<br />
“Neden?” diye bağırdı şef. “Sana kim söyledi bunu?”<br />
“Kimse söylemedi,” dedi Bahri. “Baktım sabunlar oraya yakışmıyor, ben de yerlerini değiştireyim dedim kendi kendime.”<br />
Şefi sinirli bir biçimde başını salladı.<br />
“Allah Allah yahu!” dedi. “Söylediğimi yapmış da, bir de kendine iş bulmuş. Oğlum, sen sana söyleneni yap! Asla başka şeye karışma, anladın mı beni?”<br />
“Anladım efendim,” dedi Bahri. “Bir daha hiçbir işe karışmayacağım.”<br />
“Hah şöyle!” dedi şef. “Hadi şimdi git kendine çay söyle! Biraz dinlen! Yorulmuşsundur.”<br />
“Hiç yorulmadım efendim,” dedi Bahri.<br />
Sonra şaşkın şaşkın baktı şefinin yüzüne. O kadar ağır kutuları taşıtır da beş dakika dinlenmeme izin vermez, küçücük kutuların yerlerini değiştirdim diye dinlen diyor, dedi içinden. Sonra da, “Şu adamı anlamak da ne zormuş meğer,” diye mırıldandı kendi kendine.<br />
Şefi şöyle bir baktı. Bahri onun dediği gibi sıralamıştı kutuları. Güldü.<br />
Bahri’nin yaptığı işten memnun olduğunu gizlemedi.<br />
“Aferin sana Bahri,” dedi. “İstediğim gibi olmuş.”<br />
“Dediğiniz gibi yaptım efendim,” dedi. “İşte bu kutuları buraya, buradakileri onların içine. Diğerlerini oraya. Onları buraya.”<br />
“Yeter! Yeter!” diye söylendi şefi. “Tamam, olmuş, hadi in depoya artık, oradan biraz kraker çıkar getir bakayım.”<br />
“Krakerin nesine bakacaksınız efendim?” dedi Bahri. “Tadına mı bakacaksınız krakerlerin? Valla benim de canım kraker istedi.”<br />
“Yemek için değil oğlum,” dedi şef. “Bir kutu kraker getir, rafta eksilen yere yerleştir onları.”<br />
“Haa, anladım efendim,” dedi Bahri. “Siz yemeyeceksiniz.”<br />
Şefi yine sinirlenmişti.<br />
“Ne yapacağım ben bu çocukla?” diye mırıldandı.<br />
“Hangi çocukla efendim,” dedi Bahri. “Ben gerekeni yapayım.”<br />
“Dediğimi yap!” diye bağırdı şef. “Hadi, aşağıdan bir kutu kraker çıkar yukarıya!”<br />
Hızlı adımlarla uzaklaştı Bahri o zaman.<br />
Uzaklaşırken şef arkasından bağırdı:<br />
“Önce krakerlerin olduğu rafa bak! Hangileri eksilmişse, onlardan bir kutu al gel hemen,” dedi. “Yanlış kutu getirme!”<br />
“Tamam efendim!” diye bağırdı Bahri. “Sizin istediğiniz krakerlerden.”<br />
“Yahu benim istediğim krakerlerden değil,” dedi. “Eksilen krakerlerden.”<br />
Şefinin son söylediğini duymamıştı Bahri. Depoya indi. Kocaman bir kraker kutusunu yukarıya çıkardı biraz sonra.<br />
Şef baktı.<br />
“Yahu Bahri, ben seni ne yapayım?” dedi. “Bu krakerlerden değil, rafta eksilen balık krakerlerden getireceksin. Ben sana söylemedim mi ‘eksilenlere bak’ diye.”<br />
“Dediniz mi efendim?” dedi Bahri. “Ben duymadım öyle dediğinizi.”<br />
“Bir kulak verip dinlemiyorsun ki,” dedi şef. “Kendi bildiğince iş yapıyorsun.”<br />
Bahri kutuyu aşağı indirdi ve aldığı yere koydu. Yarım saat balık krakerlerin olduğu kutuyu aradı. Sonunda buldu. Hızlı adımlarla çıkardı yukarıya.<br />
Şef reyonda onu bekliyordu.<br />
“Sonunda gelebildin Bahri,” dedi. “Krakerleri almaya çarşıya mı gittin?”<br />
“Yok efendim,” dedi Bahri. “Çarşıya gitmedim. Bütün kutuların içine baktım. Bu yüzden geciktim biraz. Kutuların hepsini açmak zorunda kaldım.”<br />
“Ne? Kutuların hepsini açtın mı? Neden oğlum?” dedi şef.<br />
“Ne yapayım efendim? İçine bakmadan bilemiyorsun ki,” diye yanıtladı onu Bahri.<br />
“Kutuların üzerinde yazmıyor mu?” diye sordu şef.<br />
“Yazıyor mu efendim?” dedi Bahri. “Kutuların üstünü okumak hiç aklıma gelmedi ki. Zaten okumayı pek sevmediğimden…”<br />
Şefi neredeyse kudurtacaktı Bahri. Adamın gözleri iri iri olmuştu. Yüzü gerilmişti sinirle.<br />
“Sen adam olmazsın Bahri!” dedi. “Seninle ne yapacağımı bilmiyorum! Senin peşinde koşmaktan yoruluyorum oğlum. Beni deli ediyorsun!”<br />
Bahri başını sallayarak krakerleri rafa yerleştirmeye başladı. Bir yandan da içinden, Adamın her dediğini yapıyorum, yine de bana kızıyor yahu, diye geçirdi. Ne yapsam şuna yaranamıyorum. Bir gün onun kızdığından fazla ben kızacağım, işte o zaman elimde kalacak.<br />
O gün saç boyası alan hanımlar, ertesi gün marketin önündeydi. Sabah sabah marketin açılmasını bekliyorlardı. Ellerinde de bir gün önce Bahri’nin raflarda yerlerini değiştirdiği kutular vardı. Kadınların yüzünden ne kadar sinirli ve kızgın oldukları belli oluyordu. Durmadan sesli sesli konuşuyor, aldıkları ürünlerden şikâyet ediyorlardı.<br />
“İçinden krem çıktı,” dedi biri.<br />
“Ben de sarı saç boyası almıştım, kırmızı çıktı. Şu saçlarımın hâline bakın yahu!” dedi diğeri.<br />
“Kutunun üzerinde kahverengi yazıyor, içinden sarı çıkıyor, bu ne biçim iş?” dedi bir başkası.<br />
Market açılır açılmaz içeri dalan müşteriler şefin yanına koştu. Hep bir ağızdan şikâyetlerini söylemeye başladılar. Şef onları dinliyordu, ama gözü kapıdaydı. Bahri’nin gelmesini bekliyordu. Gelmediğine göre belki de olanlardan haberi vardır, diye geçirdi içinden. Bu yüzden daha işbaşı yapmadı. Sonra da, Umarım hiç gelmez, diye umutlandı.<br />
Şef müşterilerin zararını ödemeyi kabul etti. Onları tatlı dille ikna edip uğurladı. Zararı Bahri’nin alacağı aylıktan düşmeyi tasarlıyordu. Bahri ancak birkaç ayda öderdi zararı.<br />
Neredeyse öğlen olmasına rağmen Bahri ortada yoktu. Belki de olayın korkusundan işe gelmek istememişti. Şef yine de onun gelmesini istiyordu. Yoksa zararı kendi cebinden karşılamak zorunda kalacaktı.<br />
Bahri o gün işe gelmedi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111995" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_14.png" alt="" width="578" height="776" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_14.png 578w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_14-223x300.png 223w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_14-147x198.png 147w" sizes="auto, (max-width: 578px) 100vw, 578px" /></p>
<p>Ertesi gün de yoktu. Şef onu merak etmeye başlamıştı. Öğle arasındaki yemek paydosundan yararlanıp Bahrilerin evine gitti. Kapıyı Bahri açtı.<br />
O kocaman çocuğun yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Yüzü bembeyaz olmuştu şefi karşısında görünce. Ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmıştı.<br />
Şef, Bahri’nin yüzüne dikkatlice baktı.<br />
“Sende bir tuhaflık var Bahri,” dedi. “Hasta mısın yoksa?”<br />
Bahri’nin ağzı dili tutulmuştu sanki. Yüzünü yere eğiyor, şefinin sorularını yanıtsız bırakıyordu. Ama daha fazla dayanamadı. Anlatmak zorundaydı.<br />
“Benim bir küçük kardeşim var efendim,” dedi. “Benim uykum çok ağırdır. İşte bundan yararlanıp almış tıraş bıçağını eline ve kaşlarımı tıraşlamış. Bu şekilde sokağa çıkmaktan çekindiğim için gelemedim. Beni çok aradınız mı efendim? Yokluğumda kim bilir ne kadar zorlanmışsınızdır? Çok üzgünüm, böyle olmasını istemezdim.”<br />
Şefi, başını sallayarak, “Tabii, sen yokken çok zorlandık oğlum Bahri,” dedi. “Sen olmadın mı bizim işler yarım kalıyor, zaten sırf bu yüzden sana bakmaya geldim, iyi misin, hasta mısın diye.”<br />
“Yok efendim, hasta değilim,” dedi Bahri. “Utandım da, bu yüzden…”<br />
“Anladım, anladım,” dedi şef kızarak. “Ne zaman geleceksin?”<br />
“Kaşlarım yeniden çıksın, en kısa zamanda efendim,” diye yanıtladı şefini Bahri.<br />
“Kardeşin bir daha böyle bir şey yapmaz değil mi Bahri?” diye sordu şef.<br />
“Yok efendim, kesinlikle yapamaz,” diye karşılık verdi ona. “Onu babam hastaneye götürdü.”<br />
“Neden?” diye sordu şefi.<br />
“Neden olacak efendim?” dedi Bahri. “Artık benim kaşlarımı tıraş ettiği elini kullanamıyor da ondan.”<br />
Şefinin gözleri iri iri oldu. Bu insan azmanı çocuğa korkulu gözlerle baktı.<br />
“‘Bu elinle mi yaptın’ diyerek elini tuttum yalnızca kardeşimin,” dedi Bahri. “Eli fazla dayanamadı herhâlde. Hemen şişti, kızardı. Sanırım kırılmış.”<br />
Şef hemen ayrıldı oradan.<br />
Beyni bedeni kadar gelişmemiş bu insan azmanı çocuğun uykusunun ağır olduğunu da öğrenmişti. Baksanıza, kardeşi kaşlarını kesip atıyor, ama o uyanmıyordu.<br />
Maaşından kesmeyi düşündüğü zarar geldi aklına. “Neme lazım, sonra benim de canımı yakar bu azman çocuk,” diyerek vazgeçti bu kararından.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<h2>Yaz İşi</h2>
<p>Okullar tatile girmişti. Öyle aylak aylak evde oturmak olmazdı. Babam yüzünü asıyor, annem sinirle söyleniyordu bize. Kardeşim Selim de, ben de sıkıntılıydık. Sonunda çalışmaya karar verdik. Ama ne iş bulacağımız hâlâ kuşkuluydu. “Yarın bir olsun hele,” diye söylendik. Gerekirse dükkân dükkân dolaşır kendimize uygun bir iş bulurduk nasılsa.<br />
Selim gözlerimin içine bakarak, “Ben yarın Necati amcaya gideceğim,” dedi. “O, bana bir iş verir.”<br />
Necati amca mahallemizin manavı. Yaz sıcaklarında kamyon kamyon karpuz gelir dükkânına. Zaten yazın genellikle karpuz ve kavun tüketiyor insanlar. Biz de ona yardım ederiz. Harçlığımız çıkar.<br />
Selim’in düşüncesi benim de aklıma yatmıştı o anda.<br />
Ertesi sabahı iple çektik. Sabah olunca da erkenden Necati amcanın dükkânına koştuk.<br />
Babam da, annem de şaşırmıştı bizim bu acelemize. Kahvaltı bile yapmadan fırlayıp çıkmıştık evden. Annem ardımızdan bağırmış, ama sesini bize duyuramamıştı.<br />
Necati amca daha dükkânını açmamıştı biz oraya vardığımızda. Uzunca bir süre kaldırıma oturup gelmesini bekledik.<br />
Bir süre sonra Necati amca geldi. Yüzümüze bakıp, “Beni mi bekliyordunuz çocuklar?” dedi gülümseyerek. “Bir şey mi alacaksınız?”<br />
“Bir şey almaya gelmedik Necati amca,” dedim. “Senin yanında çalışmaya geldik.”<br />
Tuhafça baktı.<br />
“İkiniz birden mi?” diye sordu.<br />
“İkimiz birden,” dedik.<br />
Dükkânın kepenklerini kaldırırken hâlâ bize yanıt vermemişti. Yüzü bozulmuştu, şaşkınlığını gizlemiyordu.<br />
“İkinizi birden işe alamam,” dedi. “Şimdi siz çok para istersiniz. Benim ikinize birden verecek kadar param yok ki.”<br />
“Ne çok parası?” dedi Selim. “Bize harçlık ver yeter!”<br />
“Yani çok para istemiyorsunuz, öyle mi?” dedi Necati amca.<br />
“İstemiyoruz,” diye karşılık verdi Selim.<br />
“Yok, yine de para alırsınız benden. Ama ayak altında dolaşmak yok, tamam mı? Karpuzların tozunu alırsınız, meyveleri silersiniz ve müşterilere iyi davranırsınız,” dedi Necati amca.<br />
“Davranırız,” dedi Selim. “Sen hiç merak etme.”<br />
Bizi içeriye davet ederken, “Ama bakın işte bir şey var,” dedi. “Karpuz kamyonunu boşaltırsanız iyi para veririm size. Kamyonu boşaltanlar çok para istiyor. Bu işi siz yaparsanız, iyi para kazanırsınız.”<br />
“Tamam,” deyip işi kabul ettik.<br />
Sevinç içindeydik. Sonunda kendimize bir iş bulmuştuk. Sabah sabah karpuz yüklü bir kamyonun geleceğini nereden bilebilirdik ki?<br />
Koca kamyon ağır ağır manavın önüne yanaşınca, Necati amca, “Hadi bakalım, gösterin marifetinizi çocuklar!” dedi gülerek. “Ben kahvedeyim. Dönmeme dek kamyonu boşaltmış olursunuz.”<br />
Bir Necati amcaya baktık, bir de karpuz yüklü kamyona.<br />
Henüz kahvaltı bile yapmamıştık ve ne yazık ki bu ağır işi yapmak zorundaydık. Şimdi ‘biz kamyon mamyon boşaltamayız’ demek olmazdı. Necati amca bize iyi davranmış, işe almıştı.<br />
Biz olmasaymışız, Necati amca kahveden adam getirip onlara boşalttıracakmış kamyonu. İyi ki biz varmışız. Kahvedeki adamlar çok para istiyormuş. Giderayak bir de bunları sıraladı bize.<br />
Necati amca gidince Selim kamyonun üstüne çıktı. Ben aşağıda bekliyordum. Aslında işimiz kolay görünüyordu. Selim karpuzları bana atacak, ben de yakalayıp dükkânın önüne yığacaktım.<br />
Selim ilk karpuzu atarken, ‘atıyorum, tut’ dememişti bana. Bu yüzden karpuz “pof” diye bir ses çıkararak ayaklarımın dibine düşüp patladı.<br />
Necati amcaya baktım.<br />
Görmemişti, arkası dönüktü. Kahveye girmek üzereydi.<br />
Neyse ki ikinci karpuzu yakaladım.<br />
“Aferin!” diye bağırdı Selim. “Bu iş olacak. Biraz daha dikkat et, olur mu?”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111997" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_15.png" alt="" width="581" height="750" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_15.png 581w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_15-232x300.png 232w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_15-153x198.png 153w" sizes="auto, (max-width: 581px) 100vw, 581px" /></p>
<p>‘Olur’ anlamında başımı salladım.<br />
Bu arada bir karpuzun daha havada uçtuğunu, üzerime doğru indiğini fark ettim. Kollarımı uzatıp yakalamaya çalıştım, ama maç yaparken oynadığımız toplara hiç benzemiyordu. Hem kocaman, hem de ağırdı.<br />
Koca karpuz “pof” diye yerde buldu kendini kollarımın arasından sıyrılıp. Karpuz kabukları saçılmıştı her yana. Etrafıma baktım, bize dikkat eden yoktu.<br />
Selim karpuzları atmaya, ben de yakalamaya devam ettik. Ama her iri karpuz kendini yerde bulurken, küçürek ve çelimsiz olanlarını tutabiliyordum. Olsun, bu da bir işti.<br />
Karpuzu yakalayınca seviniyor, tutamayınca üzülüyordum. Yere düşen karpuzlar dağ gibi yığılırken, tuttuklarım daha çok azdı. Necati amca gelinceye dek, değil kamyonu boşaltmak, böyle giderse ortalıkta çok az sağlam karpuz kalacaktı.<br />
Selim’in yüzü asılmaya başladı.<br />
“Bir karpuzu tutamıyorsun ya!” diye bağırdı. “Bir de ‘kaleciyim’ diye geçiniyorsun. Buraya tırman, sen karpuz at da nasıl yakalanıyormuş göstereyim!”<br />
Yerleri değiştik Selim’le.<br />
Şimdi o aşağıdaydı, ben kamyonun tepesinde. Benim ona karpuz atmamı bekliyordu.<br />
Ağırca bir karpuzu aldım ve aşağı fırlattım.<br />
Ama karpuz Selim’e ağır gelmişti anlaşılan. Tutmuştu tutmasına, ama karpuzla birlikte yere yuvarlanmış, bu arada koca karpuz un ufak olmuştu.<br />
Ardından bir tane daha attım, onu da yakalayamadı.<br />
Yer karpuz parçalarıyla dolmuştu.<br />
Böyle giderse, kamyondaki karpuzların hemen hepsi telef olacaktı. Bu işi yapamayacağımızı anlamıştık. Selim bana baktı, ben Selim’e. Ne yapmak istediğimi anlamıştı.<br />
Kamyonun kasasından aşağı atladım.<br />
Selim de elindeki karpuzu yere bıraktı ve kaçmaya başladık.<br />
Necati amcanın bizi bulamayacağı bir yere gitmek zorundaydık ve uzunca bir süre de ortalıkta görünmemeliydik.<br />
Akşam karanlığı basarken eve geldik.<br />
Bütün gün aç açına dolaşmıştık. Yorgunduk ve sıkıntılıydık.<br />
Evin zilini çalıp annemin kapıyı açmasını bekledik. Biraz sonra annem kapıyı açmış, bizi içeri almıştı. Ama yüzü bir tuhaftı. Hani ‘siz ne haltlar karıştırdınız’ der gibiydi. Biz bir şeyin ayrımına varmadan içeri girince, babamla Necati amcayı karşı karşıya oturmuş konuşurken bulduk.<br />
Gün boyu kaçtığımız Necati amcayı karşımızda görünce ne yapacağımızı şaşırmıştık. Yine kaçmaya kalkıştık, ama babam bağırarak bizi durdurdu.<br />
“Gelin buraya yaramaz şeyler!” diye seslendi.<br />
Donduk kaldık olduğumuz yerde.<br />
“Gelin buraya!” diye yeniden bağırdı babam. Bu kez sesi daha bir sert çıkmıştı. “Necati amcanızdan özür dileyin çabuk bakayım!”<br />
İstemeye istemeye yaklaştık.<br />
Necati amcadan özür diledik.<br />
“Necati amcanızın karpuzlarını mahvetmişsiniz,” dedi babam. “Sonra da bırakıp kaçmışsınız.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111998" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_16.png" alt="" width="545" height="269" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_16.png 545w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_16-300x148.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_16-401x198.png 401w" sizes="auto, (max-width: 545px) 100vw, 545px" /></p>
<p>Başımızı eğip bekledik.<br />
Kim bilir başımıza neler gelecekti?<br />
“Bir kamyon karpuzu boşaltırız demişsiniz! Oğlum, siz kafayı mı yediniz? Öyle kolay şey mi o? Necati amcanız sizi bir süre kahveden izlemiş. Karpuzları düşürdüğünüzü görüp gülmüş hâlinize.”<br />
Necati amca gülümseyerek, “Ben bu işin üstesinden gelemeyeceklerinin ayrımındaydım, ama bana öyle bir yaklaşımları vardı ki, onları kıramadım. ‘Bir denesinler bakalım’ dedim,” diyerek durumu kendince açıklayıverdi.<br />
“İşte gördün Necati,” dedi babam. “Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?”<br />
“Karpuzdan olan zararımı ödeyinceye kadar bana yardım edecekler, başka çareleri yok,” dedi Necati amca. “Ama karpuzlara ellerini sürmeyecekler. Boylarından büyük işlere de kalkışmayacaklar. Ortalığı silip süpürsünler, meyvelerin tozlarını alsınlar, başka bir şey istemiyorum.”<br />
“Peki tamam, anlaştık o zaman,” dedi babam. “Yarın sabah gelsinler.”<br />
Açlıktan ayakta duramıyorduk. Midemiz gurulduyordu.<br />
Annem bizi mutfağa çağırırken, Necati amca gülüyordu. Ardımızdan seslendi:<br />
“Yarın sabah bekliyorum çocuklar,” dedi. “Bir yere kaçmak yok, tamam mı?”<br />
O yaz boyunca karpuz borcumuz bir türlü bitmedi. Ne zaman ‘borcumuz bitti mi’ dercesine Necati amcanın yüzüne baksak, o ‘devam’ der gibi sırıtıyordu bize. Bütün yaz canımızı çıkardı. Babam da bu duruma hiç ses çıkarmadı.<br />
Yaz bitmek üzereyken bizi yanına çağırdı.<br />
“Çocuklar, önümüzdeki hafta okullarınız açılacak,” dedi babam. “Artık işe gitmek yok. Necati amcanızla vedalaşın ve ona teşekkür edin!”<br />
Babamın ne demek istediğini anlamamıştık. Necati amcaya niye teşekkür edeceğimizi bilmiyorduk. Bütün yaz canımız çıkmış, on karpuzun borcu bir türlü bitmemişti. Bu teşekküre değer miydi?<br />
“Neden teşekkür edeceğiz Necati amcaya?” diye sordum.<br />
Babam gülümseyerek, “Bunlar için,” dedi.<br />
Cebinden bir sürü para çıkarıp ellerimize tutuşturdu.<br />
“Bu paraları Necati amcanız verdi,” dedi. “Haftalıklarınızı biriktirmiş, getirip bana verdi. İşte bu yüzden ona teşekkür etmeniz gerekiyor değil mi?”<br />
Başımızı salladık.<br />
Paraları cebimize koyarken dünyanın en mutlu çocuklarıydık.</p>
<h2>Babam Hastanede</h2>
<p>Sevgili babamın bacağında küçük bir kitle oluşmuştu. Tetkikler için onu İzmir’deki hastaneye gönderen doktoru, ondan bir film daha çektirmesini istemişti. Babamı hastaneye gönderirken, görüşeceği doktorun telefon numarasını da vermişti ona.<br />
O sabah, kardeşim ve ben, babamla hastaneye gitmeye karar verdik. Onun hastanede kendini yalnız hissetmesini istemiyorduk.<br />
Sabah erkenden kalktık. Arabamıza binip yola koyulduk.<br />
Babamın heyecanı gözlerinden okunuyordu. Zaman zaman yanıtlayamayacağımız türden tuhaf sorular soruyordu bize. Biz de kardeşimle bakışıp gülüşüyorduk.<br />
Hastaneye gelince aracımızı otoparka bıraktık. Sonra da hastaneye girdik. İçerisi öyle büyük ve kalabalıktı ki&#8230; Merakla babamın ne yapacağını beklemeye başladık.<br />
Koridorlar tıklım tıklımdı. Biz de o kalabalığın ortasında kalmıştık.<br />
Babam, elindeki bir torbada röntgen filmi, diğer torbada MR filmi, çantası, sevk kâğıdı ve sağlık karnesiyle kalabalığın ortasında durmuştu. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu.<br />
Kardeşimle bakıştık.<br />
“Biz ne bilelim baba,” dedim. “Şunlardan birine soralım.”<br />
‘Hasta Kabul’ yazan gişeleri işaret etmiştim böyle derken.<br />
Böylesine büyük bir hastaneye biz de ilk kez gelmiştik. Buradaki işlemlerin yabancısıydık.<br />
Babam, çantasını karıştırıp, “Yanına gideceğimiz doktorun telefon numarası burada bir yerde olacaktı,” dedi.<br />
Bir süre daha çantasını karıştırdıktan sonra, yırtılmış bir kâğıt parçasına eğri büğrü yazılmış bir telefon numarası buldu. Doktorun adı da yazıyordu üzerinde.<br />
“Hah, işte buldum!” dedi. “Acaba arasak mı?”<br />
“Ne bileyim baba? O telefon numarasını verdiklerine göre…”<br />
“Tabii, aramalıyım,” dedi. “Ama önce Ahmet Bey’i mi arasam acaba?”<br />
Böyle dedikten sonra telefon numarasının ve doktorun adının yazılı olduğu kâğıdı iç cebine koydu.<br />
“Aman, bu kâğıdı kaybetmeyelim!” dedi.<br />
“Tabii kaybetme baba,” dedi kardeşim. “İyi de, doktoru aramayacak mıydın?”<br />
“Arayacağım kızım da, önce hangisini arayayım bilemiyorum,” dedi babam.<br />
Şaşkın şaşkın dolaşıyorduk hastanenin içinde.<br />
Sevk kâğıdında ‘radyoloji’ yazdığı için, önce orayı bulmaya karar verdik. Merdivenlerden indik, yürüyen merdivenlerle çıktık, koridorları dolaştık, sonunda radyoloji bölümünü bulduk. Burada da yığınlarca insan kuyruktaydı. Anlaşılan hepsi de film çektirmek için gelmişti.<br />
“İşte burada çekilecek film,” dedi babam.<br />
“Hadi o zaman, biz de girelim sıraya,” dedim.<br />
“Dur kızım!” dedi babam. “Acele etme! Önce şu numarayı arayayım.”<br />
“Ara o zaman,” dedim babama. “Burada böyle bekleyerek zaman kaybetmeyelim.”<br />
Babam, “Gözlerim iyi görmüyor,” deyip kâğıdı kardeşimin eline tutuşturdu. Cep telefonunu da verdi.<br />
“Hadi ara kızım,” dedi. “Şu doktorla bir konuşayım.”<br />
“Tabii baba, konuş, yoksa burada ne yapacağımızı bilmiyoruz,” dedim.<br />
Kardeşim numarayı tuşladı.<br />
“Al baba, konuş, arıyor!” dedi.<br />
Babam telefonu aldı. Karşısındaki adam onu görüyormuş gibi hareketler yapıyordu konuşurken. Biz kardeşimle bir kıyıda durmuş gülüyorduk babamın bu hâline.<br />
Babam bir süre sonra konuşmasını bitirip yanımıza yaklaştı.<br />
“Bu adam karıştırdı yahu,” dedi. “Bir kız çocuğundan söz etti. Galiba bizim doktor bununla konuşmadı.”<br />
“Ne dedin sen ona baba?” diye sordum.<br />
“Durumumu anlattım,” dedi babam. “Sintigrafi çektireceğimi söyledim.”<br />
“Sintigrafi demedin baba,” dedi kardeşim. “Ben duymadım.”<br />
Babamın yüzü kıpkırmızı oldu birden.<br />
“Ner’den biliyorsun?” dedi. “Dedim kızım, Sintigrafi dedim.”<br />
“İyi&#8230; Ne yapıyoruz şimdi?” diye sordum. “Doktor ne dedi?”<br />
“Konuştuğum doktor hastanede yokmuş ki. Bir arkadaşına gitmemi söyledi, o bakacakmış bana.”<br />
“İyi, gidelim o zaman,” dedim.<br />
Ama babam ısrarla böyle doktora gidilemeyeceğini söyledi. Önce ‘Hasta Kabul’e gidip kayıt yaptırmamız gerekiyormuş. Ondan sonra doktoru bulup görüşecekmişiz.<br />
“İyi madem, öyle yapalım,” dedim.<br />
En azından kalabalığın ortasında kalmaktan ve şaşkın şaşkın beklemekten iyiydi.<br />
Babam elindeki kâğıtlarla hasta kabul gişesine yanaştı.<br />
Sevk kâğıdını, sağlık karnesini verdi, ama oradaki görevli bayan, “Böyle olmaz,” dedi. “Sizi buraya gönderen uzman doktordan sevkiniz gerekiyor. Yoksa sintigrafi çektiremezsiniz.”<br />
Hadi bakalıııım! İşler yine arapsaçına dönmüştü.<br />
Ama babamın keskin zekâsı çareyi buldu.<br />
“Geldiğim hastaneden buraya faks çektirsek olur mu?” dedi.<br />
Görevli bayan olabileceğini söyledi.<br />
Annemi aradık. Bizi hastaneye gönderen doktoru aradık. Sonra yeniden annemi aradık. Annem de sonra bizi aradı&#8230;<br />
Aramalar sürüp gitti.<br />
Bu arada bir yer bulup oturmuş, faksın gelmesini bekliyorduk. İşte, babamı kızdıran soruyu o zaman sordum.<br />
“Baba, burada böyle bekleyecek miyiz?”<br />
“Ya ne yapacağız yavrum?” diye karşılık verdi babam sesini yükselterek. “Faks gelmeden hiçbir şey yapamayız!”<br />
“Senin doktorun ‘git görüş’ dediği doktoru görseydik,” dedim.<br />
“İyi de kayıt olmadan olmaz,” dedi tam bir bilgiçlikle.<br />
Beklemeye başladık. Tabii bu bekleme uzunca bir süre devam etti. Bu arada annem hastaneden faksı çektirmişti. Ama babam o kadar çekingen hareket ediyordu ki, gidip faksın gelip gelmediğini bir türlü soramıyordu. Hem nereye soracağını da bilmiyordu.<br />
“Ben şu doktora bir bakayım,” dedi.<br />
“Hangi doktora baba?” diye sordum.<br />
“Biraz önce kendisiyle görüştüğüm doktora.”<br />
“Biraz önce sen doktorla mı görüştün?” diye sordum.<br />
“Yahu sabahleyin görüştük ya işte. Hani o bir arkadaşına gönderdi. İşte o doktor.”<br />
“İyi de baba, biz o gönderdiği arkadaşına niye gitmedik?”<br />
“Gidemeyiz kızım, kayıt olmadan olmaz,” dedi babam seslice.<br />
“İyi, sen bilirsin baba,” dedim.<br />
Babam bizi orada bırakıp ayrıldı yanımızdan. Servise çıkıp daha önce hastanede olmadığını söyledikleri doktora bakmaya gidiyordu şimdi.<br />
Servisler tam sekiz kat yukarıda. Asansöre almak istemedikleri için yürüyerek çıkmış yukarı katlara. Bir yandan da sıcak onu öyle bunaltmış ki, yanımıza geldiğinde pancar gibi kızarmıştı ve sinirle soluyordu.<br />
“Doktor hastanede değilmiş,” dedi. “Boşuna çıktım sekiz kat.”<br />
“Ya baba, adam hastanede olmadığını söylemedi mi zaten? Seni bir arkadaşına gönderdi. Burada olsaydı ‘benim yanıma gel’ derdi, değil mi?”<br />
Babam sakince, “Öyle kızım,” dedi. “Haklısın.”<br />
Biraz daha dinlendikten sonra da, “Faks gelmiş mi, gidip bakayım,” dedi.<br />
Kalkıp gitti. Uzunca bir süre bekledik. Sonunda muzaffer bir komutan edasıyla, zafer kazanmış gibi, elinde uzunca faks kâğıdıyla gülerek geldi.<br />
“İşler yolunda gidiyor,” dedi.<br />
Hadi bu kadar olsun&#8230; Hemen fırladık yerimizden. Babamın kayıt kayıt diye tutturduğu yere bir daha gittik. Bayan görevli gülümseyerek aldı evrakları. Kayıt yaptı geri verdi, ama faks kâğıdını babama uzatıp bir fotokopisini istedi.<br />
Babam fotokopi çektirmeye gitti. Gidiş o gidiş. Kendisinden uzun zaman haber alamadık. Sonunda çıkıp geldiğinde bitkin hâldeydi.<br />
“İki saat ayakta bekledim. Bir kuyruk vardı, sormayın,” dedi.<br />
“Sormuyoruz zaten baba,” dedim. “Sana kavuştuk ya.”<br />
Kayıt olduk ya, şimdi de poliklinikleri arayıp bulmamız gerekiyordu. “Bir alt kata, bir üst kata,” derken, bulduk sonunda. Babamın telefonla görüştüğü doktorun ‘git görün’ dediği doktoru da bulduk. Yanına girdik. Babama baktı. Onu yeniden servise gönderdi.<br />
“Ya, bunda bir yanlışlık var,” dedi babam. “Ben sintigrafi çektirmek için geliyorum, o beni servise gönderiyor.”<br />
“O zaman yanlışı düzelt baba,” dedim.<br />
Kardeşimle güldük.<br />
Babam alt kata, radyolojiye inmemizi söyledi. Yine yürümek, yine alt kat, üst kat derken, aradığımız yeri bulmak için hızlı hızlı dolanmaya başladık. Sonunda bulduk. Babam birine sintigrafinin nerede çekildiğini sordu. O da söyledi. Koridorlarda dolaştık, ama bir türlü adamın dediği yeri bulamadık. Sonunda babam bir odaya girdi, oradaki bayana sordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111999" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_17.png" alt="" width="509" height="231" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_17.png 509w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_17-300x136.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/babam-cildirdi_17-436x198.png 436w" sizes="auto, (max-width: 509px) 100vw, 509px" /></p>
<p>Bayan, “Bu odadan çık, sola dön, iki kapı sonraki oda,” demiş.<br />
Babam, “Bu odadan çık, sola dön, iki kapı sonra,” diye sayıklayarak geldi yanımıza.<br />
Odadan çıktık. Sola döndük. İki kapı sonrası tuvalet.<br />
Babam tuvalete girdi. Sonra da can havliyle çıktı dışarı.<br />
“Yahu burası tuvalet!” diye bağırdı. “Hay sizin tarif edeceğiniz yerin…”<br />
Doğrusu benim de canıma tak etmişti.<br />
Yeniden o bayanın yanına gittim. Sintigrafi çekilen yeri bir daha sordum.<br />
“Sizin söylediğiniz yer tuvalet,” dedim. “Lütfen doğru tarif eder misiniz!”<br />
“Yahu babanıza söyledim ya,” dedi kadın görevli. “Bu odadan çıkın, sola dönün, ikinci kapı.”<br />
Odadan çıktım. Görevlinin dediği gibi sola döndüm, ikinci kapıyı buldum. Babamın girip de can havliyle kendini dışarı attığı yerdi tabii: yani, tuvalet.<br />
“Ya baba, birine daha soralım,” dedim. “Bakalım o nereyi tarif edecek?”<br />
Bir odanın önünde yeşil giysilerle bekleyen adamı gösterdim babama.<br />
“Bir de şuna sor bakalım baba,” dedim.<br />
Babam sintigrafi çektireceğini söyledi adama. Adam babamın yüzüne baktı anlamsızca. Babamın elindeki sevk kâğıdını, fotokopiyi, sağlık karnesini aldı, iyice karıştırdı, sonra hiçbir şey olmamış gibi, “Bunlarla olmaz,” dedi. “Doktorunuz buraya sevk edecek, sonra size gün vereceğiz, o gün gelip çektireceksiniz.”<br />
Babam patlamak üzereydi.<br />
“Yahu bir sintigrafi çektireceğiz! Bu zorluğa ondan katlanıyoruz! Kaç paraysa verelim parasını! Bize bu filmi çekin! Buraya ha deyince gelip gidemeyiz ki!”<br />
Adam biraz yumuşamış görünüyordu.<br />
“Doktorunuza söyleyin. Seher Hanım’ı arasın. Bir şeyler yaparız o zaman.”<br />
Acaba adamı para sözü mü yumuşatmıştı?<br />
Koridorda yürürken babam, “Adama elli &#8211; atmış lira vereceksin, randevu defterine seni ‘Bugün Filmi Çekilecekler’in sırasına yazacak, bu kadar basit. Tabii ki bu yüzden yumuşadı, başka şeyden değil,” dedi.<br />
Babama hak vermiştim.<br />
Ne var ki babam bizi yine aşağıda bırakıp sekiz kat yukarı tırmanmaya başladı. Hastanede olmayan doktoru bulmaya veya Seher Hanım denen görevliye ulaşmaya gittiğini düşününce yine bir tuhaf oldum.<br />
Babama bir şeyler mi oluyordu acaba?<br />
Neyse, babam o doktoru telefonla yeniden aramış, Seher Hanım’a ulaşmasını istemiş, ama doktor öyle birini tanımadığını söyleyip kapamış telefonu. Hatta babama kızmış da. Çünkü babam onun gönderdiği arkadaşına gitmeyip kendi kafasına göre hareket etmişmiş.<br />
Babam kan ter içinde, kıpkırmızı bir yüzle yanımıza geldiğinde, “Hadi kalkın!” dedi. “Şu doktorun ‘gidin görüşün’ dediği doktora gidelim. Belki bir yararı olur.”<br />
Üst kata çıktık, alt kata indik, diğer binaya geçtik&#8230; Yürüyen merdivenlerle aşağı, diğer merdivenlerle yukarı çıkıp kalabalıklar arasından geçtik. Babam polikliniklerin önünde bekleyen görevliye sordu, o da gösterdi. Böylece doktoru bulduk.<br />
Artık babamın odaya girmesi gerek, ama bir türlü giremiyor. Çünkü bir sedyeyi getirip kapının önüne koymuşlar. Üzerinde yaşlı bir adam var. Hani neredeyse son yolculuğuna bilet almış gibi görünüyor. Babam adamcağızın başucunda bekliyor. Biz biraz geriden babamı seyrediyoruz.<br />
Sonunda uzunca bir aradan sonra babam içeri girebildi. Girmesiyle çıkması da bir oldu.<br />
“Yahu, hiç gerek yokmuş bütün bunlara,” dedi. “Ne sevk kâğıdına, ne sağlık karnesine, ne de sintigrafiye. Doktoru sabahleyin bulsaymışız, işimiz on dakikada bitecekmiş meğer. Hay Allah, hepsi benim kafasızlığım. Adamı dinleseymişim keşke.”<br />
“Ne oldu baba? Ne dedi doktor?” diye sordum.<br />
Filmlerin olduğu torbayı gösterdi.<br />
“Bunları sekizinci kattaki servise bırak ve git!” dedi. “Onlar gün verdikten sonra…”<br />
Babam basamakları tırmanmaya başlamıştı yine.Biz aşağıda kalmıştık. Orada onun dönmesini bekleyecektik.<br />
Hem babam, hem de biz yorulmuştuk. Kalabalık kesilmek bilmiyordu. Kardeşimle hem gülüyor, hem de babamın inadına kızıyorduk.</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/babam-cildirdi/">Babam Çıldırdı</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/babam-cildirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Annem Çıldırdı</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/annem-cildirdi/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/annem-cildirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Oct 2017 13:13:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=111914</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-605-356-141-5 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: MEHMET KEMAL ERDOĞAN Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.                                    Annem Çıldırdı Güneşin en tepede olduğu saatlerde denize girmemizi babam yasakladı. Aslında bu yasağın bir nedeni [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/annem-cildirdi/">Annem Çıldırdı</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-605-356-141-5</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar: </strong>MEHMET KEMAL ERDOĞAN</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>                                   Annem Çıldırdı</h1>
<p>Güneşin en tepede olduğu saatlerde denize girmemizi babam yasakladı. Aslında bu yasağın bir nedeni de bizimle uzaylılar hakkında konuşmak istemesiydi. Babam uzaylılardan, ufolardan ve gizemli olaylardan söz etmeyi çok seviyordu.<br />
Tüm günümüz uzaydan gelenler, ufolar ve bilemediğimiz gizemli konular üzerine söyleşmekle geçti. Ben ve kuzenim merak içinde babamı dinlerken, bizim konuştuklarımıza bir anlam veremeyen annemin bakışlarından ne kadar sıkıldığı belli oluyordu. Zaman zaman babamın konuşmasını bölüyor ve elindekileri masaya bırakarak, “Yine mi uzaylılar? Bıkmadınız mı hep aynı konuyu yineleyip durmaktan?” diyordu.<br />
Ama babamın dudakları hafifçe kıvrılıyor, “Ne bıkması hanım?” diyordu. “Çocukların da, benim de en hoşlandığımız konu bu.”<br />
Tabii bu ifade annemi daha da kızdırıyordu. Sanırım dikkate alınmayı ve biraz da kendi hoşlanacağı konulardan söz edilmesini istiyordu. Bizim yanımızda olmasına rağmen yalnız kaldığını duyumsuyordu.<br />
Arada sırada mutfağa gidip geliyor, elindeki yiyecekleri masaya bırakıp, “Yeter ama! Bu konuşmalarınız beni çok sıkıyor!” diye yüksek sesle söyleniyordu.<br />
“Televizyon dizilerinden konuşsak sıkılmazsın değil mi anne?” dedim sesimi yükselterek.<br />
Yüzüme sert sert baktı.<br />
“Ne varmış benim dizilerimde?” diye bağırdı. “Ben sizin uzaylılardan söz eden sohbetlerinize karışıyor muyum? Sabahtan beri derdiniz, düşünceniz uzaylılar, ufolar…”<br />
“İyi de anne, biz dizilerden hoşlanmıyoruz ki,” dedim bu kez. “Hep aynı konular, zaten ilginç bir yanı yok hiçbirinin.”<br />
Babam gülümseyerek, “Deniz kıyısına dizilerden söz etmek için mi geldik?” diye söze girdi. “Biz uzaylılardan ve gizemli konulardan söz etmeyi seviyoruz belki.”<br />
Annemin kaşları çatılmıştı.<br />
“Aman canım! Ne yaparsanız yapın!” diye bağırdı. Sesini olabildiğince yükseltmişti.<br />
“Neden bağırıyorsun?” dedi babam. “Daha az sesli de konuşunca duyabiliyoruz seni.”<br />
“Duyabiliyor musunuz?” diye çıkıştı annem. “Hiç sanmam! Sizin aklınız fikriniz uzaylılarda!”<br />
Evet, sanırım biraz abartıyorduk. Annem bunun ayrımındaydı. Zaten ikide bir bize çıkışmasının nedeni de buydu. Kuzenimin babama merak dolu bakışını görüyor, babamın heyecanla anlattıklarının ürpertisini hissediyordu içinde.<br />
Yanımızdan ayrılıp mutfağa doğru yürürken, “Uzaylılar, uzaylılar,” diye mırıldanıyordu. “Başka bir şey bilmiyorlar. İçim dışım uzaylı oldu&#8230;”<br />
Oysa ben annemin bize karıştığını düşünüyordum. Konuşmalarımızın masumca olduğuna inanıyor, annemin bu tavrını yadırgıyordum. Neden bizi rahat bırakmıyordu ki?<br />
Mutfaktan tabak-çanak sesleri yükseliyor, dikkatimizi dağıtıyordu. Babamın anlattıklarına kulak kesildiğimiz halde, annemin yaptığı gürültüden dolayı anlatılanı tam olarak anlayamıyorduk.<br />
Mutfakta sanki birisiyle konuşuyordu annem. Bağırarak söylenip duruyordu:<br />
“Bulaşıklarını yıka! Çamaşırlarını yıka! Ortalığı temizle! Bir teşekkür yok! Ben bunların hizmetçisiyim sanki! Oturmuşlar üçü bir yere, varsa uzaylılar, yoksa uzaylılar! Buna can mı dayanır Allah aşkına!”<br />
Annemin bağırarak söylediklerine hiç aldırış etmeden babam anlatmaya devam ediyordu.<br />
Sanırım annem öfkeden patlamak üzereydi. Yaptıklarının karşılığında teşekkür etmemizi, ‘eline sağlık’ falan dememizi bekliyordu sonuçta. Bunun karşılığında biz ne yapıyorduk? Deniz kıyısında uzaylılar, yemekte uzaylılar, oturup dinlenirken uzaylılar, her yerde her zaman uzaylılar…<br />
Ama ne yapalım? Babamın en zevk aldığı ve konuşmaktan sonsuz mutlu olduğu konu bizi de çok sarıyordu doğrusu. Merakla dinliyorduk onu.<br />
Her gün yeni bir şeylerden söz ediyordu. Annemin bundan niye rahatsız olduğunu bir türlü anlayamıyordum.<br />
“Her gün de uzaylılardan söz edilmez ki canım!” diye bağırdı annem. “Her şeyin bir zamanı var. Onun da konuşulacağı bir ortam olacaktır mutlaka.”<br />
Annem bunu kime söylüyordu ki? Babam hiç oralı değildi; annemin verdiği tepkiye hiç aldırmadan konuşuyordu. Sanırım babamın bu duyarsızlığı annemi daha da hırçınlaştırıyordu.<br />
* * *<br />
Güneşin yakıcı etkisi kesilmeye başladığı zaman ancak denize girebilirdik. Babam deniz şemsiyemizi ve havlularımızı alarak sahile inmemize izin verdi.<br />
Sahil hâlâ kalabalıktı. İnsanlar olabildiğince çoğalmıştı deniz kıyısında.<br />
Kendimize bir yer bulup eşyalarımızı bıraktık. Denize koştuk.<br />
Şimdi soğuk suya kendimizi bırakma zamanıydı. Birlikte yüzdüğümüz en güzel zamandı bu. Annem de bize katılıyordu.<br />
Epeyce bir süre suya girip çıktık. Annem, babamın gözlerinin içine bakıyor, yeniden uzaylılardan, ufolardan söz etmeye başlamaz umuduyla dualar ediyordu. Babam tam konuşacak oluyordu, o zaman annem, “Hadi denize girelim!” deyip babamın söyleyeceklerini ağzına tıkıyordu.<br />
Ama babamın bu durumdan bile etkilendiğini sanmıyorum, çünkü kuzenime yine bir şeylerden söz ediyor, onun meraklı ve heyecanlı bakışlarının hedefi oluyordu.<br />
Tabii birkaç gün sonra annemi çıldırtan olayın ne olduğunu öğrendik. Anneme hak vermemek elde değildi. Kadıncağız, babamın uzaylılarla ilgili konuşmalarından öyle etkilenmişti ki, sonunda geceleri kâbuslar görmeye başlamıştı. Bu yüzden artık babamın anlattıklarını duymak istemiyordu.<br />
Akşam yemeğinden sonra, ailece sahile inip yıldızları izliyorduk genellikle. Tabii babam sırtüstü yatıp yıldızları işaret ederken, bunların bazılarının uzay gemileri olduğunu, ufoların zaman zaman yıldızların arasında bulunduğunu söylüyordu.<br />
“Bak bir yıldız daha ilerliyor,” dedi babam. “Siz onu yıldız sanırsınız ama o bir yıldız değil, ufodur.”<br />
“Baba, sen de her şeyi biliyorsun,” dedim. “Ya ufo değilse?”<br />
“Ufo dedim ya kızım,” dedi babam. “Bak şimdi, nasıl hızlanacak! Birden geriye hareket edip kaybolacak!”<br />
Biz merak içinde onun gösterdiği yıldıza bakarken, aynı söylediği gibi oldu. Yıldızların arasında ilerleyen ışıklı nesne birden aksi yöne dönüp hızla uzaklaştı ve kayboldu.<br />
“Valla dediğin gibi oldu baba!” dedim sesimi yükselterek.<br />
Annem sessizliğini bozdu birdenbire.<br />
“Ne ufosu yavrum ya! Nereden çıkarıyorsun?” dedi bağırarak. “Gökyüzünde bir sürü uydu var, onlardan biridir o!”<br />
Babam söze girdi:<br />
“Uydu olsa bir yöne doğru akar gider,” dedi. “Baksana, bu geriye dönüp hızlandı ve gözden kayboldu.”<br />
Arka üstü yatıp yıldızları seyretmek bazen insana iyi gelmiyor olabilir, çünkü annem neredeyse isyan etme durumuna<br />
gelmişti.<br />
“Yeter artık şu uzay, ufo muhabbeti!” diye bağırdı. Sanki gözlerinden ateş çıkıyordu.<br />
Babam susmak zorunda kalmıştı.<br />
* * *<br />
Annem o gece bir rüya görmüş. Ertesi günü babama anlatırken duydum. Rüyasında uzay araçları denizin üstüne kadar inmiş. Deniz zifiri karanlıkmış. Bir tek sahildeki restoranın soluk ışıkları vuruyormuş sahile.<br />
İskelede demirlenmiş yatı beşik gibi sallıyormuş deniz. Denizin suyu o kadar karanlıkmış ki, insanın içi ürperiyormuş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111916" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-1.png" alt="" width="596" height="441" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-1.png 596w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-1-300x222.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-1-268x198.png 268w" sizes="auto, (max-width: 596px) 100vw, 596px" /></p>
<p>“Bunların hepsini hissettim,” diyordu annem.<br />
Birdenbire gürültülü bir ses yayılmış uzay aracından. Balık ağı gibi bir file uzanmış sahile doğru. Sahil bir ışıldakla aydınlanmış. O zaman sahildeki insanlar daha bir net görünmüş.<br />
Sonra elektrik süpürgesinin tozları emmesi gibi bir zırıltı yükselmiş uzay aracından. Sahildeki insanları birer ikişer emerek fileye doldurmuş ve yukarıya, uzay aracının içine çekmiş onları.<br />
Annem korku dolu gözlerle izlemiş olan biteni.<br />
Bu olay bir çok kez yinelenmiş. İnsanlar sanki kuma saplanmış, kaçamıyorlarmış. Kimse yerinden kıpırdayamıyormuş. Biz de aynı durumdaymışız. Annem, “Şimdi sıra bize gelecek,” diye heyecan içinde bekliyormuş.<br />
Ağ bize doğru gelirken irkilerek uyanmış. Korkudan nefes alamıyormuş. Tir tir titriyormuş. İşte bu yüzden babama kızmış annem.<br />
“Kâbus gibiydi,” dedi annem. “Korkudan neredeyse yüreğim duracaktı.”<br />
Uzun süre kendine gelememiş. Uyandıktan sonra yüreği kuş yüreği gibi pır pır ediyormuş. Yığılıp kalmış oturduğu koltuğa.<br />
Babam annemin anlattığı rüyayı dinlemişti sakince ama annemin durumuna gülmeye başladığı zaman, bu annemi daha da çileden çıkardı.<br />
“Ne gülüyorsun?” diye bağırdı. “Bu yaşadığım hoş bir durum mu senin için?”<br />
Yerinden hızla fırladı. Gözleri iri iriydi annemin. Çıldıracak gibiydi.<br />
“Şu buzdolabını istemiyorum bu evde!” diye bağırdı, gürültülü bir biçimde çalışan eski buzdolabını göstererek.<br />
“Uzay araçları işte bunun gibi ses çıkarıyordu uykumda!”<br />
Babam yine gülmeye başladı. Bu kez kahkahalarla gülüyordu. Annem öyle bir bağırdı ki, tüylerimiz diken diken oldu.<br />
“Kime diyorum ben?” dedi. “Umurunuzda bile değil. Böyle devam ederseniz, yarın pılımı pırtımı toplar eve dönerim. Yetti sizin uzay sohbetiniz! Bir daha bu konuyu açtığınızı hiç kimseden duymayacağım. Bak, çok fena olur!”<br />
Babam artık gülmüyordu.<br />
“Çıldırttınız beni ya!” diye bağırdı yine annem. Sesi salonun duvarlarında yankılandı.<br />
* * *<br />
Annem bir süre sonra sakinleşmişti. Çıldırmış gibi olan hali yavaşça kaybolmaya başlamıştı.<br />
Babam suskundu. Biz de dilimizi yutmuş gibiydik.<br />
İşte tam o sırada evin zili uzun uzun çaldı.<br />
Annem kapıya bakmaya gitti. Ama gitmesiyle, kapıyı çarpıp evin içinde ileri geri koşmaya başlaması bir oldu. Bir yandan da, “Uzaylılar! Uzaylılar!” diye bağırıyordu. Evin içinde bir yerlere saklanmak ister gibiydi.<br />
Babam yerinden kalkıp kapıyı açtı. Kahkahalarla gülmeye başladı.<br />
Gelen balıkçının çırağıydı. Çekik gözlü, sivri kulaklı, yüzü çilli, bu ufacık tefecik çırağı annem uzaylı sanmıştı anlaşılan.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111917" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-2.png" alt="" width="598" height="816" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-2.png 598w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-2-220x300.png 220w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-2-145x198.png 145w" sizes="auto, (max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<p>Babam, “Balıkçının çırağı bu yahu!” diye seslendi. “Uzaylı değil!”<br />
Annem hâlâ bağırıp duruyordu:<br />
“Benden uzak tutun! Benden uzak tutun! Bir daha uzaylı sözü duymak istemiyorum. Bak, karışmam çok kötü olur!”<br />
* * *<br />
İşte o günden sonra annemi bir kez daha çıldırtmamak için uzaylı konusunu hiç açmadık. Kim yanlışlıkla konuşacak olsa, bir diğerimiz annemi gösterip, parmağımız ağzımızda, “Şiişşşt!” diyerek konuşmasına engel olduk.<br />
Annemin çıldırmış gibi sağa sola koşması gözümün önüne gelince gülmeden yapamıyordum. Aslında annemi çıldırtan babamdı. İkide bir kahkahayla gülmesi annem için yeterince moral bozucuydu. Annemin çıldırmasını kolaylaştıran hep o kahkahalardı.<br />
&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<h1>                 Acemi Şansı</h1>
<p>Babam kendisiyle övünmeyi çok seviyor. Yazın yüzünü gösterdiği şu günlerde bir balık avı konusu açıldı evde. Balık tutmakta onun üstüne yokmuş. Gerçi uzun zamandır annemle evlilerdi ama bugüne değin bir kez olsun eve balık tutarak gelmemişti daha…<br />
İşte annemi sinir eden de buydu.<br />
“Gençliğimde denize gittiğim zaman,” dedi babam, “öyle çok balık yakalardık ki, balık görecek halimiz kalmazdı.”<br />
Babamın söylediklerinin birazına inanıyor, birazına inanmıyordum. Öyle ballandırarak anlatıyordu ki, insan ister istemez içinde bir kuşku duyuyordu.<br />
“Bir gün arkadaşlarla gittik denize,” dedi. “Geceleyin ağ attık. Öyle kocaman bir balık yakaladık ki sormayın! Ertesi günü tepsi tepsi balık gönderdik fırına. Tüm çarşı yedi.”<br />
Annem, “Biz hiç görmedik ya bunca yıl,” dedi. “Rüyanda görmüş olmayasın?”<br />
“Ne rüyası hanım?” diye yükseltti sesini babam. “Vallahi de yakaladık, billahi de!”<br />
“İyi, bu hafta sonu denize gidelim o zaman,” dedi annem. “Görelim bakalım ustalığını.”<br />
Babamın yüzü asıldı.<br />
“Balık tutmak için malzeme gerekiyor,” dedi. “Onlar da şimdi bir sürü para tutar.”<br />
Annem güldü.<br />
“Bir olta, biraz misina ve yem gerekli sana,” dedi annem. “Bilmiyoruz sanma. Az çok anlarız. Onlar oldu mu, at suya, bekle! Hepsi o kadar!”<br />
“O zaman herkes balıkçı olurdu,” diye karşılık verdi babam. “Bu iş ustalık ister. Oltayı ne zaman çekeceğini bileceksin. Balığın oltaya vurduğu anı gözleyeceksin. Vurmaya başladığında hafifçe çekeceksin oltayı. Taktıracaksın, iğneyi balığın damağına.”<br />
“O kadar kolay demek ki,” dedi annem. “O zaman ben bile yakalarım.”<br />
Babam yüzünü ekşitti.<br />
“Sen öyle san!” diye söylendi. “Oltayı vereyim sana, bakalım yakalayabilecek misin?”<br />
“Yakalarım tabii,” dedi annem. “Ne var ki balık yakalamakta? Oltayı denize atacaksın. Balığın yeme vurduğu anı gözleyeceksin, sonra iğneyi taktıracaksın balığın damağına&#8230;”<br />
Babam sözlerinin alaycı bir biçimde yinelenmesine bozulmuştu. Suratını astı birden.<br />
Sanırım karı-koca, işi inada bindireceklerdi. Aralarındaki zıtlaşma sürdükçe, hafta sonu denize gittiğimizde balık tutma yarışı başlayacaktı. Babam annemin bir tek balık bile tutamayacağını, bu işin o kadar kolay olmadığını söylüyordu, ama annem ona inatla direniyor, babamdan fazla balık tutacağını ileri sürüyordu.<br />
En sonunda istediğim oldu.<br />
Hafta sonu için babam olta ve balık malzemeleri almaya çıktı evden. Annemin keyfine diyecek yoktu. Babamı alt edeceğini düşünüyordu. Arada sırada söyleniyor, “Ne var canım balık yakalamakta!” diyordu. “Adam gözünde büyütüyor. Yok canım, bana zor gösteriyor, vazgeçmemi istiyor da ondan söylenip duruyor.”<br />
Babam balık malzemeleri satan dükkândan olta, yem, misina ve iğne alıp geldi akşamüzeri.<br />
Akşam yemeğinde bile inatlaşmaları sürdü. Atışmalarını dinlemekten sıkılmaya başlamıştım. Bir an önce hafta sonu olmasını istiyordum. Ben denize girerken, onlar balık yakalama yarışmalarını sürdürebilirdi.<br />
Annemle babamın balık avı sohbeti bir hafta boyunca sürdü. Sonunda hafta sonu aracımıza binip yola çıktık.<br />
Babam aracı kullanırken annem, “Göreceğiz bakalım, el mi yaman bey mi?” dedi. “Sana balık nasıl yakalanıyormuş göstereceğim!”<br />
Babam aracı hızlandırırken, “Bir an önce varmak istiyorum deniz kıyısına,” dedi. “Sen kolay bir iş sanıyorsun balık yakalamayı. Hayatında kaç kez balık yakaladın?”<br />
“En az senin kadardır,” deyince annem, babamın yüzü asıldı.<br />
“Ya, sen bana inanmıyorsun,” dedi. “Ben boyumca balık yakaladım.”<br />
“Boyunca, öyle mi?” diye söylendi annem. “Olta nasıl dayandı o balığa peki?”<br />
“Ya, oltayla değildi, söyledim ya sana,” diye cevap verdi babam. “Ağla yakaladım.”<br />
Annem gülmeye başladı.<br />
“Ağla, öyle mi?” dedi. “O zaman oltayla hiç yakalayamayacaksın demektir. Seni gidi kolaycı seni! Ağla yakaladığın balığı oltayla yakalamak kolay mı sanıyorsun? Göreceğiz bakalım!”<br />
Babam susuyordu. Sanırım annemle uğraşmak çok zordu.<br />
Deniz kıyısına kadar hiç konuşmadılar. Sanırım ikisi de heyecanlıydı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. En az onlar kadar ben de heyecanlıydım.<br />
Kıyıda bir yer bulup yerleştiğimizde önce babam attı oltayı denize. Çok sürmedi, kısa süre sonra serçe parmağım büyüklüğünde minnacık bir balık çekti dışarıya.<br />
Annem kahkahayı koyverdi.<br />
“Boyun kadar olan balık bu mu?” diye konuştu. “Ben de seni usta bir avcı sanmıştım.”<br />
Babam kızgınca baktı anneme.<br />
“Al bakalım! Sen nasıl tutacaksın?” dedi. “Balık yok denizde.”<br />
“Mazeret uydurma,” dedi annem. “Deniz balık kaynıyor.”<br />
Annemin dediği gibi, on-on beş dakika sonra oldukça büyük bir çipura çekti denizden. Zıplamaya başladı.<br />
“Görüyor musun balığı usta avcı?” diye haykırdı. “Balık dediğin böyle yakalanır!”<br />
Babamdan çıt çıkmadı. Sanırım oldukça hırslanmıştı. Balığı iğneden kurtardıktan sonra oltayı çekip aldı annemin<br />
elinden.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111918" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-3.png" alt="" width="598" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-3.png 598w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-3-219x300.png 219w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-3-145x198.png 145w" sizes="auto, (max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<p>“Şimdi göreceğiz bakalım,” diye mırıldandı. Sesi belli belirsiz çıkmıştı.<br />
Uzunca bir süre bekledi.<br />
Arada sırada, “Vuruyor… Vuruyor…” diye inler gibi sesler çıkıyordu babamdan. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, oldukça uzundu, bu kez ilk yakaladığından biraz daha büyük bir balık vardı oltanın ucunda.<br />
Annem yine gülmeye başladı.<br />
“Hadi hadi!” diye kahkaha attı. “Yakaladığın balık bu mu? Ver şu oltayı da git otur bir yere, beni seyret! Nasıl balık yakalanır, sana öğreteyim.”<br />
Babam oltayı anneme verirken, “Seninki acemi şansı,” dedi. “Bir daha zor yakalarsın. O bir kez olur. Kedi her zaman pilav yemez.”<br />
“Görürsün,” dedi annem gülerek. “Kedi pilav yiyor mu, yemiyor mu?”<br />
Valla annemin şansına diyecek yoktu. Kısa süre sonra, ilk yakaladığından daha büyük bir balık çıkardı denizden.<br />
Babamın moralinin iyice bozulduğunu görüyordum. Sinirden eli ayağı titriyordu. Bana dönüp onay bekler gibi, “Annen bugün çok şanslı,” dedi.<br />
* * *<br />
O gün akşama kadar çekiştiler birbirleriyle. Annem olabildiğince iri balıklar yakalarken, babamın yakaladıkları pek dişe dokunur şeyler değildi.<br />
Eve dönerken babamın yüzünden düşen bin parçaydı.<br />
“Bir daha kimseyle inatlaşma!” dedi annem. “El elden üstündür.”<br />
Babam durup durup, “Acemi şansı,” diyordu. “Vallahi de<br />
acemi şansı, billahi de…”<br />
Annem kahkahalar atarak gülüyordu.<br />
“Kimin acemi olduğu belli,” diyordu. “Yakaladığımız balıklardan<br />
belli…”<br />
Bana dönerek göz kırptı.<br />
“Öyle değil mi Ülker, ha? Sen gördün olan biteni. Hangimiz<br />
daha ustayız, baban mı, ben mi?”<br />
Başımla annemi onayladım.<br />
“Sen ustasın anneciğim,” dedim. “Babamın öğreneceği<br />
çok şey var.”<br />
Biz konuşurken babam başını sallıyor, “Acemi şansı,<br />
başka bir şey değil. Acemi şansı…” diyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111919" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-4.png" alt="" width="598" height="473" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-4.png 598w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-4-300x237.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-4-250x198.png 250w" sizes="auto, (max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<h1>Şekerci Dede</h1>
<p>Mahallemizdeki Şekerci Dede’yi herkes çok seviyor, özellikle de küçük çocuklar. Güleç yüzlü yaşlı amca dükkânının önünden geçen çocuklara şeker vermeyi hiç ihmal etmiyor. Zaten çocuklar oradan geçerken, durup bekliyorlar genellikle.<br />
Şekerci Dede’nin hasta olduğunu duyunca çocuklar çok üzüldü.<br />
Onların Şekerci Dede’yi, kendilerine şeker verdiği için sevdiklerini o zaman anladım.<br />
Arif yüzünü ekşitti.<br />
“Bugün şeker yemem gerekiyor,” dedi. “Şekerci Dede de hasta&#8230; Ne yapacağız?”<br />
“Arka kapısından dükkâna girebiliriz,” dedi Tuncay. “Kilidi kırarız.”<br />
“Olmaz öyle şey,” diye karşılık verdi Arif. “Sonra dedenin yüzüne nasıl bakarız?”<br />
Erhan sırıtarak, “Bakmayız olur biter,” dedi. “Şeker alırken yüzümüzü başka yöne çeviririz.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111920" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-5.png" alt="" width="607" height="391" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-5.png 607w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-5-300x193.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-5-307x198.png 307w" sizes="auto, (max-width: 607px) 100vw, 607px" /></p>
<p>“Doğru bir şey değil bu,” dedi Arif. “Bize yakışmaz. Adam bize yaz kış şeker veriyor. Sizinki hırsızlık. Bu çok ayıp!”<br />
“Ayıp falan değil,” dedi Tuncay sesini yükselterek. “O da hasta olacak zamanı buldu!”<br />
“Öyle deme!” diye söylendi Arif. “Sen de geçenlerde hasta olmadın mı? İyileşince yine şeker verir bize. İyiliğe kötülükle karşılık verilmez.”<br />
Erhan’la Tuncay dükkâna girmeye kararlıydı. Ne yapıp edip şekerci dedenin şekerlerini aşırmak istiyorlardı.<br />
Arif, Şekerci Dede’nin dükkânına izinsiz girmenin doğru olmadığından yanaydı. Onların yapacağı bu işin doğru olmadığını biliyordu ama içi durmuyordu yine de. O da arkadaşları gibi şeker yemek istiyordu. Başka dükkânlardan para verip aldıkları şekerler, Şekerci Dede’nin şekerleri kadar tatlı olmuyordu nedense.<br />
Bir süre sonra o da ikna olmuştu. Dükkânın arkasındaki kapıdan içeriye girmeye karar verdiler.<br />
Dükkânın arkasına dolandılar. Kilitli olduğunu düşündükleri kapının üzerinde kilit olmadığını gördüler. Kolayca içeriye girecekleri için çok sevindiler.<br />
Erhan kapıya asıldı. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi çok karanlıktı. İçeriyi görebilmek için gözlerini karanlığa diktiler. Gözbebekleri büyüdü. Gözleri karanlığa alışmaya başlamıştı. Kapının eşiğinden yavaşça içeriye süzüldüler. Acaba şekerler neredeydi? Şekerci Dede şekerleri nerede saklıyordu?<br />
Çevrelerine bakındılar.<br />
Dükkânın içi tuhaf kokuyordu. Doğrusu kötü bir koku değildi. Daha çok kekik veya nane kokusunu andırıyordu. Karanlıkta ilerlerken, Erhan önündeki tenekeye çarptı. Teneke tıngırtılar çıkararak yuvarlandı önlerinde.<br />
Tenekenin sesi, tuhaf bir yankı yapmıştı içeride. Derinden gelen bir sesle irkildiler. Boş ve karanlık bir dehlizden gelen bir sesi andırıyordu duydukları.<br />
“Ne istiyorsunuz çocuklar?”<br />
Korkudan tüyleri diken diken olmuştu her birinin. Yürekleri ağzına gelmişti. Gerisin geriye dönüp kaçmak için acele ettiler, ama geldikleri kapıyı bulamamışlardı. Biraz önceki tenekeye bu kez Tuncay çarptı.<br />
Tenekenin çıkardığı ses yine dükkânın duvarlarında yankılandı. Tuhaf bir iniltiye dönüştü sanki. Önce dükkânın içinde bir aşağı bir yukarı koşup durdular. Birbirlerine çarpıp düştüler. Bağırış çığırış içinde yuvarlandılar. En sonunda çıkış kapısını bulup kendilerini dışarı attılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111921" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-6.png" alt="" width="595" height="819" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-6.png 595w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-6-218x300.png 218w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-6-144x198.png 144w" sizes="auto, (max-width: 595px) 100vw, 595px" /></p>
<p>Kan ter içinde kalmışlardı.<br />
Dükkânın dışında soluk soluğa birbirlerine sokuldular.<br />
“Neydi o ses?” dedi Erhan.<br />
Kimsenin yanıt verecek hali yoktu doğrusu. Korkudan titreyip duruyorlardı.<br />
Hepsinin yüzünden pişmanlık okunuyordu. “Keşke içeriye izinsiz girmeseydik,” diyorlardı. “O zaman bunlar başımıza gelmeyecekti.”<br />
Onlar soluklanırken, dükkânın arkasındaki kapı gıcırdayarak açıldı. Şekerci Dede inleyip uflayarak kapının önüne çıktı.<br />
“Ne oldu çocuklar?” dedi mırıltıya benzer bir sesle. “Bir gürültü duydum. Yoksa içeridekiler siz miydiniz?”<br />
Çocuklar başlarını öne eğdi. ‘Tabii ki bizdik’ diyemediler.<br />
Çocukların o güne kadar bilmedikleri, Şekerci Dede’nin bir evinin olmadığı ve dükkânında yattığıydı.<br />
Çok kötü yakalanmışlardı.<br />
Bir daha böyle bir işe kalkışmamaya yemin ettiler. Yaptıklarından pişman olmuşlardı.</p>
<h1>Bilmem Anlatabildim mi?</h1>
<p>O gün hava çok rüzgârlıydı. Önüne kattığı her şeyi savuruyor, toz bulutları yüzümüze tokat gibi iniyordu.<br />
Bir tanıdığımın sünnet düğünü vardı. Günlerce o günün kaygısını yaşamıştı. Yüzlerce konuk ağırlanacak, yedirilip içirilecekti. Sünnet için hazırlıklar son hızla devam ediyordu.<br />
Bahçede gençler kan ter içinde keşkek kazanlarının başındaydı. Etle buğdayı birbirine karıştırmanın telaşı içindeydiler. Ellerindeki uzun sopalarla kazanın içindekileri kıyasıya döverek eziyorlardı.<br />
Yoğun bir hazırlık vardı. Herkes sağa sola koşturuyordu. Kendilerine göre buldukları işleri yapmaya çalışıyorlardı.<br />
İki apartmanın karşılıklı iki bahçesine masalarla sandalyeler yerleştirilmişti. Bir yanda kadınlar, diğer yanda erkekler sünnet için hazırlanan yemeklerden yiyecekti.<br />
Saçlarımızı darmadağın eden rüzgârın kaldırdığı toz ağzımıza, burnumuza doluyordu, ama biz yine de koşmaya devam ediyorduk. Bu sırada belediye hoparlöründen bir uyarı geldi:<br />
“Üniversite sınavı yapıldığından, saat on üçe kadar çalgı çalmak, korna çalmak, sünnet konvoylarıyla sokaklarda dolaşıp gürültü yapmak yasaklanmıştır. Uymayanlara kaymakamlıkça para cezası uygulanacaktır. Çocuklarımızın geleceğini önemsediğinizi umar, gereken özeni göstermenizi bekleriz.”<br />
Elbette kaymakamlığın bu uyarısına herkes uymak zorundaydı. Okulla aramızda beş yüz metre olmasına rağmen çalgı çalmadığımız gibi, çocuklar sürekli susturuluyor, yetişkinler de sessizce konuşuyordu.<br />
Birileri ikide bir diğerlerini uyarmayı kendine görev edinmişti:<br />
“Şişşşt! Gürültü yapmayın! Sessiz konuşun!”<br />
Tabii, yanlış olan bir şey vardı. ‘Konuşmayın’ denmiyordu ki&#8230; Yalnızca ‘çalgı çalmayın, rahatsızlık verecek gürültü yapmayın’ deniyordu uyarıda.<br />
Bir kişi uyarıya kulak asmıyordu. En çok gürültü çıkaran oydu.<br />
Herkes işini yaparken, o tok ve borazandan çıkar gibi bir sesle çevreyi rahatsız ediyordu. Gençlere emirler veriyor, onları sağa sola koşturtuyordu. Adı Burhan’dı. Sünnet sahibinin yakınıydı.<br />
Herkes koşup dururken, güçlü bir rüzgâr tozu toprağı birbirine kattı. Yemek pişen kazanların üzerine gerilen çadırın ipini koparttı. Çadır çırpınmaya, kendini yerden yere vurmaya başladı. Çadır çırpındıkça daha çok toz çıkarıyor, göz gözü görmüyordu.<br />
Gözlerimi zorlukla açtım.<br />
Burhan gür bir sesle gençlere bağırıyordu:<br />
“Çadırı tutun! Yemeklerin içine toprak giriyor. Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Gençler sesin geldiği yere döndü. ‘Kolaysa gel, kendin tut’ der gibiydiler.<br />
Akıllının biri toz kalkmasın diye yeri iyice sulamıştı. Yer çamur, rüzgâr estikçe esiyor, bir yandan çadır bezi rüzgârla savruldukça çevreyi birbirine katıyor, kimseyi yanına yaklaştırmıyordu.<br />
Gençler şaşkındı.<br />
Burhan yine gürledi:<br />
“Ucundan şöyle tutun! Biz gençken yerimizde duramazdık, kaplan gibi saldırırdık işe. Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Gençler saygılıydı, ona tepki vermediler.<br />
Yaşlılar, orta yaşlılar ve gençlerle birlikte, çadır bezinin çırpınmasına son verildi. Son bir uğraşla bezin ucundan bir ip bağlanıp gerilerek balkon demirine sıkıca bağlandı.<br />
“İşte bu kadar bu iş! Bilmem anlatabildim mi?” diye gürledi Burhan.<br />
Sanki tüm işi o yapmıştı.<br />
“Bir de birbirinizin yüzüne bakıyorsunuz aval aval. Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Yemekleri yapan yaşlı bir teyzeydi. Kazanlarda pişen is kokulu yemeklerin tanınmış aşçısıydı. Kazanlardan birinde etli nohut yemeği pişiyordu. Başında yaşlı teyze, elinde büyük bir kepçeyle yemeğin tadına bakıyordu.<br />
Yaşlı teyze çok fazla hareket edemiyor, çevresindeki yardımcılarına iş buyuruyordu.<br />
Nohut yemeğinin etli yerinden almak için kazanın uzak köşesine uzanayım diye davranınca, yaşlı aşçı teyzeyi, kazanın yanında debelenirken gördüm. Elindeki kepçe bir<br />
yana savrulup gitmişti, kendi diğer yana… Kalkayım diye<br />
uğraşıyordu ama yeterince şişman olan gövdesi buna izin<br />
vermiyordu. Patates çuvalı gibi yerlerde yuvarlanıyordu.<br />
Bir gürültü patırtı koptu. İnsanlar koşuştu.<br />
“Koşun, aşçı teyze yere düşmüş! Tutun, kaldırın! Bilmem<br />
anlatabildim mi?”<br />
Yine Burhan’dı. Her yere yetişiyordu.<br />
Aşçı teyzeyi tutup kaldırdılar ama zavallı kadın kan ter<br />
içindeydi. Diğer yandan birkaç genç hem gülüyor, hem de<br />
keşkek kazanını dövmeye devam ediyorlardı.<br />
“Geçen gün Adanalıların düğününde bir keşkek yedim,<br />
sormayın. Valla sakız gibiydi,” dedi gençlerden biri.<br />
“İyi, sormayalım, zaten kendin söyledin,” dedi diğeri.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111922" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-7.png" alt="" width="595" height="441" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-7.png 595w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-7-300x222.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-7-267x198.png 267w" sizes="auto, (max-width: 595px) 100vw, 595px" /></p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Aşçı teyzenin görevi yemeklerin lezzetli olmasını sağlamaktı. Bu yüzden kazanların başına gelip gidiyor, tadına bakıyordu. Sanırım tüm bu tadına bakma işi için on kişinin yediğini yemiştir aşçı teyze.<br />
Zaten zor yürüyordu.<br />
Keşkek döven gençlere doğru gitti. O kadar ağır yürüyordu ki&#8230; Arkasından onu seyrediyordum.<br />
Bahçenin ortasına, suyun akıp gitmesi için bir suyolu açılmıştı. Herhalde bastığı yeri görmedi aşçı teyze, ayağı suyolunun içine basınca, keşkek kazanına doğru kapaklandı. Düşerken gencin birine öyle hızlı çarptı ki, ikisi birlikte yere yuvarlandı.<br />
Burhan yine yetişmekte gecikmedi.<br />
“Koşun! Koşun! Aşçı teyze yine düştü! Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Yaşlı teyzenin kocaman gövdesini yerden zorlukla kaldırdık. Bereket versin, kırık çıkık yoktu. Sanırım kocaman gövdesi onu korumuştu.<br />
“Yahu teyze, sen yerinden kalkma. İstediğini söyle, biz getirelim. Bilmem anlatabildim mi?” dedi Burhan.<br />
Aşçı teyze başını sallarken, “Anlatabildin yavrum, anlatabildin,” diyerek karşılık verdi.<br />
Kadıncağız, üzerindeki tozu toprağı silkelerken, “A oğlum, ayağımın altında çukur varmış, göremedim,” dedi.<br />
Burhan keşkekçi gençleri süzerek, “Boş ver teyzecim, anlatmak zorunda değilsin. Bir şeyin yok ya, sen ona şükret!<br />
Bilmem anlatabildim mi?” dedi.<br />
“Anlatabildin oğlum, anlatabildin,” dedi acıyla yüzünü buruşturan kadın. “Sen şimdi kepçeyle şu pilavdan getir de onun da tadına bakayım.”<br />
Burhan masanın üstündeki kepçeyi kaptı çevik bir hareketle. Pilavdan doldurup aşçı teyzenin eline verdi. Bir iki hareketle kepçedekileri midesine indiriverdi aşçı teyze. Homurdanarak yardımcısına döndü.<br />
“Pilav kazanına biraz tereyağı ekleyelim,” dedi elindeki kepçeyi göstererek. “Bu kepçe kadar yeter.”<br />
Tabii bu kepçe bildiğimiz kepçelerden değildi. Evlerimizde kullandıklarımız bunun büyüklüğünün yanında çok küçük kalırdı. Aşçı teyze sürekli yiyordu. Olabildiğince ağır hareketlerle, ocağın yanında bulunan oturağına çökercesine oturdu.<br />
Eline yerden uzun bir zeytin dalı alarak, ocağın altını karıştırmaya başladı. Dalı nohut kazanının altına doğru itti. Dal ocağın altındaki ateşi yerde dürülü duran bir brandanın yanına doğru yaydırdı. Ateş yerdeki otları tutuşturdu, branda ucundan yanmaya başladı.<br />
Herkes bağırıp çığırmaya koyuldu. Soğan kasaları ve çevredeki tahtalar birdenbire yanmaya başlamıştı.<br />
Ateşi söndürmek için üzerine su attılar.<br />
Rüzgâr olabildiğince güçlü esiyordu. Karmaşa sürerken bir ses, “Koşun, aşçı kadın bir daha düştü! Yardım edin! Bilmem anlatabildim mi?” diye bağırıyordu.<br />
Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, tabii yine bizim Burhan’dı bu. Yine yetişmişti. Aşçı teyzenin dibinde ot gibi bitmişti. Gençler koştu, aşçı teyzeyi yerine oturttular. Kadıncağız ne olduğunu çevresindekilere anlatmaya çalışır bir durumda, ağzında sözcükleri geveliyordu.<br />
“Ateşe su atayım derken ayağım kaydı. Düştüm,” dedi.<br />
Burhan, “A anacığım, boş ver ateşi sen. Bak, biz burada yüz kişiyiz. Sana mı kaldı ateşi söndürmek? Sen bak yemek işine! Bilmem anlatabildim mi?” diye söylendi.<br />
Konuklar kaygı içinde, kimisi yemeği yarıda bırakmış, kimisi de tutuşan odunları izliyordu. Çevrede koşuşan gençler, ateş iyice sönsün diye, ellerinde kovalarla ateşe su üstüne su döküyorlardı. Dökülen sulardan her yan çamur olmuştu.<br />
Her şey normale dönünce yeniden yemek dağıtılmaya başlandı. Burhan’ın gençlere bağırmasından başka, ortada anormal bir şey yoktu. Gençler tepkilerini aralarında söylenerek gösteriyordu.<br />
Saatler ilerledikçe rüzgârın gücü azalmış, konuklar iyice kalabalıklaşmıştı. Yemeğini yiyenler bir köşeye çekilip kahve yudumluyordu. Bir genç, elinde sürahiyle konuklara şerbet dağıtıyordu. Her şey güzelce sürüp giderken, yemek kazanlarının olduğu yerden bir gürültü daha koptu.<br />
“Koşun, kadını kaldırın! Çok kötü düştü!”<br />
Ortalık bir kez daha karıştı. Gençler koşuştu. Bu arada Burhan yine bağırıyordu:<br />
“Ah aşçı teyzem, yine mi düştün? Otur oturduğun yerde! Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Aşçı teyze, oturduğu yerde sırıtıyordu.<br />
Burhan onu görünce şaşırdı, şaşkınlığını gizlemek ister gibi, “A anacığım, sen değil misin o? Ben yine sen düştün sandım da&#8230;” dedi. “Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Bu kez yere kapaklanan aşçı yardımcısıydı. Giysileri çamur olmuştu. Bozuntuya vermedi. Aşçı teyzenin yanına oturdu. Kolunu tutuyordu.<br />
Konuklar yemeklerini yemeyi sürdürdü. Burhan koşuşturuyor, masalarda eksilenleri tamamlıyordu.<br />
İki konuk konuşuyordu:<br />
“Aşçılar bu kadar yaşlı olursa, elbette hem düşerler, hem de sakatlanırlar.”<br />
“Kardeşim seksen yaşından aşağı aşçı yok. Bunlar da olmazsa bu is kokulu yemekleri kimler yapacak?”<br />
Yan masada oturan biri söze karıştı:<br />
“Her biri de fil gibi. Düştükleri yerden zor kalkıyorlar.”<br />
Burhan masaya ekmek koyuyordu.<br />
“Ne yapacaksın kardeşim! Bunlarla idare edeceğiz artık. Bilmem anlatabildim mi?” diyerek söze karıştı. Burhan uzaklaşırken, masada oturan, arkasından, “Sana sorduk sanki?” diye söylendi.<br />
Yemek sona erinceye kadar her şey normal sürüp gitti.<br />
Tabii sünnet çocuğunu gezdirmek için yola çıkacak olan araçların birbirine girmelerini saymazsak, her şey iyi gidiyordu. Aksilik yoktu. Araçlara birer havlu dağıttılar. Araç sahipleri araçların cam silgeçlerine, aynalarına bağladılar havluları. Sünnet çocuğunu fayton gezdirecekti. Faytoncu İsmail amca havluyu atın kulağına bağlamıştı. Bir havlu daha almak için havlu dağıtanın peşinde dolanıyordu.<br />
“Bir havlu daha ver oğlum,” dedi havlu dağıtana.<br />
Havlu dağıtan sertçe baktı Faytoncu İsmail amcaya.<br />
“Bir tane verdik ya! Her araca bir tane veriyoruz,” diye söylendi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111923" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-8.png" alt="" width="599" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-8.png 599w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-8-220x300.png 220w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-8-145x198.png 145w" sizes="auto, (max-width: 599px) 100vw, 599px" /></p>
<p>Faytoncu İsmail amca üsteledi:<br />
“Atın öbür kulağı boş kaldı.”<br />
Havlu dağıtan daha fazla direnmedi. Bir tane daha havlu verdi ona. İsmail amca havluyu atın diğer kulağına bağladı.<br />
“Hah şimdi oldu,” dedi. “Şimdi bir şeye benzedin.”<br />
Bu sırada yola ters park etmiş Avukat Ferruh, bütün araçları birbirine düşürdü. Her bir ağızdan bağırıyordu araç sahipleri.<br />
“Hadi kardeşim, al arabanı geçeceğiz!”<br />
O ise telaşla, gaz yerine frene basıyordu. Frenden ayağını çekiyor, araç kayıyordu. Tam bir kargaşa vardı yine. Yolun iki yanında, şehir içi dolmuş şoförü, yolu kapatmış olan araç sahiplerine bağırıyordu.<br />
Kornalar ötüyordu. Bağırış gürültü çoğalmıştı. Epeyce uğraştıktan sonra yol açıldı. Araçlar korna çalarak faytonu izlemeye başladı. Bu arada Burhan’ın yine sesi duyuldu:<br />
“Arkadaşlar, gürültü yapmayın! Kaymakamlık ceza kesecek! Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Aslında sınav bitmiş, onunla birlikte yasak da bitmişti. Ama oradakilerden bazıları hâlâ sessizliğini koruyordu.<br />
Birisi, “Mevlit neden sessiz okunuyor,” diye sordu.<br />
“Yasak var ya, yasak, işte ondan. Devlet memuru ya, korkuyor kaymakamdan. Bilmem anlatabildim mi?” diye çıktı yine orta yere Burhan.<br />
Sünnet sona ermek üzereydi. Aşçılar eşyalarını toplamaya başladı. Kalan yemeklerden kaplara doldurdular.<br />
Aşçı teyze, iki elinde iki kap dolusu yemekle, merdivenlere<br />
doğru yürüdü.<br />
Aman, o da ne?<br />
Sanki sabun kalıbına basmıştı, bir kayış kaydı ki, görmeliydiniz. Elindeki kaplar bir yana, kendi bir yana savrulup gitti. Aynı anda bir patırtıdır koptu.<br />
Aşçı teyzenin yere kapaklanırken çarptığı şerbet bidonu gürültüyle yuvarlandı.<br />
Burhan dinlenmek için yeni çökmüştü sandalyeye. Hemen yetişeyim diyerek hızlıca kalktı. Kalkarken sandalyeye ayağı takıldı. Bu kez o da aşçı teyzenin üstüne kapaklandı. Bir yandan da bağırıyordu:<br />
“Düşüyorum! Beni tutun! Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Aşçı teyzeyi yerden kaldırdılar.<br />
“Bakın bakalım, aşçı teyzenin bir şeyi var mı? Ben yandım! Allah, bacağım! Onun da bacağına bakın! Kırık çıkık var mı? Bilmem anlatabildim mi?” diye inliyordu Burhan.<br />
Aşçı teyze ayaktaydı, Burhan yerde upuzun yatıyordu. Herkes Burhan’ın başına üşüştü.<br />
Burhan hiçbir yerine dokundurtmuyor, bir yandan da bağırmaya devam ediyordu:<br />
“Bacağım! Gitti bacağım! Kötü acıyor! Bilmem anlatabildim mi?”<br />
“Araba çağıralım, hastaneye götürelim,” dedi birisi.<br />
“Durun! Offf bacağım! Tam şurası&#8230; Elimi süremiyorum&#8230; Bilmem anlatabildim mi?”<br />
Aşçı teyze yardım ister gibi bakınıyordu. Gözleri yere dökülen yemeklerdeydi.<br />
“Yemeklerim de mahvoldu,” dedi yavaşça.<br />
Burhan yattığı yerde acı çekerken nasıl duydu bilmiyorum ama hemen oradan yetişti:<br />
“Korkma anacığım, yemek çok. Koşun oğlum, aşçı teyzenizin kaplarını bir daha doldurun. Offf bacağım&#8230; Kırıldı. Bilmem anlatabildim mi?”</p>
<h1>İki Şakacı</h1>
<p>Köyümüzün kahvesi ahırdan bozma. Badanası soluk. Camları kirli. Çerçevelerin boyası dökülmüş ama yine de zamana inatla direniyorlar. Çay ocağının fayansları rengini yitirmiş. Umursamazca “olsun, ne çıkar” der gibi. Hâlâ işe yarar görünüyorlar ya&#8230; Belki de kahvenin en temiz yeri orası.<br />
Toplanmışlar yine ağalar beyler. Bir gürültüdür gidiyor içeride. Her biri kavga eder gibi, konuşmaları gürültülü, bağırış çığırış içindeler.<br />
Çaycı çay yetiştiremiyor.<br />
“Bir çay ver oğlum Dursun!”<br />
“Hemen ağam!”<br />
Koşup duruyor masalar arasında.<br />
Köyümüzün en renkli iki kişisi, Raci ile Mecit olmasa, köyde zaman nasıl geçerdi bilmiyorum. Onların şakalarıyla eğleniyoruz, yaşıyoruz, soluklanıyoruz köy akşamlarında.<br />
Diğer köylere de yayılmış ünleri. Kim bilir, şakaları kasabada da konuşuluyordur onların. Şeytan bile susar, pusar karşılarında. Durmadan akla hayale gelmeyecek şakalar üretiyorlar. İki buçukluk kola şişesini bir dikişte içmek, yumurta bahsi, koşu ve diğerleri…<br />
Köylüler hep eğleniyor onların şakalarıyla.<br />
Onlar da eğleniyor mu bilmem ama biz eğleniyorduk doğrusu. Dargın iki kardeş gibiler her zaman. Biri kahvenin bir köşesinde, diğeri öbür köşede, pusudalar hep. Göz göze geldiklerinde, kesin uğruna yarışacakları bir iddia bulmuşlardır. İkisinden başka, birbirleriyle inatlaşan henüz yok köyümüzde. Belki de onlar kadar yürekli değiller, nedeni o.<br />
Sürtüşmeye başladılar mı, karşılıklı atışırlar. Ağızlarına geleni söylerler birbirlerine, hiç çekintisiz. Kısa bir süre sonra da hiçbir şey olmamış gibi kol kola girer, giriştikleri iddiayı gerçekleştirmenin ardına düşerler. Denizin dalgaları gibi bir yükselir, bir durgunlaşırlar.<br />
Yaşamın kendisi gibi coşku doludur onlar. Bazen yıkıntı, bazen korkunç bir uğraş, bazen hayal kırıklığı yön verir yaşamlarına. Seyircilerin gözlerinin önünde gerçek aktörlerdir. Yürekli, bir o kadar da inatçı kişilerdir.<br />
Bayağılığı bozmayı deniyorlar monotonluğun ötesine geçip. Yaşam ölümüne bir yarış, bir üstünlük sağlamak onlar için. Köyümüzün Karagöz’ü ve Hacivat’ı onlar&#8230; Güldürüyorlar, eğlendiriyorlar, korkutuyorlar&#8230;<br />
Muhtar birkaç kez uyarmış onları kendilerine zarar verecekler diye ama oralı bile olmamışlar. Bu sürüp duran yaşamlarını değiştirmeleri olası değil hiç.<br />
“A çocuklar, zarar göreceksiniz bir gün. İddialaşmayı bırakın. Tamam, herkes sizin sayenizde eğleniyor ama işin dozunu her geçen gün arttırıyorsunuz,” demiş.<br />
Kulaklarını tıkamışlar. Sırıtmışlar. Üstüne üstlük Raci, “Muhtar, senin dediklerini daha önce Ayşe nine de dediydi, kulak asmadık,” demiş.<br />
Oysa Mecit, “Bu son olacak Muhtar. Bir daha yok. Ben de bıktım şunla uğraşmaktan. Raci’yi bilmem,” diye güya Muhtar’ın gönlünü etmiş.<br />
Raci bir kaşını kaldırıp, “Katılıyorum sana dostum, ben de senin gibi düşünüyorum,” demiş.<br />
Kahvedekiler sessiz, umutsuz, sanki yıkılmışlar. Tek eğlenceleri bitecek, yaşamları monotonlaşacak diye üzülmüşler.<br />
* * *<br />
Raci ile Mecit yine söz dalaşına başladı:<br />
“Ben hiçbir şeyden korkmuyorum,” dedi Raci.<br />
“O zaman bir gece mezarlıkta yat da inanalım. Yatamaz değil mi Muhtar?” diyerek kızıştırdı Raci’yi.<br />
“Bırakın sürtüşmeyi çocuklar, siz hiç uslanmayacak mısınız?” diye söylendi Muhtar. “Daha geçenlerde ne konuştuk?”<br />
Herkesin ağzı bir karış açık. Olacakları bekliyorlar. Bir yandan da sevinç içindeler. İşte yeni bir olay daha başlıyor. Hep birlikte yeniden gülecekler.<br />
Mecit kahvede oturanları süzdü.<br />
“Var mı içinizde beyler, bir gece mezarlıkta yatmayı deneyecek? Eğer yatabilirse, bir takım elbise benden. Elbisenin altına da en pahalısından bir çift ayakkabı alacağım.”<br />
Kimseden çıt çıkmadı.<br />
Raci gülerek, “Ne o, yatamayacağımı mı sandın dostum? Ben yatarım. Yarın sabah, takım elbisemi ve ayakkabımı<br />
isterim. Anlaştık mı?” dedi.<br />
Mecit başını salladı ‘oldu’ der gibi. İçindeki deli bir coşku onu zor tutuyordu gülmemek için. Balık yeme gelmişti. Bir plan yapmıştı. Bakalım tutacak mıydı? Tutmalıydı. Çünkü ne takım elbise alacak parası vardı, ne de bir çift ayakkabı…<br />
Ertesi gün her şey belli olacaktı.<br />
“Raci’nin de gözü kara,” dediler, o mutlaka başarırdı. Köylülerin bir kısmı da Raci’nin yatamayacağından yana bir tutum sergiledi. “Korkar, kaçar,” dediler. Hele bir gece olsun, mezarlık nasıl da sessiz oluyordu. Uzun ağaçların arasından ıslık çalıyordu rüzgâr. Baykuşun çığlık atan ötüşü de yok muydu! İnsanın tüylerini diken diken ediyordu.<br />
Raci, değil sabaha kadar yatmak, bir saat bile o sessiz, ürperti veren, korkunç ortama dayanamazdı.<br />
Raci kahveden ayrılıp on beş dakika sonra kucağında yorganı ve bir hasırla köy kahvesinin önüne geldi. Salına salına Mecit’e yaklaştı.<br />
“Hadi dostum, ben gidiyorum. Hepinize iyi geceler. Yarın sabah görüşürüz artık.”<br />
Mecit, “Dur bakalım, nereden bileceğiz mezarlıkta yatacağını? Yatağını, yorganını sereceğin yeri ben kararlaştıracağım,” deyince, mezarlığa doğru birlikte ilerlediler.<br />
Ay mezarlığı aydınlatıyordu. Esrik bir hava vardı. Geceleyin mezarlık daha bir ürkütücü, daha bir korkutucuydu. Sanki orada yatanlar birden ayaklanıverecekti. Ağaçlar geceleyin başlarını daha bir değişik eğiyor, yapraklar birbirine vurup sesler çıkararak korkuyu pekiştiriyordu.<br />
Mezarlar arasında yürüdüler. İki mezarın arasında bir yer gösterdiler Raci’ye.<br />
“Burası iyi. Yatağını buraya ser.”<br />
İri iri gözlerle bakıyorlardı Raci’ye. Gerçekten yürek isterdi burada sabahlamak.<br />
Raci hasırı yere serdi. Uzandı ve üzerine yorganı örttü.<br />
“İyi geceler dostlarım,” diyerek yorganın içine gömüldü.<br />
Köylüler hep birlikte uzaklaştı.<br />
Giderken de söyleniyorlardı:<br />
“Ne yürekli biri şu bizim Raci!”<br />
“Ya, öyle. Herkes cesaret edemez böyle bir şeye.”<br />
“Valla, ben hiç yatamam orada.”<br />
“Deli bu adam yahu!”<br />
“Yarın bir tarafı tutulmuş kalkacak, korkudan felç inecek bir yanına.”<br />
Konuşa konuşa gözden kayboldular. Raci onların arkasından bir süre baktı. Konuşmalar kesilmişti. Ayak sesleri bitmişti.<br />
Şimdi mezarlıktaki hışırtılar geliyordu kulağına. Eğilip bükülen dallar, birbirine değen yapraklardan çıkan hışırtılar&#8230;<br />
Baykuş birkaç kez öttü. Raci irkildi yattığı yerde. Ayaklarını çekti karnına doğru. Büzüldü. Gömüldü yatağına.<br />
“Ya sual melekleri gelirse şimdi!” diye geçirdi içinden. Başına dikilip ‘Ooo, bu yeni gelmiş, hadi sorgulayalım’ dediklerini duyar gibi oldu. Çocukluğundan itibaren hep bu tür söylencelerle büyümüştü. Bu tarz düşünceleri aklından çıkarmaya çalışarak, kendini uykunun kollarına atmak istedi.<br />
Bir uyursa sabah olurdu nasılsa. Horozların ötüşünü duyar duymaz iddia sona erecekti.<br />
Çevresini dinledi. Gözlerini kısıp ötelere baktı. Hırıltılara kulak kabarttı. Bir ara kendini çok kötü hissetti.<br />
Yorganını başından yukarıya çekip iyice gömüldü içine.<br />
Bu arada Mecit ağır ağır yaklaştı. Elinde bir yumak dolusu ip vardı. Baktı. Raci yorganı başından yukarı çekmiş, altında iki büklüm yatıyordu. Mecit çok sessizdi. Çok dikkatlice yaklaştı. Soluk bile almıyordu. Sürünerek geldi, Raci’nin ayakucunda durdu.<br />
Raci hiçbir şeyin ayrımında değildi. Kulakları herhangi bir sesi duymamak için direniyordu. Çünkü sesler ürpertiyor, korkutuyordu.<br />
Köyde el ayak çekilmişti. Ara sıra köpek havlamaları ve inek böğürtüleri geliyordu kulağına. Raci bunları duymuyor, duyamıyor, hatta kendini duymamaya zorluyordu.<br />
Mecit yaklaşıp yorganı alt ucundan sıkıca bağladı. Sonra geldiği gibi sessizce, ayaklarının ucuna basarak ilerilerdeki bir tümseğin ardına gizlendi. Biraz bekledi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111924" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-9.png" alt="" width="596" height="455" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-9.png 596w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-9-300x229.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-9-259x198.png 259w" sizes="auto, (max-width: 596px) 100vw, 596px" /></p>
<p>Raci uykuya dalmak üzereydi. İçindeki korkuyu bastırıp gözlerini sıkıca yumdu. Sonra çocukluğunda, anneannesinin öğrettiği duaları içinden söylemeye koyuldu. Bir kez daha uyumayı denedi. Zaman epeyce geçmişti. Bedeni yorulmuştu. Gözleri de küçülmüştü. Yattığı yer rahat değildi. Huzursuzluğunu gömüp uyumalıydı.<br />
Baykuş birkaç kez daha öttü. Sese kulak kabarttı. Biraz ileriden hışırtılar geldi kulağına. Kulağına gelen her sese önem verirse sabahı zor ederdi.<br />
İçinde bulunduğu durumun zorluğunu düşünmeye başladı. Hiç gereksiz iddialarla köylünün gözünde gülünç duruma düşüyorlardı. Mecit olmasa böyle iddialarla hiç zaman öldürmezdi. Bütün suçu Mecit’e yükledi. İçin için kinlendi ona.<br />
İşte tam böyle düşünürken, üstündeki yorgan kıpırdadı. Sıkıca kavradı ucundan. Kendine doğru çekti. Kendisi kıpırdattı sanıp rahatladı. Oysa Mecit elindeki ipe azıcık asılmıştı.<br />
Mecit bir süre daha bekledikten sonra elindeki ipe yine asıldı. Raci yorganın aşağıya doğru kaydığını görüp tuttuğu ucu iyice kavradı.<br />
Mecit az sonra ipe biraz daha asıldı. Yorgan Raci’nin ayaklarına doğru kaymaya başladı. Gözleri iri iri, kayıp giden yorganı seyretti Raci. Donup kalmıştı. İçi titriyordu. Çocukluğundan beri anlatılan, bilinçaltına yer etmiş ne kadar cin, peri, eciş bücüş öyküleri varsa, hepsi gözünün önünde canlandı. Beyaz giysili hortlaklar sanki mezarların üzerinde uçuşuyordu.<br />
Yüreği küt küt atıyordu. Boğazı düğümlendi korkudan. Tıkanmaya başlamıştı.<br />
Son bir yüreklilik gösterip kaskatı olmuş bedenini gevşetti. Yorganı bir kez daha kavradı. Kendine doğru çekip altına gizlendi. Kendini yorganın altına gömdü âdeta. Soluk almaksızın bekledi. Bir süre çevreyi dinledi.<br />
Çıt yoktu ortalıkta. Hafif bir esinti ağaçların yapraklarını oynatmaktaydı. Biraz gevşedi, rahatladı.<br />
Mecit ipe az asıldı. Raci yorganı bırakmıyordu. Biraz daha güçlüce asıldı. Raci de yorganı kendine doğru çekti.<br />
Mecit asılıyordu ipe. Raci asılıyordu yorgana. Allah’ım, ne oluyordu bu yorgana böyle?<br />
Raci’nin eli ayağı heyecandan titremeye başladı. Sinirleri boşalmıştı. Kendine hâkim olamıyordu. Tir tir titremesi bir yana, dişleri de korkudan birbirine vurmaya başlamıştı. Kalbi küt küt atıyordu.<br />
Mecit işte o an, elindeki ipe öyle güçlü asıldı ki, yorgan Raci’nin üzerinden kayıp mezarlar arasından geçti. Mecit’in ardına saklandığı tümseğe doğru hızlıca ilerliyordu. Raci ne yapacağını şaşırmıştı. Son kez yorganın arkasından baktı. Âdeta kendinden geçmiş gibiydi.<br />
Daha fazla dayanamayıp yerinden fırladı. Bütün gücüyle mezarlar arasında düşe kalka koşarak köy yoluna girdi.<br />
“Ohh, mezarlar iyice geride kaldı. Kurtuldum,” dedi soluk soluğa.<br />
Evin bahçe kapısının üzerinden aşarak eve attı kendini. Göğüs kafesi heyecan ve korkuyla inip kalkıyordu. Musluğu açıp elini yüzünü yıkadı.<br />
Mecit katıla katıla gülüyordu. Raci’nin köye doğru kaçışını görmüş, gülmekten kendini yerden yere atmıştı. Gülerken debeleniyordu âdeta. Gülmekten karnına ağrılar girmişti. Kendine geldikten sonra ipi yorganın ucundan çözdü.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111925" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-10.png" alt="" width="597" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-10.png 597w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-10-219x300.png 219w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-10-145x198.png 145w" sizes="auto, (max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p>Gece yarısı Muhtar bir düş görerek uyanmıştı. Aklına Raci geldi. “Ne yapıyor acaba şimdi mezarlıkta?” diye düşündü. Yatağında doğrulup ne yapacağını bilemeden bir an bekledi. Aklına Mecit’in Raci’ye bir oyun oynayabileceği geldi. Yatağından kalktı. Hazırlanıp yola koyuldu. Sessizce ilerledi mezarlar arasında. Raci’nin yattığı iki mezar arasına yakın yere gelince eğildi. Gizlendi bir mezar taşının arkasına. Soluk almaksızın dinledi çevreyi. Raci yatıyordu. O da ne?<br />
Mecit sürünerek yaklaşıyordu. Muhtar iri gözlerle izledi. Haklıydı. Mecit Raci’ye oyun oynuyordu. Ne olacağını görmek için sonuna kadar bekledi.<br />
Mecit ipi toplamış, sessizce sıvışmak üzereydi. Biraz önceki gülme krizinden, Muhtar’ın yanına kadar sokulduğunu bile fark edememişti. Sessizce yaklaşmıştı Muhtar.<br />
Elini Mecit’in omzuna koydu. Mecit bir şeyin ona dokunduğunu hisseder hissetmez, birden ne olduğunu anlayamadan, korkudan kaskatı kesildi. Olduğu yere yığılıp kaldı.<br />
Mecit baygın yere düşerken, “Hepsini gördüm. Yaptığın oyunu beğenmedim,” dedi Muhtar. Ama onu duyabilecek kimse yoktu ortalıkta.<br />
Muhtar ne olduğunu anlayamamıştı. Mecit yerde upuzun yatıyordu. Onu ayıltmak için yüzüne bir iki hafif tokat vurdu. Sarstı, silkeledi onu.<br />
“Hadi kalk!” dedi.<br />
Ama Mecit’in bedeni kıpırdamıyordu. Muhtar panikledi. Onu orada bırakıp hızlı adımlarla köye doğru uzaklaştı. Raci’nin evine geldi.<br />
Raci üzerindeki şoku hâlâ atamamıştı. Kapısı çaldığı zaman yüreği küt küt atıyordu.<br />
“Kim o?” diye seslendi.<br />
“Benim, Muhtar, aç kapıyı!”<br />
“Ne oldu Muhtar? Mezarlıktan nasıl kaçtığımı mı gördün?” diye sordu Raci.<br />
“Gel, Mecit mezarlıkta yatıyor. Birden bayıldı, yığılıp kaldı. Önce onu alalım oradan,” dedi Muhtar.<br />
“Ne Mecit mi? Ne arıyor mezarlıkta?” diye söylendi.<br />
“Sana oyun oynamış. Yorganına ip bağlayıp yürüten o,” diye bağırdı Muhtar.<br />
Raci aklını toparlamaya çalıştı.<br />
“Şimdi mezarlıkta mı Mecit?” diye sordu.<br />
Muhtar başını salladı ‘evet’ der gibi.<br />
“Ne yapmış? Yorganı mı yürütmüş? Hâlâ bir şey anlamıyorum,” dedi Raci.<br />
“Yahu amma kazkafalısın! Mecit sana bir oyun oynamış diyorum,” diye bağırdı Muhtar.<br />
“Oyun mu oynadı? Ne oyunu?” diye kekeledi Raci.<br />
Raci’nin aptalca sorularıyla zaman yitirmek istemeyen Muhtar, “Gel benimle, mezarlığa gidiyoruz,” dedi bir kez daha.<br />
“Yoo, ben gelmem. Valla, yorganın yürüdüğünü gördüm. Ölmeden oraya bir adım bile yaklaşmam,” dedi Raci.<br />
“Hâlâ anlamıyor yahu!” diye söylendi Muhtar. “Biraz önce söylemedim mi? Mecit’in oyununa geldin.”<br />
“Yoo Muhtar, ben kimsenin oyununa gelmem,” diye karşılık verdi Raci. “Yorgan vallahi de yürüdü, billahi de&#8230; Gözümle gördüm diyorum sana.”<br />
Muhtar gülmemek için kendini zor tutuyordu. Raci iyice aptallaşmış&#8230; Mecit mezarlıkta yatıyor, baygın bir biçimde&#8230; Muhtar, Raci’yi zor bela kandırıp mezarlığa götürdü.<br />
Mecit yerde uzanmış, kaskatı olmuş yatıyordu.<br />
“Amma da istekliymiş burada yatmaya,” dedi sarsarken Mecit’i. Ama Mecit’te uyanacak göz yoktu. Bir türlü kendine gelemiyordu.<br />
Muhtar onun nabzına baktı. Nabzı atıyordu.<br />
“İyi, hâlâ yaşıyor,” dedi. “Kalbi durmuş olabilirdi.”<br />
Mecit kendine geldiğinde sabah ezanları okunuyordu köy camisinde.<br />
“Günaydın, iyi uyudun!” dedi Raci.<br />
Mecit başına toplanan kalabalığa baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.<br />
Köylüler sırıtıyordu.<br />
“İkiniz de kaybettiniz,” dedi Muhtar. “Hadi bakalım, şimdi de Mecit’i evine taşıyın.”</p>
<h1>Bizim Pansiyon</h1>
<p>Güneş yakıyordu. İnsanlar sıcaktan bunalıyordu. Hep bir esinti gözlüyorduk deniz yönünden. Toprak ateş almış gibiydi. Rengini yitirmişti dağlar. Yeşiller soluk bir renge bürünmüştü.<br />
Biz denizin soğuk suyunu özlüyorduk. Tuzlu sularda yüzmeyi, güneş altında kavrulmayı istiyorduk. Azıcık bir esintiyle soluk alıyordu bedenimiz. Rahatlıyorduk. Rüzgârın o tatlı okşayışını içimizde duyumsuyorduk.<br />
Umutla dopdolu olarak, babamın akşam eve gelmesini bekledim. Gözlerim kapıdaydı. Elimde karnemle dolanıp durdum koridorda babam gelinceye kadar.<br />
Yedinci sınıfa geçtim. Artık abla oluyordum. Babam kapıdan girince boynuna atıldım.<br />
“Babacığım, bak karneme! Hiç kırığım yok!” diye bağırdım.<br />
Karnemi babama verdim. Aldı, baktı, tek tek inceledi.<br />
“Bravo kızım! Sana ancak bu yakışır,” dedi.<br />
“Bir de takdir belgem var babacığım,” dedim.<br />
Babam annemin yüzüne baktı.<br />
“Benim de size bir sürprizim var,” dedi. “Tatile gidiyorsunuz. Bir pansiyon kiraladım sizin için.”<br />
“Ya sen baba, sen gelmiyor musun?” diye sordum.<br />
Babam buruk bir yüzle bana baktı.<br />
“İzin alamadım iş yerimden,” diye yanıt verdi. “Ancak hafta sonları birlikte olabileceğiz.”<br />
Ablam yüzünü buruşturdu. Nedenini biliyordum. Koskoca bir yaz mevsimini benimle geçirmek, bana katlanmak zorunda kalacaktı. Oysa o sınıf arkadaşı Deniz’le birlikte olmak istiyordu. Onunla parkta el ele gezmek, yol kıyısında çekirdek çıtlatmak, sinemaya gitmek…<br />
Bir gün sonra yola çıktık.<br />
Pansiyon denize yakındı. Kumsalla iç içeydi. Denizle arasında yemyeşil küçük bir park vardı. Parktan geçilip kumsala iniliyordu.<br />
Pansiyonun balkonundan görünen manzara çok hoştu. Palmiyeler, bodur çam ağaçları zenginleştiriyordu manzarayı.<br />
İnsanlar hep aynı duygularla buradaydı. Aynı nedenlerle yosun kokulu deniz havasını soluklanıyorlardı. Özgürce koşuşturmak, zaman kavramını yitirmek, bolca yüzmek, tuzlu su yutmak, yorulmak için buradaydılar.<br />
Amaç yoruldukça mutlu olabilmekti.<br />
Burada tek doğal olmayan varlık ablamdı sanırım. İlk günler onun sakarlıklarını yaşadık ailece. Evde bardakları kırdı, tabakları elinden düşürdü. Kapıları sinirle, hızlıca çarpıyordu. Ortamın tadını çıkaracağına uyurgezer gibi dolanıyordu evin içinde.<br />
Annem işin farkındaydı. Babamı üzmek istemiyordu. Ablam annemle ikide bir ağız dalaşı yapıyordu.<br />
Anlaşılan yine kapışmışlardı mutfakta.<br />
Ben mutfağa girince, “Defol git bacaksız! Bizi mi dinliyorsun?” diyerek üzerime atıldı ablam.<br />
İçeri kaçtım.<br />
Öyle bir saldırdı ki, sanki her şeyin nedeni bendim. Benden öç almak ister gibiydi.<br />
Arkamdan bağırıyordu:<br />
“Deniz’i beğenmiyor şu kızın anne! Çocuğu her gördüğünde rezil ediyor.”<br />
“Çocuk mu? Kazık kadar adam! Hem beğenilecek nesi var? Uyuzun biri,” diyerek karşılık verdim.<br />
Ablamı çok seviyorum aslında. Onu Deniz dediği o kazığa yakıştıramamamdan belli değil mi?<br />
“Sensin uyuz,” dedi ablam ve ağzına geleni sıralamaya başladı.<br />
Annem, “Babanız bu halinizi görmeli,” dedi. “Mutlu olurdu sizinle. Siz insanı çıldırtırsınız. Hadi uğraşmayı bırakın da bana yardım edin.”<br />
Uğraşmayı bırakacak mıydık bilmiyorum, ama bir sonraki çekişmemize daha çok bilendik diyebilirim.<br />
Bakalım birbirimize daha ne kadar dayanabileceğiz? Bu arada küçük kardeşim sıyrılıp çıkıyordu aramızdan. O zavallı da bizim aramızda eziliyor. Birbirimizle uğraşacağımıza ona ablalık yapsak olmaz mı?<br />
Pansiyona yerleştiğimiz günden beri karşı pansiyonun balkonunda bir genç oturuyordu. Kıvırcık saçlı, yüz hatları düzgün, yakışıklı bir gençti. Daha önce onu bir yerde gördüğümü anımsıyordum. Sürekli bizim balkona bakıyordu.<br />
“Anne, bak bu herif bizim balkona bakıyor,” dedim. Kaş göz işareti yapıp ablamı gösterdim.<br />
“Geç kız içeri!” dedi annem, ablamı kolundan sürükleyerek.<br />
“Ne oluyor anne ya? Adam balkona çıktıysa bundan bana ne?” diyerek anneme tepki verdi ablam.<br />
Annem ablamı balkondan içeri iterken, dişlerimi sıkıp iki elimi yumruk yaparak birbirine vurdum.<br />
“Oh olsun!” dedim içimden.<br />
Ablam hâlâ, “Nereden biliyorsunuz bana baktığını? Hem ben balkona çok çıkmıyorum ki&#8230; Geldiğimizden beri birkaç kez çıktım,” diye bağırıyordu.<br />
Annem, “Yok bana bakıyor adam, bunu mu demek istiyorsun?” diyerek ablama sertçe çıkıştı.<br />
Kaldığımız pansiyonu, oldukça şişman, yuvarlak yüzlü, kaba görünümlü bir kadın işletiyordu. Dış görünüşü kabaydı ama o denli de cana yakındı. Bir de kocası mı, yoksa yardımcısı mı, bir türlü anlayamadığım, kara kuru, zayıf, kısa boylu bir adam dolanıyordu çevresinde.<br />
Öğle üzeri plajdaydık. Güneş yakıyordu. Ayağımızın altındaki kumlar çok sıcaktı. Ablam görmek istediği biri varmış gibi hep çevresini süzüyordu.<br />
“Abla, ne o, birisini mi bekliyorsun?” diye sordum.<br />
“Kes sesini bacaksız! Sana mı soracağım ne yapacağımı?” diye bağırdı.<br />
Uzun süre yüzüne bile bakmadım onun. Küçük kardeşim ayağında terlik olmadan deliler gibi koşarak güneşliğin altına girdi.<br />
“Ufff! Yandım!” diye bağırıyordu.<br />
Annem ensesine bir tokat patlattı.<br />
“Terliklerini giysene ayağına! Elli kez mi söyleyeceğim?” dedi.<br />
Ablam, “Bunların ikisi de aptal anne. Sen ne söylersen söyle, bir kulaklarından girip diğerinden çıkıyor,” dedi.<br />
Annem yüzünü ekşiterek, “Sen sanki çok farklısın onlardan,” diye karşılık verdi. “Al birini çarp ötekine.”<br />
Ablam omuzlarını silkti.<br />
“Aman anne, senle de bir şey konuşulmuyor,” diyerek yüzünü astı.<br />
Plajda güneşlenenlere baktım bir süre. Kumların üzerinden ısı dalga dalga yükseliyordu. Güneşten yanan tenimiz çok acı veriyordu. Ne kadar güneş kremi sürersen sür, acısı kavurmaya devam ediyordu. Her yanımız ciğer gibi yanmıştı.<br />
Ablam, “Hadi artık gidelim anne. Ben sıkıldım,” diyerek asık bir yüzle anneme baktı.<br />
Annem aldırmadı ona.<br />
“Hayrola kızım, güneşte yanmak isteyen, bronz bir tene istek duyan sen değil misin? Bütün bir kış deniz deyip durdun,” dedi.<br />
Annem öyle deyince gülmeye başladım. Ablam boşluğumu dürttü.<br />
Annem ne kadar saf bir kadın&#8230; Ablamın ‘Deniz’ deyip durduğu, konuştuğu oğlanın adı.<br />
Ablam bana ‘sus’ der gibi uyarıda bulundu. Ama bende susacak göz var mı?<br />
“Anne, sen hiçbir şeyden uyanmıyorsun. Kızın hangi denizden söz ediyor, onun farkında bile değilsin daha,” dedim.<br />
“Ne saçmalıyorsunuz yahu, insanı deli etmeyin!” dedi annem.<br />
Ablam bu kez daha hızlı vurdu boşluğuma.<br />
“Sus aptal!” diye bağırdı. “Sana bir şey soran yok! Kıracağım kafanı!”<br />
Annem ablama kızdı.<br />
“Ne bağırıyorsun kardeşine! Sen sus! Söyle kızım bakayım, nedir şu Deniz hikâyesi?” diye kibarca sordu.<br />
Yüreklice konuşmaya başladım.<br />
“Ablamın erkek arkadaşının adı Deniz,” dedim.<br />
Annem yüzünü astı, kızgınca ablama baktı.<br />
“Ne demek oluyor bu? Baban bir duyarsa, ne yapacağını Allah bilir artık,” dedi.<br />
Sırıtmaya başladım.<br />
“Gelir babamdan ablamı kurtarır Deniz,” dedim.<br />
Böyle der demez ablam üzerime saldırdı. Kaçtım. Kızgın kumların üzerinde bir kovalamaca başladı aramızda. Ardımızdan annem bağırıyordu ama onu kim duyacaktı ki. Ablam bir yakalarsa canıma okuyacaktı. Ondan kaçarken, güneşlenenler bize pis pis bakıyordu. Koşarken toz kaldırıyorduk. Çevreye saçtığımız kumlardan rahatsız oluyorlardı.<br />
Sonunda ablam beni kovalamaktan vazgeçti. Annemin yanına döndü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111926" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-11.png" alt="" width="608" height="424" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-11.png 608w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-11-300x209.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-11-284x198.png 284w" sizes="auto, (max-width: 608px) 100vw, 608px" /></p>
<p>Kendime yakın bulduğum birinin şemsiyesinin altına sığındım. Ablam annemle konuşurken, ben de şemsiyesine sığındığım kişiyle sohbete başladım.<br />
Güzel insanlardı. Ablamın dışında herkes hoştu. Tabii, evde onun ortakçısıydım. Benden üç yaş küçük kardeşime olan bir şey yoktu. Onunla dalaşıp uğraşmıyordu. Sıkıntısı benimleydi. Doğrusunu söylemek gerekirse, benim de onunla…<br />
Ablam uzaktan işaret etti.<br />
“Sakın buraya gelme!” dedi dişlerini sıkarak.<br />
Sırtına güneş yağı sürerken, aklıma geleni uygulamaya karar verdim. Koşarak, ablamın yakınına kadar gittim. Sırtına bir avuç kum serptim. Ne olduğunu anlayamadı.<br />
“Anne, bak şu kızına! Görüyor musun bana ne yaptı?” diye bağırdı.<br />
Hızla uzaklaştım oradan. Bana atmak için çevresinde bir şeyler arandı ablam. Bereket bulamadı. Taş ve benzeri şeylerden arındırılmıştı plaj.<br />
Kıyıda biraz daha durduktan sonra pansiyona dönerken tenim kavruluyordu âdeta.<br />
Pansiyonun kapısında işletmeci kadın, kocaman gövdesiyle karşıladı bizi. Anneme dönerek, “Kocan telefon etti kız,” dedi. “Hafta sonu gelecekmiş. ‘İstediği bir şey varsa telefon etsin’ diye not bıraktı.”<br />
“Sağ ol!” deyip geçiştirdi annem.<br />
Kadın bırakmadı.<br />
“Çay demledim. Gelin oturun,” dedi. “Hem konuşur, hem içeriz. Bakın, ben herkese bunu önermem.”<br />
Ablam annemi çekiştiriyordu.<br />
“Hadi anne, boş ver çayı. Eve çıkalım. Duş alalım,” dedi.<br />
Bunu duyan kadın, ablama çıkıştı:<br />
“Sen karışma bakayım cadı şey! Büyükler dururken küçüklere söz düşmez! Gel kızım sen, otur şuraya. İki kadın karşılıklı söyleşelim,” dedi.<br />
Kadın ne de güzel paylamıştı ablamı. Ablamın yüzü kapkara oldu.<br />
Kıkırdayarak güldüm.<br />
“Sen gül bakalım,” dedi ablam. “Ben sana yukarıda soracağım!”<br />
“Balkonda seni bekliyor,” dedim gülerek.<br />
“Suçların ağırlaşmaya başladı,” dedi kızararak. “Hepsini biriktiriyorum.”<br />
Omuz silktim. Annemin arkasına gizlendim. Hiç beklemeden gelebilecek bir tokattan sakınmak zorundaydım. Annem kadının yanına oturdu, ablam anahtarı alıp yukarı çıktı.<br />
“Ne kadar tatlı kızların var senin!” dedi kadın.<br />
Annemde Mono Lisa gibi bir görüntü, yarı gülen, yarı ağlayan bir halde, “Onu bir ben biliyorum anacım,” dedi boynunu büküp. “Bununla ablası bir uğraşıyorlar ki, sorma. Valla bunların uğraşmalarından bıkkınlık geldi bana. Babaları böyle olduğunu bilse, canlarına okur.”<br />
Kadının uzattığı çay dolu bardağı aldı annem.<br />
“Ne uğraşıyorsun ablanla kız?” diyerek yüzüme baktı. Çok korktum kadının bakışından.<br />
“Yarın birbirinizden ayrılıp gideceksiniz,” diye sürdürdü. “Birer koca bulacaksınız kendinize. O zaman anlarsınız birbirinizin değerini.”<br />
Kızardım. ‘Koca’ sözcüğü beni utandırmıştı.<br />
Kara kuru adam bahçe kapısında belirdi onlar konuşurken.<br />
“Çay içer misin Hayri?” diye sordu kadın.<br />
“Yo, içmem, alerji yapıyor,” diye karşılık verdi adam.<br />
“Çay alerji mi yapar şaşkın?” diyerek güldü kadın.<br />
Anneme dönüp, “Bu da tam Allahlık yahu!” dedi. “Kovarsın gitmez, gel dersin gelmez.”<br />
Adama baktı.<br />
“Hadi git, bahçedeki şu otları temizle o zaman,” dedi.<br />
Adam annemin yanındaki sandalyeye ilişti.<br />
“Yo, çay içeceğim,” dedi incecik bir sesle.<br />
“Kedi gibisin,” diye mırıldandı kadın.<br />
Anneme dönerek, “Nasıl bak, gördün işte,” dedi. “Gel çay iç diyorum, alerji yapıyor diyor. Git bahçeyi temizle diyorum, çay içeceğim, diyor. Sen olsan ne yaparsın?”<br />
Adama bir bardak çay koydu. Ama anlaşılan beni hiç önemsemiyordu. Çay içip içmeyeceğimi bile sormadı bana. Annemin omzuna dokundum.<br />
“Anne ben de çay içeceğim,” dedim.<br />
Kadın yüzüme baktı.<br />
“Ne diyorsun bacaksız?” dedi.<br />
Annem, “O da çay içmek istiyor,” deyince, “Vay, biz bu bücürü unuttuk yahu!” deyip bana da çay koydu.<br />
O çayı içemezdim ki. Ben çayıma hâlâ soğuk su ekliyordum.<br />
Annemi bir kez daha dürttüm.<br />
“Anne bu çay çok sıcak,” dedim. “Biraz soğuk su koysana.”<br />
Kadın atıldı:<br />
“Hay Allah seni kahretmesin kız!” dedi. “Soğuk çay mı içiyorsun sen hâlâ? Dana kadar olmuşsun.”<br />
Annemin boşluğunu eliyle dürttü.<br />
“Kız sen bunları iyi yetiştiremiyorsun,” dedi. “Biz bunların yaşındayken her işi yapardık. Sabahın köründe kalkar, yalınayak baş kabak, süt sağmaya giderdik. Sütü mandıraya bırakır, eve ekmek alır, çayı demlerdik. Bu maymunlar öyle rahat büyüyor ki, onlara imrenmiyorum desem yalan söylemiş olurum.”<br />
Annemin dizine vurdu eliyle.<br />
“Kız sen de hiç konuşmuyorsun,” dedi. “Dilini mi yuttun yoksa?”<br />
Annem bozulmuştu ama bir şey demedi. Kadının doğal hali buydu. Ağzına geleni söylüyordu. İçinden geldiği gibi davranıyordu.<br />
Kara kuru adam bir dikişte çayı içti. Yerinden kalktı.<br />
“Ben gideyim, bahçedeki otları temizleyeyim,” dedi.<br />
“Şimdi onu boş ver, git su doldur!” dedi kadın. “İçecek hiç suyumuz kalmadı.”<br />
“Yo, onu sonra&#8230; Şimdi bahçe,” dedi adam.<br />
“O zaman git bahçeyi temizle!” dedi kadın.<br />
Adam durdu, döndü olduğu yerde.<br />
“O zaman suyu doldurayım,” deyince, kadın öyle bir bağırdı ki, korkudan sıçradım.<br />
“Git, ne halin varsa gör! Allah cezanı versin senin! Ne söylesem tersini yapıyorsun! Git suyu doldur!”<br />
Adam, “Ben şu bahçedeki otları temizleyeyim,” dedi o zaman.<br />
Şaşkın şaşkın adama baktık.<br />
Kadın daha sonra oradan buradan konuşmasını sürdürdü. Annem ayrılmak için izin isteyince, “Çok kibar oluyor şu şehirli hanımlar, her şeylerinde bir soyluluk var,” dedi.<br />
Annemle basamakları çıkarken, arkamızdan bağırdı:<br />
“O büyük kızına göz kulak ol. Pek tekin ayakkabı değil. Başına buyruk olacak. Şimdi dizginleri eline almazsan sonra çok çekersin.”<br />
Annem yine sinirlenmişti kadına. Dalgınca basamakları çıkarken, basamağın birine takılıp tökezledi.<br />
Aslında ablam o kadar sorunlu biri değildi. Kendi halinde takılırdı genellikle. Bazen saatlerce odasına kapanırdı. Arayıp sormazsak onu orada unuturduk. Banyoda da uzun kalırdı. O zaman kapıyı tekmelerdim. Küveti suyla doldurur, içinde uyurdu. Uyumadığı zamanlarda da kulaklıklarını takar müzik dinlerdi. Tuvalet her gün olaydı evde. Önce giren sona kalanı kıvrandırırdı. İkimizin sürtüşmesi, çoğu kez küçük kardeşimi zor durumda bırakırdı.<br />
Annem bu duruma dayanamaz, bizi bir güzel fırçalardı.<br />
“Ayı kadar oldunuz, şuna acımıyorsunuz. Erken çıksanız tuvaletten olmaz mı? Her zaman böyle yapmak zorunda mısınız?”<br />
Tabii bizim umurumuzda bile değildi annemizden fırça yemek.<br />
Eve girdiğimiz zaman odaların sıcak olduğunu gördük. Birkaç yerden müzik sesi geliyordu. Ablam balkondaydı.<br />
“Ablam balkona çıkmış,” dedim anneme. “O genç de karşıda. Hiç utanmıyor kızın.”<br />
Annem dolduruşuma gelmişti.<br />
“Geç kız içeriye, utanmaz!” diye bağırdı.<br />
“Ne oldu anne? Kimseyi rahatsız etmeden oturuyorum,” dedi ablam.<br />
“Geç dedim sana. Elin adamının karşısında…” diye kekeledi annem.<br />
Ablam, “Yahu anne, biz buraya hapsolmaya mı geldik? Balkona çıkmayacak mıyız?” diye karşı çıkacak oldu ama annem hiç ona fırsat verir mi?<br />
“Karşılık verme, utanmaz!” diye bağırdı.<br />
Ablam kıpkırmızı bir yüzle girdi içeri. Bana baktı sert sert.<br />
“Sen iğneliyorsun annemi değil mi?” diye sesini yükseltti.<br />
İşte bizim pansiyonda ilk günler böyle geçti. Balkona çıkıyorduk. Genç adam hep aynı yerde oturuyor, sürekli bizim balkona bakıyordu.<br />
Annem mutfaktayken ya da başka bir işle meşgulken ablam bir solukta balkona çıkıyor, pozdan poza giriyor, olmadık duruşlarla genç adamın dikkatini çekmeye çalışıyordu. Genç adam yalnızca bakıyor, hiç tepki vermiyordu.<br />
Bir gün balkondan içeri girerken ablamın kendi kendine söylendiğini işittim.<br />
“Kör mü bu adam yahu? Neler yapıyorum, hiç karşılık vermiyor. Gülümsemiyor bile.”<br />
Sevinmiştim. Yanımdan geçerken, “Gülme şeytan! Sen de büyüyeceksin, seni de göreceğiz,” dedi.<br />
“Ne göreceksin? Ben beş saniyede onunla arkadaş olurum. Bende akıl, yürek, hepsi var kızım,” dedim.<br />
Yanımdan uzaklaşırken, “Ne yani, bende akıl yok mu bücür?” dedi. “Sen bu çirkinliğinle kendine arkadaş bile bulamazsın.”<br />
* * *<br />
Ertesi gün karşı pansiyona gittim. O genci yakından görmek, tanışmak istiyordum.<br />
Odanın zilini çaldığımda karşımda bir oda hizmetçisi duruyordu.<br />
“Buyur, ne istiyorsun?” diye sordu.<br />
“Odanın sahibiyle görüşeceğim,” dedim.<br />
Yüreğim pır pır ediyordu.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Kadın arkasını dönüp salonda oturan gence, “Bir kız çocuğu seninle görüşmek istiyor,” dedi.<br />
“Gelsin, görüşelim,” diye karşılık geldi içeriden.<br />
İçeri girdim. Güzel döşenmiş bir odaydı. Kadın oturmam için yer gösterdi. Çekinerek oturdum. Bir ara genç adamla göz göze geldik.<br />
“Evet, beni neden görmek istiyorsun?” diye sordu.<br />
“Ben karşı pansiyonda kalıyorum. Sizi birkaç kez balkonda gördüm. Tanışmak istedim,” diye konuştum.<br />
“Tanışmak mı?” diye mırıldandı.<br />
Sustu. Sanki çevresinde kimseyi görmek istemez bir hali vardı.<br />
“İyi ama benimle tanışsan ne olacak? Sen küçük bir kızsın. Ben doğuştan görmeyen yalnız bir adamım,” dedi.<br />
“İyi işte ya&#8230; Benimle arkadaş olabilirsin,” dedim. “Bunun ne zararı var?”<br />
Gülümsedi genç adam.<br />
“Şimdiye kadar birçok arkadaşım oldu ama bir küçük kızla ilk kez arkadaşlık yapacağım,” diye konuştu.<br />
Gözlerimin içine baktı ya da bana öyle geldi. Genç adamın gözlerine baktığınız zaman, onun görmediğini anlamak gerçekten olanaksızdı. Uzun uzun konuştuk. Hizmetçi bize soğuk içecek getirmek için çıktı. Genç adama ablamdan söz ettim. Ha, bu arada genç adamın adı Selim’di. Biz konuşurken, mutfaktan bir şangırtı koptu.<br />
Genç adam hiç istifini bozmadı.<br />
“Çok sakardır bizim hizmetçi,” dedi. “Sanırım yine bir şeyler kırdı.”<br />
“Olsun, zararı yok,” dedim. “Nasıl olsa kırılanlar benim değil, sen düşün!”<br />
Gülüştük.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111927" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-12.png" alt="" width="600" height="815" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-12.png 600w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-12-221x300.png 221w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-12-146x198.png 146w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Biraz sonra hizmetçi kadın, elinde tepsi, üstünde iki kola bardağı ve buzla girdi içeri.<br />
Fakat o da ne? Tam eşikten geçerken ayağı takıldı. Elindeki tepsiyle birlikte salonun ortasına yuvarlandı. Yardım etmek için yerimden kalktım.<br />
“Ne oluyor yine Remziye teyze?” diye sordu Selim.<br />
“Yok bir şey, ayağım takıldı,” diye karşılık verdi hizmetçi kadın.<br />
“Günde on kez takılıyorsun o eşiğe,” dedi Selim. “Ben görmüyorum ama sen benden daha da betersin.”<br />
İçimden ne üzülmek geliyordu, ne de sevinmek…<br />
Yerde bardaklar ve kola lekeleri vardı. Kadın elinde bez parçasıyla ortalığı silerken, ben Selim’den, ablama balkondan el sallaması için söz aldım.<br />
Her gün gelebileceğimi söyleyerek beni uğurladı.<br />
* * *<br />
Akşamüzeri balkona çıktık. En küçüğümüz İlyas, uyuyordu. Selim de biraz sonra balkona çıktı. El sallamaya başladı. Annem ve ablam şaşkınlık içindeydi.<br />
“Bize el sallıyor bu adam, şaşırmış galiba!” dedi annem.<br />
“Valla bize sallıyor,” dedi ablam. “Biz de ona sallayalım.”<br />
“Delirdin mi kız sen?” diye konuştu annem. “Elin adamına el sallanır mı? Allah Allah!”<br />
“Gelin, içeri geçelim,” dedi annem. “Ne sandı bu adam bizi? İnsanlarda hiç utanma yok.”<br />
İçeri geçtik. Ablam perdeyi aralayıp baktı. Selim el sallamayı sürdürüyordu. Ablam kızarak perdeyi örttü. Şaşkınlığını gizlemeye çalışıyordu.<br />
Selim her balkona çıkışında bizim balkona el sallayacağına söz vermişti. Tabii sözünde durdu. “Beni sevdiği için dediğimi yapıyor,” diye düşünüyordum.<br />
* * *<br />
Ertesi gün sahilden eve doğru geliyorduk. Annem, Selim’in balkonda oturduğunu gördü.<br />
“Bizim deli yine balkonda,” dedi. “Aaa, el sallıyor bizim balkona. Kim var ayol bizim balkonda?”<br />
Ablam yanımızdaydı. Annem dönüp bir ablama baktı, bir de bana.<br />
“Kime el sallıyor bu adam?” diye sordu heyecanla.<br />
“Bizim balkonda olduğumuzu sanıyor herhalde,” diye geçirdim içimden.<br />
Bizi pansiyoncu teyze karşıladı.<br />
“Şu bizim oğlan kafayı iyice bozdu,” dedi bize dönerek. “Bakın, sizin balkona el sallıyor yine. Balkonda kimse yok ki&#8230; Birilerini mi görüyor orada?”<br />
“Geçen gün oturuyoruz, bize el salladı. Hep yapar mı bunu?” dedi annem.<br />
Pansiyoncu teyze dudaklarını büzdü.<br />
“Yoo, eskiden oturur, sizin balkonu seyrederdi öylece,” dedi. “Bu el sallama işi yeni başladı.”<br />
Sanırım Selim’in görme engelli olduğunu bilmiyordu.<br />
Aslında o günden sonra Selim’le iyi arkadaş olduk. Sık sık görüşmeye başladık. O yine her balkona çıktığında el sallamayı sürdürdü. Balkonda olalım ya da olmayalım, bir şey değişmiyordu. O, balkona çıkar çıkmaz el sallamaya başlıyordu.<br />
Bir gün akşamüzeri Selim’in yanına gittim. Annem ve ablam yanlarından ayrıldığımın farkına bile varmamıştı.<br />
Beni Selim’in yanında görünce gözleri pörtlek pörtlek oldu ikisinin de. Ağızları bir karış açık bakakaldılar.<br />
Ablam iri gözlerle bakıyordu bana. Kendisine kur yaptığı genç, benim yakın arkadaşım olmuştu. Çocuk kalbimle onu kuşatmıştım. Ablam ise hâlâ, iki balkon arasını aşamamıştı.<br />
* * *<br />
Tatil dönüşü ablam çok değişmişti. Artık benimle uğraşmıyordu.<br />
Evimizin balkonunda otururken, karşıdaki evlerin balkonlarına bakıyorduk. Karşımızdaki binanın dördüncü katında, kıvırcık saçlı, yakışıklı bir adam bize el sallıyordu.<br />
“Şuraya bak kız, biri bize el sallıyor,” dedi ablam.<br />
Gösterdiği yere baktım.<br />
“Sana öyle geliyor,” dedim. Gösterdiği balkonda kimse yokmuş gibi davrandım.<br />
“Düş görmeye başladın abla,” dedim. “Kimse yok ki o balkonda.”<br />
“Sen öyle san. Bak, yine el sallıyor,” dedi heyecanla. “Görmüyor musun?”<br />
“Yoo, görmüyorum,” diye karşılık verdim. “Benimle dalga geçme abla. Kimse yok orada.”<br />
Ablam delirecek gibiydi.<br />
“İşte baksana yahu, el sallıyor,” dedi yine.<br />
“Hayal görmeye başladın,” dedim. “Aşkının bu denli büyük olduğunu bilmiyordum.”<br />
“Bak bozuşacağız yine,” dedi ablam. “Eğer sen de şu el sallayanı görmüyorsan, ben ne olayım! Beni delirtmeye çalışıyorsun değil mi?”<br />
“Haklısın abla, birisi el sallıyor ama bize değil,” dedim. “Bak, yoldan geçen arkadaşı gördü onu. Ona el sallıyormuş, bize değil.”<br />
Ablam yola eğilip baktı. Haklıydım. El salladığı kişi, yoldan o anda geçen bir arkadaşıydı.<br />
Balkondan aşağıya bakan genç adama dikkatlice baktım. Selim’e ne kadar da çok benziyordu.<br />
Ablama dönüp, “Abla, hani o pansiyonda kalan genç vardı ya,” dedim. “Onun gözleri doğuştan görmüyordu.”<br />
“Yaa&#8230;” dedi ablam. Donup kalmıştı.<br />
Şimdi karşımızdaki balkona daha dikkatli baktım. O, Selim’in ta kendisiydi.<br />
Ablamı orada bırakıp aşağı indim. Karşı apartmana geçtim. Dördüncü katın ziline bastım. Dış kapıyı açtılar. Merdivenleri tırmandım. Kapı açıktı. Karşımda Selim duruyordu.<br />
“Ne var küçük hanım? Birine mi baktın?” diye sordu.<br />
Şöyle bir süzdüm onu göz ucuyla.<br />
“Sen Selim değil misin?” diye sordum.<br />
“Selim mi dedin?” diye kekeledi. “Dur bakalım! Sen Selim’i nereden tanıyorsun?”<br />
“Geçen yaz bizim kaldığımız pansiyonun karşısında kalıyordu,” dedim. “Onunla orada tanıştık.”<br />
Genç adam gözlerimin içine bakıyordu.<br />
“O benim ikiz kardeşim,” dedi. “On senedir onu arıyoruz. Birbirimizi kaybettik.”<br />
“Onu ben bulabilirim,” diye karşılık verdim. Geçen yaz kaldığı yeri tarif ettim.<br />
“Elimle koymuş gibi bulurum,” dedi gülümseyerek.<br />
Aradan iki gün geçti. Selim’in ikiz kardeşini gördüm. Yanına yaklaştım.<br />
“Ne oldu? Selim’i bulabildin mi?” diye sordum.<br />
Başını sağa sola salladı. Dudaklarını büzdü.<br />
“Pansiyoncu kadını buldum,” diye yanıt verdi. “Selim bir ay önce ayrılmış pansiyondan. Nereye gittiğini de bilmiyorlar.”<br />
O böyle söyleyince, ben de yıkıldım. Çok üzülmüştüm. Birbirimizden ayrıldık. Hızlı adımlarla evine gitti, ben de evimize doğru yürüdüm.<br />
Biraz sonra ablam, balkondan bana sesleniyordu.<br />
“Koş çabuk gel, sana telefon var!”<br />
Bir koşuda eve çıktım. Telefonu elime aldığımda karşıdaki sesi hemen tanıdım. Bu, Selim’di.<br />
“Neredesin?” diye bağırdım.<br />
“İstanbul’dayım,” dedi kibarca.<br />
“İkiz kardeşin seni arıyor, biraz önce görüştük onunla,” dedim.<br />
“Biliyorum ama şimdi onunla görüşmek istemiyorum,” dedi. “Sen bu işe karışma, sonra üzülürsün.”<br />
“İyi ama neden?” diye sızlandım.<br />
“Boş ver, bu benim sorunum,” diye yanıt verdi. “Sen iyi misin? Ablan nasıl?”<br />
“Herkes iyi,” dedim.<br />
Telefonda konuşurken, gözüm karşı apartmandaydı. Güya Selim’in ikiz kardeşinin oturduğu daireye kaydı gözüm. Elinde telefon, bizim eve bakarak konuşuyordu.<br />
“Sesin iyi geliyor, yakın bir yerden arıyor gibisin,” dedim.<br />
“Bu oyunu daha fazla sürdüremeyeceğim, hemen yakınındayım,” dedi ince bir sesle. Sesinde bir pişmanlık vardı sanki. Titriyordu.<br />
“Yıllardır sizin karşınızdaki apartmanda oturuyoruz. Sizi tanıyordum. Pansiyonda görünce aklıma bu oyun geldi. Görme engelli biri gibi davranmak geçti içimden. Zamanla da bunu iyice benimsedim. Siz beni tanımıyordunuz, yuttururum diyerek başladım. Bu arada sen de oldukça yardımcı oldun bana. Rolümü iyi oynadım mı? Ya ikiz kardeş numarası?”<br />
Çok bozulmuştum. Sesim titreyerek konuştum:<br />
“Demek sen Selim’sin,” dedim. “Alacağın olsun senin!”<br />
Hepsi bir oyundu ha! Doğuştan görmeme masalı hepimizi inandırmıştı. Selim en az bizim kadar sağlıklıydı. Hem de bizim karşımızdaki evde oturuyordu. O güne kadar onu fark etmemekle asıl görme engelliler biz miydik?<br />
Telefonu kapattıktan sonra balkona çıktım.<br />
Karşı balkona baktım. Selim bana el sallıyordu. Olanları yeniden anlamaya çalışarak ben de ona el salladım.<br />
Ablam yanımdaydı. O da olan bitenden bir şey anlamamıştı.<br />
Ablamı dürttüm.<br />
“Bak, Selim o işte!” dedim. “Görme engelli değilmiş. Sapasağlammış. Hepimizi kandırmış.”<br />
Selim’e kızmam mı gerektiğini, yoksa olanlara sevinmem mi gerektiğini hâlâ çözebilmiş değilim. Aslında dünyada hiçbir şey beni bu denli sevindiremezdi. Onun gözleri görüyordu ya&#8230; En azından aynı dünyayı seyrediyorduk. Bu bana yeterdi doğrusu.<br />
* * *<br />
Selim birkaç ay sonra ailesini de yanına alarak ablamı istedi. Zaman içinde arkadaşlıkları epeyce ilerlemişti demek ki. Babam da verdi. Ablam sevinçten havalara uçuyordu. Kendi aramızda nişan yaptık. Nişanda, “Şakası bile hoş değil,” dedim Selim’e.<br />
“Haklısın, insan farklı bir kimliğe bürünüyor,” diye karşılık verdi. “Bu oyunu oynamasaydım, sizi nasıl tanıyacaktım?”<br />
Heyecanla sarıldım Selim’e.<br />
“Görmene en çok ben seviniyorum,” dedim.<br />
Ablam bizi izliyordu.<br />
Yanımıza geldi. Üçümüz birlikte balkona çıktık. Selim’e döndüm.<br />
“Biz balkonda değilken neden el sallamayı sürdürdün? Çok merak ettim,” diye sordum.<br />
Güldü.<br />
“Oynadığım oyun daha gerçekçi olsun diye,” dedi.<br />
Ardından ekledi:<br />
“Hem sen bana ‘bize el salla’ demedin ki, ‘bizim balkona el salla’ dedin. Ben de sizin balkona el salladım. Siz orada olun veya olmayın.”<br />
Selim’in bu söylediğine katıla katıla güldük.</p>
<h1>Köyümde Nüfus Sayımı</h1>
<p>Köyümüzde nüfus sayımı yapılacağını duyup benim kadar sevinen olmamıştır. Dışarıdan birileri gelecek köyümüze&#8230; Devlet adamları&#8230; Her ne kadar bizim köyde bir imam varsa da, o da tıpkı bizim gibi. Bizimle yaşaya yaşaya bize benzemiş.<br />
Köyüme devlet geldiği zaman, muhtar, azalar, tüm köylü ne yapacağını bilemiyor. Hele jandarma komutanı akşam devriyeleriyle köyümüzü ziyarete gelsin, gençler evlerine kaçıyor.<br />
Bir gün maliyeciler para toplamaya gelmişti. Karanlıkta arabayı seçemeyen gençler jandarma komutanı geliyor sanarak kaçmıştı. Ama aracın maliyeya ait olduğunu öğrenince yine geri gelmişlerdi.<br />
* * *<br />
O sabah ezan okunurken uyandım. Bir daha uyumam olası değildi, çünkü sayım vardı. Gelecek memurları merak ediyordum.<br />
İki memur göndermişlerdi köyümüze. Memurlar köyün üst başında araçlarından indiğinde yanlarına koştum. Sanki başka gezegenden gelip köyümüzü ziyaret eden iki uzaylıydılar. Ellerinde defterler ve kâğıtlarla önce köyü bir süzdüler.<br />
Diplerinde bittim. Yanlarına sokulup onları seyrettim. Gözlerinin içine bakıyordum.<br />
“Muhtarın evi neresi?” diye sordu biri.<br />
Yeşil boyalı evi gösterdim.<br />
“Sağ ol,” dedi incecik bir sesle.<br />
Yürümeye başladılar. Onları izledim. Aramızdaki uzaklığı hep korudum. Onlar durunca durdum. Yürümeye başladıklarında yürüdüm. Evin önüne geldiklerinde sağa sola bakındılar. Nasıl sesleneceklerini bilemediler. Bir anlık bir kaygı içinde, bana bakarak, “Burası mı?” diye sordular.<br />
Başımı salladım.<br />
“Muhtar! Muhtar!” diye ünlediler.<br />
Muhtar amca kapıyı açtı, çıktı. Kapı önünde konuştular. Ben de yanı başlarında onları seyrettim. Muhtar el kol işaretleriyle yolu gösterdi. İlk numaradan saymaya başlayacaklardı.<br />
Oradan ayrıldılar. Ben de arkalarına takıldım.<br />
Köyü bir baştan bir başa geçtiler. Ben de onlarla birlikte geçtim. Adım adım izledim onları. İzlerken soluğumu tutuyordum çoğu kez, rahatsız olmasınlar diye.<br />
Onlar evlerde yaşayanları yazarken, ben kapının önünde bekliyordum. Bu, ta hava kararana değin sürdü. Yemeden içmeden çalıştılar. Sokaklarda, çamurlara bata çıka yürüdüler. Ben de hep onları izledim.<br />
Sonunda hava karardı. Herkes evine çekildi. Sobalar yakılınca, bacalardan dumanlar tütmeye başladı. Yoğun bir duman kapladı evlerin avlularını. Göz gözü görmüyordu.<br />
İnatla onların peşini bırakmadım. Yakından izlemeyi sürdürdüm.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111928" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-13.png" alt="" width="595" height="410" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-13.png 595w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-13-300x207.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-13-287x198.png 287w" sizes="auto, (max-width: 595px) 100vw, 595px" /></p>
<p>Onlar karanlıkta işlerini yaparken, ben de hava soğuk olmasına rağmen avluda onları bekledim. Bir yandan da dumandan yaşaran gözlerimi silip durdum. Her saniye onları izlememe rağmen işlerini bitirip gitmelerini hiç istemedim.<br />
Duman öylesine yoğundu ki, memurlar da durumdan şikâyet etmeye başladı.<br />
“Gözlerim yanıyor,” dedi biri.<br />
“Benim de…” dedi diğeri.<br />
“Böyle giderse gece yarısına değin bitmez bu iş,” dedi biri.<br />
Yanı başlarına dikilmiş, ne konuşuyorlar diye ağızlarının içine bakıyordum.<br />
Hava ayazdı. Hem titriyorlardı soğuktan, hem de duman sarmıştı her yanı. Bir de olabildiğince karanlık bastırmıştı.<br />
Durmadan ev ev yazıyorlar, sanki onlar yazdıkça bizim köy daha da çoğalıyordu. Bir türlü bitiremediler.<br />
Sonunda memurlardan biri benim farkıma vardı.<br />
“Yahu bu çocuk sabahın köründen beri peşimizden hiç ayrılmadı. Nereye gitsek arkamızdan geliyor,” dedi.<br />
“Hastadır belki, boş ver,” dedi diğeri.<br />
Sonra bana döndü.<br />
“Yavrum, senin evin yok mu?” diye sordu. “Neden arkamızdan geliyorsun?”<br />
“Bak, yanıt vermiyor sana, belki de dilsizdir. Boşuna uğraşma!” diye söylendi diğeri.<br />
Ne dediklerini anladım. ‘Artık peşimizi bırak, evine git’ demeye getiriyorlardı. Şimdi nasıl diyeceğim ‘ben sizi çok sevdim, sizin gibi birileri köyüme bir daha kim bilir ne zaman gelir’ diye?<br />
Nereden bilecekler bu duyguyu? Hep aynı yüzleri görmenin, aynı yerde, aynı insanlarla yaşamanın ne olduğunu? Onlara nasıl, ‘siz bana başka bir dünyadan gibi geliyorsunuz, başka bir ırk, başka bir yaratık gibi’ diyeceğim?<br />
Tabii bir şey demedim.<br />
“Annen baban var mı?” diye sordu biri.<br />
Başımı salladım.<br />
“Konuşamıyor musun?” dedi sonra.<br />
Yine başımı salladım.<br />
Konuşabiliyor muydum? Ağzım dilim tutulmuş gibiydi, boğazım kurumuştu.<br />
Beni fark etmiş, işlerini bırakıp benimle konuşmaya başlamışlardı. Ne büyük bir mutluluktu bu benim için. Ama ben onlarla konuşamıyordum. Konuşmayı bırakın, sordukları sorulara bile yanıt veremiyordum.<br />
Sonunda hiçbir şey olmamış gibi işlerine devam ettiler.<br />
Beni fark etmişlerdi ya, daha ne olsun?<br />
Ben yine onları izlemeye devam ettim. Diplerinden ayrılmıyordum. Bazen dönüp bakıyordu biri, yanlarında durduğumu görünce, “Zavallı çocuk hâlâ peşimizde!” deyip başını sallıyordu.<br />
Bir ara sokakları karıştırdılar.<br />
Köy evlerinin kapı numaralarını köyün imamı vermişti. Bunu öyle bir beceriyle yapmıştı ki, hayran olmamak mümkün değildi. Evin birinin kapı numarası köyün alt başında, onu izleyen numara üst başında… Gel git, git gel, yol bitmiyordu. Yol bitmeyince karanlıkta sayım da bitmiyordu. İş uzadıkça uzuyordu. Muhtar söylemişti numaraları imamın verdiğini, “Sıkışırsanız ona sorun,” demişti.<br />
Memurlardan biri bana dönüp, “İmamın evi neresi?” diye sordu.<br />
Elimle gösterdim. Oraya doğru yürüdüler.<br />
Biraz sonra imam da onlarla birlikteydi. Önlerine düşmüş, onlara numaraları gösteriyordu.<br />
Ayaz iyice çoğalmıştı. Soğuk donduruyordu insanı. Sokaklar hep çamurdu. Ama yine de onları izlemeyi sürdürdüm.<br />
Köyümüzün üst başından silah atılmaya başladı. Silah sesleri çoğalıyordu her saniye. Sonra diğer köylerden silah sesleri gelmeye başladı. Takır takır yağıyordu mermiler. Bir bizimkiler sayıyordu havaya, bir karşı köydekiler… Ortalık silah sesiyle inliyordu.<br />
Memurların korktuğunu o zaman gördüm.<br />
“Hadi işi bitirip kaçalım, yoksa Niyazi olacağız,” dedi biri.<br />
“Amma da silah patlatıyorlar yahu, bir terslik olsa, Allah’ın dağında kalacağız,” dedi diğeri.<br />
Niyazi olmayı sonradan öğrendim. Allah’ın dağı da bizim burası oluyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111929" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-14.png" alt="" width="593" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-14.png 593w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-14-218x300.png 218w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/annem-cildirdi-14-144x198.png 144w" sizes="auto, (max-width: 593px) 100vw, 593px" /></p>
<p>Onları gözümde büyütmüştüm. Korkakları hiç sevmem.<br />
Bizim köydekiler, bilgisizdi. Silahlarıyla oynamayı severlerdi. Aşka gelip havaya sayıyorlardı mermileri. Zaten ne yaptıklarını da bilmiyorlardı.<br />
Ama siz memursunuz. Geldiğinizde size saygı duyuyoruz. Neden korkuyorsunuz?<br />
Ben korkakları hiç sevmem.<br />
Hemen ayrıldım yanlarından. Memurlardan biri fark etti.<br />
“Hey, bizim küçük yoldaşımız gidiyor sonunda,” dedi.<br />
“Gidiyor mu? Neden? Daha işimiz bitmedi ki,” diye karşılık verdi diğer memur.<br />
“Onu çocuğa sor. Sabahtan beri bizi izlemekten sıkılmış olmalı.”<br />
Siz öyle sanın! Ben sizi soğuk, ayaz, açlık demem, sabaha değin izlerim. Ama korkakları asla!<br />
Evimizin yoluna girdiğimde içimde bir sıkıntı vardı.<br />
Yıllardır sürüp gelen heyecan kaybolmuş, kendimi birkaç yaş büyümüş hissediyordum.<br />
Hiç ummadığım dağlara karlar yağmıştı. Eve girerken dışarıda ayaz vardı. Hava soğuktu. Ama üşüdüğümü yeni yeni fark ediyordum.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/annem-cildirdi/">Annem Çıldırdı</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/annem-cildirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anka’nın Kanatları-Karamits’in Tutsakları (3. Kitap)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-karamitsin-tutsaklari-3-kitap/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-karamitsin-tutsaklari-3-kitap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2017 07:14:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=111898</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-605-356-183-5 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: Ayşe YAMAÇ Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. Anka’nın Kanatları-Karamits’in Tutsakları Beyaz değil, masmavi bir buz kütlesi üzerinde durmadan kayıyordu. Güneşten gözleri kamaşmış, havanın soğukluğundan değil de susuzluktan çatlamıştı dudakları. Kaydığı buz kütlesinin altından kulağına su şırıltıları geliyordu ama ne kaymasını durdurabiliyor [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-karamitsin-tutsaklari-3-kitap/">Anka’nın Kanatları-Karamits’in Tutsakları (3. Kitap)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-605-356-183-5</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar: </strong>Ayşe YAMAÇ</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>Anka’nın Kanatları-Karamits’in Tutsakları</h1>
<p>Beyaz değil, masmavi bir buz kütlesi üzerinde durmadan kayıyordu. Güneşten gözleri kamaşmış, havanın soğukluğundan değil de susuzluktan çatlamıştı dudakları. Kaydığı buz kütlesinin altından kulağına su şırıltıları geliyordu ama ne kaymasını durdurabiliyor ne de suya ulaşabiliyordu.<br />
–Bu buz kütlesinin bir parçası olarak sonlanacak yaşamım sanırım, diye mırıldandı.<br />
Sesi ve bedeni, önünde beliriveren kayaya çarptı. Kulaklarında uğuldayan kendi sesinin yankısıydı. Kısa bir süre sonra kendinden geçti.<br />
Garip bir su kütlesinde gözlerini açtığında sıcaktan haşlanmak üzereydi. Derin bir nefes alıp içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını düşünüyordu ki suyun birden donma noktasına geldiğini duyumsayıp titredi. Hemen sonra yeniden kaynar olan ve soğuk sıcak döngüsü sürekli olan su kütlesinden çıkmak bir yana kımıldayamıyordu bile.<br />
Kimin ya da kimlerin eline düştüğünü bilmiyordu ama iyi niyetli canlılar olmadığı belliydi. Çevrede görünen kimse de yoktu. Her yer buz mavisiydi, tavandaki sivri buz sarkıtları bile.<br />
Mavi buzdan bir mağara burası ama içinde bulunduğum deniz, göl ya da havuz irisi su kütlesi, insan eliyle oluşturulmuş gibi. Suyun değişen ısısının dışında bedenime dokunan bir çıkıntı yok, diye düşündü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111899" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-1.png" alt="" width="632" height="789" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-1.png 632w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-1-240x300.png 240w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-1-159x198.png 159w" sizes="auto, (max-width: 632px) 100vw, 632px" /></p>
<p>Gözleri yanıyor, kısa aralıkla sarkıt ve dikitlere bakıp yeniden kapanıyordu. Nasıl düşmüştü buraya? O yalnızca kayak yapmak istemişti, hem de pistin dışına çıkmadan.<br />
Beş arkadaşıyla Güneş sistemi, gezegenler, kara deliklerle ilgili bir araştırmaya katılmış, başka gezegenlerde yaşam olasılığı ve suyun bulunabileceğiyle ilgili çalışmalarıyla büyük ödülü kazanmak istemişlerdi. Ödülse arkadaşlarıyla bir haftalık Uludağ tatiliydi ama henüz ne araştırmaları tamamlanmış ne de ödülü kazanmışlardı.<br />
En son anımsadığı, Saklıkent’te babasıyla dağdan aşağıya kayarken gözlerini mavi bir ışığın aldığı, sonra da mavi bir buz kütlesinin üstünde tek başına kaymaya başladığıydı.<br />
Gözleriyle bedenini taradı; üzerinde kayak giysileri, başında da kaskı vardı. Kendisine gerçek gelen tek görüntü de buydu zaten.<br />
Bütün gücünü sesine vererek bağırmaya çalıştı ama su kütlesinin üstünde hava kabarcıkları oluşturmanın dışında bir işe yaramadı çabası. Sonra kabarcıklar çoğaldı, çoğaldı; ağzından, burnundan içeri dolduktan hemen sonra belleğinde, daha önce duymadığı garip sözcüklere dönüştü:<br />
–Ceres, Sermes, Kermes, Cücenus, Kaymatlos, Karamits…<br />
Bunlar da ne demek acaba, bana ne söylemek istiyorlar, diye düşündü. Mademki düşüncelerine giriyorlar, aklından geçen soruları da okuyup yanıt verebilirlerdi.<br />
Baloncuklar iki üç sözcüğü yineleyip durmaya başladı sonra:<br />
–Serez, Ceres, Karamits, Serez, Karamits, Serez, Karamits…<br />
Belleğini biraz zorlayınca “Serez” sözcüğünün pek de yabancı olmadığını anladı. Araştırmaları sırasında yeni bulunan bir cüce gezegene bu adın verildiğini öğrenmiş hatta orada su kütlesi bulunabileceğiyle ilgili düşüncelerle heyecanlanıp araştırmaya da koyulmuştu ama araştırmanın henüz başında sayılırdı.<br />
Yoksa… Yoksa Serez’de miyim, diye düşündü ama bunu aklından hemen uzaklaştırmak istedi. Böylesine olanaksız bir düşünce, ancak benim gibi bir hayalperestin aklına gelir zaten. Saklıkent neresi, Serez neresi? Uçup da düştüm desem Antalya’ya düşerim hem, dünyanın başka bir ülkesine bile değil! Kaldı ki bir cüce gezegene gitmek… Sanki ışınlanmanın olabileceği bir zamandayız da… Yok yok, ben akıllanmayacağım anlaşılan! Geçmiş zamanlara gitmek neyse de geleceğe gitmek, hem de bir başka gezegene! Bu kadarını Anka bile beceremez!<br />
–Serez, Simurg, Karamits, Serez, Simurg, Karamits…<br />
–Tamam, Simurg’u anladım, Anka’nın bir başka adı, Serez de cüce gezegen olsun ama Karamits ne?<br />
–Simurg, Karamits, Karamits, Karamits…<br />
–Delireceğim ya! Biri burada ne aradığımı ve Karamits’in ne olduğunu açıklasın bana!<br />
Ağzından çıkan kabarcıklar suyun üstünde yayılıyor, sonra da sabun köpüğü gibi yükselip tavandan sarkan buz kütlelerine yapışıp kalıyordu.<br />
–Çok garip hatta garip ötesi! Bu anı daha önce yaşamış gibiyim ama ne zaman ve nasıl? Neden beynim durmuş gibi? Neden bana tanıdık gelen bu olayları, sözcükleri çözemiyorum? Bu nasıl bir bilmece? Üstelik bir donup bir haşlanmaktan beynim pelteye döndü.<br />
Bir anda su ılıklaştı. Biraz bekledi yine değişecek mi suyun sıcaklığı diye ama değişmeyince, Demek ki düşüncelerimi okuyorlar, diye düşündü.<br />
–Simurg, Karamits, Simurg, Karamits…<br />
–Yine aynı sözcükler… Ne demek istediğinizi açıkça anlatsanız da ben de ne yapacağımı düşünebilsem!<br />
Ağlamak istiyor ama onu bile yapamıyordu. Ağzından kabarcıklar halinde düşüncelerini çıkarmanın dışında kımıldayamıyordu bile.<br />
–Anladım, beni tutsak ettiniz de bir de nedenini anlayabilsem!<br />
–Karamits, Karamits….<br />
Sözcüğü hecelemeye, bir anlam bulmaya çalışıyordu durmadan:<br />
–Ka-ra-mits… Kara-mits… Kara… Bir kara delikten mi söz ediyorlar yoksa mitolojinin karanlık bir döneminden mi? Karanlık çağın bir efsanesi de olabilir, kötülüklerin nedeni olan bir kara kralın adı da. Ama ne, ne?<br />
Suyun birden aşırı ısınmaya başlamasıyla çığlık atmak istedi ama yoğun bir kabarcık ordusu tarafından çevreleniverdi yine.<br />
–Ah, Anka! Neredeysen bul beni!<br />
Düşüncelerinin kara kabarcıklara dönüşüp sarkıtlara yapışmasıyla kötü olaylar zincirinin bir parçası olduğu, Anka’nın da bu zincirin bir halkasına tutsak olabileceği geldi aklına. Suyun yeniden buz gibi olmasıyla dişlerinin takırtısı başlamış, hemen sonra da kendinden geçmişti yine.<br />
Gizemli olaylar, o bilimsel araştırmayla başlamıştı aslında ama Zeynep inanmak istememişti. “Geceleri kendimi kara deliklerin içinde buluyorum,” diyen Utku’ya kahkahalarla gülmüş, “Beni de götür, çok merak ediyorum!” diye de eklemişti.<br />
–Şaka yapmıyorum Zeynep! Kâbus gibi uykularım.<br />
Onun sözlerini şaşkınlıkla dinleyen Fuat da benzer sözler söylemişti:<br />
–Al benden de o kadar! Geceleri gezegenler arasında yolculuğa çıkıyorum sanki!<br />
Şaka yapmadıklarını anlayan Zeynep şaşırmıştı:<br />
–Doğru dürüst anlatsanıza arkadaşlar, gerçekten merak etmeye başladım!<br />
Caner atılmıştı hemen:<br />
–Aman sen merak etme Zeynep! Bizi kayalıklara kadar izlediğin gün başımıza gelmeyen kalmamıştı.<br />
–Sizi kurtardığımı ne çabuk unuttunuz? İzlemeseydim, o kayalıkta kırdığın bacağını arıyor olacaktın şimdi.<br />
–Orası doğru ama işin içine sen girince bir kez daha düşünmek gerek!<br />
–Tamam, siz düşünedurun. Ben gidip kütüphanede biraz araştırma yapacağım. Yoksa ödülü kara delikler yutacak.<br />
Kütüphaneye doğru yürürken arkasından arkadaşlarının gülüşünü duydu. Kendisini korkutup kaçırmaya çalıştıklarını düşünerek yüzüne yayılan gülümsemeyle kitap rafları arasında dolaşmaya başladı.<br />
Uzay bilimleriyle ilgili bir kitaba uzandığı sırada cep telefonu çalmış, sesini kapatmayı unuttuğu için kendisine kızarak telefonu çantasından çıkarmaya çalışmış, bu sırada elinden düşürdüğü kitabın sayfaları arasından kara tüyler dökülmüştü yere. Korkuyla tüylere bakıp kaldığı sırada kütüphane görevlisi seslenmişti:<br />
–Zeynep, kütüphaneye girmeden önce telefonunun sesini kapatman gerektiğini bilmiyor musun? Yoksa tümden yasaklamamız mı gerekiyor?<br />
–Ö… Özür dilerim, diyerek telefonu tümden kapatmış, titreyen elleriyle kitabı alıp bir masaya çökerken diğer masalarda oturan birkaç kişinin kendisine öfkeyle baktığını görmüştü. Onlara aldırmamaya kararlı olsa da titreyen ellerini masanın altına gizlemeye çalışmaktan yorulmuş, araştırma isteği de yok oluvermişti. Usulca kalkıp kitabı eve götürmek için görevliden izin isteyerek çıktı. O durumda arkadaşlarına görünmek istemediğinden doğruca evin yolunu tuttu.<br />
Kara tüyleri gördükten sonra arkadaşlarına hak vermeye başlasa da bunu onlara belli etmemeye karar verdi. Araştırmadan vazgeçmelerini göze alamazdı, özellikle de kayalıklarda verdikleri ölüm kalım savaşından sonra. Kim bilir, bu kez neler yaşayacaklardı?<br />
“Umarım, arkadaşlarımın başına yine kötü bir olay gelmez!” diye mırıldanarak içeri girip doğruca odasına yöneldi. Kitabı çalışma masasının üstüne bırakıp yatağına uzandı, düşünmeye koyuldu.<br />
Çağ kapısı kapandıktan sonra orada yaşadıklarının çoğunu unutacağı söylense de hepsini anımsıyordu Zeynep: Anka’nın yolunmuş tüyleri, yüz gözlü canavar Argos, Zeus’un insanı titreten gücü, Afrodit’in güzelliği, Hermes’in lir çalışı, Hera’nın yaptıkları, Argos’un gözlerini kuyruğunda taşıyan tavus kuşu, inek kılığındaki İo ve hepsinden önemlisi de arkadaşlarının devinimsiz durumları ve yaşadığı korku&#8230; Hangisini unutabilirdi ki?<br />
Ortaçağ’da Galileo’yu kurtarmak için Engizisyon Mahkemeleri ve kara kuşlarla savaşımın her saniyesi de aklındaydı, İpek’le İtalya’da gördüğü güzelliklerle Vezüv’ün patlamasıyla yaşanan felaket de.<br />
Bakalım bu kez neler yaşayacağım, Anka yanımda olup bana yardım edecek mi, diye düşünürken uyuyup kaldı yatağın üstünde.<br />
–Zeynep! Kocaman kız oldun, okuldan gelince formanı çıkarman gerektiğini hala öğrenemedin kızım, diyen annesinin sesiyle uyandığında hava kararmak üzereydi.<br />
–Anne, çalışırken uyuyakalmışım. Yaptığımız araştırma önemli de&#8230;<br />
–Çalışma demiyorum ki yavrum! Üstünü değiştirip eşofmanlarını giydikten sonra daha rahat çalışırsın. Hem böyle ce forman kırışmamış olur, sen de yeniden ütülemek zorunda kalmazsın.<br />
–Sorun değil anne. Yemekten sonra ütüleyiveririm.<br />
–İyi öyleyse kalk da yemeğimizi yiyelim.<br />
–Babam geldi mi?<br />
–Çoktaaan! Ben yemeği hazırlarken o da masayı kuruyordu. Prensesimiz için hizmette sınır yok, anlayacağın.<br />
–Sağ ol anneciğim de şu iğnelemelerin de olmasa&#8230;<br />
–Eee, o da işin tuzu biberi!<br />
Annesini daha fazla söyletmemek için kalkıp üstünü değiştirdi. On dakika sonra da yemek masasındaydı.<br />
–Dünya’dan Mars’a&#8230; Dünya’dan Mars’a&#8230;<br />
–Baba! Sen de mi?<br />
–Yemekte ağzını bıçak açmıyor Zeynep, ne yapayım? Bugün seni telefonla aradığımda da hemen kapatıverdin. Hayırdır, neler oluyor?<br />
–Sen mi aramıştın baba? Kütüphanedeydim o sıra. Telefonu sessize almayı unuttuğum için bir de fırça yedim görevliden. O sırada kapatıvermiştim. Senin aradığını bilmiyordum.<br />
–Araştırma konun çok önemli anlaşılan. Dünya’dan seni böyle kopardığına göre&#8230;<br />
–Evet baba. Sonunda büyük ödül var: Uludağ gezisi.<br />
–Yalnızca gezi için araştırma yaptığını söyleme, inanmam Zeynep! Araştırma senin ruhunda var.<br />
–Bundan yakınıyor musun baba?<br />
–Hayır, tersine hoşuma gidiyor ama kendini de bizi de unutmazsan&#8230;<br />
–Umutmam baba, merak etme! Hem unutsam bile hemen anımsatacağınızdan kuşkum yok!<br />
–Ha şunu bileydin!<br />
Üçünün de gülüşleriyle yemek tamamlanmış, Zeynep çalışmak için izin isteyerek odasına çekilmişti. Kütüphaneden aldığı kitaba göz atmanın tam sırası olduğunu düşünüyordu.<br />
Okuduğu kitaptaki bilgiler, bildiklerinden çok da fazla değildi. Daha çok bilgiye gereksinimi vardı onun. İnterneti de deneyecekti ama önce kıyıda köşede kalmış, internete henüz yüklenmemiş bilgilerin peşindeydi. Bütün kitapları satır satır internete yükleyecek değillerdi ya! Üstelik internet her an elinin altındaydı, kuşkusuz rakiplerinin de.<br />
Kitap kucağında düşünmeye başladı. Koskoca evrende yalnızca bir tek Güneş sistemi olması, pek de mantıklı gelmiyordu. Gerçi yıldızların kendi ışığı olduğundan her birinin bir güneş olduğunu biliyordu ama onun öğrenmek istediği hangisinin çevresinde gezegenler, bu gezegenlerin hangisinde yaşam olduğuydu. Oralarda bir yerlerde yaşam olduğuna inanıyordu ama bilimde inanca değil, kesin kanıtlara gereksinimi vardı. Bu konuda bilim dünyasında bir gelişme olduğunu duymamış, okumamıştı.<br />
Anka’yı yardıma çağırsam yaşam olan gezegenlerden birine götürebilir mi beni acaba, diye bir düşünce geçti aklından. Bundan kuşku duymasının nedeni, yaşadıkları iki serüvende de dünyanın dışına çıkmamış, yalnızca çağ değiştirmiş olmalarıydı.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Kalkıp bilgisayarı açtı. Arama motoruna “uzayda yaşam” yazıp hemen altında beliren yüzlerce başlıktan birini tıkladı.<br />
Okuduklarından, kendi düşüncelerinde yalnız olmadığını görüyor, bundan da hoşnut oluyordu: Ufolar, çeşitli formatlarda uzay canlıları, dünyaya düştüğü ileri sürülen bir uzay gemisi ve NASA tarafından incelendiği öne sürülen insan benzeri garip iki yaratık, tarlalarına uzay gemisinin indiğini söyleyen, uzaylılar tarafından kaçırılıp geri getirildiğini anlatan insanlar&#8230;<br />
Okudukları, tam da düşündüğü gibiydi. Bazıları, UFO sanılan ışıklı kürelerin haberleşme uyduları, diğerlerinin de safsata olduğunu söylese de Zeynep’in düşünceleriyle uyum içindeydi. Evrenin büyüklüğünü düşünüyor, Dünya’nın bir nokta kadar yer aldığı bu sonsuz boşlukta yalnızca Dünya’daki canlıların yaşadığına inanmıyordu.<br />
–Kızım, yat artık! Çok geç oldu! Sabah kalkamazsın yine!<br />
–Tamam anne, yatıyorum! İyi geceler!<br />
Saate baktığında annesinin haklı olduğunu anladı. Saat gece yarısını çoktan geçmiş, okuduklarının etkisiyle zamanı ayrımsayamamıştı. Bilgisayarı kapatıp yatağına uzandığında uzayda yaşam konusu bir süre daha düşüncelerinde dolaştı, sonra da uyuyup kaldı.<br />
Annesinin sesiyle gözlerini açtığında hiç dinlenememiş gibiydi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111900" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-2.png" alt="" width="614" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-2.png 614w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-2-225x300.png 225w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-2-149x198.png 149w" sizes="auto, (max-width: 614px) 100vw, 614px" /></p>
<p>–Biraz daha uyuyayım anne, lütfen!<br />
–Kızım okula geç kalacaksın! O kadar geç yatmasaydın! Kaç kez de uyarmıştım üstelik!<br />
–Tamam anne, kalkıyorum, diyerek başını yastığın altına gömdüğünde Anka’nın burnunu gıdıklayan tüyü hem uyanmasını hem de gülümsemesini sağlamıştı.<br />
–Pencereyi açayım da okula giderken kapat Zeynep! İçerisi çok havasız!<br />
Annesinin sözleri, beyninde bir şimşek çakmasına neden oldu.<br />
Buldum, hava! Havanın olabileceği gezegenleri araştırmalıyım.<br />
Aklına gelen düşünce, keyfini yerine getirmişti. Dili damağına yapışmış bir durumda mutfağa koşup bir bardak suyu hızla yudumlarken:<br />
–Su, diye bağırdı.<br />
–Su elinde kızım, içiyorsun ya!<br />
–Sonra anlatırım anne. Araştırmamla ilgili&#8230;<br />
–Peki, diyen annesi, onun koşar adım odasına yöneldiğini görünce gülümseyip:<br />
–Çocuk olmak ne güzel, diye mırıldandı.<br />
Cep telefonunun ajandasına “Su, hava” yazıp kaydeden Zeynep, annesinin söylediklerini duymuştu. Mutfağa girip masaya otururken:<br />
–Ben çocuk değilim anne, diye uyardı.<br />
–Tamam, gençsin, diye gülümsedi annesi.<br />
–Evet, şimdi oldu!<br />
–Ah, sen yokmusun, sen!<br />
–Ben olmasam olmazdı ki, diye gülerek annesinin hazırladığı tabaktaki kızarmış ekmeğe uzandı.<br />
–Babam yine mi erken çıktı?<br />
–Evet, acilden çağırdılar. Sanırım bir kaza olmuş.<br />
–Keşke babam doktor olmasaydı!<br />
–O niye?<br />
–Birlikte bir kahvaltı bile edemiyoruz da ondan.<br />
–İnsanların yaşamını kurtarıyor, onları sağlıklarına kavuşturuyor kızım. Kolay bir iş değil. Üstelik onca yıl okumuş doktor olmak için. Babanın yanında böyle deme, üzülür sonra.<br />
–Onu sevdiğimden dediğimi biliyorsun anne. Ne bileyim, öğretmen, bankacı, senin gibi memur hatta bakkal bile olabilirdi. En azından sabah akşam birlikte olurduk.<br />
–Sevdiklerimiz her zaman yanımızda olamasa da sevgileriyle yanımızdadır.<br />
–Filozof annemden inciler&#8230;<br />
–Zeynep!<br />
– Ne var anne?<br />
–Okula geç kalıyorsun, diyecektim de&#8230;<br />
Duvardaki saate göz atınca elindeki yarım dilim ekmek düşüverdi. Hemen çıkmazsa ilk dersi kaçıracaktı. Kapının yanındaki çantasını kaptığı gibi çıkarken annesinin kapıya çarpan sözlerini duydu:<br />
–Formanı ütülemeyi de unutmuşsun!<br />
Üstüne baktı. Hiç de ütüsüz gibi değildi. Tamam, bir gün önce onunla uyuyup kalmıştı ama fazla kırışmamıştı.<br />
–Sağ ol sevgili formam, derken hem koşar adım yürüyor, hem de gülümsüyordu.<br />
–Oho! Önüne baksana kızım! Bu ne hız? Beni devirecektin neredeyse!<br />
Teknoloji ve Tasarım Öğretmeni Lale Hanım’a bakıp kalmıştı. Okulun kapısından hızla gireceğim derken onu görmemişti.<br />
–Ö&#8230; Özür dilerim öğretmenim! Geç kaldım da&#8230;<br />
–Yok, henüz kalmadın ama böyle kapıda dikilip kalırsan o da olacak. Haydi fırla!<br />
Onun gülümseyen yüzüne bakınca içi sıcacık oldu Zeynep’in. Öğretmenliğe yeni başlayan Lale Hanım, bütün çocukların sevgilisiydi. Şen şakrak, çocuklarla hep arkadaş, ufak tefek, esmer yüzünde gülümsemeler oynaşan bir lise öğrencisi gibiydi. Araştırmaya da Lale Öğretmen sayesinde katılmıştı zaten.<br />
Yeniden koşmaya başlarken öğretmen arkasından seslendi:<br />
–Kimseyi devirmeden ama&#8230;<br />
Utku ile de kapıda çarpışıp sınıfa girdiğinde koşmaktan kızaran yüzünde çilleri bile gülümsüyordu.<br />
–Uzay bilimleri uzmanımız da geldi işte! Hem de fırtına gibi, diyen Utku’ya:<br />
–Adımı Sarı Fırtına koyan siz değil miydiniz, diyerek yerine geçti. Daha nefesini bile toplayamadan öğretmen sınıfa girmiş, ders başlamıştı.<br />
Caner fısıltıyla:<br />
–Yeni bir gelişme var mı, diye sordu.<br />
Onu yanıtlayamadan öğretmenin uyarısı gelmiş, Zeynep de hayır anlamında başını sallamakla yetinmişti.<br />
Yabancı dil dersindeydi ama aklını derse verdiği pek söylenemezdi. Uzayda yaşayan canlıların hangi dili kullandığı sorusuna takılıp kalmıştı bu kez de. Acaba sesli bir dilleri var mıydı, yoksa işaretlerle mi anlaşıyorlardı? Görünüşleri insana mı, yoksa başka bir canlıya mı benziyordu? Samanyolu’nda mı, yoksa başka bir yıldız kümesinde miydiler? Dost mu, düşman mıydılar?<br />
Öyle çok soru dolaşıyordu ki aklında, dersin nasıl geçtiğini, zilin ne zaman çaldığını bile anlamadı. Herkesle dışarı çıkarken peşini bırakmayan Caner’e, çok geçmeden Utku ile Fuat da eklenmişti.<br />
–Geçen yıl farklı okullarda olmamızın ne büyük rahatlık olduğunu şimdi anlıyorum, diyerek takıldı arkadaşlarına.<br />
–Gel onu bir de bize sor!<br />
–Yanılan Şam’dan döner, demişler.<br />
–Şam yakın, uzaydan dönsek&#8230;<br />
Utku’nun sözlerine gülemedi bu kez:<br />
–Ne o? Araştırmadan sıyırmaya mı çalışıyorsun?<br />
–Uykularımı geri istiyorum desem&#8230;<br />
–İstersen hastaneye yollayalım yine seni. Orada hiç kıpırdamadan epeyce uyumuştun nasıl olsa!<br />
–Zeynep, ben çok ciddiyim! Her gece kâbuslarla boğuşmaktan yoruldum.<br />
–Bunun araştırmamızla ne ilgisi var Utku?<br />
–Gündüz konuştuğumuz, okuduğumuz ya da internette araştırdığımız her bilgi, korku filmine dönüşüp beni içine alıyor her gece.<br />
–Şunu doğru dürüst bir anlatsan Utku&#8230; Gerçekten merak etmeye başladım.<br />
–Bir gece Mars’ta çılgın yaratıkların tutsağıyım, bir gece Jüpiter’de bir korku tünelinde. Daha nesini anlatayım?<br />
–Çok garip! Ben de durmadan araştırıyorum ama uykumda gezmeye gittiğim hiç olmadı.<br />
–Bu olmayacak demek değil ki! Fuat, sen de anlatsana&#8230;<br />
Fuat, Utku’yu onaylarcasına anlatmaya başladı:<br />
–Doğru söylüyor. İkimiz de benzer düşleri görünce bunun bir düş olmadığından kuşkulanmaya başladık. Biri ya da birileri, uzayda yaşam hakkında araştırma yapmamızı istemiyor gibi!<br />
–Tam tersi de olabilir, yapmamızı çok istemeleri yani. Neyse tamam, siz yalnızca Güneş sistemi ve gezegenlerle ilgili bölümü araştırın. Uzayda yaşam, benim alanım olsun.<br />
–Bak, buna karşı çıkmam işte!<br />
Utku’nun sözlerine Fuat’tan önce Caner atılmıştı:<br />
–Buna ben de bayıldım! Gerçi henüz hiçbir konuda araştırmaya başlamamıştım ama&#8230;<br />
–Size kolay gelsin o zaman! Ben korkmuyorum. Bir daha da kızların korkaklığı hakkında bir söz duyayım ağzınızdan&#8230;<br />
–Ee?<br />
–Sonrasını siz düşünün artık!<br />
–Yok yok, seninle boy ölçüşmeye hiç niyetim yok Zeynep. Benim derdim bizimkilerle. Korkak çocuklar gibi oldum. Her gece annemin başıma dikilip neden bağırdığımı sorup durmasından usandım!<br />
–Ben de ışığı açık bırakarak uyumaktan&#8230;<br />
Utku ile Fuat’ın sözleri, Zeynep’i düşündürmüştü. Onların kolay kolay korkacak insanlar olmadığını biliyor, içindeki soru işaretleri çoğaldıkça çoğalıyordu. Caner’in gözü de onların anlattıklarından fal taşı gibi açılmıştı zaten.<br />
–Tamam, arkadaşlar! Anladığım kadarıyla sorun gerçekten önemli. O bölümü bana bırakın, nasıl olsa araştıracağımız konu çok geniş. Her birimiz ayrı konular üzerinde yoğunlaşırsak daha verimli bir çalışma olur.<br />
O sırada zil çalmış, konuşmayı noktalamak zorunda kalmışlardı. Derse girerken Zeynep’in aklı fikri arkadaşlarının anlattıklarındaydı.<br />
–İş başa düştü yine, diye mırıldandı. Kuşkusuz sana da Anka!<br />
–Kiminle konuşuyorsun Zeynep?<br />
Birden sesli düşündüğünü anlayıp kızardı:<br />
–Özür dilerim öğretmenim. Sanırım sesli düşündüm.<br />
–O zaman düşüncelerini bizimle paylaşmaya ne dersin? Özellikle de İkinci Viyana Kuşatması ve Karlofça Antlaşması hakkında olanları&#8230;<br />
Eyvah, şimdi yandım işte, diye düşündü. Utku ile Fuat’ın anlattıklarına takılmış, dersi dinleyemişti. Tarih dersini pek sevdiği de söylenemezdi zaten. Durmadan savaşlar, yengiler, yenilgiler, antlaşmalar, tarihler&#8230; Öyle çok karışıyordu ki kafası!<br />
Onun dinlemediğini anlayan öğretmen, fazla üstelemeden oturmasına izin verse de dinlemenin anlamadaki önemi üzerine uzun bir söylev çekmekten geri durmamıştı.<br />
Okuldan sonra arkadaşlarını kendi araştırmaları içinde bırakıp eve dönmüş, bilgisayarda su ve hava olma olasılığı bulunan gezegenleri incelemeye koyulmuştu. Araştırmasının anahtarı, su ve havaydı artık, onlar varsa yaşam da var demekti.<br />
Araştırmaları sırasında okudukları, düşüncelerinde yanılmadığının bir göstergesiydi sanki. Önündeki paragraftaki sözcükler sanki hareketlenmiş, her biri bir canlıya dönüşmüştü:<br />
“ ‘Gezegen avcısı’ olarak adlandırılan 600 milyon dolar değerindeki Kepler teleskopu, Mart 2009’dan bu yana birçok önemli keşfe imza attı. Yıldızlarının önünden geçerken oluşturdukları küçük lekeden gezegenleri tespit eden Kepler, faaliyete geçtiği günden bu yana yaşam olasılığı sunacak 2.700’den fazla gezegen tespit etti.<br />
Gök bilimciler, Kepler’in tespitlerinden bugüne kadar sadece 120 gezegenin varlığını teyit edebilse de toplam sayının yüzde 90’ının yaşam potansiyeli bulunan gezegenlere işaret ettiğini düşünüyor.”<br />
Doğru yoldayım, diye düşünüp Kepler teleskobuyla bulunan gezegenlerin durumlarına bir göz attığında Kepler 62 adı verilen bir yıldız sistemi olduğunu ve yeni keşfedilen üç gezegende de dünyaya benzer özellikler olduğunu görünce heyecandan yerinde duramaz oldu. Okuduklarına göre o sistemin güneşi, bizim güneşimizin yüzde yirmisi kadar ışık saçsa da yakınlığından dolayı gezegenlere yeterli ışık oluşturuyordu. Okyanuslar ve hava olduğu konusunda da bilim insanları hemfikirdiler.<br />
O gezegenler, çeşitli numaralar ve harflerle adlandırılsa da hepsinin adı Kepler ile başlıyordu.<br />
Biraz düşününce heyecanı yatışır gibi oldu hatta umutsuzluğa bile düşmeye başladı. Çünkü herkesin bilgisayarı vardı ve bu bilgilere ulaşmak hiç de güç değildi. İnternette dolaşan bilgilerin güvenilirliğine olan kuşkusu da buna eklenince iyice canı sıkıldı. Bu bilgileri kullanarak yarışmayı kazanmaları pek olası görünmüyordu. Büyük bir olasılıkla diğerleri de bunlarla heyecanlanmış, araştırmalarını bu konu üzerinde yoğunlaştırmıştı. Kendisi daha farklı bir yol izlemeli, henüz keşfedilen küçük bir gezegen üzerinde çalışmalıydı. Büyük sistemler, büyük sonuçlar getirmezdi ya her zaman!<br />
Bilgisayarı kapatıp biraz uzanarak düşünmek istedi. Sonra arkadaşlarını araması gerektiği geldi aklına. Okul çıkışı da onları beklemeden eve koşmuştu.<br />
İlk olarak Utku’yu arayıp neler yaptığını sormuştu:<br />
–Gezegenlerin yörüngeleri üzerinde çalışıyorum Zeynep. Bir de Pluton’un gezegenlikten gök taşı konumuna indirilmesi var. Zaten ikisi de birbirleriyle bağlantılı, demiş, sonra da onun neler araştırdığını sormaya bile çekindiğini söyleyip gülerek kapatmıştı telefonu.<br />
Fuat ise gezegenlerin çekim sistemi üzerinde çalıştığını belirtmişti, özellikle de bunun yerküreye etkisi ve gelgit olayı&#8230;<br />
Caner’in daha araştırmaya bile başlamadığını düşünüyordu. Çünkü hep işin gırgırındaydı Caner. Yine de aramadan duramadı.<br />
–Ansiklopediler ve uzay bilimleri kitapları arasında kaybolmuş gibiyim Zeynep. Karar verdiğimde seni ararım. Sen neler yaptın?<br />
Okulda söylediği uzayda yaşam konusunu araştırmaya başladığını söyleyip kapattı telefonu. Diğerleri neyse de Caner’le epeyce uğraşması gerekecekti. Onu sık sık arayarak çalışması konusunda yüreklendirmeye karar verip yatağına uzandı. Biraz dinlenmesi, daha sonra da ertesi günün ödevlerini yapması gerekiyordu.<br />
“Of, zaman neden bana yetmiyor!” diye sızlanarak gözlerini kapattı. On dakikanın yeteceğini düşünürken uyandığında hava kararmak üzereydi.<br />
Yataktan fırlayıp ödevlerinin başına oturdu. Işık hızıyla çalışıyor gibiydi. Onları bitirip bir an önce araştırmaya dönmekten başka bir düşüncesi yoktu. Derken kapı çalındı. Sızlanarak kapıya yürürken yitirdiği dakikaların hesabını yapıyordu.<br />
–Selam kızım! Ne var, ne yok?<br />
–Ödev çok, zaman yok anne! Anahtarın yok muydu?<br />
–Sabahleyin çıkarken aceleden unutmuşum. Ne oldu? Kapıyı açman bir dakikanı bile almaz kızım!<br />
–Anne, ödevlerin çokluğunu bilsen&#8230;<br />
–Tamam, haydi sen çalış!<br />
Söylenerek odasına yürüyüp ödevlerinin başına oturduğunda onları bir an önce bitirme isteği de yok oluvermişti. Birazını da akşam yapmaya karar verip tablet bilgisayarında oyun oynamaya başladı. Üzerindeki gerilimden başka türlü kurtulma olanağı yoktu.<br />
On dakika bile oynamadan ondan da bıkmıştı. Oflayıp pufluyor, yapmadığı ödevler gözünde büyüdükçe büyüyordu. Sonra birden kalkıp Caner’e gitmeye karar verdi.<br />
–Nereye gidiyorsun Zeynep? Az önce ödevlerinin çok olduğunu söylüyordun.<br />
–Canerlere kadar gidip geleceğim anne, ödevler için!<br />
–Hayret! Sen, ödevlerini hep tek başına yapardın.<br />
–Bu farklı anne. Takım halinde bir araştırma ödevi hazırlıyoruz.<br />
–Peki, geç kalma! Baban da gelmek üzeredir.<br />
Başını sallayarak fırladı dışarıya. Göğsünün üstündeki ağırlıktan kurtulmak için derin derin nefes aldı. Burnuna dolan çiçek kokuları, biraz olsun rahatlatmıştı. Bir yandan çevreye göz atıp bir yandan da yürüyordu.<br />
Sonbahar sertleşip yüzünü kışa dönmeye başlasa da seviyordu kentinin her mevsimini. Sitenin bahçesindeki çitlere sarılan hanımeli çiçekleriyle bahçedeki yediverenlerin kokusu savruluyordu havaya. Okulda gördüğü mevsim şeritlerindeki tabloların tersine, yemyeşildi bahçe. Portakal, limon ve turunç ağaçlarından henüz yeşil olan meyveler sarkıyor, görünüşleriyle bile iştah açan narlarla ayvaları koparıp yemeye çalışan çocuklar, birbiriyle itişip kakışıyordu.<br />
“Daha birkaç yıl önce ben de onlardan biriydim. Zaman öyle çabuk geçiyor ki!” diye mırıldanıp gülümserken zaman sözcüğü hızlanmasına neden oldu. Caner’le konuşup bir an önce dönmeliydi.<br />
Düşündüklerinin tersine Caner’i, söylediği gibi, gerçekten de kitaplara gömülmüş buldu.<br />
–Oo, Zeynep! Hangi rüzgâr attı seni buraya? Dur, ben söyleyeyim: Denetleme rüzgârı.<br />
–Tam da öyle Caner! İki aya kadar bu araştırmayı bitirip rapor hazırlamaya geçmemiz gerekiyor. Bu arada dersler, ödevler çok; sınavlar da var. Zamanı verimli kullanmalıyız anlaşılan.<br />
–Tamam öğretmenim, çalışıyorum işte!<br />
–Hangi konuda?<br />
–İşte o henüz belli değil!<br />
–Yapma Caner! Daha kaç gün kararsız kalacaksın böyle?<br />
–Bilmem. Aklıma uygun bir konu buluncaya kadar…<br />
–İşte ben de sana bu konuda yardım etmeye geldim.<br />
–Uzay canavarlarını araştırmamı mı isteyeceksin?<br />
–Yok, o benim işim. Senin Merkür’e kadar gidip gelmeni istiyorum.<br />
–Çok kolaymış. Hemen yola çıkıyorum!<br />
–Şakayı bırak da bak aklıma ne geldi?<br />
–Ne?<br />
–Uzaydaki kara delikler&#8230;<br />
–Ne? Kara deliklerle benim ne işim olur kızım?<br />
–Utku ile Fuat konularını bulmuş, benimki de uzayda yaşam. Eee, sana başka ne kaldı?<br />
–Tamam, ya! Bana her zaman güç işler kalır zaten!<br />
–İstersen değişelim.<br />
–Uzayda yaşam mı? Yok yok, kara delikler daha az tehlikelidir.<br />
–Peki, sen bilirsin. O zaman seni çalışmanla baş başa bırakıp çıkayım. İkimizin de çok işi var.<br />
–Sayende&#8230;<br />
–Ödülü kazandığımızda bunu anımsatırım.<br />
–Kazanırsak&#8230;<br />
–Kazanacağız.<br />
Kara delikler konusu, hemen o an aklına gelmişti. Konunun içinde vardı ama bir an hepsinin de aklından çıkmış olmalıydı. Yoksa eksik araştırma yüzünden baştan yitirecekleri bir çalışma olacaktı.<br />
“Aklımı seveyim!” derken gülümsüyordu. Diline bir şarkı dolayıp eve vardığında sıkıntısı geçmiş, saatlerce çalışacak kadar enerji dolmuştu.<br />
İçeri girdiğinde babası gelmiş, masa da hazırlanmıştı.<br />
–Yarın Saklıkent’e gidelim mi, ne dersiniz?<br />
Annesi sevinerek onaylasa da Zeynep karşı çıkmıştı:<br />
–Benim araştırma ödevim var baba!<br />
–Bir günlüğüne kızım&#8230; Yarın cumartesi ve benim de hafta sonundan başka zamanım yok. Üçümüz hem dinlenir hem eğlenir hem de birlikte oluruz, pazar sabahı da döneriz. Seninle kayak yapmayalı bir yıl oluyor neredeyse.<br />
–Kar yağmış mı oraya?<br />
–Dün bir arkadaşım geldi, kar az olsa da pistlerin uygun hale getirildiğini söyledi. Kayak yapamazsak bile kentin gürültüsünden uzaklaşmış oluruz biraz. Kar üstünde mangal da yakarız.<br />
–Tamam baba, gidelim.<br />
Kitaplarını alamasa da tablet bilgisayarını alıp araştırmasını sürdürebileceğini düşündü. Boş zamanı da olacaktı nasılsa! Bütün gün kayacak değildi ya! Zaten kendisi de sıkılmış; dersler, ödevler, araştırmalar derken günleri unutmuştu neredeyse.<br />
Kısa birkaç cümle ve hızla yediği yemekten sonra odasına çekilmiş, Saklıkent için sırt çantasını da hazırladıktan sonra bilgisayarın başına oturup araştırmasını kaldığı yerden sürdürmeye koyulmuştu. Gündüz epeyce uyuduğundan saatlerce çalışabileceğini düşünüyordu.<br />
Birden bilgisayara henüz girilmiş, yeni bir bilgiyle yerinden fırladı. İşte aradığı fırsat tam da önüne gelmişti: Yeni bulunan cüce bir gezegen ve yaşam olasılığı.<br />
Yazılanları hızla okumaya başladı. Okudukça şaşkınlık ve sevinç arasında gidip geliyordu duyguları. Çünkü Serez, Güneş sistemi içinde, Asteroit Kuşağı’nda yer alıyor; gezegende kesinlikle su bulunuyor, gayzer adı verilen buzdan oluşmuş dağlardan bulutlar püskürüyordu.<br />
“Başlamak bitirmenin yarısıdır, demişler. Haydi Zeynep, göster kendini!” diye mırıldanıp Serez’le ilgili bütün bilgileri taramaya başladı. Bununla da yetinmeyecek, ilk fırsatta bütün bilim dergilerini alacaktı. Bir yandan da mırıldanıyordu:<br />
–Oraya kesinlikle gitmeli, yaşayan canlıları görüp iletişim kurmaya çalışmalıyız Anka.<br />
Anka yanında da söylediklerini onaylıyor gibi gülümsüyordu bir yandan da.<br />
Bilgisayarda Serez’le ilgili bütün bilgileri tarayıp gerekli notları aldığında gece yarısını çoktan geçmişti. İşini hakkıyla yapmanın rahatlığıyla yatağına uzanırken yastığının altındaki teleği okşadı:</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>–Anka, yeni bir serüvende bana eşlik eder misin, diye fısıldadı.<br />
Kanat çırpınışlarıyla önünde beliriveren Anka’nın bembeyaz gövdesine yataktan fırlayıp sarıldı.<br />
–Beni duyacağını biliyordum Anka, sevgili dostum! Hoş geldin!<br />
–Hoş bulduk çilli kız! Yine başın dertte anlaşılan.<br />
–Değil ama bir araştırma için yardımına gereksinimim var.<br />
–Nasıl bir yardım?<br />
–Cüce gezegen Serez’e gitmem, orada yaşam olup olmadığını görmem, varsa da o canlılarla iletişim kurmam gerekiyor. Bunu da sen olmadan başaramam, biliyorsun.<br />
–Bu konuda sana yardım edemem Zeynep, üzgünüm! Dünyanın herhangi bir bölgesine ya da çağlardan birine gitmek istersen olur da farklı bir gezegene gidemeyiz.<br />
–Neden Anka! Senin gücünle kim yarışabilir?<br />
–Her canlının gücü sınırlıdır Zeynep. Dünya dışında gücümü denemediğimden bilemem; üstelik sorun, yalnızca gücüm de değil.<br />
–Başka ne var?<br />
–Bu, etik de olmaz.<br />
–Ben de bundan korkuyordum! Yalnız neden etik olmayacağını anlamadım Anka.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111901" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-3.png" alt="" width="623" height="777" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-3.png 623w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-3-241x300.png 241w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-3-159x198.png 159w" sizes="auto, (max-width: 623px) 100vw, 623px" /></p>
<p>–Bu yarışmaya başka arkadaşların da katılıyor olmalı. Olağanüstü güçlerle onların önüne geçmen doğru mu?<br />
–Bak, bu hiç aklıma gelmemişti!<br />
–Başka bir isteğin yoksa gitmem gerek çilli kız! İyi geceler.<br />
Kanatlarıyla bedenini saran Anka’ya iyice sarılıp iyi geceler diledi. Yeni bir serüvenden döneli birkaç ay olmasına karşın onu çok özlemişti.<br />
–Dikkatli ol, diye fısıldadı Anka. “Gitmek istediğin gezegendeki canlılar dost olmayabilir. Argos’la yaşadıklarımızı unutma!”<br />
–Unutmam Anka, sağ ol!<br />
Gözden yiten Anka’nın kanat çırpınışlarını bir süre daha dinledikten sonra gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlamış, çok geçmeden de derin bir uykuya dalmıştı.<br />
Düş mü görüyor, yoksa gerçekten başka bir evrende mi dolaşıyor, anlamıyordu. Yanardağ benzeri yükseltilerin püskürttüğü soğuk bulutlar arasında bir gökyüzüne çıkıyor, çok geçmeden de donmuş damlaların üstünde dağın doruklarına iniyordu. Aldığı buz gibi soluk bile ciğerlerini yakıyordu sanki! Donmuş bir havayı solur gibiydi. Parçacıkların ciğerlerine bıçak gibi saplanmasıyla inliyordu durmadan.<br />
Bir kez daha püsküren bulutlarla gökyüzüne çıkıp hemen arkasından dağın doruğuna konduktan bir süre sonra bir kraterden aşağıya düşmeye başladı. Çığlık çığlığa bağırıyor, ağzından çıkan donmuş harfler, boğazını yırtarak kraterin duvarlarına çarpıyordu. Öyle hızla değil, yavaş yavaş, uçar gibi düşüyordu kraterden. Sonra birden durdu. Kızıl bir bulut kümesinin yayıldığı bir kaya parçasının üzerindeydi. Aşağıya bakar bakmaz korkudan kanı dondu neredeyse! Çünkü durmadan kaynayan koca bir denizin üstündeydi. Üzerinde bulunduğu kayadan bir kaysa kaynar denize düşüp haşlanması işten bile değildi!<br />
–Neredeyim ben? Buraya nasıl geldim? Burası neresi?<br />
Kendi çığlığıyla uyandığında bir süre çevresine bakıp kaldı şaşkınlıkla. Yatağındaydı çünkü. Pencereden vuran aydınlığa bakılırsa sabah olmak üzereydi. Kalkıp mutfağa yürüdü. Bir bardak su içtikten sonra hala korkudan titreyen ellerini göğsüne kavuşturup pencerenin önüne dikildi. Bir yandan gördüğü korkunç düşü düşünüyor, bir yandan da gökkuşağını andıran ufuktaki renk harmanını izliyordu. Bu harmanın içindeki Çoban Yıldızı’na da sık sık takılıp kalıyordu gözü. Onun Venüs gezegeni olduğunu okumuştu akşamki araştırması sırasında.<br />
Renkler karışıp büsbütün kızıla kestikten sonra güneşin ucu göründü ufuktan. Bakır kızılı bir tepsinin ucu gibiydi önce. Sonra tepsinin yarısı, çok geçmeden de tamamı göründü. Doğa, emdiği ışığı renkleriyle yansıtırken Çoban Yıldızı da yavaş yavaş silikleşip görünmez oldu.<br />
–Uyandın mı Zeynep? Günaydın kızım! Ben de seni çağırmaya geliyordum. Yola erken çıkalım, diyecektim.<br />
–Günaydın baba! Güneşin doğuşunu izledim de biraz.<br />
–Çayı koyarken ben de izledim biraz. Çok güzel, değil mi?<br />
Olumlu anlamda başını sallayıp onun arkasından mutfağa yürüdü. Gün doğumunun güzelliği, düşünün korkunçluğunu silmiş gibiydi.<br />
–Annem kalkmadı mı?<br />
–Haydi, onu da sen kaldır! Ben de çayları doldurayım.<br />
Annesi gelir gelmez gülümseyerek:<br />
–Oo! Bu ne güzel sürpriz!<br />
–Erken uyanınca siz kalkmadan kahvaltıyı hazırlayayım demiştim. Kahvaltımızı edip hemen yola çıkmak istiyorum da&#8230;<br />
–Zeynep hazırsa ben hazırım. Ellerine sağlık, kahvaltı çok güzel görünüyor.<br />
–Yarasın!<br />
–Ben de hazırım anne!<br />
Zeynep, annesiyle babasının sevgi dolu konuşmalarına bakıp gülümsedi. Korkulu düşün etkisinden bütünüyle sıyrıldığından keyifle çayını yudumlamaya koyuldu.<br />
Kar az olsa da piste yapay kar püskürtülmüş, annesi kayaktan hoşlanmadığından babasıyla kaymaya başlamıştı. Gözlerini alan mavi ışıkla başka bir evrene savrulması da o anda olmuştu zaten. Gece yaşadığı karabasan sürüyordu sanki.<br />
–Ah Zeynep, beni öyle korkuttun ki yavrum! Bir yerin acıyor mu?<br />
Babasının yüzüne şaşkınlıkla baksa da bir an nerede olduğunu algılayamadı. Se&#8230; Se&#8230; Serez&#8230; Ka&#8230; Kara&#8230; Karamits&#8230;<br />
–Eyvah! Başını çarptığından sayıklıyorsun. Dur, kımıldama!<br />
Kendine gelip doğruldu Zeynep:<br />
–Baba, iyiyim! Telaşlanma! Nasıl düştüğümü anlamadım. Ne oldu?<br />
–Benden hızlı kayıyordun, ben de seni keyifle izliyordum. Birden -nasıl oldu anlamadım- havada takla atıp yere düştüğünü gördüm. Koştum ama yetişemedim. Birkaç dakika baygın kalınca beyin sarsıntısı geçirdiğinden kuşkulanmıştım ama iyi görünüyorsun. Yine de bir hastaneye gidelim.<br />
–Baba, sen de doktorsun. İyi olduğumu görüyorsun. Şuradaki bir günümüzü de hastanede mi geçirelim? Hem annemi de boşuna telaşlandırırız.<br />
–Peki o zaman ama kayak bitti. Gidip mangal yapacağız, tamam mı?<br />
–Tamam, baba! Hem çok acıktım hem de susadım zaten.<br />
Babasıyla kol kola kır evine doğru yürüdüler. Annesi de yürüyüşten yeni dönüyordu. Düştüğünden ona ne babası söz etti ne de Zeynep. Güle oynaya mangal yakmaya giriştiler.<br />
Araştırmaya başlayalı okuldaki dersleri pek dinleyemiyor, en olmadık yerde kendini uzayda düşünüp çeşitli formatlarda canlılarla birlikte görüyordu. Bu yüzden öğretmenlerden birkaç kez uyarı alsa da kendine engel olamıyordu.<br />
–Bu araştırmaya seni katmakla pek iyi yapmadık sanırım Zeynep. Derslere ilgini bütünüyle yitirdin gibime geliyor.<br />
Teknoloji öğretmeninin sözleriyle kızardı. En sevdiği öğretmenden böyle bir uyarı almak, canını çok sıkmıştı.<br />
–Yok öğretmenim, ödevlerimi aksatmıyorum. Ayrıca yarışma konusu da çok ilgimi çekti. Durmadan araştırıyorum.<br />
–Diğer öğretmenlerin de bu konuda yakınıyor ama sınavlarda belli olur nasılsa. Haydi bakalım, yüzümü kara çıkarma! Hem derslerin hem de araştırmanın altından kalkabilirsin sen.<br />
–Teşekkür ederim öğretmenim. Sizi yanıltmayacağım, dese de Buna bir de kendim inanabilsem diye düşünmeden edemiyordu.<br />
Utku, Caner ve Fuat’a ne bir uyarı vardı ne de bir sitem! Oysa araştırmayı takım halinde yapıyorlardı. Sonuçta bütün sınıfı temsil edeceklerdi. Ya onlar suskun olduğu için göze batmıyor ya da Zeynep çok fazla dalıp gidiyordu. Daha dikkatli olmazsa takımdan alınabilirdi.<br />
Ondan sonraki derslerde, bütün dikkatini anlatılanlara verdi. Düşünmek ve araştırmak için eve kadar beklemekten başka seçeneği kalmamıştı.<br />
Eve dönmüş, ödevlerini bitirdikten sonra aldığı bilim dergilerini okumaya başlamıştı. Derginin son sayısında Serez’le ilgili bilgileri bulunca dünyalar onun oldu. Üstelik fotoğrafı da vardı gezegenin, küçük bir dünya modeli de.<br />
Fotoğrafın üzerinde parmaklarını dolaştırırken küçük fotoğrafın onun dünyasında ne kadar büyük bir yer kapladığını düşünüyordu. Birden sayfa dalgalanmaya başladı. Daha ne olduğunu bile anlamadan bir buz dağının üstünde buldu kendini, Saklıkent’te düştüğü ve birkaç gece düşünde gördüğü gibi. Yalnız orada olan bedeni değil de görüntüsü gibiydi. Çevresi buzlarla kaplı olduğu halde, ne üşüyor ne kayıyor, dağın tepesinden püsküren bulut kümesini görüyor ama etkilenmiyordu.<br />
Bulunduğu yerden çevresini gözlemeye başladı. Gözlerinin alabildiği her yer, masmavi buz dağları ve ovalarıyla kaplıydı. Dağların her biri, belli aralıklarla bulut püskürtüyor, sonra bulut donup küçük dolu taneleri halinde yeniden dağa düşüyor, mercan kayalıklarına benzeyen çıkıntılar oluşturuyordu dağın yüzeyinde. Güneşin ölgün ışığı, bu damlaların üzerinde ışık tayfı yaratıyor, renkler dans ediyordu sanki! Öyle doyumsuz bir görsel şölendi ki saatlerce izlese doyamayacaktı.<br />
–Kitabın üstüne uyuyup kalmışsın yine. Kalk da yatağına yat kızım! Böyle, iki büklüm uyunur mu?<br />
Annesinin sesiyle kendine gelip gerçek yaşama döndü. Hayalinde mi canlandırmış, yoksa gerçekten Serez’in fotoğrafı onu içine çekip görsel bir şölen mi sunmuştu, bilemiyordu.<br />
–Tamam anne, uykum açıldı şimdi. Biraz daha çalışayım.<br />
–Kalk da yüzünü yıka istersen. Ter içinde kalmışsın. Elindeki derginin sayfaları bile ıslanmış, baksana! Hava çok sıcak da değil ama&#8230;<br />
Annesinin sözleriyle dergiye bakınca gördü, bütün ıslaklığın Serez’in fotoğrafı üzerinde olduğunu. Zeynep’i en çok şaşırtansa fotoğrafın yavaş yavaş silikleşip renksiz, boş bir yuvarlağa dönüşmesiydi.<br />
Yemekten sonra bilgisayarın başına geçmiş, Serez fotoğraflarını bir de ekrandan izlemek istemişti. Maviden laciverte dönüşen küçücük birer top gibiydi görüntüler. Fotoğrafların altında yazanları okumak isterken ekranın içine doğru çekildiğini duyumsadı bu kez de. Birkaç dakikaya kalmadan o görüntülerin içinde, buz dağlarının arasındaydı yine. Birden kaymaya başladı. Kaymıyor, sanki uçuyordu. Ova benzeri düz bir alana indiğinde toprak yerine ince bir toz tabakasıyla karşılaştı. Ellerini pudra gibi olan toza sürtünce altından yine buz katmanı çıkmış, elleriyse garip bir şekle dönüşmüştü.<br />
Gözlerini ellerinden alamıyordu. Derisi, kabuklu hayvanlarınkine dönüşmüş, tırnakları uzayıp pençeleşmişti. Çıplak ayaklarına baktığında kendi ayakları mı, yoksa bir kertelenenkiler mi ayrımsayamadı önce. Yüzünün görünümünüyse düşünmek bile istemiyordu.<br />
Hemen yanından gelen gürültüyle yerinden sıçradığında dağın tam tepesine kadar uçmuş, az önce olduğu yerde toplanıp garip sesler çıkaran yüzlerce kabuklu canlıya bakıp kalmıştı korku ve şaşkınlıkla. Onların arasında kalsaydı kim bilir başına ne gelecekti? Korku içinde titremeye başladı.<br />
–Gündüz o kadar terlediğinden anlamalıydım üşüttüğünü yavrum. Şimdi de titriyorsun işte!<br />
Gözlerini açıp da annesiyle babasını başında görünce evde olduğunu anlayıp derin bir nefes aldı. Hemen sonra ellerini kaldırıp baktığında öyle sevindi ki ne yapacağını bilemedi.<br />
–Hasta değilim anne, yalnızca pencereyi kapatmayı unutmuşum, ondan titredim sanırım.<br />
Başını okşayan babası:<br />
–Ateşin de yok. Üstünü iyice ört bakalım küçük hanım! Pencereyi az önce kapattım ama içerisi buz gibi olmuş. Akşamları epeyce serinledi hava, hatta soğudu bile! Kış kapıda zaten. Açık pencereyle uyumanın zamanı geçti anlayacağın.<br />
Tamam, diyerek babasını onaylarken gözü ekrana takıldı. Bilgisayarı hala açıktı ve ekrandan kabuklu dev yaratıklar geçiyordu. Hızla kalkıp bilgisayarı kapatırken annesiyle babasının şaşkınlığını gülümseyerek geçiştirmeye çalıştı:<br />
–Bilgisayarı kapatmayı da unutmuşum.<br />
–Pencere açık, bilgisayar açık, üstün açık&#8230;<br />
–Hepsini kapattım işte anne! İyi geceler!<br />
–Işığı kapatayım mı?<br />
–Işık açık kalsın bari. Bu kadar kapalılıkta boğulurum ben!<br />
Annesiyle babası gülerek çıkmış, Zeynep de korkusunu yenmeye çalışarak gözlerini tavana dikip bir süre öylece yatmıştı. Ne kımıldayabiliyor ne de rahat nefes alabiliyordu. Rüzgârın sesi ya da dışardan gelen ani bir gürültü, onu yatakta sıçratmaya yetiyordu.<br />
Utku ile Fuat haklıymış. Bu araştırma, korkulu bir serüvene dönüştü ve ben henüz başındayım. Kim bilir, daha neler yaşayacağım, diye düşündü. Bir süre daha benzer düşüncelerle boğuştuktan sonra uyuyup kaldı.<br />
Ertesi gün okulda bir toplantı yapmış, elde ettikleri bulguları birbirleriyle paylaşmışlardı.<br />
–Araştırdıkça bu gelgit olayı beni iyice sardı, dedi Fuat.<br />
–Ee, neler buldun bakalım?<br />
Yörüngelerle ilgili bulgularından, Ay’ın çekim gücü nedeniyle oluşan gelgitlerden, Güneş’in çekim gücüyle yörüngelerin değişmemesine varıncaya kadar uzun uzun anlattı.<br />
–Epeyce çalışmışsın oğlum! Senin bu kadar çalışacağını düşümde görsem inanmazdım!<br />
–Ne yapalım Caner! İşin ucunda ödül olması bir yana bir de karizmayı çizdirme tehlikesi var.<br />
Fuat’ın sözlerine hep birlikte güldüler.<br />
–Yok, dedi Utku. Sende bu yakışıklılık varken karizma çizilmez.<br />
Zeynep, Utku’ya döndü:<br />
–Senin karizma için de aynı tehlike söz konusu Utku. Sen neler yaptın bakalım?<br />
–Fuat’la konularımız birbirini tamamlıyor aslında. Yörüngelerin çekim gücüyle onun da gelgitlerle ilgisi var. Ayrıca Pluton hakkında da epeyce araştırma yaptım. Bitirdiğimde tamamını okursunuz da kısaca özetleyecek olursam durum şu: Pluton yörüngesini başka bir gök cismiyle paylaştığından gezegen ünvanı elinden alınmış.<br />
–Tahtından indirilen kral gibi, diye güldü Caner.<br />
–Görevden alınan bir bakan, desek daha doğru olur sanırım. Burada kral Güneş oluyor da&#8230;<br />
–Siz bir alemsiniz arkadaşlar, diyerek güldü Zeynep. Her olayda gülünecek bir yan buluyorsunuz.<br />
–Ne yapalım Sarı Fırtına? Surat asarak mı çalışalım?<br />
–Caner!<br />
–Efendim!<br />
–Kaytaracağını sanıyorsan yanılıyorsun. Senin kara deliklerden ne haber?<br />
–Kara delikler benim çalışmamın tamamını yuttu.<br />
–Çalışmadım, desene şuna!<br />
–Yok yok, çalıştım. İsterseniz anlatayım.<br />
Kara deliklerin henüz ne olduğunun tam olarak çözülmemesinden başlayıp yuttuğu gök cisimlerine kadar öyle uzun bir anlatıma girişti ki sonunda onu susturmak zorunda kaldılar.<br />
Zeynep de çalışmaları hakkında kısaca bilgi verdi. Olağanüstü bir olay olup olmadığı konusundaki sorularıysa geçiştirmekle yetindi. Evlerine dağıldıklarında dördünün de yüzünde gülümsemeler açıyordu.<br />
Eve dönüp de çalışmalarına başladığı anda kendisini yeniden Serez’de buldu. Bulunduğu buz dağının tepesinden başını gökyüzüne kaldırıp da her iki yanda, içinde bulunduğu gezegenden çok daha büyük, Dünya’nın uydusu Ay’ı pek çok kez katlayacak büyüklükte yuvarlak ve parlak gök cisimlerini görünce hem görüntünün güzelliğiyle büyülenmişti hem de şaşkınlıktan. Dünyadayken de dolunayı izlemeyi severdi ama bu bambaşkaydı. Güneş kadar değilse de süt gibi bir aydınlık yayılıyor, mavi buz tabakası üstünde masalsı bir dünya yaratıyordu.<br />
Zeynep, kendisini bir masal kahramanı gibi duyumsamaya başlamıştı. Çevrede ne kabuklu canlılar ne de görüntünün güzelliğini bozacak bir ses vardı. Buz dağının tepesine çöküp gözünü ayırmadan gökyüzünü izlemeye koyuldu. Ne soğuğu duyumsuyor ne de korkuyordu.<br />
Çifte dolunayın çevresinde, yıldıza benzeyen küçük gök cisimlerinin dolaştığını da görebiliyordu. Okuduklarından anımsadığı kadarıyla astreoid olmalıydı bunlar. Öyle çoktu ki! Her biri de ışıl ışıldı.<br />
Oturduğu dağın derinlerinden gelen sesleri ayrımsadığında uzaklaşmak için geç kalmıştı. Püsküren bir bulut kümesiyle önce yukarıya fırladı, sonra da aynı hızla kraterin ağzından düşmeye&#8230; Çoktandır unuttuğu korku, çığlıklarına yansımıştı yine. Tam kraterin ağzına yaklaşırken görmüştü, dev kabuklu yaratıkların dağın doruklarına doğru koştuğunu. Çok kalabalıklardı. Çığlıklarıyla onlara varlığını duyurduğunu düşünürken kendisini kaynayan denizin hemen üstünde daha önce kaldığı kaya çıkıntısına buldu.<br />
Buhar yüzünü yakıyor, gözlerini güçlükle açık tutabiliyordu. Arada bir denizin üstünde yarasa benzeri kara kuşların uçtuğunu görünce ne yapacağını bilemedi. Onları daha önceden, Ortaçağ’da yaşadığı serüvenden, tanıyordu ama buraya nasıl gelmiş olabilirlerdi ki? Anka bile gelemezken&#8230;<br />
–Ya denize düşüp haşlanarak boğulacağım ya da bu kara kuşların saldırısıyla&#8230; Nereden düştüm buraya, diye ağlamaya başladı.<br />
Birden durdu sonra. Onlar gelebildiğine göre Anka da gelebilirdi Serez’e. Neden gelemeyeceğini söylediğini aklı almıyordu bir türlü.<br />
Keşke teleğini yanıma alsaydım Anka! Belki gelebilirdin, diye düşünse de bunun için çok geç olduğunu biliyordu. Bir daha Anka’yı görebileceğinden bile kuşkuluydu artık.<br />
Kara kuşlar onun varlığını ayrımsamış, çevresinde dolaşmaya başlamıştı. Kraterin ağzından da kabuklu canlıların homurtuları geliyordu. Korkudan bacakları titreyen Zeynep, sıcak kayanın üzerine çöküverdi.<br />
Kuşlar saldırılarına başlamışlar, o da elleriyle yüzünü ve başını kormaya çalışıyordu. Kabuklu canlıların iyice yaklaştığından da kuşkusu kalmamıştı artık. Nefes alışlarını bile duyabiliyordu çünkü.<br />
Birden kendini bir kuşun kanatlarında buldu. Kara kuşlardan birinin kendisini kaçırdığını, sonunun geldiğini sanırken Anka’nın sesiyle dünyalar onun oldu:<br />
–Yine başını belaya soktun, değil mi? Korkma, benim! Gözlerini açabilirsin Sarı Fırtına!<br />
–Anka! Sevgili dostum, seni gördüğüme nasıl sevindim, anlatamam! Hani buraya gelemeyeceğini söylemiştin?<br />
–Pek kolay olmadı ama başardım sonuçta. Öyle içten bir çağrın vardı ki bütün gücümü kullanmak zorunda kaldım.<br />
–Sana nasıl teşekkür etsem ki!.. Yine canımı kurtardın Anka! Sonumun geldiğini düşünmüştüm.<br />
–Dostlar güç günler içindir! Seni o güç durumda bırakabilir miydim?<br />
–Sağ ol can dostum, sağ ol!<br />
Başka söze gerek yoktu. İçi içine sığmıyor, ne diyeceğini bilemiyordu zaten. Göz açıp kapayıncaya kadar kendini yatağında bulmuş, Anka da bir avuç tüy olarak odanın ortasına yığılıp kalmıştı. Onun bütün gücünü tükettiğini anlayan Zeynep, bir yandan ağlayarak tüyleri toplayıp yastık kılıfına doldururken bir yandan da konuşuyordu:<br />
–Küllerinden değil, tüylerinden yeniden doğacaksın bu kez Anka! Bunun için elimden geleni yapacağım. Sen olmadan ne yaparım ben?<br />
Yastığına sarılıp uyumaya çalıştı. Sevgisinin sıcaklığıyla onu canlandıracağına inanıyordu.<br />
Sabahleyin uyandığında, yaşadıklarının düş olup olmadığını anlamak için yastık kılıfının içine baktı. Anka’nın bir tekteleği vardı kılıfın içinde. “Yoksa düş mü gördüm?” diye mırıldanarak kalktığı anda annesi de kapısını açıverdi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111902" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-4.png" alt="" width="567" height="590" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-4.png 567w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-4-288x300.png 288w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-4-190x198.png 190w" sizes="auto, (max-width: 567px) 100vw, 567px" /></p>
<p>–Günaydın kızım, yine uyanmışsın, ne güzel! Haydi, kahvaltıya!<br />
–Günaydın anne, hemen geliyorum.<br />
Kalkıp banyoya yürüdüğünde ne düşüneceğini bilememenin şaşkınlığı içindeydi. İnsan hep benzer düşleri görür, garip bir gezegende yolculuğa çıkar mıydı?<br />
Okulda da gün boyunca düşünceleri yakasını bırakmadı ama arkadaşlarına bundan hiç söz etmedi. Onların “Biz sana demiştik!” demelerini istememesi bir yana kendi korkusunu onlara da bulaştırmak istemiyordu. Zaten Utku ile Fuat da bu yüzden bırakmamışlar mıydı araştırdıkları konuyu?<br />
Günler, haftalar geçiyor; araştırmaları genişledikçe genişliyordu. Her biri sayfalar dolusu belge toplamış, kalın dosyalar hazırlamıştı. Günlerce süren toplantılarının sonucunda da ortak bir rapor hazırlayıp yarışma kuruluna sunmuşlardı.<br />
Araştırmayı bitirip teslim edince rahatlamıştı Zeynep. Anka ile döndüğü geceden sonra bir daha benzer olayları yaşamamış; düş müydü, gerçek mi diye epeyce düşünse de bir sonuca ulaşamamıştı. Bir süre sonra da sınavlarla dönem ödevleri bütün zamanını almış, düşünmeye bile zaman bulamaz olmuştu.<br />
Yarı yılın son haftası gelince rahatlamıştı hepsi. Yarışmanın sonucu o hafta açıklanacağı için heyecandan yerlerinde duramaz olmuşlardı.<br />
Öğle yemeği için okuldan çıkmak üzereyken okul yönetimi tarafından çağrılınca heyecandan yanlış duyduğunu sandı önce. Nöbetçi öğrencinin yüzüne birkaç dakika şaşkın şaşkın bakıp kaldı.<br />
–Zeynep, beni duymadın mı?<br />
Şaşkınlığından sıyrılıp kendini toparlayarak yanıtladı nöbetçiyi:<br />
–Duydum, hemen geliyorum!</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Kurul toplantısının yapıldığı odanın önüne geldiğinde Utku, Fuat ve Caner’in de orada olduğunu gördü. Çağrının yarışmayla ilgili olduğu konusundaki düşüncesi iyiden iyiye güçlenmiş, heyecanı da o oranda artmıştı.<br />
Konuşmalarına fırsat kalmadan içeri girdiler hep birlikte. Müdürün ve müdür yardımcılarının yanında bulunan teknoloji öğretmeni gülümseyerek:<br />
–Kutlarım sizi çocuklar! Yarışmayı kazandınız. Büyük ödül olan bir haftalık Uludağ tatili sizindir.<br />
Kulakları uğulduyor, yüreği ağzından fırlayıverecekmiş gibi atıyordu. Sevinç çığlıklarıyla birbirlerine sarılıp kutlarken kuruldaki öğretmen ve yöneticiler de gülümseyerek onları izliyordu.<br />
–Sevinmeyi hak ettiniz! Araştırma dosyanızı ülke çapındaki yarışmaya da göndereceğiz. Onu da kazanırsanız hem sizin hem de okulumuz için büyük bir tanıtım olur.<br />
Okul müdürünün sözleriyle nerede olduklarını anımsayıp sakinleşmeye çalıştılar. Dışarı çıktıklarında yalnız kendileri değil, sınıf arkadaşları da sevinç çığlıkları atıyor, sarılıyor, şarkılar, türkülerle okulu inletiyorlardı.<br />
Okuldaki kutlamalar gün boyu sürmüş, okul yönetimi velilerini arayarak haberi vermiş, anne babalar da çocuklarının sevincini paylaşmak için okula koşmuşlardı.<br />
–Kutlarım kızım, diyerek sarılan babasını annesi izlemiş:<br />
–Onca zaman yorulduğuna değdi yavrum, demişti.<br />
Sonra da hep birlikte kutlama yemeğine çıkmışlar, sevinç ve heyecandan yemek yiyemeyen Zeynep’e ne yedireceklerini bilemememişlerdi.<br />
–Ben kızımı bilmez miyim? Çok akıllıdır o! Babasına çekmiş.<br />
–Yok canım, bana niye çekmesin? Ben akıl özürlü müyüm?<br />
Annesiyle babasının tatlı çekişmelerini gülümseyerek izlemişti Zeynep. Öyle mutluydu ki kabına sığamıyordu.<br />
Sonraki birkaç gün okulda eğlenceler, kutlamalar, okul sonrası Uludağ için alışverişlerle geçmişti. Saklıkent’in dışında ilk kez kayak yapmanın sevinciyle yeni bir kayak takımı ve dağ giysileri aldırmıştı.<br />
Karne günü, arkadaşlarıyla buluşma saatini ayarlayıp eve koştu Zeynep. Valizini özenle hazırladı. Ailesinden ayrı, arkadaşlarıyla ilk kez tatil yapacaktı hem de Uludağ’da. Sevincini, heyecanını, mutluluğunu ne içine sığdırabiliyordu ne valizine ne odasına ne de eve.<br />
Yatağına uzandığında Uludağ’da yaşayacağı günleri düşünürken eli yastık kılıfına gitti. Birden, uzun süredir Anka’yı düşünmediği için bir suçluluk duyup onun teleğini aldı, okşadı, sevdi, öptü.<br />
–Bir tek teleğin kaldığına göre canlandığını biliyorum Anka! Benimle birlikte Uludağ’a gelmeni ne kadar isterdim, bilemezsin! Kim bilir, belki de ben oradayken gelirsin. Teleğini de yanımda götüreceğim, dedi.<br />
Gözlerini yumup uyumaya çalışırken tüy elindeydi. Uyuduğunda halının üzerine düştü. Ertesi gün de telaştan unutarak yola çıktı.<br />
Epeyce uzun bir yolculuktan sonra Uludağ’a gelip otellerine yerleşmişler, otelin lobisindeki ocak başı eğlencesinden sonra odalarına çekilip uyumuşlar, kahvaltı sonrası da erkenden kayak yapmak için çıkmışlardı.<br />
Her yer bembeyazdı. Antalya’dayken Torosların tepesinde uzaktan izledikleri kar, şimdi her yerdeydi. Dağın yüzeyi, koyaklar, yollar, kar yığınları arasına serpiştirilmiş küçük, masalsı dağ kulübeleri, gösterişli oteller&#8230; Hepsi de ışıldayan karın güzelliğini yansıtıyordu.<br />
–İnanamıyorum, bu ne güzellik! Nefesim kesildi, diyen Zeynep’i ilk yanıtlayan Caner olmuştu:<br />
–Biz, Uludağ diye yanlışlıkla kutuplara mı geldik?<br />
–Alemsin Caner! Daha önce gelmediysek bile Uludağ’da çekilmiş filmleri izledik en azından. Afrika’dan buraya yanlışlıkla düşmüş değiliz ya&#8230;<br />
–Antalya’nın sıcağının Afrika’dan ne farkı var?<br />
Bunu söyleyen de Utku’ydu.<br />
–Siz bu sabah hangi yanınızdan kalktınız bilmiyorum ama ben bu güzelliği çok sevdim, dedi Zeynep.<br />
–Doya doya kayalım o zaman, diyen Fuat’ın sözleri kahkahalarla karşılandı.<br />
–Afrika’yı bilmem ama bu giysiler içinde kendimi Eskimo çocuklarından biri gibi duyumsuyorum, diyen Caner’i kar topuna tuttu üçü birden.<br />
–Haydi artık, biraz da kayalım. Bunları boşuna almadık ya, diyen Zeynep, kayak takımlarını gösterdi.<br />
–Doğrusunu söylemek gerekirse ben kayak yapmayı iyi bilmiyorum.<br />
Caner’in sözlerine şaşırma fırsatı bulamadan Utku ile Fuat da onu izleyince bir kayak öğretmeni bulmaları gerektiğini söyledi Zeynep. Onlar öğretmen aramak için otele dönerken Zeynep de ona Saklıkent’te kayak dersi aldıran ailesine için için teşekkür ederek teleferiğe binip bir çanak şeklindeki Uludağ’ı ve çanağın içine serpiştirilmiş yapıları kuş bakışı izledi hayranlıkla. Teleferikten inerek kalabalık bir grupla pistin başına varıp bir süre onların uzaklaşmasını bekledikten sonra da tek başına kaymaya başladı.<br />
Uçuyormuş gibiydi. Kanat yerine kayak takımın olması, bu duyguyu değiştirmiyordu. Birden düşünceleri onu durmaya zorladı. “Kanat” sözcüğü, Anka’nın teleğini evde unuttuğunu anımsatmış, buna sıkılıvermişti canı.<br />
Durmak istese de duramıyordu bir türlü. Çevresindeki görüntü değişmiş, kayak yapan diğer dağcılar silinmiş, bembeyaz kar yığınları, masmavi bir buz tabakasına dönüşmüş, üstündeki giysi onu ısıtmaz olmuş, bir yandan içindeki korkunun etkisi, diğer yandan çevrenin yabanıllaşan görüntüsü onu iyice üşütmüştü. Bütün bu olumsuzluklara eklenen susuzluk da enerjisini yavaş yavaş tüketiyor, buz katmanının altından gelen suya nasıl ulaşacağını bilemiyor, arkadaşlarının kendisini bulamayacağı düşüncesiyse korkusunu körüklüyordu durmadan. İyi bir kayakçı olmasına karşın kendisinin bile ne yapacağını bilemediği bu buz kütlesine arkadaşlarının geleceğini düşünmenin saflık olacağının da ayrımındaydı üstelik. Ne yapacaksa kendi yapmalıydı.<br />
Sıcaklığı durmadan değiştikten sonra sonunda ılıklaşan mavi bir su kütlesinde yeniden gözlerini açtığından beri buraya ikinci kez gelişinin nedenini çözmeye çalışıyordu. Kımıldayamadığı için bir çözüm bulamasa da kaçırdığı bir ayrıntı, işine yarayabilecek bir bilgi kırıntısı bulabilmek için yaşadığı her dakikayı yeniden gözden geçiriyor, bulamadıkça da çıldıracak gibi oluyordu.<br />
O kabuklu canlıların tutsağıysa neden ortaya çıkıp ne istediklerini söylememelerini anlayamıyordu. Kımıldayabilse dışarı çıkıp onları bulacak, sonra da ne istediklerini soracaktı ama görünmez iplerle bağlıydı sanki suyun içinde. Suyun üstünde oluşup ağzından burunundan belleğine dolan köpüklerdeki “Serez, Karamits, Simurg&#8230;” sözcüklerinden başka ne bir ipucu vardı ne de başka bir hareket.<br />
Anka’nın teleğini unutursam olacağı budur, diye düşünüp kızdı kendine. Birden Anka’nın diğer adının Simurg olduğu geldi aklına. Onu istiyor olabilirler miydi kendisinden?<br />
–Bu olamaz, diyen sesi köpükler halinde suyun üstünde yayılmaya başlasa da bunun ayrımında bile olmadan mırıltısını sürdürüyordu:<br />
–İstesem bile Anka’yı onlara veremem ki! O benim oyuncağım değil, birlikte pek çok güçlüğün üstesinden geldiğimiz dostum! Hem şu an nerede kim bilir?<br />
Belleğine dolan sözcüklerin sürekli ve eskisinden daha hızlı kendini yinelemeye başlamasıyla başına öyle şiddetli bir sancı saplanmıştı ki çığlıklarından oluşan köpüklerden boğulmak üzereydi. O çığlık attıkça sözcüklerin sıklığı da artıyordu:<br />
–Karamits, Serez, Simurg&#8230;<br />
Düşlerinde kendini hep Serez’de görmesinin araştırmalarının bilinçaltını etkilemesiyle açıklanamayacağını da şimdi anlıyordu, onların düş değil her anının gerçek olduğunu da. Serez, sözcüğünü çözmesine gerek kalmamıştı. Simurg’u da anlıyordu ama ondan ne istedikleriyle Karamits’le ne demeye çalıştıklarını çözemiyordu bir türlü.<br />
Onca suyun içinde susuzluktan çıldıracaktı. İçmeye çalıştığı her damla, dudaklarında donup kabarcıklara dönüşüyordu. Başındaki ağrı da dayanılacak gibi değildi.<br />
Belleğinde yankılanıp duran sözcüklerin sancısıyla oradan çıkamayacağını, ailesini de arkadaşlarını da bir daha göremeyeceğini düşündü acıyla. Gözlerinden yaş akmasa da içini boğan hıçkırıklar, suyun içinde deniz dalgaları yaratıyordu sanki.<br />
–Ne olur, ne istediğinizi açıkça söyleyip bu işkenceye son verin! Böyle sürerse yaşamım zaten sonlanacak ve sizin işinize yaramayacağım. Her kim ya da neyseniz duyun beni, anlayın, diye bağırmaya çalıştı. Sözcüklerinin kabarcığı dalgalar arasında yitmeden kendinden geçti.<br />
Çevresinin kabuklarla sarıldığını duyumsuyor ama gözlerini açamıyordu. Sonra sudan çıkarılmış, kabuklu ayakları ve bedeni üzerinde yürütüldüğünü görmüştü ama gördüğü kendisi değil de bir başka kabuklu canlıydı sanki! Çevresi, kendisi gibi yüzlerce kabukluyla sarılmıştı.<br />
Tutsağım işte! Bunlar da tutsağı cezasının verileceği alana götürmekle görevli askerler olmalı, diye düşündü. Düşüncesi, bedeninin dışını saran kabuğa çarpıp belleğine dönünce başındaki ağrı iyice dayanılmaz olmuştu. Ağrıdan kurtulmak için düşünmemeye çalışıyor ama başaramıyordu. Elinde değildi ki düşünmemek!<br />
Sonunda, dağın doruğuna çıkmışlar; bazen soğuk bir bulut, bazen de buhar püsküren kraterden içeri girip bir kaya çıkıntısı üzerinde durmuşlardı. Bu çıkıntıyı tanıyordu Zeynep. Burası, daha önce uykusunda kendini bulduğu yerin hemen altında, kaynayan denize daha yakın bir yerdi. Aşağıya baktı korkuyla. Kaynayan deniz de gök gürültüleri eşliğinde kraterin ağzından fışkıran bulut da aynı hatta bu kez daha yakıcı buharlara dönüşmüş görünüyordu. Neyse ki bu kez yüzü yanmıyor, üzerindeki kabuk, onu buharla haşlanmaktan koruyordu.<br />
Birden yanındaki kabukların yerlere kadar eğildiğini gördü. Hemen sonra başına basarak onu da eğilmeye zorladılar. Başındaki pençe benzeri kabuğun baskısından çok, eğilmesiyle bütün bedenine batan kabuk canını yakıyordu. Sonunda başındaki çekildi de doğrulup kabukların işkencesinden kurtuldu. Bu kez de karşısındaki görüntüyle donup kaldı. Çünkü pek çok yeri kızıl korlardan oluşmuş kara kızıl bir dev, kaynayan denizin tam ortasından yükselmiş, ona bakıyordu.<br />
Bu da ne? Yüz gözlü canavar Argos’tan bile daha korkunç! Bu kez kesinlikle sonum geldi, diye düşündü, korkudan titreyerek.<br />
Ağzını her açtığında Zeynep’in yüzündeki kabuğu yalayan alevlerle konuşmaya başladı dev yaratık:<br />
–İnsanların gezegenimize bu kadar meraklı olduğunu bilmiyorduk. Dünya size yetmedi anlaşılan. Seni de mi Karamits yolladı, diyecektim ama onunkilere benzemiyorsun.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111903" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-5.png" alt="" width="638" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-5.png 638w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-5-234x300.png 234w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-5-154x198.png 154w" sizes="auto, (max-width: 638px) 100vw, 638px" /></p>
<p>Zeynep, dili tutulmuşçasına bakıyordu yaratığa. Gözleri, kocaman birer kor parçasıydı. Başında saç yerine alevden başaklar dalgalanan, diğer organların yerinde de karalı kızıllı kor parçalarından tahıllar taşıyan, bedeninin yarısı kaynayan denizde gömülü, diğer yarısı bir insan boyunu beşe, belki de ona katlayan bir garip yaratık&#8230;<br />
–Si&#8230; Si&#8230; Size ne zararımız oldu ki?<br />
–Karamits’in ajanı değilsen -ki olmadığını sanıyorum- zararın olmadı, olamayacak da&#8230; Hatta yararın bile dokunabilir. Dediklerimi yaparsan kuşkusuz&#8230;<br />
–Ne, ne yapabilirim, ne istiyorsunuz?<br />
–Serez, bir kara deliğe doğru sürükleniyor. Buna engel olabilirsin.<br />
–Be&#8230; Be&#8230; Ben mi?<br />
–Evet, sen ve Simurg&#8230;<br />
–Onu biliyorsanız benim ajan olmadığımı da biliyorsunuz demektir.<br />
–İlk anda gezegen halkım seni Karamits’in yolladığını düşünmüş, o yüzden seni arınma havuzuna almışlar ama yanıldıklarını anladılar şimdi. Benim uyarımla kuşkusuz&#8230;<br />
–Karamits kim?<br />
–Şimdilik bilmesen de olur. Simurg gelsin de&#8230;<br />
–Simurg yani Anka burada yok ki!<br />
–Çağır, gelsin!<br />
Beni nasıl duysun, diyecekken sustu. Anka’yı bildiğine göre Zeynep’in çağrısıyla buraya geleceğinden kuşku duymuyor olmalıydı. “Keşke ben de sizin gibi düşünebilsem…” derken yüzünü yalayan bir alevle olduğu yerde sarsıldı. Yanındakilerin yardımıyla kaynar denize düşmekten son anda kurtuldu.<br />
Bir süre düşüncelerine gömülüp bir çıkış yolu bulamamanın acısıyla başını kaldırdığında karşısındaki dev canavarın yok olduğunu gördü. Kaynayan denizi bakışlarıyla tarasa da ondan ne bir iz vardı ne de bir ses. Çevresindeki kabuklu canlılar da yok olmuştu. Nasıl olduğunu anlamamıştı ama üzerindeki kabuğu da soyup almışlardı giderken. Kaynar buharların yüzünü yaladığı o kaya çıkıntısında kalakalmıştı öylece. Oradan çıkamayacağını biliyor olmalıydılar.<br />
Olduğu yere çöküp “Anka!” diye inledi. “Buraya nasıl düştüm, bilmiyorum ama yardımına gereksinimim var. Ne olur duy beni!”<br />
Derin bir nefes alıp mırıldanmasını sürdürdü:<br />
–Belki de beni bağışlamayacaksın Anka! Seni bir anlığına unuttuğum, teleğini bile yanıma almadığım için&#8230; Bağışlamasan da sana hak veriririm ama bu ne seni unutmamı sağlayabilir ne de içinde bulunduğum durumdan kurtulmamı.<br />
Bir bulut fırtınasıyla savrulup dağın doruğundan aşağıya doğru kaymaya başladığında çığlığı kulaklarına yabancı geliyordu.<br />
–Zeynep, Zeynep aç gözlerini!<br />
Duyduğu sesin şaşkınlığıyla gözlerini açtığında üstüne eğilmiş üç çift göze bakıp kaldı bir süre.<br />
–Fu&#8230; Fuat, U&#8230; Utku, Ca&#8230; Caner! Siz nereden çıktınız?<br />
Utku gülümseyerek:<br />
–Adımızı öğrenmeye çalışıyor arkadaşlar, dedi. Dünyaya döndüğünün bir belirtisi bu, rahatlayın!<br />
Fuat:<br />
–Bizi kayak öğretmeni bulmaya gönderip tek başına kaymaya çıkarsan sonuç bu olur küçük hanım! Beş dakika bekleyemedin mi?<br />
–Ne&#8230; Neredeyim?<br />
–Uzayda küçük bir gezinti yapıp aramıza döndün Sarı Fırtına, diyerek gülen Caner’in gerçeğe ne kadar yaklaştığını anlayıp gülümsemeye çalıştı:<br />
–Beni kara deliklerden siz mi kurtardınız?<br />
–Ne yapalım? Arkadaş, dedik bir kez!<br />
Utku’nun sözlerini Caner tamamladı:<br />
–Arka taş olmasın bu Utku? Ne zaman arkamızı dönsek bir sorun yaratıyor. Bu kez de başını çarptığından nerede olduğumuzu bile anımsamıyor, baksana!<br />
–Başımı mı? Neredeyim gerçekten?<br />
–Kayak pistinin yakınındaki bir buz çukurunda. Doğrulup çevrene bir baksana&#8230;<br />
Kalkmaya çalışırken Fuat durdurdu onu:<br />
–Dur, yavaş yavaş&#8230; Kırık çıkık olmadığından emin olmalıyız.<br />
–Yok, iyiyim. Hem kayak yaparken düşme konusunda doktoram var benim. Babamla kayarken de düşmüştüm geçenlerde, diyerek doğruldu. Ayağındaki sızı dışında, acıyan yeri yoktu pek.<br />
–Ayağın mı?<br />
–Biraz acıyor yalnızca Caner, geçer şimdi.<br />
–Kızım, ayak kırmadaki rekorumu almaya çalışıyorsan boşuna uğraşma!<br />
–Yok yok, hiç niyetim yok! Bu tatilin tadını çıkarmak niyetindeyim.<br />
–Yalnız çıkarmak niyetindesin sanıyorum. Teleferiğe binmemize bile fırsat tanımadın.<br />
–Sen önce otelin yanında kaymayı öğren de sonra teleferikle çıkarsın zirveye.<br />
–Ne yani, kaymayı öğrenemezsek teleferiğe binemeyecek miyiz Zeynep?<br />
–Gezmek için binersiniz Caner. Hem öğretmeniniz, hepinizin iyi bir kayakçı olmanızı sağlayacaktır yakında.<br />
–Bizi bırak da sen çok iyi bir kayakçı olduğunu söylüyordun, diye araya girdi Fuat. “Pistten çıkıp bu çukura düşmeyi nasıl becerdin?”<br />
–İşte o bölümü hafızamdan silinmiş Fuat. Silgi, senin elinde miydi yoksa?<br />
–İşin gırgırına geçtiğimize göre Zeynep gerçekten iyi arkadaşlar. Haydi onu otele götürelim de öğle yemeğimizi yiyelim. Kaç saattir onu aramaktan açlığımızı unuttuk.<br />
–Ben de öyle susadım ki!<br />
–Çölde “Su! Su!” diyen cılız ses senindi anlaşılan.<br />
Utku’ya gülümsedi. Gittikçe ağrıyan başıyla ayağını düşünmemeye çalışarak arkadaşlarının arasında otele yürüdü. İçeri girer girmez bir damacana su isteyecekti.<br />
Arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında birkaç bardak su içti üst üste. Onlar yemeğe saldırıyordu, o yalnızca suya.<br />
–Ne o Zeynep? Susuz bir şölen sofrasından kalkmış gibi durmadan suya saldırıyorsun. Kuzu mu çevirdiler sana gittiğin yerde?<br />
–Yok Utku! Yanardağlarda kısa bir gezinti yaptım da&#8230;<br />
–Senin yanardağları bilemem ama ben bu donardağda kaymayı öğrenemeyeceğim, diyen Caner’in sözleri, kahkahalarla karşılandı sofrada. Zeynep de susuzluğunu giderip önündeki yemeğe uzandı sonunda. Neşe içinde yemeklerini tamamladılar.<br />
Zeynep, öğleden sonra arkadaşlarından ayrılmadı. Otelin yakınlarında, kayak öğretmeni eşliğinde arkadaşlarının kaymaya çalışmalarını izledi, çoğu zaman kahkahalarla gülerek. Özellikle Caner sık sık düşüyor, kalkarken de “Bu donardağ beni sevmedi arkadaşlar! Yoksa ben çok iyi kayarım,” diyerek herkesten önce kendi gülüyordu durumuna. Utku ile Fuat, otelin önünden vadiye inen pist boyunca kayabiliyor, Zeynep bazen onlara eşlik ediyor, bazen de Caner’e yardım etmeye çalışıyordu.<br />
Karla, buzla boğuşa boğuşa akşamı etmiş, ocak başındaki eğlenceyi izlemek üzere ocağı uzaktan gören yer minderlerine<br />
çökmüşlerdi.<br />
–Niye böyle uzağa oturdunuz, diyen Zeynep’i ilk yanıtlayan Caner olmuştu yine:<br />
–Gün boyu artistik patinaj buz şampiyonasında dans ettikten sonra enerjimiz tükenmiş kızım. Sıcak dans bizi bozar, diye düşündük de&#8230;<br />
–Sen grubumuzun neşesisin, biliyor musun Caner? İyi ki katıldın aramıza! Sen olmasan biz üç suskun, kendi içimizde boğulur dururduk.<br />
–Elbette kızım, değerimi bilin, ona göre!<br />
–Aşk olsun Zeynep! Fuat’la biz, zebani suratlı mıyız?<br />
–Yok Utku, onun kadar konuşkan ve neşeli değiliz yalnızca! Hem kendimi de kattım baksana!<br />
–Ne yapalım, kader! Herkes benim gibi şirinlik kumkuması olamaz ya!<br />
–Fazla şişme Caner, çatlayacaksın!<br />
–Yediklerimden çatlamayayım da&#8230;<br />
–Caner, kara deliklerle ilgili bulgularını biraz anlatsana. Raporda okumuştum ama çoğu aklımda kalmadı.<br />
–Neden? Kara deliklere mi gideceksin bu kez de? Seni kurtarmak için oraya gelemeyiz, bilmiş ol!<br />
Utku ile Fuat da meraklanmıştı:<br />
–Gerçekten Zeynep, neden soruyorsun?<br />
–Anlatacağım ama önce sorumun yanıtını Caner’den alayım da, diye yanıtladı Utku’yu.<br />
–Gündüz kayboluşunla ilgisi var mı bunun?<br />
–Yok, desem bana inanacak mısın Fuat?<br />
–Sanırım inanmayacağım. Sen söz konusu olunca korku filmleri izlemeye gerek yok zaten!<br />
–Korkuyorsanız hiç anlatmayayım.<br />
–Ucundan kıyısından birlikte bulaştığımıza göre bu işe, anlat ki yaşayacaklarımıza karşı hazırlıklı olalım.<br />
–Sorun kara delikler!<br />
–Ee?<br />
–Benim araştırma konum olan Serez’le ilgili bulgularımı anımsıyor musunuz?<br />
–Senin kara delikleri anımsadığın kadar&#8230;<br />
–İşte, sorun o ikisiyle ilgili&#8230; Bu yüzden de araştırmamızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.<br />
–Yine mi? O araştırma için aylarımızı verdik Zeynep! Sonunda bir tatili hak ettik derken&#8230;<br />
–Bunu ben de istemiyorum ama&#8230;<br />
–Ama zorunluyuz sanırım.<br />
–En azından ben zorunluyum Caner. Siz de isterseniz yardım edersiniz.<br />
–Ben dışarda gözcü kalsam&#8230;<br />
–Yine kaçış yolunu buldun ya Caner, kutlarım seni derken gülüyordu Zeynep. Utku ile Fuat ise kara kara düşünmeye koyulmuşlardı.<br />
–Ee, laf kalabalığına getirme Caner! Şu kara deliklerle ilgili araştırmanı sözcük sözcük ezberlediğinden kuşkum yok. Bir kez daha anlatmaya ne dersin?<br />
–Yorgunum, derim Zeynep. Uykum geldi.<br />
–Bunu anlatmazsan seni uyutacağımızı mı sanıyorsun? Doğruca kara deliklerle götürürüz seni, ona göre!<br />
–Tamam, tamam! Anlatayım bari!<br />
Hepsi de Caner’in anlattıklarını can kulağıyla dinlemeye koyulmuştu. Sık sık sorularla kestikleri anlatım bittiğinde gece yarısını çoktan geçmişti. Zeynep’in anlatacakları ertesi güne kalmıştı ama bundan hoşnuttu çünkü serüvensiz, düşsüz, tam anlamıyla dinlenebileceği bir uykuya öyle gereksinimi vardı ki! Birbirlerine iyi geceler dileyip odalarına çıkar çıkmaz da yataklarına serildiler.<br />
Serez’le ilgili bir düş görmese de kara deliklerin birinden kurtulup biri tarafından yutulduğu, rahatsız bir uykudan sonra dinlenemeden kalktı yataktan Zeynep. Yıkanıp giyindikten sonra kahvaltıya indiğinde arkadaşlarının çoktan masaya oturup tepeleme doldurdukları yemek tepsilerine gömüldüklerini gördü.<br />
–Günaydın arkadaşlar! Kıtlıktan mı çıktınız, yoksa bir yıldır yemek mi vermediler size?<br />
Lokmaları ağızlarında gevelerken birer baş selamıyla ona karşılık verdiler. Caner ise ağzının dolu olduğuna aldırmadan, yutkuna yutkuna konuşmaya çalıştı:<br />
–Hepsi birden&#8230; Bir de donduran dağı ekle üstüne.<br />
–Siz obursanız donduran dağ ne yapsın?</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Utku, lokmasını yutup gülümseyerek gürledi:<br />
–Otur da karnını doyur Sarı Fırtına! Sabah sabah bu kadar konuşmayı nasıl canın istiyor? Hani sen de bizim gibi suskundun?<br />
–Tamam paşam, oturuyorum da asıl sizin canınız bu kadar yemeği nasıl istiyor sabahın köründe, onu düşünüyorum.<br />
Fuat da söze karıştı:<br />
–Fazla düşünmek iştahını keser! Önce ye, sonra düşün!<br />
“Düşünüyorum, o halde varım!” diye gülerek kahvaltısını almaya kalkarken arkadaşları konusunda şanslı olduğunu düşünüyordu.<br />
Ondan önce başlasalar da kahvaltılarını Zeynep’le aynı anda bitiren arkadaşları, merakla Zeynep’in anlatacaklarını beklemeye koyuldular.<br />
–Ee, dedi Fuat. Ne zaman anlatacaksın şu kara delik merakının yine neden depreştiğini?<br />
–Korkmak yok ama, diye uyardı onları Zeynep.<br />
–Korku duvarını aşalı çok oldu küçük hanım, dedi Utku. Sen anlat hele&#8230;<br />
–Ne zaman aştınız siz o duvarı? Korktuğunuz için bana yüklediğiniz konuları henüz unutmuş değilim.<br />
–Korku değildi o, diye diklendi Fuat. “Çığlıklarımdan yorulan bizimkilerin uyarısından bıkmaydı yalnızca.”<br />
–Ve düzenli bir uykuya özlem, diye tamamladı Utku.<br />
–Bir de benim nasıl olsa üstesinden geleceğimi düşünmeniz, diye ekledi Zeynep.<br />
–Tam üstüne bastın, kaldır ayağını, diye güldü Caner.<br />
–Haydi ama Zeynep! Bizi meraktan öldürmek mi istiyorsun?<br />
Utku’nun sözleriyle yelkenleri indirip “Ben size kıyabilir miyim? Hemen başlıyorum. Yalnız burada mı oturacağız? Dışarı çıkıp karın keyfini sürerken anlatayım.” diyerek kalktı. Otelin hemen yanındaki kameriyenin içine geçip hepsinin yerine oturmasını bekledikten sonra araştırmanın başından beri yaşadıklarını anlatmaya koyuldu.<br />
Bitirdiğinde hepsinin soluğu kesilmişti. Neden sonra Caner bozdu sessizliği:<br />
– Vay canına! Bu kadarına ne diyeceğimi bilemiyorum!<br />
Diğerlerinden de benzer tepkiyi alan Zeynep sordu:<br />
–Ne diyorsunuz? Bana yardım edecek misiniz?<br />
–Ne yapmamız gerektiğini bilsek ederiz de&#8230;<br />
–Zamanı geldiğinde ne yapmanız gerektiğini anlatacağım. Yalnız size anlatmadığım bir ayrıntı daha var, diyerek Anka’yı onlara tanıtmaya başladı.<br />
–Anka mı? İnanamıyorum! Onun yalnızca bir efsane olduğunu sanıyordum, diyen Caner’e; sen yürüyen bir efsanesin, diyen Utku’ya; bu kadarını filmlerde bile izlemedim, diyen Fuat’a:<br />
–Yaşadıklarımızın hangisi olağan ki, demekten başka söz bulamadı.<br />
Sonunda, ilk şaşkınlıklarından sıyrılıp Zeynep’i anlamış, Anka’nın teleği evde kaldığına göre ona nasıl ulaşabileceklerini tartışmaya koyulmuşlardı.<br />
–Aklıma bir fikir geliyor ama nasıl karşılayacağınızı bilmiyorum, dedi Zeynep.<br />
–Söylemeden de bilemezsin, dedi Caner.<br />
Diğerlerinin de sabırsız sözlerinden sonra İpek’le yaşadıklarını anlatıp Anka’nın bir tüyünün de onda olduğundan söz etti. Ona telefon ederlerse Anka ile gelebileceğini, Antalya’ya gidip evdeki teleği alamayacaklarına göre bunun tek yol olduğunu söyledi. Yalnız bu durum, serüvene bir kişiyi daha ortak etmekti. İşte, Zeynep’i düşündüren konu buydu.<br />
–Anlaşabileceğimiz biriyse neden olmasın? Üstelik başka yol da görünmüyor, dedi Utku.<br />
Fuat’la Caner’in de Utku’yu desteklemesi üzerine kalktılar. Onlar bir süre öğretmen gözetiminde kayacaklar, İpek’le telefon görüşmesi yaptıktan sonra Zeynep de onlara katılacaktı.<br />
Konuyu duyan İpek, telefonda sevinç çığlıkları atmış, gece olur olmaz telekle Anka’yı çağırma sözü vermişti. Onunla buluşur buluşmaz da Zeyneplerin yanında alacaktı soluğu. Annesiyle babasına ne diyeceğini uzun süre tartışmışlar; geceleri onların yanında, gündüzleri de eve dönmesinin mantıklı olabileceği üzerinde anlaşmışlardı. Böylece kimse, İpek’in aralarına katıldığını anlamayacaktı.<br />
Buldukları çözümle arkadaşlarının yanına dönen Zeynep, işaretle sorunun çözüldüğünü anlatmış, sonra da kaymaya başlamıştı.<br />
Öğle yemeği dışında bütün gün kayağın, kar topu oynayıp kardan adam yapmanın keyfini sürdükten sonra yorgun argın otele dönmüşler; lobide bir çığlık atıp kendi yaşlarında esmer, ince ve uzun boylu bir kıza sarılan Zeynep’i görünce oldukları yerde durup beklemeye başlamışlardı.<br />
Bir süre sarmaş dolaş olduktan sonra ayrılıp onu arkadaşlarının yanına sürükledi:<br />
–Bu İpek, arkadaşlar! İpek, bunlar da sana sözünü ettiğim Utku, Fuat ve Caner!<br />
–Bu da Kara Fırtına olmalı, diyen Caner’in sözleri üzerine hepsi kahkahayı basmıştı.<br />
Zeynep:<br />
–Ben Kara Fırtına’yı odasına çıkarayım, sizler de yemeği alın, diyerek onun valizini almış, resepsiyon görevlisini saf dışı bırakarak asansöre yürümüştü. İpek’in odası, Zeynep’inkinin hemen yanındaydı çünkü.<br />
–Anlat bakalım İpek, dedi. Anlaşmamıza ne oldu? Gece olmadan buraya nasıl geldin? Dayımla yengem nasıl izin verdi? Anka ile görüşebildin mi?<br />
–Senin burada olduğunu söyleyip tatil için babamlardan izin istemenin daha doğru olduğunu düşündüm Zeynep. Önce biraz nazlandılar, sonra onlar da gelmek istediler ama ben yalnız gelmekte direttim. Senin arkadaşlarınla olman, halamların evde kalması da sanırım onları yumuşattı. Sonunda buradayım işte!<br />
–İyi etmişsin, buna çok sevindim! En azından gece gündüz birlikte oluruz.<br />
–Öyle canım sıkılıyordu ki Zeynep, telefonun can simidi gibi geldi, inan!<br />
–Ee, Anka ile görüşebildin mi?<br />
–Yok ama tüyü yanıma aldım. Birlikte çağırırız diye düşünmüştüm.<br />
–Tamam, haydi üstünü değiştir de yemeğe inelim. Ben çok acıktım. Sen de yoldan geldin, açsındır. Kalanını yemekte konuşuruz.<br />
Tamam, diyen İpek üstünü değiştirinceye kadar odasına gidip beklemeye başladı Zeynep. Birkaç dakika içinde kapısı çalınmış, İpek’le aşağıya inmeye başlamıştı bile.<br />
İpek’in durmadan konuşmasını kendisi gülümseyerek, arkadaşları da şaşkınlıkla izliyordu. Caner nasıl da uygun bir ad bulmuştu ona hemen! Kendisinin Sarı Fırtınalığı tartışılsa da Kara Fırtına adının uygunluğu, İpek’in esmesinden belli oluyordu.<br />
–İpek, bir nefes al artık, diye gülerek onu uyarma gereği duydu sonunda. Arkadaşların gözünü ilk günden korkutma istersen. Yoksa bizi bu serüvende yalnız bırakabilirler.<br />
–Hiç niyetim yok, diyen Utku’yu Fuat izledi:<br />
–Bırak Zeynep! Korkmak bir yana arkadaşın konuşmalarını sevdim ben. En azından sıkılmayacağız demektir.<br />
–Kara delikte gülerek yiteceğiz yani&#8230;<br />
–Caner!<br />
–Ne var Zeynep, korkulu bir serüvene atıldığımız yalan mı? En azından yüzümüzü güldürenler ikiye çıktı. Doğrusu erki paylaşmak pek güzel olmasa da idare edeceğim artık.<br />
–Kıskançlık ha!<br />
–Tahtım sallandı, ne yapayım?<br />
–Merak etme Caner, diye araya girdi İpek. Zeynep’in anlattıklarına göre senin tahtını sallamaya benim gücüm yetmez. Olsa olsa bir kenarına ilişiveririm. Olmaz mı?<br />
–Eh, olur o zaman!<br />
Gülüşmeleri, çevredeki bütün başları onlara döndürse de bir anlığına, umursayacak durumda değillerdi. Birkaç saat sonra yaşayacakları gerilimi baştan azaltma çabası içindeydiler.<br />
Sonunda yemek de konuşmalar da bitmiş, ocakbaşı eğlencesini bir süre izledikten sonra dışarı çıkmışlardı.<br />
–Oh! Ne güzel bir gece! Yıldızlar gökte mi yoksa yerde mi ışıldıyor, ayrımsayamıyor insan!<br />
–İpek, manzarayı izlemeyi bırakıp Anka’yı çağıralım istersen. Ne zaman Serez’e götürüleceğimizi bilmiyoruz. Her an olabilir bu çünkü.<br />
Başını sallayarak Zenep’i onaylayan İpek, kameriyeye yürüyen arkadaşlarını izledi.<br />
Kutsal bir ayinde gibiydiler. İpek cebindeki sıradan gibi görünen beyaz tüyü çıkarıp onlara göstermiş, sonra da okşamaya başlamıştı. Çok geçmeden Zeynep’le İpek’in dışındakilerin şaşkın bakışları arasında masadaki yerini almıştı Anka.<br />
–Hayrola kızlar? Yine bir serüven peşindesiniz anlaşılan.<br />
–Biz serüven aramıyoruz Anka, diye onu yanıtlayıp bir yandan da bembeyaz tüyleri okşayan Zeynep, serüven gelip bizi buluyor, dedi.<br />
–Biliyorum. Bu kez de kara deliklerin yutmak üzere olduğu bir cüce gezegenle işiniz var.<br />
–Oo, sen zaten biliyorsun Anka.<br />
–Buna niye şaşırdın Zeynep? Senin aklından geçenleri de çağırsan geleceğimi de biliyordun.<br />
–Teleğini evde unuttum ya Anka hem de en güçsüz durumunda.<br />
–Bu yüzden mi İpek’ten yardım istedin?<br />
–Evet, utandım.<br />
İpek araya girdi hemen:<br />
–Beni gördüğüne sevinmedin mi Anka?<br />
İkisine birden sarılan Anka:<br />
–Sevinmez miyim? İkinizi de sevdiğimi biliyorsunuz.<br />
Utku, Fuat ve Caner Anka’yı görmenin şaşkınlığını üzerlerinden atamadan onların konuşmalarına bakıp kalmışlardı. Neden sonra Zeynep, onları da tanıştırdı Anka’ya.<br />
–Hastanede bitkisel yaşama giren arkadaşların değil mi bunlar Zeynep?<br />
Utku ile Fuat’ın şaşkınlığı geçmeden Caner araya girdi:<br />
–Ben değil&#8230;<br />
–Biliyorum, sen ayağını kırdığın için evdeydin.<br />
–Bütün bunlar gerçek olamaz! Biri bana düş görmediğimizi anlatsın, diyen Utku’yu da kanadıyla okşadı Anka. Sonunda rahatlayıvermişti hepsi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111904" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-6.png" alt="" width="629" height="812" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-6.png 629w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-6-232x300.png 232w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-6-153x198.png 153w" sizes="auto, (max-width: 629px) 100vw, 629px" /></p>
<p>–Biz de Zeynep’in olağanüstü güçleri olduğunu sanıyorduk. Meğer asıl güç sizdeymiş, dedi Fuat.<br />
Zeynep’i kanadıyla okşamayı sürüdüren Anka:<br />
–O olağanüstü bir insandır zaten, dedi.<br />
Zeynep, Anka’ya teşekkür ederken diğerleri de alkışladı.<br />
–Durumu bildiğine göre ne yapacağımız konusunda bize bir fikir verebilirsin sanırım Anka, dedi Zeynep.<br />
–Serez bir Astreoid Kuşağı’nda olduğu için kara deliklerle her zaman karşılaşma olasılığı vardı zaten. Sanırım cüce gezegenin yöneticisi Ceres -ki mitolojik çağda anne sevgisinin ve büyüyen bitkilerin tanrısıydı- kendi adını verdiği gezegenin yok olma tehlikesini ancak ayrımsayabildi.<br />
–Anne sevgisi mi? Ben onu gördüm Anka, anne sevgisinde o kadar ateş olmaz ki! Başındaki başaklar bile alev alevdi. Hem, gezegene adını verdiyse neden Ceres değil de Serez olarak geçiyordu okuduğum dergilerde?<br />
–Dedim ya Zeynep, mitolojik çağdaydı o. O zamandan bu yana değişen öyle çok durum oldu ki! Yine de Ceres’in kimseye kötülük edeceğini sanmıyorum. Can korkusuyla biraz sert davranmış olabilir ama düşünsene yalnız kendi canı değil, çocukları yerine koyduğu tüm kabuklu canlıların yaşamı tehlikede. Gezegenin adına gelince -sanırım- bilim insanlarınız Türkçe okunuşunu almayı yeğlemişler.<br />
–Açıklamaların için teşekkürler Anka. İsim konusunu anladım da bize zarar vermeyeceğinden emin misin?<br />
–Kendi canı yanmadığı sürece&#8230;<br />
–Biz onun canını niye yakalım ki? İstemeden konuk oldum her seferinde, biliyorsun.<br />
–Araştırmalarınız ilgisini çekmiş, sizi bir kurtarıcı olarak görürken önlem almayı da gerekli görmüş olmalı. Ne de olsa sizi tanımıyor. Onu yanıltmanızı önermem doğrusu!<br />
–Biz ne yapabiliriz?<br />
–Kara deliği onarmaktan ya da Serez’i oradan uzaklaştırmaktan başka seçeneğimiz yok. Yörüngesini değiştirmek çok güç. Buna gücümüz yetmeyebilir ama kara delikler konusunda bir yardımımız olabilir.<br />
–Ne zaman gidiyoruz öyleyse?<br />
–Onlar bizi çağıracaklardır Zeynep. Haydi, siz çıkın da dinlenin biraz! Önümüzde yorucu saatler hatta günler olabilir.<br />
–Sen de bizimle gel Anka, diyen Zeynep’ten başlayarak her birine birer tüy bırakıp gözden yitti Anka. Onlar tüylerini ceplerine gizleyip odalarına çıkarken Anka’nın sessizce onları izlediğini adı gibi biliyordu Zeynep.<br />
Cüce gezegene Serez, yöneticisine de Ceres demekte karar kılmışlardı, odalarına dağılmadan önce.<br />
İpek’le bir süre söyleşip özlem giderdiler. Bütün üstelemelerine karşın mitolojik çağda yaşadığı serüvenden söz etmedi Zeynep. Arkadaşlarının belleğinden bile bütünüyle silinen bir olayı İpek’e anlatmasının gereği olmadığını düşünüyordu.<br />
Sonunda birbirlerine bir kez daha sarıldılar. İpek’i odasında bırakıp kendisininkine geçen Zeynep, Anka’ya olan güveninin de etkisiyle yatar yatmaz derin bir uykuya daldı.<br />
Gözlerini yakan parlak ışıkla uyandığında kalkıp pencereye yürümek istedi. Doğrulduğu anda, ortam değiştirdiğini anlayıp çevresine baktı. Yine yalnız ve buhar püskürten gayzer kraterinin hemen kıyısındaydı. Onu uyandıran parlak ışıksa kraterin tepesinde dikilen Ceres’in alevler ve korlardan oluşan dev görüntüsüydü.<br />
Diğerlerinin nerede olduğunu anlayamıyordu bir türlü. Soruna birlikte çözüm bulmaya çalışmayacaklar mıydı? Tek başına ne yapabilirdi ki?<br />
Düşünceleri Anka’ya kaydığı anda hemen cebini yokladı. Tüyün orada olduğunu görünce de rahatlayıverdi. Bir yandan tüyü okşayıp yüreğindeki sevgiyi parmak uçlarıyla ona aktatırken bir yandan da Anka’ya sesleniyordu. Çok geçmeden kanat çırpınışlarını duydu.<br />
Kraterin tepesine baktığında Ceres’in dalgalanan alevleriyle onu izlediğini gördü. İçindeki korku, Anka’nın önünde belirivermesiyle geçip gidiverdi. Üstelik yalnız da değildi Anka, bütün arkadaşlarını kanatlarına bindirip gelmişti. Anka, diye bir sevinç çığlığı atıp hepsine sarıldı.<br />
–Yine bizi beklemeden geldin, değil mi, diyen arkadaşlarına gülerek:<br />
–Benim bir suçum yok, inanın, dedi. “Yatağımda uyuyup burada uyandım yalnızca.”<br />
–Söyleşinizi sonra sürdürüsünüz. Şimdi iş zamanı, diyen Anka’ya dönüp:<br />
–Biz hazırız Anka, dediler hep birden. “Ne yapmamız gerekiyor?”<br />
–Önce Ceres’le konuşalım, diyen Anka, kraterin tepesine doğru uçtu.<br />
Utku, Fuat, Caner ve İpek, soğuktan titremeye başlamış, korkulu gözlerini de Anka’nın uçtuğu yere dikmişlerdi.<br />
–A&#8230; Az bile anlatmışsın, dedi Caner. Bu&#8230; Bu&#8230; Bu, ateşten bir dev!<br />
–Korkma, dedi Zeynep. “Anka yanımızda.”<br />
Diğerlerinin dili tutulmuş gibiydi. Hepsi aynı anda, Anka’nın kanatlarının hareketine göre başlarını çevirip duruyorlardı. Zeynep, elinde olmadan güldü:<br />
–Hepiniz, çizgi film kahramanı gibisiniz.<br />
–Her gün böyle bir devle karşılaşmıyoruz ki, diyen İpek’e hak veren Zeynep, arkadaşlarının korkularını anlamadığı için kendisine kızıp sustu. Anka’nın konuşmasını bitirip yanlarına dönmesini beklerken doruğun hemen üstünde göze çarpan, kocaman kara deliği görünce bir çığlık attı. Onun çığlığı, başta Anka ve Ceres olmak üzere bütün başları kendisine döndürdü.<br />
–Ne&#8230; Ne oldu Zeynep?<br />
İpek’in sorusunu yanıtlayamadı. Yalnızca parmağıyla kara deliği göstermekle yetindi. Çok geçmeden de Anka yanlarına dönmüş, onların sakinleşmesini beklemeden yapacaklarını sayıp dökmeye başlamış, kanadından kopardığı telekleri de ellerine tutuşturmuştu:<br />
–Hepimiz, o kara deliğe gideceğiz şimdi. Bu teleklerle siz o deliğin ağzını dikmeye çalışırken ben de çekim gücünü yok etmeye çalışacağım. Haydi atlayın sırtıma!<br />
Hepsi de iğneyle ipliğe benzemeyen teleklere şaşkın şaşkın bakıp soru dolu gözlerini Anka’ya dikseler de ne durumu açıklayacak ne de bekleyecek zaman olduğunun ayrımındaydı. Anka’nın sırtında kara deliğe doğru uçarlarken Anka’nın uyarıları da sürüyordu:<br />
–Telek boşta kalan elinizde olacak şekilde, ikişer ikişer ayrılın. Sakın, birbirinizin elini bırakmayın! Birinizin o deliğe düşmesi, hepimizin sonu demektir!<br />
Hepsi, korkudan tir tir titrese de sessizce başını salladı. İpek’le Zeynep, Utku ile Fuat el ele tutuşmuş; onları kara deliğin önünde bırakan Anka, boşta kalan Caner’i alıp uzaklaşmıştı.<br />
Deliğin ağzında ne yapacaklarını bilememenin şaşkınlığıyla bir süre bekleseler de çok geçmeden kendilerini toparlayıp işe giriştiler.<br />
Zeynep, teleği dokundurduğu her noktanın kapandığını gördü şaşkınlıkla. Onu izleyen Fuat ile Utku da aynı işi yapmaya başlamıştı.<br />
Karanlığın içinden öyle bir rüzgâr esiyordu ki birbirlerine sıkı sıkı tutunmasalar kara delik tarafından yutulmaları işten bile değildi. Onların gücü belki de yetmeyecekti ama Anka’nın tüyleri yutulmalarını engelliyordu.<br />
Birden, ellerindeki tüyler işlevini yitirmiş, hepsi birden kara deliğin içine doğru savrulmaya başlamıştı. Zeynep, son gücünü çığlık atmak için harcayıp Anka’yı çağırsa da geç kalmıştı. İpek’in elinden nasıl kurtulduğunu anlamamamıştı bile! Karanlık bir kuyuya doğru hızla çekiliyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111905" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-7.png" alt="" width="600" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-7.png 600w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-7-220x300.png 220w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-7-145x198.png 145w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>Yine beceriksizliğim tuttu. Kendi kusurum yüzünden İpek’i de yitirdim, diye bir düşünce geçti aklından. İpek’in yakınlarda olduğunu düşünüyor ama gözlerini açık tutsa da göremiyordu. Zifiri karanlıktı çünkü.<br />
İpek’e seslenmek istedi ama bu kez de sesi çıkmıyordu. Kör kuyu, sesini de almıştı elinden. Düşüş, hızlanarak sürerken, Buraya kadarmış, diye düşünüp gözlerini yumdu.<br />
Bedeni milyonlarca parçaya bölünür gibi acı içindeydi. Gözlerinin içinden yıldızlar geçerken önce güçlü bir ışık duyumsadı, sonra da bir alev topu tarafından yukarı doğru çekilmeye başladı.<br />
Kavruluyordu. Bu kadar ateşi, Ceres dışında, kaynayan denizde bile duyumsamamıştı. Çok geçmeden saçlarından kaş ve kirpiklerine doğru yürüyen ateşle kendinden geçti.<br />
Bedeninin her yanının buzla ovulmaya başlanmasıyla kısa bir anlığına açtı gözlerini. Kraterin kıyısında yatıyor, çevresindeki kabuklu canlılar da ellerindeki buzları her yanına sürüyordu. Çatlayıp birbirine yapışan dudaklarını güçlükle aralayıp “Su!” diye inledi. Dudaklarına buz sürüldü hemen. Buzdan eriyen damlaları emse de susuzluğu geçmiyordu bir türlü.<br />
Soğuktan titreyerek bütünüyle kendine geldiğinde buz yığınları arasında oluşan, küçük bir gölcükte yatıyordu. Kabuklu canlılar bir yerlere kaybolmuştu. Yine mi düş gördüm acaba, diye düşünüyordu ki hemen yanında sayıklayıp duran İpek’i gördü. İpek, tanıdığı İpek’e benzemiyordu yalnız. Saçlarının olmaması bir yana üstü başı da ıslak küllerle doluydu.<br />
Bütün acısını unuttu bir anda. Kalkıp İpek’e sarılmak istediyse de beceremedi.<br />
–Anka, diyebildi fısıltıyla.<br />
Kara delikten nasıl kurtulduklarını, öbürlerine ne olduğunu, Anka’nın neden çağrısına yanıt vermediğini düşünürken yeniden kendinden geçti.<br />
Gözlerini açtığında yine kara deliğin başında İpek’le el ele çalışıyordu. Uyanıkken düş görülür mü? Ben de iyice şaşırdım, diye düşünerek İpek’e baktı. Saçları yerli yerinde, giysileri de oraya gelirken nasılsa öyleydi.<br />
Ellerindeki tüyün işlevini yitirdiğini İpek’le birlikte kara deliğe doğru yeniden savrulmaya başlayınca anladı. Anka hemen yanlarında bitiverip ellerindeki tüyleri yenisiyle değiştirmese belki de yitip gideceklerdi.<br />
Sık sık savrularak, tüyleri değiştirerek uzun süre çalıştılar. Kara delik, epeyce küçülüp yumurta büyüklüğüne inmiş, çekim gücünü de onları yutma etkisini de yitirmeye başlamıştı. Elindeki son telekleri de değiştirdiğinde Anka’ya gözü takıldı Zeynep’in. Anka, yine yolunmuş tavuğa dönmüştü. Gözyaşları içinde son noktayı da diktiğinde kara delik kalmamıştı ortada. Anka’nın çıplak sırtında kratere doğru uçarlarken ne Anka’da ne de diğerlerinde konuşacak güç kalmıştı.<br />
Kraterin yakınlarına konmayı beklerken kraterin ağzından kaynayan denize doğru düşmeye başladılar. Korkulu gözleri kaynar buharla yanmaya başladığında kendilerinden geçtiler.<br />
–Zeynep, uyan artık!</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Gözlerini açtığında İpek’i karşısında görmenin şaşkınlığıyla hızla doğruldu:<br />
–İpek, neredeyiz?<br />
–Odanda ve yatağında!<br />
–Anka, kaynayan deniz, Serez&#8230;<br />
–Bilmiyorum Zeynep. En son anımsadığım, gözlerimi kaynar buharların yaktığı. Öncesinde de ateşler içinde epeyce yuvarlandım ama&#8230; Neyse sonunda yatağımda uyanıp sana koştum.<br />
–Anka?<br />
–Ondan bir haber yok, bir tüy bile! Sendeki tüy duruyor mu?<br />
Zeynep hızla kalkıp odayı ve giysilerinin ceplerini araştırsa da bulamadı.<br />
–Desene bizi ve cüce gezegeni kurtarmak için kendini feda etti, diyerek ağlamaya başladı.<br />
İpek, bir süre sarılıp onu avutmaya çalıştıktan sonra hıçkırarak konuştu:<br />
–Anka yeniden canlanmaz mı? O bizi bırakmaz, değil mi?<br />
–Canlansa bırakmaz ama kim bilir ne zaman canlanır? Bu kez gücünü bütünüyle yitirmiş bile olabilir. Bunu düşünmek bile istemem ama&#8230;<br />
–Haydi, aşağıya inip arkadaşlarla konuşalım! Belki, birinde bir tüy kalmıştır.<br />
Anka’nın gücü olsa tüy olmadan da geleceğini biliyordu ama yine de gözlerini kurulayıp İpek’i onayladı. Bir süre daha yatağın üstünde çöküp kaldıktan sonra giyinip odadan çıktı.<br />
Hep birlikte kahvaltı masasının çevresinde toplanmış, konuşmak için güç topluyor gibiydiler. Bir süre sessizce lokmalarını çiğneyip çaylarını yudumladıktan sonra konuşmaya başladılar.<br />
Utku:<br />
–Biri bana yaşadıklarımızın düş olup olmadığını açıklasın lütfen!<br />
Fuat:<br />
–Hepimiz aynı düşü görmüş olamayız ya! Bu tüm doğa yasalarına aykırı!<br />
Caner:<br />
–Yaşadıklarımız doğa yasalarına uygun muydu peki? Uzayda, astronot giysisi olmadan nasıl dolaştık, nasıl nefes aldık ve kara deliği dikmek gibi bir işi başardık?<br />
Zeynep:<br />
–Hepsini Anka’nın gücüne borçluyuz Caner. O, ışık hızından bile hızlı hareket eder. Kanatları da çevremizde küçük bir atmosfer yaratır, kendisi yanımızda olmasa bile.<br />
Caner:<br />
–Vay canına! Roketlerin bile ancak ses hızını geçebildiğini okumuştum. Işık hızı ha! İnanılır gibi değil!<br />
–Bunları tartışmanın ne yeri ne de zamanı arkadaşlar. Cüce de olsa bir gezegeni kara delikten kurtardık ama Anka’yı yitirdik. Asıl konumuz bu, bence.<br />
İpek:<br />
–Anka hepimize birer tüy vermişti. Bizimkileri bulamadık. Sizler de bir baksanız ceplerinize&#8230; Belki birisi kalmıştır.<br />
Ceplerini yokladıktan sonra üzgün bir şekilde başlarını salladılar. Bunun üzerine ağlamaya başlayan Zeynep’i avutmak, hiçbirisi için kolay olmamıştı. Sonunda onu güçlükle kaldırıp teleferikle bir gezi yapmaya zorladılar. Başka türlü kendisini toparlayamayacak gibi görünüyordu. Geziden döndüklerinde Anka’dan bir haber alabilir ya da bir tüyünü bulabilirlerdi.<br />
Teleferikten inmiş, hırsını dağlardan çıkarırcasına hızla kayıyordu Zeynep. Ne İpek yetişebiliyordu ardından ne de diğerleri. Öyle bir an geldi ki Zeynep, yeniden mavi buz tabakasında kayarken buldu kendini. Bunu beklemese de istediği, o gezegene yeniden gelmekti aslında.<br />
İşte, tam karşısındaydı buhar püskürten buzdan yanardağ! Ne yapıp edip kratere çıkmalı, oradan kaynayan denize inmeli, Ceres’i bulup Anka’nın hesabını sormalıydı. Bu kadarına hakkı olduğunu düşünüyordu. Mademki Anka gezegeni kurtarmıştı, o da Anka’yı kurtarmanın bir yolunu bulmalıydı.<br />
Acısını mavi buzlara kazırcasına, batonlarını buza hırsla saplaya saplaya, çok geçmeden kraterin yanına gelmişti.<br />
Kayak takımlarını olduğu yere bıraktıktan sonra kraterin ağzından içeri bırakıverdi kendini. Ne kaynayan denize düşüp haşlanma olasılığı umurundaydı ne de yeniden dışarı çıkamama. Anka’yı bulmak, tek düşüncesiydi.<br />
Kaynayan denize doğru hızla düşerken kabuklu bir el uzanmış, onu çekivermişti kayanın üzerine. Kendisini kurtaranın kim olduğunu görmek için başını çevirse de kimseyi göremedi. Olanca gücüyle bağırmaya başladı sonra:<br />
–Ceres! Ceres! Neredeysen çık ortaya!<br />
Deniz dalgalanıp çılgın buharlar püskürtmeye başladı. Yer, kulakları sağır edecek bir gürültüyle sarsıldı. Dağ çıldırdı, patlayan bulutlar yakıcı buharlara döndü ama bütün bu olanlar, Zeynep’in gözünü korkutamadı. Düşmemek için olduğu yere çöküp gözlerini denizin içinde dönen fırtınalı dalgalara dikerek Ceres’i beklemeye başladı.<br />
Çok beklemesine gerek kalmadan önce alevli başakların dalgalandığı bir baş göründü dalgaların arasından, sonra kor halindeki gözler, alevlerin oynaştığı korkunç, kara bir yüz ve çevresine alevler saçan dev yaratık Ceres!<br />
–Ne istiyorsun küçük kız, diye kükredi.<br />
Zeynep, bulunduğu yerden doğruldu. Gözlerinden akan yaşların sıcağın etkisiyle buharlaşıp yüzünü yakan tuz tanelerine dönüşmesini umursamadan konuşmaya başladı:<br />
–Anka senin gezegenini kurtardı, sen de onu kurtar! Neredeyse bul onu!<br />
–Onu neden benden soruyorsun? O, sizi de sırtına alıp döndü ya dünyanıza!<br />
–Bütün gücünü sizin için tüketti. Şimdi yok. Sende ana sevgisinin de olduğunu söylemişti Anka. Ana yüreği taşıyan biri; bir kral, mitolojik bir tanrı ya da bir gezegenin sahibi de olsa ona karşı duyarsız kalamaz. Bunca ateşin altında gerçekten bir ana yüreği taşıyorsan bana yardım etmelisin!<br />
–Anladım da nasıl yardımcı olabilirim?<br />
–Onun bir tüyü ya da bir avuç külü gerek bana. Ancak o zaman yeniden canlanabilir!<br />
–Anlıyorum. Sen burada bekle biraz. Size minnet borcum var. Onun yok olmasını ben de istemem. Elimden geleni yapacağım.<br />
Deniz yeniden köpürdü, yer öncekinden daha fazla sarsıldı, buharlar çıldırıp büyük bir gürültüyle alev topunu yuttu. Zeynep de gözlerini onun yok olduğu noktaya dikip beklemeye başladı.<br />
Gün geceye, gece güne devrildi. Uyudu, uyandı; acıktı, susadı ama beklemeyi sürdürdü. Kendi yaşamı pahasına da olsa ondan bir parça almadan oradan gitmeye niyeti yoktu.<br />
Yalımların yüzünü yalamasıyla gözlerini açtığında Ceres’i olanca görkemiyle denizin ortasında buldu. Hemen fırladı yerinden.<br />
–Evet, bir iz bulabildin mi Ceres?<br />
Ceres, alevler içindeki elini uzatıp bir avuç kül bıraktı Zeynep’in kucağına.<br />
–Birkaç tüyünü buldum ama ancak kül olarak getirebildim sana, diyerek ellerini gösterdi.<br />
–Teşekkür ederim Ceres. Bu da yeter bana! Ben, onu nasıl canlandıracağımı biliyorum.<br />
Ağlamaya başladı, hem de hıçkıra hıçkıra. Gözyaşlarının buharlaşmasına olanak vermeden, avuçlarındaki külleri gözlerine yaklaştırarak, uzun uzun ağladı. Sonra yorulup, küllü avuçlarını yüzüne kapatarak, öylece uzandı.<br />
Denizin derinliklerine inmiş gibiydi. Akan lavların üzerinde oluşturulan kabuklu köprülerden geçiyor, ateş dağlarından kopan parçaların lav ırmaklarına düşüp harladığı ateşle bütün bedeni yürüyen bir ateş yığınına dönüşüyor, çok geçmeden buz ırmaklarına uzanıp buzları çözüyor, kana kana su içiyor, sonra da kayıyordu buzdan maviliklerde. Bütün bu süre içinde de Anka’yı çağırıyordu durmadan.<br />
Gözlerini açtığında avuçlarındaki ıslak külün çoktan kurumuş olduğunu gördü. Ne Anka’yı canlandırabilmiş ne de bulunduğu yerden ayrılmıştı. Aynı kaynayan deniz, aynı köpüren dalgalar, aynı çılgın bulut ve buharlar&#8230; Ceres de bıraktığı gibi duruyordu denizin ortasında.<br />
–Olmadı Ceres, diye hıçkırdı. “Başaramadım!”<br />
–Bir yol daha var ama hem sen hem de gezegenimiz için çok tehlikeli.<br />
–Olsun! Tehlikeden korkacak birine benziyor muyum? Dostumu kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım!<br />
–Tehlikenin yalnız senin için değil, gezegenimiz için de olduğunu söyledim. Bütün emeklerimiz boşa gidebilir.<br />
–Ne olduğunu bir söyle hele!<br />
–Kara deliğin kapanan yüzeyinde küçük bir delik açıp içine girmek. Orada, tüylerden epeyce bulabilirsin. Gezegen halkımla benim bulduklarımın hepsi küle dönüştü, biliyorsun. Gezegenimin yüzeyinde de başka yok.<br />
–O deliği nasıl açacağız?<br />
–Kara delik seni de gezegenimi de yutabilir ama&#8230;<br />
–Küçük bir delikten söz ettin Ceres, oradan gezegen geçemez ki!<br />
–Kara delik, onu kendi çekim gücüyle büyütebilir.<br />
–Bunun olmaması için elimden geleni yaparım. Çok çabuk olurum, inan bana!<br />
–Bir sorun daha var.<br />
–Nedir?<br />
–Seni oraya nasıl çıkaracağım?<br />
–Sen güçlüsün, bunu yapabilirsin.<br />
–Sorun benim gücümde değil, ateşimde. Dayanabilecek misin?<br />
–Dayanırım!<br />
–Peki öyleyse! Bunu göreceğiz.<br />
Uzanıp Zeynep’i avuçlarına almasıyla kopan çığlık kaynayan denizde dev dalgalar yaratmış, Ceres de onu bırakıvermişti.<br />
–Sana demiştim!<br />
Yanan bedeninin acısı, Anka’yı yitirmenin acısı yanında bir hiç sayılırdı. Bunu anlatamıyordu Ceres’e.<br />
–Bağırsam da beni oraya götür Ceres! Anka’yı canlandırabilirsem o beni iyileştirir zaten.<br />
Ceres, bir kez daha denedi. Kara deliğin önüne gelip alevli nefesiyle Zeynep’in gireceği kadar bir delik açıp onu içeri bıraktıktan sonra da ayrılmadı oradan. Bir yandan ateşinin gücüyle kara delikten sızan çekim gücüne karşı koymaya çalışıyor, bir yandan da Zeynep’i kolluyordu.<br />
Tamam, diyen Zeynep’i çektiği gibi çıkardı.<br />
–Buldum Ceres, hem de birkaç tane!<br />
–Biriyle şu deliği kapat da öyle gidelim buradan.<br />
Daha önceden bildiği işi yapıp teleğin birisini açık bölüme sürerek kapıyı kapatan Zeynep, Ceres’in ateşiyle kavrula kavrula oradan uzaklaşmış, çok geçmeden de kendini mavi buz tabakasının altında bulmuştu.<br />
Birkaç kez suya batıp çıktıktan sonra rahatlamış, çevresine bakmayı akıl edebilmişti. Bulunduğu yeri görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse! Çünkü kaynayan değil buz gibi suları olan masmavi bir okyanusun içindeydi. Tepesinde gökyüzü yerine mavi buzdan bir kubbe vardı. Ceres de hemen az ilerde onu izliyordu.<br />
–Ceres, burası neresi? Benim Anka’yı canlandırmam gerek.<br />
–Önce bedenindeki yanıkları iyileştir küçük kız. Bu okyanus, üzerinde kaydığın o mavi buz tabakasının altındadır. Daha önce yüzeyde kayarken dalgaların sesini duymuş olmalısın. Burayı herkese göstermem ama benim yanıklarımı taşıyarak dönmene izin veremezdim.<br />
Zeynep ellerine, ayaklarına bakıp saçlarına dokundu. Gerçekten yanıktan iz kalmamıştı. Canı da yanmıyordu artık.<br />
–Teşekkür ederim Ceres! Gerçekten ana yüreği taşıyormuşsun.<br />
–Ben ve gezegen halkım, kabuklu canlılar da size teşekkür ederiz Zeynep, hepinize! Şu anda kara delik tarafından yutulup yok olmadıysak bunu size borçluyuz. Keşke, bir ışık yılı önceki durumumuzla tanışabilseydik sizinle!<br />
–Bir ışık yılı mı? Dünya ile Ay arasındaki uzaklığın 1,5 ışık saniyesi, Dünya ile Güneş arasındakinin de 8 ışık dakikası olduğunu düşünürsek… Oo! Bu, çok uzun bir zaman Ceres! O zaman ben yoktum ki!<br />
–Biliyorum, diye gülerken onun ağzından çıkan dumanlara baktı Zeynep.<br />
–O zaman nasıldınız?<br />
–Neyse anlatması uzun sürer zaten. Belki bir başka zaman&#8230;<br />
–Kim bilir ne zaman? Neyse artık gidebilir miyim?<br />
–Dilediğin zaman&#8230; Yalnız bir isteğim daha olacak senden.<br />
–Yerine getirebileceğim bir istekse neden olmasın?<br />
–Anka’nın teleklerinden birini&#8230; Anı olarak&#8230;<br />
Zeynep, koynundaki telekleri çıkardı. Dört telek bulmuştu kara delikte. Belki daha fazlası da vardı ama bu kadarının yeteceğini biliyordu hatta bir tanesinin bile.<br />
–Tamam, birini vereyim de nasıl alacaksın? Eline aldığın anda yine yanacaktır.<br />
–Yok, bana değil, okyanusa bırakman yeter! Bu, hem onun gücünü sürekli tazeleyecek hem de bizim yaşadıklarımızı unutmamızı engelleyecektir.<br />
Zeynep, Ceres’in sözleri üzerine telekleri okyanusta iyice yıkadı. Bu şekilde belki de onu daha kolay canlandıracaktı. Bir tanesini okyanusa bırakıp el salladı arkasından. Telek, nazlı bir kuğu gibi mavilikte kayıp uzaklaşırken diğerlerini alıp sudan çıktı. Kıyıdaki kumların üzerine oturup biraz dinlenmeye başladı.<br />
Dünya’ya nasıl döneceğini düşünürken kucağında bir kımıltı duyumsayıp heyecanla beklemeye koyuldu. Çok geçmeden dev kanatlı beyaz dostu önündeydi. Bir sevinç çığlığı atıp ona öyle bir sarılmıştı ki Anka’nın uyarısıyla gülümsedi:<br />
–Dur, daha yeri kurtardın beni! Sevgiden boğacaksın bu kez de!<br />
Sözlerini bitirir bitirmez de Zeynep’i kanatlarına aldığı gibi havalandı. Buz kubbeyi yarıp çıkarken Ceres’in kraterden içeri girdiğini gördü Zeynep.<br />
Uçuş boyunca, Anka’nın bembeyaz tüylerini okşadı. Bir süre buzdan maviliklerin üstünde uçan Anka’nın gövdesine uzanıp sıkı sıkı sarıldıktan sonra gözlerini kapattı. Öyle yorulmuştu ki Anka’nın yok oluş öyküsünü daha sonra da dinleyebilirdi.<br />
–Zeynep, bu ne uykusu ya! Kalk da neler olduğunu anlat bakalım!<br />
İpek’in sözleriyle gözlerini açtığında oteldeki yatağındaydı yine. Telaşla çevresine bakınıp:<br />
–Anka! Anka, diye seslendi.<br />
–Anlaşılan Anka’yı buldun Zeynep.<br />
–Bulmuştum ama yine yok olmuş baksana!<br />
–Onun burada, yatağının başında durup senin uyanmanı bekleyeceğini mi sanıyorsun Zeynep? Sanki onu tanımıyorsun da&#8230;<br />
–Aa! Bak, teleğini yastığımın üzerinde bırakmış, diyerek tüyü alıp öptü.<br />
–Beni kıskandırıyorsun ama Zeynep! Yine bensiz bir serüvene koştuğun anlaşılıyor ama hiç olmazsa anlat bari!<br />
–Anlatırım canım, hele bir kendime geleyim de&#8230;<br />
–Yatakta oturup durma da kalk öyleyse! Dünden beri herkes meraktan öldü! Aşağıda bizi bekliyorlar.<br />
–Hadi ya!<br />
–Ne sandın? Dün kayarken bir anda senin uçup bulutlara yükseldiğini gördük. Sonrası yok! Aramadığımız yer kalmadı ama bulamayınca Anka’yı aramaya gittiğini düşündük. Geç saatlere kadar da kimsenin gözüne uyku girmedi. Sonunda yatıp sabahı beklemeye karar verdik. Ee, daha bekletecek misin?<br />
–Yok, sen gidip döndüğümü haber ver arkadaşlara, ben de hemen geliyorum.<br />
İpek’in arkasından fırlayıp hızla banyoya koştu. Eline, yüzüne bakıp bir değişiklik, yara ya da yanık izi olmadığını görünce rahatlamıştı. Yıkanıp giyindikten sonra aşağıya indi. Kahvaltı sofrasında arkadaşları, merakla onu bekliyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111906" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-8.png" alt="" width="614" height="802" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-8.png 614w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-8-230x300.png 230w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-8-152x198.png 152w" sizes="auto, (max-width: 614px) 100vw, 614px" /></p>
<p>–İşte geliyor, dedi İpek.<br />
Onlara gülümseyerek selam verdikten sonra kahvaltısını almak üzere büfeye yürüyordu ki Utku onu durdurdu:<br />
–Kahvaltını ben getireyim de sen şu olanları anlatmaya başla istersen! Yoksa hepimiz kalp krizi geçireceğiz.<br />
–Amma da tez canlı arkadaşlarım varmış, diyerek gülünce Utku:<br />
–Sen onlarla selamlaşıncaya kadar gelirim. Olanları ben gelmeden anlatma sakın, diye uyararak uzaklaştı.<br />
Zeynep, gülümseyerek masaya oturdu. Hepsine ayrı ayrı günaydın derken yüzlerinin sirke sattığı gözünden kaçmamıştı.<br />
–Abartılacak bir durum yok arkadaşlar! Ben de nasıl olduğunu anlamadan kendimi Serez’de buldum, o kadar!<br />
Fuat:<br />
–O kadar için mi yüzünde güller açıyor Zeynep? O kadardan çok fazlası olmalı.<br />
Caner:<br />
–İnsanı çıldırtma da anlat haydi! Yoksa&#8230;<br />
–Ee, yoksa?<br />
–Yoksa küserim, diyecektim.<br />
–Durun ya, anlatacağım. Utku da gelsin de&#8230;<br />
O sırada Utku, kahvaltı tepsisiyle birlikte çayını da önüne koyup “Geldim işte!” dedi.<br />
–Bana böyle hizmet edecekseniz biraz daha nazlanayım bari, diyerek gülünce İpek neredeyse üstüne yürüyecekti:<br />
–Hizmette sınır yoktur ama sabrımız sınırlı kızım ona göre!<br />
–Fuat:<br />
–Yaşa İpek! Bizim yapamadığımızı sen yapacaksın sonunda.<br />
–Durun yahu, sıkboğaz etmeyin insanı! Açlıktan ölüyorum. Birkaç lokma atıştırayım, anlatırım. Hem siz de bu arada karnınızı doyurursunuz. Baksanıza önünüzdeki tepsilere dokunulmamış bile! Her sabah yiyeceklere gömülen arkadaşlarım nereye gittiler?<br />
Kızsalar da “Peki!” diyerek tepsilerine uzandılar. Gözleri Zeynep’teydi yine de.<br />
Zeynep, gerçekten çok acıkmıştı. Uzun süredir ilk kez tepsidekilerin hepsini silip süpürdükten sonra çayını da son yudumuna kadar içti.<br />
–Şimdi anlatabilirim işte! Oh be! Açlık ne zormuş! Boşuna dememişler, kimseyi açlıkla terbiye etmeyin, diye.<br />
–Doyduysan biz terbiyemizi bozmadan başla Zeynep!<br />
–Tamam İpek Komutan, hemen!<br />
Yaşadıklarını noktası virgülüne anlatmaya başladı sonra. Arkadaşlarının ara sıra attığı şaşkınlık çığlıklarıyla yan masalarda oturanlar rahatsız olmuşlardı. Bu yüzden garson tarafından uyarılmak zorunda kalsalar da pek umursamadılar. Zeynep sözlerini bitirdiğinde hep birden derin bir “Oh!” çekmişlerdi.<br />
–Gerçekten inanılmaz! Bu kadarını duyacağımı hiç sanmazdım, dedi Caner.<br />
–Zeynep işin içindeyse daha fazlasını da duyabilirsin Caner, dedi İpek.<br />
–Haklısın İpek, dedi Utku. “Onu tanıdığımızdan beri başımız beladan kurtulmadı!”<br />
–Oo, Utku Bey! Bu sorunu kolayca çözümleyebiliriz. Selamı sabahı kesiverirsiniz olur biter!<br />
–Kızma hemen Sarı Fırtına, şaka yaptım, diyerek gülümsedi Utku.<br />
–En azından, yaşamınızın çok renkli olduğunu söyleyebilirsiniz, dedi Zeynep.<br />
Fuat:<br />
–Bak, bu konuda haklısın! Uzayda dolaşıp kara deliklerle savaşmak, bizden başka kimseye nasip olmaz!<br />
–Bak, Fuat’ı duydun mu Utku? O durumundan hoşnut. Sizi uzaya bile çıkardım, daha ne istiyorsunuz?<br />
–Biraz da ayaklarımız yere bassa olacak artık, diye güldü yine Utku.<br />
–Bir dahaki sefere seni saf dışı bırakır ya da yer hizmetlerinde görevlendiririz Utku, ne dersin?<br />
–Serüvene bağlı&#8230;<br />
–Ben yer hizmetlerini seve seve yaparım, diye araya girdi Caner. Kara delikten çıkamayacağım diye ödüm koptu.<br />
–Sen zaten korkaksın, dedi Zeynep.<br />
–Hayır Sarı Fırtına, dürüstüm! Hepiniz korkuyorsunuz ama bunu bir tek ben dillendirebiliyorum.<br />
–Bak bu doğru, diyerek güldü İpek.<br />
–Sen de Anka’nın sırtındayken kara delikte görüp yaşadıklarını anlatsana Caner, dedi Zeynep. Bunu hiç anlatmadın bize!<br />
–Sormadınız ki anlatayım, hem seninkilerden bana sıra gelmiyor ki!<br />
–Şimdi geldi işte Caner, dedi İpek. Bunu ben de merak ediyorum.<br />
–Biraz kayak yapmaya çıkalım da sonra&#8230; Yoksa bizi buradan kovacaklar. Neredeyse öğle yemeği saati geliyor.<br />
–Bak bunda haklısın, diyerek gülüştüler hep birden. Üstlerini değiştirip kayak takımlarını almak üzere odalarına çıktılar.<br />
Gökyüzü pırıl pırıldı. Güneş kendini ısıtmaktan bile uzak olsa da kar taneleri üzerindeki ışıltısını izlemeye doyamıyordu Zeynep. Gözlüğünü takmadan uzun uzun izledi bu yüzden. Çocuğuyla gelip kayak yapan aileleri, yarış takımlarını, arada bir düşen acemi kayakçıları da izledi içini çekerek. Serüven bittiğine göre gönül rahatlığıyla tatillerini sürdürebileceklerini düşünüyordu, hem zaten ne kalmıştı ki yalnızca üç gün.<br />
Gözlüğünü takıp seslendi arkadaşlarına:</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>–Teleferikle zirveye çıkıp oradan yarışa var mısınız?<br />
–Aman Zeynep! Otelin önünden vadidedi düzlüğe kadar tehlikesiz kayalım yeter! Daha fazla heyecanı yüreğim kaldırmayacak, diyen İpek’in sözleri, onaylanan gülüşlerle karşılandı.<br />
Fuat:<br />
–Yarışa kalkma Sarı Fırtına! Bu kez de seni Mars yolundan beklemeyelim.<br />
–Fena da olmazdı ama&#8230; Mars’ı siz de merak etmiyor musunuz? Kızıl Gezegen o.<br />
Utku:<br />
–Kızılı, yeşili yerinde kalsın şimdilik Zeynep. Şu tatilin kalan bölümünü olaysız, zevkle tamamlayalım da&#8230;<br />
Caner:<br />
–Bence de&#8230; Kısa bir tatil, birden fazla serüveni kaldırmaz.<br />
–Haydi öyleyse karın tadını çıkaralım, diyen Zeynep, yavaş yavaş kaymaya başladı. Arkadaşlarından ayrılmıyordu bu kez.<br />
Güle oynaya birkaç saat kaydıktan sonra öğle yemeği için otele döndüler. Hepsinin de neşesi yerindeydi. Yemeğe oturduklarında Caner’i sıkıştırmaya gelmişti sıra:<br />
–Haydi Caner, sıra sende, dedi Zeynep.<br />
İpek:<br />
–Bence de&#8230; Meraktan ölüyorum!<br />
Utku:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111907" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-9.png" alt="" width="616" height="819" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-9.png 616w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-9-226x300.png 226w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-9-149x198.png 149w" sizes="auto, (max-width: 616px) 100vw, 616px" /></p>
<p>–Zeynep’in nazlandığı kadar nazlanma hakkın var Caner. Önce yemeğini ye bakalım!<br />
Caner:<br />
–Ben büyük sözü dinlerim Utku, sağ ol.<br />
Fuat, kahkahaların eşliğinde konuştu:<br />
–Madem büyük olduğunu öne sürüyorsun da neden adını söylüyorsun? Bir de “Abi!” eklesen sonuna, olmaz mı?<br />
Caner:<br />
–O kadar da değil! Boy farkı var, yaş değil&#8230;<br />
Zeynep:<br />
–Tamam ya, uzatmayın da anlatsın!<br />
Caner:<br />
–Önce yemek&#8230; Sabahleyin senin yaptığın gibi&#8230; Çocuklar duyduklarını değil gördüklerini yapar, bilirsin.<br />
Zeynep de gülmeye başladı:<br />
–Şimdi de çocuk oldu, bakın şuna! Küçül de cebime gir bari!<br />
Caner:<br />
–Neden olmasın? Koskoca Anka’yı cebinde taşıdığına göre beni haydi haydi taşırsın!<br />
İpek:<br />
–Herkese bu kadar laf yetiştirinceye kadar anlatırdın olanları Caner.<br />
–İşin eğlencesi orada İpek! İntikamım korkunç olacak, demiştim.<br />
Zeynep:<br />
–Ne zaman dedin? Ben niye duymadım?<br />
–İçimden yüzüne karşı demiştim de ondan&#8230;<br />
Hepsi birden gülüyordu bu kez.<br />
İpek:<br />
–Sen insanı öldürürsün Caner! Anladık, Zeynep’ten intikam alıyorsun da bizden ne istiyorsun?<br />
Caner:<br />
–Durun size bir fıkra anlatayım.<br />
Zeynep:<br />
–Çıldırtır bu insanı! Ne fıkrası?<br />
Caner:<br />
–Dur, çıldırma hemen! Bu fıkra sana değil, İpek’e&#8230; Hani, Nasrettin Hoca çocuğu suya göndermeden bir tokat vuruyor ya testiyi kırmasın diye&#8230;<br />
İpek:<br />
–Ee?<br />
–Arif olan anlar!<br />
–Bırak Arif’i, ben Arife bile değil, İpek’im, diye gülmesine bütün masa yüksek sesle eşlik edince çevredeki herkes dönüp yine onlara bakmış, kimisi “Ah gençlik!” diyerek içini çekmiş, kimisi de “Zamane gençliği bu işte!” diye onaylamadıklarını anlatmaya girişmişti. Hatta aile terbiyesi üzerine yüksek sesle nutuk çekenler bile olmuş, onlarsa hiçbirini önemsememişlerdi.<br />
–Biraz daha burada kalırsak sanırım bizi topluca görgü kuralları ve davranış eğitimine alacaklar. Yemeklerimiz bittiğine göre dışarı çıkalım da kameriyede konuşalım, dedi Zeynep.<br />
Onu onaylayarak kalktılar. Zeynep çıkarken, etraftaki gülümseyen, kızan, şaşkınlıkla bakanlara gülümseyerek selam verdi.<br />
İpek, kolundan dürtüp fısıldadı:<br />
–Kızım, hepsinin üzerimize çullanmasını mı istiyorsun? Alay eder gibi bir de selam vermek ne oluyor?<br />
–Yanılıyorsun İpek! Gülümseyen bir yüzle verilen selama kimse duyarsız kalamaz. Öfkeli bakışlar bile değişmiştir, inan bana!<br />
Dışarı çıktıklarında sisten göz gözü görmüyordu. Yine de kameriyeye oturmuşlar, İpek’le Zeynep’in atışmalarını izliyorlardı gülerek:<br />
–İnsan psikolojisi üzerine araştırma yaptığını bilmiyordum.<br />
–Ne araştırması? Doktora bile yaptım!<br />
Hep birlikte bir “Vav!” çektiler Zeynep’e.<br />
Utku:<br />
–Bundan sonraki araştırmamız da psikoloji üzerine mi olacak yoksa?<br />
Fuat:<br />
–Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz!<br />
Caner:<br />
–İnsanların sinir sistemi üzerinde gezintiler yapmak&#8230; Bu arada öfke ve sinir katsayılarının çarpımına uğramak&#8230; Çok ilginç doğrusu!<br />
İpek:<br />
–Ya, nehirde gezintiye çıkmış gibi damarlar içinde yüzmek&#8230;<br />
Caner:<br />
–Bize birer tane de kayık gerek o zaman. Mini minnacık ama&#8230;<br />
Zeynep:<br />
–Seni de toplu iğne başı kadar küçültmek gerek o zaman.<br />
Utku:<br />
–Ben kayıkçı olurum.<br />
Fuat:<br />
–Çek kayıkçı kürekleri!<br />
Zeynep, sonunda çıldırmış gibi ayağa fırladı. Bir yandan gülmesini tutmaya çalışıyor, bir yandan da gitmeye hazırlanır gibi kameriyenin dışına doğru yürüyordu. Yerinden fırlayıp onu tutan Utku olmuştu:<br />
–Yapma Zeynep! Ne güzel eğleniyoruz işte! Günlerdir yaşadığımız gerilimi, başka türlü nasıl atalım?<br />
Dönüp yerine oturan Zeynep:<br />
–Eğlenmenize sözüm yok da malzeme ben olunca iş değişiyor, dedi.<br />
Hep birden ellerini havaya kaldırıp teslim olduklarını belirtirken Caner’in sözleri yeni bir kahkaha tufanına neden oldu:<br />
–Malzemeden taş çıktı arkadaşlar! Yenisini alalım.<br />
Bu kez Zeynep de kahkahasına engel olamıyordu. Eğilip hemen ayaklarının dibinden bir avuç kar alıp top yaparak Caner’e fırlattı. Onu diğerleri izledi. Söz bitmiş, kar topu savaşı başlamıştı. Kahkahaları, kameriyeyi aşıp kayak pistlerine kadar her yerde yankılanıyordu.<br />
“Çığ! Çığ! Kaçın!”<br />
En son duydukları bu sözlerdi. Sonra, üstlerine kapanan bembeyaz bir dağın içine gömüldü gülüşleri.<br />
Kendini Cerez’de sanan Zeynep, üstüne çöken ağırlıktan kurtulmaya çalışıyor ama ne kımıldayabiliyor ne de ses çıkarabiliyordu. Durmadan titriyordu yalnızca. Daha az önce kar topu oynarken nasıl olup da yine ortam değiştirdiğini aklı almıyordu. Her zaman buhar püskürten dağ da görünmüyordu ortalıkta, mavi buz tabakası da. Gözlerini bile güçlükle açabildiği yoğun bir beyazlık, bir de içine işleyen ıslak soğukla baş başaydı. Arkadaşları da bir yerlere kaybolmuştu. İlk seferinde hep yalnız gidip serüvenlere sonradan katılmalarına alışkındı ama bu, şimdiye kadar yaşadıklarına benzemiyordu. Ne gizem ne karanlık güçler ne kara delik ne Ceres&#8230;<br />
Bu kez de beyaz canavarlarla mı uğraşacağım, diye düşünürken kendinden geçti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111909" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-10.png" alt="" width="576" height="422" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-10.png 576w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-10-300x220.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-10-270x198.png 270w" sizes="auto, (max-width: 576px) 100vw, 576px" /></p>
<p>Gözlerini açtığında ne kadar zamandır baygın olduğunu anlayamadı. Başının ve kollarının çevresindeki kar yığını bedeninin sıcaklığıyla biraz erimiş, az da olsa hareket etmeye başlamıştı. Derin bir nefes alıp çevresini genişletmek için çabalamaya başladı. Bir yandan da arkadaşlarına sesleniyordu:<br />
–İpek! Utku! Fuat! Caner!<br />
Sesi, içinde bulunduğu beyazlığa çarpıp kendine dönüyordu hemen. Umutsuzluğa düşmeyecekti. Her ne geldiyse başına kurtulmak için çabalamaya kararlıydı. Onca serüvenden sağ salim kurtulduğuna göre bu seferkini de atlatacağına inanıyordu. Arkadaşlarının sesini bir duyabilseydi!<br />
Çabalaması işe yaramış, içinde bulunduğu boşluk biraz genişlemiş, soğuk da etkisini yitirmişti. Biraz dinlenip düşünmek, sonra da boşluğu genişletmek için çalışacaktı.<br />
Bir yandan tortop olmaktan uyuşan bacaklarını oynatmaya çalışıyor, bir yandan da içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını düşünüyordu. Birden aklına cep telefonu geldi. Cebine elini attı ama yoktu. Ya düşürmüş ya da otel odasında bırakmış olmalıydı. Gerçi olsa da o yığının altında telefonun çalışacağından kuşkuluydu ama yine de bir umuttu işte!<br />
Bir ara, tepesinden gürültüler gelmeye başladığını duydu. Kulak kesildi hemen. Bir dozer ya da yol makinelerinden birinin sesine benziyordu. Bir süre sonra sesler kesilmiş; bembeyaz bir çıkmazın içinde, yalnızca düşünceleriyle baş başa kalmıştı yine.<br />
Gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Tatlı bir uyuşukluk tüm bedenini sarmıştı. İnsanların uyuyarak donup yaşamını yitirdiğini okumuştu bir yazıda. Kendisinin sonunun da öyle olacağını düşünüp umudunu yitirmeye başladı. Daha fazla direnememişti bedeni zaten. Olduğu yerde uyuyup kaldı.<br />
Uyuşukluğu bir yangına dönüşse de gözlerini açamıyordu. Bir buhar püskürten kraterin ağzında görüyordu kendini, bir yeraltı okyanusunda. Çevresinde, kabuklu canlılardan oluşan bir kalabalık vardı. Ne onlardan bir ses duyuyordu ne de kendinden. Farklı bir boyutta, başkaları tarafından yönlendirilen, farklı bir canlıydı sanki!<br />
Çevresinden uzaklaşan kabuklu canlılara bakarken gözlerini kamaştıran alevleriyle Ceres göründü kıyıda. Orada yine ne aradığını sormak istediyse de sesini çıkaramadı. Alevlerin yakıcılığından kurtulmak için gözlerini kapatıp okyanusun dinlendirici suyunda kuru bir yaprak gibi salınışını sürdürdü.<br />
Bir donup bir yanarak uyudu, uyandı; günü, geceyi unuttu ama gözlerini her açtığında okyanusun üzerinde gördü kendini. Sonunda bütün gücünü toplayıp «Su!” diye seslenebildi.<br />
–Hele şükür, sonunda kendine gelebildi!<br />
Sesi duyuyor, çok da tanıdığı birinin sesi olduğunu biliyor ama kim olduğunu çıkaramıyordu. Sanki belleğinin üstünden kar küreme araçlarından biri geçmiş, bazı bilgileri süpürüp götürmüştü.<br />
Sırtına dayanılarak doğrultulup ağzına bir bardak dayandığını duyumsuyor ama dudaklarını hareket ettiremediğinden suyu içemiyordu bir türlü.<br />
–Pipet, pipet getirin!<br />
Ağzının içindeki o incecik boruyu emebilmiş, içine yayılan suyun serinliğiyle az da olsa rahatlamıştı.<br />
Konuşmaları duysa da cümleleri bütünüyle algılayamıyordu. Kulağına çalınan “Kendine gelmesi biraz zaman alacak ama düzelecek sonunda, üzülmeyin!” cümlesiyle kimden söz ettiklerini de kimin konuştuğunu da çözemememişti.<br />
“Teşekkür ederiz. Kızımızın yaşamını size borçluyuz!” diyen tanıdık sesi de “Bana değil, onun bedenini hidroksit formatıyla ovan kişiye teşekkür etmelisiniz. Bizde henüz bu yöntem kullanılmıyor ama çok işe yaradığına ben de tanık oldum. O yöntemi deneyen yabancı bir bilim insanı olmalı.” sözlerinin anlamını da tanıdık iki sesin hidroksitle tedavi yöntemini deneyen yabancının kim olabileceği üzerindeki konuşmalarını<br />
da algılayamamıştı.<br />
Ne kadar zaman yarı uyur uyanık yattığını bilmiyordu. Gözlerini bir hastane odasında açtığında annesiyle babasını pencerenin önündeki sandalyelerde otururken buldu.<br />
–Anne, baba!<br />
Zeynep’in sesiyle oturdukları yerden fırlayıp yatağa koşmuşlar, iki yanından sıkıca sarılmışlardı ona.<br />
–A… Anne! Ba&#8230; Baba! Bırakın, boğuluyorum!<br />
Bir anda gerçekten nefesi kesilir gibi olmuştu.<br />
Babası:<br />
–Kusura bakma yavrum! Bu anı günlerdir bekliyoruz da&#8230;<br />
Annesi:<br />
–Çok bunalttık seni, değil mi kızım? Bizi anlarsın ama sen&#8230; Yaşaman bile bir mucizeyken sesini duymak&#8230;<br />
Annesi, ağlamaktan cümlesini tamamlayamamıştı.<br />
–İyiyim anne, üzülme! Yalnız neredeyim? Ne oldu bana?<br />
Babası, saçlarını okşayarak yanıtladı:<br />
–Bursa’da bir hastanedeyiz yavrum. Uludağ’da kaldığınız otelin üstüne çığ düşmüş. Sis yüzünden aramalar geç sonuç vermiş. Seni ancak üç gün sonra bulabildik.<br />
Belleğini biraz zorlayınca kameriyede arkadaşlarıyla konuştuğu anları bölük börçük anımsamaya başladı. Çığ, diyen çığlıkları da anımsıyordu ama sonrası yoktu.<br />
–Arkadaşlarım&#8230;<br />
–İpek’i ilk gün, diğerlerini de ikinci gün buldular. İpek yara almadan kurtuldu, hatta dayın ve yengenle iki gün burada başında bekledi ama sonunda gitmelerini önerdim.<br />
–Diğerleri&#8230;<br />
–Onlar da iyi sayılır. Caner’in yine ayağı kırılmış, hem de daha önce kırıldığı yerden. Utku ile Fuat’ın da ufak tefek yaraları vardı ama pek önemli olmadığını söylediler.<br />
–Ne kadar zamandır burada yatıyorum?<br />
–Bir haftadır.<br />
–O kadar oldu mu? Peki, diğerlerine göre neden ben daha ağır durumdaymışım?<br />
–Diğerleri kameriyenin altına sıkışırken seni çığ sürüklemiş dağın eteklerine kadar. Ondan geç bulabildiler ya! Bunu da hala anlamış değilim doğrusu! Belki yüz kez baktığımız yerde buldular hem de!<br />
O sırada kapı açılmış, annesine benzeyen bir doktor girmişti içeriye.<br />
–Oo! Çığzedemiz kendine gelmiş bakıyorum da&#8230; Gözümüz aydın. Nasılsın küçük hanım?<br />
–Teşekkürler doktor abla. Üstümden tır geçmiş gibi!<br />
–Haksız da sayılmazsın. Bir değil birkaç tır desek belki daha doğru olur. Şanslıymışsın yine de.<br />
–Sürücülerle tanışabilir miyim?<br />
–Hangi sürücülerle?<br />
–Tırlarınkilerle&#8230;<br />
Hastane odasında bir kahkaha koptu. Kadın doktor babasına:<br />
–Doktor bey, korkmanız için bir neden kalmamış gördüğünüz gibi. Kızınız şaka bile yapabiliyor!<br />
–Öyledir o doktor hanım. Keyfi yerinde olunca gülmekten kırar geçirir arkadaşlarını. Biz de böyle ara sıra nasipleniriz.<br />
–Birkaç güne kadar çıkabilirsiniz. Yalnız üniversiteden hocalarıma haber vermiştim, kızınızın üzerindeki ve kanındaki hidroksit kalıntılarıyla ilgili&#8230; İncelemelerine izin verir misiniz?<br />
–Kızımın canı yanmayacaksa neden olmasın?<br />
–Yok, yalnızca saçlarından bir parça kesecekler. Bir de kan ve idrar tahlili için örnekler&#8230;<br />
–Bizce bir sakıncası yok, değil mi annesi?<br />
–Elbette, ne sakıncası olacak?<br />
Zeynep, gülerek araya girdi:<br />
–Hey! Saçlar da diğer örnekler de benim olduğuna göre kararı neden ben vermiyorum?<br />
–Aman da benim akıllı kızım, diyerek annesi ona sarılırken babası da kadın doktora bakıp:<br />
–Kızım haklı, diye güldü.<br />
–Peki Zeynep Hanım, izin veriyor musunuz?<br />
–Eh, vereyim bari doktor abla. Bilim dünyasına bir katkım olsun. Benim gibi bir örneği her zaman bulamazsınız ya!<br />
Yine gülüşmelere neden olmuş, kadın doktor çıkarken dönüp:<br />
–Bütün işlemleri tamamlayıp yarın çıkmanızı sağlamaya çalışacağım. Küçük hanım turp gibi, diyerek çıkmıştı.<br />
Zeynep, o kadar çok konuşacak durumda değildi aslında ama annesiyle babasının bitkin görünüşleri, bunu yapması gerektiğini düşündürmüştü. Onun iyi olduğunu görürlerse kendilerini daha çabuk toparlayabilirlerdi.<br />
Doktor çıkar çıkmaz ikisi de yatağın ayak ucuna oturup yüzlerinden okunan yorgunluklarıyla bakışlarını Zeynep’in yüzüne dikmişlerdi. O sırada çalan, babasının açtıktan sonra kendisine uzattığı telefon, Zeynep’i biraz daha kendine getirmişti. Arayan İpek’ti ve ağlayarak Zeynep’in durumunu soruyordu. Onu rahatlatmak için bir süre de telefonda şirinlikler yaptıktan sonra gerçekten yorulmuştu. Kolundaki serumun çıkarılıp önüne konan kahvaltıdan güçlükle de olsa birkaç lokma aldıktan sonra kendisini yatağa bırakıverdi.<br />
–Ben biraz uyuyacağım, siz de çıkıp biraz hava alın. Yüzünüze renk gelsin. Benden beter solmuşsunuz, dediği annesiyle babasına gülümsemiş, daha onlar çıkmadan da uykuya dalmıştı.<br />
Serez’de, kraterin hemen kıyısındaydı yine. Kabuklu canlılar onu almış, Zeynep’in karşı çıkışlarına aldırmadan kraterin içine indirmiş, her zaman durduğu kayalığın üstüne bırakmıştı.<br />
Kaynayan denizden yükselen buharın etkisi geçer geçmez gözlerini açtığında her zamanki yerinde Ceres’i gördü:<br />
–Buradaki görevimizin bittiğini sanıyordum Ceres. Yine niye getirdin beni buraya?<br />
–İyi olduğunu görmek istedim.<br />
–Hasta olduğumu nereden biliyordun?<br />
–İşin o tarafını bırak da gerçekten nasıl olduğunu söyle! Seni o kar yığınının içinden kurtarıp yaşama döndürebilmek için çok uğraştım çünkü.<br />
–Yani&#8230; Beni sen mi kurtardın?<br />
–Seni öyle bırakamazdım. Uzun süre bekledim ama seni bulamamışlar, bulacakları konusundaki umutlarını tüketmiş hatta annenle baban dışındakiler, aramaktan vazgeçmişlerdi.<br />
–Neden? Uludağ, öyle çok büyük bir dağ değil ki?<br />
–Çığ, seni sürükleyip bir yardan aşağı atmış, hem de kimsenin aklına bile gelmeyecek bir yere. Sis de çok yoğundu. Dağı karış karış tarasalar da orası akıllarına gelmemiş olmalı.<br />
–Anlıyorum. Peki, neden üç gün bekledin beni kurtarmak için?<br />
–Ortalık insan kaynıyordu. Aramaları sonuç vermeyip de hepsi çekilince iş bana düştü. Sis de işimi kolaylaştırdı doğrusu.<br />
–Teşekkür ederim Ceres. Şimdi anlıyorum, doktorun yabancı bir bilim insanı, sözüyle ne demek istediğini. O sendin, değil mi?<br />
–Pek de yerli sayılmam, diyerek gülünce ağzından fırlayan alevler neredeyse yüzünü kavuracaktı Zeynep’in. Neyse ki elleriyle yüzünü tam zamanında kapatmayı akıl edebilmişti.<br />
–Afedersin Zeynep! Seni ateşimden korumak zorunda olduğumu unutuyorum bazen.<br />
–Beni kurtarırken nasıl korudun öyleyse?<br />
–Donmuştun. Buraya gelinceye kadar ancak çözüldün de ondan.<br />
–Buraya mı?<br />
–Evet. Gezegen halkım seni hidroksitle ovup okyanusla canlandırdı.<br />
–Şimdi de üniversite, hidroksitin bende nasıl bulunduğunu inceleyecek.<br />
–Pek önemli olduğunu sanmıyorum. Sonuçta, hidroksit de donmuş halde bulunan değişik bir su çözünümü.<br />
–Anka’nın nerede olduğunu da biliyorsundur sen. Beni böyle bir durumda bırakmazdı o.<br />
–İşte asıl sorun da o! Çığın bir nedeni de&#8230;<br />
–Anlamadım. Anka iyi mi?<br />
–İyidir umarım, çünkü ulaşamıyorum. Karamits, onu tutsak etti.<br />
–Karamits de kim?<br />
–Kara deliklerin kralı! Anımsıyor musun, ilk geldiğinde seni onun ajanı olmakla suçlamıştı halkım?<br />
–Evet, hatta onun kim olduğunu sorduğumda «Şimdilik bilmesen de olur.” demiştin sen de. Eyvah ki ne eyvah! Anka’yı nasıl kurtaracağız şimdi?<br />
–Bunu tek başına yapmak zorundasın.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>–Önce çığın Anka ile bağlantısını bir anlatsan Ceres&#8230; Nedenini bilirsem sonucuna da ulaşabilirim.<br />
–Karamits, kapatılan kara delikte kalan tüyleri ele geçirmiş. Sonra da sizdekilerin peşine düşmüş. Çığ düşürmesinin nedeni de o tüyleri ele geçirmekmiş. Onları kullanarak Anka’nın peşine düşmeyesiniz diye&#8230; Sonrası zaten belli işte! Anka elinde.<br />
–Bendeki tüyün yok oluşunun da Anka’nın bana ulaşamayışının da nedeni oydu demek ki!<br />
–Evet.<br />
–Tek başına, dedin. Oraya nasıl ulaşacağım Ceres? Bana yardım et lütfen!<br />
–Senin oraya ulaştırmak dışında pek yardımım olmaz Zeynep. Kara deliklerde gücüm işlevsizdir benim.<br />
–Tamam, o da yeter!<br />
–Ama çok tehlikeli olduğu konusunda uyarmalıyım seni. Anka’yı kurtarmak bir yana sen de geri dönemeyebilirsin.<br />
–Beni oraya ulaştır da gerisini ben düşüneyim Ceres. Anka’yı o karanlık isimli kralın elinde bırakamam. Kim bilir ne durumdadır?<br />
–Onun gücünü ele geçirmektir niyeti. Önce Astreoid Kuşağı’na, sonrasında da evrene hükmetmek için&#8230;<br />
–İşte buna izin veremem!<br />
–Çok güçlü bir kızsın sen ama lütfen dikkatli ol!<br />
–Ne zaman gidiyoruz?<br />
–Ne zaman istersen…<br />
–Hemen gidelim öyleyse.<br />
Ceres’in bir işaretiyle kabuklu canlılar çevresini sarıp ona mavi buzdan bir giysi giydirdi. Zeynep ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ki Ceres:<br />
–Oraya kadar seni ateşimden korumak için, dedi.<br />
Buna sevinmişti Zeynep. Daha önce kara delikten Anka’nın tüyünü almak için giderlerken bunu neden düşünmediğini soracaktı ama hemen sonra vazgeçti. Geçmişi deşelemenin anlamı yoktu. Belki Ceres de deneyimleyerek öğreniyordu.<br />
Alevden kollarını kanat gibi açan Ceres’in sırtında uzayın derinliklerine doğru yol almaya başladılar. Kara deliklerin uzağından geçip irili ufaklı gök taşlarını gözleyerek epeyce yol aldılar. Giysisi hızla eriyor, Ceres’in yakıcılığını duyumsuyordu artık. Oraya varmadan yanacağını düşünürken Ceres onu indirdi sırtından. Üzeri derin çukur ve tümseklerle dolu küçük bir gök taşının üzerine bırakıp alevden elini ileriye doğru uzattı.<br />
–İşte, gideceğin yer orası!<br />
Gösterdiği yer; kocaman, karanlık bir mağaranın ağzına benziyordu.<br />
–Karamits’in sarayı burada mı?<br />
–Evet. Kara deliklerin en büyüğüdür o. Ben fazla yaklaşamıyorum ama üzerindeki gök taşı zaten oraya doğru çekiliyor. Çok geçmeden içine girersin. Yalnız gök taşını hiç bırakma ki kara delikte yitmeyesin çünkü gök taşlarını sarayına alır Karamits. Sen de şu çukurlardan birine gizlenir, Anka’yı arayacağın uygun bir an beklersin.<br />
–Tamam Ceres, çok teşekkür ederim.<br />
–Senin bizim için yaptıklarının yanında bu ne ki? Yalnız dediklerimi unutma ve dönüşte bize uğramadan gitme!<br />
–Tamam Ceres, kesinlikle uğrayacağım!<br />
Ceres’i yanıtlarken içinden de Kurtulabilirsem diye geçiriyordu.<br />
Önceleri korksa da Ceres’i sevmeye başlamıştı artık. Yaşamını ona borçluydu zaten. Yoksa çığ altından, kimsenin bilmediği bir yardan, canlı kurtulması olanaksızdı.<br />
Yine de aklı almıyordu, neden arkadaşlarıyla aynı yerde bulunmayıp çok uzak bir yara sürüklendiğini. Bunu Anka yanıtlayabilirdi ama onu bulup kurtarabilirse.<br />
Düşünceleri, içinde bulunduğu durumu unutturmuştu bir anlığına. Saçlarının öne doğru hızla savrulmasından anladı kara deliğin çekim gücüne girdiğini. Gök taşının çukurunun içine iyice çöküp çeperlerinden sıkıca tutundu.<br />
Öyle güçlü bir şekilde çekiliyordu ki karanlığın içine doğru, tutunduğu çıkıntıları sıkmaktan parmaklarına kan oturmuştu neredeyse. En küçük bir dikkatsizlikte gök taşından fırlayıp karanlık tarafından yutulabilirdi. Kendisinden çok Anka’yı düşünüyordu yine de gök taşıyla saraya ulaşamazsa onu kurtarma şansı olmayacağını. Onu kurtaramazsa kendisinin de geri dönemeyeceğini biliyordu.<br />
Gök taşı hızla demir bir kalkana çarpıp durduğunda içinde bulunduğu çukurdan fırlamamak için bütün gücünü kullandı. Çok geçmeden kırkayak benzeri metal varlıkların çevrelerini sardığını gördü. Yuvarlanarak sarayın içine sokulmaya çalışan taşın kovuğunda büzülüp tortop olan bedeniyle korkudan nefes bile alamaz olmuştu.<br />
Bir süre yuvarlandıktan sonra durdular. Yalnız ne yerinden kımıldayabiliyor ne de çevresini görebiliyordu. İçinde bulunduğu kovuk aşağıya gelmiş, yuvarlandıkça metal zemine çarpan başı zonklamaya başlamıştı çünkü. Biraz daha öyle kalırsa nasıl dayanacağını düşünüyordu. Boynu kırılmadan, kafası yarılmadan bulunduğu yerden çıkabilseydi!<br />
Bir süre sonra, demir bir kapının gürültüyle açılışını duydu. Yeniden yuvarlanmaya başladıklarında başını iyice içine çekti. Kafasının yarılmasından çok, yerlere bulaşacak kan lekelerinin onu ele vereceğinden korkuyordu. Neyse ki bu kez başı hafifçe yana gelmişti de rahatça nefes alabiliyor, çevresini az da olsa görebiliyordu.<br />
–Oho ho! Astreoid Kuşağı’nın en değerli parçalarından biri! Onu hemen içeri götürüp parçalayın! İçindeki cevherleri görmek için sabırsızlanıyorum!<br />
Gök gürültüsüne benzer bir sesle konuşan, Karamits olmalıydı. Onun sesini duyduğuna bu kadar sevineceği aklına bile gelmezdi ama Anka’ya yaklaştığını imliyordu o ses.<br />
Yeniden yuvarlanmaya başladıklarında taşın içinden atlamak için uygun bir anı kollamaya başladı. Taşla birlikte parçalanmamak için bunu bir an önce yapmak zorundaydı. Taşı yuvarlayan iki demir kırkayağın kendi aralarında konuştuklarını duyunca bundan yararlanmayı düşündü. Tam metal bir köşeyi dönerken usulca çıkıp ilk gördüğü paslı demir yığınlarının arkasına gizlendi. Şimdilik yakalanmamıştı ama bedeninden sızan ter, korkusunun izlerini paslı demir yığınına sürüyordu.<br />
Hurda demir yığınları arasında çevresini gözlemeye başladı. Gördükleri, Saray dedikleri bu demir yığını olabilir mi, diye düşünmesine neden olmuştu çünkü gördüğü, duvarlardan kapılara, yerlerden tavana kadar paslı demirden oluşan bir yapıydı. Pencere de yoktu. Tavandan şekilsiz, garip bir taş sarkıyor, ölgün bir ışık saçıyordu çevreye.<br />
Ceres’in buraya “Karanlıklar Krallığı” demesinin boşuna olmadığını anlamıştı. Üstüne üstüne gelen boğucu bir karanlık ve paslı demir kokan bir havayla boğulmak üzereydi. İçinden öksürmek geliyor ama güçlükle tutuyordu kendini. Değil öksürmesi, nefes alışının bile duyulmasının Anka’ya ulaşamadan yakalanması demek olduğunu biliyordu.<br />
Elleriyle ağzını burnunu kapatıp çevreyi gözlemeyi sürdürdü. Anka’nın nerede olduğunu, ona varlığını nasıl duyumsatabileceğini düşünüyordu. Çok güç durumda olmalıydı yoksa Anka, onun seslenmesine bile gerek kalmadan geldiğini anlayabilirdi.<br />
Düşünmeyi bırakıp bütün enerjisini Anka’ya ulaşmak için yoğunlaştırdı. Çok derinden -oldukça zayıf da olsa- bir soluk alışı duyunca heyecanlanıp yürek atışı hızlanıverdi. Çok yakından geliyordu soluk alışı ama neresi olduğunu çıkaramıyordu henüz.<br />
Çevresindeki demir kırkayakların bir yerlere kaybolduğunu anlayınca usulca fısıldadı:<br />
–Anka! Anka, neredesin?<br />
Soluk alışından biraz daha güçlü bir inilti duydu. Ses, içinde bulunduğu demir yığınının altından geliyordu. Demirleri usul usul eşelemeye başladı. Demir zemine ulaştığında Anka’dan eser yoktu. Elleriyle zemine dokunup bir süre bekleyince bulunduğu yerin altında bir oda olduğunu ve Anka’nın da orada tutulduğunu anladı. Şimdi sıra o odaya nasıl ulaşacağını düşünmeye gelmişti.<br />
Birden üstüne atılan hurda demirlerle nefesini tuttu. Kollarının arasına gizlediği başını güçlükle koruyabilmiş, neyse ki yaralanmamıştı. Demir kırkayaklar bir yandan parça demirleri atıyor, bir yandan da anlamadığı dilden gürültülü bir şekilde konuşuyordu. Bir süre sonra işlerini bitirip uzaklaştıklarını anlayınca uzun süredir tuttuğu soluğunu bırakıverdi. Aynı anda da oturduğu yerin az ilerisinde sürgülü bir kapak gördü. Anka aşağıdaki bölümde tutuluyorsa o kapağı açmaktan başka şansı yoktu.<br />
Çevresini kollayarak, sürgüye doğru sürünerek ilerledi. Epeyce uğraşsa da açamayınca yerine dönüp hurda demirlerin arasında işine yarayacak bir parça aramaya koyuldu. Sürgü, paslı olmanın ötesinde öyle de ağırdı ki onu ancak kaldıraç görevini yapacak bir başka demirle oynatabilirdi yerinden.<br />
Kırkayakların ayak sesleriyle aramayı bırakıp gizlendi iyice demirlerin arasına. Tam zamanında dönmüştü yerine. Onlara yakalanırsa neler olabileceğini düşünmek bile istemiyordu.<br />
Kırkayaklardan biri demir sürgüyü açınca yüreği ağzına geldi. Anka’yı almaya gidiyor olabilir miydi?<br />
Gizlendiği yerden, sürgünün olduğu yeri gözlemeyi sürdürdü. Aşağıdan gürültüler geliyor ama ne olduğunu anlayamıyordu. Sonra Anka’nın inleyişini duydu. Engelleyemediği iki damla yaş, gözlerinden süzülüp yanaklarını izleyerek çenesinde gözden yitti. Bekleyişi uzadıkça Anka’nın yaşamıyla ilgili kaygısı artıyordu.<br />
Bir süre sonra, elinde ölü bir tavuğu sallar gibi ayaklarından tuttuğu Anka ile göründü kırkayak. Bu kadarına dayanamayacaktı işte! Hızlı düşünüp hemen harekete geçmek zorundaydı, geçti de&#8230;<br />
Ortalığı kollamayı unutmadan sessizce kırkayağı izlemeye koyuldu. En küçük bir seste gizlenecek bir demir yığını buluyor, arkasına çöküveriyordu. Her yer hurda demir yığınlarıyla doluydu çünkü. Bu demir çöplüğüne saray denmesini de aklı almıyordu ya!<br />
Kırkayak, birkaç kapıdan geçtikten sonra bir demir yığınının önünde durup Anka’yı birine uzattı. Kim olduğunu görebilmek için biraz yana çekilip bakınca neredeyse çığlık atacaktı Zeynep. Demir yığını sandığı garip bir koltuğa benziyor, üzerinde kırk ayağını kırk ayrı demir parçasına uzatmış, diğerlerinden biraz daha iri bir kırkayak bulunuyordu. Yatıyor mu, oturuyor mu, belli değildi.<br />
Ayaklarından birinin üzerindeki Anka’ya, iri birer deniz kabuğunu andıran gözleriyle iğrenir gibi bakıp:<br />
–Ben de onu gerçekten güçlü bir yaratık sanmıştım. Kendisine bile yararı yok bunun. Çöplüğe bırakıverin de haberci kuşlarımın karnı doysun, dedi.<br />
Ayaktaki kırkayak Anka’yı alıp dışarı yürürken Zeynep de onu izlemeyi sürdürdü. Neyse ki ortam iyice loştu da onu kimse görmemişti. Demir duvar diplerinden sürünerek kırkayağı izlerken de kimseye yakalanmaması büyük şanstı aslında.<br />
Kırkayak, demir yığını saraydan epeyce uzaklaşıp mercan kayalıklarına benzeyen renkli bir yere gelmişti. Taşların güzelliği öyle göz alıcıydı ki alaca karanlıkta bile ışıl ışıl parlıyordu. Zeynep de neredeyse gizlendiğini unutup koşacaktı o güzelliğe. Çöplük denen yerin orası olabileceğini düşünde görse inanmazdı!<br />
Büyükçe bir kayanın arkasına gizlenip kırkayağı izlemeye başladı. Kırkayak, ayaklarını birbirine vurarak kulakları sağır edecek bir gürültü çıkarmış, hemen başının üstüne kuşlar üşüşmüştü. Bunlar, daha önce gördüğü kuşlara hiç benzemiyordu. İri pençeli, tilki, kaplan ve yarasa karışımı garip bir canlı türüydü.<br />
Anka’yı onların önüne bırakıp dönen kırkayak uzaklaşır uzaklaşmaz yerinden fırladı Zeynep. Kuşların ne olduğunu anlamak için uzun uzun kokladıktan sonra pençelemek üzere olduğu Anka’yı kaptığı gibi koşmaya başladı, kuşlar da peşinden&#8230; Anka’yı göğsüne bastırmış, durmadan koşuyordu. Başına yediği pençe darbeleriyle gücü tükenip düşmek üzereyken kıpırdadığını duyumsadı Anka’nın. Gözlerinden dökülen sevinç gözyaşlarıydı artık. Anka’nın üzerine düşen her damla, onu daha da canlandırmış, bembeyaz kanatların açılıp kendisini sardığını duyumsadığı anda da kendinden geçmişti.<br />
–Henüz uyanmadı doktor hanım. Uyanınca ben size haber vereceğim.<br />
–Çok uzun sürdü bu uyku doktor bey. Garip&#8230; Sabahki gelişimde son derece canlı ve neşeliydi.<br />
–Bir ara ateşi çıktı. Biz de telaşlandık ama hemen bir iğne yaptım ben.<br />
–İlacın etkisiyle uyumuş olmalı. Neyse hocalarımıza durumu anlatırım. Gitmeden Zeynep’i görmek istiyorlardı da&#8230;<br />
–Tahliller yapılmadı ama&#8230;<br />
–Tahliller kolay, sonuçları da nasıl olsa görecekler. Siz memleketinize dönmeden bir de onu görüp konuşmak istediler.<br />
Zeynep, konuşmaları duyuyor ama gözlerini açamıyordu. Göz kapaklarının üzerine tonlarca hurda demir yığılmış, saçları da o demirlere dolanmış da çekiliyor gibiydi.<br />
–Bir de ben muayene edeyim, ister misiniz?<br />
–Elbette, nasıl isterseniz! Ben doktor olsam da babayım, sizse onun doktorusunuz.<br />
Alnına konan bir elle çığlık atıp uyandığında doktorun da babasının da şaşkın gözlerle kendisine baktığını gördü.<br />
–Baba!<br />
–Ne oldu kızım? Doktor ablan ateşine bakıyordu.<br />
–Bilmem, korkunç bir düş gördüm sanırım.<br />
–Ateşin etkisidir, diye gülümsedi doktor. Ee, onca tırın altından kalkmak kolay değil, değil mi Zeynep?<br />
Zeynep gülümsemiş, konuşacak gücü olmadığından da başını sallamakla yetinmişti.<br />
–Fazla ateşi yok doktor bey. İğneniz işe yaramış anlaşılan, dedi genç doktor.<br />
Zeynep, babasının endişeli bakışlarını görünce yüreği sızladı. Onun yüzünden çekmedikleri sıkıntı kalmamıştı.<br />
–Annem nerede baba?<br />
–Sana birkaç parça giyecek almak için çarşıya çıktı. Giysilerin, otelle birlikte çığ altında kalmış. Annen de hastane pijamasıyla eve dönmek istemeyeceğini düşündü.<br />
–Annem beni tanır, diyerek gülümsedi.<br />
–Evet küçük hanım, hazır mısın? Üniversite hocalarım seninle görüşmek, bir de muayene etmek istiyorlar.<br />
Zeynep, sorar gibi babasına baktı.<br />
–Ben de burada olacağım Zeynep? Hepsi doktor sonuçta. Çekinecek bir durum yok ki!<br />
–Peki o zaman.<br />
Kadın doktor çıkmış; bir süre sonra da ikisi kadın, üç yaşlı doktorla dönmüştü.<br />
Her biri ayrı ayrı Zeynep’i muayene edip sorular sordu. Onların “Hımmm, garip, çok iyi&#8230;” den oluşan kısa tepkilerine gülmemek için kendini güç tutuyor; Serez’de ve kara delikteki yaşadıklarını anlatsa ne kadar şaşıracaklarını, akıl sağlığını bile sorgulayacaklarını biliyordu. Sonunda, muayenelerini bitirip teşekkür ederek çıktılar, bu süre içinde kendini kobay gibi duyumsayan Zeynep de rahat bir nefes aldı.<br />
–Zeynep, iyi görünüyorsun ama beni telaşlandırdın yine de, dedi babası.<br />
–İyiyim baba, merak etme! Doktor ablanın da dediği gibi, onca tırın altından kalktım ya, diyerek güldü.<br />
Babası yatağına oturup sıkı sıkı sarıldı ona:<br />
–Seni böyle gülerken görmek ne güzel yavrum! Seni bulamadığımız zaman yaşadıklarımızı bir daha asla yaşamak istemem!<br />
–Ben de o kadar üşümek istemem baba, diyerek güldü Zeynep.<br />
O sırada, eli kolu paketlerle dolu olarak annesi girdi içeri. Paketleri yatağın üstüne bıraktığı gibi kızına sarılıp:<br />
–Benim koca bebeğim uyanmış sonunda, diyerek saçlarını koklaya koklaya öptü.<br />
–Anne, bebek miyim ben?<br />
–Benim bebeğimsin ya&#8230;<br />
–Tamam anne, seninle uğraşamayacak kadar yorgun kızın. Şanslı günündesin yine.<br />
–İyileşince ben de bebeğim demem, diyerek onun gülüşüne eşlik etti annesi.<br />
–Neler aldın bebeğine bakalım, diyerek gülümsemeyi sürdürdü Zeynep.<br />
–Açayım da bak bakalım, beğenecek misin?<br />
Zeynep, açılan paketlerden çıkan bot, çorap, kadife pantolon, kazak ve kabana bakıp başını salladı. Annesi onu iyi tanıyor, neleri beğeneceğini biliyordu.<br />
Açılmadık bir paket daha vardı yatağın üstünde. Onu niye açmadığını sorduğunda iç çamaşırları olduğunu söyledi annesi.<br />
–Sağ ol anneciğim, yorulmuşsun. Günlerdir benim başımda bekliyormuşsunuz zaten. Bu da KDV’si oldu sanırım.<br />
–Sen iyi ol da yorgunluk geçer yavrum. Seni böyle konuşurken, gülerken gördüm ya yeniden&#8230;<br />
Son sözcükte sesinin boğulmasından onun ağlamak üzere olduğunu anladı Zeynep. Yataktan kalkıp önce annesine, sonra da babasına sarıldı.<br />
–İyi ki benim annemle babamsınız!<br />
Bir süre öylece kaldılar. Akşam kontrollerini yapmaya gelen hemşirenin sesiyle ayrıldılar birbirlerinden. Yatağa yürüyen Zeynep, bu kadarcık bir hareketin bile kendisini yorduğunu onlara belli etmek istemiyordu.<br />
İlaçlarını alıp uyumak için uzandı. Annesiyle babasını da zorla dışarı gönderirken gece boyunca gelmemelerini, bir otelde dinlenmelerini, kendisinin de sabaha kadar uyuyacağını söyledi. Ertesi gün nasılsa hastaneden çıkacak, eve dönmek için uzun bir yol gideceklerdi. Hepsinin dinlenmeye gereksinimi vardı.<br />
Onlar çıkar çıkmaz gözlerini kapattı. Gerçekten çok yorgundu ve uyumaktan başka bir isteği yoktu. Daha gözlerini kapatır kapatmaz da kendisini Anka’nın sırtında Karamits’in hurda sarayının olduğu kara delikten çıkmaya çalışırken buldu.<br />
–Anka, diye sevinçle haykırdı. “Anka, sevgili dostum, kurtuldun!”<br />
–Beni sen kurtardın Zeynep, teşekkür ederim. Şu kara delikten kurtulalım da sonra konuşalım. Karamits’in hurdaları peşimizde.<br />
Anka’nın uyarısıyla susup kanatlara sıkı sıkı sarıldı. Onun varlığı korkusunu silip süpürmüştü ama dünyaya dönünceye kadar güvende olmadıklarını biliyordu.<br />
Birden, öyle güçlü bir fırtına başladı ki düşmekten son anda kurtuldu Zeynep. Bunu da Anka’nın kanatlarıyla üstünü kapatıvermesine borçluydu.<br />
–Neler oluyor Anka?<br />
–Alıcı kuşlar, kaçtığımızı Karamits’e bildirmiş olmalı. Bu fırtına, onun karanlık nefesi. Dayan Zeynep, az kaldı!<br />
–Benim geldiğimi gören olmadı, senin de işe yaramaz olduğunu söylediğini kulaklarımla duydum.<br />
–Kara Canavarlar! Yani, onun haberci kuşlarını unutuyorsun Zeynep. Onların elinden kaçmadık mı az önce? Yeniden canlandığımı duyunca küplere binmiştir Karamits.<br />
–Buradan kurtulabilecek miyiz?<br />
–Kanadımdaki en büyük teleği kopar yine. Buradan çıkınca da o teleği kara deliğin kapısına sürmeyi unutma! Bu deliği de kapatmazsak nereye gidersek gidelim, Karamits’ten kurtulamayız.<br />
Anka’nın ne demek istediğini anlamaya çalışırken kara deliğin kapısına yapıştırılmış onun birkaç teleğine tutunurken buldu kendini. İçeriye baktığında Anka’nın haberci kuşlarla boğuştuğunu, tüylerinin havada uçuştuğunu gördü. Çılgın gibi bağırdı:<br />
–Hayır! Seni onların eline bırakamam Anka!<br />
–Sakın deneme bile! Gücümü buradakileri yenmek için kullanmak zorundayım. Peşimden gelirsen hem beni güç durumda bırakırsın hem de bu fırtınada tutunacak yer bulamazsın, diye seslendi Anka.<br />
Zeynep, gözyaşları içinde, Anka’dan aldığı teleği tek eliyle kara deliğe sürmeye başladı. Bu kara delik, daha öncekine benzemiyor, hem fırtınaya karşı durduğundan hem de yalnız olduğundan kapatmakta zorlanıyordu. Arada bir de Anka’ya göz atıyor, onun yolunmuş tüyleriyle boğuşmasını izlerken içinden çığlık atmak gelse de kendini tutuyordu.<br />
Sonunda, Anka canavarları haklamış, kara deliğe saçılan bütün tüylerini toplamıştı. Zeynep de delikten yalnızca onun geçeceği kadar bir boşluk bırakmış, Anka çıkar çıkmaz kalan deliği de kapatmıştı. Bir yandan asılı olduğu teleği sıkı sıkı tutmaya çalışıyor, diğer yandan da boşta kalan elini tutan Anka’nın kendini toparlamasını bekliyordu. Öyle yorulmuştu ki neredeyse gücü tükenmek üzereydi. Teleği bırakıverse ikisi birden uzay boşluğuna savrulup gidecekti.<br />
Bütün enerjisini tüketip elini bırakmak üzereyken mavi bir buz tabakasıyla örtülüverdi ikisinin de üzeri. Daha ne olduğunu anlamadan Serez’de -yer altı okyanusun içinde- buldu kendini, Anka da yanında.<br />
Okyanusun üzerinde yakamozlar yaratan kızıl ışıltıları izleyip de kaynağın kıyıda bulunan Ceres olduğunu anlayınca gülümseyerek el salladı. Kurtuluşlarını ona borçluydular demek ki! Gözlerini kapatıp okyanusun serin suyuna kendini bırakıverdi.<br />
Okyanusun suyu, ikisinin de tüm yorgunluğunu almış, Anka, bembeyaz tüyleriyle kuğu gibi suyun üzerinde salınmaya durmuş, Zeynep de gülümseyerek onu izlemeye koyulmuştu.<br />
–Anka, artık gidelim mi? Keyfin yerinde ama&#8230;<br />
–Gideceğiz Zeynep, az bekle. Ceres gelsin de&#8230;<br />
–Az önce buradaydı, nereye gitti şimdi?<br />
–Buz kraterine&#8230;<br />
Daha fazla soru sormadı Zeynep. Anka anlatmak istese anlatırdı. Beklemeye koyuldu.<br />
Çok geçmeden alevlerini savura savura Ceres gelmişti, hem de yüzlerce küçük, kabuklu canlıyla. Kabuklu canlılar, kocaman bir buz kütlesini denize bırakıp çekildi.<br />
Buz kütlesine çıkan Anka’nın bir dev gibi büyüyüşünü ve ağzını kocaman bir mağara gibi açışını izledi şaşkınlıkla. Onun ağzının bu kadar büyüyebileceğini düşünemezdi bile Zeynep. Merakla neler olacağını izlemeye koyuldu.<br />
Anka, buz kütlesinin üstünde durmadan kıvranıyordu. Onun acı çektiğini düşünen Zeynep, yardım etmek için hareketlenmek üzereyken kabuklu canlılar tarafından durduruldu. O sırada gök gürültüsü gibi sesi duyuldu Ceres’in:<br />
–Az bekle Zeynep! Astereoid Kuşağı’nın kurtuluşu buna bağlı.<br />
Onun ne demek istediğini anlamasa da beklemeye başladı. Soluğunu tutmuş, Anka’nın durmadan şekil değiştiren bedeninden gözünü alamaz olmuştu.<br />
–Ama o çok acı çekiyor, diye bağırdı.<br />
–Bütün doğumlar acılıdır Zeynep.<br />
“Doğum mu? Anka doğum mu yapıyor? Anka’nın bir yavrusu mu olacak? İyi ama neden şimdi?” diye sorular geçiyordu aklından, birbiri ardına.<br />
Anka’nın çığlığıyla deniz köpürüp dalgalandı, üzerlerindeki mavi buz kubbeden buz parçaları dökülmeye başladı ve sonunda duruldu. Kocaman, denizin renginden daha koyu mavilikte bir başak okyanusun ortasında duruyordu.<br />
–Bu&#8230; Bu&#8230; Bu ne?<br />
Zeynep kekeleyip duruyordu. Anka’ya benzer bir yavru beklerken onun ağzından çıkan dev gibi mavi başağa bakıp kalmıştı.<br />
Kabuklu canlılar hareketlenmiş, hep birlikte dev başağı kıyıya çekmeye başlamışlardı. Kıyıya gelir gelmez ıslak başağı alan Ceres, onu öpüp başına koydu. Bir an içinde Ceres’in tüm alevi sönmüş, sarı başaklardan oluşan saçları, genç bir insan yüzü ve ağaçtan bedeniyle bir başka canlı çıkmıştı ortaya.<br />
–Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, diyerek doğumdan önceki durumuna dönüp onun dallarından birine konan Anka’yı öpmüş, sonra da Zeynep’i kucaklamıştı.<br />
–Bana bir açıklama borçlusunuz, dedi Zeynep yüzünü ekşiterek. “Bütün bunların ne demek olduğunu anlayamadım ben.”<br />
Ceres, dallarını sallayıp ılık bir rüzgâr yarattıktan sonra kuş cıvıltısını andıran bir sesle Zeynep’i yanıtladı:<br />
–Karamits, bir ışık yılı önce Evrenin Yüreği’ni çalmış; beni yürüyen bir alev topuna, gezegen halkımı da kendisi gibi kabuklu canlılara dönüştürmüştü. Anka, onu Karamits’ten alıp bana getirdi. Ben de sonsuza kadar onu başımın üstünde taşıyacağım. Böylece bizim evrenimiz, yani Astreoid Kuşağı’yla birlikte küçük gezegenimiz, yaşam için bereket saçan bir yer olacak yine. Ne kara delikler olacak bizi yutacak ne de kötülükler.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>–Bu mavi başak, Evrenin Yüreği miydi yani?<br />
–Evet.<br />
–Şimdi anlıyorum, benimle bir ışık yılı önceki durumunla tanışmak istediğini söylemenin anlamını.<br />
–O zaman da anlatırdım ama Anka’nın bize bu iyiliği de yapacağı aklımın ucundan bile geçmezdi!<br />
–Bunu ne zaman yaptın Anka, anlayamadım doğrusu!<br />
–Sen gelmeden önce&#8230; Beni tutsak eder etmez odasında uzun süre tuttu Karamits. Benim gücümü elde etmek için yapmadığını bırakmadı. Ben de o sırada, tahtının arkasında sakladığı başak şeklindeki o yüreği yuttum. Kimse anlamadı. Çalındığını düşünüp bütün kara delikte terör estirse de benim yutabileceğim aklına gelmedi. Bu sırada da beni o demir bodruma kapatmışlardı. Sonra da sen geldin işte!<br />
–Peki, o başağın Astreoid Kuşağı için bir yürek olduğunu nereden biliyordun?<br />
–Zeynep! Ankalığımı unutuyorsun!<br />
–Haklısın Anka, bağışla ama bu inanılmaz!<br />
–Gerçekten öyle, diye araya girdi Ceres. Şimdi, dileyin benden ne dilerseniz!</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111911" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-11.png" alt="" width="598" height="814" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-11.png 598w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-11-220x300.png 220w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/kramit-tutsaklari-11-145x198.png 145w" sizes="auto, (max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<p>–Ben eve dönmek isterim de Anka’yı bilemem.<br />
–Anca beraber, kanca beraber Zeynep.<br />
–Bana bir söz vermeden gidemezsiniz, dedi Ceres.<br />
–Ne sözü?<br />
Zeynep’in sorusunu yanıtlamak için döndüğünde Ceres’in saçları, bir buğday tarlası gibi dalgalanıyordu:<br />
–Buraya yeniden geleceksiniz. O zaman burası, her yanından yaşam fışkıran yeni bir dünya olacak.<br />
–Eh, buna hayır demem, diyerek güldü Zeynep.<br />
–Ben de, dedi Anka.<br />
Tam vedalaşıp ayrılmak üzereyken gördü, kabuklu canlıların her birinin genç bir fidana dönüşüp denizin hemen kıyısında yerlerini almaya başladıklarını. Mutlulukla gülümseyip Anka’nın sırtına atladı.<br />
–Gülümseyerek uyandığına göre çok daha iyisin sanırım yavrum!<br />
–Günaydın babacığım, anneciğim! Evet, çok iyiyim!<br />
–O zaman kahvaltını et de hazırlanmaya başla. Ben de şu çıkış işlemlerini tamamlayayım, diyen babasını onayladı.<br />
–Bunların hepsi bitecek küçük hanım, ona göre!<br />
–Annesinin önüne bıraktığı kahvaltı tepsisine baktı. Hastane yemeklerini hiç sevmemişti ama bu kez tabağındaki peynir, zeytin, yumurta ve sütten oluşan kahvaltısının tamamını bitirmek niyetindeydi. Kurt gibi acıkmıştı çünkü.<br />
–Tamam komutanım, diye gülerek ekmekten koca bir lokma ısırdı.<br />
–İşte benim bebeğim! Yarasın kızım.<br />
–Tamam anne, bu sabah ne dersen de, kızmayacağım. Bebek olmak hoşuma gitmeye bile başladı.<br />
–Yoo, öyle uzun boylu değil küçük hanım, eve dönünceye kadar yalnızca.<br />
–Sonra?<br />
–Sonra ben istesem bile bebek olmayacaksın hatta söylemime bile kızacağını biliyorum.<br />
Gülümseyerek başını salladı Zeynep:<br />
–Bir anne kızını tanımaz mı?<br />
–Değil mi ya?<br />
Kahvaltısını bitirdikten sonra kalkıp giyinmeye başladı. Annesinin yeni aldığı giysiler, eski bedeninde olmasına karşın üzerine bol gelmişti.<br />
–Epeyce zayıflamışsın yavrum. Şimdilik idare et de memlekete vardığımızda yenilerini alırız.<br />
–Üzülme anneciğim, diyerek öptü annesini. “Büyüyünce giyerim.”<br />
–Ah Zeynep! Yine mi?<br />
Bu, aralarında önceleri bir sürtüşme sözü olsa da şimdi gülmeyece dönüşmüştü çünkü annesi, her zaman bir beden büyük almak isterdi onun giysilerini. En çok da bir numara büyük aldırmak istediği ayakkabılar tartışma konusu olurdu aralarında. Sonunda kendi dediği olurdu ama yine de canı sıkılırdı Zeynep’in. Şimdiyse gülüp geçiyordu, ne kadar basit konuları kendisine dert ettiğini düşünerek.<br />
–Yok anneciğim, şaka yaptım yalnızca.<br />
Giyinmeyi bitirip hazırlandığında annesi de diğer eşyaları bir valize toplamıştı. Zaten çok fazla eşyası yoktu, annesiyle babasının dışardan alıp getirdikleri kolonya, mendil, pasta ve şekerleme kutuları dışında.<br />
Babası gelir gelmez çıktılar. Merdivenlerden inerken, yapılan testlerin sonucunu sordu Zeynep. “Daha sonra bildirecekler. Henüz sonuçlanmamış.” yanıtını alınca başını salladı.<br />
Bahçeye çıkar çıkmaz açık havayı derin derin soludu. Günlerce yattıktan sonra hastane bahçesi, farklı bir gezegen gibi gelmişti ona. “Farklı gezegenleri unut Zeynep! Bir süre serüven de yok, gezegen de.”diye mırıldandı.<br />
–Neyi unutacaksın kızım?<br />
Mırıltısının bir kısmının duyulduğunu anlayınca nasıl yanıtlayacağını bilemedi önce. Sonra da:<br />
–Geçirdiğim kazayı ve hastane günlerini baba, deyiverdi.<br />
–Unutulacak gibi değildi ama bence de haklısın.<br />
Zeynep, başını sallayıp çevredeki mutsuz insan yüzlerine baktı. Kim bilir ne dertleri var da böyle üzgün görünüyorlar, diye düşünmeden edemedi. Kendisi içinse kötü günlerin bittiğini düşünüyor, bir an önce eve dönüp arkadaşlarını görmek için sabırsızlanıyordu. Hepsini öyle özlemişti ki!<br />
O sırada babasının çalan telefonunun annesiyle babası arasında kapışılmasını gülümseyerek izlemiş, kendisine uzatılıp da İpek’in sesini duyduğundaysa dünyalar onun olmuştu.<br />
“Yaşamak güzel şey be kardeşim!” demişti son olarak telefonda İpek’e. Bu hem İpek’i hem de annesiyle babasını güldürmüştü.<br />
Arabanın kimi zaman çamurlu, kimi zaman karlı yollarda ilerleyişinden çok, camdan akan görüntüler ilgisini çekmişti. Marmara’dan Akdeniz’e kadar ne çok çeşitlilik vardı bitki örtüsünde. Ormanların bittiği yerde uçsuz bucaksız, kar örtüsü altındaki bozkırlar başlıyor, sonra yolun kıyısından bir süre bulanıp coşan ırmaklarla birlikte akıyor; dağların, ovaların içinden geçerken Serez’e benzettiği görüntülerle yüreği hopluyordu. Bir belgesel izler gibi gözünü kırpmadan izliyordu çevresini. Belgeselleri çok severdi zaten.<br />
Yolculuk uzadıkça başı sık sık göğsüne düşer olmuştu. Annesiyle babasının üstelemelerine dayanamayıp arka koltuğa uzandıktan hemen sonra da uykuya daldı.<br />
Babası bir dinlenme tesisinde durduğunda uyanabilmişti ancak. Doğrulup baktı:<br />
–Baba, neredeyiz?<br />
–Sandıklı yakınlarındayız kızım. Biraz dinlenip yemek yemekte sıra.<br />
–Eskişehir’i, Kütahya’yı geçtik mi?<br />
–Çoktan! Afyon’u bile geçtik. Ne yapacaktın ki oralarda?<br />
–Arkadaşlarım için armağanlar alacaktım baba; Eskişehir’den lüle taşı, Kütahya’dan çini biblolar.<br />
Annesi, onu avuturcasına:<br />
–Buradan da leblebi alabilirsin kızım, dedi. Sandıklı’nın da leblebisi ünlüdür.<br />
–Kalıcı armağanlar olsun istemiştim ama peki. Geri dönemeyeceğimize göre&#8230;<br />
–Mağazaya bir bak istersen… Belki istediğin gibi armağanlar<br />
bulabilirsin.<br />
–Yok anne, sağ ol. Her yerde satılanlardan almak istemiyorum. Tamam, leblebi çeşitlerinden alayım bari. Bizimkiler zaten boğazlarına düşkündür.<br />
–O zaman pek çok çeşit bulacaksın burada, dedi babası. “Biberlisinden çikolatalısına kadar…”<br />
Tamam, diyerek lokanta bölümüne yürüyen annesiyle babasını izledi. Önce yemek yiyecekler, sonra da armağanları alacaktı.<br />
Azar azar bütün türlerinden alıp her arkadaşı için ayrı ayrı paketlettirdi leblebileri. Yalnız, Utku ve Fuat için biberlisinden, Caner için de çikolatalısından fazla almıştı.<br />
–İkisinde biberli, birinde şekerli leblebilerin fazla oluşu gözüme çarptı, dedi annesi. “Özel bir anlamı var mı?”<br />
–Herkese diline göre anne, dedi gülerek.<br />
–Anlaşılan ikisi sert, birisi eğlenceli&#8230;<br />
–Tam üstüne bastın!<br />
Annesi de güldü onun bu seçimine.<br />
Dinlenme bitmiş, alınanlar bagaja yerleştirilmiş, yola çıkılmıştı yeniden:<br />
–Baba, Burdur üzerinden değil de Isparta’dan gitsek nasıl olur?<br />
–Olur da neden?<br />
–Isparta’dan gül lokumlarıyla kolonya almak istiyorum da&#8230; Yolun çok uzamayacaksa&#8230;.<br />
–Kızım ister de ben hayır, diyebilir miyim? Beş on kilometre uzasa ne olur?<br />
–Teşekkür ederim babacığım, diyen Zeynep’in yüzünde güller açılmıştı. Ailesi açısından çok şanslı olduğunu düşündü bir kez daha.<br />
Sandıklı’dan sonraki yol daha kısaydı. Isparta’dan da dilediklerini alan Zeynep, yapım çalışmaları nedeniyle Isparta’dan sonraki yolun nasıl çekilmez olduğunu görünce yolu değiştirttirdiği için üzülmüştü. Kendisi için sorun değildi, arka koltukta rahat rahat yolculuk yapıyordu ama sürücü olan babası epeyce sıkılmışa benziyordu. Havanın soğuk, arabadaki ısıtıcının da kapalı olmasına karşın alnında biriken boncuk boncuk terden anlamıştı onun sıkıntısını Zeynep.<br />
Sonunda, kente girip de olanca maviliğiyle bakışlarını yalayan Akdeniz’i görünce tüm sıkıntıları unutmuştu. Denizin kıyıyı döven ak köpüklü dalgalarını, yol kıyısında sarı toplarını sallayıp duran turunç ağaçlarını, zakkumlarla palmiyeleri&#8230; Her mevsim yeşille mavinin koynunda yatan kentinin her köşesini özlemişti, hem de kısa bir zaman ayrı olmasına karşın.<br />
Eve girinceye kadar akşam olmuş, annesinin dinlenmesi konusunda üstelemelerine karşın telefona sarılıp uzun süre arkadaşlarıyla konuşmuştu.<br />
“Hemen gelsek olmaz mı Zeynep, seni çok merak ettik.” diyen Utku’ya da iyi olduğuna inandırmak için epeyce dil döktüğü Fuat’a da “Sürprizlerini çok merak ediyorum. Bu gece sabah olmayacak.” diyen Caner’e de yorgun olduğunu ve ertesi gün gelmeleri gerektini söyleyip telefonu kapatabildi sonunda.<br />
Yatağına uzanınca anladı, saatlerce süren yolculuğun onu ne kadar yorduğunu. Yastığının altına kollarını uzatıp da Anka’nın tüyüne eli değince yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Gülümsemesi silinmeden uykuya dalmıştı bile.<br />
Deliksiz bir uyku çekmiş, yüzünü okşayan parmakların sıcaklığıyla gözlerini açtığında annesinin gülümseyen yüzüyle karşılaşmış, kahvaltı masasında babasıyla şakalaşmış, sonra da salondaki kanepeye uzanıp televizyonun kumandasıyla oynamaya başlamıştı. Kapının zili çalınıp da Caner eve damladığında daha öğle bile olmamıştı.<br />
Onun kabanını çıkarırken saçlarından damlayan yağmur sularına, koltuk değneğiyle ayakkabılarını çıkarmakta güçlük çekip ikide bir bakışlarını Zeynep’in yüzüne dikerek fıldır fıldır dönen gözlerine, salona geçmeyi bile beklemeden üst üste eklediği sorularına daha fazla dayanamayan Zeynep gülerek:<br />
–Ağzını kapatıp ayakkabılarını çıkarmadan geçebilirsin kırık ayağının hatırına, diye koluna girip salona doğru götürdü.<br />
–Ee? Anlatsana&#8230;<br />
–Bir nefes al Caner! O kadar çok soru sordun ki hangisinden başlayacağımı bilemedim. Hem diğerlerini de bekleyelim. Neredeyse onlar da gelir.<br />
–Tamam, Sarı Fırtına! Beni paylamaya başladığına göre gerçekten iyisin demektir. Bekleyelim bakalım!<br />
–Sen bu ayakla nasıl geldin buraya? Ben gelirdim birkaç gün sonra.<br />
–Kızım, o kadar sabır bende ne gezer! Babamdan işe giderken bırakmasını istedim ama çok erken diye kızdı. Annemin tepkisiyse evlere şenlik&#8230; Sabahın köründe insanları rahatsız etmeye hakkım olmadığı konusunda epeyce uzun bir söylev dinledim. Görgü kuralları konusuna hiç girmeyeyim istersen. Kısaca söylersem taksiyle geldim.<br />
–Gerçekten kısa bir anlatım oldu, kutlarım seni Caner!<br />
–Zeynep, bir su alabilir miyim?<br />
–Sen alamazsın, ben vereyim, diyerek güldü Zeynep. Onun kalkmasına fırsat kalmadan annesi bir tepside iki bardak meyve suyuyla girince:<br />
–Tamam Zeynep, suya gerek kalmadı, diye güldü.<br />
–Sen açsındır da şimdi.<br />
–Bizimkiler gelinceye kadar dayanabilirim.<br />
–Ben seni bilmez miyim, diyen Zeynep, bir kahkaha attı. Kalktı, bir tabak leblebiyle dönüp Caner’in önündeki sehpanın üzerine bıraktı.<br />
–Bu iyi oldu Zeynep, teşekkür ederim.<br />
–Şimdilik açlığını yatıştırır. Hem o leblebileri sizin için ta Sandıklı’dan getirdim.<br />
–Deme!<br />
–Dedim bile.<br />
Caner’in leblebileri avuçlayışına gülerken kapı yeniden çalındı. O daha ayağa kalkmadan annesi kapıyı açmış, Utku ile Fuat’ı içeriye almıştı.<br />
Montlarını bile çıkarmadan ikisi birden öyle bir sarıldılar ki ne diyeceğini bilemedi Zeynep:<br />
–Beni bu kadar sevdiğinizi ve özlediğinizi bilseydim Bursa’ya -hastaneye- çağırırdım. Durun ya, teker teker gelin! Boğulacağım şimdi!<br />
Utku, kabanını çıkarıp koltuğun üstüne öylece bıraktıktan sonra:<br />
–Seninki de laf mı şimdi Zeynep, dedi. Fırtınasız, dingin bir yaşama alışamadım, o kadar!<br />
–Dün gelirken gördüm, çıldırmıştı Akdeniz. Dalgalar kıyıyı aşıp yola çıkıyordu fırtınanın gücünden.<br />
–O başka, diyerek güldü Fuat da. Biz, iki gün önce evimizin çatısını uçurandan değil, bizi uzayda geziye çıkaran fırtınadan söz ediyoruz kızım.<br />
Uzay gezisiyle ilgili söylenenleri şaka sanan annesi, onlara gülümseyerek mutfağa yönelmiş, Zeynep de arkadaşlarını uyarmıştı:<br />
–Uzayın Uludağ’daki kar olduğunu da öğrenmiş oldum Fuat, sağ ol.<br />
–Öğrenmenin yaşı yoktur Sarı Fırtına!<br />
–Evinizin çatısı mı uçtu gerçekten?<br />
–Evet ama apartmanın çatısı&#8230; Yönetici yaptırdı dün.<br />
–Neyse, geçmiş olsun! Ucuz atlatmışsınız.<br />
–Pek ucuz sayılmaz, daire başına birer çuval para ödendi.<br />
–Alemsin Fuat! Ben sağlık anlamında söylemiştim.<br />
–Sağlıkta sıra senin Sarı Fırtına! Bizi bırak şimdi.<br />
Caner, oturduğu yerden gülerek söze karıştı:<br />
–Kimin onu daha çok sevip özlediği belli. Buraya bakın, sabahın köründe burada kamp kuran var.<br />
–Bu şaklabana laf yetiştiremeyiz Utku. Ben yerimi kaptım bile, sen de gel yanıma otur bari! Zeynep’in bize yer göstereceği yok.<br />
–Fırsat vermediniz ki, diyerek onların karşısına çöktü Zeynep.<br />
–Utku:<br />
–Seni iyi gördüm Zeynep. Seni bulamayınca ne kadar üzüldüğümüzü tahmin bile edemezsin, değil mi Fuat?<br />
–Hem de hiç, diyerek onu onayladı Fuat.<br />
–Kendi adınıza konuşun beyler! Ben, onun kuru gürültüye papuç bırakmayacağını biliyordum.<br />
Fuat:<br />
–Ya ya, ne demezsin! Alçıdaki ayağını kucaklayıp kucaklayıp zırlayan kimdi?<br />
Caner:<br />
–Ayağımın acısındandı oğlum.<br />
Zeynep:<br />
–Siz çok yaşayın emi! Yüzümde güller açtırdınız yine. İyi ki zorla da olsa aranıza girmişim!<br />
–İyi ki, diye onayladı üçü birden.<br />
–Karnınız açtır sizin şimdi, biliyorum. Biraz izin verin, mutfağa bir bakayım, sonra da merakınızı gidereyim, olur mu?<br />
–Olmaz mı? İçim dışım leblebi şeker oldu Zeynep.<br />
–İlahi Caner! Sen doğuştan açsın zaten de&#8230;<br />
–Biz de pek tok sayılmayız, diyerek güldü Utku. “Doğuştan yani&#8230; Daha yeni kahvaltıdan kalktım ama&#8230;”<br />
O sırada annesi girdi salona:<br />
–Sen arkadaşlarınla otur Zeynep, diyen annesi arkadaşlarına<br />
döndü:<br />
–Çocuklar, çay demleyip tost yapsam olur mu?<br />
–Aç değiliz teyze, zahmet etmeyin!<br />
Fuat’ın sözlerine şaşkınlıkla bakıp kalmıştı üçü de. Annesi çıktıktan sonra Zeynep:<br />
–Bu inceliğin gözlerimi yaşarttı Fuat, dedi. Sen, tok olduğunu nasıl söyledin? Hem de az önceki sözlerini çürüterek&#8230;<br />
–Çayla kolayı değiştirsek diyecektim, ağzımdan öyle çıktı. Annen bizi çok obur sanacak şimdi.<br />
–Değil misiniz?<br />
–Öyleyiz de bunu senin bilmen yeter!<br />
–Annemin zevkle hazırlayacağından kuşkum yok arkadaşlar. Dün yol boyunca anlattıklarımın dışında, size aldığım armağanlardan da hepinizi ayrı ayrı tanıdı zaten.<br />
Utku:<br />
–Ne anlattın ki?<br />
–Uzay serüvenlerini anlatacak değilim ya, diye fısıldadı Zeynep. “Özelliklerinizi, huylarınızı işte!”<br />
Fuat:<br />
–Bir de bize anlatsan&#8230;<br />
–Armağanlarımı sunayım da, diyerek kalkıp eli kolu paketlerle dolu olarak döndü. Her birini üstünde yazan isimlere göre dağıttı.<br />
Hepsinden hızlı Caner açmıştı paketini.<br />
–Aa! Hepsi de birbirinden güzel leblebi türleri, çoğu da çikolat kaplı. Bir de gül lokumu mu aldın Zeynep? Sen çok tatlı bir arkadaşsın! Teşekkür ederim.<br />
Paketlerini açan Utku ile Fuat, önce birbirlerine, sonra da Zeynep’e baktılar:<br />
–Teşekkür ederim de aklıma takıldı, dedi Utku. “Caner’inkilerden neden farklı bizimkiler? Leblebilerin çoğu biberli, lokum yerine de kolonya&#8230;”<br />
–Ben de merak ettim, dedi Fuat.<br />
–Bunda anlamayacak ne var arkadaşlar? Bizi sürekli gülümseten Caner’in tatlı dili, değil mi? Eh sizinkilerin biraz biberli olduğunu yadsıyamazsınız ya!<br />
–Peki, lokum yerine kolonya ne demek oluyor?<br />
–O da biberli leblebilerden sonra serinlemeniz için.<br />
Salonda bir kahkaha koptu.<br />
–Bu gerçekten Sarı Fırtına, dedi Utku.<br />
–Kasırga da olabilir, dedi Fuat.<br />
–Demek ki armağanlarınızı fazlasıyla hak etmişsiniz, diyerek güldü Zeynep.<br />
–Evet, dedi Caner. Ben hiç yakınıyor muyum?<br />
–En yakın zamanda bizim de sana armağan almamız şart oldu, dedi Utku.<br />
–Yok canım, karşılık beklemedim ki!<br />
–Bu armağanlar karşılıksız bırakılamaz, diye güldü Utku.<br />
–Bence de, diye onu onayladı Fuat.<br />
O sırada tostlarıyla çayları gelmiş, hepsi yemek masasına geçmişti. Karınlarını doyurduktan sonra Caner:<br />
–Armağanlarla bizi kandırıp olayları unutmamızı sağladı, dedi Utku.<br />
–Haydi artık Zeynep!<br />
Utku’nun çıkışının ardından Fuat’ınkinin gelmesi üzerine:<br />
–Önce Caner’in anlatması gereken bir konu yok muydu? Hani tam çığ öncesinde&#8230;<br />
–Önce sen, dedi Caner. Benimki eskide kaldı ne de olsa.<br />
Aslında anlatmak istiyordu Zeynep ama annesinin duymasından çekindiği için konuyu sürekli değiştiriyordu. Sonunda, annesinin varlığını işaretle anımsatma gereği duyup hastanede gözlerini açtığı andan başlayarak tedavi sürecini anlattı yalnızca, bir de üzerinde araştırma yapmak isteyen üniversite hocalarını.<br />
Tam sözünü bitirmişti ki annesi içeri girdi:<br />
–Çocuklar, Zeynep’in yanında biraz daha kalır mısınız? Hastaneden çıkar çıkmaz onu yalnız bırakmak istemiyorum ama biraz alışveriş etmem gerek.<br />
–Elbette teyze, diye onaylamışlar, o çıkar çıkmaz da yüzlerinde güller açmıştı.<br />
Caner:<br />
–Haydi Zeynep! Annen de gitti, işte sana fırsat!<br />
“Tamam,” diyen Zeynep anlatmaya başladı. Serez’i, kara deliğe yolculuğunu, Anka’nın tutsaklığını, Karamits ve hurda sarayını, Ceres’in insan yüzlü bir ağaca, kabuklu canlıların genç birer fidana dönüşmesini, buz kubbenin altındaki okyanusu&#8230;. Aklında kalan ne varsa anlattı.<br />
Arkadaşları nefeslerini tutmuş, gözlerini bile kırpmadan dinlemişlerdi. Sonunda Caner dayanamamış:<br />
–İnanılmaz, diye çığlık atmıştı.<br />
Utku:<br />
–İşin içinde Sarı Fırtına varsa inanılmaz yoktur!<br />
Fuat:<br />
–Yani çığ, Karamits denilen o karanlık canavarın işi miymiş?<br />
–Aynen öyle!<br />
Utku:<br />
–Hepimizdeki tüyleri almak, Anka’nın gücünü bütünüyle elde etmek için&#8230;<br />
Zeynep:<br />
–Ben ne varsa anlattım. Şimdi siz, nasıl kurtulduğunuzu anlatın da asıl Caner’inkilere sıra gelsin.<br />
Utku:<br />
–Kar altında bir gece uyku çektikten sonra bir dozer üstümüzdeki karı küremiş. Kalanını da kürekle sıyırıp bizi çıkarmışlar. Uyandığımda hastanedeydim. Bir gün kaldım yalnızca, o da gözetim için&#8230; Sırtımda ufak tefek yaralar da vardı ama geçti sayılır. Sonra bizimkiler gelip beni aldı. Sen henüz bulunamamıştın bile! Hepsi bu!<br />
Fuat:<br />
–Benim de kolum incinmiş, biraz da üşütmüştüm. Utku ile aynı gün döndük. Seninki kadar renkli anılarımız olmadığı için üzgünüz, diyerek gülümsedi.<br />
Caner’in sözleri, hepsini kahkahaya boğmuştı yine:<br />
–Benim ayak, olaylara görünür bir imza atmayı başardı yine! Sıra sizde. Kalemler hani?</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Zeynep kalem getirdi, sırayla imzaladılar Caner’in alçısını. O sırada gelen annesi, konuklara kalkma zamanını anımsatmıştı. Ertesi gün yeniden geleceklerini söyleyerek ayaklandılar. Caner’e destek olup evine kadar götürmek de onlara düşmüştü.<br />
Uzun süre oturmak yormuştı Zeynep’i. Onları uğurladıktan sonra odasına dönüp yatağına uzandı. Yaşadığı serüveni baştan sonra düşünmeye koyuldu. Gözlerinin önünden Serez’deki okyanusun mavi dalgaları geçerken göz kapakları yavaş yavaş indi, uyuyup kaldı.<br />
Babası döner dönmez işe başlamıştı. Annesi de ertesi gün başlamak zorunda olduğunu, Zeynep’i yalnız bırakmanın içine sinmediğini söylemişti. Bu yüzden arkadaşlarını çağırmasını istedi. Onlar için pek çok yiyecek de hazırlamıştı akşamdan. Ertesi gün babası, sabahleyin işe gitmeden arkadaşlarını arabayla evlerinden toplayıp getirmişti. Bütün gün onlarındı ve bu, hepsi için bulunmaz bir fırsattı.<br />
Kahvaltıdan sonra hepsinin birden sıkıştırması sonucu Caner, Anka ile kara delikte geçirdiği zamanı anlatmaya koyuldu:<br />
–Öyle korkmuştum ki anlatamam! Korkuyla başlamamı hoşgörün, çünkü daha önce böylesini yaşamamıştım.<br />
–Konuya gel Caner, diye uyardı Zeynep.<br />
–Anlatıyorum ya kızım, dedi Caner. “Yalnız, boğazım kurudu. Bir bardak meyve suyu versen de ara sıra boğazımı ıslatsam!”<br />
–Boşan da semerini ye, dedi Utku.<br />
Fuat:<br />
–Oğlum, daha on dakika olmadı masadan kalkalı!<br />
Zeynep, gülümseyerek kalkıp bir bardak meyve suyu getirdi. Kızmış gibi sehpanın ütüne bıraktıktan sonra işaret parmağını onun yüzüne doğru sallayarak söylendi:<br />
–Sözünü bitirinceye kadar tuvalete bile gitmek yok, ona göre!<br />
–Temizlik şirketine şimdiden haber ver o zaman, çünkü tuvalete gitmem gerek!<br />
–Sen çok oldun ama, diyen Utku ile Fuat, onu tuvalete götürdü. Sonunda şamata bitti, Caner de yeniden anlatmaya koyuldu:<br />
–Anka’nın kanadına sıkı sıkı yapışmıştım. Yoksa o deliğin emiş gücüne kapılıp gitmem işten bile değildi. Değme elektrik süpürgelerinde yoktu o çekim!<br />
–Caner! Sulandırma, diyerek uyardı yine Zeynep.<br />
–Kara deliğin içi karanlıktı ama değişik bir karanlıktı. Siyahın farklı tonlarını ilk kez orada gördüm. Her birinden farklı görünüşte bir canavar fırlıyor, üzerimize saldırıyor ama Anka onları hemen savuşturuyordu. Benim elimde de bir telek vardı ama korkudan kullanamıyordum ki! Sonunda Anka beni uyardı. Karanlıkta yitip gitmeme izin vermeyeceğini, kendisi canavarlarla uğraşırken benim de kara deliklerde savrulup duran tüyleri toplamam gerektiğini, yoksa o delikten çıkamayacağımızı söyledi. Onu dinlemekten başka seçeneğim yoktu. Bu arada, birkaç kez canavarların pençelerinden kıl payı sıyrıldığımı da belirtmeliyim. O zaman bu garip canavarların nereden geldiğini anlayamamıştım ama Zeynep’in anlattıklarından sonra Karamits’in yolladığını anladım.Sonunda tüylerin çoğunu toplamıştım. Sizler de deliği kapatmak üzere olduğunuz için içerinin karanlığı gittikçe dayanılmaz oluyordu. Bir yandan tüyleri Anka’nın gövdesine yapıştırıyor, bir yandan da onun görünmez oluşuna şaşıyordum. Neyse son anda sıyrılıp çıktık işte!<br />
–En güç görevi sana vermiş Anka, dedi Zeynep. Başaracağına inanmasaydı bunu yapmazdı. Aferin sana!<br />
–Karamits ayağını boşuna kırmamış anlaşılan, diyen Utku’nun sözleriyle gerginliklerinden kurtulup yeniden gülmeye başladılar.<br />
–Benim aklıma bir konu daha takılıyor Zeynep, dedi Fuat.<br />
–Nedir?<br />
–Çığ sırasında Karamits’in neden seni bulunamayacağın bir çukura gömdüğü.<br />
–İşte bunu ben de anlayamadım, dedi Zeynep. Anka’ya bir ara sorarım.<br />
Utku, söze karıştı:<br />
–Bunda anlamayacak ne var? Rütbemize göre ceza vermiş bize, baksana! İşin en ağırını her zaman Zeynep omuzladı. Caner’in bile ayağını kırdığına göre&#8230;<br />
Fuat:<br />
–Bize figüran rolü biçmiş anlaşılan!<br />
–Yapmayın arkadaşlar, diye güldü Zeynep. “Araştırmanın başında olaydan çekilmek istemenizle bir ilgisi olabilir mi bunun?”<br />
–Belki de, dedi Utku. “Biz ödüllendirilmişiz Fuat.”<br />
–Sizi bilmem ama ben ödülümü her zaman ayağımla alıyorum.<br />
–Hepimize geçmiş olsun arkadaşlar, dedi Zeynep. “Zor bir dönem yaşadık. Okulların açılmasına da birkaç gün kaldı. İkinci dönem yalnızca derslere yoğunlaşmak niyetindeyim.”<br />
–Serüven yok, diyorsun yani.<br />
–Siz akıllanmadınız mı daha, diyerek güldü Caner’e.<br />
–Ben zaten malulen emekliyim de sizin için söylemiştim, diyerek ayağını gösteren Caner, güldürmüştü hepsini.<br />
–Ee, ben acıktım.<br />
–Yine mi Caner?<br />
–Bu kez biz de acıktık, diyen Utku’ya,<br />
–Yardım edin de masayı hazırlayalım öyleyse, dedi.<br />
İkisi de kalkıp Zeynep’in mutfaktan verdiği bardaklarla tabakları masaya taşımaya koyulmuş, onların yardımını beklemeden koltuk değneğiyle masaya yürüyen Caner’in davranışına gülerek en son dolu tabağı onun önüne koymuşlardı.<br />
Gülüşüp oynaşarak karınlarını doyururken kapı çalınmış, koşup kapıyı açtığı anda da İpek’le dayısını karşısında buluvermiş, çığlık çığlığa sarmaş dolaş olmuşlardı.<br />
Sarılıp öpüşmeleri bittikten sonra:<br />
–Günün en büyük sürprizi, diyerek onu arkadaşlarının yanına götürmüştü. Onlar İpek’le konuşurken kapının önünde kalan dayısını duydu:<br />
–Ben de gelebilir miyim Zeynep?<br />
Dayısını unuttuğunu anlayıp kızararak koştu, ona da sarıldı:<br />
–Özür dilerim dayı! İpek’i görüverince şaşırdım da&#8230; Hoş geldin.<br />
–İpek’i yalnız göndersem olacakmış aslında ama seni ben de merak etmiştim.<br />
–Dayı!<br />
–Tamam tamam! Birbirinizi bu kadar sevmeniz beni mutlu ediyor da takılıyorum yalnızca.<br />
–Nereden çıktınız böyle? Geleceğinizi de söylemediniz. Şaşkınlığım biraz da ondan.<br />
–İpek, sana sürpriz yapmak istedi.<br />
–Gerçekten büyük sürpriz oldu dayı, teşekkür ederim.<br />
–Haydi sen arkadaşlarının yanına dön. Ben, oyalanacak bir şeyler bulurum.<br />
Dayısının oturma odasına geçip televizyonu açarak kanepeye uzandığını görünce fırladı arkadaşlarının yanına. İpek’e bir kez daha sarıldıktan sonra:<br />
–Okulların açılması yaklaştığından senin geleceğini ummuyordum İpek, dedi. “Ama beni öyle mutlu ettin ki!”<br />
–İki günlüğüne geldik zaten Zeynep. Yarından sonra döneceğiz. Seni görmek için yazı bekleyemezdim. Çok merak etmiştim.<br />
–Gördün ya, turp gibiyim!<br />
–Belli oluyor, diyerek gülen İpek, arkadaşlarına döndü:<br />
–Size neler anlattıysa aynısını ben de istiyorum, diyerek güldü.<br />
–Oho, dedi Caner. İki gün yetmez ki onun anlatacaklarına.<br />
–Beni kandıramazsın Caner! Eve döneli dün bir, bugün iki&#8230; Size anlatabildiğine göre&#8230;<br />
–Öyle korkunç olaylar yaşamış ki bir daha dinleyebileceğimi sanmıyorum.<br />
–Seni tutmayalım o zaman Caner, dedi İpek, kızmış gibi yaparak.<br />
–Biz de Caner’le kalkalım da siz iki fırtına rahat rahat konuşun, diye ayaklandı Utku. Fuat da onu izledi. Caner’in koluna girip çıkarken Fuat döndü:<br />
–Yarın da hep birlikte dışarda buluşalım kızlar. Her gün Zeynep’in annesine yük olmayalım.<br />
–Annem duymasın Fuat! Yük ne demek? Kendisi çağırdı sizi.<br />
–Yok Zeynep, sağ olsun. Günlerce hastanede yorulduktan sonra bir de bizim için yemek hazırlayıp durmasın kadıncağız. Hava soğuk ama oturacak kapalı bir yer buluruz nasılsa.<br />
–Tamam o zaman, bize haber verirsiniz.<br />
Onları uğurladıktan sonra İpek’le bir yandan masayı toplamaya bir yandan da söyleşmeye koyuldular. Dayısının duymasından çekinerek fısıltıyla konuşuyordu Zeynep. Kapı açılıp da annesiyle babası işten döndüğünde Zeynep’in anlatacakları da bitmişti. Şimdi İpek ve dayısıyla özlem giderme sırası onlardaydı.<br />
Gece olup da odalarına çekildiğinde İpek:<br />
–Yanında olup da anlattıklarını ben de yaşabilseydim keşke! Her serüvenin bir ucuna yarım yamalak eklenmekten hoşlanmıyorum, dedi.<br />
–Bunu Anka’ya söyle İpek! İkimizi birden tehlikeye atmak istememiş olabilir. Anlatabildim mi bilmiyorum ama kıl payı döndüm yaşama.<br />
İpek, yataktan kalkıp ona sarıldı:<br />
–Yaşama yeniden döndüğün için nasıl mutluyum bilemezsin Zeynep! Yalnızca yanında olup sana yardım edemediğim için üzgünüm.<br />
–Neyse hepsi geçti İpek! Uzun bir süre yeni bir serüven yaşamak isteyeceğimi hiç sanmıyorum! Dingin, huzurlu ve biraz da eğlenceli okul yaşamı yetecek bana, en azından yaza kadar. Hem notlarımı da biraz yükseltmeliyim yoksa başta öğretmenler olmak üzere herkes canıma okuyacak.<br />
–Notlar senin için leblebi şeker gibidir kızım. Bu dönem düzelteceğinden hiç kuşkum yok.<br />
–Düzeltmem gerek zaten.<br />
–Yazın yine burada olacağıma göre yeni bir serüvene birlikte çıkarız, ne dersin?<br />
–Hele bir yaz gelsin de&#8230;<br />
–Bir de ülke çapındaki yarışmayı kazanırsanız&#8230;<br />
–Pek umudum yok ama umarım&#8230; Onun ödülünün ne olduğunu bile sormadım. Umudum olmayınca&#8230;<br />
–Ben kazanacağınıza inanıyorum Zeynep. Bunca çabadan ve yaşadıklarınızdan sonra kazanamazsanız haksızlık olur.<br />
–Yarışmaya katılan her grup çaba göstermiştir İpek, belki de bizden fazlasını.<br />
–Neyse bekleyip göreceğiz. Bunun sonunda iyi bir yaz tatili olmalı. Nereye olduğunu bilemem ama yeni serüvenler yaşayacağınızdan kuşkum yok.<br />
–Bakalım artık&#8230;<br />
–Ben de geleceğim, unutma!<br />
–Tamam İpek, iyi geceler!<br />
İpek de gülerek iyi geceler diledikten sonra uyudular. Gece boyunca Anka’nın onları kanatlarıyla sardığını biliyorlardı. Düş sansalar da uyandıklarında Evrenin Yüreği’ne benzer küçük başaklardan oluşan iki mavi kolye, yastıklarının üstünde onları bekliyordu.<br />
Üçüncü Kitabın Sonu</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-karamitsin-tutsaklari-3-kitap/">Anka’nın Kanatları-Karamits’in Tutsakları (3. Kitap)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-karamitsin-tutsaklari-3-kitap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anka’nın Kanatları &#8211; Korku Tüneli (2. Kitap)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-korku-tuneli-2-kitap/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-korku-tuneli-2-kitap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Oct 2017 06:42:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=112160</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-605-356-179-8 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: AYŞE YAMAÇ Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. Korku Tüneli “Eğer onu geri istiyorsan mağara sandığın o Korku Tüneli’ne gel! Gelmezsen bir daha düşünde bile göremezsin onu!” Yatağının üstüne ne zaman ve kim tarafından konulduğunu anlamadığı nota bakıp kaldı. Onu yitirdiğini sanmakla nasıl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-korku-tuneli-2-kitap/">Anka’nın Kanatları – Korku Tüneli (2. Kitap)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-605-356-179-8</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar:</strong> AYŞE YAMAÇ</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>Korku Tüneli</h1>
<p>“Eğer onu geri istiyorsan mağara sandığın o Korku Tüneli’ne gel! Gelmezsen bir daha düşünde bile göremezsin onu!”<br />
Yatağının üstüne ne zaman ve kim tarafından konulduğunu anlamadığı nota bakıp kaldı. Onu yitirdiğini sanmakla nasıl da yanılmıştı! Demek ki çalmışlar ve şimdi de geri vermek için onu çağırıyorlardı, hem de arkadaşlarına olanlardan ve ailesinin cezayla karışık uyarılarından sonra,<br />
yanından bile geçmek istemediği Korku Tüneli’ne!<br />
&#8211; Çağırıp duruyorum da neden ses vermiyorsun kızım?<br />
Ben de uyanamadığını sanmıştım. Haydi kahvaltıya!<br />
Elindeki nota bakıp kalmış; ne annesinin çağrısını duymuş ne de kapıyı açtığını görmüştü. Şaşkınlığından sıyrılmaya çalıştığı bir ses tonuyla:<br />
&#8211; Duymadım anne, hemen geliyorum, dedi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112161" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_1.png" alt="" width="595" height="632" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_1.png 595w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_1-282x300.png 282w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_1-186x198.png 186w" sizes="auto, (max-width: 595px) 100vw, 595px" /></p>
<p>&#8211; Nedir o elindeki?<br />
&#8211; Önemli bir şey değil anne, okuduğum kitapların biriyle ilgili bir not…<br />
Annesini yanıtlarken kağıdı buruşturup eşofmanının cebine tıkıştırıvermişti telaşla.<br />
&#8211; Dur bakayım, yüzün kızarmış senin, ateşin mi var yoksa?<br />
Annesinin alnına uzanan elini iterken:<br />
&#8211; Yok anne, ne hastalığı? Bana bebek gibi davranmaktan vazgeç artık! Hasta olsam söylerim.<br />
&#8211; Senin şu son zamanlarındaki hırçınlığın, beni çok üzüyor Zeynep, bilesin! Neyse, gel de kahvaltını et. Baban da masada bekleyip duruyor.<br />
Annesini yanıtlamadan kalkıp onun arkasından çıktı.<br />
Yüzünü yarım yamalak yıkayıp sofraya otururken babasına da yarım ağız bir “Günaydın!” dedi.<br />
&#8211; Günaydın prensesim! Neredeyse öğle oluyor.<br />
&#8211; Babaaaa!<br />
&#8211; Tamam tamam! Tatilin son günlerinin tadını çıkart bakalım da bitmesine ne kaldı şurada? Bu uyku düzeni, seni zorlar okul açılınca. Bak, demedi deme!<br />
&#8211; Demem baba, merak etme!<br />
&#8211; Okul için alışveriş etmemiz gerekiyor. Kahvaltımızı bitirince çıkalım.<br />
&#8211; Bugün mü?<br />
&#8211; Evet kızım. Bir hafta sonra okulun açılıyor. Daha okul formanı da kitaplarını da almadık.<br />
&#8211; İyi ya baba, kendin söyledin daha bir hafta olduğunu.<br />
Bu acele niye? Alırız bakalım.<br />
&#8211; Pes doğrusu Zeynep! Neredeyse, kendi kızımı tanımadığımı söyleyeceğim. Her yıl, bir ay öncesinden, alışveriş için başımızın etini yiyen Zeynep nereye gitti? Yoksa arkadaşlarını hastanelik eden o kayalık, seni de hırçın mı yaptı böyle?<br />
Zeynep, ne yanıt vereceğini bilemedi. Biraz daha konuşsa annesiyle babası kuşkulanmaya başlayacaktı.<br />
&#8211; Yok baba, biraz üzgün olduğum doğru ama… Tamam, gidelim.<br />
&#8211; Üzgün olduğunu biliyorum ama bu isteksizliğini anlamış değilim kızım! Sanki senin için alışverişe çıkmayacağız da…<br />
&#8211; Ne yapayım anne? Arkadaşlarım yaşam savaşımı verirken kalkıp oynamam mı gerekiyor?<br />
&#8211; Kendine gel Zeynep! Annene saygısızlık ediyorsun.<br />
Arkadaşlarının durumundan ne annen ne de ben sorumluyuz. Düşüncesizce davrananların nasıl bir bedel ödeyeceğini bilemezsin. Bu da öyle bir durum işte! Elimden geleni yaptığımı da biliyorsun. Neyse ki sen ucuz atlattın!<br />
&#8211; Biliyorum baba, sorun yalnız o değil. Annem, bana hep bebekmişim gibi davranıyor da&#8230;<br />
&#8211; Büyüdüğünü görüyoruz ama bu saygısız olmanı gerektirmez!<br />
Aklının fikrinin Korku Tüneli’nde olduğunu anlatamazdı ki! Onlar üstüne geldikçe de siniri tepesine çıkıyordu.<br />
Ortamı sakinleştirmezse çekeceği vardı anlaşılan.<br />
&#8211; Özür dilerim.<br />
&#8211; Önemli değil. Doyduysan kalk, giyin de çıkalım.<br />
&#8211; Biz babamla çıkarız anne.<br />
&#8211; Yok, benim de alacaklarım var.<br />
Annesi, bir yandan masayı topluyor, bir yandan da Zeynep’in yüzüne bakmadan konuşuyordu. Özrünü kabul etse de kırgınlığı geçmemişti anlaşılan.<br />
&#8211; Masayı toplamana yardım edeyim mi anne?<br />
Onun gönlünü alma çabasını anlayan annesi gülümsedi:<br />
&#8211; Sağ ol da sen git giyin. Babanla biz toplarız masayı.<br />
Başını salllayarak odasına yürüyen Zeynep’in aklında, ne okulun yakında açılması ne de okul için yapması gereken alışveriş vardı; onun aklı fikri çağrıldığı yer, yani Korku Tüneli’ndeydi. Oraya tek başına gitmeyi göze alamıyor, kimden yardım isteyeceğini de bilemiyordu. Annesiyle<br />
babası duysa kıyameti koparırdı. İpek’e de söyleyemezdi çünkü çoktan dönmüşlerdi. Fuat ile Utku’nun durumu düzelse bile &#8211; ki düzeleceğe pek benzemiyordune onlardan ne de Caner’den yardım isteyebilirdi. Korku Tüneli’nin adını bile duymak istemeyeceklerini biliyordu.<br />
Korkudan bacakları titrese, eli ayağı birbirine dolaşsa da tek başına gitmekten başka seçeneği yoktu. Yoksa onu bir daha göremez, buna da dayanamazdı.<br />
&#8211; Haydi, Zeynep! Ağaç olduk kapıda kızım. Annesinin sesiyle düşüncelerinden sıyrılmaya çabaladı. Odasının kapısının arkasına yaslanıp kalmıştı. Yatağın yanındaki koltuğun üstüne akşamdan çıkarıp öylece bırakıverdiği pantolonla tişörtü alıp hızla giyindikten sonra çantasını alıp fırladı.<br />
&#8211; Hele şükür!<br />
&#8211; Geldim ya anne!<br />
Annesinin cıkırdamasını duymazlıktan geldi. Spor ayakkabılarının iplerini bağlamayı da saçlarını taramayı da arabaya bırakıp onların arkasından koşturdu.<br />
&#8211; Kitaplarının listesini aldın mı kızım?<br />
&#8211; Yo! Siz almışsınızdır diye düşünmüştüm baba.<br />
&#8211; İyi ki sana güvenmemişiz Zeynep! Son zamanlarda neden bu kadar dalgın ve savruk olduğunu anlayamıyoruz kızım, hırçınlığını da. Arkadaşlarının durumunun dışında bir sorun varsa söyle de yardım edelim.<br />
&#8211; Yok baba, ne olabilir ki?<br />
&#8211; Biz de bunu merak ediyoruz ya.<br />
Eline cebine atınca yüreği hop etti Zeynep’in. Not yoktu. Onu en son cebine koyduğunu anımsıyordu ama…<br />
Sonra, eşofmanını çıkarıp kotunu giydiği aklına gelince derin bir oh çekti.<br />
&#8211; Hayrola Zeynep!<br />
&#8211; Neeee?<br />
&#8211; Annene düzgün yanıt ver kızım! Yoksa külahları değişeceğiz bak!<br />
&#8211; Nefes alışım bile sorgulanıyorsa nasıl yanıt vereyim baba? Yok bir şey diyorum, inanmıyorsunuz.<br />
&#8211; Anladık, büyüyorsun. Bedeninde ve duygularında birtakım değişiklikler oluyor. Bunlarla baş etmekte zorlandığının da ayrımındayız ama bu saygısızlığına gerekçe olamaz! İstersen seni bir psikoloğa götürelim.<br />
&#8211; Yok baba, iyiyim. Bundan sonra daha özenli olmaya çalışırım.<br />
&#8211; İyi olur.<br />
Nasıl anlatabilirdi ki içinde sakladığı gizemi? Söylese onu aramaya gitmesine kesinlikle izin vermezler, biraz üstelese evden çıkmasını yine yasaklayabilirlerdi. Cezası bile yeni bitmişti üstelik. Biraz daha sakin ve uyumlu olmalıyım. Yoksa bütün planlarım suya düşebilir. Başımdaki sorun yetmezmiş gibi bir de annem ve babamla uğraşmayayım en iyisi diye düşündü. Düşünceleri, bir ölçüde rahatlatmıştı onu. O an aklını yalnızca alışverişe yoğunlaştırmaya çalıştı. Yoksa olacakları düşünmekten çıldırabilirdi.<br />
&#8211; Özür dilerim baba, dedi. Nedenini ben de anlamıyorum ama son zamanlarda biraz gerginim.<br />
&#8211; Bu dönemde gerginlik olağandır, arkadaşlarının durumunu düşününce artması da. Ama sınırlarımızı aşmasan iyi edersin!<br />
&#8211; Tamam baba.…<br />
&#8211; Baba, giysilerimin çoğu küçük geliyor. Okul formasını alırken birkaç parça da giysi alabilir miyiz?<br />
&#8211; Bütçemizi aşmayacak ölçüdeyse olur. Ne istiyorsun?<br />
&#8211; İki pantolonla iki tişört alsak yeter! Ha, bir de spor ayakkabı…<br />
&#8211; Tişörtün zamanı geçiyor Zeynep. Güz geldi sayılır. Uzun kollu bir şeyler alırız. Spor ayakkabı da tamam, okulda da gerekecek zaten. Pantolonu da şimdilik bir tane alalım. Çok hızlı büyüyorsun. Birkaç ay sonra bir tane daha alırız.<br />
&#8211; Peki, anne.<br />
Babasına sorduğu soruyu annesinin yanıtlamasına içerlese de sesini çıkarmadı.<br />
&#8211; Alışverişten sonra hastaneye de bir uğrayabilir miyiz? Arkadaşlarımın durumunda bir değişiklik olup olmadığını merak ediyorum.<br />
&#8211; Değişiklik olursa bana bildirirler. Gece nöbetim var zaten. Ben seni arar, durumlarını anlatırım. Onları görünce hırçınlığın da huzursuzluğun da artıyor. Babasını onaylamaktan başka şansı yoktu. Ondan sonraki birkaç saat alışverişle geçmiş, bu arada Korku Tüneli’ni düşünmemeye çalışmış ama eve dönünce aynı çıkmazın içinde bulmuştu kendini. Üstünü değiştirip eşofmanlarını giyerken eli cebine gitmiş, not yerine bir avuç kül bulunca korkudan dili tutulmuştu.<br />
Titreyen eliyle külü avuçlayıp çıkardı cebinden. Avucunu açınca kül, rengarenk bir teleğe dönüşmüş, açık pencereden uçup gitmiş, Zeynep de arkasından bakakalmıştı.<br />
Ne demek istiyorlardı acaba? “Gelmezsen onu küle çeviririz.” mi?<br />
Pencereye yaklaşıp arkasından baktı ama görünürlerde telek falan yoktu. Daha birkaç saat önce güzel olan sonbahar havası, birden bozmuş; deli bir rüzgâr, yerden alıp gökte savurmaya başlamıştı. Neredeyse, ağaçları kökünden sökecekti.<br />
Tam pencereyi kapatmaya uğraşıyordu ki gözlerine toz doldu. Gözleri ovalamaya başladıktan bir süre sonra açılmış, eline yapışan renkli tüylere bakakalmıştı yine, sonra da o tüylerin yeniden toza dönüşüp pencereden uçup gitmesine.<br />
“Bu kadarı da fazla!” diye mırıldandı. Çağrılan yere gitmekten başka şansı kalmamıştı; o yer, Korku Tüneli bile olsa.<br />
Güpegündüz oraya gidemezdi. Geceyi, annesiyle babasının uyumasını beklemeliydi.<br />
&#8211; Eşyalarını yerleştirdiysen gel de bana yardım et biraz Zeynep! Yoruldum kızım.<br />
Önce gerginliği su yüzüne çıktıysa da kendisini tuttu hemen. Sesini yumuşatarak:<br />
&#8211; Geliyorum anne, dedi.<br />
Pencereyi kapatıp çıktı odasından. Annesi, makineden çamaşırları çıkarmış, Zeynep’in onu sermesini istiyordu.<br />
&#8211; Balkona ser, diyecektim ama dışarda çok rüzgâr var Zeynep. Çamaşır odasındaki kurutucuya ser de gel kızım.<br />
Yemek, neredeyse hazır olur. Baban salatayı yaparken biz de sofrayı kurarız.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112163" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_2.png" alt="" width="598" height="814" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_2.png 598w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_2-220x300.png 220w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_2-145x198.png 145w" sizes="auto, (max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Başını olumlu anlamda sallayan Zeynep, ağır çamaşır selesini kucakladı. Başka zaman olsa bu işi yapmamak için bin bir bahane uydururdu ama uyumlu olmak için kendine verdiği sözü unutmamıştı.<br />
&#8211; Aman Tanrım!<br />
Çığlığına, annesi koşup gelmişti.<br />
&#8211; Ne oldu Zeynep?<br />
&#8211; A… A… An… Anne, çarşafa bak!<br />
&#8211; Nesi var kızım? Bildiğin beyaz çarşaf işte! Aklımı aldın!<br />
Şaşkınlıkla annesinin yüzüne bakan Zeynep, kendisinin gördüğünü onun görmediğini anladı.<br />
&#8211; Anne, sanırım başım döndü. Çarşafı düşürdüm de…<br />
Annesi çarşafı alıp evirip çevirdi:<br />
&#8211; Yok, dedi, lekelenmemiş. Haydi sen bırak, ben sererim.<br />
Zeynep, çarşafın üstünde önce yırtıcı kuşlar, sonra Anka’nınkine benzeyen renkli tüyler, sonra da Korku Tüneli’ni gördüğünü söyleyememişti, söyleyemezdi de zaten. Ayakları birbirine dolaşarak odasına yönelip yatağının üstüne uzandı. Bir süre sonra yemek için çağrıldı.<br />
Kalkacak durumu olmasa da onları kuşkulandırmamak için kalktı. Bacaklarında derman kalmamıştı neredeyse.<br />
Güçlükle yürüyüp masadaki yerini aldı.<br />
&#8211; Nen var kızım, hasta mısın?<br />
&#8211; Yok baba, biraz halsizim o kadar!<br />
&#8211; Alışveriş sırasında güneş çarpmıştır. Dışarda çok<br />
dolaştık ya! Yemekten sonra bir duş alıp yat, sabaha iyileşirsin.<br />
&#8211; Tamam baba.<br />
&#8211; Ayran ister misin Zeynep?<br />
Zeynep’in yerine babası yanıtlamıştı:<br />
&#8211; Ver annesi, ver. İçine biraz da tuz kat. Belki, tansiyonu da düşmüştür.<br />
Annesinin tuz karıştırdığı ayranı alıp kafasına diktikten sonra:<br />
&#8211; Doydum, odama gidebilir miyim baba? Biraz yatmak istiyorum da…<br />
&#8211; Önce duş al da öyle yat kızım. Ben hasteneye gideceğim ama gitmeden sana bakmaya gelirim, sonra annen de sık sık yoklar zaten.<br />
Eyvah diye düşündü Zeynep. Gece yarısına kadar evden çıkamayacak demekti bu. Buna karşı çıksa da bir anlamı olmayacağını biliyordu. En azından gece yarısına<br />
kadar uyumaya çalışırsa iyi olacaktı da bir de duş çıkarmıştı babası başına. Duş almazsa onların dilinden kurtulamayacağını bildiğinden önce banyoya yürüdü.<br />
Soyunmaya başlamadan önce, ısınması için suyu açtı. Tişörtünü başından çıkarır çıkarmaz dondu kaldı yine, çünkü küvetin içi çeşitli renklerde kuş telekleri ve onlarca iri gözle doluydu. Gözlerin her biri, gözlerine çivilenmiş, canını çekiyordu damarlarından sanki.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112164" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_3.png" alt="" width="493" height="399" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_3.png 493w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_3-300x243.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_3-245x198.png 245w" sizes="auto, (max-width: 493px) 100vw, 493px" /></p>
<p>İçi ürpermiş, küvete girmeye korkar olmuştu. Sonra lavaboya yöneldi. Eğilip saçlarını yıkadıktan sonra, havluya sarınıp çıkarken küvete bir göz atmayı unutmadı. Gözler yok olsa da telekler, küvetin çeşitli yerlerine yapışmış, öylece duruyordu. Hızla banyodan çıkıp kapıyı kapattı.<br />
Saçlarını kurutmaya bile korkmuştu. Neyse ki hava ılıktı. Cep telefonunun saatini kurup yatağına uzanırken annesinin sesini duydu:<br />
&#8211; Banyonun penceresini açık unutmuşuz. Rüzgâr, bütün kuş tüylerini içeri savurmuş. Bu kirin içinde nasıl yıkandın kızım, anlamadım doğrusu! Hiç mi rahatsız olmadın?<br />
Annesini duymazlıktan gelip gözlerini yumdu. Hemen dalmış, zil çalıncaya kadar da uyanmamıştı. Ne anne sinin arada bir gelip ateşine baktığını ayrımsamıştı ne de o yattıktan sonra eve gelen konukların gürültüsünü.<br />
Zil sesiyle yerinden fırlayıp hemen kapattı telefonu.<br />
Bir süre bekledikten sonra, usulca kapıyı açıp dinledi. Annesi zil sesini duymamış olacaktı ki hiç ses yoktu evde.<br />
Yatak odasının önünden geçerken de biraz bekledi. Uyanmadığından kuşkusu kalmayınca dış kapıya yöneldi. Çantasıyla ayakkabılarını eline alıp kapıyı yavaşça açarak dışarıya süzüldü. Kapının önünde ayakkabılarını giydi. El fenerini alıp çantasını da sırtına astıktan sonra bir süre geceyi dinledi. Ara sıra uzaklardan köpek havlamaları, evin yakınındaki yoldan gelen araba gürültüleri geceyi doldursa da Zeynep’in kalp atışları hepsini bastıracak<br />
kadar yoğundu. Derin bir nefes alıp el fenerini yakmadan yürüdü. Onu ancak tünelde kullanacaktı. Başkasına yakalanma korkusu bir yana, tünelde işini bitirmeden sönmesini de göze alamazdı.<br />
Sokak aralarından orman yoluna çıktığında tünele nasıl ulaşacağını düşünmeye koyuldu. Çalılar sarmıştı her yanını. Gündüz olsa belki daha kolay bulabilirdi yolu ama gece olunca her çalı, korku filmlerinden fırlamış bir yaratığa dönüşmüştü. İçindeki korku yüreğini zaten sıkıştırıyor, yola düşen gölgeler de korkusunu katlıyordu durmadan.<br />
Birden bir çığlık attı. Önündeki çalıdan bir yaratık fırlamış, garip bir sesle uçup gitmişti ama Zeynep, oracığa yığılıp kalmıştı bir süre.<br />
“Toparla kendini!” diye söylendi, kendi sesinden güç almak istercesine: “Şimdiden korkarsan tünelde ne yapacaksın?”<br />
Derin bir nefes alıp kalktı. Titreyen bacaklarının üzerinde bir süre yaylanıp güç toplamaya çalıştıktan sonra yürüyüşünü sürdürdü.<br />
Beş on adım gitmeden durmak zorunda kalıyor, o zamana kadar duymadığı yabani hayvan sesleriyle korkudan kımıldayamaz oluyor, sonra yine yürüyordu. Ter içinde kalmıştı. Gündüz esen deli rüzgâr kesilmiş, yaz gecelerine benzer ılık bir hava sarmıştı geceyi. Başını bir an kaldırdığında gördü, gökyüzünün yıldızlarla ışıl ışıl olduğunu. Başka zaman olsa bu ışıltıya bakmaya doyamaz, saatlerce izlese bile bıkmazdı ama şimdi durup uzun<br />
uzun izlemeye zamanı yoktu. Kutup Yıldızı’nı görünce anladı, doğru yolda olduğunu. Kuzeye gitmesi gerekiyordu zaten.<br />
İyice yorulmuş, bacaklarında derman kalmamış, elleri çizilmiş, çöküp kaldığı zamanlar, saçları çalılara takılmış, canı çok yanmıştı. Bir ara oturup doyasıya ağlamak gelmişti içinden ama hemen toparlamıştı kendini.<br />
Gecenin karanlığını bölen alevlerin ışığını gördüğünde şaşkınlıktan donup kaldı bir süre. Çünkü alevler tünelin ağzındaydı. Artık, oraya girmesi büsbütün güçleşmişti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112165" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_4.png" alt="" width="589" height="811" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_4.png 589w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_4-218x300.png 218w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_4-144x198.png 144w" sizes="auto, (max-width: 589px) 100vw, 589px" /></p>
<p>Ne yapacağını bilmiyor, dumanların üstüne üstüne savurduğu küllerden korunmaya çalışsa da başaramıyor, bir yandan da yoksa geç mi kaldım diye içi içini yiyordu. Birden alevlerin söndüğünü gördü. Tünelin ağzında kıpkırmızı kor kalmıştı ama bu durum, tünele girmesini kolaylaştırmıyordu. Onca koru aşıp da nasıl girecekti oraya?<br />
Kapıya doğru birkaç adım atmıştı ki hızla geri çekildi. Korun ateşi uzaktan bile yüzünü yalamış, soluğunu kesmişti sanki! Bir başka yol bulması gerektiğini biliyor, düşünse de başka yol gelmiyordu aklına. Bir an bütün cesaretini yitirdi. Olduğu yere çöküp ağlamaya başladı.<br />
Bir ara gözlerini silmek için başını kaldırdığında gördü, gözlerinden dökülen damlaların garip bir şekilde sele dönüşüp ateşi söndürdüğünü. Geride yalnızca ince bir duman kalmıştı. Bunun nasıl olduğunu anlamamış, şaşkınlığından bir süre sıyrılamamıştı. Gerçi, son zamanlarda yaşadığı bütün olaylar olağandışıydı ya&#8230; Daha birkaç hafta öncesine kadar Korku Tüneli’nin varlığından bile haberi yoktu. Zaten, huzurunu kaçırıp onu geren olaylar da o zaman başlamıştı.<br />
Sitedeki komşu çocuklarının konuşmalarına kulak misafiri olduğu o günü düşündü. Kendi yaşında olsalar da onlarla pek iyi anlaşamadığı için oyunlarını uzaktan izlemekle yetinirdi çoğu kez. Hepsi erkek olduğu için Zeynep’i pek oyunlarına almak istemez, çoğunlukla futbol ya da basketbol oynarlar, o oyunların erkek oyunu olduğunu öne sürerdi. Birkaç kez ön yargılarını kırmak istese de bunda başarılı olamayınca onlardan uzak durmayı<br />
yeğlemişti. Oysa o oyunları severek oynardı Zeynep. Aynı okulda olsalar bunu bilirlerdi ama. Bir öğleden sonra, sitenin bahçesindeki kameriyeye<br />
tek başına oturmuş, gölgede hem dinleniyor hem de hava sıcak olmasına karşın ağaçlarla ve gül fidanlarıyla çevrili kameriyenin serinliğinin tadını çıkararak kitap okuyordu. Birden, tartışma sesleri duyup kulak kesildi. Sesler, kameriyenin hemen arkasından geliyordu. O yöne dönüp izlerken duydukları merakını kamçılamıştı.<br />
Onun dinlediğinden haberi olmayan çocuklar, birbirlerini korkaklıkla suçluyor bu yüzden de kavga ediyorlardı.<br />
İçlerinde diğerlerine göre kısa boylu ve zayıf olan Caner:<br />
&#8211; Haydi ben korksam neyse de size anlamıyorum oğlum, dedi, ellerini kısa pantolonunun cebine sokarak.<br />
&#8211; O niyeymiş? Senin bizden ne farkın var?<br />
Soruyu soran da en uzun boyluları Utku idi. Filmlerdeki kahramanlara özendiğinden dayı, derdi herkes ona.<br />
&#8211; Niye olsun oğlum? Hepinizden küçüğüm de ondan. Hani, sen dayıydın?<br />
&#8211; Korkuya dayılık sökmüyor anlaşılan!<br />
Bu konuşan da sessiz ama her zaman sert görünümlü olan Fuat idi. Ona da Efe, derlerdi.<br />
&#8211; Efelik söküyorsa sen niye girmedin mağaraya?<br />
&#8211; Babamla balığa çıkacaktık oğlum. Eve erken gitmem gerekiyordu. Başka zaman girerim, dedim.<br />
&#8211; Şimdi var mısın girmeye?<br />
&#8211; Varım! Korkacak değilim ya!<br />
&#8211; Ben de korkmazdım ama…<br />
Caner’in fısıltıyla söylediği sözlere ikisi de gülmüş, sonra da korkusuzluklarını kanıtlama yarışına girmişler, Zeynep de merakına yenilip onları gizlice izlemeye koyulmuştu. Siteden çıkıp ara sokaklardan dolaşarak ana yolu geçmişler, kentin dış mahallerine kadar sokulan ormana dalıvermişlerdi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112166" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_5.png" alt="" width="438" height="479" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_5.png 438w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_5-274x300.png 274w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_5-181x198.png 181w" sizes="auto, (max-width: 438px) 100vw, 438px" /></p>
<p>Ormanın girişi bodur çalılarla kaplıydı ama iç kesimler ulu çam ve meşelerle doluydu. Zeynep, görünmemek için ağaçların arasına gizlenerek,<br />
aralarında epeyce uzaklık bırakarak izliyordu onları.<br />
Bodur çalıları geçip de asıl ormanın başladığı doğal park alanında ailesiyle daha önce piknik yapmış ama daha ileriye hiç gitmemişti. Yürüdükçe ağaçlar sıklaşmaya başlamış, birbirine giren dalların arasından güneş ışığı bile zor geçer olmuştu. Havanın sıcaklığına karşın ormanın içi ılık, durmadan öten kuşların sesi dinlendiriciydi. Öndekileri yitirmemek için bütün dikkatini onlara veren Zeynep, durup da bu güzelliği izleyemiyordu. Bir satten fazladır<br />
yürüyorlar, ne öndekiler durup dinlenebiliyordu ne de Zeynep. Biraz, yürüdükçe artan sıcak, biraz heyecan ve biraz da ormandaki duyduğu seslerin verdiği ürküntüden ter içinde kalmıştı. Oysa o kadar çok istiyordu ki upuzun ağaçlarından birinin gövdesine yaslanıp yerdeki halı gibi çimenlerin üstüne çökerek dinlenmeyi. Birden, kendi sesinin bile kendisine yabancı geldiği bir çığlıkla duruverdi. Önünde kalın bir ip gibi uzanan yılana basmak üzereydi neredeyse. Yılan başını kaldırmış, çatal dilini çıkarmış, siyah beyaz baklava dilimlerini andıran bedenini kıvırıp neredeyse saldırmaya hazırlanıyordu.<br />
Birden, nereden geldiğini anlamadığı bir ıslık sesiyle küçük bir taş yılanın başına değmiş, bir anlığına onu sersemletip Zeynep’in koşarak uzaklaşmasını sağlamıştı.<br />
&#8211; Niye gizlice bizi izliyordun?<br />
Karşısındakilere bakıp kalmıştı. Utku, Caner ve Fuat ellerini bellerine atmış, hesap soran bakışlarla kendisini süzüyor, ondan bir yanıt bekliyorlardı. Fuat ve Utku’nunki neyse de Caner’in görünüşü çok gülünçtü ama Zeynep, hiç gülecek durumda değildi. Ne diyeceğini de bilemiyordu üstelik. Yılanın korkusunu bile üzerinden atamamamıştı daha. Yakalanmaksa üstüne tuz biber olmuştu. Göğsünü tutup duruyor, derin derin nefes alıyordu.<br />
&#8211; Az kalsın, yılan seni sokacaktı. Başka bir adı var mı bilmiyorum ama buralarda ona Alafaslak dendiğini ve zehirli olduğunu da bilmiyorsundur sen.<br />
&#8211; Bırakın da biraz kendine gelsin arkadaşlar! Baksanıza, korkudan dilini yutmuş neredeyse!<br />
Caner’in sözleri Fuat’ı kızdırmıştı:<br />
&#8211; Onu, bizi izlemeye başlamadan önce düşünecekti. Ormanın kızlara göre bir yer olmadığını bilmiyor muydu?<br />
&#8211; Sanırım bizi aydınlatacak da korkudan dili tutulmuş olmalı.<br />
Zeynep, kekeleyerek de olsa konuşmaya çabaladı:<br />
&#8211; A… Ar… Arka… Arkadaşlar, su… suyu… nuz… var mı?<br />
Utku, cebinden küçük bir pet şişe çıkardı:<br />
&#8211; Yarısına kadar içtim ama… Başka da yok. İçer misin? Zeynep başını salladı. Titreyen elleriyle pet şişeyi açarken kapağını yere düşürdü. Utku eğilip kapağı alırken o da sudan birkaç yudum içip şişeyi geri uzattı.<br />
&#8211; Sağ ol Utku.<br />
&#8211; Şimdi anlatacak mısın?<br />
Zeynep, karşısında dövüş horozları gibi duran arkadaşlarına bakarak başını salldı:<br />
&#8211; Dizlerimde derman kalmadı, hâlâ titriyor. Şuraya oturalım da anlatacağım, diyerek az ilerdeki ağaçlarla çevrili küçük düzlüğü gösterdi.<br />
Birkaç adımda oradaydılar. Çimlerin üzerine üçü de yan yana oturmuş, karşılarına Zeynep’i almışlar, onun anlatacaklarını bekliyordu.<br />
&#8211; Sitenin bahçesinde konuşmalarınızı duydum. Korkulu bir mağaradan söz ediyordunuz. Merak edip peşinize takıldım.<br />
&#8211; Madem bu kadar korkusuzdun da neden bize söylemeyip gizlice izledin?<br />
&#8211; Gelmek istediğimi söylesem her zamanki gibi kızlara göre bir yer olmadığını söyleyecektiniz.<br />
Caner, doğru, diyerek gülmüş; Fuat’la Ufuk ise kaşlarını çatıp bir süre düşünmüşlerdi.<br />
&#8211; Eee, şimdi ne olacak, diye sormuştu Ufuk.<br />
&#8211; Onu yanımıza alamayız, demişti Fuat da.<br />
Kendisi yokmuş gibi yapılan bu konuşmalara kızan Zeynep, sesini yükselterek:<br />
&#8211; Buraya kadar izlediğime göre gideceğiniz yere kadar da gelebilirim. Ne var bunda, demişti.<br />
&#8211; Orası buraya benzemez, kızım. Yılanı gördüğün zamanki korkun bile hiç kalır orada!<br />
&#8211; Ben senin kızın değilim bir kere Fuat! Olsam olsam arkadaşın olurum. Neredeyse aynı yaşlardayız. Yılanı görünce korktuğum doğru ama ilk anki şaşkınlığımdan. Sanki benim yerime sen olsaydın korkmayacaktın!<br />
&#8211; Korksam yılanı sersemleten taşı atıp seni kurtarır mıydım akıllım?<br />
&#8211; Onun için teşekkür etmeyi unutmuşum, affedersin!<br />
&#8211; Şimdi doğru eve, küçük hanım! Burada gördüklerini de unutma sakın!<br />
&#8211; Yok Utku, ya da küçük bey mi demeliydim? Ya ben de sizinle gelirim ya da siteye döner, ailelerinize nereye gittiğinizi söylerim. Seçim sizin.<br />
&#8211; Kızım, sen başımıza bela mısın?<br />
&#8211; Neyse ne işte! Karar sizin.<br />
&#8211; Tamam, gel bakalım ama uyarmadığımızı söyleme sakın! Orada neyle karşılaşacağımızı biz bile bilmiyoruz.<br />
&#8211; Siz bile…<br />
&#8211; Evet, biz bile…<br />
Zeynep güldü.<br />
&#8211; Yine kızlara göre değil, deme Fuat, bozuşuruz. Kızların da sizin kadar korkusuz olabileceği hiç aklına gelmedi mi?<br />
&#8211; Gelmedi.<br />
&#8211; Öyleyse bunu öğrenmenin tek yolu var: O da sizinle gelmem.<br />
&#8211; Peki, gel bakalım.<br />
İkisini de ikna etttiğine sevinen Zeynep, korkusunu da yorgunluğunu da unutmuştu. Utku ve Fuat’la yaptığı tartışmalara hiç katılmayan Caner, sonunda gülüp Zeynep’e göz kırpmış, sonra da hep birlikte kalkıp yola koyulmuşlardı.<br />
Yol gittikçe dikleşiyordu, ağaçların sıklığı da artıyordu. Kendisini, korku filmlerinde izlediği bir sahnenin ortasındaymış gibi duyumsuyor ama belli etmemeye çalışıyordu. Yoksa ne onların dilinden kurtulabilirdi ne de onu geri yollama çabalarından. Yan gözle arkadaşlarını süzüyordu bir yandan da.<br />
Utku’nun esmer teni kızarmış; kısa, siyah saçları, terden alnına yapışmış, sırtındaki kısa kollu tişörtün üzerinde ormanın izi görünür olmuştu. Fuat’ın da ondan farkı yoktu. Boynunu bir yana attırarak omuzlarına gelen kumral saçlarını ikide bir savuruyor, elleriyle tişörtünü yelleyerek serinlemeye çalışıyor, yüzünün kızarıklığının sıcaktan olduğunu düşünmeleri için havanın bunaltıcılığından yakınıp duruyordu. Korkusunu gizlemeyen yalnızca Caner idi.<br />
Kısa pantolonundan açıkta kalan bacaklarını çizen çalılara kızarken bile sesini alçaltıp çevreyi kolaçan etmekten geri durmuyor, arada bir de fısıltıyla yakınıyordu:<br />
&#8211; Abi, nereden bulaştık bu işe ya! Korkuysa korku, gelin dönelim! Bize ne mağarada ne olduğundan?<br />
&#8211; Korkuyorsan gelme, demiştik sana, diye çıkıştı Fuat. Bak, Zeynep’in bile senin kadar sesi çıkmıyor.<br />
&#8211; Korkmak suç mu? Siz de aslında korkuyorsunuz ama bunu dile getirmeye çekiniyorsunuz. Hele de Zeynep’in yanında…<br />
Utku bağırdı:<br />
&#8211; Caner! Çizmeyi aşıyorsun! Haydi, dön sen! Daha çok yolumuz var.<br />
&#8211; Yok abi, yalnız dönemem ben. Mağaraya falan da girmem, ona göre! Dışarda nöbet beklerim.<br />
&#8211; Bekleriz, demek istedin, sanıyorum.<br />
&#8211; Sen de mi benimle kalmayı düşünüyorsun Utku?<br />
&#8211; Yok, ben değil ama Zeynep seninle kalabilir.<br />
&#8211; İyice meraklandırdınız beni. Hele, o dediğiniz yere varalım da sonrasını düşünürüz.<br />
&#8211; Korkunç uğultuların, gürültülerin, çığlıkların geldiği bir mağara işte! Girişinden şöyle bir bakmak bile kanımızı dondurmaya yetmişti.<br />
&#8211; Şimdi korkunuz geçti mi?<br />
&#8211; Korkmak değil bu kızım. Biraz ürktük, desek daha doğru olur, dedi ve ekledi Fuat:<br />
&#8211; Ürküntü verici bir yerdi çünkü. Üstelik yanımızda el fenerimiz bile yoktu. İçerisinin karanlık olduğunu söylememe gerek yok sanırım.<br />
&#8211; Şimdi var mı feneriniz?<br />
Fuat, cebinden çıkardığı küçücük el fenerini gösterdi:<br />
&#8211; Bunun ışığı ne kadar yetecek ki? Yedek pil de aldınız mı?<br />
&#8211; O kadarını düşünemedik, küçük hanım! Pilimizin bittiği yerden döneriz.<br />
&#8211; Tamam canım, kızmayın! Keşke ben de alsaydım!<br />
Benim, daha büyük bir el fenerim vardı. Geçen yıl, izci kampı için almıştık.<br />
&#8211; Bir dahaki sefere alırsın. Dönebilirsek kuşkusuz!<br />
&#8211; O kadar tehlikeli, diyorsunuz yani.<br />
&#8211; Hem de o kadardan da fazla!<br />
&#8211; Benim gözümü korkutmaya çalışıyor olmayasın Fuat?<br />
&#8211; Doğru söylüyor, diye araya giren Caner; eksiği var, fazlası yok, diye bitirdi sözlerini.<br />
&#8211; Neyse, az sonra görecek zaten, dedi Fuat.<br />
Bir süre sessizce yürüdüler. Herkes, kendi korkusu içinde, kendi düşünceleriyle boğuşuyor, Zeynep ise onların abarttığını düşünüyordu. Onun Anka ile yaşadığı serüvenlerin yanında belki de devede kulak bile değildi anlattıkları.<br />
Birden, oldukları yerde duruverdiler. Sarp kayaların olduğu bir yere gelmişlerdi. Yanlış bir adımda kendilerini kayalardan aşağı yuvarlanırken bulacakları kesindi. Bir an, kendini yuvarlanırken düşündü Zeynep. Annesiyle babasını da uçurumun dibinde kendi başında ağlarken…<br />
Kısa bir an, onları izlediği için pişmanlık yaşayıp içinden ağlamak geldiyse de tuttu kendini. Onları haklı çıkarmak istemiyordu.<br />
&#8211; İşte orası!</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Hep birden, Fuat’ın gösterdiği, kaynayan bir çaydanlığın ağzına benzeyen mağaraya baktılar. Su buharı fışkırıyor, uzaktan bile buharın sıcaklığı duyumsanabiliyordu.<br />
Zaten, havanın sıcaklığından çok, yaşadıkları gerilim nedeniyle pişmiş durumdaydı hepsi. Bu da üstüne tuz biber olmuştu sanki.<br />
&#8211; İçine girmeyi düşünüyor musunuz gerçekten? Bu, haşlanmak demek gibime geliyor.<br />
Zeynep’in sözleri, Caner’in korkusunu, diğerlerinin de inadını körüklemiş gibiydi.<br />
&#8211; Girmeyeceksek niye teptik onca yolu?<br />
&#8211; Fuat haklı, dedi Utku. Ne olacaksa olur!<br />
&#8211; Siz çıldırmışsınız! Asıl, Zeynep haklı. Baksanıza mağaranın ağzından çıkan buharlara. Belki de içerde, henüz sönmemiş bir volkan vardır.<br />
&#8211; Siz korkuyorsanız dışarda kalın. Biz gireriz, değil mi Utku?<br />
&#8211; Gireriz kuşkusuz, korkacak mıyız?<br />
Zeynep, cesaret yarışına girmiş Utku ile Fuat’a bakıyordu şaşkınlıkla. Onlar mağaraya doğru ilerlerken arkalarından yürüdüler biraz. Çok geçmeden ikisi de buharların arasına dalmış, Zeynep ile Caner’in çığlıkları arasında gözden yitmişlerdi.<br />
&#8211; Ne yapacağız Caner?<br />
&#8211; Bekleyelim bakalım Zeynep. Gecikirlerse ailelerine haber veririz.<br />
Mağaranın yakınına çöktüler. Bütün ilgilerini mağaradan gelebilecek bir sese verip sessizce beklemeye koyuldular.<br />
İçerden, bazen bir hayvanı boğazlıyormuş gibi korkunç sesler, bazen de kuş cıvıltılarını andıran gülüşler<br />
geliyordu. Zeynep’le Caner ise korkudan put kesilmiş bir durumda bekliyorlardı.<br />
Yarım saati geçmiş, gidenlerden ne bir ses duymuş ne de bir hareket görmüşlerdi.<br />
&#8211; Caner, cep telefonun var mı?<br />
&#8211; Var ama evde… Bizimkiler ikide bir aramasın, diye bıraktım. Daha doğrusu bu, Utku ile Fuat’ın fikriydi. Onlar da bırakmışlardı.<br />
&#8211; Eyvah, şimdi yandık! Benim de yok çünkü. Şimdi nasıl yardım çağıracağız?<br />
&#8211; Biraz daha bekleyelim, sonra eve döner, söyleriz.<br />
&#8211; Ya o zamana kadar başlarına kötü bir olay gelirse…<br />
&#8211; Ne yapalım? Başka yolu var mı?<br />
&#8211; Yok, haklısın.<br />
Zeynep, epeydir tuttuğu gözyaşlarını salıvermiş, Caner ise bir süre onu avutmaya çalışmıştı.<br />
&#8211; Caner, bence gidelim artık. Bir saati geçti, baksana! Bir an önce yardım çağırmalıyız.<br />
&#8211; Haydi!<br />
Son kez, mağaranın ağzına yaklaşıp içeriyi dinlediler. Buhar kesilmişti ama kayaların inleyişi, uğultusu sürüyor, fırtına sırasında denizin kabarması ve korkunç dalga seslerine benzeyen gürültüler geliyordu içerden.<br />
&#8211; Gerçekten çok korkunç, diye mırıldandı Zeynep.<br />
&#8211; Haydi Zeynep! Burada geçen her dakika, onları kurtarmak için yitirdiğimiz zaman demektir!<br />
Tepeden aşağıya özenle inmeye koyuldular. İnerken yanlış bir adımda aşağıya yuvarlanma ve annesiyle babasının başında ağlaması düşüncesi, gelip yapışmıştı yine yakasına. Bu düşünceyle daha da özenli basıyordu yere.<br />
Bir anda, Caner’in çığlığıyla dondu kaldı.<br />
&#8211; Aman Tanrım, Caner!<br />
&#8211; Ah! Zeynep!<br />
Bir an, ne yapacağını bilemedi. Caner’in ayağı kaymış, iki kayanın arasındaki boşluğa sıkışmıştı. Zeynep’in oraya ulaşması öyle güçtü ki!<br />
&#8211; Caner, oraya nasıl geleyim? Bir yerin acıdı mı? Benimki de soru işte! Acımıştır kuşkusuz! Yaralandın mı yoksa?<br />
&#8211; Sanırım, ayağım burkuldu Zeynep. Buraya gelme, hemen eve git! Ben, şimdilik burada beklerim, derken kollardan güç alıp bedenini kaldırarak kayanın birinin üstüne oturmuştu.<br />
&#8211; Ben dönünceye kadar bekleyebilecek misin? Ya yılan ya da başka bir yabani hayvan gelirse…<br />
&#8211; Sen, bana bir çubuk ya da sopa benzeri bir ağaç dalı bul, yeter! Beklemekten başka şansım yok Zeynep. Bu ayakla adım bile atamam. Kımıldatamıyorum bile!<br />
Zeynep çevresine bakındı. Ne bir dal ne de bir çalı vardı. Ormansa epey aşağıda kalmıştı.<br />
&#8211; Buralarda yok ama bekle! Ormandan bir dal bulup sana getireceğim.<br />
&#8211; Orman epey uzakta ama…<br />
&#8211; Olsun. Seni böyle bırakamam ya!<br />
Gözlerini bastığı yerlerden ayırmadan, ağır ağır inmeye koyuldu. On dakika kadar sonra kayalar bitmiş, düzlüğe gelmişti. Ormana doğru ilerken az ilerde gördüğü karaltıyla olduğu yerde donup kaldı yine bir süre. “Yine mi yılan?” diye bacakları titremeye başlamış ama hemen sonra kendi kendine “Korkmanın zamanı değil! Herkesin kurtuluşu bana bağlı.” diye kendisini yüreklendirmişti. Biraz daha yaklaşınca karaltının yerde kuruyup kalmış<br />
bir dal parçası olduğunu gördü. Derin bir nefes alıp dalı kaptığı gibi Caner’in yanına tırmandı yeniden. Dalı Caner’e uzatırken gözünü alan güneşe baktı. Güneş, Torosların ardına doğru yol almaya başlamıştı ama hâlâ çok yakıcıydı. Caner’in kayarken düşürdüğü şapka, çoktan uçurumun dibini boylamıştı. Hemen şapkasını çıkarıp Caner’in başına geçirdi.<br />
&#8211; Ama sen ne yapacaksın Zeynep? Hava çok sıcak.<br />
&#8211; Ben yürürken dayanırım. Hem eve gider gitmez öbür şapkamı alırım da sen, ben dönünceye kadar pişersin burada.<br />
&#8211; Sağ ol, çok düşüncelisin!<br />
&#8211; İyi misin? Ayağın nasıl?<br />
&#8211; Şişti ve durmadan zonkluyor. Ne olur, çabul ol Zeynep!<br />
&#8211; Fuat ile Utku’dan da ses yok. Tamam, hemen gidiyorum. Keşke, yanında su olsaydı!<br />
&#8211; Almıştım ama bitti işte! Neyse, sen gelinceye kadar dayanırım.<br />
Caner’e dayanmasını söylediği cümlenin son sözcükleri havada dağılıp gitmiş, koşarken söylediklerinin duyulup duyulmadığını bile düşünmemişti. Caner karşısındaymış gibi, durmadan konuşuyordu. Bu şekilde ormana girmiş, saçlarına takılan dalları da duyduğu korkunç yaban hayvanlarının seslerini de önemsemez olmuştu. Üç arkadaşı da güç durumdaydı. Bir an önce eve ulaşmaktan başka bir düşüncesi yoktu.<br />
Ne kadar koştu, eve nasıl geldi bilemiyordu ama sonunda sitenin bahçesindeydi.<br />
&#8211; Zeynep! İki saattir seni arıyorum kızım! Kitabını kameriyede görüp de seni bulamayınca öldüm meraktan!<br />
Neredeydin?<br />
&#8211; A… An… Anne…<br />
&#8211; Aman Tanrım! Ter içindesin, ne oldu sana?<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112167" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_6.png" alt="" width="632" height="442" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_6.png 632w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_6-300x210.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/05/korku-tüneli_6-283x198.png 283w" sizes="auto, (max-width: 632px) 100vw, 632px" /></p>
<p>&#8211; Anne, beni bırak da yardım çağır lütfen! Utku, Fuat ve Caner, dağda güç durumda.<br />
&#8211; Dağda mı? Ne işiniz vardı dağda?<br />
&#8211; Anne, çabuk diyorum sana! Şimdi anlatacak zaman yok!<br />
Annesi Utkulara koşarken Zeynep de son gücünü havuzun yanına kadar yürümek için kullandı. Havuzun kıyısına çöküp avuçladığı suyla önce yüzün yıkadı, sonra da başından aşağı avuç avuç dökmeye başladı. O kadar da susamıştı ki neredeyse havuzun suyundan içecekti.<br />
&#8211; Zeynep, çocukların ailelerine haber verdim. Onlar da jandarmayı aradılar. Biraz sonra hepsi, sana yolu soracak.<br />
Gel de onlar gelinceye kadar üstünü değiştir kızım.<br />
&#8211; Anne, üstümü bırak! Hava zaten çok sıcak da ne olur içme suyu getir!<br />
Annesi, ne yapacağını bilemez bir halde eve koştu. Çok geçmeden, elinde bir pet şişe ve bir havluyla koşarak geldi, onunla birlikte de Fuat, Utku ve Caner’in aileleri. Zeynep su içerken ailelerin soru yağmuru sürüyordu.<br />
Suyundan birkaç yudum aldıktan sonra olayları özetleyip yolu tanımladı. Hepsi de telaş içindeydi.<br />
&#8211; Kızım sen de gel! Onlara daha çabuk ulaşırız. Yolu biliyorsun nasılsa.<br />
Zeynep, Caner’in annesinin sözlerini başını sallayarak onayladı ama annesi hemen atıldı:<br />
&#8211; Zeynep’in gidecek durumu kalmış mı Ayten Hanım? Bu durumda onu dünyada yollamam!<br />
&#8211; Yolun büyük bölümünü arabayla gideceğiz Sevgi Hanım. Ne olur izin verin! Yürüyemezse onu sırtımda taşırım inanın! Yeter ki çocuklarımızı bir an önce bulalım!<br />
Baksanıza Caner’im ayağını burkmuş. Kim bilir, belki de kırılmıştır.<br />
&#8211; Tamam o zaman, ben de geleceğim. Kızımı yalnız göndermem.<br />
&#8211; Sağ olun Sevgi Hanım.<br />
&#8211; Koş Zeynep, önce üstünü değiştir! Ter içinde kalmışsın. Başına da bir şapka geçir.<br />
Zeynep eve koşmuş, birkaç dakikada üstünü değiştirmiş, o sırada da Anka’nın tüyüne bakmıştı, daha önce düşünemediği için kendi kendine kızıp söylenerek. Onu aramak daha önce aklına gelseydi, bütün bu karmaşadan kolaylıkla sıyrılabilir, arkadaşlarını da kurtarabilirdi, tereyağından kıl çeker gibi hem de. Ama geç kalmış, herkesi de ayaklandırmıştı zaten. Yine de onu yanına almak istemiş, yastığın altına bakmış, bulamamıştı. Yatağın altına<br />
düşmüş olabileceği aklına gelmiş ama onu arayarak yitireceği zaman olmadığından, dolaptan bir şişe soğuk suyla dış kapının hemen yanındaki askıdan şapkasını alıp fırlamıştı dışarıya.<br />
Hep birlikte iki jipe doluşmuşlar, ormanın çevresinden dolaşarak kayaların olduğu yere yarım saate kalmadan ulaşmışlardı. Bu arada, Caner’in annesi gözlerini siliyor, Fuat’la Utku’nun anneleriyse çocukların yaramazlıkları üstüne söylenip duruyorlardı.<br />
Annesi Zeynep’e:<br />
&#8211; Eve dönelim, seninle de hesaplaşacağız küçük hanım, dedi. Bu kadar da sorumsuzluk olmaz ki canım!<br />
&#8211; En azından sağ ve sağlıklı, diye araya girmişti<br />
Caner’in annesi. Baksanıza Caner’imin ayağı sakatlanmış.<br />
&#8211; Bizimkilerden hiç haber yok ya, diye öfkeden burnundan soluyarak söze giren Utku’nun annesini Fuat’ınki de onaylamıştı.<br />
&#8211; Merak etmeyin, biraz sonra onları da buluruz ama iyi bir dersi hak ettikleri kesin hepsinin, demişti Zeynep’in annesi. Diğerleri de başlarıyla onu onayladıklarını belirtmişti.<br />
Araba durur durmaz ilk fırlayan Zeynep oldu. Koşmaya çalışıp sarp kayalıklar nedeniyle bunu beceremese de herkesten önce Caner’in olduğu yere gelmişti. Onu yarı baygın bulunca elindeki soğuk suyun birazını başına boşaltıverdi.<br />
Gözleri açılınca birkaç yudum da su içirdi. Annesi gelip de Caner’i öyle görünce daha yüksek perdeden ağlamaya başlamış, hemen arkalarından gelen arabadan inen babasıysa Caner’i kucakladığı gibi arabaya taşıyıp hastanenin yolunu tutmuş, diğerleriyse Zeynep’in rehberliğinde, mağaraya doğru yol almaya başlamıştı.<br />
&#8211; Buralar cehennemin dibi! Nereden bulurlar böyle yerleri, anlamadım ki!<br />
&#8211; Bu çocuklar çıldırmış olmalı! Burada yılan, akrep, ne ararsan vardır.<br />
Zeynep, Fuat’la Utku’nun babalarının konuşmalarını sessizce dinliyor; onlar, arada bir Zeynep’e bakıp yanıt bekleseler de ağzını açıp da tek sözcük edemiyordu. Ne diyecekti ki zaten. “Serüvene atılan onlar, ben de onları gizlice izlediğim için katıldım.” dese olmazdı. Annesi, onun daha birkaç saat önce bir yılanın sokmasından kıl payı kurtulduğunu iyi ki bilmiyordu! Bunu duyduğunda annesinin tepkisini düşünmek bile istemiyordu. Neyse<br />
ki babası evde yoktu! Onun bu olaya sonradan katılacak olması, Zeynep’i az da olsa rahatlatıyordu. Çünkü oraları görmeyecek, yalnızca annesinin anlattıklarını dinleyecekti.<br />
Dinleyici olmanın olaylara tanık olmak kadar etkili olmayacağını düşünüyordu. Zeynep’i izleyenlerin hepsi, ter içinde ve nefes nefese kalmıştı. Onların suçlayıcı konuşmalarını daha fazla duymak istemeyen Zeynep, biraz daha hızlanmıştı.<br />
Utku ve Fuat, ne durumdaydı acaba? Çıkamadıklarını az çok tahmin ediyor, çıkabilseler onları yolda karşılayacaklarını adı gibi biliyordu. Utku ile Fuat’ın durumu kadar mağaranın içindeki tehlikenin ne olabileceği de aklını karıştırıyordu.<br />
Mağaranın içinin de derin yarıklarla kaplı olabileceği aklına geliyor, Caner gibi ayaklarını burktukları için çıkamadıklarını düşünmek istiyor ama ikisinin birden aynı kazaya uğraması da pek mantıklı gelmiyordu. Sonunda, mağaranın olduğu tepeye çıkabilmişlerdi.<br />
Fuat’la Utku’nun babası, mağaraya hemen girmek için atılmış, anneleri de mağaranın ağzına yaklaşıp içeri doğru çocuklarının adlarını bağırmaya başlamışlardı. Jipin sürücüsü de olan site doktoru, hemen atıldı, onları durdurdu:<br />
&#8211; Bu şekilde girmeniz tehlikeli olabilir. Ne bir ip ne de bir el feneri aldınız. En iyisi, Akut ya da jandarmadan yardım isteyelim.<br />
Onlar konuşurken mağaranın ağzından buharlar çıkmaya, içerden de kahkaha sesleri gelmeye başlamış; bu<br />
durum, annelerin yüksek sesle ağlamasına neden olurken babaları kızdırmıştı:<br />
&#8211; Gülün bakalım, gülün! Siz gelin hele, bak nasıl hesaplaşacağız sizinle!<br />
&#8211; Bu gülüşler çocukların değil, öyle olsa bize yanıt verirlerdi, diyen Utku’nun annesinin sözleriyle sesleri biraz daha özenle dinlemeye koyuldular.<br />
&#8211; Bu Fuat’ın sesi, dedi babası. Ben, oğlumun sesini tanımaz mıyım?<br />
&#8211; Bence de, diye onu destekledi Utku’nun babası. İçerde çok eğleniyor olmalılar.<br />
&#8211; Yine de siz girmeye kalkmayın, diye yeniden uyardı onları doktor. Ben, hem jandarmayı hem de Akut’u arıyorum.<br />
&#8211; Yok ya, ne araması, baksana şunların gülüşüne! Biraz bekleyelim, gülerek çıkıp geleceklerdir.<br />
&#8211; Onlar içeri gireli birkaç saati geçti. Çıkabilseler çıkarlardı. Dışarda beklediğimizi biliyorlardı, diye uyarma gereği duydu Zeynep.<br />
Doktor, babaları dinlemeden telefona sarılıp gerekli yerleri aradı. Hepsi de yardım gelinceye kadar mağaranın önüne çöküp beklemeye koyuldular, gittikçe artan ve durmadan değişen ses tonlarındaki gülüşmelerle sinirleri bozularak.<br />
Yaklaşık bir saat sonra hem jandarma hem de Akut’tan beşer kişilik birer ekip gelmişti. Akut ekibi, hemen hazırlıklarını yapıp mağaraya girmiş, jandarma da Zeynep’ten olayla ilgili bilgi almıştı. Annesi ise dönmek için Zeynep’i sıkıştırıp duruyordu.<br />
&#8211; Anne, bir çıksınlar da…<br />
&#8211; Kızım, bu arama kim bilir ne kadar sürecek? Yolu göstermen gerekiyordu, gösterdin. Baban da bizi merak etmiştir zaten.<br />
&#8211; Anne, telefonun yanında değil mi? Babamı arasan…<br />
Annesi, sinirle söylenerek telefona sarılmış, konuşması bittikten sonra da Zeynep’i:<br />
&#8211; Baban bizi almaya geliyor. Haydi, arabanın çıkabileceği yere kadar yürüyelim, diye zorlamıştı.<br />
Bir haber alınca kendilerine bildirmeleri isteğiyle oradakilerle vedalaşıp ayrıldılar. Zeynep, yol boyunca söylenen annesini sessizce dinlemiş, ara sıra başını olumlu anlamda sallayarak onu onayladığını belirtmişti.<br />
Yoksa annesinin öfkesi geçecek gibi değildi. Buna, çok geçmeden babasınınkinin de ekleneceğini bildiğinden bir yandan sıkıntıyla yüreği sıkışıyor, bir yandan da Fuat ile Utku’nun durumunu düşünüyordu.<br />
Kayalıklara geldiklerinde babasının çoktan gelmiş olduğunu, arabadan inip yolu gözleyerek onları beklediğini gördü. Arabaya binip çoktandır elinde taşıdığı pet şişeyi kafasına dikti. Suyun ılımış olmasını önemsemeden epeyce içip annesinin babasına anlattıklarını dinlemeye koyuldu.<br />
Babası ikide bir başını sallıyor, arada bir Zeynep’ten yana bakıp öfkeli bakışlarını onun üzerinde bıraktıktan sonra yeniden anlatılanları dinlemeye koyuluyor, Zeynep ise oturduğu arka koltukta küçüldükçe küçülüyordu. Annesinin öfkesine alışkındı da babasının bu kadar kızacağı aklına bile gelmezdi. Onu daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemişti çünkü.<br />
Sonunda, annesi anlatacaklarını bitirip susmuş, mikrofonu babasına bırakmıştı:<br />
&#8211; İnanamıyorum Zeynep! Ben her zaman, kızımın olgunluğu, çalışkanlığı ve mantığıyla gurur duyardım. Bu<br />
kadar yanılacağımı söyleseler güler geçerdim ama şu anda öfkeden çıldırmak üzereyim! Benim kızım, nasıl böyle sorumsuzca davranabilir? Benim bile bilmediğim, bir kere bile merak edip çıkmadığım bu kayalıkların tepesinde ne işin olabilir senin? Haydi, arkadaşlarını anladım, onlar erkekliklerini kanıtlama yarışına girmiş olabilirler de sen… Sen, neyi kanıtlamaya çalıştın? Erkeklerle eşit olduğunu mu? Buna gereksinim duyduğunu sanmazdım<br />
doğrusu! Eşitlik sorumsuzlukta değil, yaşamın sorumluluklarını paylaşmaktadır. Serüven tutkusu desem, değil!<br />
Tanrı’nın bile unuttuğu bu kayalıklarda, ne gibi bir serüven yaşabilirdiniz ki? İşte, sonucunu da gördün! Kim bilir, arkadaşlarının başına ne geldi? Şu anda, ailelerinin durumunu düşünmek bile istemiyorum doğrusu! Birinin de ayağı sakatlanmış üstelik. Seni tek parça gördüğüme sevinsem<br />
de olanları, olabilecekleri düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum!<br />
&#8211; Özür dilerim baba!<br />
&#8211; Bunu bir özürle geçiştiremezsin Zeynep! Şu an çok sinirliyim. Biraz sakinleşince, annenle oturup ne ceza vermemiz gerektiğini konuşuruz. Bu kadarına diyecek söz bulamıyorum, inan!<br />
Zeynep başını önüne eğmiş, ağlıyordu. Ne dese babasını sakinleştiremeyeceğini biliyordu çünkü. Daha önce böyle bir olay ne görmüş ne de yaşamıştı. Anka ile Ortaçağ’a gittiğinde bile sorunsuz dönmüş, bu serüvenden kimsenin haberi olmamıştı, İpek dışında. Söylese de inanmazlardı çünkü. Kendisi bile o zaman yaşadığının düş mü, gerçek mi olduğunu sık sık düşünür olmuştu. Şimdiyse ne diyeceğini, kendisini nasıl bağışlatacağını bilemiyordu.<br />
Gözyaşlarını silip durmaktan göz çevresi acımış, eve girer girmez kendisini banyoya atmış, sonra da yatağına uzanıp Fuat ve Utku’yu düşünür olmuştu. Bir haber gelir belki diye kulağı telefon ya da zil sesindeydi. Caner’i ise pek düşündüğü yoktu çünkü onlardan önce çıkmışlardı yola. Çoktan hastaneye yetişmiş, tedavisi de başlamış olmalıydı. Sonuçta, yalnızca ayağı sakatlanmıştı ama diğerlerine ne olduğunu bile bilen yoktu.<br />
Düşünceleriyle boğuşurken dalmış, zil sesiyle yerinden fırlamıştı. Dışarı çıkmaya cesaret edemese de kapısını hafifçe aralayıp konuşulanları dinlemiş, Fuat ile Utku’nun sağ salim kurtarıldığını duyduktan sonra rahatlayıp uyumaya çalışmıştı.<br />
Aklında mağarada yaşananlarla ilgili bin bir soruyla uykuya daldıktan sonra gece boyunca kabuslarla boğuşmuş, kimi zaman alevlerden kaçmaya çalışmıştı, kimi zaman da yılanlardan. Birkaç kez, kendi çığlığıyla uyandığı olmuşsa da çok yorgun olduğundan yeniden dalmıştı.<br />
Sabahleyin uyanır uyanmaz ilk işi, Anka’nın tüyünü aramak olmuştu. Yastığın altını yeniden yoklamış, içine koymuş olabileceği düşüncesiyle kılıfını bile çıkarmış, sonra da çarşafla nevresimi silkelemişti halının üzerine ama bulamamıştı. Başka bir yere koymadığından kuşkusu olmasa da dolabını, çekmecelerini bile boşaltmış, bulamayınca da oturup bir süre ağlamıştı.<br />
Kahvaltı için çağırmaya gelen annesi, onu karmakarışık giysi ve kitap yığınları arasında bulunca bir şaşkınlık çığlığı atmış, kızının aklını kaçırdığını düşünmüş ama Zeynep’in sözleriyle az da olsa rahatlamıştı:<br />
&#8211; Sakin ol anne! Yalnızca odamı, dolaplarımı düzeltmek istemiştim.<br />
&#8211; Bunu yapmanı ne zamandır söylüyordum, dinlemiyordun da şimdi mi aklına geldi Zeynep? Hem de sabahın köründe…<br />
&#8211; Uykum kaçınca, en uygun zaman olduğunu düşündüm anne. Siz de uyanmamıştınız. Kahvaltı saatine kadar bitireceğimi sanıyordum ama olmadı.<br />
&#8211; Bunu seninle yapacağımız konuşmayı ertelemek için yaptıysan boşuna yorulma! Kahvaltıdan sonra dünün hesabını vereceksin!<br />
&#8211; Tamam anne, geliyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112199" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_7.png" alt="" width="625" height="801" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_7.png 625w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_7-234x300.png 234w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_7-154x198.png 154w" sizes="auto, (max-width: 625px) 100vw, 625px" /></p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Annesi, onun uysal olduğu kadar da umursamaz tavrına bir anlığına takıldıysa da sonra omuzlarını silkip yürüdü, Zeynep de arkasından.<br />
Zeynep, masada çayını yudumlayan babasının yüzüne baktı. Dün akşamki kadar değilse de yine de çatıktı kaşları.<br />
Günaydın, diyerek masaya oturmuş, babası da onu aynı şekilde yanıtlamıştı. Sessizlik içinde kahvaltılarını ettiler.<br />
Zeynep, ağzındaki lokmaları çevirip duruyor, babasının söyleve başlayacağı zamanı bekliyordu. Babasının bu sessizliğinin uzun bir söyleve hazırlık olduğunu tahmin edebiliyordu ne dese kendisini aklayamayacağını da.<br />
&#8211; Kahvaltın bittiyse biraz konuşalım Zeynep.<br />
&#8211; Bitti baba.<br />
&#8211; Hangi konuda olduğunu söylememe gerek yok sanırım.<br />
Dün bizi büyük bir hayal kırıklığına uğratmanın yanında çok da korkuttun. Arkadaşlarının başına gelenleri öğrendikten sonra, ne kadar haklı olduğumuzu sen de anlayacaksın.<br />
Zeynep heyecanlanmıştı:<br />
&#8211; Ne olmuş Utku ile Fuat’a?<br />
&#8211; Ne olacak? Yaşadıkları için şanslı sayılırlar ama sağlık durumları için aynı sözü söyleyemeyeceğim ne yazık ki! Kahvaltıdan önce hastaneye telefon edip durumlarını sordum. Bedenlerinde görünür bir hasar yokmuş ama ikisinin de dili tutulmuş, konuşamıyorlarmış.<br />
Zeynep, elini ağzına götürüp bir çığlık attı:<br />
&#8211; Olamaz!<br />
&#8211; Kim bilir, başlarına ne geldi ki dilleri tutulacak kadar korktular? Sen de aynı durumda olabilirdin. Şimdi, sana neden kızdığımızı anladın mı?<br />
&#8211; Evet baba, özür dilerim.<br />
&#8211; Bir hafta evden çıkmayacak, arkadaşlarınla telefonla bile konuşamayacaksın. Sana az bile ama şimdilik aklımıza gelen ceza bu!<br />
&#8211; Tamam baba. Yalnız, arkadaşlarımı görmek için hastaneye bir kez gidebilir miyim?<br />
&#8211; Birlikte gideriz, sonra da seni eve getiririm.<br />
&#8211; Teşekkür ederim baba, hemen hazırlanırım.<br />
Masadan kalkıp odasına koştu. Üstünü değiştirirken arkadaşlarının başına ne gelmiş olabileceğini düşünüyor, mağara da gözünde gittikçe devleşiyordu.<br />
Hastaneye varıncaya kadar hiç konuşmadılar. Arabadan iner inmez içeri koşmak isterken babası durdurdu onu:<br />
&#8211; Görüşme saati değil, seni içeri bırakmazlar. Bekle de birlikte gidelim.<br />
Babasının hastanede doktor olmasına hiç bu kadar sevinmemişti Zeynep. Yanında içeri yürürken elinden gelse onu koşturacaktı. Oysa her zaman, babasının hızlı yürümesinden yakınırdı. Özellikle mi yavaş yürüyor, yoksa kendisine mi öyle geliyordu, anlayamadı. Hastaneden içeri girdiklerinde derin bir nefes alıp sordu:<br />
&#8211; Baba, hangi odadalar? Şimdi gidebilir miyim?<br />
Babası, hemşireye sorup oda numarasını öğrenince yürümeye başladı. Zeynep’e de onu izlemek kalmıştı yalnızca.<br />
Ikinci katta 222 numaralı odaya giren babası:<br />
&#8211; Sen, bekle biraz Zeynep, önce ben bir bakayım, diyerek odanın kapısını yüzüne kapatıvermiş, Zeynep de kapıda kalakalmıştı. Babasının neden böyle yaptığını anlayamıyordu.<br />
Delirmek üzereydi.<br />
Beklerken, arkadaşlarının annelerinin az ilerdeki tahta oturakta sessizce ağladıklarını gördü. Onların yanına gidip arkadaşlarının durumlarını sormak istemiş ama ağlayışlarını görünce bunu yapamamıştı. Babalarıysa acıları yüzüne yansımış bir şekilde, koridorda bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Zeynep’i ayrımsayan bile olmamıştı.<br />
Bir asır kadar uzun gelen birkaç dakikadan sonra, babası kapıyı açmış, onu içeri çağırmıştı. Heyecanla içeri giren Zeynep, arkadaşlarının yüzüne bakıp kalmıştı şaşkınlıkla.<br />
Çünkü gördüğü, bir önceki gün birlikte oldukları arkadaşlarıyla aynı kişiler değildi sanki! Karşılıklı iki yatakta kımıldamadan yalnızca tavana bakan, bedenleri orada olsa da akılları başka yerde kalan iki yabancıydı gördüğü. İlk şaşkınlığından sıyrılınca Utku’nun yatağına yürüdü:<br />
&#8211; Utku, beni duyuyor musun? Ne oldu mağarada?<br />
En küçük bir hareket bile yoktu. Bir süre yüzüne baktıonun gözlerini bile hiç kırpmayışı karşısında ne düşüneceğini bilemedi. Oradan Fuat’ın yatağına yürüdü. Ona da aynı cümlelerle seslense de bir tepki alamadı. Umutsuzluk içinde babasının yüzüne baktı.<br />
&#8211; Ben de şaşkınım Zeynep. Sen beklerken onları muayene ettim ama en küçük bir tepki bile alamadım. Tansiyonları, kalp atışları normal ama beden ısıları oldukça düşük. Diğer doktor arkadaşlarım da söylemişti ama inanmak istememiştim. Böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyorum.<br />
&#8211; Şimdi ne olacak baba?<br />
&#8211; Bekleyip göreceğiz. Psikiyatrist arkadaşlar da ilgileniyorlar zaten.<br />
&#8211; Caner hangi odada baba? Onu da görebilir miyim?<br />
Caner’in ayağı kırılmış, alçıya alıp evine yollamışlar.<br />
&#8211; Evlerine uğrasam&#8230;<br />
&#8211; Cezan bitene kadar hayır! Bu kadarı bile sınırları aşıyor ama…<br />
&#8211; Baba, lütfen!.. Yalnızca birkaç dakika…<br />
&#8211; Hayır, dedim Zeynep! Buraya gelmene, arkadaşlarının durumunu görünce neden kızdığımı belki anlarsın diye izin verdim. Fazlasını isteme!<br />
Ağlayarak babasının arkasından yürüdü. Onun yumuşak, sevgi dolu babası gitmiş; yerine sert, dediğim dedik bir adam gelmişti. Çevresindeki kişiler de olaylar da gittikçe garipleşmeye başlamıştı. Babasının öfkesini anlıyor ama hak veremiyordu bir türlü. O, hiç mi onun yaşındayken kuralları yıkan bir davranışta bulunmamıştı? Hiç mi yaramazlık yapmamış, hiç mi merakına yenilmemişti?<br />
Onun babası da bu şekilde mi cezalandırmıştı, merak ediyordu doğrusu.<br />
Babası, onu eve getirip içeri girinceye kadar arkasından baktıktan sonra arabadan inmeden hastaneye dönmüştü. Zeynep de izinli olan annesinin göz hapsinde, cezasının ilk gününü odasını toplamak, Anka’nın tüyünü aramakla geçirmişti. Hastanedeki arkadaşlarıyla benzerliğiyse bedeninin evde, aklının arkadaşlarının durumuyla mağara konusunda anlayamadığı olaylarda oluşuydu.<br />
Odasını baştan aşağı yeniden düzenlemiş, ellenmedik ne dolap koymuştu ne çekmece, hatta çoraplarla çamaşırlarının içine bile bakmıştı ama yoktu işte! Annesine de soramıyordu. Bunca olaydan sonra, bir de Anka’nın tüyünden söz etse annesi, kesinlikle onun çıldırdığına inanabilirdi.<br />
Telefon etmek yasak olmasa İpek’i arayıp ondaki tüyü sorabilir, duruyorsa ondan yardım isteyebilirdi. Tüylerden bir tanesi, Anka’yı yardıma çağırmaları için yeterdi ama arayamıyordu ki bir hafta da arayamayacaktı üstelik.<br />
İkinci gün yeniden arayıp bulamayınca temizlik yaparken annesinin onu attığını düşünmekten başka seçeneği kalmamıştı.<br />
Her gün, babasına arkadaşlarının durumunu soruyor,bir değişiklik olmadığını duyunca üzülüyor ama ne yapabileceğini bilmiyordu. Ne gelebilirdi ki elinden zaten, babası doktorken bile yardım edemiyorsa?<br />
Bir haftayı, evin içinde deli gibi dolaşarak geçirmişti. Kitap okumaya çalışmış, okuduklarının bir sözcüğünü bile anlayamayınca bırakmış, televizyonda izlediği filmlerdeki bütün kahramanlarda arkadaşlarının tepkisiz yüzünü görünce ondan da caymıştı. O güne dek yaşadığı en uzun, işkence gibi bir haftayı sonunda bitirmişti.<br />
Cezası biter bitmez hastaneye koşmuş, ilk geldiği günden hiçbir farkı olmayan arkadaşlarının durumunu görünce ağlayarak dönmüş, sonra da Caner’e uğramıştı.<br />
Kapıyı Caner’in annesi açmış, olaydan bir hafta sonra gelişine şaşırsa da belli etmemeye çalışarak onu içeri çağırmış, Caner’e ulaşmaları konusundaki rehberliği için teşekkür etmişti.<br />
&#8211; Şimdiye kadar gelemedim teyze, kusura bakmayın!<br />
Babam evden çıkmamı yasaklamıştı da…<br />
&#8211; Caner de doğal olarak cezalı, hem de cezayı kendi kendine verdi, diyerek gülümsemeye çalışmıştı kadın.<br />
&#8211; Şimdi nasıl?<br />
&#8211; Daha iyi ama bize epey çektirdi. Aslında, biz onu cezalandırmalıydık ama bacağının kırığıyla kurtuldu. Yine de arkadaşlarımı görmeye götürün, diye başımızın etini yedi. Hâlâ da yiyor ya&#8230;<br />
&#8211; Ben ona anlatırım. Nerede şimdi?<br />
&#8211; Salonda, kanepede… Geç bakalım.<br />
Zeynep içeri girince Caner, kırk yıllık dostunu görmüşçesine sevinmiş, gülümsemişti:<br />
&#8211; İyi ki geldin Zeynep! Hiç gelmeyeceksin sanıyordum.<br />
&#8211; Çok istedim ama cezalıydım, gelemedim Caner. Nasılsın?<br />
&#8211; Tek bacaklı kahraman…<br />
&#8211; Yine de şanslısın. Fuat’la Utku’yu görsen…<br />
&#8211; Çok görmek istedim ama götürmediler. Anlatsana, nasıllar?<br />
&#8211; Görünüşte aynı gibiler ama değiller.<br />
&#8211; Nasıl?<br />
&#8211; Hiç tepki vermedikleri gibi gözlerini bile kırpmıyorlar Caner? Vitrinlerdeki mankenler gibi…<br />
&#8211; Haydi canım sen de! O kadar kötü ha!<br />
&#8211; Evet, ne yazık ki!<br />
&#8211; O mağarada ne olmuş olabilir?<br />
&#8211; Bilsem… Düşüne düşüne çıldıracağım ama en küçük bir ipucu bile yok!<br />
&#8211; Tek bir yolu var ama o da olanaksız!<br />
&#8211; Ne gibi?<br />
&#8211; Mağaraya girmek…<br />
&#8211; Ondan sonra da onlar gibi çıkmak… Sen, çıldırdın mı Caner?<br />
&#8211; Girelim, demedim ki? Bir giren olursa… Ne bileyim, araştırmacılardan, bilim insanlarından falan…<br />
&#8211; Bunu duymak bile istemeyeceklerini biliyorum. Oranın yakınına bile göndermezler bizi. Bir hafta evden çıkamadım zaten. Aldığım en ağır cezaydı.<br />
&#8211; Bir de benim durumuma bak! Doğal olarak ceza…<br />
&#8211; Neyse, ben gitmeliyim. Söz dinlemezsem yine ceza verebilirler.<br />
&#8211; Tamam, yine gel olur mu? Çok canım sıkılıyor. Arkadaşlardan en doğru haberi de sen getirirsin. Baban doktor ya…<br />
&#8211; Tamam, gelmeye çalışırım. Hoşça kal.<br />
Daha önceleri Canerlere hiç konuk olmamış ama yaşadıkları olaydan sonra her gün birkaç saat uğramaya başlamıştı. Tek konuları, arkadaşlarının durumuydu, bir de onları bu duruma sokan mağaradaki bilinmezlik.<br />
Canerlerden döndüğü bir akşam, notu yatağının üstünde bulmuştu. Aklına ilk gelen, İpek’e telefon edip ondaki tüyün durup durmadığını sormak olmuş ama biraz düşününce bunun hiç de akıllıca olmadığına karar vermişti.<br />
Tüy onda duruyorsa büyük bir olasılıkla Anka’yı çağıracak, Anka ile İpek’i de yanında bulacaktı. Oysa sonunun ne olacağını kendisinin bile bilmediği bu korkunç serüvene, özellikle de Utku ile Fuat’ın durumunu aklına getirince, onu ortak edemezdi. Galileo’yu kurtarmak için istemeden ortak etmiş, o zaman bile bundan yeterince pişmanlık duymuşken üstelik… Hem tüyün onda olduğu da kesin değildi ki! Belki ondakini de çalmışlardı.<br />
Son birkaç haftada olanları düşünerek, mağaranın önünde oturup kaldığını ayrımsayınca kendini topladı.<br />
Yitirecek zaman yoktu. Başta ailesi olmak üzere herkesi kızdıracağını biliyordu ama merakını gidermenin dışında, Anka’yı kurtarmanın da Utku ile Fuat’a yardım etmenin de başka yolu yoktu.<br />
Mağaranın girişine yeniden baktığında, alevlerin de korun da yok olduğunu gördü. İçerden, değişik renklerin birleştiği garip bir ışık geliyordu. Keman sesine benzettiği hafif bir müzik duyunca iyice şaşırdı. Sanki, gizli bir güç ortamı sevimlileştirmiş, onu içeri çağırıyordu. Bu çağrıya uymaktan başka seçeneği olmadığını düşünen Zeynep, ürkek adımlarla içeriye yürüdü.<br />
İçindeki korku yüreğini sıkıştırıyor, ona ecel terleri döktürüyor, bacaklarını titretiyordu. Bir yandan çevresini korkulu gözlerle süzüyor, bir yandan da yürüyüşünü sürdürüyordu. Dokunduğu duvarlar, pürüzsüz bir oda duvarını andırıyor; üzerinde oynaşan ışıklar, masalsı bir görünüm sergiliyor ama bu görüntü, korkusunu gidermeye yetmiyordu.<br />
Birden müzik sesi kesilip masalsı görünüm yitiverdi. Kamyon farlarını andıran güçlü bir ışıkla gözleri kamaştı, hiçbir şey göremez oldu. Bir kolunu gözlerinin üstüne kapatırken diğer koluyla duvara dayanmayı sürdürdü. Düşüp kalmak istemiyordu. Tutunduğu duvarın pürüzsüz durumunun değişip derin yarıklardan oluşan kayalığa dönüştüğünü ayrımsamasıyla içindeki korku daha da büyüdü.<br />
Bütün o görüntülerin onu içeri çekmek için bir aldatmaca olduğunu düşünmeye başladı.<br />
“Gelme Zeynep! Lütfen geri dön!”<br />
Fısıltıyla söylense de Anka’nın sesini tanımıştı. Bir süre sonra da çığlığını duydu. Arkasından derin bir sessizlik…<br />
Gözyaşlarını tutamaz olmuştu. Gözlerine kapattığı kolunun üstünden küçük derecikler akıyordu sanki. Hıçkırıklarının arasında seslendi:<br />
&#8211; Ne olur, ona kıymayın! Geldim işte!<br />
Anka’yı dinleyip dönmesi gerektiğini biliyor ama onu o durumda bırakmayı içine sindiremiyordu. Onca serüveni birlikte yaşadığı en yakın dostunu, kim olduğunu bilmediği bu yaratığın ya da yaratıkların eline bırakabilir miydi?<br />
Bir eliyle duvardaki kaya oyuklarına tutuna tutuna, kolunu gözünden çekemeden ilerlemeye başladı. Her adımda düşmekten korktuğu için o kadar yavaş ilerliyordu ki sonunda tanıdık bir ses uyardı onu:<br />
&#8211; Hızlan bakalım, küçük hanım! Peşimizden buraya gelirken pek hevesliydin. Ne oldu şimdi, korkuyor musun?<br />
&#8211; Fuat, sen misin? Hastaneden ne zaman çıktın? Daha bu sabah oradaydın.<br />
Bu kez de Utku’nun gülüşü yankılanmıştı:<br />
&#8211; Bu, bizi hâlâ hastanede sanıyor, hah hah hah!<br />
Zeynep, ne yapacağını, ne düşüneceğini şaşırmıştı. Daha on iki saat bile geçmemişti onları kıpırtısız göreli. Ne çabuk iyileşmiş de buraya gelmişlerdi?<br />
&#8211; Bu yaptığınız şakaysa bırakın arkadaşlar! Hiç de şaka kaldıracak durumda değilim! Anka’yı tutsak edeceğiniz, beni de bununla tehdit edeceğiniz hiç aklıma gelmezdi doğrusu! Hem siz, onu nereden biliyordunuz ki?<br />
&#8211; Boşuna saklamışsın onu bizden, kızım. Bizden kaçar mı?<br />
&#8211; Utku, yeter artık! Şu farı da gözümden çekin de sizi görebileyim. Hem rahatça konuşuruz hem de ne istediğinizi bana anlatırsınız.<br />
Işığın gözünden çekilip karşı duvara yansıtılmasıyla kolunu çekip baktı. Bir an, gördüğü yaratık karşısında dili tutuldu. Onu, geçen yıl dayısının götürdüğü korku tünelinde görmüş, çok korkmuştu. Daha sonra bir araştırma yapınca öğrenmişti, mitolojik kahraman Argos Panoptis,<br />
yani yüz gözlü canavar olduğunu. Onu bir başka mitolojik kahramanın öldürdüğünü, gözlerini de bir tavus kuşunun kuyruğuna koyduğunu da okumuştu. Ondan sonra, ne zaman hayvanat bahçesine gidip bir tavus kuşu görse aklına bu canavar gelmişti.<br />
&#8211; Ben her şeyi görenim, bilmiyor musun küçük hanım?<br />
&#8211; Se… Se… Senin mitolojide kaldığını sanıyordum, Argos.<br />
&#8211; Bak sen, adımı da biliyorsun!<br />
&#8211; E… Ev… Evet.<br />
Zeynep, kekeleyerek konuşuyor, onunsa bir Utku’nun bir Fuat’ın sesiyle konuşmasını dinliyor, ne düşüneceğini bilemiyordu. Arkadaşlarının sesini mi taklit ediyordu, yoksa onların seslerini mi almıştı, anlayamıyordu. Arkadaşlarının tepkisiz yatmasıyla bunun bir ilişkisi olmalıydı ama ne olduğunu düşünecek durumda değildi. Yalnızca korku ve şaşkınlıkla karşısındaki dev yaratığı izliyordu.<br />
Yaratık, birer gözle birer ağzın yerleştiği, kocaman başlardan oluşmuş bir devdi gerçekten de. Bazen, iki ağzıyla birden konuşuyor, Utku ile Fuat’ın sesi birbine karışıyor, bazen de yalnızca, gök gürültüsüne benzer sesler çıkarıyordu. Gözleriyse her biri ateşten bir ok gibi kızıl ışıltılar saçıyordu çevreye.<br />
Zeynep, korkusunu yenmeye çalışarak o konuşurken biraz daha özenle inceledi. Fuat’ın ya da Utku’nun sesiyle konuştuğu ağızların üstündeki ve altındaki gözler farklıydı.<br />
Onlardan kızıl ışıltılar saçılmıyordu çevreye. Kısa bir anlığına, arkadaşlarının gözlerinin onlar olabileceği gibi bir düşünce geldi aklına ama hemen attı bunu kafasından. Arkadaşlarını sabahleyin görmüştü daha. Kıpırtısız olsalar da ikisinin gözleri de yerli yerindeydi, üstelik de hep açık duruyor, kırpmıyorlardı bile.<br />
&#8211; Arkadaşlarıma ne yaptın? Benden ne istiyorsun?<br />
&#8211; Arkadaşlarına ne olduğunu söylemeye şimdilik niyetim yok! Dediklerimi yaparsan belki söylerim.<br />
&#8211; Anka nerede?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112200" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_8.png" alt="" width="607" height="776" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_8.png 607w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_8-235x300.png 235w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_8-155x198.png 155w" sizes="auto, (max-width: 607px) 100vw, 607px" /></p>
<p>&#8211; Burada, işte!<br />
Argos yana çekilince gördü, ayaklarının dibinde baygın yatan, tüyleri yarı yarıya yolunmuş Anka’yı. Kendini tutamayıp bir çığlık atarak ona doğru koştuğu anda, dev yaratığın bir başının hamlesiyle olduğu yerde savrulup düştü.<br />
&#8211; Ona ne yaptın?<br />
&#8211; Henüz yalnızca baygın. Dediklerimi yapmazsanız bir daha ayılmayabilir. Kuşkusuz, seni de arkadaşlarının yanına yollarım.<br />
&#8211; “Dediklerimi yapmazsanız&#8230;” mı? Benimle kim?<br />
&#8211; Seninle Anka…<br />
&#8211; Ne istiyorsun?<br />
&#8211; Beni Olimpos’a götürmenizi&#8230;<br />
&#8211; Anka seni götürüp dönebilirdi. Beni niye çağırdın?<br />
&#8211; İkiniz birden gelmelisiniz ki garip çağınızın insanları peşime düşmesin! Bütün bir ülkeyi peşime takacağından kuşkum yok, özellikle de şimdi arkadaşlarının durumu ortadayken. Hem, biriniz olmadan diğeri beni dinler mi?<br />
&#8211; Asıl, ikimiz birden gelirsek peşine düşerler. Ailem, bütün ülkeyi ayağa kaldırır.<br />
&#8211; Orası beni ilgilendirmez! Arkadaşların için herkesi ayaklandırdınız da sonuç ne oldu? Kımıltısız bedenlerini aldınız yalnızca.<br />
&#8211; O zaman, bütün bir ülkenin peşine takılacağından niye çekiniyorsun?<br />
&#8211; Çekindiğimi kim söyledi? Yalnızca önümde engel istemiyorum. Hem, fazla konuşmasan iyi edersin! İkiniz de bana gereklisiniz, o kadar!<br />
&#8211; Sana nasıl güveneyim? İşin bitince benimle Anka’yı serbest bırakacağını nereden bileyim?<br />
&#8211; Bilemezsin ama başka seçeneğin yok, arkadaşlarının yanına kıpırtısız yatıp Anka’yı da bir daha canlı görmek istemiyorsan kuşkusuz.<br />
&#8211; Sen o kadar irisin ki Anka ikimizi birden nasıl taşısın?<br />
&#8211; Sen kimi kandırıyorsun, küçük hanım? Anka’nın gücünün beni bile aştığını bilmiyor muyum?<br />
&#8211; Olimpos Antalya’da… Birkaç dakika bile sürmez gitmek. Haydi, Anka’nın ayılmasını sağla da gidelim o zaman.<br />
Dev yaratık öyle bir güldü ki gök gürültüsüyle doldu mağaranın içi.<br />
&#8211; Buradaki Olimpos değil, Yunanistan’daki…<br />
&#8211; İyi de orayı ben de bilmiyorum. Daha önce hiç gitmedim.<br />
&#8211; Ben biliyorum, Anka da biliyor, yetmez mi?<br />
&#8211; Tamam, gidelim ama verdiğin sözü unutma! Seni oraya bırakıp döneceğiz. Sen de bizi bıraktığın gibi arkadaşlarımı da eski durumlarına getireceksin.<br />
Argos olur anlamında başlarını sallayınca oluşan fırtınadan, oturduğu yerden mağaranın girişine doğru savruldu.<br />
&#8211; Hey! Çabuk geri gel!<br />
Sürüne sürüne yeniden yaklaştı ona. Yerde yatan Anka’nın bir tüyünü alabilse buradan kaçıp bütün sorunları çözebilirdi ama bu olanaksız görünüyordu.<br />
Dev yaratık, onun aklından geçenleri anlamış gibiydi. Bir nefesle tüyleri üfleyip yok ettikten sonra Anka’yı aldı. Onu, ağızlarının birinden çıkardığı uzunca ipe benzeyen diliyle başlarından birine bağladı. Olanları izleyen Zeynep’in bütün umutları sönüvermişti. Aklına ailesi geldi.<br />
Onun ne durumda olduğunu bilse annesi de babası da çıldırabilirdi. Hele Caner, onun bu deliliği yaptığına dünyada inanmazdı. Kendi bile kendine şaşarken nasıl inansınlardı ki?<br />
Eve dönebilecek miyim acaba sorusu geçti içinden. Sonra, kendini bırakıp arkadaşlarını ve Anka’yı düşündü. Onları kurtarmanın tek yolu buysa denemekten başka şansı kalmamıştı. Buraya da onun için gelmemiş miydi zaten?<br />
Başını yerden kaldırıp dev yaratığa döndü:<br />
&#8211; Anka’yı öyle bağlarsan sana nasıl yardım edebilir ki?<br />
&#8211; Tünelin öbür ucunda bırakıp ayıltacağım, merak etme! Senin bir yolunu bulup kaçmayacağından ya da peşine kalabalıkları takıp bana zarar vermeyeceğinden emin olayım da…</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&#8211; Gelecek kimse yok, benim buraya geldiğimi bilen de. Hem sen, tek başına bile olsan hepsine yetersin! Korkuyor musun yoksa?<br />
Zeynep, onu çok kızdırdığını boğazına dolanıp bir an soluğunu kesen ip gibi dilden anlamış ama geç kalmıştı. Nefes alamıyor, boğuluyordu. İşte benim de sonum geldi diye düşünürken bırakıverdi yaratık.<br />
&#8211; Bu, yalnızca bir uyarıydı küçük hanım, ona göre! Yine Utku’nun sesiyle konuşmuş, onların durumunu anımsatmak istemişti Zeynep’e. Bunu yapmasına bile gerek yoktu aslında. Can korkusu bir yana, Anka’yı onun eline bırakıp kaçmayı düşünemezdi bile Zeynep! Arkadaşlarının<br />
durumuysa zaten acı gerçeklikti.<br />
“Beni tanımadığı nasıl da belli! Ben, Anka’yı da arkadaşlarımın durumunu da düşünmeden kaçacak birine benziyor muyum? Öyle olsam baştan gelmezdim.” diye mırıldanıyor, arada bir Anka’ya göz atarak yaratığın önünde, onun tünel dediği mağaranın derinliklerine doğru ilerliyordu.<br />
Dayısı ve İpek’le korku tüneline gittikleri ve Argos’u orada ilk gördüğü an korkudan dizlerinin bağının çözüldüğü günü anımsadı. İpek’in durumu da ondan farklı değildi. Bir süre, ikisi de çığlıklarla oldukları yere çöküp kalmışlar, dayısının onun yalnızca bir görüntü olduğunu söylemesi bile korkularını giderememişti. Korku tüneline girmeyi kendileri istedikleri halde bir süre dayısına küsmüştü Zeynep, İpek de babasına. Eve dönüp de kendilerini biraz toparlayınca onun hakkında internette araştırma yapmışlardı. Yunan mitolojisinde onun yüz gözlü canavar olduğunu, Panoptis sıfatının her şeyi gören anlamını taşıdığını, uykudayken bile birkaç gözünün açık olduğunu öğrenmişlerdi. Ayrıca, Tanrıça Hera’nın hizmetçisiydi.<br />
Olimpos tanrılarının yanına, bir canavarı öldürmesiyle kabul edilmişti. Daha sonra, bir ineği korumakla görevlendirilmiş,<br />
ineğin Zeus’un sevgililerinden biri olan İo olduğunu bildiği için Zeus’un gönderdiği Hermes tarafından öldürülmüştü.<br />
Sonra da Hera tarafından, hizmetlerinin anısına, yüz gözü, bir tavus kuşunun kuyruğunda korunmuştu.<br />
Çoktan ölmüş mitolojik bir kahramanın görüntüsünden bu kadar korktukları için kendi kendilerine önce kızıp sonra da güldüklerini anımsamıştı. Oysa şimdi gerçeği yanında, korkusu da o zamankinden çok daha fazlaydı.<br />
Üstelik bu kez İpek de yanında yoktu ve durumu hiç de gülünecek türden değildi.<br />
Zeynep’in aklına takılan en önemli ayrıntı ise bunca yıldan sonra bu yaratığın nasıl yeniden canlandığıydı. Aklına, Galileo ve Ortaçağ’da Anka ile yaşadığı serüvenler gelince bunun hiç de şaşırtıcı olmadığını düşündü. Oradayken en büyük yardımcısı Anka idi ama şu anda o da kendisi gibi tutsaktı, hem de baygın durumda. Bu kez, ikisinin de bu serüvenden kurtulabileceğinden kuşkuluydu.<br />
Hemen arkasındaki dev yaratığın yüz gözünden alev benzeri fışkıran ışıklarla, mağaranın içi kızıl ışıltılarla aydınlanıyor, kayalık duvarlarda oluşan gölgelerse korkusunu körüklüyordu.<br />
Ne kadar yürüdüklerini bilmiyor ama ona saatlerce yürümüşler gibi geliyordu. Kafadan bacaklı canlılara, en çok da dev bir ahtapota benzeyen bu yaratığa, onları nereye götürdüğü konusunda sorduğu bütün sorular yanıtsız kalmıştı. Bu mağaranın bir yerinde Olimpos’a giden bir yol olmadığını tahmin ediyordu. Olsaydı, canavar onlara gereksinim duymazdı zaten. Bu korkulu ve zorlu yürüyüş, korkudan azalan enerjisini büsbütün tüketmişti.<br />
&#8211; Daha çok yolumuz var mı? Ben çok yoruldum.<br />
&#8211; Evinden benim olduğum yere kadar tırmanırken yorulmadın da şimdi mi yoruldun, küçük hanım?<br />
Korkusu öfkeye dönüşmüştü Zeynep’in:<br />
&#8211; Evet, şimdi yoruldum. Evden buraya kadar teptiğim yolu da katarsan üstüne, ne kadar yorulduğumu anlarsın belki!<br />
&#8211; Ben her şeyi görür, anlarım da senin için aynı sözleri söyleyemeyeceğim.<br />
&#8211; Bak bunda haklısın, Argos! Yoksa burada ne işim olurdu?<br />
&#8211; İstersen seni de Anka’nın yanına alabilirim. Dönüp onun korkunç görüntüsüne bir kez daha göz atınca midesi ağzına geldi Zeynep’in. Anka’nın durumu, epeyce kötüydü zaten. Bu yapış yapış görünen dev yaratığın başlarından birine oturmaktansa sabaha kadar bile yürüyebilirdi. Korkunçluğunun yanında öyle de mide bulandırıcıydı ki görüntüsü.<br />
&#8211; Yok, yürürüm ben.<br />
&#8211; Hani yorulmuştun?<br />
&#8211; Senin kafalarından birine bir böcek gibi konacak kadar değil!<br />
&#8211; Çizmeyi aşıyorsun, küçük hanım! Seni böcek gibi ezebilirim, biliyorsun.<br />
&#8211; Niye yapmıyorsun öyleyse?<br />
&#8211; Olimpos’a gitmek için size gereksinim duyuyorum da ondan.<br />
&#8211; Bunu da anlamıyorum işte! O kadar güçlü görünüyorsun ki bizim gibi küçücük canlıların yardımına gereksinim duyman çok ilginç doğrusu! Yoksa, gücün şişirme mi?<br />
&#8211; Benim gücümü tartışmak senin harcın değil, kes sesini!<br />
&#8211; Bize gereksinim duymanın nedenini, gerçekten merak ediyor olamaz mıyım?<br />
&#8211; Çağ kapısından yalnızca Anka’nın geçebileceğini bilmiyor olamazsın! Sen olmadan onun beni oraya götürmeyeceğini de…<br />
Zeynep, öfkesini dizginlemek zorunda kaldı. Kendisi neyse de bu dev yaratığın Anka’ya ne yapacağı bilinmezdi gerçekten de. Gücünü öfkesine değil, bir kurtuluş yolu bulmaya harcaması gerektiğini düşünüp sustu. Yürüdükleri zamanı hesaplayamayacak kadar dağınıktı düşünceleri. Bir bu duruma nasıl geldiğini düşünüyor, bu açıdan da kendine kızıyordu; bir arkadaşlarıyla Anka’nın durumunu. Sonunda mağara bitmiş, bir oda genişliğinde,<br />
düz bir kaya parçasının üzerine çıkıvermişlerdi.<br />
Korkuyla aşağıya baktı. Alacakaranlıkta dibi görünmese de korkunç bir uçuruma benziyordu. Uçurumun dibini görmesine dolunayın ışığı bile yetmemişti. Buradan kurtulmanın olanaksızlığını da mağara sandığının dev yaratığın dediği gibi bir tünel olduğunu da böylece anlamış oldu.<br />
Yıldızların ışıldadığı, dolunayın da bütün parıltısını olanca güzelliğiyle sergilediği göğün koyu lacivert sonsuzluğuna bir an bakıp kaldı. Başka zaman olsa izlemeye doyamayacağı bu görüntü, şimdi acı veriyordu. Kim bilir, bir daha bu güzelliği görebilecek miydi?<br />
&#8211; Evet, işte şimdi Anka’yı uyandırmanın zamanı!<br />
Zeynep, korkulu gözlerle canavara baktı. Onun ateş rengi gözleri, gecenin güzelliğini alevden oklarla parçalıyordu sanki. Yüz ağızdan çıkan soluk, küçük bir fırtına yaratıyordu. Bu fırtınada savrulup gitmemek için olduğu yere çöküp kayanın çıkıntılarına sıkıca tutundu.<br />
Zeynep, yaşlı gözlerle canavarı izliyordu. Canavar, konuşmasını kesip Anka’yı kafasından indirerek kayanın üzerine bıraktı. Tüyleri yolunmuş bir tavuğa benzetmişti Anka’yı. Oysa bir tek tüy bulup gizleyebilse kurtulma umutları olurdu belki. Bu durumu o da biliyor olmalıydı ki bütün tüylerini yolmuştu. Bunu ne zaman yaptığını da anlamış değildi Zeynep. Onu baygın halde başlarından birine oturturken tüylerinin bir bölümü yerindeydi en azından. Zeynep’i önüne katıp izlerken yapmış olmalıydı. Geriye dönebilse bütün o tüyleri mağarada bulabileceğini ve onlarla Anka’yı yeniden canlandırabileceğini düşünüyordu. Ne var ki canavar, çıkış kapısını dev cüssesiyle kapatıvermişti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112201" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_9.png" alt="" width="538" height="609" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_9.png 538w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_9-265x300.png 265w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_9-175x198.png 175w" sizes="auto, (max-width: 538px) 100vw, 538px" /></p>
<p>Ağzından aleve benzer bir ıslık çıkarmış, üzerinde kalan ince tüylerini de ütüvermiş, bu arada Anka’yı da uyandırmıştı.<br />
&#8211; Haydi bakalım, yola çıkma zamanı!<br />
Anka, şaşkınlıkla çevresine baktı. Zeynep’i görür görmez yanına gelmeye yeltenince canavarın bir hamlesiyle engellendi.<br />
&#8211; Zeynep, ne arıyorsun burada?<br />
Onun yaralı sesini daha önceden bilen Zeynep, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.<br />
&#8211; Kesin zırlamayı da hazırlanın bakalım! Olimpos’a gideceğiz.<br />
&#8211; Önce Anka’nın tüylerini geri ver!<br />
&#8211; Vereceğim ama şimdi değil! Olimpos’a yaklaştığımızda…<br />
&#8211; Tüyleri olmadan uçamaz ki!<br />
&#8211; Kim demiş onu? Sen, beni kandıracağını mı sanıyorsun?<br />
Anka, her koşulda ve her ortamda uçabilir.<br />
&#8211; Zeynep’i bırak! Olimpos’a gitmek için ona gereksinimin yok ki!<br />
&#8211; O da benim bileceğim iş! Gerekli diyorsam gereklidir! Size soracak değilim ya!<br />
&#8211; Bize daha fazla zarar vermeyeceğini nereden bilelim?<br />
&#8211; Bunu daha önce de sordun, küçük hanım. Bilemezsin, bilemeyeceksin de… Bana güvenmekten başka seçeneğin yok.<br />
&#8211; Sana neden güveneyim? Yaptıkların ortadayken hem de…<br />
&#8211; İsterseniz ikinizi de şu uçurumdan aşağıya atıvereyim. Parçalarınızı bulan bile olmaz!<br />
&#8211; At, dedi Anka. Seni taşımaktansa oradan düşüp parçalanalım. Değil mi Zeynep?<br />
Bunu derken Zeynep’e belli belirsiz göz kırpmış, Zeynep de onun bir planı olduğunu anlamıştı.<br />
&#8211; Evet, haydi at!<br />
&#8211; Kendinizi çok akıllı sanıyorsunuz, değil mi? Oradan düşerken kızı da sırtına aldığın gibi buradan uzaklaşacağını bilmiyorum da sanki!<br />
&#8211; Madem her şeyi biliyorsun da Olimpos’un yolunu niye bilmiyorsun?<br />
&#8211; İşte o, bana göre çok uzak ve kapılar nedeniyle algılarımın dışında. Yüzyıllardır uyuduğumu unutuyorsunuz.<br />
Bu yüzden de size gereksinim duyuyorum ya!<br />
&#8211; Ya sana yardım etmezsek…<br />
&#8211; Arkadaşlarının bir daha iyileşememesi bir yana sen de onların yanını boylarsın. Üstelik şu kuş arkadaşın da sonsuza dek tutsağım olarak kalır, hem de böyle yolunmuş tavuk gibi.<br />
Anka’nın karşı çıkışına karşın ona boyun eğmek zorunda kaldı Zeynep. Zaten bu yola, hepsini kurtarmak için girmemiş miydi?<br />
Anka’yı bedeninin tam ortasındaki başlardan birine, Zeynep’i de diğerine diliyle bağlayan canavar, uçuş için hazırdı. Zeynep ise beline dolanan bu yapış yapış dil ve çevresini saran onlarca başın yarattığı mide bulantısını gidermeye çalışıyordu. Aklı da yine Anka’daydı. Küçücük bedeni, yine büyüyüp bu dev canavarı taşıyabilecek miydi acaba?</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Zeynep’in şaşkın bakışları arasında Anka büyüdü, büyüdü…<br />
Yaratıktan daha büyük bir deve dönüştü. Yalnız eski güzelliği yoktu. Tüysüz Anka, Zeynep’e öyle garip geliyordu ki!<br />
Yaşasın da nasıl görünürse görünsün diye düşündü. İnanılmaz ve garip bir olayın içinde dev bir canavarın diliyle sarılmış olarak dev gibi Anka ile gecenin bilinmezliğine doğru uçuyordu. Başının üstünde, yıldızlar ve dolunayla ışıldayan gökyüzü; aşağıda, gece yarısını çoktan geçtiği için çoğunlukla uykuya çekilmiş bir yeryüzü… Başını kaldırıp da sağ yanında kalan Kutup Yıldızı’nın ışıltısını görünce kuzeybatıya doğru yol aldıklarını anladı.<br />
Kendisini bir korku filmin kahramanı gibi duyumsadığı anlarda biraz rahatlıyor, hemen sonra, bunun film değil korkunç bir gerçeklik olduğunu düşünüp kederleniyordu.<br />
Bu olayı sağ salim atlatabileceğinden de arkadaşlarını kurtarabileceğinden de kuşkuluydu. Kendi kendine kızmayı sürdürüyordu bir yandan da. Bir an, ne vardı sanki, beni oyunlarına bile almak istemeyen arkadaşları izleyecek diye düşünüyor, hemen sonra, onları izlemeseydi kurtarma şansı da olmayacağı aklına geliyor, kendini bağışlıyordu. Bunu başarıp başarmayacağını bilemiyordu ama en azından şimdi bir umudu vardı.<br />
“Umut tükenirse önce ekmek tükenir, sonra yaşam.” diyen babasının sözleri aklına gelince içinde bulunduğu durumu unutup gülümsedi. Öyle de acıkmıştı ki umudum karnımı doyurmaya da yetseydi keşke diye düşünmeden edemedi. Kendisini saran ıslak dile göz atınca midesinden yükselen bulantı, açlığını unutturuverdi. Yalnız dil mi, onlarca kafa, yüz, göz, ağız, kafadan çıkan bacak… Hepsi, ıslak bir öğürtüydü zaten.<br />
Birden alçalmaya başladılar. Düşüncelere dalmış, ne kadar yol aldıklarını ayrımsayamaz olmuştu. Torosların karlı tepelerine benzeyen bir dağın üstüne kondular.<br />
Anka, anında küçülmüş, dev yaratık ikisini birden bırakıvermiş ama aralarından çekilmemişti.<br />
&#8211; Burası Olimpos mu?<br />
&#8211; Evet, geldik işte benim vatanıma!<br />
&#8211; O zaman, sözünü yerine getir, bizi bırak!<br />
&#8211; Acele etmeyin bakalım. Şenliği görmeden buradan gidemezsiniz!<br />
&#8211; Ne şenliği? Biz şenlik falan istemiyoruz! Yalnızca ülkemize, evimize dönmek istiyoruz!<br />
&#8211; Olmaz, dedim!<br />
&#8211; Sözünü tutmuyorsun, diye bağırdı Zeynep.<br />
&#8211; Uzun yoldan geldik. Biraz dinlenelim önce.<br />
&#8211; Sabah olmadan evde olmalıyım. Hem, arkadaşlarımı eski durumlarına getireceğine de söz vermiştin!<br />
&#8211; Kes sesini! Şimdi bunların sırası değil! İo bir gelsin hele…<br />
&#8211; İo da kim?<br />
&#8211; İo da gelecek, Hera da, hatta Zeus da. Benim yalnız size değil, Zeus’a da sözüm vardı. Biraz sonra hepsini anlayacaksınız.<br />
&#8211; İnanamıyorum! Dediklerinin hepsi, mitolojik dönemintanrı ya da tanrıçası. Şimdi, o çağa mı döndük gerçekten?<br />
&#8211; Tünele gelen arkadaşlarınız, çağ kapısını açıverdi. Kızacaksan bana değil, onlara kız! Hem ben, onlara teşekkür borçluyum. Yüzyıllarca süren uykumdan uyandırdılar beni. Yalnız beni değil, üstelik tüm çağımın yaratıklarını da&#8230; Şimdi, görülmemiş bir hesabım var. Önce o hesabı göreyim, sonra sizi bırakırım. O sırada, bir inek böğürtüsü duydu Zeynep. Dağın başında, karlar içinde, ineğin ne işi olduğunu düşünüyordu ki yaptığı araştırmaları anımsadı. Zeus’un sevgililerinden biri, inek kılığındaki İo idi.<br />
Bir yandan olayların şaşkınlığı, bir yandan içinde gittikçe büyüyen korku, bir yandan da kar yığınlarının ortasında kalması içini titretmiş, dişleri birbirine vurmaya başlamıştı.<br />
Çok geçmeden gök gürültüsüne benzer bir sesle Zeus indi oldukları yere. Dev gibi bir insandı. Yarıçıplak, güçlü kuvvetli… Üstelik de görünmez kanatları varmış gibiydi. Onu da resimlerinden, heykellerinden tanımıştı Zeynep.<br />
&#8211; Yine mi sen Argos Panoptis! Dersini aldın, sanıyordum, diye kükredi Zeus.<br />
&#8211; Seninle bitmemiş bir hesabımız vardı, Zeus. İo’nun senin sevgilin olduğunu ve inek kılığına sokup herkesten gizlediğini bildiğimi saklamıyorum. Burada, sırrrını kimseye demeden rahatça yaşamak, eski gözetmenliğimi sürdürmek istiyorum. Bunun karşılığında, size iki armağan getirdim: Anka ve bir insan. Anka ile dilediğin yere gidebilir, insanı da dilediğine kurban edebilirsin.<br />
&#8211; Benimle pazarlık mı ediyorsun Argos Panoptis? Bu hakkı sana kim verdi?<br />
&#8211; Sırrını kimsenin, özellikle de Hera’nın duymasını istemediğini biliyorum. Sonra, bu armağanlar… Bunlara da hayır, diyemezsin. Biliyorsun, kapıların anahtarı artık bu kuşta.<br />
&#8211; Bütün istediğin bu kadar değil, yanılıyor muyum?<br />
&#8211; Hayır, yanılmıyorsun. Hera’yı da yanımda istiyorum. Efendim olarak değil, arkadaşım olarak…<br />
&#8211; Oho! Hera benim eşim. Ben kabul etsem bile bakalım Hera bunu isteyecek mi?<br />
&#8211; O da senin gücüne bağlı. Çok hizmetini gördüm hem, o da bana borçlu zaten.<br />
&#8211; Bekle, diyen Zeus, görünmez kanatlarını çırpıp göğe doğru çekildi. Zeynep ise hem öfkeden, hem de korkudan çıldıracak durumdaydı.<br />
&#8211; Beni kurban vermek ha! Bu muydu senin sözün! Sen düzenbazın birisin!<br />
Canavarın kafasındaki bacaklardan birinin yüzüne çarpmasıyla olduğu yere yığılıp kendinden geçti. Bembeyaz kar yığınlarının arasına düşse de belleği kara bulutların, ateş fırtınalarının içinde yüzüyordu.<br />
Zeynep’in durumunu görüp yerinden fırlamaya çalışan Anka da aynı sona uğramış, canavarın öbür yanına da o serilmişti.<br />
&#8211; Zeynep ateşler içinde yanıyor? Hastaneye götürsek mi?<br />
Annesinin sesini, babasının “Sirkeli bezle ovup soğuk duş aldıralım. Sabaha geçmezse götürürüz.” sözlerini bir düşteymişçesine algılıyordu.<br />
Zeynep’in kulağına, bir yerlerden lir sesi geliyor ama gözlerini açamıyordu. Gittikçe soğuyan bedenini kollarıyla sarıp tortop olmuştu. Karın üstünde bir leke gibi durduğunu ayrımsayacak durumda bile değildi. Ayılan Anka, onun durumunu görüyor ama harekete geçmek için uygun zamanı beklediğinden ayıldığını belli etmiyordu. Sonunda, gözlerini açtı Zeynep.<br />
&#8211; Bizi çok korkuttun kızım? Neyse ki ateşin düştü! İyi misin şimdi?<br />
Zeynep, Olimpos’tan buraya nasıl savrulduğunu anlayamamanın şaşkınlığıyla kekeledi:<br />
&#8211; İ… İyiyim baba. Ne oldu?<br />
&#8211; Dün güneş çarptığını söylerken haklıymışım. Neyse ki geçti! Bugün, sokağa çıkmak yok. Evde yatıp dinleneceksin, tamam mı?<br />
&#8211; Tamam baba.<br />
&#8211; Sen işine git babası. Ben, kızımızla ilgilenirim.<br />
&#8211; Anne, uykum var. Biraz daha yatabilir miyim?<br />
&#8211; Bir dakika bekle, hemen geliyorum!<br />
Babasıyla çıkan annesinin arkasından baktı. Çok geçmeden annesi, elinde bir bardak sütle dönmüştü.<br />
&#8211; Bunu içip uyuyabilirsin.<br />
Zeynep, bardağı kafasına dikip bitirinceye kadar soluksuz içti. Hem açlığına hem de susuzluğuna iyi gelecekti süt.<br />
&#8211; Sağ ol anne.<br />
&#8211; İyi uykular kızım. Uyanınca seslen, olur mu?<br />
&#8211; Olur anne.<br />
Annesi çıkar çıkmaz ortam dalgalanmış, kendisini yine Olimpos’ta bulmuştu.<br />
Kımıldamadan çevresini gözlemeye çalışırken bir an Anka ile göz göze geldi. Ona göz kırpan Anka’ya aynı şekilde yanıt verirken Anka’nın bir planı olduğunu düşünmeye başladı. Bir yandan titremesine engel olmaya çalışıyordu, bir yandan da duyduğu lir sesinin gerçek olup olmadığını anlamaya. Canavara göz atınca onun gözlerinin çoğunun yavaş yavaş kapanmaya başladığını görüp içi yeniden umutla doldu. O uyursa Anka ile buradan gidebilirlerdi. Çok geçmeden çevreleri kalabalıklaşmaya başladı.<br />
Zeus, yanına Hera’yı da alıp gelmişti. Ala inek İo ise yakınlarda olmalıydı.<br />
&#8211; Uyan bakalım Argos Panoptis! İsteklerin tarafımdan onaylanmıştır. Hera senin arkadaşındır, Anka ile kız da benim!<br />
Hepsi değilse de en az elli gözü açıktı canavarın. Gök gürültüsünü andıran bir gülüş, çevrede kar fırtınası yaratan sözlere eşlik ediyordu:<br />
&#8211; Kabul edeceğini biliyordum, Tanrı Zeus. Nasılsa senin eşin de arkadaşın da çok, dedikten sonra Hera’ya döndü:<br />
&#8211; Hoş geldin, Efendi Hera! Zeus sana söyledi mi buraya hangi sıfatla geldiğini?<br />
&#8211; Bunları sonra konuşalım Argos, şimdi yorgunum.<br />
&#8211; Sen niye yorgunsun anlamadım ama tamam Hera. Zamanımız çok nasılsa. Haydi sen dinlen! Ben de yorgun ve uykusuzum. Uzun yollardan, uzun yıllardan aşıp da geldim, hem de senin için.<br />
Hera, kar yığınları arasında uzun eteklerini sürüyerek gözden yitti. Anka, Zeus’un bir kolunda, Zeynep diğer kolunda, yeniden gökyüzüne doğru yükseliyorlardı. Aşağıya bakan Zeynep, açık olan gözlerinden ateş saçan canavarın Hera’nın peşinden gittiğini gördü. Sonra iyice yükseldiler.<br />
Çok geçmeden de bulutların arasında, su damlacıklarından yapılmışa benzeyen, ışıltılı bir sarayın güzelliği aldı gözlerini. Sarayı birkaç dakika gördü yalnızca. Sonra, demir bir kapının sürgü sesini duyduğu, karanlık bir bodrumda buldu kendini.<br />
&#8211; Anka, Anka, burada mısın?<br />
Yoktu. Onu, başka bir yere kapatmış olmalıydılar. Anka, bir yolunu bulup çıkabilirse kendisini buradan kurtarabilirdi.<br />
Buna benzer durumları daha önce de yaşamıştı, biliyordu ama Anka kurtulabilirse… Eğer onu boynundan bağladılarsa kurtulması güçtü. Çünkü Anka’nın boynu, en zayıf yeriydi. Neyse ki bunu kendisinden başka bilen yoktu.<br />
Zeynep, elleriyle çevresini yokladı. Ellerine ne toprak ne de su bulaşmıştı. Sanki, zifiri karanlık bir bulut kümesinin içinde, asılı bir salıncakta duruyormuş gibiydi. Bağlı değildi. Kalkıp yürümeye çalıştı, yürüyordu ama yerde değil, bulutların üstünde gibiydi. Ne yana yürürse yürüsün,<br />
sonsuz bir boşluktaydı sanki! Sürgü sesini duyduğu kapıyı aradıysa da bulamadı. Uzun süre yürüyüp de dokunabileceği bir nesne bulamayınca olduğu yere çöktü. Bir kapı ya da duvar bulabilse bir çıkış da bulabilirdi belki ama yoktu işte! Olduğu yerde sesiz sessiz ağlamaya başladı.<br />
Nasıl da kanmıştı canavarın sözüne! Şimdi kendisini, kim bilir kime kurban edeceklerdi? Okuduğu kitaplar, ilkel topluluklarda insanların kurban edildiği sunak öyküleri aklına geliyor, korkusu büyüdükçe büyüyordu.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Bir yandan hıçkırıyor, bir yandan da kendi kendine söyleniyordu:<br />
&#8211; Ne aptalım! Arkadaşlarıma yardım edeceğim derken kendim kapana kısıldım. Üstelik Anka’yı olduğundan daha da güç durumda bırakarak… Kendine yardım edemeyen, kime yardım edebilir ki? Bağışla beni Anka, ne olur! Ben olmasam sen kurtulmanın bir yolunu bulurdun belki ama şimdi… Oooof of! Sabah olduğunda ne olacak? Belki de çoktan olmuştur bile orada. Annemle babam beni bulamayınca kim bilir nasıl üzülüp öfkelenecek? Bu kez, bir haftalık cezayla bile kurtulamam. Gerçi, dönme şansımın bile olmadığı bir durumda, ceza düşünmenin sırası değil ama… Dönebilsem de istedikleri cezayı verseler keşke! Ya, arkadaşlarımın durumu ne olacak? Öylece kıpırtısız, bitkisel hayatta gibi mi yaşayacaklar? Bir süre daha böyle söylendikten sonra olduğu yere uzanıvermişti.<br />
Çok yorgundu. Evden bakkala gitmeye üşendiği anlar bile o kadar çokken birdenbire ülke değiştirmişti. Korkunun yorgunluğuysa hiçbiriyle boy ölçüşemeyecek kadar çoktu. Bulunduğu yer ne soğuk ne sıcaktı. Kar yığınları arasındaki üşümesi de geçmişti. Çok geçmeden yorgunluğuna<br />
yenilip uyudu kaldı. Düşünde, buluttan bir ata binmiş, mağaraya doğru yolculuk yapıyordu. Mağaraya varır varmaz içeri girmiş, canavarın yolup attığı Anka’nın tüylerini teker teker toplamıştı. Tam tüyleri okşayıp Anka’yı çağırmaya hazırlanıyordu ki tüylerin alev alıp her yanını yakmasıyla çığlık<br />
çığlığa bağırmaya başladı. Kendi çığlığıyla uyandığında uyuyalı bir saat bile olmamıştı.<br />
&#8211; Anka, Anka, neredeysen duy beni, ne olur!<br />
Ses yoktu yine. Anka’nın başına kötü bir olay geldiğini düşünüp yüksek sesle ağlamaya başladı.<br />
&#8211; Zeynep, Zeynep kızım, uyan yavrum!<br />
Annesinin sesini duyup güçlükle gözlerini açtığında yanaklarındaki ıslaklığı duyumsayıp elleriyle kuruladı:<br />
&#8211; Anne, neredeyim?<br />
&#8211; Evimizdesin yavrum, yatağında. Kötü bir düş görmüş olmalısın!<br />
&#8211; Arkadaşlarım nasıl?<br />
&#8211; Sanırım, onlarla ilgiliydi gördüğün düş. Üzgünüm ama durumlarının aynı olduğunu söylüyor baban.<br />
&#8211; Babam nerede?<br />
&#8211; Hastaneye gitti kızım, nerede olacak ki!<br />
&#8211; Sen niye gitmedin?<br />
&#8211; Çok garipsin Zeynep! Yıllık izindeyim ya!<br />
&#8211; Unutmuşum anne, evde olman güzel, diyecektim de…<br />
&#8211; Bence de… Ama tatilin de bir sonu var kızım. Birkaç güne kadar yeniden işe başlayacağım zaten.<br />
&#8211; Anne çok susadım.<br />
&#8211; Kalkıp su içmeye gidemeyecek kadar korktuğun anlaşılıyor. Dur, ben getireyim. Öğleyin aşırı yemek ve üstüne de uyku olursa olacağı budur!<br />
Annesinin getirdiği suyu yudumlarken uzun süredir susuz kalmışçasına içinin yandığını ayrımsadı.<br />
&#8211; Anne, seni seviyorum.<br />
Annesi ona sarılıverdi:<br />
&#8211; Koca bebeğim benim, ben de seni seviyorum, ara sıra beni üzsen de!<br />
Annesini öyle özlemişti ki ona sıkı sıkı sarılıp duştan yeni çıktığını duyumsatan çiçek kokusunu derin derin içine çekmeden duramadı.<br />
&#8211; Anne, biraz daha uyuyabilir miyim? Çok yorgunum niyeyse…<br />
&#8211; Tamam, uyu bakalım. Bu yorgunluk, gündüz yattığından olabilir, belki de mevsim geçişindendir ama neyse…<br />
Henüz okul açılmadığına göre tatilin keyfini çıkar bakalım! Annesi çıkmış, Zeynep de yeniden yatağına uzandığında ortam dalgalanmış, kendini yine o bodrumda ağlarken bulmuştu.<br />
Duyduğu bir sürgü sesiyle, birden ağıdını kesmiş, sonra da kolundan tutulup kaldırılmıştı:<br />
&#8211; Kimsiniz? Benden ne istiyorsunuz?<br />
Yanıt yoktu. Yalnızca kolundan çekilip bir başka yere götürüldüğünü anlıyor ama çevresinde ne bir varlık görüyor ne de ses duyuyordu. Biraz yürüyüp birkaç basamak merdiven çıktıktan sonra gökkuşağının bütün renklerinin harman edildiği, çok parlak bir ışıkla gözleri kamaştı.<br />
Gözlerini kapatıp ışığa alışmayı bekledi bir süre. Gözlerini açtığında, gördükleri karşısında ne düşüneceğini bilemedi.<br />
Donup kalmıştı sanki!<br />
Kocaman bir salondaydı. Salonda duvar yerine, denizler gibi dalgalanıp duran saydam ışıltılı yüzeyler vardı.<br />
Yüzeylerin üzeri, çiy tanelerine benzeyen damlalar, damlaların içi, donmuş gibi duran küçük, garip yaratıklarla doluydu. En garibi de salonun bu canlılardan yayılan ışıkla aydınlatılmasıydı.<br />
Damlalardan gözünü alamıyordu Zeynep. Geceyi çağrıştıran bir ışık kaynağına bakışlarını odakladığında bir çığlık attı çünkü o damlacığın içindeki, tüysüz Anka’dan başkası değildi.<br />
&#8211; Bunu yapamazsınız! Onu o damlanın içine tutsak edemezsiniz! O, sıradan bir kuş değil!<br />
&#8211; Sakin ol küçük kız! Hep tutsak kalmayacak. Yalnızca arınıncaya kadar&#8230;<br />
Dere çağıltısına benzeyen, tatlı bir sesti duyduğu. Sesin kimden geldiğini anlamak için başını o tarafa çevirdi.<br />
Gördüğü; salonun karşı duvarında, sarı ışığıyla göz dolduran, kral tahtına benzeyen altın koltuğun üstünde oturan bir kadındı. Kadın o kadar güzeldi ki sesinin dere çağıltısına ya da tatlı bir melodiye benzemesine şaşırmadı Zeynep. Sarı saçları çağlayanlar gibi omuzlarına dökülmüş, yüzü, küçükken oynadığı bebekler gibi arı duru, gözlerinin rengi, deniz ya da gökyüzüyle yarışırcasına derin bir mavi; ince, uzun bedenini saran ve yere kadar uzanan<br />
mavi ipek elbise de yine denizlerin dalgası gibiydi.<br />
&#8211; Şe… şey… Siz kimsiniz?<br />
&#8211; Ben Afrodit’im!<br />
&#8211; Mitolojideki Güzellik Tanrıçası…<br />
&#8211; Demek kim olduğumu biliyorsun. Bunu bildiğine göre, aynı zamanda Tanrı Zeus’un kızı olduğumu da biliyorsundur.<br />
&#8211; Bir kitapta okumuştum.<br />
&#8211; Buna sevindim, kendimi sana tanıtmak zorunda kalmayışıma yani. Burada rahat edeceksin. Yalnız senin de önce arınmak gerekecek.<br />
&#8211; Neden arınma? Anka gibi beni de mi bir su damlasına hapsedeceksiniz?<br />
&#8211; Geçici bir süre için… Buna pek hapis denemez zaten.<br />
&#8211; Güzelliğinize bakıp ben de sizi iyi biri sanmıştım. Görünüşe aldanmamak gerek, diyenler yanılmamış demek ki!<br />
&#8211; Bugüne dek kimseye kötülük yapmadım, merak ettiğin buysa. Yalnızca, kötülerin saldırısına uğrayanların içlerindeki kalıntıyı temizleyip sonra özgür bırakıyorum. Çevrende gördüklerin, yanımda kalmak isteyenlerdir yalnızca.<br />
&#8211; Ama… Ama… Çevremde kimseyi göremiyorum ben. Gördüklerim, yalnızca tutsak canlılar.<br />
&#8211; Arındığında sana da görüneceklerdir. Üzerine epeyce kötülük sinmiş de ondan göremiyorsun.<br />
&#8211; Kötülük mü? Ben, kötü bir canavardan Anka ile arkadaşlarımı kurtarmak için buraya kadar gelmek zorunda kaldım. Kime kötülük edeceğim ki?<br />
&#8211; Arınmazsan bir süre sonra kendini bile tanıyamazsın!<br />
Argos’un Korku Tüneli’nden geçip kafalarından birine binerek gelmişsin. Onun üzerine sinen kötü kokusunu, buradan bile alıyorum.<br />
&#8211; O damlanın içinde yaşamıyor gibi Anka! Ben de öyle olacağıma göre…<br />
&#8211; Yok, yaşıyor üstelik hem arınıp hem de gücünü topluyor. Çıktığında onu eski durumuyla göreceksin.<br />
&#8211; Eskisi gibi, öyle mi? Rengarenk tüyleri içinde hem de…<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Buna bir inanabilsem!<br />
&#8211; İnanmanın da ötesinde, yakında doğru söylediğimi anlayacaksın.<br />
&#8211; Peki öyleyse neden bodruma kilitlemiştiniz beni?<br />
&#8211; Arınmanın ilk adımıydı orası. Üzerindeki kötülüğün bir bölümünü karanlık emdi ama henüz tamamlanmadı. Şimdi sıra, ışığın arıtmasında.<br />
&#8211; Tutsak değilsek bizi buraya kim getirdi?<br />
&#8211; Siz, bana babam Zeus’un armağanısınız, diğerleri gibi, derken eliyle damlacıkların içindekileri gösteriyordu.<br />
&#8211; Ülkemize dönebilecek miyiz?<br />
&#8211; Tehlike geçtiğinde, dilerseniz…<br />
&#8211; O zamana kadar annemle babam çıldırır meraktan!<br />
&#8211; Bunun için yapabileceğim bir yardım yok şimdilik.<br />
Konuşmayı da burada kesmek zorundayım çünkü kokun yayılıyor. Önce arın, kalan konuşmamızı sonra tamamlarız.<br />
Zeynep’in karşı çıkmasına fırsat kalmadan başının üzerine inen iri bir su damlası, çevresini sarıverdi. Sonra da diğerleri gibi, salonun dalgalanan yüzeyinde bir ışık kaynağına dönüştü.<br />
Damlacığın duvarlarını yoklamaya çalışsa da kımıldayamıyordu bile. Sanki görünmez bir el, su damlasını bağ olarak kullanıp bütün bedenini hareketsiz kılmıştı. Görüyor, düşünüyor, soluk alıyor ama konuşamıyordu. Çevresindeki olayları gözlemekten başka yapabileceği bir eylem yoktu. O da öyle yapmaya koyuldu. Işık kaynaklarının hepsi de farklı renklerde ışık yayıyor, böylece salon, gökkuşağının tüm renkleriyle sarmalanıyordu.<br />
Biraz daha özenle bakınca onların koyudan açığa doğru sıralandığını gördü. Hemen yanındaki damlanın içindeki Anka’nın lacivert, onun yanındaki papağan ben zeri kuşun mavi, ondan sonraki bülbülün yeşil, kanaryanın sarı, portakala benzeyen garip bir canlının turuncu, kaplumbağaya benzeyen başka bir canlının kırmızı ışık yaydığını gördü şaşkınlıkla. Kendi damlasının hemen önüne yansıyan ışıksa neredeyse siyahtı. Bunların bir anlamı olmalıydı ama henüz çözemiyordu. Derken gerginliği yavaş yavaş geçmeye, üzerine bir uyuşukluk çökmeye başladı.<br />
Çok geçmeden de gözleri açık olarak uykuya daldı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112202" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_10.png" alt="" width="624" height="811" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_10.png 624w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_10-231x300.png 231w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_10-152x198.png 152w" sizes="auto, (max-width: 624px) 100vw, 624px" /></p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>Kulağına gelen lir sesiyle uyandığında, önce nerede olduğunu anlayamadı. Esnemek isteyip de çene kaslarını bile oynatamayınca anımsadı nerede olduğunu. Yalnızca, gözlerini oynatabiliyordu, o da yuvalarının içinde. Bu kısıtlı hareketle çevresini gözlemeyi sürdürdü.<br />
Anka’dan yansıyan ışık demeti lacivertten maviye dönse de sıra bozulmamış, onun yanındakiler de değişen renkleriyle salonu ışığa boğmayı sürdürür olmuşlardı. Kendi önündeki ışık demetine bakınca onun da değiştiğini, uyumadan önce Anka’da izlediği gibi laciverte dönüştüğünü gördü. Hemen yanına da yeni damlacıklar yerleşmişti. Güvercine benzeyen bir kuşun damlasından mor ışık yansıyor, onun yanındaki damlacıklardan da diğer<br />
renkleri yutmaya hazır, gecenin karasından da koyu olan ve insanın içine ürpertiler salan, simsiyah birer ışık demeti.<br />
Özenli bakınca, o damlacıkların içinde gördükleri, kanını dondurdu neredeyse! Çünkü her birinde yalnızca birer insan gözü vardı. Bir an kendi gözlerini de ayrı ayrı damlalarda düşündü. Bu, öylesine yakıcı ve korkutucu bir düşünceydi ki hemen uzaklaştırmaya çalıştı aklından.<br />
İnsanların kendileri değil de yalnızca gözlerinin orada olmasının korkutuculuğu, yine de unutulacak gibi değildi.<br />
Haykıra haykıra ağlamak, oradakilerin hepsine, güzelliğine hayran olduğu Afrodit’e bile, katil olduğunu bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Kapana kısılmak deyimin gerçek anlamını hiç bu kadar yakından kavramamıştı.<br />
Afrodit, elinde lir olan biriyle gülüp söyleşiyor, Zeynep ve diğerlerinin çektiği sıkıntıları umursamaz görünüyordu.<br />
Adının Hermes olduğunu ve onun da başka bir tanrı olduğunu anımsadığı adam, liriyle çok hüzünlü bir ezgiye başladı. Güzel Afrodit’in gözlerinde, içinde bulunduğu hapishane benzeri damlaların ışıldadığını görmek, Zeynep’i birazcık rahatlatmıştı. Demek ki duyguları vardı kadının. Bir müzikle bu kadar duygusallaşabilen bir insan kolay kolay cana kıyamaz diye düşünse de o gözler aklından çıkmıyordu bir türlü.<br />
Gözler, Zeynep’e tanıdık geliyor ama belleğini zorlasa da nereden tanıdığını bir türlü çıkaramıyordu. Düşünürken düşünürken buldu sonunda.<br />
Olamaz diye düşündü, olamaz. Arkadaşlarımın gözlerini gördüm ben. İkisininkiler de yerli yerindeydi. Devinimsizdi, tamam; boş boş baktıklarını da unutmadım ama gözleri yerindeydi; adım gibi eminim bundan!<br />
Delirmek üzereydi. Daha önce de çok korkunç olaylar yaşamıştı, hâlâ da korkunç bir tutsaklığı yaşıyordu ama durmadan Zeynep’e bakıp gülümser gibi duran o gözler, daha da korkuncunu yaşayacağını imler gibiydi. Bu işkence ne zaman bitecek? Anne, baba neredesiniz?<br />
Beni aradığınızı biliyorum ama ne olur bulun! Bu işkenceden kurtarın beni diyen bir yakarışla sürdürdü düşüncelerini. Bu kez, en ağır cezaya bile bana mısın, demeyecekti, yeter ki ülkesine, evine dönebilsin! Kurtulursa ilk işi, hastaneye gidip arkadaşlarının gözlerine bakmak olacaktı. Eğer yerindelerse hareketsiz olmalarına bile razı olacaktı. Sonra da bütün bunları yalnızca bir düş, bir karabasan olarak anımsamak hatta hiç anımsamamak istiyordu.<br />
Gözkapaklarını bari oynatabilse o gözleri orada, kendi gözlerine çivilenmiş olarak görüp durmasa o bile yetecekti ama yok. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek de bu olsa gerek diye düşündü umarsızlıkla. Tutsaklığı kabullenip yalnızca göz kapaklarının özgürlüğüyle yetinmek…<br />
Bu, dayanılmaz bir işkenceydi ve gittikçe de daha dayanılmaz oluyordu. Birkaç kez daha uyuyup uyanındığında gördü, renklerin yine değiştiğini. Kendi damlasından yansıyan turuncu, Anka’nınki kırmızı olmuştu bu kez de. Gözlere bakmaya çekiniyordu ama yine duramadı. Onlarınkinden de mor<br />
ışık demetleri yansıyordu.<br />
Bu değişim neden? Bunun bir anlamı olmalı ama bulamıyorum bir türlü! Oysa herkes, çok akıllı olduğumu söyler dururdu. Şimdi niye işe yaramıyor öyleyse aklım diye düşünmeden edemiyordu. Kendi düşünceleriyle boğuştukça kımıldamasa da yoruluyordu.<br />
Düşüncelerinde uzaklaşıp salona yoğunlaşmaya çalıştı. Afrodit ile Hermes gitmiş, geriye uzaktan duyulan lir sesiyle salonun her yanından yansıyan ışıklar kalmıştı bir de altın taht. O da sarı ışıltısıyla göz kamaştırıyordu.<br />
Bir an, Afrodit’in yerinde düşündü kendini. Yok, onun yerinde olmak istemezdi doğrusu! Böyle, zamanın büyük çoğunluğunu bir tahtta oturup müzik dinleyerek ve tutsak ettiği canlılardan yansıyan ışıkları izleyerek… O, uzun süre oturmayı sevmezdi zaten. Koşup oynamalı, gezmeli, denizde yüzmeli, baharı çiçek kokuları, kışı kar ya da yağmur damlalarıyla karşılamalıydı. Gerçi Antalya’ya kışın kar yağmazdı ama her mevsim Torosların başından eksik<br />
olmayan karı izlemeyi severdi. Ailesiyle Saklıkent’e gittiği zaman, hem kayağın hem kartopu oynamanın hem de kardan adam yapmanın keyfine varırdı. Bunu yılda ancak bir kez yapabiliyordu, o da okullar yarı yıl tatiline girdiğinde ama olsun, yapıyordu ya… Som altından yapılsa, üzerinde kuş tüyünden minderler de olsa böyle bir tahtta oturmak ona göre değildi. Kanepeye oturduğunda o yumuşaklığı duyumsamalı, yatağına uzandığı zaman rahatlığı<br />
yaşamalıydı.<br />
Düşünceleri, onun ev özlemini depreştirmişti yine.<br />
Kim bilir, ailesi bu olanları öğrendiğinde ne yapacaktı?<br />
Şimdi yine evde olsa, annesiyle babasının sevgisine sığınsa, yemek masasındaki sıcaklıkla yüreği ısınıverseydi ya! Bu yaşananlardan sonra onların sevgisinden çok öfkesinden payını alacağını bilse de o öfkeye bile razıydı artık.<br />
Müzik sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp yeniden altın tahta yöneltti bakışlarını. Afrodit, bütün güzelliğiyle gelip tahtına kurulmuş, Hermes de onun yanı başında liriyle yerini almıştı. Çevrelerindeyse Zeynep’in artık birer gölge gibi ayrımsamaya başladığı, damlacıkların içinde gördüklerine benzeyen, garip canlılar vardı. Hermes’in neden hiç ara vermeden lir çaldığını da anlayamıyordu. Mitolijik tanrılardan olsa bile bu adam hiç yorulmaz, bıkmaz mıydı?<br />
Müzik sesiyle renklerin yine değiştiğini ayrımsamamış, lirin de arınma işleminin bir parçası olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bir süredir bakışlarını kaçırdığı gözlere yeniden baktığında, onların renginin de yeşile çaldığını gördü. Her saniye açılıyordu renkler.<br />
İşte, birini çözdüm diye düşünüp kendini için için kutlarken yan taraftaki damlacıkların bütünüyle renksizleştiğini, içindeki canlıların dışarı çıktığını gördü. Afrodit, tahtından kalkıp dışarı çıkan kanarya, zambak ve portakala benzeyen canlıların tüylerini okşayarak başlarını öptükten sonra havaya salıvermişti. Onlar da salonda kanat çırparak birkaç tur attıktan sonra saydam yüzeylerden çıkıp gözden kaybolmuştu.<br />
İzlediklerinin şaşkınlığına büyük oranda hoşnutluk da karışmıştı kuşkusuz. Demek ki yalan söylememişti Afrodit.<br />
Anka ile kendisinin de arınıp bırakılacağı zamanı dört gözle beklemeye başladı.<br />
&#8211; Uyan benim, koca bebeğim! Annen, gün boyu uyuduğunu söyledi. Neyin var, hasta mısın?<br />
Zeynep, güçlükle gözlerini açtı. Babasını karşısında gördüğüne inanamıyordu. Daha az önce Afrodit’in sarayında evde olmayı dilememiş miydi?<br />
&#8211; Yok baba, yalnızca yorgunluğum geçmek bilmiyor niyeyse!<br />
&#8211; Arkadaşlarının durumuna da verdiğimiz cezaya da çok üzüldüğünü biliyorum Zeynep. Bu yorgunluk, üzüntü ve gerilimden olmasın?<br />
&#8211; Bilmiyorum, baba. Arkadaşlarım nasıl?<br />
&#8211; Ne yazık ki durumlarında bir değişiklik yok! Aileleri de işlerini güçlerini bırakıp bütün gün hastaneyi bekliyorlar.<br />
&#8211; Bir umut yok mu baba?<br />
&#8211; Elimizden geleni yapıyoruz ama bilemeyiz ki! Bekleyip göreceğiz.<br />
&#8211; Umarım iyileşirler.<br />
&#8211; Haydi, kalk da yemeğimizi yiyelim. Böyle, hep yatmakla olmaz!<br />
&#8211; Yok baba, sağ ol. Öğleyin çok yemişim, hâlâ eritemedim.<br />
&#8211; Peki, yat bakalım. Yarına düzelmezsen hastaneye götürüp tahlillerini yapalım. Bakalım, bu yorgunluğun başka bir nedeni var mı?<br />
&#8211; Tamam, baba.<br />
Babasına kımıldayamadığını, bir damlacığın içinde tutsak olduğunu söyleyememiş, o çıkar çıkmaz da hemen ortam değiştirmişti. Bütün bu olanlara şaşıramıyordu bile artık.<br />
Sonunda, eski tutsaklardan Anka, kendisi ve gözlerden başka canlı kalmamıştı damlaların içinde. Ne zaman geldiklerini anlamasa da yeni tutsaklar vardı damlalarda:<br />
bir kaplumbağa, bir kılıç balığı, bir ahtapot, kara bir kedi… Anlaşılan bu döngü sürüp gidiyordu.<br />
Yeni gelenlerle renkler yine koyulaşmış; siyah ve lacivert, daha kalın ışın demetleri oluşturmaya başlamıştı.<br />
Oysa eski tutsakların damlaları çözüldüğünde en belirgin renk, gümüş ve beyaz oluyor ve damlalardaki diğer renkler, daha ince demetler halinde yansıyordu. Sonunda, Anka’nın çevresindeki duvarın da sıvılaşıp akmaya başladığını gördü. Sesini çıkarabilse bir sevinç çığlığı atacaktı ama yapamadı. Anka’nın onun damlasının önüne gelip göz kırpmasıysa Zeynep için mutlulukların en büyüğüydü. Artık bir kurtuluş umudu vardı.<br />
Daha sevincini düşünceleriyle birleştirmesine zaman kalmadan kendi damlasının da eridiğini duyumsamaya başlamış, heyecandan ne düşüneceğini şaşırmıştı. Damla bütünüyle eriyip onu özgür bıraktığındaysa peş peşe sevinç çığlıkları atıp dansederek kendi çevresinde dönmeye başladı. Neden sonra aklına geldi koşup Anka’ya sarılmak. Bir süre, sarmaş dolaş olup birlikte döndüler.<br />
Yorulup durduklarında, Afrodit’in onları gülümseyerek izlediğini gördü Zeynep. Onunla konuşması gerekiyordu.<br />
&#8211; Zeynep, telefon sana kızım!<br />
Annesinin sesiyle gözlerini açtığında yine yatağındaydı. Bu kez hareket edebilmesine sevinmiş, yerinden fırladığı gibi girişteki masanın üzerinde açık bırakılan ahizeyi eline almış, alır almaz da bir sevinç çığlığı atmıştı:<br />
&#8211; İpek! Sesini duyduğuma çok sevindim!<br />
“Beni bu kadar özlediysen niye aramadın?” sözleriydi,<br />
İpek’in kırgın sesinden duyduğu.<br />
&#8211; Telefon yasağım vardı İpek, o yüzden arayamadım. Yoksa seni çok özledim!<br />
&#8211; Telefon da yasak kapsamına girdiğine göre halamla eniştemi fena kızdırmış olmalısın!<br />
&#8211; Öyle sayılır.<br />
&#8211; Anlatsana, ne oldu?<br />
&#8211; Telefonda anlatması uzun sürer İpek. Bir ara konuşuruz.<br />
&#8211; Baksana, özlememin dışında seni aramamın başka bir nedeni daha var.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&#8211; Hayırdır, ne oldu?<br />
&#8211; Anka’nın tüyünü yitirdim.<br />
&#8211; Sen de mi? İnanamıyorum! Ben de ne zamandır onu arıyorum.<br />
Olayları İpek’e anlatamayacağını bilerek derin bir iç çekti. O sırada İpek ne söyledi kendisi ne yanıt verdi, ayrımında bile değildi. Anka ile döndüklerinde belki onu görmeye giderler, olup biteni birlikte anlatırlardı.<br />
Telefonu kapatıp kahvaltı masasına oturduğunda ortam birden dalgalanmış, kendini yine Afrodit’in sarayında bulmuştu.<br />
Anka ile yan yana onun tahtına doğru ilerlediler. Çevrelerindeki canlıları gölge gibi değil, gerçek varlıklarıyla görebiliyordu artık. Düşüncelerini toplamaya henüz zaman bulamasa da aklına takılanları, karmakarışık da olsa, sormak istiyordu.<br />
&#8211; Merhaba Afrodit! Artık, konuşmanın zamanı gelmiştir umarım.<br />
&#8211; Elbette Zeynep. Ne öğrenmek istiyorsun?<br />
&#8211; Her şeyi…<br />
&#8211; Her şey, derken…<br />
&#8211; Buraya neden getirildiğimizi, kötülük konusunun ne olduğunu, arınma işleminin sonucunu, bundan sonra ne olacağını… Daha sayayım mı?<br />
&#8211; Dur, bir nefes al bakalım! Uzun süredir, o damlanın içinde hareketsiz duruyordun. Anlaşılan bu durum, düşünmek için işine yaramış.<br />
&#8211; Evet, düşünecek çok zamanım oldu sayenizde. Bunun için, teşekkür mü etmem gerekiyor?<br />
&#8211; Teşekkür etmek zorunda değilsin ama olayları nedenselliğiyle öğrendiğinde bunu içinden gelerek yapacağından kuşkum yok.<br />
Zeynep’in bakışları, yan duvardaki gözlere takıldı birden.<br />
&#8211; Ha, bir de şu gözlerin kime ait olduğu, buraya nasıl ve niçin getirildiği, sahiplerine ne olduğu konusu var.<br />
&#8211; Hepsinin birbiriyle ilgisi var Zeynep. İsterseniz masaya oturalım. Acıkmış, susamışsınızdır. Bir yandan karnımızı doyurur, bir yandan da konuşuruz.<br />
Zeynep, Afrodit’in yan tarafına kuruluveren masaya şaşkınlıkla bakakaldı. Ne zaman ve nasıl kurulduğunu anlamamıştı bile. Çevrede gördüğü garip canlıların işi olmalıydı bu. Üzerinde her türlü yiyecek ve içeceğin görücüye çıktığı bir konuk masasıydı gördüğü. Masayı görür görmez karnından yükselen gurultular, ne kadar acıktığını, ailesiyle oturduğu kahvaltı masasından tek lokma bile almadan buraya nasıl savrulduğunu anımsatıyordu. Başını sallayıp Afrodit’i onayladı. Anka ile birlikte masaya, Afrodit’in karşısına, oturdular. Çok geçmeden Hermes de gelmiş, onları başıyla selamladıktan sonra masadaki yerini almıştı.<br />
Sonunda liri bırakmayı akıl edebilmiş diye düşünen Zeynep, utanmasa kahkaha atacaktı. Adamın gülünecek bir yanı yoktu aslında. Zeus’un genç bir kopyası gibiydi.<br />
Zeynep’e gülünç gelen, onun günlerdir hiç ara vermeden lir çalışıydı. Yatağa bile lir çalarak girip uykusunda da sürdürdüğünü düşünür olmuştu.<br />
&#8211; Konuklarımız nasıllar?<br />
Onlar orada değilmiş gibi kendilerine değil de Afrodit’e sorması garibine gitmişti.<br />
Niye şaşıyorum ki? Adam garip işlerden sorumlu mitolojik tanrı olmalı. Hani, bizim ülkedeki belli işlerden sorumlu bakanlar gibi… Düşünceleri yüzünde gülümsemeler oluşturmuş, bu da Afrodit’in gözünden kaçmamıştı:<br />
&#8211; Seni böyle gülümserken görebilmek ne güzel Zeynep!<br />
Hiç gülmeyen biri olduğunu düşünmeye başlamıştım.<br />
&#8211; Son günlerde yaşadıklarımı bilseniz neden gülemediğimi anlardınız.<br />
&#8211; Biliyorum.<br />
&#8211; Neyi?<br />
&#8211; Yaşadıklarını…<br />
&#8211; Bu olanaksız! Henüz konuşmaya başlamadım bile!<br />
&#8211; Onu da biliyorum ama burası Olimpos, efsane dağı…<br />
Burayla bağlantılı olayları bilmemden daha doğal ne olabilir?<br />
&#8211; Nasıl öğrendiniz?<br />
&#8211; Bir bölümünü babam, Hermes ve Hera’dan, bir bölümünü de arınma odasına belleğinden sızanlardan&#8230;<br />
&#8211; Belleğimi mi boşalttınız yoksa?<br />
&#8211; Belleği boşaltılmış birine benziyor musun?<br />
&#8211; Sanmıyorum ama anlattıklarınızdan…<br />
&#8211; Aslında, arkadaşlarınız Korku Tüneli’ndeki mitolojik kapıyı açtığı anda, olanların çoğunu biliyorduk hepimiz.<br />
Bu yüzden de olaylara karşı hazırlıklıydık.<br />
&#8211; Çağ kapısı mı?<br />
&#8211; Bilmiyor muydun?<br />
&#8211; Argos denilen o canavardan buna benzer bir söz duymuştum ama…<br />
&#8211; Doğru duymuşsun.<br />
&#8211; Verdiği hiçbir sözü tutmayınca…<br />
&#8211; Onun doğru bir söz edeceğine inanamadın.<br />
Zeynep’in cümlesini Afrodit tamamlamıştı. Konuşmanın başından beri sessiz kalıp karnını doyurmaya çalışan Anka girdi söyleşiye:<br />
&#8211; Baştan beri yalan söylediğini ben de biliyordum, ettiği tek doğru sözün çağ kapısı konusunda olduğunu da.<br />
Ama onun dediğini yapmaktan başka şansımız yoktu.<br />
&#8211; Biliyorum, arkadaşlarınızın durumu…<br />
&#8211; Onu da biliyorsan düzelip düzelmeyeceklerini de biliyorsundur, diye yeniden araya girdi Zeynep.<br />
&#8211; Düzelecekler, merak etmeyin!<br />
&#8211; Gerçekten mi?<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Yaşasın! Çektiğimiz bütün sıkıntılara değer o zaman!<br />
Zeynep’in attığı sevinç çığlığına, Afrodit gülümseyerek, Anka da Zeynep’e dönüp göz kırparak katılmıştı.<br />
Neden bilmiyordu ama Afrodit’e güvenmeye başlamıştı. Tutsaklıklarına son vermesi de olabilirdi bunun nedeni, Anka’nın eski görünümüne ve gücüne kavuşması da. Sonunda arkadaşlarının kurtulacak olmasını duymuştu ya, daha ne olsundu?<br />
&#8211; Baştan beri sorduklarımın yanıtını alabilir miyim Afrodit?<br />
En güzelini verdin gerçi ama diğerlerini de duymak istiyorum.<br />
&#8211; Elbette, anlatacağım hepsini. Yalnız önce karnınızı doyurun, sonra da birlikte küçük bir gezintiye çıkalım.<br />
Gördükleriniz, sorularınızın çoğunun yanıtı olacaktır zaten.<br />
&#8211; Bu kadar yediğimiz yeter, değil mi Anka? Teşekkür ederiz Afrodit. Masan da güzelliğin kadar vardı.<br />
&#8211; İlk teşekkürümü aldığıma göre diğerleri için gezintimize başlayabiliriz. Haydi kalkın bakalım!<br />
Hermes’i orada bırakıp Zeynep ortada, Afrodit’le Anka iki yanda çıktılar. Salondan çıkmak da salonun kendisi kadar ilginçti. Saydam duvarlardan, hiç bir kapı olmadan, öylece geçivermişlerdi diğer yana. Zeynep, bir an, bilimkurgu filmlerinde boyut değiştiren kahramanlar gibi duyumsadı. Gerçi, durmadan boyut ya da ortam değiştiriyordu zaten. Bir evde buluyordu kendini, bir çağlar öncesinde.<br />
Dışarı çıktıkları anda, nerede olduğu yeniden yüzüne çarpmıştı Zeynep’in. Ülkesi, kenti, evleri, ailesi, yine bir özlem bulutu olup yerleşmişti yüreğine. Az önce oradan gelmiş olması, bu özlemi dindirmiyordu. Onlarla aynı masada yemek yemeyi, birlikte gezmeye çıkmayı hatta annesiyle yaptığı tartışmaları bile özlemişti. Ya yatakta çakılıyken iki düş arasında görüyordu onları ya da gerçekliğe aykırılığı duyumsatan kısa konuşmalarda. Onları<br />
yeniden, eski birliktelikleriyle göreceğinin umudu her zamankinden fazlaydı belki ama yine de belli mi olurdu?<br />
Garip bir dünyada, mitolojik kahramanlar arasındaydı. Gerçek dünya, öyle uzak geliyordu ki&#8230;<br />
Bulutların üstünde gibi yürüyorlar, ayakları yine, hiçbir yüzeye değmiyordu. Uçakla bir kez yolculuk etmiş, bulutların arasından geçerken inip o pamuk yığınları arasından yürümek geçmişti içinden. Bunun bir gün gerçek olacağını düşlerinde görse inanmazdı ama olmuştu işte!<br />
Yürüyor mu, kanat takmadan uçuyor mu, belli değildi. Bir süre gittikten sonra, dev gibi yere serilmiş Argos’un önünde durdular. Onun hemen kalkıp kendilerine saldıracağını düşünen Zeynep, korkuyla bir çığlık atıp birkaç adım geriye çekildi.<br />
&#8211; Korkmana gerek kalmadı, Zeynep! Artık kimseye zarar veremez!<br />
&#8211; Nasıl? Yaşamıyor mu artık?<br />
&#8211; Hayır.<br />
&#8211; Ona kimsenin gücünün yetmeyeceğini sanırdım. Kim başardı bunu?<br />
&#8211; Günlerdir çalan lir sesini duymuşsunuzdur.<br />
&#8211; Evet, çok güzeldi ama müziğin Argos’un ölümüyle ne ilgisi olduğunu anlayamadım. Onun arınma işlemine yardım ettiğini sanmıştım.<br />
&#8211; Evet, arınmanıza da yardım etti ama asıl amacımız Argos’u uyutmaktı. Lir sesi, bunu başardı işte!<br />
&#8211; İnanamıyorum! Onca gücünüzün başaramadığını yalnızca müzik başardı, ha!<br />
&#8211; Her canlının zayıf bir yanı vardır. Argos’unki de lir sesiydi. Onun sayesinde uyuyunca Hermes de onun yaşamına son verdi.<br />
Ona biraz yaklaşıp cansız gözlerinden bazılarına bakan Zeynep, umutsuzluk içinde söylendi:<br />
&#8211; Kimseye zarar veremeyecek olması güzel de şimdi arkadaşlarım hiç iyileşemeyecek!<br />
&#8211; Yanılıyorsun Zeynep! Onların da iyileşmesine az kaldı.<br />
&#8211; Nasıl?<br />
&#8211; Arınma damlacıklarındaki gözleri görmedin mi? Zeynep, iliklerine kadar titredi. Korktuğu başına gelmişti işte! O gözlerin arkadaşlarının olduğunu düşünmek istemiyordu.<br />
&#8211; Onların arkadaşlarımın gözleri olduğunu söylemeyin ne olur! Bir daha nasıl görecekler?<br />
&#8211; Evet, arkadaşlarının gözleri ama arınma işlemi bittikten sonra yerlerine dönecekler?<br />
&#8211; Nasıl yani? Gözler birer boncuk mu ki sökülüp takılsın?<br />
Afrodit’ten, müzik sesini aratmayan bir gülüş yükseldi.<br />
&#8211; Hastaneden yatarken arkadaşlarının gözlerini görmüştün, değil mi?<br />
&#8211; Evet ama buraya nasıl geldi o gözler?<br />
&#8211; O gözlerin görme yeteneğini almıştı Argos. Gözler yerinde duruyor ama hiç hareket etmiyor olmalı.<br />
&#8211; Evet evet, hatta gözlerini kapattıklarını da hiç görmedim. Öylece, kıpırtısız duruyorlardı.<br />
&#8211; İşte arınma odasında gördüğün gözler, Argos’un arkadaşlarından çaldığı görme yetisini simgeleyen birer görüntü yalnızca. Argos’tan bulaşan tüm kötülükler temizlendiğinde arınma işlemi bitecek, arkadaşların da yeniden görebilecek.<br />
&#8211; Ama yalnız gözleri değil ki bütün bedenleri hareketsizdi onların. Konuşamıyorlardı bile. Biz de Argos’un dediklerini onlar için yapmak zorunda kalmıştık. Arkadaşlarımı eski durumlarına getireceğine söz vermişti.<br />
&#8211; Merak etme! Şu anda, görme yetisi dışında iyi sayılırlar. Siz yanlarına döndüğünüzde görmeye de başlayacaklar.<br />
&#8211; Biz ne zaman döneceğiz?</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&#8211; Yakında…<br />
&#8211; Şu anda hareket edip konuşabiliyorlarsa göremedikleri için daha çok acı çekiyor olmalılar.<br />
&#8211; Bunun için, şimdilik yapabileceğim bir yardım yok, birkaç gün daha dayanmak zorundalar.<br />
&#8211; Neden şimdi değil?<br />
&#8211; Gözlerin arınma işlemi bitmedi de ondan.<br />
&#8211; Ne zaman bitecek?<br />
&#8211; Dedim ya, birkaç güne kadar…<br />
&#8211; Ne yapalım, bekleriz, değil mi Anka?<br />
&#8211; Elbette Zeynep! Bu arada, Olimpos’u gezmiş, mitolojik dostlarımızı da tanımış oluruz. O sırada yanlarından geçen bir inek, Zeynep’i güldürmüştü.<br />
&#8211; Bunun Zeus’un sevgilisi Io olduğunu söylemişti, canavar.<br />
Ne kadar gülünç, değil mi?<br />
Afrodit, duymamış gibi yaptı. O sırada, karşıdan gelen Hera’ya geçmiş olsun dileklerini ve saygılarını sunmak için onun önünde eğilmesini şaşkınlıkla izledi Zeynep. Burada da belli bir rütbe var anlaşılan diye düşünüp ışıltılı giysiler ve altın tacıyla önlerinden gururla geçen kadını, hayranlıkla izlemeye durdu. “Olimpos’taki herkes çok güzel anlaşılan.” diye mırıldandı belli belirsiz.<br />
&#8211; Annen mi?<br />
Afrodit’in yüzü bulutlanmıştı:<br />
&#8211; Tanrıça Hera, babam Tanrı Zeus’un eşidir. Annem artık yaşamıyor.<br />
&#8211; Çok üzgünüm.<br />
Afrodit, onun kendi duygularını anlamış olmasından hoşnut bir şekilde başını salladı.<br />
&#8211; Hera Zeus’un eşiyse Argos neden onun elinden almak istedi? Üstelik Zeus’la yaptığı pazarlığa da tanık olmuştuk biz, değil mi Anka?<br />
Anka başını sallamış, Afrodit de gülmüştü:<br />
&#8211; Babam, onu yok etmek için koşullarını kabul etmiş göründü. Yoksa yalnız bizim değil, tüm evrenin başına bela olmayı sürdürecekti Argos.<br />
Çok geçmeden Hera yeniden göründü. Yanında inanılmaz güzellikte bir tavus kuşu vardı.<br />
&#8211; Ne kadar güzel!<br />
&#8211; Evet, Argos en uygun yerini bulmuş yine.<br />
&#8211; Argos mu? Bu güzel kuşun onunla ne ilgisi var?<br />
&#8211; Tavus kuşunun kuyruğuna bir bak istersen. Sayısız göz göreceksin. İşte onlar, Argos’un gözleridir.<br />
&#8211; Neden? Hera onu sever miydi?<br />
&#8211; Yok, yüzyıllarca hizmetini gördü Hera’nın. Hera da ona olan minnet borcunu ödemek için gözlerini bir tavus kuşunun kuyruğunda yaşatmak istedi, mitolojik çağda olduğu gibi. Boşuna insanlar, tarih tekerrürden ibarettir, dememiş.<br />
&#8211; Tekerrür mü?<br />
&#8211; Yani, aynı olaylar belli aralıkla yinelenir.<br />
&#8211; Buna pek aklım yatmadı ama neyse… Bir sorum daha olacak.<br />
&#8211; Sor bakalım.<br />
&#8211; Argos’un gözlerini, arıtma işleminden geçirmeden mi tavuskuşunun kuyruğuna yerleştirdi?<br />
&#8211; Olur mu? Kendi adını taşıyan ırmakta arıtmıştır.<br />
&#8211; Onun yüz gözü bu kadar çabuk arındıysa arkadaşlarımın gözü neden birkaç gün daha beklemek zorunda?<br />
Afrodit güldü yine:<br />
&#8211; Bir insan için çok akıllısın, biliyor musun?<br />
&#8211; İnsandan başka akıllı yaratık var mı zaten?<br />
&#8211; Biz Olimpos tanrılarını unutuyorsun?<br />
&#8211; Ama siz de insansınız?<br />
&#8211; Yarı insan belki… Ama insandan çok uzun yaşadığımız ve çok akıllı olduğumuz gerçektir.<br />
&#8211; Sorumun yanıtını alamadım henüz.<br />
&#8211; Her tanrının arıtma işlemi de araçları da farklıdır. Onunki, kısa sürede arındırıyor olmalı.<br />
Zeynep, onların yalnızca efsanevi varlıklar olduğunu söyleyecekken sustu. Buradan gitmeden bunu düşünmesi bile uygunsuzdu aslında, özellikle de gerçeklerle efsanelerin birbirine girdiği, böyle bir zamanda.<br />
Bir süre, uçar gibi gezintilerini sürdürdükten, ışıltılı kar yığınlarının üzerinden, bulutların üstünden kayar gibi geçtikten sonra Afrodit’inkinden çok daha görkemli, çok daha büyük, altın bir sarayın önünde durdular.<br />
&#8211; Aman tanrım! Bu saray kimin? Böylesini resimlerde bile görmemiştim daha önce.<br />
&#8211; Babam Zeus’un.<br />
&#8211; Çok çok etkileyici… Bu kadar altını nereden bulup da buraya nasıl taşıdığınızı aklım almıyor doğrusu!<br />
Söylediklerine Afrodit kadar Anka da gülüyordu. Bütün olaylar olağan da yalnızca saraylar olağan dışı der gibiydi gülüşleri. Zeynep, utanıp başını önüne eğdi. Yüz basamaklı altın merdiveni tırmanıp sarayın kapısındaki birbirinden güzel iki koruyucu kızın arasından geçerek kocaman bir salona girdiler.<br />
Salonun duvarları da tavandan sarkan dev gibi avizeler de altındandı. Yerde duvar boyunca sıralanan minderler, Afrodit’in sarayındakiler gibi deniz köpüğü görünümündeydi. Kapının tam karşısındaki duvarın tam ortasında &#8211; altından bir tahtta- Zeus oturuyor, çevresinde, palmiye yapraklarıyla onu serinletmeye çalışan, bir düzine kadar genç kız bulunuyordu. Başında altından bir taç, elinde altından bir asa vardı. Bunca altının ortasında kendisi de altından bir heykel gibi görünüyordu Zeynep’e.<br />
Elini sallayıp yelpazeli kızlara çekilmesini işaret etmiş, Zeyneplere de oturmaları için minderleri göstermişti. Anka bir minderin üstüne tünerken Zeynep de hemen yanındakine oturdu. Afrodit, onun önüne kadar varıp eğilerek saygısını sunduktan sonra babasının en yakınındaki mindere çökmüştü.<br />
Zeynep’in daha önce de duyduğu, gökgürültüsüne benzeyen o ses, salonu doldurdu yine:<br />
&#8211; Ülkeme ve sarayıma hoş geldiniz, yeni dünyalılar! Kendilerine, yeni dünyalılar, diye seslenişini garipsese de belli etmemiş, “Hoş bulduk!” diye yanıtlamıştı Zeynep. Anka da neredeyse onunla aynı anda aynı sözleri söylemişti.<br />
&#8211; Sizin dünyanızda konuşan bir kuşun &#8211; özellikle de Anka’nın- bulunduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Ama çağ kapısını açıp da bizi bulduğunuza göre buna şaşırmamam gerekir, değil mi?<br />
&#8211; Çağ kapısını açan biz değiliz, Saygıdeğer Zeus! Arkadaşlarımızı kurtarmak için geldik biz.<br />
&#8211; Siz ya da arkadaşlarınız… Ne fark eder? İnsanların bir gün bu kapıyı bulacaklarını sanmıyordum.<br />
&#8211; Kapıyı ben de henüz görmedim, yalnızca duydum. Zeynep’in yanıtı, Zeus’u güldürmüştü.<br />
&#8211; O kapı açılmasaydı, şu an aynı çağı yaşar gibi buluşabilir miydik?<br />
&#8211; Sanırım, haklısınız.<br />
&#8211; O kapıyı, döndüğünüzde göreceksiniz. Şimdilik iyi eğlenceler. Buradan ayrılmanız karşılığında sizden isteğimi daha sonra bildireceğim.<br />
Zeynep, Zeus’un sözleriyle yeni bir korkuya kapılmıştı. Buradan ayrılmaları karşılığında ne isteyecekti?<br />
Yeni bir korkulu yolculuk mu? Buna ne yüreğinin ne de bedeninin dayanacağını sanıyordu. Zaten, eve döndük ten sonra da annesiyle babasının onu dizlerinin dibinden ayırmayacaklarını adı gibi biliyordu. Şimdilik, olayların ve Zeynep’in yaşadığı sıkıntıların gerçek anlamda ayrımında<br />
olmasalar da bunu bir şekilde öğreneceklerdi, özellikle de arkadaşları sağlığına kavuştuğu zaman. Babası, durumundan kuşkulanmaya başlamış olmalıydı ki hastaneye götürüp bazı tahliller yapma konusunu açmıştı. Kahvaltı masasından yok oluvermesi bile yeterdi babasını kuşkulandırmaya!<br />
Belki de yalnızca bir kuşkuydu düşünceleri; daha önce Ortaçağ’da Anka, Galileo ve İpek’le yaşadıkları serüveni ruhu bile duymamıştı ama her zaman öyle olacak değildi ya!<br />
“Of! Hiç bitmeyecek mi benim çilem?”<br />
Sessizce mırıldanmış ama Anka duymuştu. Zaten, düşüncelerini bile okuyabilen Anka’dan mırıltılarını gizlemesi olanaksızdı.<br />
&#8211; Korkacak bir durum yok Zeynep, güven bana ve rahat ol, sözlerini duyduğunda:<br />
&#8211; Senden başka kime güveneyim zaten Anka, dedi fısıltıyla.<br />
&#8211; Bize güvendiğini sanıyordum Zeynep, diyen Afrodit’i duyunca kulaklarına kadar kızardı. Fısıltıları bile duyabildiklerine göre onlardan ne gizleyebilirdi ki?<br />
&#8211; Güvenmek istiyorum Afrodit, dedi. Ama sen de beni anla! O kadar korkulu zamanlar yaşadım ki biraz kuşkucu olmam doğaldır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112214" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_11.png" alt="" width="641" height="544" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_11.png 641w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_11-300x255.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_11-233x198.png 233w" sizes="auto, (max-width: 641px) 100vw, 641px" /></p>
<p>&#8211; Tüm sorularının yanıtını almadın mı?<br />
&#8211; Aldım, teşekkür ederim ama babanın bizi bırakması karşılığında ne isteyebileceği düşündürdü şimdi de.<br />
&#8211; Merak etme, gücünüzün yetmeyeceği bir iş değil.<br />
&#8211; Sen öyle diyorsan…<br />
&#8211; Şimdi biraz müzik dinleyip eğlenelim. Babam, isteklerine karşı gelinmesinden hiç hoşlanmaz.<br />
Eğlencenin bile emirle yapıldığı bu yeri hiç sevmemişti Zeynep. İlk gördüğü anda, altının gösterişli güzelliğine hayran kalmış ama bu hayranlık kısa sürmüştü. İçinde atılacak her adımın bir gözetleyicisi, yapacakları her eyle min bir düzenleyicisi olması hoşuna gitmemişti. İzledikçe görünüşün gözündeki güzelliği solmuş, altının parlak ama soğuk güzelliğini sevmemişti.<br />
Salonun ortasındaki dev altın masanın üzeri, çeşit çeşit yiyecek ve içecekle donatılmış, bir köşede genç müzisyenlerden oluşan dev orkestra, gürültülü bir müziğe başlamıştı. Afrodit’in çağrısıyla masaya oturan Zeynep, salonun ortasına getirilip dövüştürülmeye çalışılan ejderhaları görünce korkudan ne yapacağını şaşırmış, Anka’nın onu rahatlatma çabalarına karşın masadaki yiyeceklere el sürememişti.<br />
Yılanla timsah karışımı canlıları andıran ejderhalar, ağızlarından, burunlarından ve gözlerinden ateş saçarak salonun ortasındaki dev kafeste birbiriyle yarışıyor, ne zaman yeniden gelip de tahtına kurulduğunu anlamadığı Zeus ve çevresindeki hizmetkarlar tarafından çılgınca alkışlanıyordu.<br />
Zeynep, onların ateşi gelip de bir yerine değecek diye sandalyesinde büzüldükçe büzülmüş, neredeyse, korkudan masanın altına girecek kadar yapışmıştı oturduğu yere. Tam karşısındaki Afrodit’e göz ucuyla bakınca, onun da bu gösteriden pek hoşlanmadığını ama babasını kızdırmamak için katlandığını anladı. Gitmek için yalvarırcasına ona bakmaya başladı. Afrodit, sonunda onun ne demek isteğini anlamış, belli belirsiz bir baş işaretiyle isteğini onaylamıştı.<br />
Salonun altın duvarlarında ve altın renkli camlarında alevler patlıyor, her patlamaya Zeus’un gök gürültüsüne benzeyen kahkahası da eşlik ediyordu. Zeynep’e bir yıl kadar uzun gelen bir zaman sonra Afrodit kalkmış, konuklarının yorgun olduğunu ileri sürerek babasından izin istemişti.<br />
&#8211; Biraz daha otursunlar bakalım! Onların şerefine geldi ejderhalarım! Bu gösteriyi kaçırırlarsa bana saygısızlık yapmış olurlar. Bilirsin, ben de saygısızlığı bağışlamam.<br />
Afrodit yerine dönerken ellerini iki yana açıp omuzlarını silkerek umarsızlığını göstermişti Zeynep’e.<br />
Zeynep’in, oturduğu sandalyenin kolluğunu sıkmaktan elleri mosmor kesilmiş, korkudan gözleri büyüyüp yüzü sararmıştı. Anka’nın kanatlarıyla sürekli onu okşaması bile rahatlatamıyordu artık. Midesi ağzına geliyor, Argos’un yanındayken duyduğu bulantının benzerini yaşıyordu.<br />
Bu nasıl bir eğlence anlayışı diye sorgulamadan duramıyordu bir yandan da. Çevresindeki korkunç manzaranın neresinin eğlenceli olduğunu kavrayamıyordu. Salonun altın duvarları alevlerin isiyle kararmış, pencerelerin camı kırılmış, dev avizelerin parçaları her yere saçılmıştı.<br />
Sonunda, ejderhalardan biri yere serilince Zeus ayağa kalkıp çılgınca alkışlamış, Afrodit’in uyarısıyla kendileri de aynı davranışı yinelemişti. Onun bir el hareketiyle gidebileceklerini anlayınca derin bir nefes alan Zeynep, titreyen bacaklarıyla güçlükle salonu adımlarken hizmetkarlar da ejderhaların yıkıntısını temizleyip onarmaya başlamışlardı.<br />
Şatafatlı saraydan çıkıp da bulutların üstünden geçerken Olimpos’un karlı soğuk havasını derin derin içine çekmiş, biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bu korkulu serüveni bir an önce bitirip eve dönmekti tek dileği; kuşkusuz, arkadaşlarını da iyileştirmiş olarak.<br />
Afrodit’in sarayına dönünceye kadar yeniden eski gücüne kavuşsa da gördüğü korkulu işkenceyi &#8211; ki onlar eğlence diyordu adına- unutması pek olası değildi. Sarayın şeffaf duvarlarına ve dalgaların köpüklerine benzeyen görüntülere dalıp gitti bir süre. Bu görüntüler, biraz olsun sakinleşmesini sağlamak üzereydi ki damlacıklarda asılı gözlere takıldı bakışları. Gözlerin renkleri epeyce açılmış, süt beyaz bir ışık saçar olmuşlardı.<br />
Onun canının sıkkın olduğunu bilen Afrodit, bakışlarını izleyerek:<br />
&#8211; Arkadaşlarının arınması tamamlanmak üzere Zeynep, dedi. Buradaki konukluğun, fazla uzun sürmeyecek anlaşılan.<br />
&#8211; Bunu umuyor ve diliyorum Afrodit. Konukseverliğin için teşekkür ederim ama ailemi de memleketimi de çok özledim. Herkes, sürekli yaşadığı evinin, ailesinin, arkadaşlarının olduğu yerde mutlu olabiliyor ancak.<br />
&#8211; Sürekli burada kalmanı çok isterim aslında ama bunun olanaksız olduğunu da biliyorum.<br />
&#8211; Senin de burada ailen, arkadaşların, hizmetkarların var Afrodit! Seni memleketime götürsem orada yaşayabilir miydin?<br />
&#8211; Bunun için olanaksız diyorum ya Zeynep. Memleketimizi değiştirebiliriz belki ama zamanı asla! Farklı çağlarda yaşıyoruz.<br />
&#8211; İkimiz de birbirimizin çağına ayak uyduramayız zaten.<br />
Sen bir tanrıçasın. Bizim zamanımızdaysa bu kadar çok tanrı ve tanrıça yoktur.<br />
&#8211; Çağ atlamak, bizim için çok geç Zeynep!<br />
&#8211; Biliyorum. Bizim için de olanaksız olduğunu sanıyordum ama son zamanlarda yaşadıklarım, tam tersini düşünmemi sağladı. Geçen yaz da Ortaçağ’a bir yolculuk yapmış, Galileo ile tanışmıştım.<br />
&#8211; Onu anımsayabilirsin, buradaki gördüklerinin birazını da belki ama bir süre sonra çoğunu unutacaksın. Arkadaşlarınsa ne Korku Tüneli’ni ne de çağ kapısını anımsayacaklar.<br />
&#8211; Neden?<br />
&#8211; Benim isteğim değil bu, babamın koşulları böyle.<br />
&#8211; Bunu nasıl yapacaksınız?<br />
&#8211; Benim bir işlem yapmama gerek yok. Babam, arınma damlacıklarını ona göre yaptırdı. Buradan gidip çağ değiştirdiğin anda, gördüklerini ve yaşadığın o korkunç olayları yavaş yavaş unutacaksın.<br />
&#8211; Arkadaşlarım o mağaraya gittiklerini de mi unutacaklar?<br />
&#8211; Sağlıklarına kavuştuktan sonra, evet…<br />
&#8211; Gerçekten, tam olarak sağlıklı olacaklar mı?<br />
&#8211; Tünelden kaynaklanan bütün rahatsızlıkları geçecek.<br />
Yaşadığınız çağ ya da memleketinizden kaynaklanan başka rahatsızlıkları varsa onu bilemem.<br />
&#8211; Bu kadarı da yeter Afrodit! Arkadaşlarımın başka hastalıkları olduğunu sanmıyorum.<br />
&#8211; Biraz dinlenmek istemez misin Zeynep? Sanırım, gördüklerin epeyce yordu seni.<br />
&#8211; Haklısın. Bu eğlence anlayışına pek alışkın değilim.<br />
&#8211; Ben de alışamadım ama tanrı babama karşı çıkmak da istemem doğrusu! Gerçi istesem de bunu yapamam ya!<br />
Zeynep, yanında duran Anka’nın kanatlarını okşayarak:<br />
&#8211; Sen de yoruldun, değil mi Anka? Biraz dinlenmek, ikimize de iyi gelecek.<br />
&#8211; Anka da yorulur mu? Onun küllerinden bile yeniden doğduğunu duymuştum.<br />
&#8211; Doğru duymuşsun ama gücünü toplamak için dinlenmesi de gerek. Argos adındaki o canavarı, kilometrelerce sırtında taşıdı.<br />
&#8211; Kilometre nedir? Mil demek istedin, sanıyorum.<br />
&#8211; Bu da başka bir ölçü birimi Afrodit. Milden biraz küçüktür.<br />
&#8211; Size sarayımın en dinlendirici odasını vereceğim.<br />
Çok yorgun olduğumda ben de o odada dinlenirim.<br />
Zeynep çevresine baktı. Şeffaf duvarların çevrelediği kocaman bir salondan başka oda göremeyince sorar gibi Afrodit’in yüzüne baktı.<br />
Gelin benimle, diyen Afrodit, köpükten oluşmuş eteklerini dalgalandırarak yürüdü. Zeynep ile Anka da onu izledi.<br />
Şeffaf duvarlardan geçince, bulutların köpüklerle dans edişini andıran bir odaya geldiklerini gördü. Kendini buluttan bir yatağın üzerine bırakırken Anka’nın da hemen baş ucundaki bir başka buluta çöktüğünü gördü. Kulaklarına gelen, hafif dalga seslerini ninni gibi algılamaya başladı. Bir süre sonra, gözleri yavaş yavaş kapandı, onca çağın yorgunluğunu atmak istercesine derin ve huzurlu bir uykuya daldı. Afrodit’in gülümseyerek çıktığını bile<br />
duymadı.<br />
&#8211; Biraz canın yansa da sonunda bir hastalığının olup olmadığını öğreneceğiz kızım. Kolundan kan alınırken kendini sıkma yeter!<br />
&#8211; Tamam baba, ilk kez kan aldırmıyorum ya! Her seferinde aynı sözleri söylüyorsun. Çocuk değilim artık!<br />
&#8211; Biliyorum koca bebeğim ama ben de babayım, sen de beni anla!<br />
Zeynep gözlerini kapatıp açıncaya kadar kan alma işlemini bitiren hemşire tüpü alıp gitmiş, Zeynep de babasıyla çıkmıştı.<br />
&#8211; Baba, buraya gelmişken arkadaşlarımı da görebilir miyim?<br />
&#8211; Ben de sana onlardan söz etmek istiyordum. Yaşam belirtileri vermeye başladılar. Dün gece ilk kez su istemişler. Her tarafın neden karanlık olduğunu sormaya çalışmışlar bir de. Sanırım, konuşma ve görme ile ilgili sorunları var. Sen çık, ben de biraz sonra gelip yeniden muayene edeceğim.<br />
Zeynep, merdivenleri üçer beşer çıkarken Afrodit’in doğru söylediğini düşünüyordu. Gözlerdeki arınma işlemi de bittikten sonra, gerçekten görebileceklerine inanmaya başlamıştı, bu serüvenin, bir şekilde mutlu biteceğine de.<br />
Kapıyı açtığı anda, arkadaşlarının yüzüne bakıp kaldı önce. İkisi de hasta yataklarında oturmuş, annelerinin yardımıyla çorba içiyordu.<br />
&#8211; Sizi böyle görmek ne güzel!<br />
&#8211; Ze… Zey… Zey…nep mi ge… ge… len?<br />
Bu, Utku’nun sesiydi. Heceler ağzından güçlükle çıksa da o sesi tanıyordu. Bir an, Utku’nun sesini Argos’tan duyuyormuş gibi titredi. Sonra, hastanede olduğunu, korkmasını gerektirecek bir durum olmadığını düşünüp rahatlamaya çalıştı.<br />
&#8211; Evet benim. Nasılsın Utku?<br />
Annesi de hemen onu anlatmaya girişmişti:<br />
&#8211; Evet oğlum. Sizi bulmamızı sağlayan da sık sık görmeye gelen de oydu.<br />
&#8211; O… o… ra… dan… dan… u… uz… zak dur Zey… zey…nep!<br />
Bu da Fuat’ın sesiydi.<br />
&#8211; Merak etme Fuat! Uzak duruyorum zaten. Siz de çok yakında iyileşeceksiniz.<br />
&#8211; Ne… Ne… Nere… Nereden… den… den biliyorsun?<br />
&#8211; Babamın size bakan doktor olduğunu söylememe gerek yok sanırım, Utku. Az sonra burada olacak, sizi yine muayene edecek.<br />
&#8211; Gö… gör… görme… me… me…mizi de sağ…sağ… sağlayacak mı?<br />
Fuat’ın heceleri tam çıkaramadıkça hırçınlaşan öfkeli sesine Zeynep’ten önce annesi yanıt verdi:<br />
&#8211; O ne biçim söz öyle, oğlum! Sağ olsun doktor bey, her gün gelip size baktığı gibi iyileşmeniz için de elinden geleni yaptı. Buraya ilk geldiğiniz zamanki durumunuzu bilseydiniz…<br />
&#8211; Bana inanın arkadaşlar! Yakında hem görebilecek hem de düzgün konuşabileceksiniz. Şimdi gitmem gerekiyor, hoşça kalın!<br />
Babasıyla kapıda karşılaşmışlardı. Zeynep, ona eve gideceğini söyleyerek ayrılmış, birkaç saniye geçmeden de ortam dalgalanmış, bulut yatağının üstünde bulmuştu kendini. Uyandığında, Anka’yı başında bekler buldu.<br />
&#8211; Günaydın Anka! Sen hiç uyumadın mı yoksa?<br />
&#8211; Uyumama gerek yoktu ki Zeynep! Oda, yeterince dinlendiriciydi.<br />
&#8211; Ben deliksiz uyumuşum, diyecektim ama yine evdeydim Anka. Bir orada, bir burada… Sen biliyor muydun?<br />
&#8211; Evet, yalnızca görüntün… Bu yüzden, evden ayrı olduğun zamanları asla ayrımsayamacaklar!<br />
&#8211; Ama yalnızca görüntüm değil Anka, bedenim ve aklımla da oradaydım. Hastanede kan bile verdim hatta arkadaşlarımla konuştum.<br />
&#8211; Bu son derece doğal Zeynep! Yoksa onların seni aramasını mı isterdin?<br />
&#8211; Ah! Yok yok, öyle sanmaları daha iyi ama aklım karıştı iyice. Düşlerimde gidip geldiğimi sanıyordum.<br />
&#8211; Böylesi de güzel, diyerek güldü Anka, sonra da südürdü sözlerini:<br />
&#8211; Seni yalnız bırakır mıyım yol arkadaşım? Beni kurtarmak için onca güçlüğe katlanmışken hem de… Kanatlarımın bir tüyü yetiyor, senin orada görünmen için hem de gerçek görüntün ve aklınla. Bu yüzden kendini orada sandın.<br />
&#8211; Sağ ol, Anka! Yalnız beni değil, ailemi de düşünmüşsün demek ki! Yoksa nasıl açıklardım olanları?<br />
&#8211; Onca sıkıntının üzerine bir de bunu yüklenmeni istemedim. Benim için yaptıklarından sonra…</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&#8211; Bir de bütün bu sorunları atlatabilirsek çektiğimiz onca sıkıntıya değecek Anka! Seni, en değerli dostumu, Argos’un eline bırakır mıydım? Gerçi, benim sana değil, senin bana yardımın oldu yine ama….<br />
&#8211; Birimiz olmadan diğerinin kurtuluşu söz konusu değildi Zeynep. Seni bu işin dışında tutmak için çabaladım ama başaramadım. Görüyorsun, senin kararlılığına benim bile gücüm yetmiyor!<br />
Bu kez de Zeynep kahkalarla gülmüştü:<br />
&#8211; İnatçılık desen daha doğru olur Anka! Annemle babam da hep böyle söyler.<br />
&#8211; Öyle de olsa bu huyunu seviyorum.<br />
&#8211; Ben de seni…<br />
Bir anda Anka, kanatlarıyla sardı onu. Zeynep, onun yürek atışlarını duyuyor, o kocaman bedenden yansıyan sevgiyi duyumsuyordu.<br />
&#8211; Biraz dinlendik, değil mi Anka? Gerçi, hiç yolculuk yapmış gibi değildim zaten.<br />
&#8211; Dinlenmiş gibi kalktıysan sorun yok Zeynep.<br />
&#8211; Evet ama şimdilik… Yaşadığımız onca korkulu olayı saymazsam… En azından bu dinlenme için, Afrodit’e teşekkür etmeliyiz.<br />
&#8211; Çok yorulduğunu o da biliyor Zeynep. Bunu çoktan hak ettiğini de…<br />
&#8211; Anka, Ortaçağ’da Galileo’yu Engizisyon Mahkemesinden kurtarmak için çabalarken bu kadar yorulmamıştım.<br />
Bu kez neden böyle oldu?<br />
&#8211; Orada yalnızca Galileo’nun sorumluğunu taşıyorduk hepimiz. Buradaysa benim ve arkadaşlarınınki de üzerindeydi.<br />
Hem bu kez çok daha eski bir çağa geldik. Bunca çağ atlamasından olabilir.<br />
&#8211; Bir dahaki sefere, daha yakın bir çağa gidelim Anka, hatta geleceğe. Geçmişle boğuşmak çok güç!<br />
&#8211; Gelecekte kolay olacağını mı düşünüyorsun?<br />
&#8211; Olmaz mı?<br />
&#8211; Sanmıyorum.<br />
&#8211; Sen geleceği de bilirsin Anka, neden bir ipucu vermiyorsun?<br />
&#8211; Yeni bir serüven için çok acele ediyorsun da ondan.<br />
Daha evine, ailene bile gerçek anlamda kavuşamadın Zeynep.<br />
&#8211; Haklısın Anka! Kalkayım da bir an önce arkadaşlarımın gözlerinin arınma işlemi bitmiş mi bakayım.<br />
&#8211; Haydi öyleyse!<br />
Zeynep, yumuşacık bulut yatağından doğruldu. Her yanı buluta batıp çıkmış, sanki biraz da yıldız ışıltısı bulaşmıştı üzerine. O korkunç serüveni yaşamaya başladığından beri bu kadar rahat olmamıştı hiç. Hep sürmesini dileyerek Anka’nın kanadını okşadı. Sonra, dalgalanıp duran duvardan geçip ortam değiştirdi. Salona &#8211; arınma damlacıklarının karşısına- geçip gözleri aramaya başladığı anda yeni bir şok yaşadı çünkü gözler yerinde yoktu.<br />
&#8211; Anlamalıydım! Bunlara güvenilmeyeceğini anlamalıydım!<br />
Ne aptalım, Anka!<br />
&#8211; Kendine kızmayı bırak, Zeynep! Bunun bir açıklaması olduğuna inanıyorum.<br />
&#8211; Neymiş, bana da anlat da ben de inanayım, Anka!<br />
&#8211; Yapma Zeynep! Onca korkulu sınavlardan geçmemiz, arkadaşlarının gözlerinden vazgeçmek için miydi?<br />
Güçlüklerden sıyrılmanın bir yolunu her zaman bulmadık mı?<br />
&#8211; Özür dilerim Anka haklısın ama yok işte gözler!<br />
&#8211; Afrodit geliyor. Gerekli açıklamayı yapacaktır.<br />
&#8211; Ben ses falan duymuyorum. Geldiğini nereden anladın?<br />
&#8211; Benim Ankalığımı unutuyorsun Zeynep.<br />
&#8211; O zaman Ankalığını anımsat bana, gözlerin yerini söyle!<br />
&#8211; Bunu Afrodit yapacak.<br />
&#8211; Neden sen söylemiyorsun?<br />
&#8211; O zaman olayları tersine çevirebilir, yeni bir çıkmazın içinde bulabiliriz kendimizi.<br />
&#8211; Peki Anka, dediğin gibi olsun ama sabrım kalmadı, inan!<br />
O sırada, odayı dalga ve köpük sesleri doldurdu. Çok geçmeden de Afrodit salondaydı.<br />
Ben sana demiştim der gibi, biraz da gücenik bakıyordu Anka.<br />
Onun gönlünü almayı sonraya bırakıp Afrodit’in yanına koştu Zeynep.<br />
&#8211; Afrodit, gözler yerinde yok. Nerede onlar?<br />
&#8211; Sakin ol Zeynep. Gözler yerine oturmuş olmalı. Arkadaşların<br />
görmeye başlamışlardır bile!<br />
&#8211; Gerçekten mi? İnanamıyorum!<br />
&#8211; Öyle sanıyorum.<br />
&#8211; Konuşmaları da düzelmiş midir? Kesik kesik, sözcükleri anımsamakta güçlük çeker gibi konuşmuyorlar, değil mi?<br />
&#8211; Bu konuda da senin yardımın gerek.<br />
&#8211; Ne yapmam gerekiyor? Hemen söyle lütfen!<br />
&#8211; Burada değil Zeynep, memleketine vardığında…<br />
&#8211; Ne zaman gideceğim?<br />
&#8211; Yalnız gitmeyi mi düşünüyorsun?<br />
Anka’nın sesiyle ona döndü:<br />
&#8211; Hiç olur mu Anka? Birlikte geldik, birlikte döneceğiz.<br />
&#8211; Beni unutmuş görünüyordun da…<br />
Zeynep, ona sarılıp yüzünü kanatlarının rengarenk, yumuşacık tüylerine sürdü.<br />
&#8211; Olur mu hiç sevgili Anka’m! Sen olmadan onca yolu,<br />
onca çağı nasıl geçeyim de evime, aileme kavuşayım?<br />
Afrodit, gülümseyerek onları izliyordu. Derken saray dalgalandı, bulutlar karardı, gökgürültüsüyle hepsi yerinden fırladı.<br />
&#8211; Ne oluyor Afrodit?<br />
&#8211; Korkmayın! Babam geliyor.<br />
Zeus’un adı bile korkutmaya yetiyordu Zeynep’i. Elleri titremeye başlamış, damarlarından kan çekilir olmuştu sanki!<br />
Dev adımlarla, salonu dalgalandırarak girdi, Zeus.<br />
Zeynep, Anka’nın arkasına gizlenmeye, ona görünmemeye çalışıyordu.<br />
&#8211; Afrodit, Hermes nerede?<br />
&#8211; Ava çıkmıştı tanrılar tanrısı babam Zeus!<br />
&#8211; Onu hemen bul ve yarım bıraktığı işi bitirsin! Argos yine canlanmış. Onunla ellerimi kirletemem şimdi.<br />
&#8211; Hemen bulup söyleyeceğim, efendim.<br />
Zeus, Zeynep’le Anka’ya döndü:<br />
&#8211; Siz de kaybolmayın bakalım! Argos canlanırsa dönmeniz söz konusu bile olamaz! Çağ kapısını açarken nasıl bir felakete davetiye çıkardığınız aklınıza bile gelmemişti, değil mi?<br />
Zeynep kekeleme başladı:<br />
&#8211; A… Ama… Çağ kapısını biz açmadık. Neden söz ettiğinizi bile anlamıyorum.<br />
&#8211; Pek yakında anlayacaksınız.<br />
Sarayı dalgalandırarak çıkıp gitti. Afrodit de çıkmadan önce onlara dönüp:<br />
&#8211; Gözlerin, arkadaşlarına ulaştığını düşünmekle yanılmışım demek ki! Birileri, onları çalıp Argos’un gözlerine takmış olmalı. Yoksa canlanmazdı, dedikten sonra eteklerini savura savura çıktı.<br />
Tam o sırada, dalgaların önünden telaşla geçen Hera ile tavus kuşunu gördüler. Tavus kuşunun kuyruğunda da gözlerin olmadığını gören Zeynep, olduğu yere çöküp ağlamaya başlamıştı:<br />
&#8211; Bu hiç bitmeyecek gibi görünüyor Anka! Ne yapacağız şimdi?<br />
&#8211; Üzülme Zeynep, bitecek, hem de çok yakında. İnan bana, diyerek kanatlarıyla onu sarıp avutmaya çalıştı.<br />
Güçlüklerin çoğunu aştıklarını, sona yaklaştıklarını düşünen Zeynep için bu tam bir şoktu. Bundan sonra aynı korkulu olayları yeniden yaşayıp arkadaşlarını kurtarmak ve buradan gidebilmek için aynı gücü gösteremeyeceğini düşünüyor, bu da canını yakıyordu.<br />
Onu biraz avutmak için Ortaçağ’a yaptığı yolculuğun gülünç anlarını paylaşmaya çalışan Anka, bunu başaramayınca kalktı:<br />
&#8211; Ben gidip bir bakayım, Zeynep. Sanırım, iş başa düştü.<br />
&#8211; Hayır Anka! Seni yeniden yitiremem!<br />
&#8211; Görünmez olabildiğimi biliyorsun Zeynep, yine onu deneyeceğim, meraklanma!<br />
&#8211; Bu çağda işe yarayabilir mi Anka? Bunu bilmeden senin yaşamını tehlikeye atamam!<br />
&#8211; Denemeden bilemeyiz, diyen Anka gözden yitiverdi.<br />
Geriye, her seferinde olduğu gibi teleğinden bir tüy kalmıştı yalnızca.<br />
“Anka, neden beni dinlemedin? Dönmezsen, ben ne yapacağım, nasıl ülkeme döneceğim?” diye söylenip hıçkırmayı sürdürdü. Bu korkulu serüven, Ortaçağ’da yaşadıklarına hiç mi hiç benzemiyordu. Orada da korkunç kuşların saldırısına uğramışlar, Engizisyon yargıçlarının ve alevlerin elinden Galileo’yu güçlükle kurtarmışlardı ama onlar, Olimpos’ta yaşadıkları korkunç olaylarla kıyaslanamazdı yine de.<br />
Keşke hastanede yatan ben olsaydım da bu güçlükleri yaşayan Utku ile Fuat olsaydı diye düşündüyse de kısa bir an sonra düşüncelerinden utanıp:<br />
&#8211; Bu ben olamam! Böyle düşünmüş olamam, diye sızlandı bir süre. Sonra, biraz sakinleşip saydam duvarlara yaklaşarak yolu gözlemeye başladı. Bir haber gelecekti nasılsa, iyi ya da kötü. İkisine de hazırlıklı olmalıydı.<br />
Bir süre bekleyip de gelen giden olmayınca çıkıp bakmaya karar verdi. Anka’nın nerede olduğunu çok merak ediyor, başına yine kötü bir olay gelirse ne yapacağını düşünüyordu.<br />
Birden aklına, sarayın odasına kalan tüy geldi. Onu yanına alırsa, ne olursa olsun, Anka’yı bulurdu. Hızla geri döndü ama bu kez saydam duvardan geçemiyordu. Her zaman deniz gibi dalgalanıp kolayca ortam değiştirmesini sağlayan, saydam duvar, bu kez demirden, kilitli bir kapıya dönüşmüştü sanki. Sarayın çevresini dolaşsa da girebileceği bir yer bulamadı. Her yer, sert duvardı. Bu değişimi, kötü bir olay ya da olaylar zincirinin habercisi olarak düşündü. İçindeki korku yeniden alevlenmiş, bütün bedenini sarmıştı.<br />
İleriye gitmekten başka şansı olmadığını düşünen Zeynep, yürümeye başladı. Bu kez de ayaklarının altındaki bulutlar yok olmuştu. Olimpos’un karlı zirvesinde düşe kalka yürümeye çalışırken arada bir kayıp düşüyor, sonra yeniden toparlanıp yürüyüşünü sürdürüyordu. Bir yandan da titriyordu durmadan. Soğuktan ve korkudan dişleri birbirine vuruyor, adımlamaya çalıştığı karlı zirvenin yarlarından birine düşüp kalacağını düşünüyordu.<br />
&#8211; Anka, diye çığlık attı! Nerdesin Anka? Yardım et lütfen!<br />
Yüzlerce kanat çırpışı duydu ama ne Anka’yı ne de başka kuşları görebildi.<br />
Bu kadar çok kanat çırpması, Ortaçağ’daki kara kuşların saldırısını anımsatmıştı. Yaşadığı korkunç olaylar yetmiyormuş gibi bir de onların yeniden ortaya çıkma olasılığı, Zeynep’i çıldıracak noktaya getirmişti. O sırada ayağı kaydı, son bir umutla üzeri karla kaplı bir buz yığınına tutundu.<br />
Tutunduğu yerden aşağıya baktığında, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Öyle derin bir uçurumdu ki aşağısı, düşerse parçasını bile bulamazlardı. Tutunduğu karlı buz tümseğindeki ellerini biraz daha sıktı.<br />
Bir süre sonra, ellerinin ısısıyla karın erimekte olduğunu ayrımsadı. Dehşet içinde kalmıştı. Parmaklarından aşağıya kar suları damlıyor, kollarından içeri girip göğsüne kadar geliyor, zaten titremekte olan bedenini iyice üşütüyordu. Çok geçmeden avuçlarındaki damlalar çoğaldı.<br />
Bütün gücü tükenmiş, tutunacak karlı buz tümseği de küçüldükçe küçülmüştü. Artık sona geldim diye düşünürken elleri kaydı, çığlık çığlığa, uçurumdan aşağı hızla düşmeye başladı.<br />
&#8211; Kocaman kız oldun, hâlâ yataktan düşüyorsun, Zeynep!<br />
Bebekliğindeki gibi yatağına korkuluk mu yaptıralım yoksa?<br />
&#8211; Anne!<br />
&#8211; Yalan mı kızım? Bu kaçıncı düşüşün?<br />
&#8211; Anne, korkunç bir düş gördüm de…<br />
&#8211; Seni bir psikoloğa mı götürsek yoksa? Son zamanlarda, korkunç düşlerin çoğaldı. Bu durum, pek olağan değil. Babanla bir konuşayım ben.<br />
&#8211; Hayır anne, lütfen! Okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden olmalı. Söz veriyorum, bundan sonra korku filmi izlemeyeceğim! Sen de babama söyleme, lütfen!<br />
&#8211; Peki Zeynep ama bu son! Bundan sonra uykunda bağırdığını, ağladığını ya da yataktan düştüğünü görürsem seni dinlemem, söylerim, bilmiş ol!<br />
&#8211; Tamam anne, söz!<br />
Annesiyle konuşurken aklı, uçurumdan düştüğü zamana kaydı. Oradan nasıl kurtulduğunu aklı almıyordu. Onu Anka kurtardıysa neden ortalarda yoktu?<br />
&#8211; Kalk da bir bardak su iç kızım! Biraz dolaşırsan kendine gelir, evimizde olduğunu, korkacak bir durum olmadığını anlarsın hem.<br />
Annesinin önerisine uyup kalktı. Mutfağa giderken ter içinde olduğunu ayrımsadı. Birden aklına geldi: Ter sandığı damlalar, tutunduğu tümsekten eriyip içine akanlar olmasın sakın? Anka, yalnızca görüntüsüyle evde olabildiğini söylemişti ama buna da pek aklının yattığı söylenemezdi.<br />
Bardağa su doldururken, yaşadığı olayları annesine anlatsa neler olabileceğini düşündü. Onun delirdiğini düşünür, sabahı bile beklemeden babasına durumu anlatır, ilk fırsatta da psikoloğun yolunu tutarlardı. Psikoloğa anlatsa o da annesiyle babasından farklı düşünmez hatta durumunun ağır olduğunu bile söylerdi ailesine. Bütün bunlarla nasıl baş edeceğini düşünmekten yorulmuştu.<br />
Üstelik Anka da ortalarda yoktu ve arkadaşlarının iyileşme umudu da suya düşmüştü.<br />
&#8211; İyi misin kızım?<br />
Annesini odasında bulunca korkmuş, bardaktaki suyun bir kısmı yere dökülmüştü.<br />
&#8211; Kızım, bu ne korku? Su almaya gittiğimi bilmiyor musun da dönünce korkuyorsun? İpin ucunu iyice kaçırmışsın anlaşılan. Birkaç gün sana bilgisayarı da televizyonu da yasaklamalı en iyisi. Biz işe gidince bütün gün onların başından kalkmadığına eminim. Kim bilir, seni bu kadar korkutacak ne oyunlar oynuyor, ne filmler izliyorsun?<br />
Ruh sağlığın bozulacak yakında.<br />
&#8211; Anne, izlemeyeceğime söz verdim ya!<br />
&#8211; Sana inanmak istiyorum, Zeynep. Yalnız verdiğin sözleri tutmama konusunda mimli olduğunu da biliyorum.<br />
&#8211; Abartma anne!<br />
&#8211; Senin için endişelendiğimi anlamıyor musun, Zeynep?<br />
Zeynep, annesinin gözlerindeki endişe bulutlarını görünce ne diyeceğini bilemedi. Asıl konuyu bilse bu endişenin onların yanında devede kulak bile olmadığını anlardı.<br />
&#8211; Haklısın anne! Sözümü tutacağımdan kuşkun olmasın!<br />
&#8211; Bütün bu korkularının arkadaşlarınla yaşadığın o mağara olayından sonra olduğunun ayrımında olmadığımı sanma! O zavallıların durumu çok daha kötü ya!<br />
&#8211; Yeni bir haber mi var anne?<br />
&#8211; Yok yavrum. Ne olduysa yine eski durumlarına dönmüşler. Baban da anlamıyor. Böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadığını söylüyor.<br />
&#8211; Umarım iyileşirler anne! Onlar için ben de çok üzülüyorum!<br />
&#8211; Neyse ki sen, onlar kadar kötü durumda değilsin ama…<br />
&#8211; İyiyim anne. Haydi iyi geceler! Ben uyuyacağım.<br />
&#8211; Tamam kızım, iyi geceler. Kapıyı açık bırakıyorum.<br />
Bir terslik olursa seslen!<br />
&#8211; Anne!<br />
&#8211; Ne var Zeynep?<br />
&#8211; Başıma bir de hasta zili taktır da sık sık çalayım bari!<br />
&#8211; İyi fikir aslında. Yarın taktırayım, diyerek kapıyı kapatıp çıktı. Zeynep, onun şaka mı yaptığını, yoksa gerçekten mi öyle konuştuğunu anlamadı. Annesinin, çok saçma bile olsa, dediğini yapacağını biliyordu.<br />
&#8211; İyi misin Zeynep? Seni son anda kurtardı Anka. Arkadaşına teşekkür borçlusun.<br />
&#8211; Anka, Afrodit… İyiyim sanırım. Uçurumun dibinde olmadığıma göre…<br />
&#8211; Dışarıya niçin çıkmıştın?<br />
&#8211; Neler olduğunu anlamak için… Senin arkandan Anka da çıkıp dönmeyince….<br />
&#8211; Onun başına kötü bir olay geldiğini düşündün.<br />
&#8211; Evet, Argos’un canlandığını duymuştum ya! Onu bulabilmek için dönüp Anka’nın tüyünü almak istedim ama saraya giremedim Afrodit. Her zaman kolaylıkla girip çıkıyorduk oysa.<br />
&#8211; Argos’un canlandığını duyunca, buraya gelip sana bir kötülük etmesinden korktuğum için girişi kilitlemiştim. Senin dışarı çıkacağını düşünmedim Zeynep.<br />
&#8211; Onu gördünü mü? Gerçekten canlanmış mı? Ölen biri nasıl canlanır?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112260" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_12.png" alt="" width="615" height="808" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_12.png 615w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_12-228x300.png 228w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_12-151x198.png 151w" sizes="auto, (max-width: 615px) 100vw, 615px" /></p>
<p>&#8211; Daha önce de canlanmıştı, unuttun mu Zeynep? Hem bu kez canlanan yalnızca gözleriymiş. Onları söndürmek de pek kolay olmadı ama…<br />
&#8211; Kim yaptı bunu?<br />
&#8211; Gözleri canlandıranı mı, yeniden söndüreni mi soruyorsun?<br />
&#8211; Her ikisini de…<br />
&#8211; Canlandıran Hera’ymış. Onları, arınma ırmağından geçirmeden tavus kuşunun kuyruğuna takmış meğer.<br />
Yanlışlıkla olduğunu söyledi ama bence babama kızdığı için yaptı.<br />
&#8211; Niye kızıyormuş?<br />
&#8211; İo’nun varlığını duymuş sanırım.<br />
&#8211; Kim söndürdü peki?<br />
&#8211; Bunun için de arkadaşın Anka’ya teşekkür borçluyuz. Nasıl yaptı bilmiyorum ama gözlerin tamamı, şu anda arınma damlacıklarının içinde. Bunun için bütün damlacıklarımızı kullandık ama bence değer.<br />
&#8211; Onun için içerisi alacakaranlık, desenize. Şimdi anlıyorum.<br />
Ben de düşünüyordum, her zaman gökkuşağının renkleriyle ışıl ışıl olan salon, neden yarı karanlık diye.<br />
&#8211; Kısa bir süre için de olsa gökkuşağını göremeyeceğiniz için üzgünüm!<br />
&#8211; Arkadaşlarımın gözleri ne oldu?<br />
&#8211; Onların görüntüsü de yine damlacıklarda. Anka, getirip yerlerine koymuş.<br />
&#8211; Yine kirlenmiş mi?<br />
&#8211; Yok, bu kez fazla değil. Birkaç saate kalmadan arkadaşlarındaki yerlerini alırlar.<br />
&#8211; Onların kötü durumlarına döndüğünü duydum yine.<br />
Yeniden iyileşebilecekler mi?<br />
&#8211; Evet, hem de bütünüyle…<br />
&#8211; Anka, sen niye hiç konuşmuyorsun?<br />
&#8211; Senin iyi olduğunu gördüm ya! Ayrıca merakını gidermeyi bekliyorum.<br />
&#8211; Düşmeden önce seni o kadar çağırdım ki Anka!<br />
&#8211; Hemen gelemedim çünkü işimi tamamlamam gerekiyordu.<br />
Yine de yetiştim ama… Bak, yanındayım. Üstelik sen de çok iyi görünüyorsun.<br />
&#8211; Sağ ol, sevgili dostum! Gerçekten iyiyim. Şu serüven bittiğinde daha da iyi olacağım.<br />
&#8211; Az daha sabır… Çok az kaldı, Çilli Kız.<br />
&#8211; Çillerimi yine ayrımsamaya başladığına göre durumumuz gerçekten iyi demektir.<br />
&#8211; Nasıl ayrımsamam? Seninle ilk karşılaştığımızda, senin kılığına girmiştim ya! En çok da sarı, ipek gibi uzun saçlarınla çillerini sevmiştim.<br />
&#8211; Tüh! Nasıl da düşünemedim?<br />
&#8211; Neyi?<br />
&#8211; Argos tüylerini yolduğunda saçlarımı kesip sana tüy yapmayı…<br />
Anka’nın gülüşüne Afrodit de katılmıştı. Üçünün de keyfi yerinde görünüyordu.<br />
&#8211; Biz, ne zaman döneceğiz?<br />
&#8211; Gözlerin arınma işlemi biter bitmez…<br />
&#8211; Birkaç saate kadar dönüyoruz o zaman, Anka! Ne diyorsun?<br />
&#8211; Ne diyeceğim, çok güzel, derim!<br />
&#8211; Bulabildiğin en güzel sözler, bunlar mı Anka? Sözcük dağarcığının bu kadar kıt olduğunu bilmezdim.<br />
&#8211; Sen benim eksiğimi tamamlarsın, Zeynep. Yol arkadaşı değil miyiz?<br />
&#8211; Yalnızca yol arkadaşı mı?<br />
&#8211; Başka ne diyeyim?<br />
&#8211; Dostluğa ne oldu?<br />
&#8211; Bak, onu demek istemiştim ama dağarcığımdaki sözcükler tükenivermiş. Hepsi gülüyordu.<br />
&#8211; Sizin böyle neşeli neşeli atışmalarınızı özleyeceğim arkadaşlar. Keyfiniz yerinde olduğunda çok tatlı oluyorsunuz.<br />
&#8211; Sağ ol Afrodit! Senin eşsiz güzelliğinin yanında, bizim tatlılığımızın esamesi bile okunmaz!<br />
&#8211; Bak sen! Görüşmeyeli dağarcığın epeyce genişlemiş, Zeynep.<br />
&#8211; Daha ne gün görmedik sözler var bende, bilemezsin Anka! Zor günlerimiz için saklıyorum.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&#8211; Bundan hiç kuşkum yok, Çilli Kız.<br />
&#8211; Of ya! Çillerimi anımsatmasan olmaz mı Anka? Onları sevmediğim gibi okuldaki herkes de çillerimle alay ediyor.<br />
&#8211; Ayıp ediyorlarmış! Öyle güzel ki çillerin, niye sevmediğini anlamadım doğrusu.<br />
&#8211; Keçeli kalemle boyamış gibi… Afrodit gibi bir tenim olmasını ne kadar isterdim, pürüzsüz, süt gibi, tablo gibi.<br />
&#8211; Teşekkür ederim, Zeynep. Herkesin farklı bir güzelliği vardır. Çillerini ben de sevdim. Sana ayrı bir güzellik, bir hava katıyor.<br />
&#8211; Sonunda el birliğiyle çillerimi sevdireceksiniz bana!<br />
&#8211; Ha şunu bileydin!<br />
&#8211; Anka! Bakıyorum dağarcığını rüzgâra tutmuşsun.<br />
&#8211; O niye?<br />
&#8211; Genişlemeye başlamış da…<br />
&#8211; Öğretmenim çok yakınımda ya, ondandır.<br />
&#8211; Alemsin Anka!<br />
&#8211; Zeynep, odanın aydınlanmaya başladığının ayrımında mısın?<br />
&#8211; Aaa, evet! Gözler…<br />
Hemen fırlayıp damlacıkların önünde aldı soluğu.<br />
Gözler, açık sarı ışık yaymaya başlamıştı. Bu ışık, çok geçmeden gözlerin renksizleşip bütün kirlerinden arınacaklarının bir göstergesiydi.<br />
Damlacıklara iyice yaklaşarak hepsini tek tek incelemeye başladı. Onca gözün arasından arkadaşlarınınkini tanıyıp tanımayacağını merak ediyordu. Damlaları tek tek inceliyordu ki birden bağırdı:<br />
&#8211; İşte buradalar! Onları nerede görsem tanırım!<br />
&#8211; Yüz gözün arasında bile tanıdığına göre başka yerde aramaya gerek yok, Zeynep. Gitmeye hazır mısın?<br />
&#8211; Hazırım Anka!<br />
&#8211; Acele etmezseniz iyi olur. Biraz sonra babam gelip size koşulunu söyleyecek. Sizi bırakması karşılığında bir koşulu olduğunu unutmadınız, değil mi?<br />
&#8211; Aaaa! Bunu unutmuştum Afrodit! Umarım, üstesinden gelemeyeceğimiz bir koşul öne sürmez.<br />
&#8211; Arkadaşlarını kurtarmak için Argos’la onca yoldan ve onca çağı atlayarak gelenlerin üstesinden gelemeyeceği bir sorun düşünemiyorum.<br />
&#8211; Güveni için teşekkür ederim Afrodit ama bu olayda asıl kahraman Anka’dır. O olmasa asla başaramazdım!<br />
Ben, yalnızca ona arkadaşlık ettim, diyebilirim.<br />
&#8211; Beni ve arkadaşlarını kurtarmak için Korku Tüneli’ne giren sendin, Zeynep! Hem de arkadaşlarının başına gelenleri gördüğün halde… Bu kadar alçakgönüllü olma lütfen!<br />
&#8211; Tamam Anka, dediğin gibi olsun! Birlikte başardık, diyelim. Gerçi, eve dönüp arkadaşlarımın iyileştiğini görmeden tam olarak başarmış sayılmayız ama…<br />
&#8211; Az kaldı Zeynep. Onu da göreceksin.<br />
O sırada duvarlar, fırtına çıkmış deniz gibi dalgalanmaya başlamış, babam geliyor, diyen Afrodit, Anka ile Zeynep’i uyarmıştı. Duvarın önünde ayakta bekleyerek Zeus’u karşıladılar.<br />
Görünüşünden bile insanı ürküten bir güç yayıldığını duyumsayan Zeynep, herkesin ondan çekinmekte haklı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Konuşmaya başladığındıysa bütün salonu gök gürültüleri doldurmuş, birkaç saatliğine unuttuğu korku, yeniden gelip Zeynep’in yüreğine yerleşivermişti. Soluğunu tutmuş, titreyen bacaklarıyla ayakta durmaya çalışarak onun koşulunu söylemesini bekliyordu.<br />
&#8211; Kızım sizi iyi ağırladı mı?<br />
&#8211; E… Evet Sayın Zeus! Teşekkür ederiz.<br />
Anka, bir yandan kanadıyla sırtını okşayıp ona güç vermeye çalışıyor, bir yandan da başını sallayarak onun sözlerini onaylıyordu.<br />
&#8211; Buraya sizi biz çağırmadık. Çağ kapısını açtığınız için geldiniz. Argos’la da bizi yeniden uğraştırdınız. Davetsiz konuk da olsanız iyi ağırlanmanıza sevindim.<br />
Zeyneplerden bir yanıt bekler gibi bir süre sustuktan sonra yanıt alamayınca sözlerini sürdürdü:<br />
&#8211; Döndüğünüzde çağ kapısını kapatmanızı istiyorum.<br />
Tarihi tersine çevirmek bir yana, aynı felaketlerle yeniden uğraşmamıza neden olabilirsiniz, Argos gibi…<br />
&#8211; Kapının nerede olduğunu bilmiyoruz ki!<br />
Zeynep güçlükle konuşmuştu. Anka, ona dönüp:<br />
&#8211; Ben biliyorum, Zeynep. Tasalanma, kapatırız.<br />
&#8211; Madem biliyordun da Anka, Argos’u buraya getirmeden neden kapatmadın?<br />
&#8211; Siz de benim onun tutsağı olduğumu, bütün tüylerimi yolduğu için gücümü de emdiğini biliyorsunuz, Sayın<br />
Zeus.<br />
Zeynep araya girdi:<br />
&#8211; Üstelik arkadaşlarımız da bitkisel hayattaydı. Onları öyle bırakamazdık!<br />
&#8211; Onlar da eski durumlarına geleceğine göre kapıyı kapatmanız sorun olmaz artık!<br />
&#8211; Elbette, döner dönmez kapatırız.<br />
&#8211; O zamana kadar arkadaşlarınızın gözleri burada rehin kalacak. Ne zaman ki kapının kapandığını anlayacağız, o zaman, onlar da görme yetisini yeniden kazanacaklar.<br />
&#8211; Bu olamaz!<br />
&#8211; Buradan gitmeniz için koşulum bu!<br />
&#8211; Size nasıl güveneceğiz?<br />
&#8211; Biz, size nasıl güveneceğiz?<br />
Zeynep, Anka’ya dönüp sorar gibi baktı. Anka başıyla onaylayınca Zeus’a dönüp:<br />
&#8211; Tamam, kabul ediyoruz.<br />
&#8211; O zaman, size iyi yolculuklar.<br />
Sarayın duvarlarını güçlü dalgalar halinde köpürte köpürte çıkan Zeus, arkasında buz gibi bir hava bırakmıştı.<br />
Salondakiler, o gelmeden şakalaşıp duran Anka ile Zeynep ve onların şakalarına gülen Afrodit değil gibiydi.<br />
&#8211; Arkadaşlarınızın kısa bir süre daha göremeyecek olmasına üzüldüm dostlar. Babam biraz serttir ama verdiği sözleri kesinlikle tutar. Çünkü o Tanrı Zeus’tur!<br />
&#8211; Öyleyse yola çıkma zamanı. Hoşça kal Afrodit! Konukseverliğin için teşekkürler. Olimpos’un buzlu havasını ısıtan, yalnızca senin sıcaklığındı.<br />
&#8211; Ben teşekkür ederim Zeynep, ikinize de. Uzun zamandır, sizler gibi konuklarım olmamıştı. İkinizi de çok sevdim.<br />
&#8211; Biz de seni sevdik Afrodit, hoşça kal!<br />
&#8211; Güle güle, iyi yolculuklar! Yine gelin, diyemeyeceğim çünkü babamı duydunuz! Sizi yeniden görmekten çok mutlu olurdum oysa!<br />
Zeynep, Anka’nın sırtında havalanırken Afrodit’in gözyaşlarının sarayda yeni dalgalar yarattığını görebiliyordu.<br />
Zeynep, çok uzun zamandır uçuyorlarmış gibi duyumsuyordu. Yıldızlı gökyüzünde, bulutlar ışık hızıyla altlarından kayıyor; Ay, bir dolunay, bir hilale dönüşüyor, sanki mevsimler, yıllar, yüzyıllar değişiyordu. Bunun nedenini sormadan edemedi:<br />
&#8211; Anka, göz açıp kapayıncaya kadar eve gidip dönüyorduk da şimdi niye bu kadar uzun sürdü dönüşümüz?<br />
&#8211; Çağların kapılarını bir bir kapatıyorum da ondan Zeynep. Onların çağ kapısı dediği, bir tek kapı değil ki?<br />
Yirmi birinci yüzyıldan mitolojik çağa kadar her kapıyı kapatmamız gerekiyor. Söz verdik ya!<br />
&#8211; Aaaa! Ben de tek bir kapı sanıyordum. Arkadaşlar, o kadar kapıyı açmayı nasıl becermişler?<br />
&#8211; Onlar korku tüneline girdiklerinde ilk kapı açılmış zaten. Ondan sonrakileri de Argos açtırdı bana, Olimpos’a giderken.<br />
&#8211; Ama ben kapı falan görmedim hiç!<br />
&#8211; İlahi Zeynep! Beni güldürüyorsun. Bir ev kapısı değil ki bu, göresin!<br />
&#8211; Ama sen görürsün!<br />
&#8211; Ben Anka’yım unuttun mu?<br />
&#8211; Nasıl unuturum? Şu anda sırtında çağlar ötesinden yolculuk yapıyorum.<br />
&#8211; Sana söylemem gereken bir konu var Zeynep. Korku Tüneli, son kapıdır. Oraya vardığımızda gücüm tükenebilir.<br />
O zaman, o kapıyı kapatmak sana düşüyor.<br />
&#8211; Sen Anka’sın, gücün naslı tükensin?<br />
&#8211; Daha önce de tükendiği anlar oldu, unuttun mu?<br />
Hani, Ortaçağ’a gittiğimizde…<br />
&#8211; Ne yapmam gerekiyor?<br />
&#8211; Şimdi, kanadımdaki en kalın teleği kopartmanı istiyorum.<br />
O tünelin olduğu mağaranın giriş kapısını anımsıyorsun, değil mi?<br />
&#8211; Nasıl unuturum?<br />
&#8211; Güzel! İşte o girişin tam başının üstüne gelen noktasına teleğimi sür, sonra da tam altında yak!<br />
&#8211; Yakayım mı?<br />
&#8211; Evet.<br />
Zeynep bir yandan, onun canını acıtmadan kanadının en ucundaki kalın teleği koparmaya çalışıyor, bir yandan da konuşuyordu:<br />
&#8211; İyi de seni bir daha nasıl göreceğim o zaman?<br />
&#8211; Merak etme, ben seni bulurum!<br />
&#8211; İpek’i görmeye de gidecektik hani?<br />
&#8211; Başka zaman… Şimdi çok yorgunum.<br />
Anka’nın sesi gittikçe zayıflıyordu. Oraya varmadan gücü tükenir de yere düşersem diye bir düşünce geçtiyse de aklından bir anlığına, bunu hemen unutmaya çalıştı.<br />
Anka, onu hiçbir zaman yarı yolda bırakmamıştı. Paraşütle yumuşak bir iniş yapar gibi mağaranın önüne iniverdi.<br />
&#8211; Anka, Anka!<br />
Ses yoktu. Elinde telekle kalakalmıştı. Anka’yı yitirmenin acısıyla hıçkırırarak mağaranın girişine yöneldi.<br />
Tam kapının önüne dikilip başının üstüne bakmaya başladı. İçerden kahkaha, müzik, konuşma sesleri geliyordu.<br />
Ne olduğunu anlamak için bakmak geldi bir an aklına ama hemen caydı. Bu, kapıyı kapatmasını engellemek için bir tuzak olabilirdi.<br />
Teleği, tam başının üstüne sürdü. Yakması gerektiği aklına gelince donup kaldı bir süre. Yanında ne çakmak ne de kibrit vardı.<br />
“Olamaz!” diye inleyerek, olduğu yer çöktü. Kendi kendine öfkelenerek, ne yaptığının ayrımında bile olmadan teleği yakması gerektiği yere sürtmeye başladı.<br />
Birden olduğu yerde sıçrayıp teleği atıverdi. Çünkü telek alev almıştı.<br />
Zeynep’in şaşkın bakışları arasında, mağaranın girişini kapatıvermişti alevler. Daha sonra da iyice harlanan ateşe gök gürültüleri ve şimşekler eşlik etmeye başlamıştı.<br />
Zeynep, adım adım geri çekiliyordu korkudan. Kapıdan epeyce uzaklaşınca bir kayanın üstüne çökmek zorunda kaldı. Çünkü yer sarsılıyor, derinden gelen sesler, Zeynep’in korkudan nefesini bile tutmasına neden oluyordu.<br />
Bir süre sonra, alevler de sesler de sarsıntılar da kesildi. Zeynep, neye uğradığını şaşırmış bir durumda, oturduğu kayanın üzerinde bir süre daha nefesini tutarak bekledi. Sonra, kendine gelip çevresini incelemeye koyuldu. Güneş, usul usul doğuşunu muştuluyordu. Önce bu lutları gökkuşağının renklerine boyadı, sonra, ufku tutuşturan bir kızıllık yükseldi. Kızıllık büyüdü&#8230; büyüdü… Bakır bir tepsi gibi bütünüyle ortaya çıktığında sarı bir ışığa boğdu çevreyi.<br />
Gün doğumunun güzelliğinden bakışlarını ayırıp da mağaranın girişine baktığında kayalıklardan başka bir görüntü bulamadı. Şaşkınlıkla yerinden kalkıp oraya doğru yürüdü. Yok, ne kapı vardı ne de mağara! Yalnızca, kayanın üzerinde bir avuç kül titreyip duruyordu.<br />
Yere çöküp külden aldı biraz. Anka’nın külleri olabilir mi diye düşündü bir an. Sonra külü avuçlayıp pantolonunun cebine doldurdu. Küller onun olmasa da yaşadıklarının bir anısı olarak saklayabilirdi.<br />
Yanılmamak için, eskiden giriş olan yere son bir kez baktı. Yanılmadığını görünce bakışlarını kente çevirdi.<br />
Önünde dikkatle inmesi gereken kayalıklar ve aşması gereken bir orman vardı ama onca çağı atlayabildiğine göre bunlar sorun bile olamazdı artık. Attığı her adımda, kendi çağının kentine doğru yaklaşmanın bilinciyle yürümeye başladı.<br />
Önce, arkadaşlarının durumuna bakmak için hastaneye gidecekti, sonra da eve. Bir süre, yalnızca dinlenmek istiyordu. Zaten birkaç güne kadar okullar açılacak, derslerden başını kaşıyacak zaman olmayacaktı. Uzun süre yürümüş, kayalıkları geçip ormanı aşmıştı.<br />
Kentin dış mahallerine ulaştığında, cebinde bir kıpırtı duyumsadı. Yanılmadığını biliyordu. Heyecanla beklemeye başladı.<br />
Çok geçmeden cebinden küçük bir kuş havalanmış, arkasında yalnızca rengarenk bir tüy bırakmıştı.<br />
&#8211; Güle Güle Anka! Bıraktığın tüy için teşekkürler. Biliyorum, gene görüşeceğiz. Yaptıkların, desteğin, tüm yardımların için sonsuz teşekkürler!<br />
Tüyü cebine koyup hızlandı. Hastaneye vardığında yorulsa da merdivenleri üçer beşer çıkmaya başladı. Arkadaşlarının durumunu çok merak ediyordu.<br />
Girişe ulaştığında nöbetçilerden başka kimseyi göremeyince süzülürcesine ikinci kata yöneldi. Arkadaşlarının odasınının önünde bir anlığına durdu, içerden sevinç çığlıkları yükseliyordu çünkü. Yavaşça kapıyı açıp onları birbirleriye sarılırken görünce dünyalar onun oldu. Son derece sağlıklı olduklarını anlayınca sessizce kapıyı kapatıp dönüverdi. Annesiyle babası uyanmadan evde olmak için çıktığından daha hızlı inmeye başladı basamakları.<br />
Eve varıp aynı sessizlikte odasına girdikten birkaç dakika sonra, annesinin onu kaldırmak için geldiğinde şaşkınlığının hem sözlerine hem de yüzüne sindiğini gördü:<br />
&#8211; Uyandın mı Zeynep? Aaaa, giyinmişsin bile! Günaydın yavrum. Seni böyle erkenden kaldıran nedir?<br />
&#8211; Günaydın anne. Bu sabah da sen gelmeden kalkayım dedim. Her zaman yakınıp duruyordun ya!<br />
&#8211; Birkaç kez gelip gitmeden kalkmıyordun kızım, ne yapayım? Şimdi bu kalkış, benim için sürpriz, senin için de büyük ilerleme!<br />
&#8211; Bu kez de ben seni şaşırtayım demiştim anne.<br />
&#8211; Bunu gerçekten başardın. Haydi kahvaltıya! İşe gitmeden birlikte kahvaltı edelim.<br />
Annesinin hemen arkasından salona yürüyen Zeynep, kahvaltı masasının iki kişilik hazırlandığını görünce şaşırdı:<br />
&#8211; Babam yok mu anne?<br />
&#8211; Hastaneden acil olarak çağırdılar. Sabaha karşı gitmişti, henüz dönmedi.<br />
İyi ki babama yakalanmamışım! Demek ki ben gittiğimde oradaydı diye düşünüp masaya oturdu.<br />
&#8211; Telefonda mı etmedi?<br />
Tam o anda telefon çalmış, annesinden önce Zeynep koşmuştu:<br />
&#8211; Alo, baba…<br />
&#8211; Ben olduğumu nereden bildin Zeynep?<br />
&#8211; Anneme tam seni soruyordum da… Sensiz, kahvaltının tadı olmuyor baba.<br />
&#8211; Sağ ol sarı çiçeğim! Sana güzel haberlerim var ama eve gelinceye kadar beklemek zorundasın. Benim için de masaya bir tabak koy bakalım, sen çayımı doldurasıya evdeyim!<br />
&#8211; Tamam baba, hemen!<br />
Telefonu kapatır kapatmaz, yanında dikilen annesine:<br />
&#8211; Babam geliyor anne, dedi. Onun tabağını ben hazırlayacağım bu sabah, çayını da ben koyacağım.<br />
&#8211; Oooo, bu sabah, sende gerçekten büyük değişiklik var!<br />
&#8211; Anne! Altı üstü bir tabakla bir bardak çay…<br />
&#8211; İşte bu kadar! Sana kolay gelsin kızım. Benim birkaç lokma atıştırıp hemen çıkmam gerekiyor, işe geç kalacağım yoksa.<br />
Ayaküstü atıştırıp çayını yarısına kadar içtikten sonra çantasını alıp çıkarken:<br />
&#8211; Babana selam söyle, dedi. İşten telefon ederim. Hoşça kal.<br />
&#8211; Güle güle anne.<br />
Zeynep, annesiyle babasının bütün uyarılarına karşın ev işlerinden uzak duruyor; sevmediğini, beceremediğini öne sürüyordu her zaman. Annesinin bu sabahki şaşkınlığını da gülümseyerek geçiştirmişti. Ne vardı ki ev işlerinde de annesiyle babası bu kadar abartırlardı?<br />
Babasının tabağını masaya koyup çayını doldurmuştu ki kapı çalındı. Her zaman anahtarıyla açan babasının bu kez neden kapıyı çaldığını düşünüp koştu. Kapı açıldığındaysa şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse.<br />
Çünkü babası yalnız değildi. Utku ve Fuat’ı da alıp gelmiş, Zeynep’in şaşkınlığını gülümseyerek izliyordu kapının önünden.<br />
&#8211; E, arkadaşlarınla beni içeriye çağırmayacak mısın, Zeynep?<br />
&#8211; Şa… Şaşırdım da… Buyrun, geçin!<br />
Kenara çekilip babasıyla arkadaşlarına yol verdi. İçeri girer girmez ona ellerini uzatan Fuat’la Utku’ya hoş geldiniz, dedikten sonra onlara da birer tabak ve çay getirmek için mutfağa yürüdü. “Teşekkür ederim Anka, teşekkürler Afrodit ile Zeus! Sözlerinizi tutmanıza ne kadar sevindiğimi anlatamam!”<br />
Zeynep’in gecikmesiyle yardıma gelen babası, onun gözlerindeki damlaları silip:<br />
&#8211; Üzülme artık, dedi. Bak, hepsi geçti. Senin tahlillerinin sonucu da temiz çıktı. Haydi, arkadaşlarını bekletmeyelim!<br />
&#8211; Teşekkür ederim baba, diyerek tabakları aldı.<br />
&#8211; Sen geç, çayları ben getiririm. Arkadaşlarını fazla yalnız bırakmayalım, ayıp olur!<br />
Başını sallayarak salona yürüyen Zeynep, arkadaşlarına:<br />
&#8211; Neler olduğunu anlatmanızı sabırsızlıkla bekliyorum ama önce karnımızı doyuralım, dedi. Yoksa açlıktan ölmek üzereyim.<br />
&#8211; Tam biz kurtulduk derken senin ölmene izin vermeyiz,<br />
Zeynep, meraklanma! Biz de çok açız. Eve gidecektik ama baban bizimkileri gönderip birlikte kahvaltı edeceğimizi söyleyince kıramadık.<br />
&#8211; İyi etmişsiniz. Sizi merak edip duruyordum.<br />
&#8211; Biz de merakını giderelim, dedik.<br />
Tam o sırada, babası çayları getirmiş, hep birlikte masaya oturmuşlardı. Zeynep, gönül rahatlığıyla karnını doyurmaya koyuldu. Arkadaşlarına da sık sık gülümsemeyi unutmuyordu.<br />
&#8211; Siz rahatınıza bakın çocuklar! Ben, geceden beri hastanedeydim. Uykusuz ve yorgunum. Biraz dinleneceğim.<br />
Zeynep, babasının arkasından yürüdü:<br />
&#8211; Bir isteğin var mı baba?<br />
&#8211; Yok kızım, sağ ol. Sen, arkadaşlarının yanına dön.<br />
Ben, bir duş alıp yatacağım.<br />
Babası kahvaltısını bitirip çekilmiş ama üç arkadaş hâlâ yiyordu. Kıtlıktan çıkmış gibiydiler.<br />
&#8211; Eee, neler oldu, anlatın bakalım? O mağarada ne gördünüz de bitkisel hayata girdiniz?<br />
&#8211; Ne mağarası Zeynep? Mağarayı bırak, kent dışındaki kayalıklarda ne aradığımızı bile anımsamıyorum.<br />
Fuat’ın sözlerini Utku da onaylamış ve eklemişti:<br />
&#8211; Benim son anımsadığım, kayalardan aşağıya yuvarlandığım.<br />
Sonra da bu sabaha karşı gözlerimi açtığım. Başımı çarptığım için geçici bir bellek kaybı yaşadığımı, başıma da güneş geçtiğini söyledi babam.<br />
Arkadaşlarının belleklerinin silinmesi güzeldi de kendisi hepsini anımsıyor, anlatmaya kalksa inanmayacaklarını adı gibi biliyordu. Anlatmaya da hiç niyeti de yoktu doğrusu. Afrodit, arkadaşlarının hemen, onun da zamanla unutacağını söylemişti zaten.<br />
&#8211; Neyse, ben mağarada kaybolduğunuzu sanmıştım ama… Caner’in de ayağı kırılmıştı, biliyor musunuz?<br />
&#8211; Duyduk ama henüz görmedik. Baban, önce buraya uğramamızın iyi olacağını söyledi. Sen, çok merak ediyormuşsun.<br />
Sık sık gelip bizi yoklamışsın.<br />
&#8211; Nasıl gelmem? Aranızda sağlam kalan yalnızca bendim.<br />
&#8211; Teşekkür ederim Zeynep. Bizi izlememen gerektiğini söylemiştik ama iyi ki bizi dinlememişsin! Bizim bulunmamızı sağlayan da senmişsin.<br />
Utku’nun sözlerine gülerek yanıt vermişti:<br />
&#8211; E, arkadaşlar böyle günler içindir!<br />
&#8211; Sen işi hep şakaya vuruyorsun ama…<br />
&#8211; İyileştiğinize ve artık bir sorun kalmadığına göre ne yapayım? Ağlayacak zamanları atlatmadık mı? İkisi de başlarını sallayıp onaylamışlardı.<br />
Zeynep, Caner’i yeniden anımsatma gereği duydu:<br />
&#8211; Caner’e gidelim mi? Onun alçısının çıktığını sanmıyorum.<br />
&#8211; Olur, dedi ikisi birden.<br />
Zeynep, onlara bir kez daha dikkatle baktı. Ne Utku’nun dayılığı ne Fuat’ın efeliği kalmışa benziyordu.<br />
&#8211; Bu uysallığınıza alışamadım, arkadaşlar. Bana hep karşı çıkardınız da… Hatta oyunlarınıza bile almadığınızı da mı unuttunuz?<br />
&#8211; Onları anımsatma ne olur, Zeynep!<br />
Pişmanlığı, Utku’nun sözlerine yansımıştı. Fuat da onu izledi:<br />
&#8211; Bundan sonra, böyle bir durum yaşanmayacak.<br />
&#8211; Tamam o zaman, dedi Zeynep. Doyduysanız masayı toplayayım da Caner’e gidelim. O da sizi merak ediyordu. Birkaç gündür ben de gidemedim.<br />
&#8211; Çok yediğimizi mi anlatmaya çalışıyorsun Zeynep, diyerek gülen Fuat’a, Utku da katılmıştı:<br />
&#8211; Çoktan da fazla, diyeceği kesin!<br />
Zeynep güldü:<br />
&#8211; Lokmalarınızı sayamadım ama bir dahaki sefere artık…<br />
Bir yandan gülüşüyor, bir yandan da Zeynep’e yardım ediyorlardı. Çok geçmeden masa toplanmış, dışarda almışlardı soluğu.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<p>&#8211; Annenler nasıl? Hastalığınız süresince çok üzgünlerdi.<br />
&#8211; İyiler de merakla bizi beklediklerinden kuşkum yok, dedi Fuat.<br />
&#8211; Aynen, diyerek onu izledi Utku. Annemin, bebekmişim gibi sarılıp sarılıp öpmesini görmeliydin! Sanki, ölümden dönmüştüm.<br />
İkisi de Fuat’ın sözlerine gülse de Zeynep gülememişti. Olayları anımsasalar “ölümden dönmek” deyiminin durumlarına ne kadar uygun olduğunu bilirlerdi diye düşünüyor ama bunu dillendiremiyordu. Aileler, günlerdir hastanede beklediklerini de mi unutmuştu acaba? Öyle olmalıydı, yoksa niye geçici bellek kaybı ya da başlarına güneş geçtiğinden söz etsinlerdi ki?<br />
&#8211; Niye suskunlaştın, Zeynep? Konuşkanlığın, evinle mi sınırlıydı yoksa?<br />
Zeynep, yapmacık da olsa bir kahkaha kopardı:<br />
&#8211; Ne demezsin, Utku! Dışarı çıkınca dilim tutuluyor.<br />
&#8211; Caner’in durumu çok mu kötü yoksa?<br />
Fuat’ın sorusu, Canerlere yaklaştıkları sırada gelmişti.<br />
&#8211; Yok canım, sizinki kadar değildi. Alçı yüzünden evde kapalı kalmaktan yakınıyor, bir de size merak ediyordu.<br />
Az sonra kendiniz de görürsünüz zaten. Kapıyı açanın koltuk değnekli Caner olduğunu görünce şaşırdılar. Zeynep, ona takılmadan duramadı:<br />
&#8211; Oooo, Caner Bey, evdeki saltanatına son mu verdiler yoksa?<br />
Caner’in gözlerinden sevgi fışkırıyordu:<br />
&#8211; Ne demezsin Zeynep! Annem bayrağı kaldırdı, babam da tembelliğime alçıyı bahane ettiğimle ilgili bir söylev çekti. Sonuçta karşınızdayım işte!<br />
&#8211; Böyle kapı önünde mi konuşacağız? Bizi içeriye almayacak mısın?<br />
Caner, koltuk değneklerine dayanarak kenara çekilirken:<br />
&#8211; Çok şaşırdım da… Bağışlayın arkadaşlar! Sizleri böyle sapasağlam görünce…<br />
&#8211; Ne bekliyordun, diye takıldı Utku: “Seni yalnız bırakacağımızı mı&#8230; O alçı, bizim imzamızı beklemiş oğlum!<br />
&#8211; İmzasız olmaz abi!<br />
Fuat’ın sözlerine gülerek içeri girdiler. Zeynep, masanın üzerindeki kalemi hızla kaptı:<br />
&#8211; Önce ben… Sıranızı bekleyin bakalım, dedi. Caner’in oturmasını bile beklemeden yere çöküp imzasını atıverdi alçının üstüne.<br />
&#8211; Ama bu oyunbozanlık! İmza konusunu ben akıl etmiştim, diyen Utku, Zeynep’in elindeki kalemi alıp alçıya uzandığı sırada Caner bağırdı:<br />
&#8211; Bir de arkadaşım olacaksınız; siz, annemle babamdan bile insafsızsınız! En azından oturmamı bekleseydiniz.<br />
&#8211; İnsafsızlıkta sınır tanımayız, diyerek güldü Zeynep.<br />
Sonunda Caner oturmuş, Fuat da alçıyı imzalamıştı.<br />
&#8211; Annenler nerede Caner? Seni bırakıp kaçmasınlar?<br />
&#8211; Öyle sayılır, gülebilirsin Zeynep. İkisi de işe gitti.<br />
Benim yüzümden birkaç kez izin almışlardı da… Babam, izninin bitmesini bile beklemedi. Düşünsene ne kadar çıldırtmışım adamı?<br />
Üçü birden gülmüş, Caner de küsmüş numarası yapsa da sonunda onlara katılmıştı.<br />
&#8211; Ben bir ayakla sıyırdım ama asıl siz anlatın canlı cenazeler!<br />
Kefeni nasıl yırttınız?<br />
&#8211; Hooop! Hiç, canlı cenazeye benzer bir durumumuz var mı?<br />
&#8211; Hem de hiç!<br />
&#8211; Ben öyle duymuştum, hem de şu Sarı Fırtına’dan, diyerek Zeynep’i göstermişti.<br />
&#8211; Sarı Fırtına ha! Bunu unutmayacağım Caner!<br />
&#8211; Bence de unutmamalısın, sana çok yakıştı çünkü, değil mi arkadaşlar?<br />
İkisi birden, uzun bir “Evet!” çekmişlerdi.<br />
&#8211; Biliyor musun Caner, çok akıllısın! Bu isim, daha önce aklımıza neden gelmedi ki? Bundan uygun bir isim bulunamazdı Zeynep’e.<br />
Utku’nun gülümseyerek söylediğini Fuat da onaylamıştı:<br />
&#8211; Haklısın, hem de çok!<br />
&#8211; Eğlenceniz bittiyse ben gidiyorum beyler. Sizlerle uğraşamayacak kadar yorgunum ve gördüğüm kadarıyla hepiniz turp gibisiniz üstelik bana da gereksinim duymuyorsunuz.<br />
Zeynep’in arkasından ikisi de ayağa fırlamış:<br />
&#8211; Şaka yaptık, alınma hemen, diyerek ayaklanan ve Zeynep’in gitmesine engel olmaya çalışan Utku’ya Fuat da katılmış:<br />
&#8211; Bu isim çok güzel Zeynep, demişti; neden beğenmedin?<br />
&#8211; Bunu biraz düşünmem gerek. Belki sonra alışırım ama şimdi değil. Gerçekten gitmem gerek. Babam uyandığında evde olmak istiyorum. Epeydir bizimkilerle aram biraz limoni de…<br />
&#8211; Tamam öyleyse! Git de bana da bir kek yap getir, olur mu Zeynep? Limonlu olsun.<br />
&#8211; Emriniz olur Caner Bey? Başka…<br />
&#8211; Şimdilik bu kadar! Limonatayı da buradakiler yapar. Yaparsınız, değil mi arkadaşlar?<br />
&#8211; Zeynep’in keki olsun da… Yalnız benim de gitmem gerek Caner, dedi Utku. Hastaneden Zeyneplere, oradan buraya geldik. Bizimkiler çıldırmadan evde olayım.<br />
&#8211; Hastaneye dönmek istemiyorsam ben de sizinle kalkayım.<br />
&#8211; Durun yahu, daha neler olduğunu anlatmadınız, dedi Caner kırgın bir ses tonuyla.<br />
&#8211; Sana olanın bir benzeri işte! Yalnızca alçısız… İmzalatamayacağımız için üzgünüz çünkü sorun kafamızdaydı, dedi Utku.<br />
&#8211; Aynen, diye onu onayladı Fuat da.<br />
&#8211; Siz bir alemsiniz! Haydi birlikte çıkalım o zaman!<br />
Üçü birden, geldikleri gibi çıktılar. Caner, koltuk değneklerinin üstünde onları kapıya kadar geçirmiş, en kısa zamanda yine gelmelerini tembihlerken gelmezlerse alçıdaki imzayı kullanmakla onları tehdit etmeyi de unutmamıştı.<br />
Kahkahalarla Canerlerden ayrılıp kendi evlerine doğru yürüdüler. Zeynep, cebinden ayırmadığı tüyü okşayıp Anka’ya minnetini ve sevgisini iletti. Caner’in bu iyileşmeden pay almamasına üzülüyordu ama yalnızca Korku Tüneli’nin hasarlarının onarıldığını da biliyordu.<br />
Dayısının kızı İpek’i anımsayınca yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bu serüveni duysa hem kaçırdığı için deli olur hem de Zeynep’le bir daha konuşmazdı. Ona söz etmemenin en doğrusu olduğunu düşündüğü sırada evlerinin önüne de gelmişti. Kapıyı açarken, kulaklarını tırmalayan telefon sesine koştu. Babasının uyanmasını istemiyordu.<br />
Ahizeyi kaldırdığında, karşıdaki sesi yanlış duyduğunu sandı önce:<br />
&#8211; İpek sen misin?<br />
&#8211; Elbette benim Zeynep! Kaç kez söyleyeceğim adımı daha? Sesimden de mi tanımadın? Aşk olsun!<br />
&#8211; Dur, hemen celallenme! Babamı uyandırmamak için koşarak geldim de dışardan. O yüzden alamadım sesini.<br />
&#8211; Sana güzel bir haber verecektim.<br />
&#8211; Çabuk söyle, nedir?<br />
&#8211; Anka’nın tüyünü buldum. Hem de nerede biliyor musun, yastığımın altında… O kadar da bakmıştım oysa!<br />
&#8211; Ben de buldum İpek, bu sabah.<br />
&#8211; Sen nerede buldun?<br />
&#8211; Pantolonumun cebinde&#8230;<br />
&#8211; Çok garip! Aynı gün bulmuşuz. Bu durum, yeni bir serüvenin habercisi olmasın?<br />
&#8211; Sanmıyorum İpek. Yarın okullar açılıyor. Serüvenin zamanı mı şimdi?<br />
&#8211; Yaza belki, ha! Ne dersin?<br />
&#8211; Neden olmasın İpek?<br />
&#8211; Bensiz gitmek yok ama bu sefer.<br />
&#8211; Tamam, yok.<br />
&#8211; Hoşça kal, Zeynep. Halamla enişteme selam söyle.<br />
&#8211; Sen de İpek…<br />
Ahizeyi yerine koyup odasına yürüdü. Ertesi güne kadar uyanmadan uyumak, okul saatine kadar dinlenmekten başka bir isteği yoktu. Uzun süre böyle durgun kalmayacağını ama yeni bir serüvene kadar güç toplaması gerektiğini biliyordu.<br />
Gözleri kapanmadan son yaptığı, yastığın altındaki tüyü okşayıp “Yeni serüven geleceğe ve daha korkusuz ortamlara olsun, olur mu Anka?” diye mırıldanmak olmuştu.<br />
O uyur uyumaz Anka’nın gelip kanatlarıyla yüzünü okşadıktan sonra “Uyu bakalım Çilli Kız, Sarı Fırtına! Ne çıkarsa bahtına.” diyerek gülümsediğini düşünde gördüğünü sanmış, uyurken yüzüne mutlu bir gülümseyiş yayılmıştı.<br />
İkinci Kitabın Sonu<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-112329" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_13.png" alt="" width="411" height="331" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_13.png 411w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_13-300x242.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/06/korku-tüneli_13-246x198.png 246w" sizes="auto, (max-width: 411px) 100vw, 411px" /></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-korku-tuneli-2-kitap/">Anka’nın Kanatları – Korku Tüneli (2. Kitap)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-korku-tuneli-2-kitap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anka’nın Kanatları-Görünmez Kanatlar (1. Kitap)</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-gorunmez-kanatlar-1-kiitap/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-gorunmez-kanatlar-1-kiitap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Oct 2017 10:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=111868</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-605-356-167-5 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: Ayşe YAMAÇ Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. Anka’nın Kanatları-Görünmez Kanatlar Çok sıcaktı. Bir de kendisini saran kanatlar… Ter içinde kalmıstı. Birden sıçradı. Yatagında bir baskası vardı. Kendisini saran kanatlardan kurtulup hızla dogruldu. Yanındaki, kendi yaslarında, bedeninin yarısı görünmeyen görünen tek gözünü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-gorunmez-kanatlar-1-kiitap/">Anka’nın Kanatları-Görünmez Kanatlar (1. Kitap)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-605-356-167-5</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar: </strong>Ayşe YAMAÇ</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>Anka’nın Kanatları-Görünmez Kanatlar</h1>
<p>Çok sıcaktı. Bir de kendisini saran kanatlar… Ter içinde kalmıstı. Birden sıçradı. Yatagında bir baskası vardı. Kendisini saran kanatlardan kurtulup hızla dogruldu. Yanındaki, kendi yaslarında, bedeninin yarısı görünmeyen görünen tek gözünü açıp kanadının ucunu yarım agzına götürüp “sus” isareti yaptı gülümseyerek. Onu tanımıyordu ama ne kadar da kendisine benziyordu!<br />
Onun gibi sarısın, uzun saçlı, küçük burunlu, oldukça zayıf, on &#8211; on bir yaslarında bir kız…Burada, kendi yatagında ne isi vardı? Bedeninin yarısı nereye gitmisti?<br />
Basından asagıya, cetvelle çizilmis gibi, çok garip bir yokluktu zaten. Sanki var da görünmüyor gibiydi. Belli belirsiz, tüllerin arkasında gibi… Kol yerinde de genis, rengarenk tüylü kocaman bir kanat…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111869" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-1.png" alt="" width="536" height="653" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-1.png 536w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-1-246x300.png 246w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-1-163x198.png 163w" sizes="auto, (max-width: 536px) 100vw, 536px" /></p>
<p>Kız, kanadının ucunu yarım ağzından çekmeden, “sus” işareti yapmayı sürdürüyordu. Zeynep, onun kim olduğu ve yatağına niye geldiği konusunda sorular sormak istiyor ama kızın işaretiyle susmayı sürdürüyordu. Zaten kız, konuş dese, Zeynep konuşacak cesareti gösteremeyecekti belki de.</p>
<p>&#8211; Korkma ben Anka’yım!..<br />
Kuş cıvıltısını andırsa da biraz kalınca, tok bir ses tonuyla kızdan duyduğu tek cümle buydu. Sonra, yastığın üstünde iri, ışıl ışıl bir kuş tüyü bırakarak ortadan kayboluvermişti. Yatağını eliyle yoklasa, gözlerini ovuştursa da gördüklerinin düş mü, gerçek mi olduğunu ayrımsayacak durumda değildi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111870" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-2.png" alt="" width="476" height="424" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-2.png 476w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-2-300x267.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-2-222x198.png 222w" sizes="auto, (max-width: 476px) 100vw, 476px" /></p>
<p>Eline aldığı kuş tüyünü inceledi bir süre. Bu, düş görmediğinin bir kanıtı gibiydi. Rengarenk, ışıl ışıl, el büyüklüğünde bir telekti bu. Dokundukça kıvrılıp çeşitli şekillere giriyor, okşanan bir kedinin tepkisini veriyordu sanki!  Bir an korkudan içi titredi Zeynep’in. Bir tüy nasıl bir canlının tepkilerini  verebilirdi ki?<br />
Kapının zili durmadan çalıyordu. Annesi nereye gitmişti? Birkaç kez seslenmesine karşın, yanıt alamadı. Kalkıp dış kapıyı açmalıydı ama bacakları bedenini sanki taşımıyordu. Korku, tüm enerjisini alıp götürmüştü. Yine de titreyerek, elinde tüyle odasının kapısına yürüdü.<br />
Sanki bu tüy kendisine güç veriyor, korkusunu azaltmaya çalışıyordu. Kapıyı açar açmaz, evin her yerinden gelen kanat çırpınışlarıyla korkusu daha da büyüdü. Odasının dışına çıktığı anda da bambaşka bir dünyadaydı sanki.<br />
Elindeki tüy havalanıp bu bambaşka dünyaya karışıvermişti bir anda.<br />
Evlerine şaşkınlıkla baktı. Kocaman bir okul salonunu andıran bu odayı daha önce hiç görmemişti; hem de odasının hemen önünde… Sağa sola serpiştirilmiş irili ufaklı masalar, boy boy iskemleler, duvarda çocuk ve kuş resimleriyle süslü panolar…<br />
Büyükçe bir masanın çevresinde toplanmış kalabalığa doğru yürüdü. İlkokul ikinci ya da üçüncü sınıf öğrencilerine benzeyen on kadar çocukla, başlarında öğretmenleri olduğu anlaşılan genç bir kadın vardı. Her birinin elinde bir kitap olduğu da gözünden kaçmadı Zeynep’in.<br />
Çocuklara bir göz atıp öğretmenlerine yürüdü:<br />
&#8211; Buyurun, birine mi bakmıştınız?<br />
&#8211; Çocuklarla birlikte birer masal kitabı yazıp resimlendirdik. Onları size göstermek istedik; çünkü içinde siz de varsınız.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111871" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-3.png" alt="" width="603" height="672" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-3.png 603w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-3-269x300.png 269w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-3-178x198.png 178w" sizes="auto, (max-width: 603px) 100vw, 603px" /></p>
<p>Şaşkınlığı daha da artmıştı Zeynep’in. “Neden bana göstermek istiyorlar? Kim bunlar? Masal kitaplarının içinde benim ne işim var?” diye düşünürken, ağzından dökülen cümlelere kendisi de şaştı:</p>
<p>&#8211; Tamam, bakalım.<br />
Eline aldığı her kitap önce irice bir kuş oluyor, yürek atışlarıyla avucunu yakıyor, daha sonra yeniden kitaba dönüşüyordu. Bir süre şaşkınlıkla bu değişimi izledikten sonra, ellerinin titreyişini gizlemeye çalışarak, sırayla bakmaya başladı.<br />
Bugüne dek görmediği bir biçimde yazılmış, resimlenmişti kitaplar. Kitaplara, kahramanların yalnızca şekilleri çizilmiş, çizgilerin içlerine de masallar yazılmıştı.<br />
Sayfaların diğer bölümleri boştu. Masalların çoğu da kuşlarla ilgili masallardı; akbabalar, kartallar, atmacalar, bülbüller, kanaryalar, güvercinler, serçeler… Kuşlar siyah beyaz çizilmiş ama içindeki yazılar kuşların renklerinde yazılmıştı. Birinde, eğrice çizilmiş Pisa Kulesi ve önünde kendisine benzeyen bir kız resmi vardı yalnızca. Bazı sayfalar da tümüyle boştu. O sayfaların neden boş olduğunu sorduğunda, aldığı yanıt da kitaplar kadar ilginçti:<br />
&#8211; O sayfada teleskop var da ondan…<br />
…<br />
&#8211; O sayfada da güneş sistemi var.<br />
…<br />
&#8211; Orası hareket sistemi için…<br />
…<br />
&#8211; Oradan Venüs geçiyor.<br />
&#8211; Bu yuvarlak boşluk ne?<br />
&#8211; O da Dünya…<br />
&#8211; İyi de bunları neden çizmediniz ya da yazmadınız?</p>
<p>Birden, karşısındakilerin yüzleri değişmeye, her birisi bir kuşa dönüşmeye başladı; sonra da salonun çıkışına doğru uçmaya…<br />
Ne olduğunu anlamamıştı Zeynep. Yarısı görünmez bedenlerden oluşan kuş kalabalığını izlemeye koyuldu.<br />
Sorularının yanıtını kesinlikle almalıydı. Onların kanat çırpınışları hızlandıkça, Zeynep de hızlandırdı koşusunu.<br />
Bodruma inen merdivenlerde buldu kendini ama onları yitirmişti. Elinde, kuş görünümünde kitaplardan biri kalmıştı yalnızca. Kitabın kapağında yazı yoktu. Yalnızca alev resimleri çizilmişti. Kapağı kaldırdı. Bilmediği harflerden oluşan bir cümle vardı. Birden, harfler şekil değiştirmeye başladı. Büyük harflerle yazılmış kısa bir cümle belirdi önce, sonra da kitap alev alev yanmaya:<br />
“ONU KURTAR!”<br />
Gözden yitirdiğini sandığı kuşlar renk değiştirip karararak çevresini almış, garip diş ve korkunç pençelerin arasında kalakalmış gibiydi. Korkuyla çığlık atıp çevresindeki kuş kalabalığından kurtulmadan önce elini yakan kitabı yere atıvermiş, bir anda kuşlar da alevler de yok olmuştu. Yavaş yavaş uçarak yeniden eline konan o bemrengarenk kuş teleğiyle kalakalmıştı oracıkta.<br />
Garip, çok garipti. Kimi kurtarması gerekiyordu? Evlerinin bodrumu olduğunu da hiç anımsamıyordu; üstelik de böyle, odasının hemen önünden inilen merdivenlerle…<br />
Bir apartmanın üçüncü katındaydı evleri. Yerlerdeki renkler ve ok işaretlerinin anlamını da çözememişti. Ne kadar da değişmişti birdenbire evleri!..</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111872" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-4.png" alt="" width="620" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-4.png 620w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-4-228x300.png 228w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-4-150x198.png 150w" sizes="auto, (max-width: 620px) 100vw, 620px" /></p>
<p>“Ne olacaksa olsun!” deyip ok işaretlerini izlemeye başladı. Birden önünde Pisa Kulesi’ne benzer bir yükselti belirdi ve daha başını kaldırıp o yükseltiye tam olarak bakamadan bir pusula düştü kulenin tepesinden.<br />
Pusula da çok garipti. Bildiklerinden oldukça büyük ve hantal görünüyordu ama çevresinde yarım daireler çizerek kendi kendine hareket ediyor, Zeynep’e yol gösteriyordu sanki. Yürüdü; ama sanki yürümüyor, görünmez bir kuş kanatlarıyla onu taşıyordu. Yol bitti, ucu<br />
bucağı görünmeyen basamaklardan çıkmaya başladı.<br />
Ne kadar zaman yürüdüğünü ya da uçtuğunu, sonra da kaç basamak çıktığını bilmiyordu ama bir süre sonra bir kulenin tepesinde, bir teleskobun başında buldu kendini. Korkarak yaklaştı, teleskoptan gökyüzünü incelemeye başladı.<br />
Daha önce pek çok kez gördüğü dolunaya çevirdi teleskobun yönünü. Gözlerinin önüne serilen görüntü, çıplak gözle gördüğü ışıklı bir küre değil de dağları, ovaları olan bir yeryüzü parçasıydı sanki. Yanlış mı görüyorum acaba, diyerek gözlerini ovuşturup bir kez çıplak gözle, bir kez de teleskopla yeniden baktı Ay’a. Yok, görüntü yine aynıydı; çıplak gözle ışıklı bir küre, teleskopla yeryüzü parçası…Tam o anda, çevresi kalabalıklaşmaya başladı. Yanan kitapta gördüğüne benzer korkunç görünümlü akbabalar, baykuşlar, adını bilmediği kara kuşlar aldı çevresini.<br />
Onların, yarısı görünmez, siyah giysiler içindeki adamlara dönüşmelerini ve teleskobun çevresini almalarını korku ve şaşkınlıkla izledi. Bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu.<br />
Onu rahatlatan görünmez bir çift kanadın okşayışı oldu. Derin bir soluk alıp kendine gelen Zeynep, korku içinde geri çekilirken, elinde olmadan bağırdı:<br />
&#8211; Durun! Ne yapıyorsunuz?<br />
Sesine yeniden kavuşmuştu ama sanki onu görmüyor, duymuyor gibiydiler. Sessizce, sağa solu kollayarak işlerini sürdürdüler. Bir süre sonra teleskop parçalara ayrılmış, adamlar siyah pelerinlerinin altında gözden yitmiş; çok geçmeden yeniden kara kuşlara dönüşüp yok oluvermişlerdi, Zeynep’i şaşkınlığı ve korkusuyla baş başa bırakarak.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111873" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-5.png" alt="" width="597" height="466" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-5.png 597w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-5-300x234.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-5-254x198.png 254w" sizes="auto, (max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p><!–nextpage–></p>
<p>Bir süre olduğu yerde kımıldamadan duran Zeynep, korkusundan sıyrılmaya çalışıp gökyüzüne baktı. Yıldızlar ve dolunay, olanca parlaklığıyla gökyüzünde gülümsüyor, onun korkusunu dağıtmaya çabalıyordu sanki!<br />
Korkusu yavaş yavaş dağıldı. Önüne vuran dolunayın ışığında, kendisine yol gösteren pusulanın ışıklarının yanıp söndüğünü, sonra da hareket ettiğini gördü. Teleskop, korkunç kuşlar, kara giysili adamlar, bir süreliğine onu unutturmuştu. Pusulayı yeniden izleyerek merdivenlerden inmeyi düşündüğü anda, yine o görünmez kuşun kanat çırpınışlarını duydu. Ayakları basamaklara değmiyor, kuşun kanatlarında, pusulayı izleyerek basamaklardan<br />
süzülüyordu. Diğerlerinden korktuğu halde, bu kanat sesini duyduğu anda rahatlıyordu. Bu ses farklıydı çünkü; yumuşacık, insanı rahatlatan bir müzik gibi…<br />
Kireç sıvalı, toprak damlı, küçük bir kulübenin önünde buldu kendini. Dalgaların sesinden, denize yakın olduğu anlaşılıyordu. Kare şeklinde dört camdan oluşan küçük pencereye yaklaşıp içeriyi görmeye çalıştı. Karşı duvara gömülmüş bacanın içinden yayılan ateşin ışığında, köşedeki piyano benzeri küçük müzik aletini ve hemen önünde oturup onu çalan yaşlı adamı gördü önce, sonra da onun dizlerinin dibine oturmuş kendi yaşlarındaki erkek çocuğunu. Uzun saçlı, kalın paltosuyla müzik aletinin önünde oturan adamdan çok, çocuk dikkatini çekmişti. Babası gibi uzun saçlı, kalın giysiliydi o da. Yüzünün yarısına ocaktaki ateşin ışığı vuruyor, ona gizemli bir anlatım veriyordu.<br />
Görüntünün tamamı gizemliydi aslında; bir masal kitabının sayfaları arasındaymış gibi duyumsuyordu kendisini Zeynep.<br />
Odanın yoksul görüntüsüne, köşedeki tahta kerevetin üzerinde açık duran iki kişilik yatağa; yatağın hemen yanındaki tahta masaya, üzerinde iki kirli tabak ve çevresindeki iki tahta iskemleye kısa bir göz atıp yeniden çocukla babasına döndürdü bakışlarını. Tam o anda duydu müziğin sesini. Bütün görüntüler silindi bir anda sanki. Dalgaların sesine karışıp kanat çırpınışlarına eşlik eden bu müziğe dalıp gitti bir süre.<br />
Müzik dinlemeyi severdi; hatta ders çalışırken bile müzik dinlerdi ama böylesini ilk kez duyuyordu. Sanki başka bir boyut, başka bir düzlemdeydi. Ayakları yere değmiyor, bulutların üstünde dans ediyor, bedeninin her hücresi müziğe eşlik ediyor; saçları müziğin ritmiyle yüzüne dolanıp yanaklarını okşuyor, gözleri denizlerin ak köpüklü dalgalarıyla yıkanıyordu.<br />
&#8211; İçeri gelsene! Neden pencereden bizi izliyorsun?<br />
Gözlerini şaşkınlıkla açtı Zeynep. İçerdeki çocuk, tam karşısındaydı işte! Dolunay olsa da yüzü tam seçilmiyordu ama o olduğu anlaşılıyordu yine de.<br />
&#8211; Yo… yooook! Müziğe dalmışım. Çok güzel de, diye kekeledi.<br />
&#8211; İyi ya işte! İçeri gel! Oradan daha iyi dinlersin.<br />
&#8211; Baban kızmaz mı?<br />
&#8211; Hayır, niye kızsın? Yolunu yitiren konuklarımız olur bizim her zaman. Alışkınız.<br />
&#8211; Yolunu yitirmek mi?<br />
&#8211; Evet, yoksa burada ne işin olur bu gece vakti? Burası kasabaya epeyce uzaktır.<br />
&#8211; Haklı olabilirsin. Buraya nasıl geldiğimi bile anımsamıyorum.<br />
Bir pusulanın peşine düştüğünü söylese, aklını kaçırmış olduğunu düşünebilirdi. Bu yüzden de onu onaylamayı seçip arkasından yürüdü.<br />
İçeri girdiği anda, pencereden gördüğünden çok daha yoksul bir odada buldu kendini. Yerde, otlardan örülmüş bir hasır, pencerenin önünde iki kişilik tahta bir kerevet ve üstüne oturduğunda ottan yapıldığı belli olan çok sert bir yatak vardı.<br />
Piyanonun başındaki adam, onun içeri girdiğini ya duymamış ya da önemsememiş olmalıydı ki çalmayı sürdürüyordu. Hemen yanı başında duran kadın da onlara arkasını dönmüş, adamın omzuna bir kolunu atmış, müziğe dalıp gitmişti. Kadın annesine o kadar çok benziyordu ki, neredeyse “anne” diye seslenecekti ama kendini tuttu. Bilmediği bir evde kendisinin ne aradığının yanıtını bulamazken, o kadının annesi olduğunu düşünmesi saçmalık<br />
gibi geldi bir an. Kadın bir ara dönüp görmeyen gözlerle kendisine bakınca, annesine fazla benzemediğini görüp rahatladı. Kadın sütbeyaz mermerden bir yontuya benziyordu çünkü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111874" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-6.png" alt="" width="636" height="809" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-6.png 636w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-6-236x300.png 236w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-6-156x198.png 156w" sizes="auto, (max-width: 636px) 100vw, 636px" /></p>
<p>Ot yatağa ilişip dinlemeyi sürdürse de aklını bütünüyle müziğe veremiyordu artık. Bir yandan çevresini inceliyor, bir yandan da bu kadar yoksul bir odada piyanonun ne işi olduğunu düşünüyordu.<br />
&#8211; Al, iç; acıkmışsındır. Fazla yiyeceğimiz yok ama bu keçi sütü, açlığını yatıştırır.<br />
Gülümseyerek toprak tasa uzanıp sütü aldı. İlk yudumu aldığında, içine bir serinlik, bambaşka bir tat yayıldı.<br />
&#8211; Çok güzel! Daha önce hiç keçi sütü içmemiştim. Teşekkür ederim, diyerek tası uzattı çocuğa. Çocuğun gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.<br />
&#8211; Keçi sütü içmedin mi? Nasıl olur? Bu yörede herkes keçi besler ve sütünü içer. Bizim de bir keçimiz var. Sen çok uzaktan mı geldin?<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Adın ne?<br />
&#8211; Zeynep.<br />
&#8211; Senin adın ne?<br />
&#8211; Galileo<br />
&#8211; Galileo mu? Burası neresi?<br />
&#8211; Pisa.<br />
&#8211; Ya… Yani burası Türkiye değil mi?<br />
&#8211; Hayır, İtalya. Türkiye neresi ki? Türkleri duydum ama Türkiye’yi daha önce hiç duymamıştım. İtalya’nın kuzey taraflarında bir köy olmalı.<br />
Zeynep şaşkınlıkla Galileo’ya bakıyor, ne diyeceğini bilemiyordu. “ Bu Galileo, o Galileo olabilir mi? Kitaplar dan adını duyduğum ünlü bilim adamı… Hem burası İtalya ise o da İtalyanca konuşuyor olmalı. Birbirimizi nasıl anlıyoruz o zaman?” diye düşündüyse de hemen sonra, “Yok canım, daha neler!.. O, Ortaçağ’da yaşamıştı,” diye kendi düşüncesini çürüttü.<br />
Onun suskunluğunu onaylamak anlamında alan Galileo, konuşmasını sürdürdü:<br />
&#8211; Yok, o kadar uzaktan buraya gelemezsin ki!.. Yakınlarda olmalı ama duymadım. Neyse… Ne istemiştin?<br />
&#8211; İnan ki sana vereceğim bir yanıtım yok! Daha doğrusu inandırıcı bir yanıtım yok. Bir pusulanın peşine düştüm, sonrasında burada buldum kendimi.<br />
&#8211; Pusula mı?<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Çok garip! Ben de pusulamı arıyordum. Babama bir denizci vermiş, o da bana vermişti ama çok büyük ve ağırdı. Küçüğünü yapmaya çalışırken yitirmiş, birisinin çaldığını düşünmüştüm. Nerede şimdi?<br />
Zeynep, bir an ne diyeceğini şaşırdı. Görünmez kuşun kanatlarında izlediği pusula onu buraya kadar getirmiş, sonrasında da yok olmuştu.<br />
&#8211; Kapının önünde olabilir.<br />
Piyanonun başındaki adam, hiç durmadan çalıyor, başka bir dünyadan ezgiler taşıyordu sanki Zeynep’in kulaklarına. Kadın da bu müziğe kendisini kaptırmış, dünyadan soyutlanmış gibi kıpırtısızca onu dinliyordu. Ne Zeynep’in ayrımındaydı, ne de Galileo’yla konuşmalarının…<br />
İçini dolduran ezgilere kulak verdi yeniden. Öyle rahatlatıcıydı ki müzik!.. Bir ırmağın akışı, bir denizin küçük çırpınışlarla kıyıyı okşaması, bir kuşun ötüşü, bir yaprağın hafif rüzgârda hışırtılı sallanışı, sıcak bir havada ince ince yağan bir yağmurdan sonra havaya karışan toprak kokusu gibi… Orada uzun kalıp müziği dinlemek isterdi ama zaman yoktu. Galileo’nun peşinden dışarı fırladı.<br />
Pusula, gerçekten de kapının hemen önündeydi. Onlar yaklaştıkça pusula uzaklaşıyor, ikisi de onu izliyordu. Ne kadar zaman böyle yürüdüklerinin ayrımında olamayacak kadar şaşkındı. Sonunda pusulayla birlikte durdular.<br />
Burası, Pisa Kulesi’nin önüydü.<br />
Galileo, bir yandan pusulayı eline alıp uzun süredir ayrı kaldığı bir dost gibi kucağına bastırırken, bir yandan da kendi kendine konuşuyordu:<br />
&#8211; Neredeydin bunca zaman? Seni aramadığım yer kalmadı ama bulamadım. Senden daha küçüğünü, gelişmişini ve kullanışlısını yapacağım bir gün ama sen hep benim en değerli arkadaşım olarak kalacaksın. Bir daha yitip gitme olur mu? Seni örnek almadan yeni bir pusula yapamam ki!<br />
Zeynep, pusulayla konuşan Galileo’ya diktiği şaşkın bakışlarını çekip kuleye dikti bu kez de. Birkaç saat önce yaşadıklarının korkusu gelip yapışmıştı yakasına yine.<br />
En büyük korkusu da kara kuşların gelip kendilerine saldırmasıydı.<br />
&#8211; Sana da teşekkür ederim Zeynep. Bunu yitirdiğimde çok üzülmüştüm.<br />
Zeynep, kendisinin bunda payı olmadığını söylese de Galileo’yu inandıramayacağını düşündüğünden, başını sallamakla yetindi.<br />
Sonra görüntü dalgalandı, çevrelerini kanat çırpınışları sardı. Tam da düşündüklerinin gerçekleştiğini, kara kuşların saldırısına uğrayacaklarını sanıyordu ki, yüzünü okşayan kanatların yumuşaklığında, başka bir zaman dilimine savruldu Galileo ile birlikte.<br />
Bir ırmağın denizle buluştuğu yerde, kumların üzerindeydiler ama ikisinin de görüntüsü değişmiş, birkaç yaş birden büyümüşlerdi sanki.<br />
Zeynep, kendindeki değişimi görmediğinden, şaşkınlıkla yanındakine bakıyordu:<br />
&#8211; Sen de kimsin? Galileo’ya ne oldu?<br />
Ortaokul son sınıf öğrencilerine benzeyen genç, uzun, kabarık saçlarını elleriyle arkaya tarayıp kalın paltosunun cebinden çıkardığı bir lastikle bağladıktan sonra, şaşkın bakışlarla bir süre Zeynep’i süzdü.<br />
&#8211; Galileo benim de sen kimsin?<br />
Zeynep, ona yanıt vermeden önce uzun uzun denize bakıp bunca zaman atlamasını sindirmeye çalıştı. Irmağın denizle buluştuğu yer masmavi ve o kadar temizdi ki, dibindeki kum taneleri ve çakıllar bile görünüyordu. Irmak, uzaklardan getirdikleriyle denizin kıyısını bulandırması gerekmiyor muydu? Denizin üstüne eğilip de kendi yansımasını görünce, büsbütün şaşırdı.<br />
Bir süredir yaşadığı olağandışı olaylar aklına gelince, şaşırmak sözcüğünün bile yetersizliğini düşünüp gülümsedi elinde olmadan. Bir düşün içinde olmalıydı. Yoksa bütün bunların başka bir açıklaması olamazdı. Kendisini şaşkınlıkla izleyen Galileo’nun yanına döndü.<br />
&#8211; Bütün bunları benim de aklım almıyor Galileo, dedi.<br />
Daha biraz önce sizin evdeydik, sonra da Pisa Kulesi’nin önünde… Üstelik de birkaç yaş daha küçüktük. Şimdiyse buradayız.<br />
&#8211; Sen… Sen…<br />
&#8211; Evet, Zeynep…<br />
&#8211; Az önce, dediğin olayın üstünden yıllar geçti Zeynep. Buna inanmamı beklemiyorsun, değil mi?<br />
&#8211; Ben kendim bile inanamazken seni nasıl inandırayım Galileo?<br />
&#8211; Bunun bir açıklaması olmalı ama ne? Bir anda bu kadar zaman atlaması&#8230; Olağandışı, inanılmaz bir durum!..<br />
Bunu araştırmam gerek. Bu gerçekten doğru olabilir mi? Okulda öğrendiğim fizik kanunlarıyla hiç uyuşmuyor bu durum!<br />
&#8211; Bu bir düş olmalı. Bunun doğa ya da bilim kurallarıyla açıklaması olamaz!<br />
&#8211; Haklı olabilirsin de her olayın bir açıklaması olmalı; biz çözememiş olabiliriz şimdilik.<br />
&#8211; Bunun bir açıklaması olduğunu sanmıyorum ama neyse&#8230; Şu ırmağın adı ne?<br />
&#8211; Arna.<br />
&#8211; Sen burada ne yapıyorsun?<br />
&#8211; Düşünüyordum. Yakında okula geri döneceğim, babamın rahatsızlığı için gelmiştim de…<br />
Bir süre sessizce önüne bakan Galileo, birden aklına gelmiş gibi Zeynep’e döndü:<br />
&#8211; Ben buralıyım zaten de asıl sen ne yapıyorsun? Beni mi izliyorsun yoksa?<br />
&#8211; Daha neler!.. Seni neden izleyeyim? Olanlara ben de en az senin kadar şaşkınım. Gözümü açtım, buradaydım.<br />
Bir pusulanın peşine düştüğümü daha önce de söylemiştim.<br />
&#8211; Evet ama bu o kadar garip ki!.. Yıllar önceki bir olayı az önce olmuş gibi anlatıyorsun.<br />
&#8211; Bence de&#8230; İnanması güç, biliyorum; ama sana neden yalan söyleyeyim?<br />
&#8211; Pusula nerede peki?<br />
Zeynep çevresine bakındı, bir anda kayıplara karışan pusulayı göremedi.<br />
&#8211; Az önce buradaydı, şimdi göremiyorum.<br />
-Bir bulup bir yitiriyorum onu zaten. Onun benim için anlamını bilsen, saklamazdın; özellikle de böyle bir zamanda.<br />
&#8211; Gerçekten saklamadım. Babanın armağanı olduğunu söylemiştin daha önce, neden saklayayım? Hem pusula benim ne işime yarayacak?<br />
&#8211; Bunu bilemem.<br />
&#8211; Şimdi bırakalım bunları. Pusula yine ortaya çıkacaktır sanırım. Görür görmez sana yine getireceğim, söz!<br />
&#8211; Peki, öyle olsun!<br />
&#8211; Babanın hastalığından söz ediyordun. Geçmiş olsun. Nesi var babanın?<br />
&#8211; Bilmiyorum, göremedim ki!.. Diğer hastalarla birlikte bir adaya gönderilmiş. Annem söylemiyor ama cüzzam ya da veba olabilir. Salgın olduğunu duymuştum ama bunun babamın başına geleceği hiç aklıma gelmemişti. Belki de değildir, diyeceğim ama öyle olmasa neden bir adaya sürgüne gönderilsin?<br />
&#8211; Onu muayene eden hekimlere sormadın mı?<br />
&#8211; Sorsam da söylemezler ki, dedikten sonra bir süre susup derin bir iç çekti.<br />
&#8211; Niye söylemesinler?<br />
&#8211; Benim yaşımda birini kimse önemseyip de gerçeği söylemez burada Zeynep. Belki çocuk olarak gördüklerinden, anlamayacağımı düşündüklerinden ya da üzmek istemediklerinden&#8230;<br />
Bir süre susup daha sonra alçak sesle, kendi kendine konuşur gibi, mırıldanmaya başladı:<br />
&#8211; Annemin gözyaşları üzmüyor sanki!.. Ya babamı görememek?.. Sanki söylenmeyince gerçek gizleniyor!..<br />
Kaşlarını çatıp gözlerini kurulayarak, birden anımsamış gibi, Zeynep’e döndü:<br />
&#8211; Ne bileyim, öyle işte!<br />
Sonra da başını dikleştirip kararlı bir sesle konuşmaya başladı:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111875" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-7.png" alt="" width="634" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-7.png 634w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-7-233x300.png 233w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-7-154x198.png 154w" sizes="auto, (max-width: 634px) 100vw, 634px" /></p>
<p>&#8211; Okulumu bitirmeme az kaldı. Sonrasında tıp fakültesine gidip hekim olacağım. Belki babamı da iyileştirebilirim.<br />
Umarım, o zamana kadar yaşayacak kadar şanslıdır. Aslında düşündüğüm hekimlik değildi ama bu durumda en iyisi o sanırım.<br />
Bu konuşmadan sonra Galileo sustu. Önündeki taştan, kocaman rakamlarla oynamaya, onlarla yeni şekiller oluşturmaya başladı kumun üstünde. Zeynep, bir süre onu izledikten sonra, rakamlara elini uzatıp oyuna katılmak istedi.<br />
&#8211; Dur Zeynep! Sakın karıştırma! Yeni bir formül üzerinde çalışıyorum.<br />
Ateşe değmiş gibi ellerini çekti Zeynep. Kırılmıştı biraz da. Üzerindeki, nereden geldiğini anlayamadığı kalın mantoya sıkıca sarınıp deniz kıyısı boyunca yürümeye başladı.<br />
Hava soğuktu. Nemli ve sert bir rüzgâr, iliklerine işliyordu. Az önce durgun olan deniz de birden hareketlenmiş, duru mavi rengi lacivertten siyaha doğru renk değiştirmiş, gittikçe büyüyen dalgalarla kıyıyı dövmeye başlamıştı.<br />
Gözleri, ufka kadar tüm çevreyi taramaya çalıştı ama birdenbire çöken sisten pek seçemiyordu. Yakınlarda bir yerleşim yeri yok gibiydi sanki. O kadar da üşümüş, acıkmış ve susamıştı ki!.. Birden, hırçın bir dalga tepeden tırnağa onu ıslatıverdi. Üşümesi daha da artmıştı. Biraz kırılmış da olsa Galileo’dan yardım istemekten başka umarı yoktu.<br />
Galileo’nun yanına dönüp durumunu ona anlatmayı düşündü ama ayrıldığı yere geldiğinde ne Galileo vardı ne de taştan rakamlar… Yalnızca, dev pusula onu bekliyordu ve onun gelişiyle de hareketlenmiş; kendisini rahatlatan kanat çırpınışlarını da yeniden duymaya başlamıştı. Pusulanın kendisiyle olmasına şaşırıp onu bir kez daha yitirdiğini, hatta Zeynep’in sakladığını düşünen Galileo’ nun üzüleceğini düşünse de ne yapacağını, bunu ona nasıl<br />
ulaştıracağını bilmiyordu. Kanat çırpınışları eşliğinde pusulayı izlemeye koyuldu yine. Huzursuz değildi. Kulağını okşayan müzik, kuş kanadının çırpınışlarındaydı. Yumuşacık, bulutsu bir koltuğun üzerindeymiş gibi duyumsuyordu kendisini.<br />
Yürüyordu ama ayakları yere değmiyor, hiçbir ağırlık duyumsamıyordu. Üşümesi de geçmiş, görünmez kanatların sıcaklığı sarmıştı bedenini. Midesindeki gurultu bir süre daha sürse de çok geçmeden onu da duymaz olmuştu.<br />
Bir süre böyle uçuyormuş gibi yürüdükten sonra, evlerinin kapısında buldu kendini. Kapıyı çalmak üzere elini zile uzattığında, yeni bir şaşkınlık yaşadı. Yeniden on bir yaşındaki haline dönmüş, pusula da kanat çırpınışları da yok olmuş; kısa kollu tişörtü ve şortuyla her zamanki gibi oyundan dönen Zeynep olmuştu.<br />
Kapıyı annesi açtı:<br />
&#8211; Kızım, ter içinde kalmışsın! Ter de değil, sanki suya düşmüş gibisin. Çabuk banyoya!.. Şuna bak, saçlarından bile su damlıyor!<br />
&#8211; Tamam anne.<br />
Zeynep banyoya yürüdü. Küveti doldurmak için suyu açıp soyunmaya başladı. Küvete girmek üzereyken, bakıp kaldı suyun içine. Çünkü çeşitli renklerde onlarca kuş teleği ve sarkaçlar salınıp duruyordu küvette. Bunun kendi banyolarının küveti olduğuna inanamıyor, yeni bir düşe daldığını sanıyordu. Elini suya sokup sarkaçlardan birini almak istediğindeyse hepsi birden yok oluverdi. Bir tek beyaz tüy kalmıştı, onu da önceden biliyordu zaten. Küvete yatıp bir süre dinlenmeyi düşünmüştü ama şimdi korkuyor; kara teleklerin yeniden ortaya çıkıp kara kuşlara dönüşeceği, sarkaçların iplerinin de boynuna dolanabileceği gibi bir düşünce de korkusunu körüklüyordu.<br />
Korkusunu yenmeye çalışarak elini uzatıp küvetin tıpasını hızla çekti. Korkulu gözlerle suyun boşalmasını bekledikten sonra, hızlıca duş alıp çıktı banyodan.<br />
&#8211; Giyin de mutfağa gel Zeynep; yemek hazır kızım, seni bekliyoruz. Mutfağa girdiğinde, iştah açıcı bir masayla karşılaştı.<br />
&#8211; Ooof! Öyle de acıkmıştım ki!..<br />
&#8211; Oyundan eve gelmeyi bilmiyorsun kızım, dedi babası. Çağırmasak sokakta yatacaksın sanki!<br />
Zeynep, başını önüne eğdi. Neler yaşadığını anlatsa, kendisine suçlayan gözlerle bakan ailesi anlar mıydı?<br />
Bir an anlatmayı düşündüyse de aklını kaçırdığını düşüneceklerinden çekinerek vazgeçip aklına ilk gelen cümleyi söyleyiverdi:<br />
&#8211; Haklısın baba da oyun çok eğlenceliydi. Okul zamanı oynayamamanın acısını çıkartıyorum diye kızmayacaksınız bana değil mi?<br />
Kendisine göre yalan da sayılmazdı söyledikleri. Gerçekdışı bir oyunun içindeymiş gibi duyumsuyordu kendisini.<br />
&#8211; Elbette oyun da hakkın kızım, dedi annesi. Yalnız, eve zamanında gelmeyi unutmazsan…<br />
&#8211; Tamam anne, söz, diyerek çorbasını kaşıklamaya başladı.<br />
&#8211; Yavaş kızım, boğulacaksın! Kıtlıktan mı çıktın?<br />
&#8211; Çok acıkmışım baba, diyerek yeniden tabağına eğildi.<br />
Yemekten sonra kütüphaneye geçip Galileo hakkında araştırma yapmak istiyordu ama o kadar yorgundu ki, son lokmasını yutarken bile gözleri kapanıyordu. Güçlükle masadan kalkıp odasına yürüdü. Yatağına uzanmış tam uyumak üzereyken, annesinin banyodan gelen sesini duydu:<br />
&#8211; Zeyneeep, yine mi kuşlarla oynadın yavrum? Banyonun her tarafı kuş tüyleriyle dolmuş. Nereden buluyorsun bu kuş yuvalarını? Yine bahçedeki ağaçlara çıktın, değil mi? Umarım, kuş yuvalarına zarar vermemişsindir!..<br />
Eve muhabbet kuşu almamızı istemezsin ama yine de kuşlarla oynamaktan vazgeçmezsin. Bu nasıl bir çelişkidir bir anlasam!.. Kaç kez de düşüp yaralandın ama uslanmıyorsun ki!..</p>
<p><!–nextpage–></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111876" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-8.png" alt="" width="650" height="818" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-8.png 650w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-8-238x300.png 238w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-8-157x198.png 157w" sizes="auto, (max-width: 650px) 100vw, 650px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Işıltılı tüyü küvetin kıyısında unuttuğu aklına gelse de gidip alamazdı artık. Annesi tüy değil, tüyler, demişti.<br />
Yoksa yok olan diğer kuş tüyleri de o çıkınca yeniden mi banyoya dolmuştu? Tüylerin kara kuşlara dönüşüp odasına kadar gelerek ona saldıracağını düşünse de bir an, bu düşünceyi hemen uzaklaştırdı aklından.<br />
Annesinin, kuşlara zarar vereceğini düşünmesi de canını sıkmıştı; bu yüzden yanıt vermeden gözlerini yumdu. Kuşları çok sevmesi, sitenin bahçesinde ağaçlara çıkıp onlara yakından baktığını herkesin bilmesi; hatta bozulan yuvaları onarmak isterken birkaç kez ağaçtan düşmesi, onu güç bir yanıttan kurtarmıştı.<br />
Uyuyuncaya kadar, gözlerinin önünde çeşitli kuş görüntüleri salındı durdu. Alışveriş merkezlerinde gördüğü ve kafeslerin önünden uzun süre ayrılamadığı, elinden gelse kafeslerin kapılarını açıp hepsini özgürlüğüne kavuşturmak istediği renkli kuşlar; kafeste yaşamalarına dayanamadığından eve almalarına karşı çıktığı kanarya, papağan, muhabbet kuşu; sonra resimlerinden tanıdığı bülbül, keklik; sitenin bahçesindeki ağaçlarda gördüğü<br />
serçe, kırlangıç, karga ve bazı evlerin bacalarında gördüğü leylekler… En sonunda da Pisa Kulesi’nde gördüğü ürküntü verici kara kuşlarla kanat sesini duyduğu anda onu rahatlatan görünmez kuş…<br />
Düşle gerçek arasında salınıp duruyordu yine. Uzun saçları ve sakallarıyla yaşlıca bir adam görünümünde olan Galileo, bir üniversite kürsüsünde güneş sistemiyle ilgili ders anlatıyor, üç kuyruklu bir yıldızdan söz ediyordu.<br />
Üç kuyruklu bir uçurtma geldi gözlerinin önüne. Renk renk parlak kâğıtlardan oluşmuş bir uçurtma&#8230; Bulutsuz gecelerde ışıldayan yıldızlar, yağmurdan sonra oluşan gökkuşağı benzeri bir uçurtma&#8230; Kimin uçurtması daha yükseğe çıkacak, diye İpek’le yarış yaptığı dedesinin çiftliği&#8230; Okula henüz başladıkları o ilk yılın yaz tatili&#8230;<br />
Dedesini o yazın sonunda yitirmiş, bir daha da çiftliğe adım atmamışlardı. Duyduğuna göre babası, bakımsızlıktan yıkılacağını, kendi işleri yüzünden köyde de kalamayacağını öne sürerek çiftliği satmış, kentteki bu apartman dairesini almıştı. Ondan sonra da kentin içindeki parklar ya da kıyısındaki kısa kır gezilerinin dışında doğaya çıkmaz olmuşlardı.<br />
Derin derin içini çekti. Uçurtmayı yalnızca kitaplardaki resimlerde görebiliyordu artık. Uçurtma uçurmayalı o kadar çok zaman geçmişti ki!.. Şimdi uçurtma istese, başta annesiyle babası, sonra da arkadaşları güler, çocuk olmakla suçlarlardı hemen; sanki çocuk olmak ya da çocuk kalmak suçmuş gibi&#8230; Zaten olsa da nerede uçuracaktı ki?<br />
Uçurtmayı düşünmeyi bırakıp Galileo’ya kulak verdi yeniden.<br />
Zeynep, bir yandan onu dinliyor, bir yandan da çevresine göz atmaktan kendini alamıyordu. Beyaz peruklu genç erkeklerle doluydu çevresi. Sıkı sıkıya iliklenmiş uzun ceketleri, binici pantolonlarına benzeyen dar pantolonları ve ceketlerin yakasından görünen kolalı beyaz gömlekleriyle tarih  kitaplarının sayfalarından fırlamış gibiydi hepsi; hem de 16. yüzyıldan…<br />
Gözleri, kendisi gibi bir kız öğrenci aradıysa da bulamadı.<br />
Sonra, okuduklarından anımsadı: Ortaçağ’da yalnızca erkekler okula gidebilirdi.<br />
“Öyleyse…” diye mırıldandı kendi kendine; “şu an gerçekten Ortaçağ’da olmalıyım; bu da o Galileo olmalı. Ne garip! Galileo’nun Türkiye’yi bilmemesine şaşmamalıyım o zaman. Bizde de Osmanlı İmparatorluğu hüküm sürüyordu o çağda.”<br />
Bunları düşünür düşünmez, kendisini Osmanlı saray giysileri içinde buldu; uzun, kırmızı, pembe incilerle işlenmiş ipek bir elbise, belinde gümüş kemer, başında ince ipek bir şal, ayaklarında incili terlikler&#8230; Kendisine baktıkça şaşkınlığı artıyor, bir başkasının bedenine bakar gibi bakıyordu. Bu kadar değişim inanılır gibi değildi. Bir ayna bulup yüzünü görmek için içinden dayanılmaz bir istek duysa da buna zamanı yoktu. İçinde bulunduğu<br />
durum yeterince garipti, olaylarsa durumundan daha da garip&#8230;<br />
Kendisiyle ilgilenmeyi bırakıp içinde bulunduğu duruma odaklanmaya çalıştı. Çevresinde kimse onu görmüyor gibiydi. Bunu anlamak için, en yakınındaki gencin peruğuna dokundu ama hiçbir tepki alamadı. Bir gülme tuttu bu kez de; hem de kahkahalarla… Bu oyun çok hoşuna gitmişti. Yerinden kalkıp kiminin peruğuna, kiminin kolalı yakasına, kiminin de burnuna dokunmaya başladı. Sınıfta bir kıpırdanma, sinek kovalar gibi hareketler oluşsa da kimse onun ayrımında değildi. Bu arada Galileo’nun sesi duyuldu:<br />
&#8211; Soylu Baylar! Sıkıldınız anlaşılan ama şu sözüme kulak verin, sonra derse ara vereceğim.<br />
Soylu baylar, sözüne takıldı Zeynep. Daha önce okuduğu kitaplardan anımsadığı kadarıyla, yalnızca saray halkı, onların akrabaları, derebeyi denen bölge yöneticileri ve kilise görevlileri gibi belli bir kesim soylu sayılıyordu o dönemde. Başlarındaki peruklar da bunun bir göstergesi olmalıydı.<br />
&#8211; Ay da aynı dünyamız gibi, taş ve topraktan oluşmuştur. Üzerinde derin kraterler olduğunu söylesem daha da şaşıracaksınız, biliyorum. Ayrıca, Güneş’te de lekeler vardır. Dinlenirken bunları bir düşünün isterseniz. Sınıftan gülüşmeler yükseldi. Galileo’nun şaka yaptığını sanmış olmalıydılar.<br />
&#8211; Şaka yapmıyorum! Bunu size kanıtlayacağım. Jüpiter’in dört uydusu olduğunu söylediğimde de sarkaçla serbest düşüşün matematiğini yazdığımda da kimse inanmamış; hatta kilise, kitabımı inceleyip beni sorguya çekmişti. Pusulayı geliştirip piyasaya sürdüğümde, insanın kalp atışlarını ölçümünde kullanılan sarkacı, sıcağı ve soğuğu ölçmek için termoskobu bulduğumda da aynı tepkiyle karşılaşmıştım; ama şimdi görüp okuyorsunuz bunları.<br />
“Demek pusulayı geliştirmiş,” diye düşündü Zeynep;<br />
“Daha küçüğünü yapmış olmalı. Belki de günümüzde kullandıklarımızla benzerliktedir.”<br />
Öğrenci olduğu anlaşılan bir gencin söyledikleri üzerine, düşüncelerinden sıyrılıp konuşmalara odaklandı.<br />
&#8211; Ay da dünyamız gibi taş ve topraktan oluşmuşsa, neden üstümüze yağmıyor bunlar? Ayrıca, Güneş’teki lekeler, önünden geçen gök cisimlerinin gölgesi değil mi?<br />
-Hayır, dedi Galileo. Ay ile Dünya arasında bir çekim gücü ve bunun da bir matematiği vardır. Güneş’teki lekeler gölge olsaydı, sürekli aynı şekilde görünmez, önünden geçen cismin şeklini alırdı; Güneş ya da Ay tutulmalarında olduğu gibi&#8230;<br />
Ay, Dünya ve Güneş hakkında söylediklerini bilse de serbest düşüş matematiği ve Jüpiter’in uydularıyla ilgili söylediklerinden pek bir şey anlamamıştı Zeynep.<br />
“Keşke, biraz daha büyük olsam da öğrendiklerim yetseydi onu anlamaya!” diye mırıldanıp içerde olanları izlemeyi sürdürdü.<br />
Gülüşmeler, bu kez uğultuya dönüşmüş; şaşkınlık çığlıkları atanlar, bunun kiliseye bir küfür olduğunu söyleyenler bile olmuştu. Galileo onları kendi uğultusu içinde bırakıp çıkarken, Zeynep de peşinden fırladı.<br />
Uzun ve karanlık koridorlardan geçerken, bacaklarına dolaşan uzun eteği toplamaya çalışan Zeynep’in merakına korku da karışmıştı. Galileo’nun peşinden bir avluya çıktığında, korkusu şaşkınlığa dönüşmüştü; çünkü karşısında görkemli bir saray duruyordu.<br />
Saraydan içeri adım atmak üzereyken çevresini yine kara kuşlar sarmış, sonra da kara pelerinli garip adamlara dönüşüp Galileo’yu kollarından sürükledikleri gibi bir faytona bindirip uzaklaşmışlar, Zeynep de korkusuyla oracıkta kalakalmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu.<br />
Kulaklarını dolduran kanat çırpınışlarıyla biraz rahatlayıp ilk şaşkınlığından sıyrılır sıyrılmaz upuzun kuleleri, oymalı duvarları, kocaman çift kanatlı kapıları ve kapının hemen yanında dikilen mızraklı askerleri olan saraya önce ürküntüyle baktı ama sonra merakını yenemeyip yürüdü.<br />
Askerler onu durdurursa ne söyleyeceğini düşündü bir an; aklına, mantıklı bir söz gelmedi. Belki de kendisinin sormasına gerek kalmadan onlarınkini yanıtlamak zorunda kalacaktı. Denemeden bilemeyeceğini düşünüp yürüdü.<br />
Korkak adımlarla askerlerden birine yaklaştı. Uzun, kırmızı, belinden çapraz bağlı cekete dokundu yavaşça.<br />
Hiçbir tepki alamayınca rahatlayıp çoktandır içinde tuttuğu soluğunu bırakıverdi. Görülmediğinden kuşkusu kalmamıştı yine. İçindeki korkudan sıyrılıp içeri yürüdü. Yürümüyor, sanki yumuşacık bir bulut taşıyordu yine onu. Yerler sütbeyaz mermer, duvarlar altın yaldızlı süslemeler ve heykellerle dolu uzun bir giriş bölümünde buldu kendini. Biraz ilerleyince gürültüler duymaya başladı. Önceleri gizlenecek bir yer aradıysa da görünmez olduğunu anımsayıp o tarafa doğru yürüdü. Galileo’nun da kendini görmediğini anımsayınca, şaşırmaktan kendini alamadı yine. Daha önceki karşılaşmalarında<br />
onu görmüş, konuşmuştu. Şimdiyse…<br />
&#8211; Belki de aradaki uzun ve kayıp bir zaman diliminden kaynaklanıyor bu durum, diye mırıldanıp seslere kulak verdi.<br />
Büyükçe, süslü bir salonun ortasında uzun ve geniş bir masa ve çevresinde Galileo’ya benzeyen insanlar bağıraçağıra konuşuyorlardı. Kapının yanına dikilip konuşmaları dinlemeye koyuldu.<br />
&#8211; Bu kadarı da fazla! Kiliseyi hiçe sayıyor! Kralımız en doğrusunu yaptı onu kiliseye teslim etmekle. Aylardır onun bilim diye yazdığı saçmalıkları tartışıyoruz. Neymiş, üç kuyruklu yıldız varmış, Samanyolu bir yıldız kümesiymiş, her hareketin bir matematiği varmış. Güneş ya da Ay tutulması doğal bir olaymış. Mış da mış…<br />
&#8211; Az önce söylediğini duydunuz mu? Ay, taş ve topraktan oluşmuş, Güneş’te de lekeler varmış. Gençler söyledi. Başımıza taş yağacak. Lekeler var da biz niye görmüyoruz öyleyse? Kötü ruhların eseri olan Ay ve Güneş tutulmalarına bile doğal diyormuş. Bu inançlarımıza aykırı; hatta saçmalık!..<br />
&#8211; Ay tutulması kötü ruhların ama Güneş tutulması Tanrı’nın bize kötülüklerimizi anımsatmak için bir işareti&#8230; İkisini birbirine karıştırmayalım.<br />
&#8211; Serbest düşüş, diyerek Pisa Kulesi’nin tepesinden koca bir gülleyi bırakmasına ne demeli? Neymiş efendim,<br />
bütün cisimler aynı hızla düşermiş. Öyleyse, kuş tüyü ile gülle niye aynı hızla düşmedi yere?<br />
&#8211; Kralımızı kızdıran yalnız bunlar değil baylar. Kopernik teorisi üzerinde çalışmaya başladığını da duymuş.<br />
Hani, tartışmıştık daha önce de bize karşı da savunmuştu ya Güneş’in evrenin merkezi olduğu saçmalığını… Neyse, Engizisyon mahkemesi onun cezasını verir! Bu kadarı da fazla artık!<br />
Zeynep, çoğunun profesör ya da saray görevlisi olduğunu düşündüğü kişilerin konuşmasını bir süre daha şaşkınlıkla dinledikten sonra kendini toparladı. Yardım etmesi gereken kişinin Galileo olduğunu kesin olarak anlamıştı artık. Onu hemen bulmalıydı.<br />
Onu aramaya çıkarken, birdenbire çevresi kara kuşlarla doluverdi. Hepsi ayrı ayrı Zeynep’i gagalıyor, Zeynep de elleriyle gözlerini korumaya çalışırken çığlık çığlığa bağırıp yardım istiyordu. Başındaki ince tül bir yana fırlamıştı, gümüş kemeriyle incili terlikleri bir yana&#8230;<br />
&#8211; Zeynep, Zeneeep! Zeneeep kalk artık kızım! Bu ne uykusu?<br />
Zeynep gözlerini açtığında, annesinin gülümseyen gözleriyle karşılaştı.<br />
&#8211; Ne oldu anne? Çok mu uyudum?<br />
&#8211; Günaydın kızım. Pek geç sayılmaz ama dayınlar geldi. Senin çığlıkların da ta salondan duyuluyordu. Hepimiz endişelendik, sanırım korkunç bir düş gördün.<br />
&#8211; Bağırmak mı? Düş mü? Anımsamıyorum anne.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111877" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-9.png" alt="" width="636" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-9.png 636w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-9-234x300.png 234w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-9-154x198.png 154w" sizes="auto, (max-width: 636px) 100vw, 636px" /></p>
<p>&#8211; Neyse uyandın ya!.. Dayınlar geldi, dedim; duydun mu?<br />
&#8211; Dayımlar mı geldi? Ne zaman? İpek de geldi mi?<br />
&#8211; Gece geldiler, sen uyurken… İpek de seni sorup duruyordu.<br />
&#8211; Yaşasııın! Hemen geliyorum anne.<br />
&#8211; İyi edersin. Bir an önce kahvaltımızı edip denize gideceğiz zaten.<br />
Yataktan hızla fırlayıp banyoya koşarken Galileo’yu da, düş mü gerçek mi olduğunu anlayamadığı görüntüleri de, kendisine saldıran kara kuşları da unutmuştu. Elini yüzünü hızla yıkayıp salona koştu.<br />
&#8211; Dayıcığım, İpeeeek!.. Hoş geldiniz.<br />
&#8211; İpekten önce dayısı onu kucaklarken, yengesi sitem etmeye başladı:<br />
&#8211; Bize hoş geldin yok mu küçük hanım?<br />
&#8211; Olmaz mı yenge, diye dayısını öpüp kollarından sıyrıldı Zeynep. Önce onları gördüm de…<br />
Yengesinin elini öptükten sonra, İpek’i alıp odasına geçmek istedi. Onunla doyasıya söyleşmek istiyordu. Bir yıldır görüşmüyorlardı, çok özlemişti onu.<br />
&#8211; Kızım, böyle gecelikle mi dolaşacaksın? Üstünü değiştir de kahvaltı edelim.<br />
&#8211; Tamam anneee, diyerek, İpek’i kolundan sürükledi. İpek, kendisiyle yaşıt ama onun kadar zayıf ve uzun boylu değildi. Kısa boylu, toparlacık, esmer, kırmızı yanaklı, kara gözlü; sürekli gülümseyen yüzüyle herkesin sevgilisi olan bir kızdı; kuşkusuz en çok da Zeynep’in… Ara sıra tartıştıkları da olurdu ama gülümseyen yüzüyle hemen sonlandırırdı bunu İpek. Uzun süre küs kalamazlardı.<br />
&#8211; İpek seni çok özledim, diyerek sarıldı ona bir kez daha.<br />
&#8211; Ben de seni&#8230; Yol o kadar uzadı ki, hiç bitmeyecek sandım bir an. Gece seni uyandırmak istedim ama babamlar izin vermedi.<br />
&#8211; Keşke uyandırsaydın!..<br />
&#8211; Çok geç gelmiştik. Babamlar izin vermeyince ben de uyumuş kalmışım.<br />
&#8211; Geçen yıldan beri boyun mu uzamış senin? Sanki daha farklı gibisin.<br />
&#8211; Hep aynı kalacak değiliz ya kızım; on bir yaşına geldik. Sanki sen büyümemişsin!<br />
&#8211; Orası da doğru ya… Ama çok güzel olmuşsun; gerçi zaten güzeldin ama…<br />
&#8211; Sen de öyle…<br />
&#8211; Sana anlatacaklarım o kadar çok ki İpek, inanamazsın!<br />
Ama şimdi zamanımız yok gördüğün gibi, hemen giyinmezsem annem kıyameti koparır çünkü.<br />
&#8211; Tamam, deniz kıyısında anlatırsın.<br />
&#8211; Olur.<br />
Geceliğini çıkarıp kısa bir şortla askılı bir tişört giydi.<br />
İpek’in üstünde de benzer giysiler vardı. Antalya’nın sıcağında bu giysiler bile fazla geliyordu üzerlerine. Kahvaltı sofrası, özlem ve sevgi dolu konuşmalarla süslenmişti. Birbirlerinin ağzından alarak, birinin başladığı cümleyi öbürü tamamlayarak sürüyordu konuşmalar.<br />
İki kızın birbirlerini dürtüp durmadan kıkırdaşmalarıysa sofraya ayrı bir neşe katıyordu.<br />
Sonunda kahvaltı bitmiş, iki arabaya doluşup denizin yolunu tutmuşlardı. Lara Plajı, altın gibi kumu ve masmavi, dalgasız deniziyle onları bekliyordu. Mayosunun üstündeki giysileri çıkaran, soluğu denizde almıştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111878" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-10.png" alt="" width="554" height="594" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-10.png 554w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-10-280x300.png 280w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-10-185x198.png 185w" sizes="auto, (max-width: 554px) 100vw, 554px" /></p>
<p>Zeynep, denizi kucaklamaya doyamıyordu. Ne kadar yakıcı olursa olsun, serin suyun bedenini okşaması sıcağı dayanılır kılıyordu.<br />
&#8211; Su çok güzel Zeynep!.. Denize gelmeseydik, sıcaktan buharlaşıp yok olabilirdim.<br />
Zeynep, bir avuç suyu İpek’in gülümseyen yüzüne doğru fırlattı:<br />
&#8211; Buharlaşmana ben de engel olayım bari!.. Deniz olmasa Antalya’nın sıcağı çekilir mi kızım?<br />
&#8211; Ne şanslısınız!.. Her gün geliyorsunuzdur.<br />
&#8211; Yok canım, nerdeee! Babamla annemin hep işleri var. Ancak hafta sonları, bir de yıllık izinlerinin bir bölümünde… Onu da ben zorlarsam…<br />
&#8211; Niye ki? Halam da severdi denizi.<br />
&#8211; Deniz nasılsa burada, her zaman gideriz, diyor ama çoğunlukla erteliyorlar işte!<br />
&#8211; Eeee, sen neler yapıyorsun onlar işteyken?<br />
&#8211; Telefonda anlattığım gibi İpek; kitap okuyor, televizyon izliyor, internette dolaşıyorum. Sitenin bahçesinde arkadaşlarla da oynuyorum bazen ama sıcakta bu her zaman olmuyor.<br />
&#8211; Buraya gelinceye kadar ben çok sıkılmıştım. Okulda arkadaşlarla daha iyi zaman geçiriyorduk. Tatilde herkes bir yerlere dağıldı, çoğuyla görüşemez olduk. Senin canın sıkılmıyor mu?<br />
&#8211; Sıkılıyordu, düne kadar… Neler yaşadığımı anlatsam inanmazsın!  Hani, sana anlatacaklarım var demiştim ya evden çıkmadan…<br />
Yüzerek birbirlerine epeyce yaklaşmışlardı. O sırada kıyıdan, Zeynep’in annesinin sesi duyuldu:<br />
&#8211; Kıyıdan fazla uzaklaşmayın Zeynep; aklımız sizde kalmasın kızım!<br />
&#8211; Tamam anne, diyerek el salladı ama annesinin kendisini duyup duymadığını önemsemedi.<br />
&#8211; Haydi anlatsana! Meraktan ölüyorum!<br />
&#8211; Neymiş bakalım seni meraktan öldüren İpek? Bu yaramaz kızım neler anlatıyor sana?<br />
Zeynep, babasının yüzüne bakıp kaldı. İpek’in şaşkınlığı da ondan aşağı kalmıyordu.<br />
&#8211; Baba, korkuttun bizi! Geldiğini görmemiştik.<br />
&#8211; Görseniz şaşardım zaten! Kendinizden başkasını görecek durumda değildiniz ki? Neler kaynatıyordunuz bakalım öyle iki afacan?<br />
&#8211; Hiiiç! Okuduğumuz kitaplardan, oynadığımız oyunlardan falan…<br />
&#8211; Anlaşıldı, bu sizin aranızda. Ben biraz açılayım bari. Babası, mavilikleri kucaklayarak uzaklaştı. Onun arkasından bir süre bakan Zeynep, İpek’e döndü:<br />
&#8211; Of yaaa! Yüreğim ağzıma geldi bir an!..<br />
&#8211; Şimdi iyice meraklandım işte! Anlatacakların bu kadar gizli miydi?<br />
&#8211; Evet, hem de çoook!</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111879" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-11.png" alt="" width="525" height="531" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-11.png 525w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-11-297x300.png 297w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-11-196x198.png 196w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-11-64x64.png 64w" sizes="auto, (max-width: 525px) 100vw, 525px" /></p>
<p><!–nextpage–></p>
<p>&#8211; Kızlaaaar! Suyun içinde dikilip durmaya mı geldiniz? Haydi biraz yüzün bakalım! Yoksa açıkta kalan omuzlarınızı haşlayacak güneş.<br />
Tamam anne, deme sırası bu kez İpek’teydi.<br />
&#8211; Anlaşılan, ancak gece konuşabileceğiz İpek, dedi Zeynep. Nasılsa benim odamda yatacaksın. Baksana, burada konuşmak güç&#8230;<br />
&#8211; Haklısın, haydi yüzelim biraz. Birbirlerine su sıçratarak, oyunlar yaratarak yüzmeye koyuldular.<br />
&#8211; Haydi kızlar, yemek zamanı!..<br />
Babası onları çağırıyor, yengesi de yüzerek onlara doğru yaklaşıyordu. Hep birlikte sudan çıkıp plajın kıyısındaki parktaki piknik alanına doğru yürüdüler.<br />
&#8211; Deniz insanı çok acıktırıyor, değil mi İpek? Baksana, dayım mangalı yakmış, annem de masayı hazırlamış.<br />
&#8211; Evet, köfte kokusu da dayanılmaz doğrusu! Hepsini yiyebilirim. Kurt gibi açıktım çünkü.<br />
&#8211; Ben de…<br />
&#8211; Bir teşekkürü hak edeceğiz anlaşın, diye güldü İpek’in babası.<br />
&#8211; Babacığım, halacığım, ikiniz de sağ olun!<br />
&#8211; Eh, diğerlerinden de teşekkürü alırsak, tüm yorgunluğumuz uçar gider, değil mi abla?<br />
&#8211; Hem de nasıl!..<br />
Havlusunu sarınan, gülerek masaya çökmüştü. Zeynep’le İpek’in keyfine ise diyecek yoktu. Meyve suyu, karpuz, salata ve köfteden oluşan yemekleri<br />
bittiğinde, hepsine bir yorgunluk çökmüştü. Ağacın altına serilen kilimde boşluk bulan, hemen uzanıyordu.<br />
Zeynep, bulutların arasında yürüyor gibiydi. Hiç bilmediği bir yerdi burası. Dar sokak, beyaz badanalı evler, sokaktaki küçük kedi bile sislerle kaplanmış gibiydi sanki. Sokak boyunca yürümüyor, sanki uçuyordu yine.<br />
Ayakları yere değmiyor, yol onu götürüyordu bir yerlere ama neresi olduğunu bilmiyordu Zeynep. Gördüğü sokak kedisinden başka kimseye rastlamamıştı. Bomboştu yol. Sanki bir korku tüm kenti ele geçirmiş, insanlar sisler içindeki evlerine saklanmışlardı. Duyduğu tek ses,<br />
kulaklarını okşayan kanat çırpınışlarıydı. Onu rahatlatan da bu yumuşacık kanat çırpınışlarıydı zaten.<br />
Bu şekilde ne kadar gittiğini bilmiyordu. Birden nal sesleri duydu. Çok geçmeden de sarayın bahçesinde gördüğü, Galileo’yu bindirdikleri faytonu. Faytonun çevresi kara kuşlarla doluydu. Bıkmıştı bu kara kuşlardan.<br />
Galileo’dan da kendisinden de ne istediklerini anlayamıyordu bir türlü. Sevdiğim kuşlar kesinlikle siz değilsiniz, diye bağırarak onları kovalayıp faytona<br />
yetişmeye çalışıyordu ki gözleri açılıverdi.<br />
Doğrulup çevresine şaşkınlıkla baktı. İpek yanında uyuyor, annesi, babası, dayısı ve yengesi de masada okey oynuyordu. Okey taşlarının şakırtısı, kulaklarında yankılanıyordu sanki.<br />
Yeniden uzanıp bakışlarını gökyüzüne dikti. Ağaçların yaprakları arasından süzülen güneşin çevrede ışık oyunları yaratmasını izlerken, bir yandan da düşünüyordu:<br />
Yaşadıkları düş olabilir, insan hep aynı düşü görebilir miydi?<br />
&#8211; Bakalım bunun sonu nereye varacak? Ne zaman uyumaya kalksam çağ değiştiriyorum sanki!<br />
&#8211; Ne o Zeynep? Kendi kendine mi konuşuyorsun artık?<br />
&#8211; Uyandın mı İpek? Sesli düşünüyordum. Uykunu aldıysan haydi denize gidelim!<br />
&#8211; Biraz daha bekleyin kızlar! Hava henüz çok sıcak, haşlanırsınız.<br />
&#8211; Anne, senin de kulağın hep bizde mi?<br />
&#8211; Evet, diyerek güldü annesi. Oyun torbasında sizin için de bir şeyler var, bir bakın isterseniz.<br />
Zeynep, isteksizce yerinen kalktı. Yapa boza usandığı yapboz tablosunu görünce sıkıldıysa da belli etmedi. Hep yalnız yapmıştı. Bu kez İpek’le yaparsa zevkli olabileceğini düşünüp tabloyu ve parçalarının döküldüğü poşeti alıp İpek’in yanına oturdu.<br />
&#8211; Aaaa, kolaymış bu! Türkiye Haritası… Evet, dedi Zeynep ve fısıltıyla sürdürdü sözlerini:<br />
&#8211; Çaktırma! Annem bizi hala küçük bir çocuk sanıyor. Hemen yapalım da görsün. Kıkırdayarak parçaları birleştirmeye koyuldular. On dakikaya varmadan tablo bitmiş, oyun masasında görücüye çıkmıştı bile! Annesinin, “Ooo! Ne kadar hızlısınız!” sözlerine eşlik eden ıslıklar yükseldi masadan. Sonra da hemen kendi oyunlarına döndüler. Onların oyuna daldığını gören kızlar da denize koştu.<br />
&#8211; Çok kalmayın ama…<br />
&#8211; Annem yine bizi gördü, diyerek güldü Zeynep.<br />
&#8211; Onların her yanda gözleri vardır, diye gülüşüne katıldı İpek de.<br />
&#8211; Bu da rahat konuşmamızı engelliyor ama ne yapalım, diye fısıldadı Zeynep.<br />
Fısıldaşmayı bırakıp ikisi birden “tamam” diyerek koşup denizle aynı anda kucaklaştılar. Bir saat kadar suda oynaştıktan sonra, “dondurmaaa!” diyen bir sesle kıyıya koştular.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111880" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-12.png" alt="" width="617" height="684" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-12.png 617w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-12-271x300.png 271w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-12-179x198.png 179w" sizes="auto, (max-width: 617px) 100vw, 617px" /></p>
<p>&#8211; Hani dondurma dayı? Bizi mi kandırıyordun?<br />
&#8211; Buraya gelir mi kızım? Haydi gidelim, diyerek kıyı boyunca sıralanmış kafeteryalardan birini gösterdi.<br />
&#8211; Dondurma, uffff, çok severim!<br />
Dondurmayı daha görmeden yalanmaya başlayan İpek’ti bu.<br />
&#8211; Önce iyice kurulanın, hatta ıslak mayolarınızı değiştirin sonra, diyen dayısına nazlandı Zeynep:<br />
&#8211; Ama dayıııı!<br />
&#8211; Aması maması yok küçük hanım! Önce annenlerin yanına gidip üstünüzü değiştireceksiniz, sonra dondurma…<br />
Gönülsüz de olsa parka doğru yürüdüler ama ikisinin yüzünde de sabırsızlığın asıklığı vardı.<br />
Duş alıp mayolarını değiştirdikten sonra, kafeteryanın yolunu tuttular. Bir yandan havanın sıcaklığı, bir yandan kum adımlarını ağırlaştırıyor, sabırsızlıklarını arttırıyordu.<br />
Sonunda kafeteryada boş bir masa bulup çökercesine oturduklarında, üçü de ter içinde kalmıştı; özellikle de<br />
Zeynep’le İpek… Sanki az önce buz gibi suyun altında duş alırken titreyen onlar değildi.<br />
Garson dondurmaları getirir getirmez, hızla kaşıklamaya başladılar.<br />
&#8211; Yavaş kızlar! Boğazınız şişecek sonra.<br />
&#8211; Bu sıcakta mı dayı?<br />
&#8211; Babam her zaman böyledir.<br />
&#8211; Evet, bu sıcakta… Hasta olmanız bir yana, diğerlerinin dilinden nasıl kurtulurum sonra?<br />
&#8211; Doğru Zeynep, annem başımızın etini yer!<br />
&#8211; Babamla annem de…<br />
&#8211; Hah şöyleeee! Şimdi yavaş bakalım. Gülüşerek başlarını sallasalar da aynı hızla yemeyi sürdürdüler.<br />
Akşam eve döndüklerinde, yorgunluktan kollarını kaldıracak durumları kalmamıştı. Güçlükle duş alıp yemeklerini yedikten sonra odalarına çekildiler.<br />
Zeynep’in odasındaki kanepe açılmış, İpek’e de bir yatak yapılmıştı. İpek, valizini boşaltmak için kapağını açtı ama hemen sonra kapattı. Onunla uğraşamayacak kadar yorulmuştu. Yatağa, kendini atarcasına uzandı. Banyodan dönen Zeynep, yaşadıklarını İpek’e anlatmak için sabırsızlansa da onun uyuduğunu görünce canı sıkıldı bir an. Oflayıp puflayarak yatağa uzandı ama çok geçmeden gözleri kapanıverdi.<br />
Ne zaman ve nasıl geldiğini anlamasa da kendini yine o garip olayların içinde buldu. Tek bildiği, kendisini uykunun kollarına bırakıyorum derken, yumuşacık kanatlara bırakıverdiğini duyumsamasıydı.<br />
Faytonu, kilise olduğunu daha önce gördüğü resimlerden bildiği büyükçe bir binanın kapısında yakaladı. Bina, görüntüsüyle bile korku uyandırıyordu Zeynep’in içinde; özellikle de kara pelerinli adamlar ve kara kuşları binanın çevresinde gördükçe&#8230; Bu görüntü, yakında bir tehlike olduğu duygusunu uyandırıyor, korkusunu körüklüyordu. Binanın renginin bile kara olması içini titretti bir an. Birden, Galileo’yu yaka paça sürükleyen kara pelerinli<br />
iki adamla burun buruna geldi. Bütün gücüyle onlara engel olmaya, pelerinlerini sıyırıp ayaklarına çelme takmaya çalıştıysa da başaramadı. Onu ne görüyor, ne duyuyor, ne de çabalarından etkileniyorlardı. O iki adamla uğraşırken, çevresinin kara kuşlarla sarılıverdiğini geç anladı.<br />
Elini kolunu sallıyor, kuşların saldırılarına engel olmaya çalışıyordu ama gagaladıkları başında saç dipleri bile sızlıyordu. Birden, kocaman, kara bir kartalın pençesinde buldu kendini. Çığlık çığlığa bağırsa da onu ne duyan vardı, ne de yardımına koşan… Hızla yükseliyorlardı. Başının üstünden kara bulutlar geçiyor, gözlerini yakıyordu sanki karanlık. Sırtında da kartalın pençesi… Dayanılacak gibi değildi.<br />
Birden, kulağının dibinde, onu rahatlatan kanat çırpınışlarını duydu. Birkaç kez kara bulutların arasında savrulsa da kendini yumuşacık kanatların üstünde duyumsamasıyla rahatladı. Gözlerinin önünden uçup uzaklaşan kartalı görünce onun, görünmez kahramanı tarafından yenildiğini anladı. Gözlerini kapatıp içinde bulunduğu anın rahatlığıyla kendini güvenli kanatlara bırakırken, ağrısını da acısını da unutmuştu.<br />
Kanatlardan sıyrılıp gözlerini açtığında, kendisini kalabalık bir salonda buldu. Bir masanın çevresine toplanmış, yüksek arkalıklı iskemlelere oturmuş beş adamı ve karşılarında ayakta duran Galileo’yu görünce, ne yapacağını şaşırdı. Burası bir mahkeme salonunu andırıyordu ama çevrede yanan mumlar, garip bir tütsü kokusu, duvarlarda da ikonlar vardı.<br />
“Hem kilise, hem mahkeme demek ki,” diye düşünerek, olanları izlemeye koyuldu.<br />
Masanın arkasında oturan adamların hepsi de uzun saçlı, sakallı; boyunlarında ağır ve parlak haç, sırtlarında kara cübbeler taşıyan insanlardı.<br />
“Bu çağın insanları ne kadar da garip! Hepsi birbirine benziyor, garip bir şekilde giyiniyor; din adamları da, yargıçları da profesörleri de…” diye düşündü elinde olmadan.<br />
Sonra kendi üzerine bakıp gülümsedi. Kendisinin saray giysileri de en az onlarınki kadar garip geldi gözüne.<br />
Düşüncelere dalıp konuşmaları kaçırdığını ayrımsayınca, bütün özeniyle konuşmaları dinlemeye koyuldu. Işıltılı giysileri, parlak taşlarla süslenmiş altın tacı ve bir elinde yine parlak taşlarla süslü büyükçe asası olan bir adam vardı ortadaki yüksek arkalıklı iskemlede. Öbür elindeki ağır tokmağı sık sık masaya vurarak konuşuyor, diğerleri de başlarıyla onu onaylıyordu:<br />
&#8211; Kilisenin kararlarını çiğnedin Galileo. Yazdığın bütün kitapları inceledik. Şimdi suçların yüzüne okunacak.<br />
O sırada, yan taraftaki adamlardan biri, elindeki uzun, kalın bir kâğıttan yazılar okumaya başladı:<br />
&#8211; Jüpiter’in dört uydusunu ve Satürn’ün şeklini tanımladığını öne sürdüğün kitaplar yazdın; hepsini inceledik.<br />
Pusulayı, termometreyi ve teleskobu geliştirdiğin için kilise yazdıklarına göz yumdu. Roma sana büyük bir onur verdi ve Bilimler Akademisi’ne üye kabul etti; ama sen, yazdıkların ve söylediklerinle kiliseyi hiçe saydın!<br />
Galileo karşı çıkmak için ağzını açtı ama bir el hareketiyle başkan onu durdurdu. Sözcü, elindekini okumayı<br />
sürdürdü:<br />
&#8211; Şimdi de suyun hareketinin matematiği ve Güneş lekeleri ile ilgili pek çok saçmalık yazmışsın. Kitapların elimizde.<br />
Bu yazdıkların, inançlarımıza bütünüyle karşıt! Bu yaptıkların bağışlanamaz! Ne diyeceksin bakalım bütün bunlara?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111881" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-13.png" alt="" width="424" height="431" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-13.png 424w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-13-295x300.png 295w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-13-195x198.png 195w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-13-64x64.png 64w" sizes="auto, (max-width: 424px) 100vw, 424px" /></p>
<p>&#8211; Yüce Papa 5. Paul ve Kilisemizin Değerli Papazları; Ben, bilimsel araştırmalar yapıyorum yalnızca. Kiliseye karşı bir tutum takınmış değilim ama bilim kilisenin inançlarıyla çelişiyorsa bu benim suçum mu? Bilimsel gerçekleri insanlara açıklamazsam, bilimden nasıl yararlanabiliriz?<br />
Evrenin gizini çözmezsek, insanların karşılaştığı güçlüklerle nasıl baş edebiliriz?<br />
&#8211; Senin bilim dediğin saçmalıkların ne yardımı olacak insanların yaşamına, inançlarını sarsmaktan başka?<br />
&#8211; Bakın, evrendeki her oluşumun bir nedeni ve bir sonucu var. Şimdi bunları çözememiş olabiliriz ama öyle bir zaman gelecek ki, hepsi çözülecek ve tüm bilim insanlığın hizmetine sunulacak. Benim yapmaya çalıştığım da bu alanda birkaç adım atmak. Bundan niye rahatsız oluyorsunuz?<br />
&#8211; Senin bilim dediğin saçmalıklar, kiliseye karşı olmamalı.<br />
&#8211; Kiliseye karşı değil ama insanlardan yana. Doğal afetlerden çok zarar görüyoruz. Depremler, fırtınalar, yanardağ patlamaları, seller… Ayrıca, veba ya da cüzzam gibi salgın hastalıklardan binlerce insan ölüyor. Adını bile bilmediğimiz pek çok hastalık da var üstelik. Bilim gelişirse, bunlara da çare bulunabilir.<br />
&#8211; Doğal afetleri sen mi önleyeceksin? Onlar, Tanrı’nın bizi cezalandırma yöntemleri&#8230; Hastalıklara çare bulmak istiyorsan da hekimliğe başla; kırlara çık, otlardan ilaç yapmayı dene ve bu saçmalıklarla uğraşma!<br />
&#8211; O hekimlerin işi. Benim işimse matematik, fizik ve astronomi. Yüzyıl önce Kopernik, güneş sistemini açıkladığında da karşı çıkılmıştı.<br />
&#8211; Neeee, diye gürledi Papa. Bir de Kopernik’i mi savunuyorsun? Ona göre evrenin merkezi Güneş ve çevresindeki gezegenler de belli bir yörünge üzerinde dönüyorlar.<br />
Oysa, kutsal kitabımıza göre, evrenin merkezi Dünya’dır. Yuvarlak da değil, düzdür. Yoksa hepimiz üzerinden düşerdik.<br />
&#8211; Öyle olmadığını konu üzerinde çalışırken anladım Yüce Papa!<br />
&#8211; Çalışma! Bunun için mi seni saray matematikçisi yapıp sonra da Bilimler Akademisi’ne üye yaptık? Kendine gel, söylediklerini geri al!<br />
&#8211; İzin verin çalışayım Yüce Papa! Yanılırsam, zaten açıklar, affınızı dilerim ama yanılmıyorsam sizler de beni bağışlar mısınız?<br />
&#8211; Bak, kulenin tepesinden koca bir gülleyi aşağıya bıraktın, üstelik de yıkılma tehlikesi olduğunu bile bile, bağışladık ama bu bağışlanamaz!<br />
&#8211; Bir gülle, koca kuleyi nasıl yıksın? Üstelik de kulenin eğimli yönünden değil kuzey yönünden bıraktım aşağıya.<br />
&#8211; Bu yüzden de kulenin en alt bölümündeki mermerlere zarar verdin.<br />
&#8211; Hayır, yalnızca küçük bir çatlak…<br />
&#8211; O çatlak zamanla büyür ve kule devrilebilir.<br />
&#8211; Kule zaten eğimli yapılmış. Mimarlar çalışıyor devrilmesini önlemek için. Bir gülle onu nasıl devirebilir ki; bunca depremden, yıldırımdan devrilmemişse…<br />
&#8211; Atın şunu zindana! Kararımızı sonra vereceğiz! Zeynep, olanları şaşkınlıkla izliyordu. Miğferli, zırhlı ve silahlı iki asker, kollarından sürükleyerek Galileo’yu dışarı çıkartırken Zeynep de arkalarından fırladı.<br />
Kilisenin altındaki uzun ve karanlık bir yoldan geçip büyükçe bir demir kapının önüne geldiler. Galileo’yu içeri bırakan askerler, demir kapıyı zincirleyip kilitlediler. Zeynep, ne yapacağını düşünüyordu. İçeri girse, ki olanaksız görünüyordu, bu çözüm olamazdı; çünkü Galileo’yu dışarı çıkartamazdı. Onu kurtarması istenmişti ama bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. Dışarı çıkartsa bile çağlar ötesine nasıl taşıyacaktı onu? Bu, öğrenebildiği kadarıyla, bilimsel kurallara aykırıydı.<br />
“Benim öğrendiklerim ne ki? Bugüne dek, Galileo’nun hayatı hakkında bile fazla bilgim yoktu. Belki de bilmediğim bir kuralı vardır bilimin. Onca bilimkurgu filmi boş yere yapılmadı ya&#8230; Liseler, üniversiteler de boş yere kurulmuş olamaz. O okullarda okumuş olsam öğrendiklerim işe yarardı belki ama şimdi bildiklerim yetmiyor ki!.. Okul açık olsa öğretmenlere sorardım. Babama ya da anneme sorsam mı? Yooo, aklımı kaçırdığımı düşünebilirler! Ne yapsam, nasıl yardım etsem Galileo’ya? Sonra, bir bilim insanı değil de niye ben?” diye düşündü elinde olmadan.<br />
Ne sorularının yanıtını bulabiliyor, ne de düşüncelerinin arkası geliyordu.<br />
Düşüncelerinin çıkmazına dalmışken, çevresinde kanat çırpınışları duydu yine, sonra da ayakları yerden kesiliverdi.<br />
&#8211; Nerelere kayboldun Zeynep? Az önce baktım, yatağında yoktun.<br />
&#8211; İpek, sabah mı oldu?<br />
&#8211; Evet; herkes uyandı, kahvaltıya çağırmak için gelmiştim ama yoktun. Her yere baktım hem de… İçeridekilere ne söyleyeceğimi düşünüyordum ki, yatağında beliriverdin.<br />
Neler oluyor Zeynep?<br />
&#8211; Ah, neler oluyor bir bilsen!.. Anlatacaklarımda bunlarla ilgili ama yine zamanımız yok sanırım. Annem bağırmaya başlamadan üstümü değiştireyim, kahvaltıya gidelim.<br />
&#8211; Çok garip görünüyorsun Zeynep; üstelik konuşmaların da öyle&#8230; Gerçekten iyi misin sen?<br />
&#8211; İyiyim, merak etme; anlatacağım, dedim ya&#8230; İpek, inanmaz gözlerle Zeynep’e bir süre bakıp başını sallayarak çıktı. Zeynep de hızla üstünü değiştirip yüzünü yıkamak için banyoya koştu.<br />
&#8211; Haydi artık Zeyneeep!..<br />
&#8211; Geliyorum anne!<br />
Soluk soluğa sofraya otururken, herkese günaydın, dedi.<br />
&#8211; Sofraya en son geliyorsun Zeynep. Bu kadar kişiyi sofrada bekletmek saygısızlık kızım!<br />
&#8211; Özür dilerim anne! Uyanamamışım, dedi, kimseye göstermeden İpek’e göz kırparak.<br />
&#8211; Tamam, asma suratını hemen! Haydi, bir an önce karnımızı doyuralım da sıcak basmadan denize gidelim.<br />
Bu günden sonra biz yine çalışacağız ama sen dayınlarla denize gidebileceksin.<br />
&#8211; İyi ki geldiniz dayı, dedi Zeynep. Siz olmasanız denizi unutacaktık neredeyse! Yaz tatili bitinceye kadar kalacaksınız, değil mi?<br />
&#8211; O kadar uzun boylu değil küçük hanım, diyerek güldü dayısı. On gün kadar işte!.. Bizim de işimiz gücümüz var.<br />
&#8211; Ne işiniz var dayı? İkiniz de öğretmen değil misiniz? Okullar da yaz boyu tatil olduğuna göre&#8230;<br />
&#8211; Evde bazı onarımlar yapmamız gerek kızım. Okul tatil ama evimiz tatil değil, diyerek güldü dayısı.<br />
&#8211; O kadar kolay bırakmayız sizi kayınço!.. Gelmek sizdense göndermek bizden&#8230;<br />
&#8211; Yaşa baba!<br />
&#8211; Babaaa, sonra ben kalayım bari!..<br />
&#8211; Ben de yalnız sıkılıyorum dayı. Ne olur İpek kalsa?<br />
&#8211; Evet baba, ne olur!.. İpek’in çıkışına annesi,<br />
&#8211; Daha yeni başladık tatile İpek. Bunları sonra konuşuruz, dedi. Yalnız İpek’e değil, Zeynep’e de bakarak konuşmuştu.<br />
&#8211; Kızlaaaar!.. Bunları konuşmak için erken, dedi dayısı da. İkisi de sessizleşip kahvaltılarını etmeye koyuldular.<br />
&#8211; Baba, Pisa Kulesi neden eğri?<br />
Zeynep’in sorusu, büyük şaşkınlık yarattı sofrada.<br />
&#8211; Bu da nereden çıktı şimdi Zeynep? Rüyanda mı gördün<br />
kızım?<br />
&#8211; Onunla ilgili bir kitap okuyordum da&#8230;<br />
&#8211; Ortaçağ’da mühendislik gelişmediği için iyi hesaplama yapamamış olabilirler ama kesin olarak bilmiyorum.<br />
Çok merak ediyorsan, ansiklopedi ya da bilgisayardan araştırma yapabilirsin ama sonra… Şimdi kahvaltımızı bitirip işimize bakalım.<br />
&#8211; Tamam baba, diyerek yeniden kahvaltısına döndü Zeynep. Babasının her şeyi bildiğini düşünürdü. Yanıldığını anlamak, biraz canını sıkmıştı. Üstelik ne dayısından ne annesinden, ne de yengesinden bu konuda bir yorum almıştı. Demek ki onların da bilgisi yoktu. Yine de denemekten vazgeçmek istemiyordu. Dayısına döndü:<br />
&#8211; Dayı, bütün gezegenlerin uydusu var mıdır? Sınav saati anlaşılan, diye gülerek yanıtladı dayısı:<br />
&#8211; Merkür ve Venüs hariç, hepsinin uydusu vardır.<br />
&#8211; Jüpiter’in kaç uydusu var?<br />
&#8211; Altmıştan fazla&#8230; Gök bilimine bu kadar ilgin olduğunu bilmiyordum Zeynep.<br />
Annesi, hemen araya girdi:<br />
&#8211; Zeynep, dayınları sıkboğaz etme de kahvaltılarını etsinler.<br />
&#8211; Bu küçükken de böyleydi abla. “Mu ne&#8230; mu ne?” diye bizi sıkıştırır dururdu.<br />
Dayısının sözlerine hep birlikte gülerek kahvaltılarını bitirip toparlandılar. Akdeniz, olanca maviliğiyle onları bekliyordu.<br />
&#8211; Eyvah! Bu gün çok kalabalık, baksanıza hiç boş masa kalmamış.<br />
Zeynep, parkın içindeki kalabalığa baktı. Babası haklıydı. Masalar dolmuş; hatta yere, çimlerin üzerine kilim serip oturanlar bile olmuştu.<br />
&#8211; Biz de kilim sereriz baba, dedi.<br />
&#8211; Sereriz kızım da yerde yemek güç oluyor.<br />
&#8211; Neyse, siz yer bulursunuz. Biz denize gidiyoruz. Haydi İpek! Giysilerini çıkarıp birer havlu kaptıkları gibi denize koştular. Anneleri arkalarından söyleniyordu:<br />
&#8211; Şunlara bak! Giysilerini öylece çantaya tıkıştırmışlar; katlayıp düzgünce koymamışlar bile!<br />
&#8211; Yere atmadıklarına dua et, diyen yengesinin sesine gülüşmeler karıştı ve hemen arkasından annesinin sesi duyuldu:<br />
&#8211; Kıyıdan uzaklaşmayın kızlaaar!<br />
&#8211; Tamam anneeee! Her seferinde aynı uyarıyı yapmak zorunda mısın? Zeynep annesini yanıtlayıp İpek’in elinden tuttu. Birlikte denize doğru yürüdüler.<br />
&#8211; Anlatsana artık Zeynep! İkide bir ortadan kayboluyor, sonra da garip sorular sorularla herkesi şaşırtıyorsun. Meraktan deli olacağım! Pisa Kulesi ya da gezegen lerle ile bir ilgisi var mı bunun? Kahvaltıda onun için mi sormuştun?</p>
<p><!–nextpage–><br />
Zeynep, çevresine bakınıp İpek’i denize çekti:<br />
&#8211; Evet, var sayılır. Gel, denize girip biraz yüzelim. Sonra anlatacağım. Burada kalırsak, annemlerin dikkatini çeker ve çok geçmeden yanımıza gelirler.<br />
Denize girip bir süre oynaştılar, biraz yüzdüler. Serin su, sıcaktan bunalan bedenlerine çok iyi gelmişti.<br />
Suyun içinde doğrulup çevresine bakan İpek, Zeynep’e, &#8211; Bak, kimse yok, dedi. Haydi artık, seni dinliyorum! Zeynep de çevresine bir göz attıktan sonra, fısıltıyla olanları anlatmaya başladı. O konuştukça, İpek’in gözleri faltaşı gibi açılıyor, ara sıra da şaşkınlık çığlıkları atıyordu.<br />
&#8211; Bu kadar heyecanlı ne konuşuyorsunuz kızlar?<br />
&#8211; Aaa, babaaa! Geldiğini duymadık.<br />
&#8211; Duysanız şaşardım zaten! Öyle dalmışsınız ki konuşmaya!..<br />
&#8211; Duysanız şaşardım, görseniz şaşardım, diyerek bizi iyice görme ve duyma engelli yaptın baba!..<br />
&#8211; Vay vay vaaaay!.. Konuşmalarımız da beğenilmemeye başladı. Hayrola küçük hanım?<br />
&#8211; Yok baba, öyle değil de&#8230;<br />
&#8211; Tamam, öyle olsun ama bunu sonra konuşacağız bilmiş ol!.. İşaret parmağını havada sallayarak konuşan babasına döndü:<br />
&#8211; Seni kızdırmak istememiştim baba, özür dilerim. Gülüvermişti babası:<br />
&#8211; Kızmadım kızmadım; size takılmak hoşuma gidiyor kızlar!<br />
&#8211; Babaaaa!..<br />
İpek, bakışlarını ikisinin arasında dolaştırıp duruyordu.<br />
&#8211; Çok konuştuk zaten, biraz da yüzelim mi İpek? İpek başını sallar sallamaz suyu kucaklamaya başladı bile.<br />
&#8211; Anlaşılan kaçıyorsunuz yine! Alacağınız olsun sizin!..<br />
Babasının kahkahalarını bir süre dinledi Zeynep. Onun derinliklere doğru uzaklaştığını görünce İpek’e,<br />
&#8211; Neredeyse yakalanıyorduk, dedi soluk soluğa.<br />
&#8211; Gitti. Gerisini de anlatsana.<br />
&#8211; Nerede kalmıştım?<br />
&#8211; Mahkeme salonunda, Galileo’nun konuşmasında…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111882" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-14.png" alt="" width="567" height="385" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-14.png 567w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-14-300x204.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-14-292x198.png 292w" sizes="auto, (max-width: 567px) 100vw, 567px" /></p>
<p>-Orada hapishaneye götürdüler işte! Sonrasını bilmiyorum.<br />
&#8211; Ooof! Çok heyecanlı. Keşke, ben de seninle gelebilseydim!..<br />
&#8211; Keşke!..<br />
&#8211; Bundan sonra gelebilir miyim?<br />
&#8211; Gezmeye gider gibi çıkıp gitmiyorum ki seni de götüreyim İpek! Bir bakıyorum oradayım; üstelik, götürebilsem bile seni tehlikeye atamam. Kara kuşların saldırısını da anlattım ya&#8230;<br />
&#8211; Hani hiçbir yerinde saldırıdan iz yok Zeynep. Demek ki eve dönünce geçiyor.<br />
&#8211; Birlikte gidebilsek bile ya dönemezsek…<br />
&#8211; Tek başınayken sen dönemezsen…<br />
&#8211; Tek başıma değilim ki!.. Görünmez bir kuş bana yardım ediyor.<br />
&#8211; Bana etmez mi?<br />
&#8211; İkimize birden edemeyebilir.<br />
&#8211; O zaman biz, birbirimize yardım ederiz.<br />
&#8211; Gidebilirsek…<br />
&#8211; Neyse, sonra ne olacak acaba?<br />
&#8211; Bilsem!..<br />
&#8211; Bu gece seninle yatacağım. O zaman belki birlikte gideriz.<br />
&#8211; Olur mu dersin?<br />
&#8211; En azından denemiş oluruz. Çok istiyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111883" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-15.png" alt="" width="626" height="796" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-15.png 626w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-15-236x300.png 236w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-15-156x198.png 156w" sizes="auto, (max-width: 626px) 100vw, 626px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Tamam.<br />
&#8211; Kızlaaaar! Haydi artık çıkın! Haşlanacaksınız yoksa! Zeynep, sesini duyurmak için kıyıya kadar gelen annesine, tamam, diyerek el salladı. Sonra da İpek’le birlikte denizden çıkıp parkın içine doğru yürüdüler.<br />
&#8211; Aaa, masayı bulmuşsunuz!<br />
&#8211; Evet, dedi annesi. Erken ayrılan bir aile, masayı bize bıraktı. Haydi, siz de duşunuzu alıp mayonuzu değiştirin de yemeğimizi yiyelim.<br />
&#8211; Ama anneee, diye sızlandı Zeynep. Biraz sonra yine denize gireceğiz.<br />
&#8211; Hayır Zeynep! Dolu mideyle denize girmek bir yana, öğle sıcağında haşlanmanızı istemiyorum. Birkaç saat sonra…<br />
&#8211; Haydi kızlaaar, diye yengesi araya girdi.<br />
İkisi birden az ilerdeki duş kabininin yolunu tuttular isteksizce. Denizin ılık suyundan sonra, buz gibi duş almayı hiç sevmiyorlardı ama başka umarları da yoktu. Biraz daha diretseler, soluğu evde alacaklarını biliyorlardı çünkü.<br />
Çimenlerin üzerine serilen kilimde biraz yatarak, biraz oynayarak zamanı geçirmeye çalıştılar. Deniz de epeyce yormuştu onları. Bir süre sonra, yan yana uykuya daldılar.<br />
Bir kuşun kanadından sıyrıldığını duyumsayıp açtı gözlerini. Alacakaranlık bir yerdeydi Zeynep. Bir süre sonra gözleri karanlığa alıştı, çevresini incelemeye koyuldu.<br />
Tavana yakın küçücük, demirli bir pencereden azıcık ışık sızıyordu. Bulunduğu yer küf ve nem kokuyordu. O sırada koluna birinin sürtündüğünü duyunca, istemdışı bir çığlık attı.<br />
&#8211; Sus, dedi yanındaki ses, benim. Sese doğru dönünce İpek’i gördü.<br />
&#8211; Aaa, sen de mi geldin?<br />
&#8211; Ben de şaşırdım ama buradayım işte! Burası neresi? Anlattığın yerlere benzemiyor.<br />
&#8211; Burası zindan olmalı.<br />
&#8211; Aaa! Şu köşeye bak.<br />
Onun parmağıyla işaret ettiği yere bakınca gördü Galileo’yu. Elindeki çöple, nemli toprağın üstüne garip şekiller çiziyor, üstlerine de küçük taşlar koyuyordu.<br />
&#8211; Bu güneş sistemi değil mi?<br />
&#8211; Sanırım, evet.<br />
&#8211; Bizim kitaplarda daha düzgün çizilmişleri var. Sanki burada gezegenler eksik gibi. Gidip yardım edelim mi?<br />
&#8211; Bilmem ki!..<br />
İpek onu dinlemeden yürüdü, Galileo’nun yanına diz çöktü. Yerden aldığı başka bir çöple, ders kitabındakine benzer bir şekil çiziverdi onunkinin yanına.<br />
&#8211; Bak, doğrusu bu!.. Galileo onu ne görüyor, ne de duyuyordu.<br />
&#8211; Neden konuşmuyor Zeynep?<br />
&#8211; O bizi göremiyor da duyamıyor da sanırım.<br />
&#8211; Seninle konuştuğunu söylemiştin ama.<br />
&#8211; Evet, ama her zaman değil; yoksa, bu çizime kayıtsız kalamazdı. Düşünsene, 17. yüzyılın başlarında olmalıyız şu anda. O günden beri bilim ne kadar ilerledi&#8230; Bunu, okuduğumuz kadarıyla biz bile biliyorsak&#8230;<br />
&#8211; Bilim insanları daha çoğunu bilir, diye tamamladı  Zeynep’in sözünü İpek.<br />
&#8211; Ben de hep bunu düşünüyordum zaten. Bilim insanları olsaydık, belki Galileo’ya yardım edebilirdik.<br />
&#8211; Şimdi ne yapacağız?<br />
&#8211; Bilmiyorum ama Galileo’yu kurtarmanın bir yolunu bulmalıyız.<br />
&#8211; Burası bir zindansa…<br />
&#8211; Evet.<br />
İpek, eliyle demir kapıyı gösterdi:<br />
&#8211; Bu kapı dışarıdan kilitleniyor olmalı. Nasıl açmayı düşünüyorsun?<br />
&#8211; Bu şekilde ona yardım edemeyiz ki…<br />
&#8211; Bir yolu olmalı ama…<br />
&#8211; Tamam, Anka… Beni kanatlarında taşıyan görünmez kuştan söz etmiştim ya sana; ancak o yardım edebilir bize. Bizi buraya da o getirmiş olmalı.<br />
&#8211; Ben gözlerimi açınca kendimi burada buldum. Anka’yı görmedim. Onu nasıl bulacağız?<br />
&#8211; Bilsem…<br />
O sırada kanat çırpınışları duyuldu.<br />
&#8211; İşte, geliyor. Bizi duymuş olmalı.<br />
&#8211; Hani nerede? Ben niye göremiyorum?<br />
&#8211; Kanat çırpınışlarını duymuyor musun?<br />
&#8211; Evet ama… Aaaa! Bu kadar güzel bir kuş görmemiştim daha önce? Bu.. İpek sözünü bitirmeden, ikisinin birden ayakları yerden kesildi.<br />
&#8211; Kalkın artık uykucular! Buraya uyumaya mı geldiniz? Deniz sizi bekliyor. Dayısının sesiyle gözlerini açan Zeynep, yanındaki İpek’e baktı. O da gözlerini ovuşturuyordu.<br />
&#8211; Zeynep, sana anlatacaklarım var.<br />
&#8211; Biliyorum, benim de…<br />
İkisi birbirine göz kırpıp kalktılar. Masanın üzerindeki meyve suyundan birer bardak içip denize koştular. Birbirleriyle konuşmak için sabırsızlansalar da onları yalnız bırakmayan anneleri ve babaları yüzünden buna olanak bulamadılar. Hep birlikte deniz topuyla oyun oynadılar. Güneş batarken de çıkıp evlerine döndüler.<br />
&#8211; Kızlar, duşa birlikte girin! Banyoda çok oyalanıyorsunuz, bize sıra gelmiyor.<br />
Annesinin sözleri hoşuna gitti Zeynep’in. İpek’e göz kırptı. Banyo yaparken rahatça konuşabilirlerdi.<br />
&#8211; Tamam hala, giriyoruz.<br />
Kendisinin yerine İpek yanıtlamıştı annesini sevinçle. Güle oynaya banyoya girdiler. Soyunurken, bir yandan da konuşuyorlardı.<br />
&#8211; Uyuduğumda gördüklerim düş değildi, değil mi Zeynep? Ben de seninleydim Galileo’nun yanında.<br />
&#8211; Anka’nın kanat çırpınışlarını duydun, sonra kanadına bindin ve Galileo’nun alaca karanlıkta çizdiği şekilleri de gördün, değil mi?<br />
&#8211; Evet, hatta kuşu gördüm bile. Çok güzeldi. Sen görmedin mi?<br />
&#8211; Evet, gördüm. Her zaman görünse keşke!..<br />
&#8211; Sonra, Galileo’nun çizdiği şeklin yanına, yanına ders kitaplarımızdaki gibi bir güneş sistemi bile çizdim.<br />
&#8211; Tamam, düş değildi öyleyse. Ben de oradaydım çünkü. İki kişi aynı anda aynı düşü göremez ki!<br />
&#8211; Bu gece de gider miyiz oraya, yani o zamana?<br />
&#8211; Bilmiyorum İpek. Göreceğiz bakalım.<br />
&#8211; Gidebilsek de Galileo’yu o zindandan kurtarabilsek keşke!.. Anka neden onu da almadı acaba?<br />
&#8211; Bilmiyorum İpek. Belki, daha zamanı vardır. İkisi aynı anda, iç çamaşırlarıyla duşun altına girdiler. Saçlarına şampuan sürmüşler, durulanıyorlardı<br />
ki köpükler dalgalanıp onları başka bir yer ve zamana sürükleyiverdi. Gözlerini açtıklarında, Arna Irmağı’nın denize döküldüğü yerde yüzüyorlardı.<br />
&#8211; Neler oluyor Zeynep? Daha az önce banyodaydık, şimdi denizdeyiz.<br />
&#8211; Burası Pisa, İpek. Sana sözünü etmiştim, Galileo’nun memleketi.<br />
&#8211; İtalya’da mıyız yani? İnanamıyorum!<br />
&#8211; Evet; hem de Pisa Kulesi’nin olduğu kentte. Denizden çıkıp kurulanır kurulanmaz, bir çığlık attı<br />
İpek:<br />
&#8211; Aaa! Zeynep, giysilerin çok gülünç! Tarihi filmlerdeki saray giysilerine benziyor!<br />
&#8211; Kendine bakmayı akıl edemedin anlaşılan İpek; sen de benden farklı değilsin ki!..<br />
&#8211; Aaaa! Gerçekten öyle!.. Bu giysilerle mi yüzdük denizde, desem ıslak değil ki; üstelik, daha önce geldiğimizde böyle değildi giysilerimiz.<br />
&#8211; Çoğu zaman böyle oluyor; olaylar da durumlar da inanılmaz!.. Ben de anladığımı söyleyemem ama&#8230;<br />
&#8211; Neyse, gelmişken, kuleyi de görebilecek miyiz dersin? Gerçi sen görmüşsün ama ben de çok merak ediyorum.<br />
&#8211; Gezmeye gelmedik İpek!.. Buraya gelişimizin Galileo’yla bir ilgisi olmalı.<br />
&#8211; Deniz kıyısındayken onu zindanda bırakmamış mıydık?<br />
&#8211; Evet ama zaman ve yer değişik… Orası Floransa idi, burası Pisa. Bakalım neler göreceğiz?<br />
Denizden çıkıp kumsal boyunca yürümeye başladılar. Hava sıcak ama sisliydi. Ayaklarının altındaki kumlar, sanki tüy bulutlarıydı; kulaklarının hemen yanında da kanat sesleri…<br />
Bir süre yürüdükten sonra, sisler arasında bir kulübe göründü.<br />
&#8211; İşte, Galileo’nun kulübesi, İpek!..<br />
&#8211; Daha önce gelmiştin buraya, değil mi?<br />
&#8211; Evet, anlatmıştım ya…<br />
Kulübeye doğru yürürken, beyaz badanasının ve altındaki çamur sıvanın yer yer döküldüğü kulübenin yıpranmış haline baktı, içi sızlayarak Zeynep. Daha önceki gelişinde, içinden yoksulluk aksa da dışından bembeyaz ve bakımlı görünüyordu. İpek’e sessiz olmasını işaret ederek pencereye yaklaştı. İçerdeki görüntü az çok değişmişti;<br />
yerde hasır yerine eski bir halı, köşede demir bir karyola, karyolada yatan yaşlı bir adam…<br />
Pencereden uzaklaşıp kapıya yöneldi. Tahta kapı çürümüş, kararmış, itsen yıkılacak bir görünüme bürünmüştü.<br />
Kilitli değildi. Tahta mandala dokununca açılıverdi. İpek’e kendisini izlemesini işaret ederek içeriye yürüdü.<br />
Karyolada yatan adamın gözleri tavanda bir noktaya takılmış, uzun saç ve sakalları ağarmış, yorganın üzerinde kıpırtısız duran kolları kuru birer değnek görünümünü almıştı.<br />
&#8211; Aman Tanrım!.. Galileo, diye küçük bir çığlık attı.<br />
&#8211; Kim o?<br />
Kıpırtısız duran adamın onları duymasının şaşkınlığıyla kekeledi Zeynep:<br />
&#8211; Be… Benim Galileo, Zeynep…<br />
&#8211; Zeynep mi? Hani, yıllar önce, yolunu yitirip gelen küçük kız… Sonra da bana sarayda iş bulan… Sarayda iş bulma bölümünü anımsamadıysa da “evet,”<br />
diye yanıtladı onu.<br />
&#8211; Yine mi yolunu yitirdin Zeynep? Bu kez seninle ilgilenemeyeceğim, kusura bakma! Yorgun ve hastayım. Gözlerim de pek iyi görmüyor.<br />
&#8211; Yok, biz sana yardıma geldik Galileo. Arkadaşım İpek de var.<br />
&#8211; Fakültenin bahçesindeyken tanıştırdığın arkadaşın mı?<br />
Zeynep onun neden söz ettiğini anlamıyordu. Hastalıktan olsa gerek, diye düşünüp onu onaylamayı seçti yine.<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Nasıl yardım edebilirsiniz ki? Hemen buradan gidin! Engizisyon rahipleri sizi görmesin, başınız belaya girer.<br />
&#8211; Görmezler. Burası kasabaya uzak, biliyorsun.<br />
&#8211; Onların her yerde gözü, kulağı vardır. Size bir zarar gelmesini istemem. Gidin buradan!<br />
&#8211; Bizi düşünme Galileo! Onlar bize zarar veremez. Zeynep çevresine bakındı. Masanın üzerinde kirli tabaklar, kurumuş ekmek parçaları, otlar, kupalar, taşlar, sarkaçlar, termometre benzeri aletler vs&#8230; Hepsi birbirine girmiş, yerler de toz içinde kalmıştı.<br />
&#8211; Önce biraz ortalığı toplayalım, sonra da sana yiyecek bir şeyler hazırlayalım.<br />
Galileo, derin bir nefes almış, hemen arkasından da öksürük nöbetine yakalanmış, onu yanıtlayamamıştı. Zeynep, köşedeki testiden toprak bir kupaya su doldurup ona içirirken, İpek de masanın üzerini topluyordu.<br />
&#8211; Ne oldu sana Galileo. Zindandan nasıl çıktın?<br />
&#8211; Zindanda olduğumu nereden biliyorsun?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111885" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-16.png" alt="" width="580" height="620" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-16.png 580w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-16-281x300.png 281w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-16-185x198.png 185w" sizes="auto, (max-width: 580px) 100vw, 580px" /></p>
<p>&#8211; Şey, duymuştum da… Doğru değil miydi yoksa?<br />
Öksürüğü kesilen Galileo, kesik kesik cümlelerle anlatmaya başladı:<br />
&#8211; Doğru duymuşsun. Engizisyon mahkemesi, beni yargılayıp uzun süre zindanda tuttu. Kitaplarımı inceleyip kiliseye karşı olduğunu söylediler ve hepsini yasakladılar.<br />
Bu kadarla kalsa iyi… Asıl onları çileden çıkaransa… Burada yeni bir öksürüp nöbetine tutuldu Galileo. Evin içini yoğun bir sis kapladı önce, hemen arkasından da kanat çırpınışları…<br />
İpek, çığlık çığlığa bağırıyor, Zeynep kendi başındaki kara kuşları savıp ona yardım edemiyordu. Epeyce uğraştıktan sonra, yumuşacık kanatlarda buldular kendilerini.<br />
&#8211; Kızlaaar, çıkın artık! Bu ne uzun duş! Uyudunuz mu yoksa banyoda?<br />
Bu yengesinin sesiydi. İkisi de birbirine bakıp kalmıştı. Kendi evlerinde, duşun altındaydılar. Suyu kapatıp hızla havlularına sarındılar ve banyodan çıktılar.<br />
-Bu nasıl oluyor Zeynep, anlamıyorum, dedi İpek.<br />
Kuşlar konusunda da haklıymışsın. Korkunç yaratıklardı. Bildiğimiz kuşlara da hiç benzemiyorlardı üstelik.<br />
&#8211; Sana söylemiştim, demeyeceğim; çünkü uyardığımı biliyorsun.<br />
&#8211; Biliyorum. Yakındığımdan değil ama gerçekten çok korktum. Saç diplerim sızlıyor; ama yüzümde bir iz yok, değil mi?<br />
&#8211; Yok, geçti hepsi; korkma!.. Ben kaç kez saldırıya uğradım da hiç iz görmedim elimde, yüzümde.<br />
&#8211; Korku film gibi, inanamıyorum!..<br />
&#8211; Evet, gerçekten korku filmi gibi; böyle adlandırmak aklıma gelmemişti benim.<br />
&#8211; Bunca yıl nasıl geçmiş? Arada neler olmuş?<br />
&#8211; Ben de bilmiyorum İpek. Bu konuda araştırma yapmalıyız. Bilgisayara girip Galileo hakkında bilgi toplayalım biraz. Belki aradaki boşlukları doldurabiliriz.<br />
Bir yandan konuşup bir yandan da giyiniyorlardı.<br />
&#8211; Yemekten sonra yorgun olduğumuzu söyleyip hemen odamıza çekilelim. Bilgisayar nasılsa bizim odada. Araştırma yapabiliriz.<br />
&#8211; Tamam.<br />
&#8211; Haydi kızlaaar! Bir kere de çağırmadan gelin sofraya!..<br />
&#8211; Haydi, annemleri kızdırmayalım.<br />
&#8211; Aaaa! Saçlarınızı niye kurutmadınız? Su damlıyor uçlarından.<br />
&#8211; Anne, hava çok sıcak, kendisi kurur, derken yardım ister gibi babasına baktı Zeynep.<br />
&#8211; Kızları rahat bırakalım hanım. Doğru söylüyor, hava çok sıcak.<br />
Annesi canı sıkılmışçasına cık cık çekse de masayı hazırlamak için mutfağa yönelince, onlar da rahat bir nefes almış, babalarına bakıp neşeyle göz kırpmışlardı.<br />
&#8211; Bu akşam size bir sürprizimiz var kızlar.<br />
&#8211; Nedir dayı, ne olur çabuk söyle!<br />
&#8211; Sürpriz açıklanır mı Zeynep? Bu kadar sabırsız olma bakalım!<br />
&#8211; Ama dayıııı!<br />
İpek de hemen babasının yanına koşmuş, söyle, diye onu gıdıklamaya başlamıştı.<br />
&#8211; Tamam tamam, söylüyorum, diyerek İpek’in elinden kurtuldu dayısı. Zeynep, merakla onun yüzüne bakmaya başladı.<br />
&#8211; Akşam parka gidiyoruz.<br />
&#8211; Eee, bu mu sürpriz, diye yüzünü buruşturdu Zeynep. Park hemen şurası&#8230;<br />
&#8211; Ama, parkın içinde lunapark da var, biliyorsunuz.<br />
&#8211; Lunapartaki oyuncaklara binecek miyiz?<br />
&#8211; Eveeet! Yaşasın, diye el çırptı iki kız aynı anda.<br />
-Biz çay bahçesinde otururken, siz de lunaparkta eğlenirsiniz.<br />
&#8211; Yaşa baba! Yaşa dayı!<br />
&#8211; Eğer kamikazeye ya da uçan sandalyeye binmeyi düşünüyorsanız, çok yemeyin! Eğlenceniz işkenceye dönüşmesin!<br />
&#8211; Tamam baba; daha önce uçan trende midemin bulanıp her yeri batırdığımı anımsatmana gerek yok! İpek’in suratı asılmıştı.<br />
-Yalnızca uyarmak istedim kızım; niye daha önce olanları anımsatma gereği duyayım?<br />
&#8211; Aldırma İpek, dedi Zeynep. Balerinin eteklerindeyken, yanımda oturan annemin kucağını yediklerimle doldurmuştum ben de geçen yıl.<br />
&#8211; Ooof kızlar, midemizi bulandırmayın! Yemek yiyeceğiz.<br />
&#8211; Biz başlatmadık anne, dayım başlattı.</p>
<p><!–nextpage–></p>
<p>&#8211; Sözüm hepinize…<br />
Salona bir gülüşme yayıldı. Sonra kalkıp hep birlikte masaya oturdular.<br />
İpek, Zeynep’in kulağına fısıldadı:<br />
&#8211; Bizim araştırma yine yattı.<br />
&#8211; Olsun, yarın yaparız.<br />
&#8211; Bunların gizli gizli fısıldaşmalarının altında ne var acaba? Ne zaman görsem böyleler. Umarım, altından bir çapanoğlu çıkmaz!<br />
&#8211; Çapanoğlu kim enişte?<br />
İpek’in sorusu hepsini kahkahaya boğmuştu. Gülüşmeler arasında konuşamıyorlar bile, İpek de onların neye güldüğünü anlamadığından somurtup duruyordu.<br />
&#8211; Yani bir yaramazlık, dedi Zeynep onun kulağına fısıltıyla. Ondan sonra İpek de gülümsemeye çalıştı ama yine de canı çok sıkılmıştı. Birkaç lokma atıştırıp masadan kalkmak istedi.<br />
&#8211; O kadar da demedik kızım, diye uyardı babası. Yalnızca salatayla olmaz, biraz yemek ye istersen.<br />
&#8211; Siz de bir karar verin baba, diye parladı İpek. Yiyelim mi, yemeyelim mi?<br />
&#8211; Ooo, bu ne sertlik küçük hanım? Bir de dövseydin babanı!<br />
Annesinin uyarısıyla başını önüne eğdi İpek. Ağzının içinde bir özür geveledi ama yemeğin tadı kaçmıştı.<br />
&#8211; Bu akşam çıkmayalım isterseniz, benim bütün hevesim kaçtı!<br />
&#8211; Çıkalım dayı ne olur! Oraya varınca İpek’in de keyfi yerine gelir.<br />
&#8211; Zeynep haklı, dedi babası. Bir kez söz verdik, dönmek olmaz. Haydi bakalım, doydunuzsa kalkalım.<br />
&#8211; Masayı kim toplayacak? Böyle mi bırakalım? Masayı toplama işi üstünde kalacak diye suratını asmaya hazırlanan Zeynep, babasının sözleriyle gülümsedi:<br />
&#8211; Olur mu hanım? Birlikte yedik, birlikte toplarız; değil mi kayınço?<br />
&#8211; Elbette enişte!..<br />
Hepsi birden ayaklandı. Birkaç dakikaya kalmadan masa toplanmıştı. İpek’ten başka herkes yardım etmişti masanın toplanmasına. Onun yüzünü asıp kapının önünde beklemesini görmezden geldiler. Sonra da hazırlanıp hep birlikte çıktılar.<br />
Hava çok güzeldi. Gündüzün sıcağı kırılmış, akşamın tatlı ılıklığı çökmüştü. Keyifle yürüyorlardı. Dışarı çıkınca İpek’in de gerginliği azalmış, Zeynep’in koluna girmiş, fısıldaşmaya başlamışlardı. Çok yürümelerine gerek kalmadan, parkın içinde buldular kendilerini. Karaalioğlu Parkı, eve çok yakındı zaten. Parkın içindeki yürüyüş yolunda da sürdürdüler bir süre gezintilerini. Onlar gibi, ılık akşamın tadını çıkarmak isteyenlerle doluydu parkın içi. Epeyce de yabancı turist göze çarpıyordu. Özellikle gençlerden oluşan bir grup vardı önlerinde ki onların yüksek sesle konuşmaları kızların garibine gidiyordu.<br />
&#8211; Bir de yabancıların kültürlü, eğitimli oldukları söylenir. Şunlara baksana, nasıl da bağıra çağıra konuşuyorlar!..<br />
&#8211; Ah gençlik! Her yerde aynı!..<br />
&#8211; Biz de genciz ama öyle bağırıp çağırmıyoruz, dedi İpek.<br />
&#8211; Aman da bizim kızlar genç mi olmuş, diye yanına yaklaşıp saçlarını okşadı İpek’in annesi.<br />
&#8211; Annneee! Çocuk muyuz?<br />
&#8211; Genç olma yolunda emin adımlarla ilerlediğinizi görüyorum. Bu sözlerden sonra İpek’in annesi, gülerek uzaklaştı yanlarından. “Bizim kız bugün çok gergin niyeyse,” diye fısıldadığını duydu yengesinin Zeynep; annesinin de “büyüme sancıları…” diye onu rahatlatmaya çalıştığını… İpek duyduysa da aldırmaz göründü.<br />
Sonunda, bir çay bahçesine oturdular. Denizden esen ılık meltemi soluyarak büyükler çaylarını, kızlar da meyve sularını yudumladılar ama sabırsızdılar.<br />
&#8211; Baba, haydi artık! Hani lunaparka gidecektik?<br />
&#8211; Dur kızım çayımı bitireyim; hem, siz ne çabuk bitirdiniz meyve suyunuzu? İpek’in yanıtını beklemeden konuşmasını sürdürdü:<br />
&#8211; Gördün mü enişte; bunlara da söz vermeye gelmiyor! Keşke, buraya kadar dilimi tutsaydım!<br />
&#8211; Çocuklar haklı kayınço, dedi babası. Haydi bakalım kızlarımı bekletme de götür, madem ki söz verdin!..<br />
&#8211; Anlaşılan sizden kurtuluş yok! Haydi kalkın bakalım, diyerek ayaklandı Zeynep’in dayısı; kızlar da peşinden… Parkın içlerine doğru yürüyüp çocukların neşeli çığlıklarını izleyerek lunaparkın olduğu yere geldiler.<br />
&#8211; Neye binmek istersiniz önce?<br />
Zeynep atıldı:<br />
&#8211; Uçan sandalyeye.<br />
&#8211; Ama o tehlikeli değil mi Zeynep?<br />
-Değil dayı. Baksanıza, herkes biniyor, değil mi İpek? İpek biraz sararsa da korktuğunu belli etmemeye çalışarak,<br />
-Evet baba, dedi. Dikkatli oluruz, merak etme!<br />
-Yok, olmaz! Dönme dolaba binseniz…<br />
Biraz mızırdansalar da sonunda razı olmak zorunda kalmışlar, ellerinde jetonlarla dönme dolap sırasına girmişlerdi.<br />
Sonunda sıra geldi, heyecanlarını bastırmaya çalışarak, dönme dolabın sandalyelerinden birine yan yana oturup kemerlerini bağladılar.<br />
Sandalye yükseldikçe heyecanları artıyor, yürek çarpıntıları birbirine karışıyordu. Bir süre hiç konuşmadılar. Sonra Zeynep,<br />
&#8211; Buna ne zaman binsem, uçuyormuşum gibi bir duygu sarıyor içimi. Aşağıya baksana, insanlar ne kadar küçük görünüyor!..<br />
&#8211; Bakamıyorum ki, dedi İpek. Gözlerimi açamıyorum.<br />
&#8211; Aç, korkma! İlk kez binmiyorsun ya!..<br />
&#8211; Evet, ama her seferinde uzun süre gözlerimi açamıyorum. Başım dönüyor.<br />
&#8211; Keşke binmeseydik!..<br />
&#8211; Yok, biraz sonra geçer.<br />
&#8211; Uçan sandalyeye binseydik ne yapacaktın?<br />
&#8211; Ona da bindim daha önce ama yine aynıydı. Gözlerimi açamadan uçup indim yere. Sonrasında da mide bulantısı… Pek hoş değildi anlayacağın.<br />
&#8211; Böyle zevkli olmaz ki!..<br />
&#8211; Yok, önemli değil; geçer sonra. Ben de uçuyormuşum gibi sanki, baksana!.. Birkaç turdan sonra gözlerini açtı İpek ve sevinçle bağırdı:<br />
&#8211; Bak Zeyneeep, açtım işte! Evet, haklısın; aşağısı çok güzel görünüyor ama bir de başım dönmese…<br />
&#8211; Sana demiştim; ama baş dönmen de geçer, umarım! Hasta olma da…<br />
&#8211; Olmam da başımın dönmesine mide bulantısı da eşlik etmeye başladı. Ben en iyisi kapatayım gözlerimi.<br />
&#8211; Keşke atlı karıncaya ya da çarpışan arabalara binseydik! O zaman sen de akşamın keyfini çıkarabilirdin.<br />
&#8211; Olsun, boşver!.. Korktuğumu kimseye söylemek yok ama, küserim sonra!<br />
&#8211; Yok, söyler miyim? Biz arkadaşız. Hem, benim de sırlarım var biliyorsun.<br />
&#8211; Evet, Galileo…<br />
Tam o sırada, kanat çırpınışlarını duydular. Sonra da Anka’nın kanatlarında yeni bir yolculuğa başladılar. Zeynep susmuş, bir yandan sıkı sıkıya kapattığı gözleriyle Anka’nın sırtında olduğunu bile anlamayan İpek’e bakıyordu, bir yandan da gittikçe uzaklaştıkları dönme dolaba&#8230; Bu yeni yolculuktan yakınmıyor ama İpek’in durumuna üzülmeden de edemiyordu. Neyse ki İpek ne olduğunu bile anlamadan yere iniverdiler.<br />
&#8211; Neredeyiz Zeynep?<br />
&#8211; Anka ile yeni bir yolculuk yaptık İpek. Şimdi nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Bulantısı hâlâ geçmeyen İpek, başını sallayarak Zeynep’i<br />
onayladı. Yoğun bir kalabalıkla çevrilmiş, büyük bir meydanda buldular kendilerini. Kalabalığın arasından kendilerine yol açarak öne geçmeye, neler olup bittiğini anlamaya çalıştılar. İpek, bir yandan şaşkınlıkla çevresinde gördüklerini anlamaya, bir yandan da Zeynep’in koluna sıkı sıkı yapışarak onu yitirmemeye çalışıyordu. Gördükleri, ikisinin de yerinde mıhlanmasına neden olmuştu. Ortada bir darağacı, yanında Galileo ve kollarına girmiş iki adam, karşılarında da daha önce kilisede gördükleri mahkeme heyeti vardı. Bırakın, dedi ortadaki parlak giysili, boynunda altından ağır bir haç ve elinde ışıltılı bir asa taşıyan adam.<br />
Galileo’yu bıraktılar.<br />
Aynı adam yine konuşmaya başladı:<br />
&#8211; Şu kitaplarında çizdiğin güneş sistemini bir de yere çiz de halk görsün senin bilim dediğin saçmalıkları.<br />
Galileo, eline verilen büyükçe bir çubukla, yere, şekli çizmeye başladı. Galileo’nun çevresindeki çember gittikçe daralıyor, ona en yakın olan kızlar nefes almakta güçlük çekiyorlardı.<br />
&#8211; Çok bunaldım Zeynep, dedi İpek.<br />
&#8211; Ben de, dedi Zeynep. Gel, şu kalabalığın dışına çıkalım.<br />
Tam o anda, ayakları yerden kesildi yine. Çoğu zaman sesini duydukları ya da yalnızca kanatlarını gördüklerini Anka’nın üstünde yükseldiler.<br />
&#8211; Aaa, dedi İpek. Kuşu görüyorum yine. Niye her zaman görünmüyor ki?<br />
&#8211; Ben de görüyorum, dedi Zeynep. Bilmem ki; belki de bütünüyle göründüğünde gücü azalıyordur.<br />
&#8211; Tam da resimlerdeki gibi… Anka Kuşu… Her seferinde güzelliğine hayran oluyorum.<br />
&#8211; Ben de… ama şimdi sus da aşağıda neler oluyor izleyelim. Konuşmaları da duymamız gerek, dedi Zeynep.<br />
Tamam, diyerek başını salladı İpek. Bu kez gözlerini kapatmasına gerek kalmamıştı; çok yükselmemişlerdi çünkü.<br />
Bütün ilgilerini aşağıda olanlara yöneltmişler, her ayrıntıyı belleklerine kazımak istercesine, soluk almaktan bile çekinir olmuşlardı.<br />
Galileo, hem çiziyor, hem de konuşuyordu:<br />
&#8211; Evrenin merkezi Güneş’tir. Gezegenler onun çevresinde, belli bir yörüngede dönerler. Hepsi de yuvarlaktır. Dünya da bir gezegendir.<br />
&#8211; Ne yani, diye bir ses yükseldi kalabalıktan. Dünyamız da yuvarlak ve Güneş’in çevresinde dönüyor, öyle mi?<br />
&#8211; Bu yeni değil ki, dedi Galileo. Bunu yüz yıl önce Kopernik söylemişti zaten.<br />
&#8211; Ama kilise de yalanlamıştı.<br />
&#8211; Evet ama bilimi yalanlayamazsınız ki; söz, kanıt olamaz!..<br />
&#8211; Dünya dönüyorsa, biz niye dönmüyoruz?<br />
Soruyu sorana dikkatle bakınca, bunun daha önce sarayda gördüğü profesörlerden biri olduğunu anladı Zeynep. Kendisinin bile bu yaşta bildiğini bir profesörün anlamamasına şaşırmıştı. Kopernik teorisiyle ilgili bir bilgisi yoktu daha önce ama duyduklarından Güneş sistemiyle ilgili olduğunu anlamıştı. Mantıksız olduğunu düşündüğü suçlamalara sinirinden, kuşun kanadında zıplayacaktı neredeyse ama kuş onu kanatlarıyla sıkıca<br />
sarmış, düşmesini engellemişti. Kendini toparlayıp yeniden konuşmaları dinlemeye koyuldu.<br />
&#8211; Çok hızlı dönüyor da ondan. Kalabalıktan bir kahkaha yükseldi.<br />
Adamın biri çevresinde dönmeye başladı. Bir yandan da gülüyordu.<br />
-Böyle mi?<br />
Galileo, bir başka adamın çevresinde dönmeye zorladı onu.<br />
&#8211; Bunu Güneş olarak düşün. O merkezde duruyor. Sen hem kendi çevrende, hem de Güneş’in çevresinde döneceksin.<br />
&#8211; Bu kafayı yemiş, diye bağırdı adam. Kalabalıktaki gülüşmeler kesilmiş, öfkeli bir homurtuya dönmüştü.<br />
Bir başka profesör, kalabalığı susturup sorular sormaya başladı:<br />
&#8211; Haydi biz anlamıyoruz Dünya’nın döndüğünü, diyelim. Şu çevrede gördüğümüz binalar, ağaçlar, denizler nasıl duruyor? Hele de denizler… Dökülmez mi onlar?<br />
&#8211; Dökülmez. Yerçekimi ve merkezkaç kuvveti… Profesör gülerek kalabalığa bağırdı:<br />
&#8211; Kaçın kaçın! Merkeze kaçın!<br />
&#8211; Yeter bu kadar soytarılık!<br />
Mahkeme başkanının asasını yere vurarak bağırması, gürültüyü bıçak gibi kesti.<br />
&#8211; Kutsal kitabımızda, evrenin merkezinin Dünya olduğu, onun da düz bir tepsi gibi olduğu yazılı. Kilisemiz seni aforoz ediyor Galileo. Dünya’nın dönmediğini söyle, canını bağışlayalım.<br />
&#8211; Benim söylemem gerçeği değiştirmez ki, dedi Galileo. Ben dönmüyor desem de Dünya dönüşünü durdurmaz.<br />
&#8211; Dönmediğini söylemek için son bir şans veriyor kilisemiz sana.<br />
&#8211; Peki, Dünya dönmüyor.<br />
Mahkeme heyeti kendi aralarında konuştuktan sonra, başkan Galileo’ya döndü:<br />
&#8211; Evet, canını bağışladık. Yalnız, bütün unvanların elinden alındı ve aforoz edildin. Doğduğun kentteki kulübene dönecek ve kimseyle görüşmeyeceksin. Ölene dek evinden çıkmayacak, kitap yazmayacaksın! Kalabalığın dağılması bir yana, homurtulara taş yağmuru da eklenmişti. Galileo ise olanları pek önemsemez görünüyor, başına yağan taşlardan korunma gereği bile duymuyordu.<br />
İpek’le Zeynep ağlıyor, bilimle uğraşıyor diye bir insana yapılan bu işkenceye dayanamıyorlardı.<br />
&#8211; Ne olur Anka, dedi Zeynep. Onu kurtaralım. Yoksa kalabalık linç edecek.<br />
&#8211; Evet, diye Zeynep’i onayladı İpek. Adamın başına yağmur gibi taş yağıyor.<br />
Anka’nın bir anda alçalmasıyla Galileo’ya yaklaşmışlardı ki, kara kuşların saldırısına uğradılar yine. Anka görünmez olmuş, Zeynep’le İpek’de kendi canlarının derdine düşmüşlerdi. Bir süre çığlık çığlığa bağırıp kuşları kovalamaya uğraştıktan sonra, kara kuşlar yok oluvermiş,<br />
Kendilerini o yumuşacık kanatlarda buluvermişlerdi.<br />
Anka Galileo’yu sırtına, kızların arasına oturttuğu gibi havalanmış, Galileo’nun birdenbire yok olmasını kavrayamayan kalabalığın şaşkın bakışları arasında Pisa’ya doğru uçmaya başlamıştı.<br />
Bir yanında Zeynep, bir yanında İpek, Galileo’ya sıkı sıkı sarıldılar ama o bunun ayrımında bile değildi. Kuşun üstüne yatmış, kendinden geçmişti.<br />
Anka, onları kulübenin önünde bıraktı. O zaman gördü Zeynep yalnızca kanatları görünen kuşun kanadının ucundaki yaraları.<br />
&#8211; Anka!.. Sen yaralanmışsın. Gözlerini açmayı sonunda başaran İpek de Zeynep’in çığlığı üzerine dönüp baktı yaralı kanada.<br />
&#8211; Aman Tanrım!.. Bizi kara kuşlardan kurtarmaya çalışırken olmalı… Kanadını gizleyen kuştan bir ses duyuldu:<br />
&#8211; Siz Galileo’ya yardım edin. Ben kanadımı kendim iyileştiririm.<br />
&#8211; Bunu nasıl yapacaksın Anka? İnsan kendi yarasını iyileştirebilir mi?<br />
&#8211; Ben insan değil Anka’yım, unuttunuz mu? Haydi, beni yormayın da işinize bakın. Çok geçmez, sizi almaya gelirim.<br />
Ses gittikçe uzaklaşıyor, acı çeken bir inlemeye dönüşüyor gibiydi. İkisinin de gözleri dolmuştu ama ne yapacaklarını da bilmiyorlardı. Sonunda Zeynep,<br />
&#8211; Galileo’yu unutmayalım, dedi İpek’e dönüp. Anka istemediği sürece ona yardım edemeyiz. Baksana yine yok oldu.<br />
İpek, gözlerini kurulayıp başını salladı. Sonra da kapının hemen önünde yığılıp kalan Galileo’ya yardıma koştular.<br />
Zeynep’le İpek, onu güçlükle içeri taşıyıp yatağına yatırdı. Islak bir bezle başındaki, yüzündeki, ellerindeki, kollarındaki ve ayaklarındaki yaraları temizlediler. Başka nasıl yardım edebileceklerini düşünürlerken Anka’nın kanatlarında buldular kendilerini. Anka’ya nasıl olduğunu bile soramamışlardı. Göz açıp kapayana dek geçen bir sürede lunaparka gelmişlerdi bile.<br />
Zeynep çevresine bakındı. Dönme dolabın hemen yanındaydılar ama dayısı az ilerde deli gibi dolanıp duruyordu.<br />
&#8211; Eyvah İpek, dayım bizi arıyor!<br />
&#8211; Çok mu oldu biz gideli acaba?<br />
&#8211; Bilmiyorum ki!..<br />
&#8211; Dayıııı, baba!..<br />
Dayısı seslerini duymuş, koşarak onların yanına gelmişti:<br />
&#8211; Neredesiniz kızlar? Epeydir sizi arıyorum. Dönme dolap durduğunda siz inmediniz.<br />
&#8211; İndik ama seni göremedik dayı, dedi Zeynep. Biz de çevreyi dolaştık biraz.<br />
&#8211; Aklımı aldınız!<br />
&#8211; Biraz da çarpışan arabalara binelim mi baba?<br />
&#8211; Yok artık! Halanlar da merak etti. Kaç kez gidip onlara da sordum. Haydi, yeter artık! Birbirlerine göz kırparak, suçluymuşçasına başlarını önlerine eğip yola düştüler.<br />
&#8211; Kızları bulmuşsun sonunda, diyen babasının da diğerlerinin yüzünün asık olduğunu gören Zeynep, İpek’i koluyla dürtükleyerek, hiç konuşmadan onları izledi.<br />
Eve döner dönmez, suçlu gibi, odalarına kapandılar. Yataklarına uzanıp fısıltıyla konuşmaya başladılar:<br />
&#8211; Olaylar belli bir sırayı izlemiyor anladığım kadarıyla, dedi İpek. Daha önceki yolculuğumuzda kulübedeydik,<br />
Galileo da çok yaşlıydı; bu kezse mahkemede…<br />
&#8211; Olaylar belli bir sıradadır kuşkusuz da biz zaman kayması yaşıyoruz sanırım, dedi Zeynep; Anka bizi hangi zamana götürürse…<br />
&#8211; Şimdi ne olacak?<br />
&#8211; Tarihin akışını değiştiremeyiz belki ama Galileo’nun biraz da olsa rahat etmesini sağlayabiliriz. Anka’nın da istediği bu olmalı.<br />
&#8211; Belki değiştirdik bile!.. Sen dememiş miydin, ONU KURTAR, yazısının peşinde düştüğünü?<br />
&#8211; Evet, ama ne yapabildik ki hani?<br />
&#8211; Belki de o meydanda linç edilmekten kurtardık.<br />
&#8211; Bunu Anka yaptı zaten. Neden bizi de karıştırdı, anlamadım ama…<br />
&#8211; Belki de bir insanın yardımı olmadan yapamıyordu. Gücünü önce senden alıyor olmasın?<br />
&#8211; Kendini de unutma İpek.<br />
&#8211; Ben ne yaptım ki?<br />
&#8211; Galileo’nun yaralarını birlikte temizlemedik mi?<br />
&#8211; O pek yardım sayılmaz.<br />
&#8211; Neyse asıl konumuza dönelim. Anka neden bu serüvene bizi ortak etti?<br />
&#8211; Dediğim gibi, insana gereksinim duymuş olabilir.<br />
&#8211; Neden bir bilim insanı değil de biz?<br />
&#8211; Belki de bir çocuğun yardımı gerekiyordu.<br />
&#8211; Çocuk olduğumuzu kabullendin bakıyorum da&#8230; Annene kızmıştın oysa, diyerek gülümsedi Zeynep.<br />
&#8211; Orasını karıştırma Zeynep! Bazen gergin oluyorum da&#8230; Ne çocuk ne genç işte, aradayız, diyeyim de konumuza dönelim.<br />
&#8211; Haklısın… Anka’yla konuşabilsek anlarız da zorunlu olmadıkça konuşmuyor.<br />
&#8211; Yaraları için yardım etmek istediğimizde sesini duyduk ama… Şaşırmadım desem yalan olur!.. Bir kuşun konuşması…<br />
&#8211; Çağdan çağa geziyoruz şaşırmıyorsun da kuşun konuşmasına mı şaşırıyorsun İpek? Yaşadıklarımızın hangisi olağan ki?..<br />
&#8211; Haklısın. Yaşadıklarımızı düşümde görsem inanmazdım!.. Belki de gerçekten düş görüyoruz Zeynep, olamaz mı?<br />
&#8211; İkimiz de aynı düşü görebilir miyiz İpek? Bunu aklın alıyor mu?<br />
&#8211; Yaşadıklarımız da pek akla sığmıyor zaten…<br />
&#8211; Ne diyeceğimi bilemiyorum, inan! Belki Anka açıklar ama… Biraz konuşabilsek…<br />
&#8211; Belki gücünü harcamak istemiyordur. Konuşmadan da gerekeni yapıyor ya…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111886" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-17.png" alt="" width="605" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-17.png 605w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-17-222x300.png 222w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-17-147x198.png 147w" sizes="auto, (max-width: 605px) 100vw, 605px" /></p>
<p>&#8211; Neden bir seferde Galileo’yu alıp bizim çağımıza getiremeyip de sürekli zaman kayması yaşadığımızı da bir anlasam&#8230;<br />
&#8211; Galileo’nun yaşamını tanımamızı istiyor olamaz mı?<br />
&#8211; Bunu bilgisayardan da öğrenebilirdik.<br />
&#8211; Şimdiye kadar araştırmak aklımıza bile gelmemişti, yine de geleceği yoktu ya&#8230;<br />
&#8211; Haklısın. Yanıtını veremeyeceğimiz o kadar çok soru var ki kafamda!..<br />
&#8211; Benden de al o kadar!<br />
Bu konuşmadan sonra ikisi de bir süre kendi düşüncelerine daldı; çok geçmeden de uyuyup kaldılar. Anka’nın, gece boyunca onları kanatlarıyla serinletip rahat uyumalarını sağladığından haberleri bile olmadı.<br />
Sabahleyin ilk uyanan Zeynep oldu. Yastığının hemen yanında bulduğu ışıl ışıl tüyü görünce gülümsedi. Usulca tüyü alıp yanaklarına sürterek,<br />
&#8211; İyi ki varsın Anka! Bir de bizimle rahat rahat konuşabilseydin!..<br />
&#8211; Kiminle konuşuyorsun sabah sabah Zeynep? Bensiz yolculuğa mı çıktın yoksa geceleyin?<br />
&#8211; Günaydın İpek! Yok, baksana… Elindeki tüyü İpek’e gösterdi.<br />
&#8211; Bir tüyle mi konuşuyordun?<br />
&#8211; Evet ama bu tüy Anka’nın…<br />
İpek, yatağından hızla doğruldu. Yastığını kaldırıp tüy aramaya başladı. Bulamayınca, yatarken üstüne örttüğü ama sonradan yere kayıp düşen pikeyi havalandırdı; hemen arkasından da bir çığlık attı:</p>
<p><!–nextpage–></p>
<p>&#8211; İşte Zeyneeeep! Görüyor musun?<br />
Zeynep, gülümseyerek hem onu, hem de yavaş yavaş uçarak yatağın üstüne konan tüyü izliyordu.<br />
İpek, heyecanla tüyü alıp göğsüne bastırdı:<br />
&#8211; Bu tatili hiç unutmayacağım! Teşekkürler Anka!<br />
&#8211; Dur bakalım, daha tatil bitmedi ki, diyerek güldü Zeynep.<br />
&#8211; Bitmesini isteyen kim? Keşke hiç bitmese!<br />
&#8211; Bakarsın, kalmana izin verir dayım.<br />
&#8211; Babam verse annem vermez Zeynep. Ben onları bilmez miyim!<br />
&#8211; Neyi bilirsiniz bakalım? Sizin bilmediğiniz yoktur da mutfağın yolunu da bilseniz… Kapıyı açıp onlara gülümseyen gözlerle bakan annesini<br />
yanıtladı Zeynep:<br />
&#8211; Tamam anne, hemen geliyoruz!<br />
“Günaydın, demeyi unutmadan,” diyerek kapıda gülümsemesini sürdüren annesine,<br />
&#8211; Sen demedin ki anne, diye çıkıştı Zeynep. Biz çocuğuz, unuttun mu? Büyüklerimizi örnek alırız.<br />
&#8211; Ah siz yok musunuz siz! İşinize gelince çocuk, gelmeyince büyük olursunuz, diyen annesi içeri girdi. Her ikisine de sarılıp yanaklarından öperek, günaydın, dedi. Kızlar kıkırdayarak yanıtladılar:<br />
&#8211; Günaydın anne.<br />
&#8211; Günaydın hala.<br />
Odadan çıkan annesinin dışarıdan gelen sesi, onları yeniden kahkahaya boğdu:<br />
&#8211; Banyoya girmek isteyen çabuk olsun! Kızlar girince çıkamıyor, biliyorsunuz.<br />
İkisi aynı anda banyoya koştu. Biri içerdeyken diğeri sıra bekledi ama uzun süre gülüşlerini susturamadılar.<br />
Kahvaltı boyunca da sürdü bu neşeli hava. Sonra annesiyle babası işe giden Zeynep, dayısı, yengesi ve İpek’le deniz kıyısının yolunu tuttu.<br />
Güneş ve deniz ikisine de yaramış, yanaklarına sağlıklı bir kızarıklık gelmişti. Zeynep sarışın olduğu için pembeleşse de İpek esmer olduğundan birdenbire yanmış, çikolata rengine bürünüvermişti.<br />
&#8211; Keşke ben de esmer olsaydım İpek! Baksana sen ne güzel yandın; bense ıstakoz gibi kızarıp kaldım.<br />
&#8211; Ben de senin gibi sarışın olmayı isterdim hep Zeynep. Güneş yanığı bir süre sonra geçer de benimki annemin dediği gibi gön karası, diyerek güldü İpek.<br />
&#8211; Gön karası mı? O da ne?<br />
&#8211; Yani, doğuştan derim kara, annem gibi. Annem hep öyle der de ikimiz için.<br />
&#8211; Ama ikiniz de çok güzelsiniz!<br />
&#8211; Sen de güzelsin sarı şeker, diye gülüşünü sürdürdü İpek.<br />
&#8211; Sen de çikolata… Birbirlerine su atarak, deniz dibinden yaklaşıp bacaklarını tutarak; zaman zaman da yüzme yarışları yaparak epeyce oynadılar denizde. Yorulup sudan çıktıklarında, dayısıyla yengesi toparlanmış, onları bekliyordu.<br />
&#8211; Ne oldu, gidiyor muyuz hemen?<br />
&#8211; Evet, dedi yengesi.<br />
&#8211; Ama anneeee, biraz dinlenip daha yüzecektik biz!<br />
&#8211; Haydi kızlaaar, dedi dayısı. Bu günlük bu kadar yeter! Her gün sabahtan akşama deniz keyfi mi olur?<br />
&#8211; Eve gidelim de biraz da iş yapalım, dedi yengesi. Ablamla enişteme fazla yük olmayalım. Onlar çalışıyor; biz de konuk sayılmayız ya…<br />
&#8211; Annemle babam bu söylediklerinizi duysa çok üzülürdü yenge, dedi Zeynep.<br />
&#8211; Söylemezsen duymazlar Zeynepçiğim; ama aynı evi paylaşıyorsak işleri niye paylaşmayalım, değil mi?<br />
Hem, akşam haberlerinde, bu gün çöl sıcakları geleceğini duymuştuk; geldi bile. Bu sıcakta fazla kalmamız da doğru olmaz.<br />
&#8211; Haydi bakalım, bu kadar konuşma yeter! Kızlar, siz kendi çantalarınızı alın, biz de şemsiye ve diğerlerini.<br />
&#8211; Duş almayacak mıyız baba?<br />
&#8211; Mayolarınız kurudu sanırım. Arabanın arka koltuğuna bir de havlu sereriz. Duşunuzu da evde alırsınız İpek. Hava o kadar sıcaktı ki, insan bile buharlaşacaktı neredeyse. Ayaküstü laflarken, iki parçalı küçük mayoları da kuruyuvermişti. Denizdeyken bu sıcağın ayrımında bile değillerdi oysa.<br />
İsteksiz de olsa çantalarını yüklenip arabaya doğru yürüdüler. Terliklerin arasına giren kumlardan ayakları yanıyor, kumda yürürken ikide bir zıplıyorlardı. Sonunda arabaya ulaşıp kapıları açtılar ama gölgede bile olsa arabanın içinden alev fışkırıyordu sanki.<br />
Bir fırının önündeydi Zeynep. Fırının açık olan demir kapısından alevler fışkırıyor, hemen önünde duran siyah pelerinli iki adam, Galileo’yu fırına atmaya çalışıyor, Galileo ise direniyordu. Çevreleri gittikçe kalabalıklaşmaya başladı.<br />
&#8211; Bir an önce atın şunu fırına, diye bağırdı kalabalıktan birisi. Kiliseye ve inançlarımıza bunca hakaret etmenin cezasını görsün!<br />
&#8211; Yapmayın, yazıktır! Adamın tek suçu kitap yazmak! Kalabalık birden bir uğultuya dönüştü. Konuşanın kim olduğunu anlamaya çalışanlar yanında, onun da bulunup fırına atılmasını isteyen sesler yükseldi kalabalıktan.<br />
&#8211; Kim o konuşan?<br />
&#8211; Benim, diyen bir genç sıyrıldı kalabalıktan. On beş, on altı yaşlarında gösteren, üzerindeki giysilerden yoksulluk akan bir gençti bu.<br />
&#8211; Anlamalıydık, dedi kalabalıktan birisi. Okuldayken Galileo’nun hizmetlerini gören genç bu… Ondan öğrendikleriyle zehirlenmiş olmalı.<br />
&#8211; Bırakın çoluğu çocuğu da işimize bakalım, dedi gürleyen bir başka ses.<br />
&#8211; Ama kilise, inançlarımız… Bu genç cezasız mı kalacak?<br />
&#8211; Kilise ve inançlarınız o kadar zayıf mı ki, bir bilginin yazdığı kitaplarla yıkılsın?<br />
Konuşan yine o gençti.<br />
&#8211; Yakalayın şunu, diyen bir uğultu yükseldi kalabalıktan. Görüntüler bir anda silinivermişti. Zeynep bir yandan klimayla serinletilen arabaya oturup da rahat bir nefes alırken, bir yandan da az önceki görüntülerin etkisinden sıyrılmaya çalışıyordu.<br />
Eve gelip duşlarını aldılar, yemeklerini yedikten sonra da odalarına çekildiler.<br />
&#8211; Bu bir fırsat olabilir Zeynep, dedi İpek. Galileo’nun yaşamını araştırırız internetten.<br />
&#8211; Haklısın İpek. Sen geleli bilgisayarı açmadım. Zaten de hiç fırsatımız olmadı ya…<br />
&#8211; İşte fırsat!..<br />
Zeynep, bilgisayarın düğmesine dokunduğu anda içine çekiliyor gibi oldu. Onu gören İpek de Zeynep’in ayaklarından son anda tutabildi. Karanlık, daha önce hiç gelmedikleri bir ortamda buldular kendilerini.<br />
&#8211; Zeynep, burası neresi?<br />
&#8211; Bilmiyorum İpek. En son anımsadığım bilgisayarı açmaya çalışmam.<br />
&#8211; Biliyorum. Ben de seni son anda yakalayabildim zaten de burası daha önce gittiğimiz yerlere benzemiyor. Çok karanlık, korkuyorum!<br />
&#8211; Sus! Ben de korkuyorum ama bekleyelim bakalım. Biraz sonra gözlerimiz alışır karanlığa belki.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111887" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-18.png" alt="" width="578" height="485" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-18.png 578w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-18-300x252.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-18-236x198.png 236w" sizes="auto, (max-width: 578px) 100vw, 578px" /></p>
<p>&#8211; Sanki beklemekten başka şansımız var da…<br />
&#8211; İpeeeek, sus, dedim!<br />
İpek, sustu; ama korkusuna kırgınlık da karışmıştı şimdi. Zeynep kendisini hiç azarlamamıştı daha önce.<br />
“Keşke ayaklarını tutmasaydım! Şimdi evde olabilirdim,” diye düşündü.<br />
Zeynep de korkudan ter içinde kalmış, yüreğine ağzında atar olmuştu sanki ama bunu belli etmemeye çalışıyordu; korktuğunu bir kez ağzından kaçırmıştı zaten…<br />
Bu şekilde ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Belki çok kısa bir süreydi ama korkusundan çok uzun gelmişti ona. İpek’in elini kanatırcasına sıktığını, onun çığlığı duyduğunda ayrımsamıştı:<br />
&#8211; Canımı acıtıyorsun Zeynep; kara kuşlardan bile daha çok hem de!.. Keşke seninle gelmeseydim!<br />
Özür dileyip parmaklarını biraz gevşetti ama başkaca yanıt vermedi İpek’e. Onu kızdırdığını anlasa da bunu düşünecek durumda değildi.<br />
Bir süre sonra, içlerinde bulunduğu karanlık biraz aydınlanır gibi olmuş, önlerinde beliren dar patika yolu görmüştü Zeynep.<br />
&#8211; Haydi İpek! Mademki buraya geldik ve önümüzde yalnızca bir yol var, yürüyelim!<br />
İpek’in elini fazla sıkmadan tuttu. İpek onu yanıtlamasa da yanında yürümeye başladı. İkisinin de korkulu solukları birbirine karışıyor, ayakları dolaşıp sık sık tökezliyorlar; arada bir duydukları yabani hayvan sesleri de korkularını körüklüyordu.<br />
&#8211; Burası çok korkunç bir yer Zeynep! Eve dönmekten başka bir isteğim yok şu anda.<br />
&#8211; Şiiişt! Kendi isteğimizle mi geldik İpek? Sessiz olup bir yol bulmaya çalışalım.<br />
&#8211; Anka neden gelmedi?<br />
&#8211; Bilmem ki!.. Bilgisayarla bir ilgisi olmalı bunun.<br />
&#8211; Aaaay!<br />
&#8211; Ne oldu İpek?<br />
&#8211; Bir canlının üstüne bastım sanki!.. Ya yılansa?<br />
&#8211; Yılan olsa sokardı.<br />
&#8211; Zeyneeeep, eve dönemeyecek miyiz? Kendisi de aynı korkuyla boğuşsa da,<br />
&#8211; Döneceğiz İpek, dedi. Korkma, yanında ben varım!<br />
Çevresini gözlemeye çalışan Zeynep, yolun sol kıyısındaki kulübeyi görünce korkusu biraz azalır gibi oldu.<br />
Sevinçten çığlık atmak üzereydi; bu kulübe tanıdıktı çünkü. İpek’i kolundan çekerek, kulübenin içine girdi. Duvarda isli bir gemici feneri odayı aydınlatıyor, bir köşedeki yer yatağının kıyısına oturmuş genç bir anne, kucağındaki çocuğu emziriyor; fenerin asılı olduğu duvarın önündeki<br />
piyanoyu çalan adamın parmaklarından içeriye, ninniye benzer bir müzik yayılıyordu.<br />
Müzik bir an için durdu. Bir kalabalığa konser verecekmişçesine özenle Ortaçağ’a özgü bir takım giyinmiş, uzun saçlarını arkada başlamış genç bir adam, piyanonun başından kalkınca, çocuk annesini emmeyi bırakıp sızlanmaya başladı.<br />
&#8211; Vincenzo, lütfen çal! Bak, Galileo huysuzlanıyor, dedi kadın.<br />
Anneyle çocuğun yanına yaklaşıp ikisini de ayrı ayrı okşayan ve bebeğin yanağına bir öpücük konduran adam,<br />
&#8211; Oğlum ister de ben çalmaz mıyım? Bak hanım, bu da babası gibi bir müzisyen olacak, diyerek piyanoya yöneldi yeniden.<br />
&#8211; Evet, çalarsın, benim Vincenzo Galilei’m, diyerek adama sevgiyle baktı kadın.<br />
Zeynep, odadaki yoğun sevgiyi duyumsuyor, ellerini uzatsa bu sevgiye dokunacakmış bir duyguya kapılıyordu.<br />
Kadına baktı. Uzun sarı saçları toplansa da uykudan kalktığını belli eder bir dağınıklıkta, beyaz tenli yüzünde ter taneleri ışıldamakta, önü açık beyaz geceliğinin açıkta bıraktığı göğüslerine yaslanan çocuğa sevgiyle sarılmakta olan bir anne vardı karşısında. Bir an için o çocuğun yerinde<br />
kendisini düşündü;<br />
&#8211; Ben de böyleymişimdir küçükken, diye mırıldandı.<br />
&#8211; Zeynep, burası neresi? Sonunda gücünü toplayıp konuşan İpek’e,<br />
&#8211; Galileo’nun doğduğu ev. Kulübeyi anımsamadın mı? Daha önce gitmiştik ya…<br />
&#8211; Ama bu gittiğimiz kulübeye benzemiyor. O çok eskiydi. Baksana burası yeni yapılmış, duvarlar bembeyaz badana edilmiş, eşyalar az da olsa yeni, diyerek eliyle köşedeki masayı, üstündeki çiçekli vazoyu, yer yatağındaki çiçek desenli yorganı, yerdeki renkli kilimi gösterdi.<br />
&#8211; Evet, şu anda Galileo’nun yeni doğduğu zamandayız. Şu bebek de Galileo.<br />
&#8211; Bunlar da annesiyle babası mı?<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Desene, bebekliğinden başladık Galileo’yu tanımaya. Zeynep gülümseyerek başını salladı.<br />
&#8211; Bizi görmüyorlar ve duymuyorlar sanırım. Baksana, hiç tepki vermediler.<br />
&#8211; Evet, bilgisayarın içinden izliyor olmalıyız.<br />
&#8211; Haydi canım sen de!.. Küçücük bir kutunun içine sığar mıyız hepimiz?<br />
&#8211; Beni içine çektiğini görüp ayaklarımdan tutan sen değil miydin? Niye şaşırıyorsun ki?<br />
İpek, başını salladı. İnanması güç de olsa Zeynep haklıydı.<br />
&#8211; Burayı yeterince gördük, dedi Zeynep. Haydi çıkalım da yolu izleyelim; bakalım daha neler bekliyor bizi?<br />
&#8211; Eve dönecek bir yol bulalım da&#8230;<br />
&#8211; Tamam, döneceğiz dedim ya!..<br />
El ele çıktılar kulübeden. Çıkarken, anneyle bebeğine son bir kez bakmadan edemedi Zeynep. Öyle güzel görünüyorlardı ki!..<br />
İçerinin aydınlığından sonra çevrenin karanlığına alışmak güç oldu. Bu yüzden biraz beklediler. Gözleri alıştıktan sonra, patika boyunca yeniden yürümeye başladılar.<br />
İçerdeyken sıyrıldıkları korku, dışarı çıkar çıkmaz yeniden yakalarına yapışmış, birbirlerinin ellerini sıkar olmuşlardı.<br />
Yolun iki yanına sıralanmış sık ağaçlar, ağaçların dallarını hışırdatan hafif rüzgâr da korkularını körüklüyor, arada bir duydukları bir kuş sesi ya da yabani hayvan çığlığı, oldukları yere çakılmalarına neden oluyordu.<br />
Birden ikisi birden çığlık attı. Kocaman rengarenk, ışıl ışıl kanatlarıyla önlerine aniden iniveren bir kuştu bunun nedeni. Onun Anka olduğunu anlayıncaya kadar tir tir titremişlerdi.<br />
&#8211; Ödümüzü kopardın Anka!<br />
Zeynep’in sözü üzerine Anka, kalın ve tok bir sesle konuşmaya başladı:<br />
&#8211; İstemiyorsanız gideyim. Bana gereksiniminiz var gibi gelmişti de…<br />
&#8211; Bak, konuştu yine Zeynep, dedi İpek. Anka başını salladı.<br />
&#8211; Gelmene çok sevindik Anka, dedi Zeynep. İlk anki şaşkınlığımız korkudandı; kusura bakma!<br />
&#8211; Kurtulduk sayılır! Sağ ol Anka, öyle korkmuştum ki, dedi İpek.<br />
&#8211; Kendi başınıza bu yolculuk da nereden aklınıza geldi? Yardım çığlığınızı duyunca geldim hemen.<br />
&#8211; Biz de anlamadık Anka, dedi Zeynep. Bilgisayarda araştırma yapacaktık, kendimizi burada bulduk.<br />
&#8211; Haydi, atlayın kanatlarıma!<br />
İkisi de sevinerek atladı Anka’nın kanatlarına. Dalların arasından süzülerek yıldızlı bir gökyüzünde buldular kendilerini.<br />
Gökyüzü öyle güzel görünüyordu ki, elini uzatsa yıldızları tutacaktı sanki Zeynep. Bunu İpek’e söylediğinde, duymamış gibi yaptı İpek. Öylesine korkmuştu ki, Anka’nın kanadına sıkı sıkı yapışmış, gözlerini kapatmıştı.<br />
&#8211; İpek, hala korkuyor musun? Anka’nın kanatlarında, güvendeyiz. Biliyorsun, o bize zarar gelmesine izin vermez.<br />
&#8211; Ko… Korkuyorum İpek. Benim yükseklik korkum var, biliyorsun. Dönme dolapta da korkmuştum ya…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111888" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-19.png" alt="" width="601" height="460" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-19.png 601w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-19-300x230.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-19-259x198.png 259w" sizes="auto, (max-width: 601px) 100vw, 601px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Ama Anka’nın sırtındayız. En güvenli yer&#8230; Burada korkmana gerek yok ki!<br />
&#8211; Biliyorum da elimde değil Zeynep. Midem bulanıyor, ter içinde kaldım.<br />
&#8211; Bunu daha önce neden söylemedin, diye araya girdi tok sesiyle Anka; sonra da hemen alçaldı. Çok geçmeden de Anka ile birlikte tüm görüntüler silinmiş, bilgisayarın önünde bulmuşlardı kendilerini.<br />
&#8211; Özür dilerim Zeynep, dedi İpek.<br />
Zeynep ona önce kırgınca baktıysa da hemen ardından kucakladı:<br />
&#8211; Özür dilemene gerek yok İpek. İsteyerek yapmadığını biliyorum.<br />
İpek, burnunu çeke çeke ağlamaya başlamıştı. Zeynep, onu nasıl avutacağını bilemiyordu.<br />
&#8211; Ne oldu kızlar? İpek neden ağlıyorsun? Zeynep, kavga mı ettiniz?<br />
Kapının ne zaman açılıp da annesinin fırtına gibi içeri daldığını anlayamamıştı Zeynep. Onun yanıtlamasına fırsat kalmadan, İpek atıldı:<br />
&#8211; Yok hala, dedi. Biraz canım sıkıldı da…<br />
&#8211; İnsan canı sıkıldığı için ağlar mı kızım? Haydi bana nedenini söyle, derken Zeynep’e öfkeli bir bakış fırlatmadan duramadı.<br />
&#8211; Anne, ben bir şey yapmadım.<br />
&#8211; Doğru söylüyor hala. Onun bir suçu yok. Dedim ya, biraz canım sıkılmıştı. Şimdi yüzümü yıkar, yatarım.<br />
Uyuyunca geçer.<br />
&#8211; Evet, yatsanız iyi olur zaten. Saat gecenin on biri olmuş, siz niye hala ayaktasınız?<br />
&#8211; Tamam anne, diyen Zeynep kalktı, İpek de onu izledi.<br />
&#8211; Duydun mu Zeynep, dedi İpek ağlayışını kesmeye çabalarken. Saat gecenin on biri olmuş. Bunca zaman oradaydık, demek ki!..<br />
&#8211; Seni benim ağlattığımı sansa da neyse ki bunu anlamamış annem, dedi Zeynep kırgınca. Yatalım artık.<br />
Yüzlerini yıkayıp yattılar. İpek çok geçmeden uyumuştu ama Zeynep’i uyku tutmuyordu bir türlü. Olaylara<br />
İpek’in de katılmış olmasındaki payını düşünüyor, canı sıkılıyordu.<br />
Sabahleyin oldukça geç uyandı Zeynep. Yan tarafa baktı, İpek yatağında yoktu. Üzerindeki pikeyi sıyırıp kalktı.<br />
Ter içinde kalmıştı sıcaktan ama üstünü değiştirmeden önce İpek’e bakmak istiyordu. Odadan çıkıp da kulağına çalınan sesleri izlediğinde, dayısı, yengesi ve İpek’i mutfak masasında buldu. Elindeki gazeteden başını kaldıran dayısı,<br />
&#8211; Günaydın uykucu, dedi.<br />
&#8211; Günaydın hepinize. Gerçekten çok mu uyudum? Saat kaç?<br />
&#8211; Öğleye pek bir şey kalmadı, diyelim diyerek güldü İpek.<br />
Onun gülmesi Zeynep’i rahatlatmıştı. Akşamki gerginliğinden kurtulmuştu demek.<br />
&#8211; Eee, niye uyandırmadınız beni? Denize gitmeyecek miyiz?<br />
&#8211; Yok, dedi İpek. Akşam biraz başım ağrıdı diye bu günü tatil ettiler Zeynep. Babam, güneşin çarptığını düşünüyor.<br />
&#8211; Ne yapayım, dedi dayısı. Laf dinlemiyor, denizden çıkmıyorsunuz ki!..<br />
&#8211; Dayı, bu gün dinleriz, söz! Ne olur gidelim!<br />
&#8211; Olmaz küçük hanım! Zaten deniz zamanı geçti. Güneşin tam tepemizde olduğu zaman denize gidilir mi?<br />
İpek, omuzlarını kaldırıp ellerini iki yana açarak, umarsızca baktı Zeynep’e:<br />
&#8211; Ben de çok dil döktüm ama…<br />
&#8211; Akşama kadar ne yapacağız?<br />
&#8211; Orasını siz düşünün! Odanızda kitap mı okursunuz, müzik dinleyip bilgisayarda oyun mu oynarsınız bilemem ama biz yengenle dışarı çıkacağız. Biraz işimiz var.<br />
&#8211; Biz de gelemez miyiz dayı?<br />
&#8211; Hayır, sıkılırsınız. Gezmeye gitmiyoruz çünkü. Ne işleri olduğunu açıklamamıştı dayısı. Yengesi hazırlanmak için çıkarken,<br />
&#8211; Zeynep kahvaltını et kızım, dedi.<br />
&#8211; Siz ettiniz mi?<br />
&#8211; Evet, dedi İpek. Topladık bile. Baksana, masada tek kişilik kahvaltı var, o da senin.<br />
&#8211; Tamam, üstümü değiştirip yüzümü yıkayayım da… Zeynep hazırlanıp kahvaltı masasına oturduğunda, dayısıyla yengesi çıkmıştı. Bir yandan kahvaltısını ediyor, bir yandan da İpek’le konuşuyordu.<br />
&#8211; Akşam ne diyeceğimi bilemedim Zeynep, dedi İpek. Bir yalan da uyduramadım…<br />
&#8211; Ben asıl senin için üzülüp kendime kızdım İpek. Olayları sana hiç anlatmamalıydım.<br />
&#8211; Yapma Zeynep! Hepsi benim yükseklik korkumdan… Yoksa, senin kadar ben de merak ediyorum olacakları.<br />
Hem senin yüzünden değil, benim aşırı isteğimden oldu hepsi. Üstelik pişman da değilim.<br />
&#8211; Doğru. Ben istesem de seni katamazdım ki; kendime bile şaşarken… O sırada ortam dalgalanmaya başladı. Yanaklarında Anka’nın kanatlarına benzeyen yumuşacık bir okşayış duyumsadı Zeynep. Elinde meyve suyu ve üzerine tereyağ sürülmüş bir dilim ekmeğiyle bambaşka bir ortamda<br />
buldu kendini sonra. İpek de yanındaydı yine.<br />
Burası, daha önce gittiği saray okulunu andıran büyükçe bir binanın bahçesiydi. Kendilerinden ancak birkaç yaş büyük olduğu anlaşılan, uzun ceketli takım elbiseleriyle, gençler bahçede dolaşıyordu.<br />
&#8211; Yine mi sen? Bu kez yanında arkadaşını da getirmişsin. Başını sesin geldiği yere çevirince, Galileo olduğunu anladığı gencin soru dolu bakışlarıyla karşılaştı.<br />
&#8211; Galileo…<br />
&#8211; Evet, sen de Zeynep’sin, değil mi? Zeynep, başını salladı.<br />
&#8211; Niye hep peşimdesin?<br />
&#8211; Ne o Galileo, gölgenle mi konuşuyorsun? Yanlarından gülerek geçen iki gencin sözleri, onları yalnızca Galileo’nun gördüğünü anlamasına yetmişti.<br />
&#8211; Bunu anlatması uzun sürer. Zamanın varsa, bir yerde oturalım da anlatayım, dedi Zeynep.<br />
&#8211; Şimdi anatomi dersim var. Dersten sonra olur.<br />
&#8211; Burası ne okulu?<br />
&#8211; Bilmiyor musun? Floransa Tıp Okulu… Sözlerini bitirip okula doğru yürüyen Galileo, birden döndü:<br />
&#8211; Neyse, boşver! Zaten okulu bırakacaktım. Haydi, şuraya oturalım, diyerek, eliyle ilerdeki ağaçların altına serpiştirilmiş tahta oturakları gösterdi.</p>
<p><!–nextpage–></p>
<p>Bastıkça ayaklarının gömüldüğü yumuşacık çimlerin üzerinden geçtiler. Bir an durup çimlerin üzerinden yuvarlanıvermek geçtiyse de elinde tutmakta olduğu meyve suyu bardağı ve tereyağlı ekmek dilimine bakıp kendisini toparladı. Tahta oturağa yan yana oturduklarında, elindekileri Galileo’ya uzattı:<br />
&#8211; Tadına bakmak ister misin? Çok uzaklardan geliyor bu yiyecekler.<br />
&#8211; Teşekkür ederim Zeynep. Hayır, diyemeyeceğim; çünkü çok açım.<br />
Zeynep, elindekileri gülümseyerek uzatıp Galileo’nun büyük bir iştahla yemesini izledi.<br />
O son lokmasını yutup meyve suyunun son yudumunu ağzına alırken, Zeynep daha fazla bekleyemeden sordu:<br />
&#8211; Az önce okulu bırakmaktan söz ettin. Neden?<br />
&#8211; Parasızlık… Okumak için yeterli param yok. Babamı da yitirince…<br />
&#8211; Anlıyorum. Ne yapmayı düşünüyorsun? Babasının öldüğünü bilmiyordu ama bunun üstünde durup acısını tazelemek istemedi Zeynep. İpek de şaşkınlıkla ikisinin konuşmasını izliyordu.<br />
&#8211; Önce bir iş bulmalıyım, ne olursa…<br />
&#8211; Sonra…<br />
&#8211; En büyük isteğim bilim adamı olmaktı; ama yoksulluk buna engel Zeynep, gördüğün gibi. Yalnız olsam neyse de bir de hasta annem var. Ona iyi bakmam gerekiyor.<br />
Zeynep, gelecekte başına gelecekleri sayıp dökmek istedi bir an ama hemen sonra vazgeçti. Zaten sıkıntıdaydı Galileo, bir de üstüne yenilerini eklemeye hiç gerek yoktu. Bilim adamı olacağını duysa belki sevinirdi ama yaşayacağı sıkıntılar…<br />
&#8211; Yok, böylesi daha iyi, diye mırıldandı.<br />
&#8211; Evet, çalışmak en iyisi şimdilik… Benim gibi düşünmene sevindim de arkadaşını bana tanıştırmadın. Yine benim kayıp pusulanın peşine düşüp geldiğini söyleme, inanmam! Buralara yakın bir yerde oturuyor olmalısın.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111889" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-20.png" alt="" width="546" height="470" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-20.png 546w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-20-300x258.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-20-230x198.png 230w" sizes="auto, (max-width: 546px) 100vw, 546px" /></p>
<p>Zeynep, İpek’e bakmayı o zaman akıl edebildi. O da birkaç yaş birden büyümüş, genç kız gibi olmuştu. Üzerindeki o uzun, süslü, kabarık etekli yeşil ipek elbiseye şaşkınlıkla baktı bir an, sonra da gülümsedi. Kendilerini o giysiler içinde bulduğu her zaman, şaşırmaktan kendini alamıyordu. Kendisinin de öyle göründüğünden kuşkusu yoktu artık. Yalnız, kendi giysisi her zamanki gibi kırmızıydı. Bu kez başlarında şal yoktu. Şaşkınlığından sıyrılıp İpek’i tanıştırdı. Galileo, kalkıp yere kadar eğilerek İpek’i selamladı. Onun bu selamı her ikisini de güldürmüş ama Galileo bozulmuştu.<br />
&#8211; Niye güldüğünüzü anlamadım! Yanlış bir davranışta mı bulundum? Kibarca reverans yaptım arkadaşına.<br />
&#8211; Yok, dedi İpek. Bu tür selamlanmaya pek alışkın değiliz de…<br />
&#8211; O zaman, köylerin birinden geliyor olmalısınız. Kent soyluları hep böyle selamlar bayanları.<br />
&#8211; Sen de mi soylusun?<br />
&#8211; Sayılır… Yoksul bir soylu… Onların arasında okuyorum yine de…<br />
Köyle ilgili soruları duymazdan geliyordu özellikle. Verecek bir yanıtı yoktu çünkü. Gelecekten geldiğini söylese, yine inanmayacaktı Galileo.<br />
&#8211; Aynı köyden olmalısınız.<br />
Evet, dedi kısaca Zeynep ve sürdürdü konuşmasını:<br />
&#8211; Buradan geçiyorduk, seni görünce bir selam vermek istedik.<br />
Galileo gülerek:<br />
&#8211; Elinde meyve suyu ve ekmekle mi? Üstelik de sarayda kullanılan cam bardakla… Yoksa sen prensessin de kılık mı değiştirdin?<br />
Zeynep kahkahalarla güldü bu kez.<br />
&#8211; Yok, dedi. Hizmetçisiyim. Arkadaşım da beni görmeye geldi köyden.<br />
&#8211; Hizmetçi giysilerin nerede o zaman? Üstelik çok garip giysilerin var.<br />
Zeynep, yaptığı şakayı gerçek sanan Galileo’ya ne diyeceğini bilememenin şaşkınlığıyla baktı. Galileo haklıydı.<br />
Filmlerde gördüğü hizmetçilerin giysilerine hiç de benzemiyordu kılığı; kabarık etekli ipekli giysi, gümüş kemer, incili terlik&#8230;<br />
&#8211; Bugün izinliyim, dedi. Giysilerim, prensesin beğenmeyip bana verdiklerinden&#8230; Elimde yiyeceklerle de olsa dolaşmayı sevdiğimden çıkıverdim öylece. Baksana, hava ne kadar güzel! Zaman yitirmek istemedim. Galileo inanmış gibi başını salladı:<br />
&#8211; Kahvaltını da ben aldım ama…<br />
&#8211; Olsun. Biraz sonra gider yine alırım.<br />
&#8211; Baksana aklıma ne geldi Zeynep…<br />
&#8211; Ne geldi?<br />
&#8211; Prensesle aran iyi mi? Sever mi seni?<br />
&#8211; Evet, iyi sayılır. Hizmetim kusursuz olduğu sürece… Neden sordun?<br />
&#8211; Bana da sarayda bir iş ayarlayabilir misin? Prensese söylesen, seni kırmaz belki.<br />
&#8211; Söylerim de prenses küçük bir çocuk, diye ilk aklına gelene sığındı Zeynep.<br />
&#8211; Alay mı ediyorsun benimle? Üstündeki giysilerin prensesin beğenmedikleriyse nasıl küçük bir çocuk olur?<br />
&#8211; Yanlış söyledim belki. Kraliçenin beğenmedikleri demeliydim. Çocuğuna bakıyorum ya&#8230;<br />
&#8211; Kraliçeye söyleyemez misin?<br />
&#8211; Yok, onu istediğim zaman göremem ki!<br />
&#8211; Neyse&#8230; Olmaz mı, diyorsun?<br />
&#8211; Bir deneyeyim ama söz veremem.<br />
&#8211; Peki, senden haber bekleyeceğim.<br />
Zeynep, onu yanıtlama olanağı bulamadan, kendini sarayın içinde buldu. İpek bir yerlere kaybolmuştu. Birkaç kez seslense de yanıt alamadı. Bir an onu bulamayacağını düşüncesi geldi aklına, yüreği sıkıştı. Bunu düşünmek bile istemiyordu. Korku ve telaştan ayakları birbirine dolaşarak sarayın uzun koridorunda bir süre yürüdükten sonra, önüne çıkan ilk odanın kapısını açtı.<br />
Çok gösterişli bir odaydı burası. Yerde uzun tüylü kabarık halılar, uzun ve geniş pencerelerde süslü perdeler; oymalı bir kanepe, duvarda altın yaldızlı büyük bir ayna ve hemen önünde, üstü değerli taşlarla süslü küçük ayna ve tarakların olduğu tuvalet masası, tülden cibinlikle çevrilmiş süslü bir yatak…<br />
“Bu kadar gösteriş, ancak bir sarayda olur!” diye düşündü bir an, hemen sonra da kendi düşüncesinin saçmalığına kızdı:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111890" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-21.png" alt="" width="609" height="800" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-21.png 609w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-21-228x300.png 228w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-21-151x198.png 151w" sizes="auto, (max-width: 609px) 100vw, 609px" /></p>
<p>“Aklımı kaçırmış olmalıyım! Burası zaten saray da İpek nerede?”<br />
İpek’i arıyordu ama yoktu. Onu bulamadan eve nasıl döneceğini düşünüyor, onu da bu serüvene kattığı için kendini suçluyordu. Birden durdu. Gördükleri karşısında küçük dilini yutacaktı neredeyse! İpek prenses giysileri içinde, birkaç yıl önceki görünümüyle, karşısında duruyordu çünkü. Odada gördükleri karşısında yaşadığı şaşkınlık, İpek’i o durumda gördüğü andakiyle kıyaslanamazdı bile!<br />
&#8211; İpek, sen misin? Burada mısın? Deminden beri seni arıyorum.<br />
&#8211; İpek de kim? Ben prenses Margarita… Kendine gel Eva!<br />
Zeynep, ne yapacağını bilemiyordu; bu durumdan nasıl kurtulacağını, daha önemlisi İpek’i nasıl kurtaracağını da…<br />
&#8211; Bağışlayın prensesim, dedi başını önüne eğerek. Dalmışım da…<br />
&#8211; Bağışlandın… Köyünü mü özledin Eva?<br />
&#8211; Evet prensesim.<br />
&#8211; Baharda birlikte gideriz, olur mu? Ben de biraz temiz hava alırım.<br />
&#8211; Siz nasıl uygun görürseniz prensesim. Ağzından çıkan cümlelere şaşıyordu Zeynep. İstemdışı konuşuyor, öyle davranıyordu.<br />
&#8211; Prensesim…<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Bir genç var, iş arıyor. Temiz bir genç. Hekimlikte okuyordu ama yoksulluktan okulu bırakmak zorunda kalmış. Sarayda bir iş verebilir misiniz?<br />
&#8211; Babama söylerim, arabacım olsun. Eski arabacıyı sevmiyordum zaten.<br />
&#8211; Sağ olun prensesim; çok iyisiniz.<br />
&#8211; Git çağır da bir görelim. Bakalım bunu beğenecek miyim?<br />
&#8211; Emredersiniz prensesim!<br />
Geri geri çıktı. Nereye gideceğini, Galileo’yu nerede bulacağını bilmiyordu. Ne yapacağını düşünürken, kulağına çalınan kanat seslerini izledi. Çok geçmeden, Galileo’nun bıraktıkları yerde, tahta oturağın yanında buldu kendini.<br />
&#8211; Zeynep, ne oldu? Konuştun mu prensesle?<br />
&#8211; Konuştum Galileo. Prenses seni bekliyor. Yalnız, saraydaki adım Eva. Orada Zeynep deme bana, olur mu?<br />
&#8211; Olur olur; zaten Eva daha tanıdık bir isim.<br />
&#8211; Prenses seni beğenirse arabacısı yapacak. Bu işi yapabilir misin?<br />
&#8211; Hem de seve seve… Ne iş olsa yaparım, demiştim ya…<br />
&#8211; O zaman beni izle.<br />
Birlikte kalkıp saraya yürüdüler. Zeynep, Anka’nın kanat çırpınışlarını izliyor, yolu öyle buluyordu. Neyse ki Galileo’nun bu sesi duymadığından kuşkusu yoktu. Prenses Galileo’yu beğenmiş, arabacısı yapmıştı. Kanat çırpınışlarından önce aklında kalan son görüntü, prensesin yeni arabacısıyla gezintiye çıkmasıydı. Gözlerini mutfakta, yemek masasında açtığında karşısında yine İpek vardı.<br />
&#8211; Vay, prensesim! Az önce kralın Floransa’daki sarayında Prenses Margarita’ydın. Benden önce gelmişsin buraya, diyerek güldü.<br />
&#8211; Dalga geçme Zeynep, diye yüzünü astı İpek. Ne prensesi, Margarita kim?<br />
&#8211; Yanı anımsamıyor musun?<br />
&#8211; Neyi?<br />
&#8211; Prensesi, sarayı, Galileo’yu…<br />
-Galileo’yla okulun bahçesinde konuştuğunu anımsıyorum; onun beni yerlere kadar eğilip selamlayışını da ama sonrası yok… Kendime geldiğimde buradaydım yine. Üstelik bu kez Anka’yı da görmedim.<br />
&#8211; O zaman bak sana anlatayım. Zeynep konuştukça İpek’in gözleri faltaşı gibi açılıyor; bazen gülümsüyor, bazen de yüzünü asıyordu.<br />
&#8211; Bütün bunlar doğru mu Zeynep?<br />
&#8211; Hem de hepsi!..<br />
&#8211; Niye ben anımsamıyorum o zaman?<br />
&#8211; Bilsem…<br />
&#8211; Biraz daha anlatsana, ne olur! Çok mu küçüktüm?<br />
Giysilerimi, odamı, yatağımı… Bir prenses olmak nasıl bir duydu acaba? Keşke anımsayabilseydim!..<br />
&#8211; Sen zaten bizim prensesimizsin İpek, sesiyle yerlerinden fırladılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111891" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-22.png" alt="" width="629" height="815" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-22.png 629w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-22-232x300.png 232w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-22-153x198.png 153w" sizes="auto, (max-width: 629px) 100vw, 629px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Dayıııı, yine korkuttun bizi!..<br />
&#8211; Evet baba. Kapının açıldığını duymadık. İşiniz çabuk bitmiş.<br />
&#8211; Saatten haberiniz var mı kızlar? Akşam yaklaştı neredeyse!.. Hem öyle bir sıcak var ki dışarıda, insanın beynini pişiriyor.<br />
&#8211; Anlaşılan bunlar yine dalmış, diyen yengesinin sesiyle kendisini topladı Zeynep.<br />
&#8211; Zaman ne çabuk geçmiş, değil mi İpek?<br />
İpek gülümseyerek başını sallarken, yengesi masaya bakıp,<br />
&#8211; Ama bu olmadı bakın!.. Kahvaltılıklar hala masada duruyor. Onları bari toplasaydınız.<br />
&#8211; Oyuna dalmışız yenge, hemen, diyen Zeynep kalkıp masayı toplamaya girişti.<br />
&#8211; Siz çıkın, ben toplarım. Zaten yemek yapacağım. Oyunu bırakıp öğle yemeği de yememişsinizdir siz, diyerek birer elma yıkayıp ellerine tutuşturduktan sonra ekledi:<br />
&#8211; Yemeğe kadar bu yeter size!<br />
Kızlar, elmalarını ısıra ısıra odalarının yolunu tuttu. Giderken, bir yandan da dirsekleriyle birbirini dürtüp gülüşüyorlardı. Odalarının kapısını açtıkları anda, başka bir yer ve zamandaydılar yine. Oda kocaman bir fırın olmuş; içerden fışkıran alevler demir kapağı yalıyor, önünde duran iki adam, birini fırının içine itmeye çalışıyordu.<br />
&#8211; İşte yine başa döndük İpek, diye bir çığlık attı Zeynep. Galileo bu. Onu diri diri yakacaklar.<br />
&#8211; Hayır, olamaz!<br />
Onu kurtarmalıyız, diyerek öne atıldı Zeynep. İki adamın arasından geçerek Galileo’nun bir kolundan tutup var gücüyle fırının önünden uzaklaştırmaya çalıştı. Çok geçmeden İpek de gelmiş, Galileo’nun öbür koluna yapışmıştı.<br />
&#8211; Gücümüz yetmiyor Zeynep! Bu adamlar iriyarı, baksana!..<br />
Fırının ağzından fışkıran alevler ellerini yalıyor, canlarını yakıyor ama aldırmıyorlardı. O da yetmezmiş gibi, kara kuşlar yine tepelerinde, ikisini de gagalayıp duruyordu. Kızlar bir yandan bu saldırılardan korunmaya, diğer yandan da Galileo’ya yardım etmeye çalışıyorlardı.<br />
&#8211; Haydi Galileo! Bırakma kendini de sen de yardım et bize.<br />
Zeynep’in sesiyle canlanıp direnmeye başladı Galileo. Bir yandan da fısıldıyordu:<br />
&#8211; Gidin buradan; yoksa sizi de yakarlar!<br />
&#8211; Bizi görmüyorlar merak etme! Sen yalnızca diren, boyun eğme bu adamlara.<br />
&#8211; Bunlara direnmek çözüm değil ki! Arkalarında Engizisyon mahkemesi var.<br />
&#8211; Olsun; onları da atlatacağız.<br />
&#8211; Buna gücünüz yetmez!..<br />
&#8211; Denemeden bilemeyiz ki!..<br />
&#8211; Ben çok denedim Zeynep, onlarla baş edemedim; yoruldum artık! Öldürsünler de bitsin bu işkence!<br />
&#8211; Bunca işkenceye boğun eğip de onca bilimsel buluş gerçekleştirdikten sonra yenilgiyi bu kadar kolay kabullenemezsin Galileo! Lütfen, bir kez daha!.. Bu kez de bizim hatırımıza&#8230;<br />
&#8211; Tamam, öyle olsun!<br />
Galileo, birden silkinip adamların elinden kurtardı yakasını.<br />
&#8211; Bırakın beni! Yoksa fırına siz girersiniz!<br />
Adamlar, şaşkınlıkla Galileo’ya bakıyor, biraz önce kaderine boyun eğen adama birdenbire ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Onların bu şaşkınlığından yararlanmak isteyen Zeynep’le İpek de Galileo’yu da yanlarına alıp oradan uzaklaşmak istedi. Bunu nasıl yapacaklarını düşünürlerken, o sırada duydukları kanat çırpınışlarıyla rahat bir nefes aldılar.<br />
Galileo’yu gövdesine, kızları da kanatlarına alan Anka havalandı. Galileo, şaşkınlığından ne diyeceğini bilemiyordu:<br />
&#8211; Kızlar, bu kuş da neyin nesi? Bu kadar büyük ve güzel bir kuş görmemiştim; üstelik de bizi taşıyabiliyor.<br />
&#8211; O bizim arkadaşımız Anka&#8230; Sana yardım etmeye çalışıyor.<br />
&#8211; Anka mı? Yani Simurg… Onların otuz tane olduğunu sanıyordum; üstelik de yalnızca bir efsane olarak!..<br />
&#8211; Bazen neyin gerçek, neyin efsane olduğu karışıyor birbirine Galileo. Bunu sen bizden iyi bilirsin; çünkü bilim adamısın. Neden otuz değil de bir tek kuş olduğuna da ancak Anka yanıt verebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111892" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-23.png" alt="" width="615" height="803" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-23.png 615w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-23-230x300.png 230w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-23-152x198.png 152w" sizes="auto, (max-width: 615px) 100vw, 615px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Bilimde gerçek gerçektir, efsane de efsane… Şu an yaşadığım da bir düş olmalı.<br />
Yoksa böyle bir an küçük, bir başka zaman genç olarak çıkıp durmazdınız karşıma. Bir de bu kuş, Anka…<br />
&#8211; Belki de haklısın Galileo. Bir düşte buluşmuş da olabiliriz.<br />
&#8211; Çok garip… çok garip… olağanüstü… Galileo’nun şaşkınlıkla kendi kendine mırıldanmasını sessizce izlediler bir süre. Sonra, herkes kendi düşüncelerine daldı. Bir süre tüy bulutlarının arasında uçtular.<br />
Bir eliyle Anka’nın kanadına tutunan Zeynep, diğer eliyle tüy bulutlarını yakalamaya çalışıyordu. Kara kuşları da ellerini yalayan alevleri de unutmuştu. Yerdeyken pamuk yığınlarına benzettiği bulutlar, içinden geçerken yalnızca birer esinti gibiydi. Onlar mı geriye doğru uçuyor, Anka mı ilerliyordu, bir an şaşırdı Zeynep. Öyle ilginç bir deneyimdi ki yaşadığı!..<br />
Bir süre bulutlarla oynadıktan sonra, aklına takılan soruları sormaya başladı:<br />
&#8211; Bizi şaşırttın Galileo! Kaderine boyun eğecek bir adama benzemiyordun. Ne oldu sana? İnsan savaşmadan yaşamından nasıl vazgeçer?<br />
&#8211; Yaşamak, benim için bilimle uğraşmaktır Zeynep. Buna izin vermeleri bir yana, her adımımda cezalandırdılar. Birkaç kez zindana attılar, asmaya kalktılar, sonra ev hapsi… Yazdığım kitaplar yasaklandı. Gördüğünüz gibi, bu kez de yakmaya kalktılar. Yoruldum artık.<br />
&#8211; Seni daha güçlü sanıyorduk. Öyle değil mi İpek? Gözlerini sıkı sıkı yuman İpek, başını sallayarak fısıldadı:<br />
&#8211; Evet.<br />
Onun yine yükseklik korkusunun depreştiğini anlayan Zeynep sustu. Korkular üzerinde düşünmeye koyuldu. İpek yüksekten korkuyordu, Galileo Engizisyon mahkemesinden, kendisi de karanlıktan. Her insanın bir korkusu olmak zorunda mıydı? Korkuları yok edecek bir ilaç yok muydu?<br />
Bu konuda Galileo’ya bir soru sormaya hazırlanırken, Anka alçalmaya başladı. Düşüncelerini unutup aşağıdaki görüntüye çevirdi başını. Gördükleri karşısında bir hayranlık çığlığı atmadan duramadı:</p>
<p><!–nextpage–></p>
<p>&#8211; Of, bu ne güzellik! Aşağıya bakın!<br />
&#8211; Buraya nasıl geldik, anlamıyorum. Burası, Vezüv Yanardağı. Çift doruklu, bakın!.. Dağ içinde dağ deriz biz buna.<br />
&#8211; Şu denizin ve körfezin adı ne Galileo?<br />
&#8211; O Tren Denizi, körfez de Napoli Körfezi…<br />
&#8211; Çok güzel!..<br />
&#8211; Şimdiki görünen güzelliğine aldanmayın, tarihte pek çok uygarlığı yok etmiştir lavlarıyla.<br />
&#8211; Ah, bir de ben görebilsem!..<br />
&#8211; Dene İpek! Belki de atlatırsın korkunu. Biliyorsun, Anka’nın güvenli kanatlarındasın.<br />
&#8211; Biliyorum da söylemek kadar kolay olsaydı yapmak&#8230;<br />
O sırada Anka, koyu renkli bir bulutun dalgalandığı dağın doruklarından biraz aşağıya inip kraterlerden birinin eteklerine kondu. Aşağıda görünen üzüm bağları ve meyve bahçelerinin renkleri denizin mavisiyle bütünleşip gözlerine bir şölen sunuyordu sanki!..<br />
&#8211; Burası çok güzel!..<br />
&#8211; Hele şükür, ayaklarım yere değdi, diyen İpek, çevresine bakıp gördüğü güzelliği bir süre hayranlıkla izledikten sonra, diğerlerine seslendi:<br />
&#8211; Evet, gerçekten çok güzelmiş! Bakın bakın şurada da bir mağara var!<br />
Arkalarını dönüp İpek’in eliyle gösterdiği yere baktılar. Gerçekten de insan eliyle oyulmuşçasına düzgün bir kapı görünümündeydi mağaranın girişi. Hep birlikte oraya yürüdüler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111893" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-24.png" alt="" width="604" height="817" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-24.png 604w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-24-222x300.png 222w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-24-146x198.png 146w" sizes="auto, (max-width: 604px) 100vw, 604px" /></p>
<p>Kapıdan ürkerek girseler de içeri girdikleri anda rahatlayıverdiler. Küçük bir oturma odası büyüklüğünde bir mağaraydı burası. Sanki birisi onlar için düzenlemiş, kanepeye benzetilen iki ağır taş oyulmuştu mağaranın duvarına.<br />
&#8211; Burası tam aradığım yer, dedi Galileo. Spartaküs’ün sığınağı olmalı… Burada kimse görmeden kitaplarımı yazabilirim. Sağolun kızlar, bana büyük bir iyilik daha yaptınız!<br />
&#8211; Ha, aklımdayken, saraydaki işin ne oldu?<br />
&#8211; Ooohooo! O kısa sürdü. Sürekli okumam ve arada bir deneyler yaparken yakalanmam saraydakilerin hoşuna gitmedi. Ondan sonra o kadar çok işe girip çıktım ki!.. Ama benim işim bilimdi, başka işlerde çalışamıyordum.<br />
&#8211; Anlıyorum. Yalnız, bize değil Anka’ya teşekkür etmelisin Galileo. Bizi buraya o getirdi.<br />
&#8211; Edeyim de hani nerede Anka?<br />
&#8211; Şimdi gitti, dedi Zeynep. Peşimizdeki kara kuşları sen görmedin ama Anka onları buradan uzaklaştırmak için gitmiştir büyük bir olasılıkla.<br />
&#8211; Ben de görmedim Zeynep. Yine mi peşimizdeydi onlar?<br />
&#8211; Gözünü açamadın ki İpek, dedi Zeynep. Evet ama Anka onları şaşırtır, uzaklaştırır ve döner, merak etme!<br />
&#8211; Burası güvenli olduğu için bizi bıraktı sanırım, dedi İpek.<br />
&#8211; Evet. Gereksinim duyduğumuzda yine gelecektir.<br />
&#8211; Umarım bu kez yaralanmaz! Umarım, diyerek içini çekti Zeynep.<br />
&#8211; Şimdi siz bu yaşadıklarımızın düş olmadığını mı söylüyorsunuz bana? Ve buna inanmamı…<br />
&#8211; Biz de şaşkınız Galileo, dedi Zeynep. İnan ki neler olduğunu anlayamıyoruz! Bunu anlamaya çalışmaktan çok, sana yardım etmeye çalışıyoruz. Hepsi bu!..<br />
&#8211; Peki, öyle olsun. Şimdi bana divit, mürekkep, papirüs ya da parşömen gerek. Onları da bulursam, burada<br />
“İki Kainat Sistemi Üzerinde Konuşmalar” kitabımı yazabilirim. Uzun süredir aklımda… Kafamda yazdım bile ama kilise fırsat vermediğinden kitaba dönüştüremedim.<br />
İpek araya girdi:<br />
&#8211; Divitle mürekkebi biliyorum da papirüsle parşömen ne?<br />
Galileo, İpek’e bir süre şaşkınlıkla baktıktan sonra, &#8211; Papirüsle parşömeni bilmiyor musunuz yani? İpek, başını önüne eğdi. Bunları bilmediği için suçluluk duymuştu. Zeynep, ne yanıt vereceğini bilemedi önce. Papirüsün Mısır’daki Nil kıyısında ve Habeşistan’da yetişen bir tür kamış olduğunu, yapraklarının ince ince kesilip yapıştırılarak kâğıt elde edildiğini; parşömenin ise hayvan derilerinden yapıldığını ama bunların çok eskilerde kaldığını;<br />
bütün bunları da bir kitapta okuduğunu söylese, Galileo kadar da İpek şaşıracaktı. Onun susmasını da bilmediği şeklinde yorumlayan Galileo, konuşmaya başladı:<br />
&#8211; Sizin köyde okuyup yazan yok sanırım, yoksa bilirdiniz, diyerek açıklamaya başladı.<br />
&#8211; Teşekkür ederiz Galileo, dediler ikisi aynı anda.<br />
&#8211; Neyse, dedi Galileo. Buralarda dağ keçisi vardır.<br />
Parşömeni kendim yapabilirim; hem, yiyecek sorununu da çözmüş olurum. Ağaçlardan divit, kömür ve bazı bitkilerin karışımından da mürekkep yaptım mı, tamamdır.<br />
O sırada, mağaranın derinliklerinden uğultular gelmeye başladı. İçerisi de oldukça sıcaktı.<br />
&#8211; Galileo, dedi Zeynep. Burası çok sıcak değil mi? Ben çok bunaldım; üstelik bu uğultular da çok korkutucu&#8230;<br />
Biraz dışarıya çıkalım. İpek de onu onayladı ama Galileo, işaret parmağını ağzına götürüp “sus” işareti yaptı. Bir süre yerin derinliklerinden gelen homurtuyu dinledikten sonra,<br />
&#8211; Hemen çıkalım, dedi. Yanardağ patlayacak sanırım. Hızla dışarı koştular. Mağaranın önüne bir süre oturdular ama yer hem sarsılıyor, hem de oturdukları toprak sıcaklığıyla yakıyordu onları. Ayrıca, hemen arkalarında olan kraterden sıcak küller savrulmaya başlamıştı. Her yanlarının kül içinde kalması bir yana, durmadan öksürüyorlardı.<br />
&#8211; Şimdi ne yapacağız?<br />
İpek’in sorusu, Zeynep’in aklına başına getirdi. Galileo ise kendinden geçmiş, kulağını yere dayamış, ha bire sesleri dinliyordu.<br />
&#8211; Anka, diye seslendi Zeynep. Neredesin? Çok geçmeden kanat çırpınışları duyuldu. Kızlar, hemen kanatlara bindiler. Galileo’yu ise bir türlü bindiremiyorlar; bunun bir doğa olayı olduğunu, bilim için burada kalıp gelişmeleri yazması gerektiğini söyleyip duruyordu. Sabrı taşan Zeynep, çığlık çığlığa bağırdı sonunda:<br />
&#8211; Öleceksin Galileo!.. Engizisyon fırınından daha büyük bir ateşte yanarak hem de… Burada olanları yazmaya zamanın bile kalmayacak. Haydi artık, lütfen! Sonunda Galileo da Anka’nın gövdesine bindi. Gökyüzüne doğru yükselirken, bakışlarını Vezüv’ün doruklarından alamıyorlardı. Her iki kraterden de alevler gökyüzüne doğru fışkırıyor, sonra da kızıl bir sel halinde dağın eteğine doğru akıyordu. Dağın eteklerinde yer alan yemyeşil bağlar ve bahçeler, kısa süre sonra alevlerin altında yitip gitti. &#8211; Bakın kızlar, dedi Galileo. Denize doğru koşan şu kalabalığa bakın!<br />
Can havliyle denize doğru koşan kalabalığı o zaman ayrımsayabildiler. Karınca gibi görünüyordu insanlar.<br />
&#8211; Aman Tanrım! Kurtulabilecekler mi Galileo?<br />
&#8211; Sanmam, dedi Galileo. Birazdan deniz de kabarır, onları bindiği sallarla çeker içine. Geçmişte öyle çok yaşandı ki!..Kızlar ağlamaya başlamışlardı. Kendileri güvendeydi ama binlerce insan yok olacaktı çok geçmeden.<br />
&#8211; Yenemediğimiz en büyük güçtür doğa, dedi Galileo. Belki gelecekte…<br />
Zeynep, hıçkırıklarının arasından söylendi:<br />
&#8211; Geçmişte de bunun pek çok kez yaşandığını söyledin Galileo. O insanlar bunu bilmiyorlar mıydı? Neden gelip buraya yerleştiler?<br />
&#8211; Evet, dedi Galileo. Bu doğru ama yanardağın külleri soğuduktan sonra, çok verimli bir toprak olur. Alevler yutmadan önceki bağları, bahçeleri düşünün… Hem, insanlar doğadan kaçabilirler mi? Burada yanardağ var ama başka yerde de deprem, sel, tayfun, kasırga olabilir.<br />
&#8211; Bunun bir önlemi alınamaz mıydı?<br />
&#8211; Henüz bilmiyoruz. Kalıp araştırabilseydim, belki bunun için bir iki ipucu bulabilirdim.<br />
&#8211; Şimdiye kadar çoktan yutmuştu alevler seni Galileo. Bu araştırmaları yapmanın başka bir yolu olmalı.<br />
&#8211; Yanardağ patlamaları önceden biliniyor artık, dedi İpek. Bunu bilmiyor musunuz?<br />
Zeynep, telaşla konuyu değiştirmeye çalıştı ama Galileo duymuştu:<br />
&#8211; Şaka yapıyor olmalısınız. Bunu ben niye duymadım? Gözlerini açık tutabilse Zeynep’in kaş göz hareketleriyle durumu anlayacaktı İpek. Onu bu şekilde uyarmanın olanaksızlığını anlayan Zeynep,<br />
&#8211; Şaka yapıyor Galileo, dedi. Seni rahatlatmaya çalışıyor.<br />
&#8211; Hiç de rahat değilim ama neyse…<br />
&#8211; Daha önceki patlamalardan bildiklerini bize anlatır mısın Galileo? Yok olan köyler, kentler ve uygarlıklardan söz etmiştin ya bir ara.<br />
&#8211; Onlar eskide kaldı kızlar. Şimdi 1631 yılındayız ve yeni bir yıkıma tanık oluyoruz.<br />
&#8211; 1631 mi? İpek’in çığlık çığlığa sorduğu soruya Galileo içerlemişti.<br />
&#8211; Bunu da bilmediğinizi söylemeyin bana! Zeynep araya girdi yine:<br />
&#8211; İpek bir şok yaşıyor Galileo, dedi ve ekledi: Hangimiz yaşamıyoruz ki? Aşağıdaki görüntü gerçekten korkunç!..<br />
Biraz geç kalsaydık, biz de o lavların içinde çoktan yok olmuştuk. Aşağıya bakmaya bile korkuyorum artık. Gözlerim kızıl alevlerden başkasını görmüyor. Deniz bile kızardı sanki!<br />
&#8211; İşte bu doğru! Bakın, deniz nasıl da kabarıp kayıkları papirüs gibi parçalıyor.<br />
&#8211; Bakamıyorum Galileo. Çok acı bir olay bu!<br />
Öyle dese de aşağıya bir göz atmadan duramadı Zeynep. Deniz, öfkeli bir ağızdan fışkırırcasına yukarı çıkıp sonra hızla iniyor, üzerinde ne varsa parçalayıp derinliklerine çekiyordu.<br />
&#8211; Geçmişte yaşananları anlatacaktın Galileo, dedi duyulur bir sesle.<br />
&#8211; Geçmişte yaşananları görmedim ama kitaplardan okudum. Onları anlatayım, diyerek başladı anlatmaya:<br />
“Vezüv’ün MS 79 yılındaki püskürmesiyle Pompei, Herculaneum ve Stabia kentleri haritadan silinmiş. Vezüv’den dumanlar yükselmeye başladığında bir patlama olacağını anlayan Pompei halkı, limana doğru kaçmaya çabalamış. Gemilere binebilenler, bir daha dönmemek üzere kentten uzaklaşmaya başlamışlar.<br />
Sarsıntılar başlayınca, bir süre şaşkınlık yaşanmış. İnsanlar paniğe kapılıp 600 metre uzaktaki Sarno nehrinde olan bir limana atılmış; ama ne yazık ki onların yolunu da kabaran deniz kesmiş.<br />
Dev dalgalar, bindikleri gemileri birer çöp gibi yukarıya kaldırıp kentin içindeki kızgın lav denizine doğru fırlatıyormuş. Bir yandan da gökten iri kum taneleri büyüklüğünde, çok kızgın küçük taşlar yağmaya başlamış.<br />
İnsanları, sağa sola koşup duruyorlarmış. İçlerinde farkında olmadan Vezüv’e doğru koşanlar bile varmış. Evlerine sığınanlar evlerinde, denize koşanlar denizde boğulup yok olmuş. Yıkımdan, yalnızca o sırada kentte olmayanlar kurtulabilmiş.”<br />
Burada susup derin bir soluk alan Galileo, üzgün bir ses tonuyla ekledi:<br />
&#8211; Aynı şimdiki gibi…<br />
&#8211; Evet, gerçekten çok kötü, diyerek içini çekti Zeynep. Gördüklerinden ve duyduklarından öylesine etkilenmişti ki, uzun süre konuşamadı. İpek’inse zaten ağzını açacak durumu kalmamıştı korkudan. Bir süre sessizce uçtular. Vezüv arkalarında kalsa da gökyüzündeki kızıllık patlamaların sürdüğünü anlatmaya yetiyordu.<br />
&#8211; Kızlar, dedi Galileo. Vezüv’ün yakıcı yüzünü gördünüz ama onun bir de kurtarıcı yüzü vardır.<br />
&#8211; Nasıl, dedi Zeynep.<br />
&#8211; Vezüv, aynı zamanda Spartaküs’ün başlattığı isyana ilk ev sahipliği yapan yerdir. Spartaküs M.Ö. 73’te kendisiyle birlikte Capua’daki gladyatör okulundan kaçan 77 arkadaşıyla buraya sığınmıştır. Sonrasında da ona saldırmaya hazırlanan askerleri, uçurumdan geçerek atlatmış, halk arasında büyük taraftar toplamış; hatta Güney İtalya’nın büyük çoğunluğunu ele geçirmiştir.<br />
&#8211; Spartaküs’ün filmini izlemiştim. Sonunda ölümü kötüydü ama yine de ayaklanan kölelelerin lideri olmuştu.<br />
Uzun süredir ilk kez konuşuyordu İpek. Galileo’nun şaşkınlığıysa sözlerine yansımıştı:<br />
&#8211; Film mi? O da ne?<br />
&#8211; Tiyatro benzeri bir gösteri Galileo, dedi Zeynep.<br />
&#8211; Nerede izlediniz? Kilise onu da yasaklamıştı.<br />
&#8211; İşte onu anımsamıyorum, dedi Zeynep.<br />
Galileo, bunun pek üstünde durmamıştı. Aklına gelen bir düşünceyi ekleyiverdi hemen:<br />
&#8211; Vezüv, çalışmak için çok güvenli bir yer. Spartaküs ile arkadaşlarını bile koruduğuna göre… Orada kitap yazdığımdan kimsenin haberi olmaz.<br />
Kızlara anlatıyor gibi değil de kendi kendine konuşuyor gibiydi Galileo. Bu yüzden Zeynep de dinlemekle yetindi. Bu arada, İpek’e baktı yan gözle. Sıkı sıkıya yumduğu gözleriyle bir heykelden farkı yoktu sanki! Onun için üzülüyor ama nasıl yardım edeceğini de bilmiyordu.<br />
&#8211; İpek, diye seslendi. Gözlerini açmayı denesen, korkuyu düşünmesen belki de kurtulacaksın bundan.<br />
&#8211; Sürekli bunu söyleyip duruyorsun ama açabilsem açmaz mıyım? Bundan kurtulmayı ben de istiyorum ama…<br />
&#8211; Sürekli de söyleyeceğim İpek, bana kızsan da&#8230; Daha önce denemiştin, haydi bir daha dene! Bir kitapta okumuştum; korkularımızdan kurtulmak için onlarla yüzleşmemiz gerekiyormuş.<br />
&#8211; Ya düşersem…<br />
&#8211; Gözlerin kapalıyken düşmüyorsun da açınca mı düşeceksin? Hem Anka düşmene izin verir mi? En güç anlarımızda yanımızda olmadı mı? O olmasaydı, yanardağın patlamasından kurtulabilir miydik?<br />
&#8211; Biliyorum, biliyorum da bunu kendime bir anlatabilsem…<br />
İpek, yavaşça gözlerini açtı. Kıpkızıl gökyüzü, yanardağdan çok da uzak olmadıklarını gösterir gibiydi. Buna karşın, tüy bulutlarının yüzünü yalayarak geçtiğini görmek, kızıllıklar arasında ışıldayan mavi gökyüzünün varlığını bilmek biraz olsun rahatlattı; ama başının dönmesi ve midesinin bulanması geçmiyordu.<br />
&#8211; Görüntü çok güzel Zeynep, haklısın ama başım ve midem…Birden öğürmeye, midesinde ne varsa boşaltmaya başladı. Yanındakilerden, en çok da kanadını kirlettiği Anka’dan özür dilemeye hazırlanıyordu ki görüntü dalgalandı, kendisini banyoda buldu, Zeynep’i de yanında.<br />
&#8211; Özür dilerim Zeynep, dedi. Yine her şeyi berbat ettim, değil mi?<br />
&#8211; Olur mu, dedi Zeynep. Sen düşünme bunları da bir an önce iyileşmeye bak.<br />
&#8211; O kadar söyledim sana İpek, abur cuburdan uzak dur, diye! Laf anlamıyorsun ki kızım!<br />
Annesine yanıt vermesine zaman kalmadan, babası girdi araya:<br />
&#8211; Midesini üşütmüştür belki de hanım; üstüne varma çocuğun!<br />
İpek, onların yanlarına ne zaman geldiğini anlamasa da bunun üzerinde pek durmak istemedi. Son yaşadıklarıyla olaylar, kişiler ve zaman birbirine karışıyordu zaten.<br />
&#8211; Doktora götüreyim kızım, dedi babası.<br />
&#8211; Yok baba! Biraz yatıp dinlenince geçer.<br />
&#8211; Annem şimdi ona bir nane limon kaynatır, iyileştirir dayı, dedi Zeynep. Annemin şaşmaz ve etkili ilacı…<br />
İpek’ten sonrası güldü Zeynep’in sözlerine. İpek de yüzünü kurulayıp çıktı banyodan. Diğerlerinin arkasından mutfağa yürüdü.<br />
&#8211; Haklıymışsın Zeynep, dedi. Baksana, halam ocağın başına geçmiş, senin dediğin ilacı kaynatmaya başlamış bile.<br />
&#8211; Ben annemi bilmez miyim?<br />
Gülüşmeler, İpek’in rahatsızlığıyla gerilen havayı ısıtıverdi. Bu arada, Zeynep’in annesi elindeki nane limon bardağını masanın üzerine bırakıp,<br />
&#8211; Herkes annesini bilir, dedi gülerek; ama halasını da bilir. Haydi bakalım İpek, iç şunu da hepimiz rahatlayalım.<br />
Tamam, diyerek bardağa uzandı İpek. Hepsinin gözü onun üzerindeydi.<br />
&#8211; Yemek yiyebilecek misin İpek?<br />
&#8211; Hayır hala, sağ ol. Hemen yatacağım.<br />
&#8211; Tamam sen yat, gece acıkır da uyanırsan bir şeyler hazırlarız.<br />
İpek, bardağı bilgisayar masasının üzerine bırakıp yatağına uzandı. Zeynep, ona bir kez daha göz attıktan sonra çıkıp mutfağa yürüdü. Çok acıkmıştı. Sabah kahvaltısını Galileo’ya vermiş, öğle yemeğini de bir elmayla geçiştirmişti.<br />
&#8211; Ooo, neler hazırlamış yengemle dayım?.. Masada yok yok, neredeyse. Tüh! İpek de yanlış zamanda midesini bozdu. Bu kadar güzel yemeklere dayanılır mı şimdi?<br />
-Yarasın kızım. Hep annenle baban hazırlayacak değiller ya&#8230; Hem onlar yorgun geldi işten. İpek de düzelir, merak etme! Daha sonra yesin o da.<br />
Masa çok güzel hazırlanmıştı gerçekten. Çorba, salata, sebze yemekleri, masanın tam ortasında da kızarmış bir tavuk…<br />
&#8211; Bu kadar güzel bir masada, servis de bana düşmeli, dedi babası. Herkes otursun.<br />
Babasının sözleri gülüşmelerle karşılandı. Annesi hemen söze girdi:<br />
&#8211; Yemekten sonraki çayı bana yüklemeye çalışıyor da ondan bu servis hevesi.<br />
&#8211; İşte bu doğru, diyen babası hem gülmesini hem de servisi sürdürdü.<br />
Yemek çok neşeli geçmişti. Onlar masayı toplayıp günlük söyleşilerine dalmış, Zeynep de sessizce ayrılmıştı.<br />
Odasına girince İpek’in uyuduğunu gördü ama bu pek de rahat bir uykuya benzemiyordu. İpek, ellerlini kollarını sallıyor, ara sıra da anlaşılmaz sözcüklerle sayıklıyordu.<br />
Yaklaşıp elini tutmak, onu rahatlatmak istedi; ama elini tuttuğu anda onun çok ateşli olduğunu anlayıp salona fırladı:<br />
&#8211; Anne, hala, dayı… İpek’in çok ateşi var.<br />
Hepsi birden odaya koştular. İpek’in üstünü açıp ıslak havlu koydular başına. Gözlerini açıp şaşkınlıkla onları izleyen İpek, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.<br />
&#8211; Kalk kızım, üstünü değiştirip doktora gidelim. Üşütmüşsün sanırım.<br />
&#8211; Yapma baba!.. Antalya’nın sıcağında insan üşütür mü?<br />
&#8211; Klimayı açıp önüne uzanırsanız üşütür elbette! Belki de başka bir hastalığın vardır. Doktora bir gidelim de…<br />
İpek, yorgun argın yerinden doğrulurken, annesinin yardımıyla üstünü değiştirdi. Herkesin üzgün yüzüne bakıp,<br />
&#8211; Biraz sonra iyileşirim, büyütmeyin ne olur, dedi suçlu gibi.<br />
Zeynep de gitmek için diretse de kabul etmediler. Dayısıyla babası İpek’i alıp çıktı.<br />
&#8211; Haydi sen yat Zeynep, dedi annesi. Onları bekleme, geç gelebilirler.<br />
&#8211; Olmaz anne! İpek’in iyi olduğunu görmeden uyuyamam ki!..<br />
&#8211; Kızım, hastaneye gittiler. Kan tahlili falan yaparlarsa geç olur. Sabah görürsün.<br />
&#8211; Annen doğru söylüyor Zeynep, dedi yengesi. Hem meraklanma, İpek sabaha sapasağlam karşında olur!<br />
Öyle dese de yengesinin yüzündeki üzüntüyü okuyabiliyordu Zeynep. Onları üzmek istemediği için yattı. Uyumaya niyeti yoktu ama çok geçmeden günün yorgunluğuna yenilmiş, uyumuş kalmıştı.<br />
Yüzünde bir kanat okşaması duyumsayıp gözlerini açınca, epeydir görmediği, kendisine benzeyen ama bedeninin yarısı görünmeyen kanatlı kızla burun buruna geldi. Önce bir korku sardı bedenini, sıçradı yatağından; sonra da dili tutulmuşçasına, kızın kanatlarını sallayarak konuşmasına bakıp kaldı.<br />
&#8211; Korkma Zeynep! Ben Anka’yım, unuttun mu? Bazen bu kılığa girerim, bazen de kuş… Senin gibi olmak hoşuma gittiği için…<br />
&#8211; İ…İyi de, bedeninin yarısı yok yine, dedi Zeynep kekeleyerek.<br />
&#8211; Var da sen göremiyorsun. Bütünüyle senin gibi olamam zaten. Seni korkutuyorsam, eski durumuma döneyim.<br />
&#8211; E… evet, iyi olur, dedi Zeynep. Korkmak değil de kendi yansımamın yarısını görünce bedenimi saran bir ürküntü bu!.. Kuş görünümünü daha çok sevdim.<br />
Anka, bir silkindi. Hemen, Zeynep’in alıştığı kuş görünümüne dönüverdi.<br />
&#8211; Haydi, atla sırtıma, gidiyoruz!..<br />
&#8211; Nereye yine?<br />
&#8211; Pisa’ya…<br />
&#8211; İpek…<br />
&#8211; İpek uyuyor, baksana. O iyi, merak etme!.. Bu yolculuklara dayanamıyor bedeni. Bu kez, onsuz gidelim.<br />
&#8211; Yok, olmaz Anka!.. En azından uyandırıp haber verelim. Yavaşça İpek’in yatağına yaklaştı. Elini alnına koyunca ateşinin düşmüş olduğunu gördü. Fısıltıyla seslendi:<br />
&#8211; İpek… İpek…<br />
Birkaç kez daha seslense de uyandıramadı İpek’i.<br />
&#8211; Haydi gidelim Anka!.. Sanırım hastanede ilaç verdiler, uyanmıyor. Dönüşte anlatırım olanları. Anka’nın sırtına atlar atlamaz oda dalgalandı deniz<br />
gibi. Kendini Pisa’da, Galileo’nun kulübesinin önünde buldu. Kulübenin penceresinden gelen güçlü ışık dikkatini çekti. Yaklaşıp içeri bakınca, kulübenin içinde yeni başlayan yangını görüp bir çığlık atarak hızla içeri daldı.</p>
<p><!–nextpage–></p>
<p>Yangın yatakta başlamıştı. Kapının hemen yanındaki suyu<br />
yatağa devirdi ama yangını söndürmeye yetmemişti bu.<br />
Galileo’ya seslendi çılgınlar gibi:<br />
&#8211; Galileoooo! Neredesin?<br />
…<br />
&#8211; Kulübe küçüktü zaten. Onun içerde olmadığını anlaması için çevresine bir göz atması yeterliydi. Tam dışarı çıkacakken masanın üzerinde papirüs parçaları gördü.<br />
Toprak bir fincanda da çay vardı. Fincana dokundu, ılıktı. O sırada, masanın yanındaki toprak testiye gözü takıldı.<br />
Onu kaptığı gibi yatağın üzerine boşaltıp Galileo’nun yakınlarda olduğunu düşünerek dışarı fırladı.<br />
Kulübenin çevresini dolaşıp epeyce seslense de Galileo’yu bulamadı. Tam da Anka’nın nereye kaybolduğunu düşünüyordu ki, önünde beliriverdi kuş.<br />
&#8211; Atla Zeynep!<br />
&#8211; Kulübe yanıyor Anka. Orayı öyle mi bırakacağız?<br />
&#8211; Yok, söndü bile, merak etme!..<br />
&#8211; Sen mi söndürdün?<br />
&#8211; Senin döktüğün suyla sönmek üzereymiş zaten, ben de kalanını söndürdüm.<br />
&#8211; Haydi gidelim o zaman!<br />
Anka’nın sırtına atlayıp sıkı sıkı sarıldı. Yükselirken, çevreye göz atmaktan da geri durmuyordu. Ayın ışığı ortalığı aydınlatıyordu ama Galileo görünürlerde yoktu.<br />
Toprak fincandaki çayı bile soğumamışken, bu kadar uzaklaşmış olamazdı.<br />
&#8211; İlerdeki faytonu görüyor musun Zeynep?<br />
&#8211; Belli belirsiz Anka… Ay ışığı olsa da geceleyin ve bu kadar yüksekten nasıl göreyim? Hah, şimdi daha iyi gördüm!.. O faytonda mı Galileo yoksa?<br />
&#8211; Evet, tutuklamışlar yine.<br />
&#8211; O zaman onu kurtarmalıyız Anka.<br />
&#8211; Nereye götürdüklerini biliyorum, merak etme.<br />
Anka uçuşunu hızlandırdı. Fayton geride kalınca Zeynep’i bir telaş alsa da Anka’ya güveniyordu.<br />
Sakin bir zamanda, Anka’nın kanatlarında yavaş yavaş uçmayı ve dolunayın aydınlattığı ılık gecenin güzelliğini doyasıya yaşamak isterdi ama şimdi buna zaman yoktu.<br />
Çok geçmeden, Roma’da, bir zindanın önündeydiler. Burayı daha önceden tanıyordu Zeynep. İpek’le birlikte gelmişlerdi.<br />
Zindanın önünde yoğun bir kalabalık vardı. Alana bir ateş yakılmış, bir tarafa bir masa, yüksek arkalıklı iskemleler konmuş, tören havası verilmişti. Bu hazırlığın Galileo için olduğunu anlamaması olanaksızdı Zeynep’in.<br />
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, Anka’nın sırtında uyuyup kalmış olmalıydı. Faytonun tekerlek sesleriyle uyanıp kalabalıkla birlikte yola bakmaya başlamıştı. Ortadaki ateşten aldıkları odunları meşale gibi kullanıyorlar, faytona doğru yürüyorlardı.<br />
&#8211; Anka, diye fısıldadı. Bunlar faytonla birlikte Galileo’yu yakmaya kalkmasınlar…<br />
&#8211; Buna izin vermeyiz Zeynep, dedi Anka. Zaten önce yargılayacaklardır. Baksana, Engizisyon mahkemesi kurulmuş yine.<br />
Fayton, eli silahlı, miğferli, tarih kitaplarından fırlamış gibi görünen askerlerin korumasında, kalabalıktan sıyrılıp meydanda durdu. İki askerin sürüklercesine faytondan indirdiği Galileo mahkeme olarak düzenlenen yere götürülürken, kalabalık ellerindeki ateşli odunlarla ona saldırmaya çalışıyordu.<br />
Kocaman isli kandillerin aydınlattığı masada yerini alan yargıçlardan en parıltılı giysili ve en süslü asası olanın işaretiyle kalabalık sessizleşti. Bu, Zeynep’in daha önce de gördüğü mahkeme başkanıydı.<br />
Galileo, masaya yaklaştırılıp önünde diz çökmeye zorlandı. Saçı sakalı birbirine karışmış, giysileri yer yer yırtılmıştı. Getirilirken epeyce hırpalandığı belliydi. İçi sızlamıştı Zeynep’in. Ne yapacağını bilemiyordu. Anka’nın yanında olduğunu düşünüp fısıldadı:<br />
&#8211; Onu böyle mi bırakacağız Anka?<br />
Anka’dan ses yoktu. Başını kaldırınca, tepelerindeki kara kuşların çil yavrusu gibi dağıldığını gördü. Anka’nın, onların saldırısından kendisini korumaya çalıştığını anlayınca gözleri doldu. Ona zarar gelmemesini dileyerek beklemeye başladı. Neden sonra kara kuşlar yok olmuş, Anka’da onun az önce sorduğu soruyu yanıtlamıştı:<br />
&#8211; Yargılamanın sonucunu bekleyelim bakalım Zeynep. Şu an yapabileceğimiz bir şey yok. Zeynep, gözyaşlarını tutamıyordu.<br />
&#8211; İyisin, değil mi Anka?<br />
&#8211; İyiyim, merak etme!.. Onlar bana zarar veremez!<br />
&#8211; Bunu duyduğum iyi oldu Anka; sensiz ne yapardım ben?<br />
&#8211; Eminim başının çaresine bakardın.<br />
Zeynep, meydanı eliyle göstererek:<br />
&#8211; Galileo’ya bak…<br />
&#8211; Ağlama Zeynep!.. Gücümüz oranında ona yardım edeceğiz.<br />
Gözlerini kurulayan Zeynep, başlayan yargılamayı izlemeye koyuldu.<br />
Masanın üstüne kalınca bir kitap koyulmuştu suç delili olarak.<br />
&#8211; Bu kitap hangisi acaba Anka?<br />
&#8211; İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar.<br />
&#8211; Geçen görüştüğümüzde bundan söz etmişti. Bitirmiş demek. Şimdi hangi yıldayız Anka? Her gelişimizde farklı bir zaman diliminde oluyoruz da…<br />
&#8211; 1633…<br />
&#8211; Onunla en son görüştüğümüzde 1631’di. Kitap yeni mi yayınlandı?<br />
&#8211; 1632’de, yani geçen yıl yayınlandı. O zamandan beri de üstünde kıyametler kopardılar. Arkadaşı Papa olunca kendisine dokunmayacaklarını sandı Galileo ama durum ortada işte!..<br />
Bu sırada yargılama başlamış, Galileo’nun yaptığı bütün bilimsel çalışmalar ve yazdığı kitaplar suç delili olarak sayılıp dökülmeye başlanmıştı. Zeynep, her söz ve davranışta şaşkınlıktan gözlerini kocaman açarak sonucu<br />
bekliyordu.<br />
Yargılamanın sonucunda, Galileo’nun yaşamının sonuna kadar zindanda kalmasına ve kitaplarının yakılmasına karar verildi.<br />
Bunu duyan kalabalık uğuldamaya, ellerinde ateşli odunlarla Galileo’nun üzerine saldırmaya başladı. Zeynep’i olduğu yerde bırakan Anka, ok gibi fırladı. Galileo’nun ateşe atılan kitaplarını kurtarmak için birkaç dalış yaptı. Kitapları getirip Zeynep’in önüne bıraktıktan sonra da Galileo’nun çevresinde kalkan olmaya, onu ateşli saldırıdan korumaya uçtu.<br />
Zeynep, yalnızca kapakları yanmış kitaplara bir göz attı ama aklı Anka’yla Galileo’daydı.<br />
Galileo ateşten korunmuş, zindana kapatılmak üzere gönderilmişti ama Zeynep gözyaşlarını tutamıyordu. Çünkü kanatlarından tutuşan Anka, alevler içindeydi. Hızla yerinden fırladı. Anka’nın yanına koşup onu söndürmeye çalıştı ama başaramadı. Alevden etkilenen ellerinin sızısını bile duyacak durumda değildi. Gözlerinin önünde küle dönüşen Anka’nın yanına çöktü, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.<br />
Biraz kendini toparladığında, çevresine baktı. Kendisinden başka kimse yoktu karanlıkta. Meydandaki ateşin alevi sönmüş, akkor halinde ışıldıyordu yalnızca.<br />
&#8211; Ah Anka!.. Sensiz ne yapacağım ben? Anka’nın sıcak küllerini okşuyordu bir yandan da.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111894" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-25.png" alt="" width="567" height="785" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-25.png 567w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-25-217x300.png 217w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/gorunmez-kanatlar-25-143x198.png 143w" sizes="auto, (max-width: 567px) 100vw, 567px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha önce yanan bir canlı görmemişti, hem de bu kadar yakından… Anka, onun masal kuşu ve en sevdiği dostuydu.<br />
Şimdi onsuz ne yapacak, eve nasıl dönecek; en önemlisi de kendisini Galileo için feda eden Anka’yı nasıl unutacaktı?<br />
Orada öyle ne kadar kaldığını bilmiyordu. Kendine geldiğinde Anka’yla vedalaşıp yola koyulması, eve dönmek için bir yol bulması gerektiğini düşündü. Anka’nın küllerini toplamalı, onu uygun bir yere gömmeliydi. Orada, öylece bırakamazdı onu.<br />
Külleri avuçladığında, içi sızladı yeniden. Toplayıp hepsini, geceliğinin eteğine doldurdu. Bir süre öylece oturdu.<br />
Külleri nereye götüreceğini düşünürken kucağında bir kıpırtı duyumsadı. Eteğini açtığında, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse. Çünkü Anka’nın külleri gittikçe canlanıyordu. Çok geçmeden, rengarenk, kucağına sığmayan kocaman kuş, yeniden gülümsedi ona.<br />
&#8211; Anka!.. İnanamıyorum!.. Sen misin gerçekten?<br />
&#8211; Evet Zeynep. Ben Anka’yım, küllerimden hep yeniden doğarım.<br />
&#8211; İyi ki Anka’sın sevgili arkadaşım, iyi ki yeniden doğansın ve doğdun! Yoksa ben sensiz ne yapardım?<br />
&#8211; Seni burada, yapayalnız bırakacağımı mı sandın?<br />
Zeynep sevgiyle sarıldı ona. Bu kez sevinçten ağlıyordu; hem de hıçkıra hıçkıra&#8230; Anka, kanatlarıyla onun gözlerini sildi.<br />
&#8211; Haydi artık ağlama!.. Yapacak çok işimiz var. Önce kitapları bir yere gizleyelim ki bulup yakamasınlar.<br />
O zaman aklına geldi kitaplar. Onları bıraktığı yere doğru yürüdü. Hepsini kucaklayıp Anka’nın sırtına bindi.<br />
&#8211; Nereye saklayacağız bunları Anka?<br />
&#8211; Kütüphanenin bodrumuna. Orada aramak kimsenin aklına gelmez. Bulduklarında yıllar geçmiş olacak. O kitaplar da bilimsel devrimin anahtarı olacak. Anka’nın kanatlarında geceyi yarıp büyükçe bir binanın, karanlık ve nem kokulu bodrumunda buldu kendini Zeynep. Kitapları; oradaki ağır, tozlanmış, yıllardır el sürülmemiş diğer kitapların arkasına sakladı.<br />
Bodrumdan çıkıp Anka’ya eve dönmesi gerektiğini söylediği anda,<br />
&#8211; Yum gözlerini, dedi Anka. Ortam dalgalandı. Ilık bir denizde yüzer gibi bir süre gidip de gözlerini açtığında, kendini yatağında buldu,<br />
kucağında da Anka’nın bir teleğini… Yeni doğan gün, penceresinden gülümsemeye başlamıştı ama uykusu vardı Zeynep’in. Anka’nın teleğini koynuna sokup uykuya dalmaya hazırlanıyordu ki, üstünde yaşadıklarının düş olmadığını gösteren is ve yanık izlerine takıldı. İpek ve ailesi görmeden temizlenmeliydi. Hemen kalkıp banyoya koştu. Suyu açıp duşun altında uzun süre kaldı. Annesinin sesini duyduğunda, geceden iz kalmamıştı üzerinde:<br />
&#8211; Banyoya girince çıkmak bilmiyorsun Zeynep! Çık artık, herkes seni bekliyor.<br />
&#8211; Geliyorum anneee!<br />
Çıkıp kurulandı hemen. Hızla giyinip çıktığında İpek’le karşılaştı.<br />
&#8211; Günaydın İpek. Nasıl oldun?<br />
&#8211; İyiyim ama sen yine yoktun gece.<br />
&#8211; Anlatırım sonra. Neler oldu bilsen?<br />
&#8211; Bensiz haaa! Alacağın olsun senin Zeynep!..<br />
&#8211; Çok uğraştım ama uyanmadın ki!..<br />
&#8211; Haydi kızlaaar! Kapının önünde fısıldaşmayı kesin de işinizi bitirip mutfağa gelin. Kahvaltı masası hazır.<br />
&#8211; Tamam anne, geliyoruz.<br />
İpek banyoya girerken Zeynep de odasına dönüp giyindi. Bornozunu asmak için banyo kapısında biraz bekledi. Banyodan çıkan İpek’in sessizce yanından geçip gitmesinden, kendisine kırıldığını anladı. Nasılsa gönlünü alırım, diye düşünüp bornozu astıktan sonra mutfağa yürüdü.<br />
&#8211; Erkenden bizi kaldırdığına göre, bu gün denize gidiyor olmalıyız; değil mi dayı?<br />
&#8211; Yok kızım, dedi dayısı. İpek’e gece bir iğne yaptılar, ateşi düştü ama bazı tahliller için hastaneye yeniden götürmemiz gerekiyor.<br />
&#8211; Az önce konuştuk İpek’le. İyi görünüyordu.<br />
&#8211; Olsun. Doktorun dediklerine uymamız, iyi olduğundan emin olmamız gerek.<br />
&#8211; Ben de geleyim mi hastaneye?<br />
&#8211; Gezmeye gitmiyorlar Zeynep, dedi annesi.<br />
&#8211; Olsun anne! Siz işe gideceksiniz, onlar hastaneye…<br />
Ben evde yalnız mı kalacağım? Hem, İpek’in de canı sıkılmamış olur.<br />
&#8211; Gelsin abla, dedi dayısı. İpek’in muayenesi uzun sürmez. Biz sonuçları beklerken, onlar da bahçede oynar.<br />
&#8211; İpek kahvaltıya gelmeyecek mi?<br />
&#8211; Yok, dedi yengesi. Onun aç gitmesi gerek.<br />
Karnını doyuran Zeynep, odasına döndü. Hastaneye gitmeden, İpek’in gönlünü almalıydı.<br />
Yatağının üzerine uzanmıştı İpek. Zeynep, onun yanına oturdu:<br />
&#8211; İpek, ne olur küsme bana!.. Gerçekten çok uğraştım. İstersen, bir daha geldiğinde Anka’ya sor.<br />
&#8211; Yok, sana inanıyorum Zeynep. Küs değilim, yalnızca üzüldüm. Neler kaçırdım kim bilir?<br />
&#8211; Hepsini anlatacağım sana. Hem, yine gideriz. Sen iyileş de…<br />
&#8211; İyiyim Zeynep. Hepsi yükseklik korkumdan oldu, biliyorsun ama bunu anlatamam ki annemle babama!<br />
&#8211; Olsun. Tahlilin sana zararı olmaz. Hem ben de geleceğim hastaneye.<br />
&#8211; Gerçekten mi?<br />
&#8211; Evet. En iyi arkadaşımı yalnız bırakır mıyım?<br />
İpek’in üzgün yüzü gülüvermişti. O sırada gelen çağrıyla odadan çıktılar. Hastaneye varmaları pek uzun sürmemiş; İpek yeni den muayene edilmiş, kan alınmış, sonuç bekleniyordu.<br />
&#8211; Biz bekleriz kızlar! Haydi, siz bahçeye çıkın da hastane havasını daha fazla solumayın.<br />
Zeynep, dayısının sözleri üzerine İpek’in koluna girdi.<br />
Dışarı çıkıp bahçedeki ağaçlardan birinin altındaki tahta sıraya oturdular.<br />
&#8211; Sabırsızlıktan ölüyorum Zeynep! Neler oldu gece? Haydi, anlat artık!<br />
Zeynep, gece yaşadıklarını olduğu gibi anlattı. İpek, kimi zaman şaşkınlık çığlıkları atarak, kimi zaman gözleri dolarak dinledi. Zeynep’in anlattıkları bittiğinde, onunla geceyi yaşamışçasına yorulmuştu.<br />
&#8211; İnanamıyorum Zeynep!..<br />
&#8211; Haklısın İpek!.. Ben bile hala inanamazken…<br />
&#8211; Umarım, bir dahaki sefere birlikte gideriz. Yeni serüvenleri kaçırmak istemiyorum. O sırada yanlarına gelen dayısıyla yengesi, onların konuşmalarını böldü.<br />
&#8211; Kalkın bakalım kızlar, gidiyoruz.<br />
&#8211; Ne oldu anne? Neyim varmış?<br />
&#8211; Yalnızca biraz üşütmüşsün kızım. İlaç verdi doktor.<br />
Haaa, bir süre denize girmek de yok…<br />
&#8211; İşte bu kötü haber, diye sızlandı İpek. Deniz olmadan bu sıcak…<br />
Arabaya yürüyüp eve döndüler. İpek kahvaltı ederken, Zeynep de ona eşlik etti. Sabah yemesine karşın, yine acıkmıştı.<br />
Kahvaltıdan sonra odalarına çekildiler. İkisi de yorgun ve uykusuzdu. Yataklarına uzanıp karşılıklı konuşurlarken uyuyup kaldılar.<br />
Anka’nın kanatlarındaydılar yine. Ne zaman uçtuklarını anlamadan; Galileo’nun kulübesinin önünde buldular kendilerini.<br />
Bir önceki gelişlerindeki gibiydi kulübe; yıkık dökük bir harabe… Kapıyı yavaşça itti Zeynep, içeri girdiler.<br />
İçerisi yine darmadağınık ve pisti.<br />
Galileo, öncekinden biraz daha yaşlanmış ve zayıflamış görünüyordu. Zeynep usulca yaklaştı. Hırıltıyla nefes alan adama seslendi:<br />
&#8211; Galileo, iyi misin?<br />
Yalnızca bir inleme sesi duydular. Zeynep elini başına götürdü onun, ateşi vardı. Açık gözleri boşluğa bakıyor gibiydi.<br />
İkisi birden işe giriştiler. İpek evi topladı, Zeynep de bir bez ıslatarak Galileo’nun elini, yüzünü sildi. Karmakarışık olmuş saçlarını ve sakallarını taradı.<br />
Olabildiğince yatağını düzeltti.<br />
&#8211; Haydi, dedi yanlarında beliren Anka. Zindandan çıkardılar ve uzun süredir evinde göz hapsinde tutuyorlardı onu. 1642 yılındayız. Galileo yetmiş yaşına geldi ve uzun süredir de gözleri görmüyor. Hiçbir insan sonsuza dek yaşayamaz kızlar; bunu biliyorsunuz. Şimdi zamanı dolmak üzere… Bizim de buradan gitmemiz gerek.<br />
Zeynep’le İpek’in gözlerinden dökülen yaşları görünce,<br />
&#8211; Üzülmeyin, dedi. Onu yanmaktan kurtararak tarihin akışını değiştirdiniz zaten. Yalnız onu değil, kitaplarını da kurtardınız. Bilime büyük bir hizmettir bu!<br />
&#8211; Ben büyüyünce bilim insanı olacağım, dedi İpek. Kararımı verdim.<br />
&#8211; Bilim insanı olmak ne kadar güç, görmedin mi İpek, dedi Zeynep.<br />
&#8211; Olsun!.. Başarmak için elimden geleni yapacağım. Hem Ortaçağ’da değiliz artık.<br />
&#8211; Şu anda Ortaçağ’dayız ama&#8230;<br />
&#8211; Ben de şu andan değil, kendi zamanımızdan söz ediyorum, biliyorsun Zeynep.<br />
&#8211; Biliyorum. Bilim insanı olmayı ben de düşünebilirim. Belki de birlikte çalışırız, ne dersin?<br />
&#8211; İşte bu çok güzel olur!..<br />
&#8211; Kızlar, bu konuşmayı daha sonraya bıraksanız… Neredeyse Galileo’yu almaya gelirler. Burada işimiz kalmadı artık. Onu son kez de gördüğümüze göre…<br />
&#8211; Sen olmasaydın bunların hiçbirini başaramazdık ki Anka, dedi Zeynep. Bizim haberimiz bile olmazdı Galileo’dan.<br />
&#8211; Siz olmasaydınız da ben başaramazdım. Bir insanın yardımına gereksinim duyuyordum, seni buldum Zeynep; sonra da İpek’i… Bu bir ekip işi. İkinize de teşekkürler. Şimdi gitme zamanı…<br />
&#8211; Yine gelecek misin Anka? Seni yine görebilecek miyim?<br />
Ben seni çok seviyorum, dedi Zeynep.<br />
&#8211; Ben de, dedi İpek. Çok fazla yararım olmadı size ama…<br />
&#8211; Öyle söyleme İpek!.. İkinizi de seviyorum kızlar! Yine geleceğim. Bu kez başka bir serüvende yardımınızı isterim belki.<br />
&#8211; Benim de mi?<br />
&#8211; Elbette senin de İpek!.. Gelecek sefere daha fazla yardım edersin, ödeşiriz.<br />
&#8211; Tamam o zaman! Seve seve…<br />
&#8211; Birkaç sorum olacak Anka. Seninle ilk görüştüğümüzde, hani bana benzeyen görünümünle…<br />
&#8211; Evet.<br />
&#8211; Dışarı çıktığımda gördüğüm o çocuk ve kuş kalabalığını, resimlenmiş kitapları bir daha görmedim. Onlara ne oldu?<br />
&#8211; O yalnızca bir görüntüydü. Benden korktuğunu anlayınca, bu şekilde seni rahatlatmayı ve konu hakkında ipuçları vermeyi düşünmüştüm.<br />
&#8211; Yine de korkmuştum ama… Özellikle de kitap elimde yanmaya başladığında…<br />
&#8211; Onun sorumlusu ben değildim Zeynep. Kitabı yakan kara kuşlardı. Ben son anda, “ONU KURTAR” yazısına dönüştürebilmiştim alevleri<br />
&#8211; Anladım Anka. Bir sorum daha var. Bazen şimdiki yaşımızda, bazen de olduğumuzdan büyük ya da küçük olduk bu serüvende. O nedendi?<br />
&#8211; O yalnızca duruma uygun davranmanız içindi.<br />
&#8211; Bir de neden ben? Bir bilim insanı sana daha çok yardım etmez miydi?<br />
&#8211; Bilim insanlarının yaşamını anlatan bir kitap gördüm masanda da ondan&#8230; Hem bir yetişkinin değil, bir çocuğun yardımına gereksinimim vardı.<br />
&#8211; Anladım. Bilimsel Tarihe Yön Verenler kitabı&#8230; Okumaya henüz başlamamıştım.<br />
&#8211; Haydi artık, sorular bittiyse gidelim; geç kalıyoruz!.. Benim de bir sorum olacak Anka, dedi İpek:<br />
&#8211; Galileo İtalyan, Biz Türk’üz. Nasıl aynı dili konuşup anlaşabildik?<br />
&#8211; O da gizemli kalsın İpek. Ben de kuşum ama sizinle aynı dili konuşmama engel olmadı bu durum.<br />
Tamam, diyerek, ikisi de Anka’ya sıkı sıkı sarıldı. Onun kanatlarına bindikten hemen sonra, kendilerini odalarında buldular yine. Ellerinde, Anka’nın birer teleğiyle birbirlerine bakıp kaldılar.<br />
&#8211; Biz döndüğümüzde gidersen yeni bir serüvene Zeynep… Burada olmazsam…<br />
&#8211; Anka’yı unutuyorsun. Olduğun yerden alırız seni, evinizden… &#8211; Gerçekten mi?<br />
O sırada havada uçup İpek’in kucağına konan üçüncü bir telek, Zeynep’in söylediklerini onaylar gibiydi. Ipek,<br />
telegi alıp koynuna sokarken,<br />
&#8211; Bunu bir söz olarak alıyorum Anka, ona göre, dedi. Gülüserek birbirlerine sarıldılar. Ikisini de gelecekte yasayacakları serüvenlerin merakı sarmıstı bile… Yüzleri, gözleri ısıl ısıldı.</p>
<p>1. Kitabın Sonu</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-gorunmez-kanatlar-1-kiitap/">Anka’nın Kanatları-Görünmez Kanatlar (1. Kitap)</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/ankanin-kanatlari-gorunmez-kanatlar-1-kiitap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyükada’nın Küçük Dedektifleri</title>
		<link>https://www.bilgicik.com/yazi/buyukadanin-kucuk-dedektifleri/</link>
					<comments>https://www.bilgicik.com/yazi/buyukadanin-kucuk-dedektifleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yayın Dünyası]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 10:46:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküler - Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir Öykü Roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bilgicik.com/?p=111953</guid>

					<description><![CDATA[<p>ISBN 978-9944-376-84-6 Yayınevi: Bu Yayınevi Yazar: Ayşegül Çetiner Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır. Büyükada’nın Küçük Dedektifleri Arkadaşlar Kavuşuyor Ilık bir haziran sabahıydı. Okullar kapanalı henüz iki gün olmuş, öğrenciler yorucu bir öğretim yılını geride bırakmanın verdiği iç rahatlığıyla kendilerini, tatil sevincine kaptırmışlardı. Bazıları da aldıkları kötü karneler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/buyukadanin-kucuk-dedektifleri/">Büyükada’nın Küçük Dedektifleri</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ISBN </strong>978-9944-376-84-6</p>
<p><strong>Yayınevi:</strong> Bu Yayınevi</p>
<p><strong>Yazar:</strong> Ayşegül Çetiner</p>
<p>Not: Bu kitap bu yayınevinden izin alınarak sitemizde yayınlanmış olup kopyalanıp dağıtılması yasaktır.</p>
<h1>Büyükada’nın Küçük Dedektifleri</h1>
<h2>Arkadaşlar Kavuşuyor</h2>
<p>Ilık bir haziran sabahıydı. Okullar kapanalı henüz iki gün olmuş, öğrenciler yorucu bir öğretim yılını geride bırakmanın verdiği iç rahatlığıyla kendilerini, tatil sevincine kaptırmışlardı. Bazıları da aldıkları kötü karneler nedeniyle biraz buruk girmişlerdi tatile ama olsun, gelecek yıl daha fazla<br />
çalışıp bunu telafi edebileceklerdi.<br />
Bizim tek yumurta ikizleri Burak ve Berke de bu ikinci gruba dâhildiler. Fakat komik olan, karnelerindeki zayıfların resim, müzik, iş eğitimi gibi<br />
basit dersler olmasıydı. Bunun en önemli nedeni, yerinde duramayan iki küçük yaramaz oluşlarıydı.<br />
Diğer derslerde kafaları zehir gibi çalışırdı ama sıra resim gibi bir dersle uğraşmaya geldiğinde, aceleyle bir şeyler karalarlar sonra da “Bitti öğretmenim”<br />
deyip, şamataya başlarlardı. İşte bu yüzden, zayıf gelmişti bu dersler karnelerinde. Oysa bu durum,bizimkilerin hiç umurunda değildi. Onlara göre<br />
resim, müzik de ders miydi? Fakat anne ve babaları dün onları karşılarına alıp: “Mademki siz bize doğru dürüst bir karne getirmediniz, o zaman istediğiniz o son model bisikletleri de unutun” dediklerinde, durumun ciddiyetini anlamışlardı. Onlar bu duruma, her ne kadar itiraz da etseler, diller<br />
de dökseler, bir işe yaramamıştı. Artık bu yazı da eski bisikletleriyle geçirmekten başka çareleri yoktu.<br />
İşin kötüsü, yenileri gelecek diye eskilerinin bakımını da ihmal etmişlerdi ve birazdan yazlığa gitmek üzere, yola çıkacaklardı. Mecburen onları<br />
adada tamir ettireceklerdi.<br />
İkizler, kısa boyları, kumral saçları, yeşil gözleri ve afacan bakışlarıyla birbirlerinin tıpatıp aynısıydılar.<br />
İki yıl öncesine kadar çoğu insan onları ayırt edemezdi. Bu gruba arada sırada anne ve babaları da dâhil olabiliyordu. Ancak iki yıl önce salıncaktan<br />
düşen Burak’ın yaralanan alnına atılan iki dikiş, onların ayırt edilebilir olmalarını sağlamıştı. Artık eskisi gibi benzerliklerini kullanarak, olur olmadık<br />
şakalar yapamıyorlardı. İlk zamanlar, saçlarının ön kısmını biraz uzatarak o izi gizlemeyi başarmışlardı ama kandırmaya çalıştıkları kişi, durumu<br />
fark ederse elini alınlarına götürüp kontrol ediyor, böylece planları da suya düşüyordu. Bu işe en çok sevinen, elbette ki öğretmenleriydi. Onların hilelerini, hep anlar ama bir türlü kanıtlayamazlardı. En nihayetinde bir gün, fen dersinde Burak kardeşinin yerine de sözlüye kalkınca, alnındaki dikiş izi onu ele vermiş artık bu numarayı da yapamaz duruma gelmişlerdi.<br />
O sabah ikizlerin evinde, yazlığa gitme telaşı vardı. Anneleri:<br />
“Hadi çocuklar, hâlâ hazırlanamadınız mı?” dedi.<br />
‘’Tamam anne! Şu kanaryaların yemlerini de koyalım çıkıyoruz.”<br />
“Oğlum, ne diye uğraşıyorsunuz onlarla babanız burada ya!”<br />
“Evet, anneciğim haklısın ama sana hatırlatırım, babam geçen yaz da buradaydı ve klinikteki akvaryumla evdekini karıştırınca, evdeki balıklar<br />
açlıktan, kliniktekiler de fazla yemekten, mevta olmuşlardı.”<br />
“Off çocuklar, babanızın da sizin de bu hayvan merakınızdan bıktım artık! Bir gün hayvanat bahçesini arayıp, hepsini onlara vermezsem bana da<br />
Selin demesinler”<br />
“Aman annee&#8230;” dediler aynı anda.<br />
“Görürsünüz siz. Hadi yeter artık sizin yüzünüzden vapuru kaçıracağız.”<br />
“Tamam anne, hazırız işte!” dedi Burak. Diğer yandan Berke bağırıyordu:<br />
“Tombiik, nerdesin? Hadi oğlum gidiyoruz!”<br />
Bağırmasıyla birlikte koltuğun arkasında bir kıpırtı oldu. Sapsarı, upuzun kulaklı, şirin mi şirin bir köpek yavrusu ortaya çıkıverdi.<br />
Babaları Barış Bey veterinerdi. Üç ay önce bir müşterisinin köpeği, sekiz yavrusunu doğurduktan hemen sonra ölünce bir tanesinin bakımını da<br />
Barış Bey üstlenmişti. Çocuklara bıraksa hepsini isterlerdi ya o sıralarda eşi Selin Hanım’ı, fazla kızdırmaması gerekiyordu çünkü eve getirdiği son<br />
hayvan zararsız da olsa bir yılan olunca ortalığın durulması, birkaç haftayı bulmuştu. Neyse ki Selin Hanım da köpekleri severdi de o yüzden bu minik<br />
yavruya, pek ses çıkarmamıştı. İşte Tombik bu yavruydu ve tıpkı ikizler gibi oldukça haylazdı. İşi gücü oradan oraya koşturmak, çocukların ayakkabılarını saklamak, evin kanaryalarını korkutmak, bahçedeki kedileri kovalamaktı. Son numarası süs havuzuna girerek, içindeki su kaplumbağalarını ağzına alıp, saklamasıydı. Bu birkaç kez tekrarlanınca Barış Bey, çareyi kaplumbağaları kliniğe götürmekte bulmuştu. Yani böyle yaramaz bir köpecikti şirin Tombik.<br />
Tam da bu sıralarda ikizlerle sınıf arkadaşı olan ve iyi bir karneyle yedinci sınıfa geçen Çağdaş da yazlığa gidecek olmanın heyecanını yaşıyordu.<br />
Uzun boyu ve geniş omuzları Çağdaş’a, atletik bir görünüm kazandırırken, sarı saçları ve minik çilli burnu onu oldukça sevimli kılıyordu. Küçük<br />
kardeşi Çağrı ve ablası Çiğdem de tıpkı kendisi gibi sarışın ve çilliydi. Fakat Çiğdem, birkaç hafta önce annesinden izin bile almadan o güzelim sarı<br />
saçlarını, koyu bir kızıla boyatmıştı. Bu görüntüsünden büyük ihtimalle kendisi de memnun değildi ama sırf bu konuda ona karşı çıkan ailesine inat,<br />
bir süre daha kendisine yakışmayan o garip saçlarla gezmeye kararlıydı.<br />
Çağdaş annesi ve ablasının hazırlanmasını beklerken iyice sıkılmıştı:<br />
“Anne tamam, seni anladık da şu ablama ne oluyor? Niye bu kadar süslenmesine izin veriyorsun ki?” dedi.<br />
“Sen sus bücür fazla konuşma!” diye onu yanıtladı ablası.<br />
“Oğlum karışma ablana, görmüyor musun artık kocaman kız oldu.”<br />
“Hah Ne de kocaman. Boyu bile, benden kısa.”<br />
“Hiç de bile. Senden, en az beş santim uzunum bikere.”<br />
“Ha evet, o topuklu pabuçlarından bahsediyorsan, en az on beş santim uzunsundur. Onları ben giysem, Hido’ya bile yetişirim!’’<br />
“Anne yaa! Şuna, bir şey söyle.”<br />
“Çağdaş, kes artık sen de! Kızım, zaten iki saat sonra havuza girmeyecek misin, kardeşin haklı, ne bu süs?”<br />
“Üff anne! Tamam, hazırım işte”<br />
“Mariacığım sen de oğlanı kaldır da çıkalım.”<br />
‘’Tamam, Mine Hanım hemen kaldırıyorum.”<br />
Maria evin yardımcısıydı. Rus’tu ve asıl mesleği diş hekimliği olduğu hâlde ülkesindeki işsizlik nedeniyle Türkiye’de çalışıyordu. Geçen yaz Çağdaş’ın<br />
babasının Büyükada’daki otelinde çalışmaya başlamış, sezon bitip otel kapanınca da Ali Bey, işsiz kalmaması için ona çocuklarının bakımını vermişti.<br />
Yazın gelmesiyle birlikte, Deniz Yıldızı Oteli de kapılarını açmıştı. Maria bu yaz hem çocuklara göz kulak olacak hem de otelde çevirmenlik gibi<br />
işlerle ilgilenecekti.<br />
Çağdaş sabırsızlıkla yerinde zıplayarak,<br />
“Hadi anne! Vapuru kaçıracağız. Bak aynı vapurla gideriz diye ikizlere söz verdim n’olur,” dedi.<br />
‘’Tamam, oğlum çıktık işte.”<br />
“Anne yaa! Sen de şu oğlunun aklına uydun bizi vapurlarda süründüreceksin,” dedi Çiğdem.<br />
“Niye sürünesin ki kızım? Bu sefer de böyle olsun hem vapur keyfi yapmayı ben de özlemiştim.”<br />
Maria, kucağında küçük Çağrı’yla içeri girdi.<br />
Küçük çocuk debeleniyor, yere inmeye çalışıyordu.“<br />
Beni niye uyandırdınız?”<br />
“Denize gideceğiz ya unuttun mu oğlum?”<br />
“Bana ne ben gitmeyeceğim.”<br />
“Aaa! Olur mu öyle şey? Hem sen denizi çok severdin ne oldu şimdi?”<br />
“Bana ne, bana ne, gitmeyeceğim işte!” Annesi hâlâ debelenen Çağrı’yı kucağına aldı:<br />
“Off Çağrı! Şimdi de sen başlama lütfen. Maria şuradan bakar mısın, taksi gelmiş mi?” Pencereden bakan Maria taksinin gelmiş olduğunu söyledi. Sonunda hep beraber toplanıp yola çıktılar. Haziranın on yedisi olduğu hâlde sıcak hava ancak birkaç gündür yüzünü gösteriyordu. Okulların<br />
kapanmasıyla birlikte yazlıkçılar da tek tük gelmeye başlamışlardı. Ada sakinleri, komşularının gelmesini dört gözle bekliyorlardı. Artık sokaklar<br />
çocuk sesleriyle şenlenecek, plajlar dolacak, uzun zamandır kapalı olan sezonluk iş yerleri, dükkânlar açılacaktı. Kısacası Büyükada yeniden canlanacaktı. Tabi hafta sonlarında günübirlik turistlerin yaşatacağı kalabalığı düşündükçe bazılarının keyfi kaçmıyor değildi ama olsun, topu topu iki günü de evlerinde geçirmelerinin bir zararı olmazdı.<br />
Mayıs Gülü Sokağı, Büyükada’nın diğer tüm sokakları gibi aydınlık, ferah ve çiçek kokularıyla bezeliydi. Bembeyaz badanalı evler, köşkler, bu evlerin<br />
balkonlarını, bahçelerini süsleyen rengârenk güller, begonyalar, mor salkımlar, hepsi bir bütünlük içinde hayat bulurlardı bu sokakta. Mayıs Gülü Sokağı’na girer girmez, tarihî mimarisi ve kalitesiyle ün kazanmış bir o kadar da mütevazı olan Deniz Yıldızı Oteli, karşılardı gelenleri.<br />
O minik pencereleriyle sanki sokağa girenlere göz kırpar, ne iyi ettiniz de bizim sokağımıza geldiniz, derdi. Sokak boyunca otelin peşinden birçok<br />
dükkân sıralanırdı. Bakkallar, pastaneler, kafeteryalar, bisiklet tamircileri, hediyelik eşya satıcıları, bunlardan bazılarıydı. Sokağın en ihtişamlı yapıları<br />
olan adanın köklü ailelerine ait ahşap köşkler, küçük evlerle kol kola verir, yolun denizle buluştuğu noktadaki parka kadar bu böyle devam ederdi.<br />
Bu park sokağın kalbi gibiydi. Uzun yaz günlerin de yaşlılar, parkın ağaçlarının gölgesinde dinlenir, çocuklar oyunlarını oynar, gençler aralarında şakalaşırlardı. Akşamları da dondurmasını, çekirdeğini kapanlar, günün yorgunluğunu üzerlerinden atmak isteyenler kendilerine bir yer bulup, mehtabı seyre dalarlardı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111954" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_1.png" alt="" width="448" height="461" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_1.png 448w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_1-292x300.png 292w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_1-192x198.png 192w" sizes="auto, (max-width: 448px) 100vw, 448px" /></p>
<p>Henüz erken bir saat olduğu için sokak hareketlenmemişti. Sadece Deniz Yıldızı Oteli’nin bitişiğindeki ismi Mercan olan, küçük hediyelik eşya<br />
dükkânının önünde iki arkadaş, ayaküstü konuşmaya dalmışlardı.<br />
Ceren uzun boyu, kumral kahverengi düz saçları ve bal rengi gözleriyle çok güzel bir kızdı. Yiğit de uzun boylu, bol bol yüzmesinin etkisiyle geniş<br />
omuzlu ve koyu kestane rengi saçlıydı. Her daim adada oturduğundan, bronz tene ilk kavuşanlardandı.<br />
Ceren de adada oturuyordu fakat henüz hiç güneşe çıkmamıştı. Zaten çıksa bile çok beyaz tenli olduğu için yüksek faktörlü koruyucular kullanırdı.<br />
“Seni gördüğüme çok sevindim,” dedi Ceren, Yiğit’e sarılarak. Ona kapı eşiğindeki boş tabureye oturmasını işaret etti,<br />
“Hayrola, sabah sabah ne işin var senin burada?”<br />
Yiğit elindeki alışveriş poşetlerini gösterdi,<br />
“Hiiç… Annemin verdiği birkaç siparişi almaya gelmiştim. Asıl sen ne yapıyorsun? Yoksa sezon açıldı mı?”<br />
“Yok, canım nerdee&#8230; Annem, sabahtan İstanbul’a, mal almaya gitti. Evde de badana yapılıyor boya kokusundan rahatsız olmamam için beni<br />
buraya getirdi. Yani daha sezonun falan açıldığı yok.”<br />
“Açılır nasıl olsa.”<br />
“İnşallah bir an evvel açılır. Annem, yazlıkçılar bugün yarın gelirler dedi ama sabah vapura baktım da kimse yoktu.”<br />
“Annen haklı Ceren daha okullar kapanalı iki gün oldu, merak etme yavaş yavaş gelirler.”<br />
“Umarım, dediğin gibi olur. Bu yaz da geçen seneki gibi kötü geçerse ben yandım.”<br />
“Nedenmiş?”<br />
“Neden olacak, bu yaz da işler iyi gitmezse annem, burayı kapatıp İstanbul’da sürekli bir iş bakacakmış.”<br />
“İyi de bu, dünyanın sonu değil ki. Biliyorsun benim annem de İstanbul’da öğretmenlik yapıyor.”<br />
“Ama benim annemden başka kimsem yok ki.”<br />
“Yapma Ceren, duyan da seni kimsesiz sanacak. Senin baban İstanbul’da değil miydi?”<br />
“İstanbul’da ama beni iyice unuttu.”<br />
“Yok canım, olur mu öyle şey?”<br />
“Ayy unuttu işte! Neyse bu konuyu kapatalım lütfen. Söyle bakalım sen neler yapıyorsun?”<br />
“Hiç sorma Ceren, şu iki günde o kadar canım sıkıldı ki. Biliyorsun bizim adada Batıkan’dan başka arkadaşım yok, o da İstanbul’a dedesinin yanına<br />
gitti bütün yaz orada kalacakmış. Anlayacağın bu yaz yalnız başımayım.”</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
“Aman Yiğit, ben ne güne duruyorum istediğin zaman buraya gelebilirsin. Aslında bu yaz tatilinde de anneme yardım edeceğim ama sorun değil.<br />
Hem yakında bizim çocuklar da gelirler, bak görürsün bu yaz da geçen seneki gibi güzel geçecek.”<br />
“Sahi, bizim çocuklar dedin de haber var mı onlardan?”<br />
“Ali amca, Çağdaşların bugün geleceğini söylemişti ama diğerlerinden haberim yok.”<br />
“Buna çok sevindim, onu çok özlemiştim doğrusu ama şimdi vapur gelmek üzeredir, annem merak eder. Bir ara tekrar gelirim.”<br />
“Ne güzel konuşuyorduk işte annene telefon edip gecikeceğini söylesene.”<br />
“Bir faydası olmaz. O da tatile girdi ya İstanbul’dan öğretmen arkadaşlarını çaya davet etmiş, siparişlerini bekler şimdi.”<br />
“Peki, öyleyse yine gel ama.”<br />
“Tamam, gelirim. Hadi görüşürüz.”<br />
“Güle güle”<br />
Yiğit ve Ceren birbirlerini çok seven iki arkadaştı. Yiğit Heybeliada’da oturuyordu. Babası asker olduğu için lojmanda kalıyorlardı. O da tıpkı babası ve dedesi gibi iyi bir denizci olmak istiyordu.<br />
Deniz, en büyük tutkusuydu ama Ceren’e karşı içten içe duyduğu ilginin de ondan aşağı kalır yanı yoktu. Ceren’in bundan haberi yoktu. Üç yıl önce<br />
tanışmışlardı. Yiğit’in dördüncü sınıfa başladığı seneydi. Bir gün öğretmenleri Hasan Bey, kolunda bir kız çocuğuyla derse gelmiş sonra da onu sınıfa<br />
tanıtmıştı. “Bakın çocuklar! Size yeni bir arkadaş getirdim, adı Ceren ve bundan sonra bizimle okuyacak,”demiş ve Ceren’den boş bulduğu bir yere<br />
oturmasını istemişti. O da şöyle bir etrafına bakınıp arka sıralarda yalnız oturan, Yiğit’in yanına yerleşmişti.<br />
İşte o gün bugündür çok iyi arkadaştılar. O, Yiğit’in diğer arkadaşlarından çok farklıydı. Her şeyini, saçma sapan hayallerini bile onunla  paylaşabiliyordu. Günün birinde, tüm dünyada geçerli olacak bir barış antlaşmasını dünya liderlerine imzalatmayı düşündüğünü söylediğinde diğerleri<br />
gibi ona gülmemiş; “Neden olmasın” demişti. “Ne güzel olurdu hepimiz barış içinde yaşasak!” Bunun çok büyük bir hayal olduğunu elbette biliyordu.<br />
Evet, büyüyünce asker olmak istiyordu ama savaşmak için değil barış için çalışacaktı. Tanıdığı pek çok asker, başta babası ve dedesi de savaşa karşıydı.<br />
Gel gör ki; arkadaşları onu anlamak istemiyor, askerin sadece savaşmak için değil, bir devletin ayakta durması için gerekli en önemli elemanlarından<br />
biri olduğunu algılayamıyorlardı. Onun hislerini bir tek Ceren anlıyordu. Ceren işte böyle bir kızdı. Tabi yalnız Yiğit’e değil herkese karşı iyilik<br />
ve anlayışla yaklaşırdı. Belki de annesiyle çektiği sıkıntıları böyle görmezden geliyordu. Ceren dokuz yaşındayken ayrılmıştı anne ve babası. Üzerinden<br />
fazla bir süre geçmeden babası başka biriyle evlenmiş, Ceren ve annesini önemsememeye başlamıştı.<br />
Annesi mecburen bir işe girmek, Ceren de okuldan arta kalan zamanlarını kreşlerde geçirmek zorunda kalmıştı. Bir süre sonra annesi, kira ve masraflara daha fazla dayanamamış hem de aynı semtte oturan eski eşinden uzaklaşmak için annesinden kalan Büyükada’daki eve taşınmışlar, peşinden de eve yakın bir yer kiralayıp küçük bir hediyelik eşya dükkânı açmışlardı. Kışın dükkânları kapalı olduğundan ellerinde fazla bir kâr kalmıyordu. Fakat artık çok daha rahattılar ve bu da onlara yetiyordu.<br />
Vapur iskeleye yanaşmış, İstanbul’dan gelen yolcuları adaya indiriyor, Yiğit de onun boşalmasını bekliyordu. Ceren’in söylediğine göre Çağdaş<br />
bugün gelecekti. Mutlaka yine o büyük yatlarıyla gelirlerdi. Çağdaş iyi bir çocuktu ama galiba onu biraz kıskanıyordu. Hayır! Zenginliği değil, Ceren’e<br />
çok yakın ve samimi oluşunu kıskanıyordu. Onların oteliyle Cerenle’rin dükkânı, bitişikti.<br />
Zaten dükkânın asıl mal sahibi de Çağdaş’ın babası Ali Bey’di. Bu yüzden Çağdaş yazları geldiğinde çok sıkı fıkı olurlar, Yiğit’se başka bir adada oturduğundan onlara biraz uzak kalırdı. Genelde günaşırı bazen de her gün gelirdi ama aynı yerde oturmak gibi olmuyordu işte. Fakat bu yaz kararını vermişti, annesinden izin alacak arada sırada dayısının Büyükada’daki evinde kalacaktı.<br />
Nasıl olsa dayısı gelmesini hep istemez miydi? Evet evet, kesinlikle öyle yapacaktı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111955" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_2.png" alt="" width="549" height="782" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_2.png 549w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_2-211x300.png 211w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_2-139x198.png 139w" sizes="auto, (max-width: 549px) 100vw, 549px" /></p>
<p>Bunları düşünürken gördüğü şey onu çok şaşırttı. Çağdaş vapurdan iniyordu. Evet evet, kesinlikle o Çağdaştı. Yanında, ellerinde bisikletleriyle<br />
onunla konuşanlar da bizim ikizlerdi. Yiğit bu şakacı ikiz kardeşleri, pek severdi. Onları Çağdaş’ın sayesinde tanımış, çok zaman birlikte balığa çıktıkları<br />
olmuştu. Şimdi arkadaşlarına; ‘hoş geldiniz’ diyebilmeyi, öyle çok isterdi ki&#8230; Hızla düşünüp,<br />
kararını verdi. Görevliye hemen döneceğini bildirip, kapalı bir turnikenin altından geçerek, dışarı çıktı. Arkadaşlarına koşmaya başladı, bir yandan<br />
da bağırıyordu:<br />
“Arkadaşlar! Burak, Berke, Çağdaş!” Çocuklar aynı anda durup, arkalarına baktılar.<br />
“Aaa! Yiğit, değil mi o?” derlerken ellerinde alışveriş poşetleriyle Yiğit koşarak yanlarına gelmişti bile. Arkadaşlar candan bir şekilde birbirlerine<br />
sarıldı. Yiğit nefes nefese:<br />
“Hoş geldiniz, çocuklar!” dedi. “Sizi gördüğüme çok sevindim ama vapura yetişmek zorundayım annem beni bekliyor. Fakat söz veriyorum en<br />
kısa sürede döneceğim.” Arkadaşları da bunun iyi bir fikir olduğunu söyleyip daha sonra görüşmek üzere ayrıldılar. Onlar da uzun süre görmedikleri<br />
Yiğit’le karşılaştıkları için sevinmişlerdi. Yiğit vapuru kaçırmaktan son anda kurtuldu. Arkadaşlarını görmek, onu çok sevindirmişti. Anlaşılan<br />
takımları tekrar bir araya geliyordu. Bir tek Arda kalmıştı gelmeyen, o da yakında burada olurdu herhalde.<br />
İkizler bisikletlerini yollarının üzerindeki tamirciye götürdüklerinde tamir masraflarını duyan anneleri, az kalsın küçük dilini yutacaktı. Neyse ki<br />
biraz pazarlıkla bu işi hallettiler. İkizler içlerinden kıs kıs gülüyor, kendilerine yeni bisiklet alınmamasının acısını bir nebze de olsa çıkarıyorlardı ki<br />
anneleri:<br />
“Çocuklar, iyi ki pazarlık yaptık yoksa bir değil tam iki hafta boyunca, dondurma yiyemeyecektiniz!” demiş, yine yapacağını yapmıştı. Usulca onlara<br />
yanaşan Çağdaş:<br />
“Üzülmeyin arkadaşlar! Benim harçlıklar ne güne duruyor?” dediyse de ikizlerin kaçan keyfini yerine getirememişti.<br />
Mayıs Gülü Sokağı’na girdiklerinde Ceren’in, dükkânlarının önünde oturduğunu gördüler. Ceren de çocukları görmüş olmalıydı ki onlara el sallıyordu.<br />
Uzunca bir süreden sonra yeniden kavuşan arkadaşlar, birbirlerine sarılıp hasret giderdiler.<br />
“Bu Ceren’in boyu biraz daha mı uzamış ne?” diye, ikizler birbirlerine sormadan edemedi. Onların boy konusundaki takıntılarını bilen Ceren,<br />
arkadaşlarını üzmemek için ayağındaki terlikleri göstererek “Bakın çocuklar! Annem bunları geçen hafta aldı. Tabanları biraz yüksek ya onun için size öyle gelmiştir.” dedi. İkizler Ceren’in terliklerine şöyle bir baktılar ve aynı anda, ‘‘Yok yok, uzamışsın.” dediler. Ayaküstü konuşmaları biraz uzayınca Çağdaş’ın annesi:<br />
“Hadi çocuklar, önce bir evlerimize gidelim, soyunun dökünün sonra yine görüşürsünüz.” demeseydi ayrılmaya hiç niyetleri yoktu. Bu sırada<br />
Çağdaş’ın ablası Çiğdem, onları bırakıp çoktan arkadaşlarının yanına gitmiş, anneleri de akşama kulüpte buluşmayı kararlaştırmışlardı. İkizler, sokağın<br />
sonundaki evlerine doğru giderlerken Çağdaş:<br />
“Anne siz gidin ben babamın yanında kalacağım!” dedi. Peşi sıra kardeşi Çağrı da:<br />
“Bana ne ben de kalacağım.” diye bağırmaya başladı. Annesi baktı ki küçük oğlunu zor zaptedecek,<br />
“Yürüyün bakalım ikiniz de eve daha sonra gelirsiniz!” deyince Çağdaş’ın da tıpış tıpış eve gitmekten başka çaresi kalmamıştı. Ceren’e birkaç saat sonra geleceğini söyleyip annesinin tuttuğu faytona binip ayrıldılar&#8230;<br />
Güneş yakıcılığını kaybetmek üzereydi. Annesi ve Maria Çağrı’yı zor bela uyutmuş, eve ancak yerleşebilmişler, Çağdaş da bu fırsatı değerlendirip<br />
otelin ve Ceren’in yolunu tutmuştu. Önce Cerenlerin dükkânına uğradı. Zerrin Hanım’ın hâlini hatırını sorup karnesi hakkında bilgi verdikten sonra,<br />
Ceren’in çok yorulduğunu biraz uyumak için eve gittiğini öğrendi. Zerrin Hanım’a, Ceren gelirse ona otelde olduğunu söylemesini rica edip babasının<br />
yanına gitti. Yiğit de misafirler gelene kadar annesine hazırlıklarında yardım etmiş, sonra da dedesinin ısrarına dayanamayıp onunla yüzmeye gitmişti. Son yıllarda Marmara Denizi, oldukça kirlendiğinden çoğu insan artık havuzları tercih ediyordu. Deniz ancak bu zamanlar biraz girilebilecek durumda<br />
oluyordu. Yiğitler de bu birkaç günü fırsat bilip değerlendiriyorlardı. Su soğuk moğuktu ya olsun, hiç denizle havuz bir olur muydu? Eve döndüklerinde,<br />
misafirlerin henüz gitmemiş olduğunu gördüler.<br />
Yiğit alelacele duşunu aldı, giyinip Büyükada’nın yolunu tuttu.<br />
O gün arkadaşlar birbirlerine kavuşmanın coşkusunu geç saatlere kadar beraberce kutladılar.<br />
Görüşmedikleri bir yıl boyunca başlarından geçenleri anlatıp, eğlendiler. En çok da aralarına Tombik’in katılmasına sevinmişlerdi. Tombik de onları<br />
sevmiş olmalıydı ki bir ona bir diğerine koşturuyor, kuyruğunu havalarda sallayarak türlü şaklabanlıklar yapıyordu, ikizler onu şimdiye kadar hiç<br />
bu denli mutlu görmemişlerdi.<br />
Anne ve babaları kulüpten dönünceye kadar beraberlikleri devam etti. Yiğit daha önce annesine telefon edip izin aldığı için iki sokak ötede oturan<br />
dayısına, diğerleri de kendi evlerine dağıldılar&#8230;</p>
<h2>Bizimkiler İş Başında</h2>
<p>O sabah, akşamdan sözleştikleri gibi Saat Kulesi’nin önünde buluşmuşlardı. İlk gelenler Yiğit ve Çağdaş oldu, diğerleri de gelince sabah yürüyüşlerine<br />
başladılar. Planlarına göre yürüyüşün ardından denize gireceklerdi ama su buz gibiydi ve bu suya girmeye Yiğit bile cesaret edemedi. En iyisi duşlarını evlerinde alıp kahvaltı için daha sonra buluşmalarıydı. Çağdaş söz verdiği gibi onlara otellerinde kahvaltı ısmarlayacaktı.<br />
Otelde buluştuklarında hepsi misler gibi kokuyor, pırıl pırıl gözüküyorlardı. Onları gören Ali<br />
Bey:<br />
“Çocuklar! Harika görünüyorsunuz, sabah sabah sizi böyle görmek beni bile imrendirdi. Bravo size! Hele Yiğitçiğim senin gömleğine bayıldım,<br />
çok zevklisin!” dedi ve devam etti:<br />
“Oğlum aman arkadaşlarının değerini iyi bil!”<br />
“Zaten biliyorum, babacığım.” dedi Çağdaş.<br />
Bu övgü hepsinin hoşuna gitmişti ama bu durum Yiğit’i biraz utandırdı çünkü üstündeki gömlek kendisinin değil dayısınındı. Çıkarken onun gardırobunu karıştırmış, üstüne olacak ancak bunu bulabilmişti. Yoksa onun tişörtten başka bir şey giyeceği yoktu. Eve döndüğünde dayısında bırakmak için birkaç parça giysi getirse hiç de fena olmayacaktı.<br />
Günün geri kalanı için bir türlü plan yapamadılar. Önce Çağdaş bisiklete binmeyi önerdi ama ikizlerin bisikletleri hâlâ tamirde olduğundan bu<br />
iş mümkün değildi. Yiğit denize girelim dedi ama Çağdaş’ın annesi de buna izin vermiyordu. Hani sabah bir girip çıksa olurdu da öyle birkaç saat denizde<br />
kalmasına kesinlikle karşı çıkardı. Kadıncağız haklıydı da. İkizler yürüyerek ada turu yapmayı teklif ettiler ama neredeyse öğlen olmuştu, şimdi<br />
başlarına güneş geçer sonra annelerinin dırdırından kurtulamazlardı. Ceren’in fikri de onlara pek parlak gelmedi. Pikniğe gitmeyi önermişti Ceren<br />
ama oğlanların böyle şeylerden hoşlanmadıklarını unutmuş olmalıydı.<br />
Bu sırada ilginç bir şey oldu. Ali Bey telaşla koşturup duruyor, bir yandan da kendi kendine konuşuyor;<br />
“Ben n’apıcam şimdi, yandım yandım!” diyordu.<br />
Neler olduğunu merak eden Çağdaş, durumu öğrenmek için babasının yanına gitti. Döndüğünde o da telaşlıydı.<br />
“Arkadaşlar, bugün planlarınızdan, beni çıkarın.” dedi. Neler olduğunu merak eden arkadaşlarına durumu açıkladı:<br />
“Az önce babama telefon gelmiş, İstanbul’dan büyük bir grup iş seminerleri için buraya gelecekmiş.<br />
Otel tam olarak hazırlanamadığından ben burada kalıp babamlara yardım edeceğim.” dedi ve izin isteyip ayrıldı. Ceren onun gidişinin ardından<br />
biraz düşündü ve;<br />
“Arkadaşlar, var mısınız biz de onlara yardım edelim?” dedi. Bu fikir hepsinin aklına yatmıştı.<br />
Yapabilecekleri bir şey olursa pekâlâ onlara yardımcı olabilirlerdi. Çağdaş’ı bulup ona fikirlerini söylediler. Çağdaş buna çok sevindi ve hemen durumu<br />
babasına anlattı. Fikirleri, Ali Bey’i rahatlatmaya yetmemişti. Ona göre bu çocuklar ancak ufak tefek işlerin üstesinden gelebilirlerdi ama şu anda<br />
en küçük yardıma bile ihtiyaçları olduğundan kabul etmek zorunda kaldı.<br />
Konferans salonunu temizleyerek işe başlayabilirlerdi.<br />
Orası uzun zamandır kullanılmadığından temizliği ihmal edilmişti. Çocuklar gerekli temizlik malzemelerini alıp oraya gittiler. Burası gerçekten<br />
kötü durumdaydı. Her taraf toz içinde ve çok havasızdı. İlk işleri klimaları açmak oldu. Elektrik süpürgeleriyle halıları süpürdükten sonra sahneyi,<br />
kürsüyü ve koltukları silip tertemiz yaptılar. Konferans salonundaki işleri bittikten sonra ardiyeden kullanılmayan sandalye ve şezlongları çıkarıp teker<br />
teker sildiler ve gerekli yerlere yerleştirdiler. Bu iş onları çok oyalamış ve yormuştu. Son yaptıkları işse oldukça eğlenceliydi. Otelin bahçesini ve havuzun kenarlarını, hortumlarla yıkamaktı görevleri.<br />
Bu arada su savaşı yapmayı da ihmal etmediler. İşleri bittiğinde, Ali Bey gördüklerine inanamadı.<br />
Her taraf pırıl pırıl olmuştu. Buna çok sevindi. Ceren’in fikriyle konferans salonu ve lobilere koydukları taze çiçek dolu vazolara bayıldı. Bu arada<br />
otel çalışanları da kendilerine düşen görevleri yerine getirmiş, hepsinin keyfi yerine gelmişti. Çocuklar etraflarına bakındıklarında yaptıklarını görünce<br />
tüm yorgunluklarını unuttular. Ali Bey suçlu suçlu bizimkilere,<br />
“Çocuklar, gerçekten harikalar yaratmışsınız size çok teşekkür ederim. Yalnız sizden bir şey daha rica etsem ayıp eder miyim?” dedi. Hepsi merakla<br />
birbirlerine bakıyordu. Ali Bey devam etti:<br />
“Akşama aksi gibi bir de nişan törenimiz vardı. Hem seminer hem nişan, bu kadar kalabalığa nasıl yetişeceğimizi bilmiyorum. Hani siz de gelseniz de<br />
bir iki şeyin ucundan tutsanız?”<br />
Nasıl olacağı konusunda bir fikirleri yoktu ama eğlenceli olabilirdi. Kendilerine güveniyorlardı. Ali Bey kabul ettiklerini duyunca, çok sevindi. Şimdi<br />
gidebileceklerini ama akşam tam 17.00’de burada olmaları gerektiğini söyledi. Onlara dinlenmeleri için rahat rahat üçüç buçuk saat kalıyordu. Akşama<br />
buluşmak üzere ayrıldılar. Yiğit hemen ilk vapurla eve geçip, durumu annesine anlattı. Annesi her zamanki gibi onu olumlu karşıladı. Dayısından izin almak koşuluyla onunla istediği kadar kalabileceğini söyledi. Bu arada hareketlerine dikkat etmeli, Ali Bey’i zor durumda bırakmamalıydılar. Yiğit annesine söz verip birkaç parça kıyafeti, iç çamaşırlarını, mayosunu ve havlusunu bir çantaya atıp yola çıktı. İki saatlik uyku ona yetmişti.<br />
Kararlaştırdıkları gibi saat 17.00’de buluştular. Çağdaş arkadaşlarına giymeleri için üzerlerinde otelin logosu bulunan, şort ve tişörtlerden dağıttı.<br />
Ali Bey oğlanları iki gruba ayırdı. Yiğit ve Burak havuz kenarlarının süslenmesinde, dekoratörlere yardımcı olurken Çağdaş ve Berke de yemek masalarının hazırlanmasına yardım edeceklerdi. Ceren ise otel çalışanlarından Gülcan ablayla birlikte, gelen konuklara yerlerini göstermekte görevliydi.<br />
Sonunda tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Masa ve sandalyeler saten kumaşlarla kaplanıp, kocaman fiyonklarla süslenmiş, masalara şık bir şekilde<br />
tabaklar, bardaklar, çatal, kaşık ve peçeteler yerleştirilmişti.<br />
Havuz kenarlarına koydukları dev meşaleler ışıl ışıl yanıyor, plastik nilüfer çiçekleri masmavi havuz sularında usulca yüzüyorlardı.<br />
Konukların tamamının gelmesiyle birlikte işi biten Ceren de diğer arkadaşlarının arasına katıldı.<br />
Artık tek yapmaları gereken serviste garson ağabeylerine yardımcı olmak ve dolu kül tablalarını temizleriyle değiştirmekti.<br />
Nişan töreni oldukça eğlenceli geçmişti. Boş zamanlarında bir köşede kendilerine ayrılan masada oturabilmiş hatta nişan pastasından koca birer dilim<br />
bile yiyebilmişlerdi.<br />
Asıl iş törenden sonraydı. Tören bitip misafirler gidince otel çalışanlarıyla birlikte, ortalığı temizleyip havuz kenarını eski hâline getirdiler. İşleri bittiğinde hepsi çok yorulmuş, eve gidip iyi bir uyku çekmenin hayalini kuruyorlardı. Ali Bey yanlarına gelip, yaptıkları her şey için onlara teşekkür etti.<br />
Sayelerinde bugünü sorunsuz atlatmışlardı. Onlara, yarın gelip hak ettikleri ücretleri alabileceklerini söyledi.<br />
Çocuklar buna itiraz ettiler. Onlar bu işi para için yapmamışlardı ki. Tek maksatları Ali Bey’e bu zor anında yardımcı olmaktı. Evet, gerçi biraz yorulmuşlardı ama yine de buna gerek yoktu. Ali Bey bu konuya son noktayı koyup, “Bakın çocuklar itiraz istemiyorum, yarın burada olacaksınız. Hem gelip havuzdan da istediğiniz kadar yararlanabilirsiniz.” dedi.<br />
İşte bu fikir hepsinin hoşuna gitmişti. Yiğit dışında hiçbiri daha ayaklarını suya bile sokamamıştı.<br />
Hem bu yorgunluğun üstüne, bir havuz keyfi de iyi giderdi doğrusu. Yarınki planlarının da belli olmasıyla birlikte evlerinin yolunu tuttular.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<h2>Güzel Bir Gün</h2>
<p>Çağdaş arkadaşlarına içinde çalışma ücretlerinin bulunduğu zarfları uzattığında, hepsinin ağzı bir karış açık kaldı. Zarfta çok para vardı ve itirazlarını<br />
bildirmek için Ali Bey’in karşısına dikildiklerinde, onun bu konuda ne kadar kararlı olduğunu anladılar. Ali Bey:<br />
“O paraları almazsanız size borçlu kalırım ve bir daha ihtiyacım olduğunda sizden yardım isteyemem.” dedi. Bunun üzerine itiraz edemediler.<br />
Bir süre sonra kendilerini paralarını nasıl değerlendirecekleri konusunda düşünürken buldular.<br />
İkizler bu parayla bisikletlerine yeni aksesuarlar takabilir, yeni şaka malzemeleri alabilirlerdi. Hatta annelerinden gizlice adaya getirdikleri yılanları<br />
Yapışkan’a, yeni bir yuva bile edinebilirlerdi. Hayvancağız iki gündür küçük bir kavanozda yaşıyordu.<br />
Anneleri bu durumu bir anlarsa ikisini de o kavanoza sokacağından hiç şüpheleri yoktu. Yiğit’se sandalının geçenlerde bozulan motorunu tamir ettirebilir, deposunu doldurup, arkadaşlarını yakın koylara gezmeye götürebilirdi. Ceren’in kararıysa kesindi. Bu parayı annesine verecekti. Onun için en önemli şey geçimlerine katkıda bulunmaktı.<br />
O öğleden sonra güneşin zararlı etkileri geçince havuza gittiler. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemişlerdi. Sonunda yorgun düşüp kendilerini şemsiyelerin gölgesine attıklarında, o günün belki de hayatlarındaki en güzel gün olduğunu düşündüler.<br />
Öyle ya ilk kez kendi alın terleriyle para kazanmışlar, ardından da çok eğlenceli saatler geçirmişlerdi.<br />
Ceren:<br />
“İnşallah, güneşten fazla yanmamışımdır.” dedi eliyle omuzlarını kontrol ederek. İlk kez bu kadar uzun süre güneşte kalmıştı ve açık tenli olduğundan<br />
fazla güneş ona yaramıyordu. Çağdaş:<br />
“Korkma, sana verdiğim o koruyucu çok kuvvetlidir.<br />
Ben geçen yaz ne yapmıştım biliyor musun? Ablamın bronzlaştırıcısının içini bununla değiştirdim. O gün ablam sabahtan akşama kadar güneşte kaldı ama hiç yanamayınca resmen çıldırdı,” dedi. Çocuklar kahkahaya boğuldular. Hepsi Çiğdem’in bronzlaşmaya ne kadar meraklı olduğunu bilirdi. İkizlerden Burak:<br />
“Ooo! Çağdaş bakıyorum da şaka konusunda bizimle yarışıyorsun. Dur da bunlara bu sene öğretmene yaptığımız örümcek şakasını anlatalım,” dedi.<br />
“Oğlum siz de bu sefer şakanın dozunu kaçırmıştınız. Öğretmen nerdeyse korkudan ölecekti.”<br />
“Siz bize onu anlatmıştınız, geçen yazdı değil mi?” dedi Ceren.<br />
“Hayır canım, bunlar şakalarını bu sefer gerçek örümcekle yaptılar. Kadıncağız yine plastik sanıp onu eliyle tuttu, tam pencereden atacaktı ki çığlık<br />
çığlığa bağırmaya başladı. O anı görecektiniz.”<br />
İkizler gülmekten katılıp kaldılar. Yiğit ve Ceren’se şaşkın şaşkın onlara bakıyordu. Ceren:<br />
“Bu kadar acımasız olduğunuzu bilmiyordum,” dedi. İkizler:<br />
“O da bize resimden, müzikten zayıf verirken acımıyordu.” diyerek, kendilerini savundular. Yiğit:<br />
“O derslerden zayıf almayı nasıl başardığınız şimdi anlaşılıyor.” deyince ikizler daha fazla gülemediler.<br />
Akşam her şey için teşekkür edip ayrılırlarken Ali Bey, onlara istedikleri zaman gelebileceklerini söyledi. Hem geçici de olsa bu otelin çalışanı değiller<br />
miydi?<br />
Bugün gerçekten harika bir gündü. Yaz tatillerinin hep böyle güzel geçmesini dileyerek ayrıldılar. Hepsi de ilk kazançlarını annelerine göstermek için<br />
can atıyordu&#8230;<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111957" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_3.png" alt="" width="371" height="207" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_3.png 371w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_3-300x167.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_3-355x198.png 355w" sizes="auto, (max-width: 371px) 100vw, 371px" /></p>
<h2>Ceren’in Takı Tezgâhı</h2>
<p>Yaz tatiline girdiklerinden beri neredeyse iki hafta olmuştu. Oğlanlar kendilerini oyalayacak bir şeyler bulmakta zorlanmıyor, bir gün Yiğit’in sandalıyla<br />
balığa çıkıyor diğer bir gün adada bisiklet turu yapıyor, başka bir gün ise basketbol ya da futbol maçı yapıyorlardı. Fakat Ceren onların bu faaliyetlerine<br />
katılamıyordu. O ne anlardı ki futboldan balığa çıkmaktan. Bir kere onlarla bisiklete binmiş ama çok hızlı gittiklerinden, onlara yetişememiş üstüne üstlük bir de bisikletten düşüp dizini yaralamıştı.<br />
En iyisi dükkânda oturup annesine yardım etmekti. Zaten yazlıkçıların gelmesiyle işler açılmış, annesi işlere yetişemez olmuştu.<br />
Ceren renkli boncuklardan kolyeler, bileklikler yapmaya bayılırdı. Dün İstanbul’a mal almaya giden annesi, oyalanması için kızına bir poşet dolusu<br />
renkli boncuk ve takı malzemesi almış, Ceren de bugün dükkânlarının önünde oturmuş, bu malzemeleri kullanarak çeşitli takılar yapıyordu. Annesi:<br />
“Kızım ben sana daha söylemedim değil mi?<br />
Dün halan aradı. İnci’yle birlikte birkaç haftalığına bize geleceklermiş.” dedi.<br />
Ceren bu habere çok sevindi. Kuzeni İnci’yi çok severdi ve anlaşılan artık yalnız kalmaktan kurtulacaktı.<br />
İnci’yle yapabilecekleri şeyleri düşündükçe, içi içine sığmıyordu. İnci ilk kez Büyükada’ya gelecekti ve ona adayı gezdirmekle işe başlayabilirdi.<br />
Mutlaka çok güzel günler geçireceklerdi. Ceren kendini işine ve düşüncelerine öyle çok kaptırmıştı ki çocukların yanına geldiğini fark etmedi bile. Tombik’in havlamasıyla irkildi.<br />
“Neleri kaçırdığını bir bilsen.” diye haykırdı Yiğit.<br />
Ceren merakla kan ter içindeki arkadaşlarına baktı. Hep bir ağızdan bir şeyler söylüyorlar ne dedikleri anlaşılmıyordu. Sonunda sustular ve Çağdaş<br />
anlatmaya başladı:<br />
“Balık tutmak için Dil Burnu açıklarına gidiyorduk ki bir yunus sürüsü bizi takip etmeye başladı. Bu uzun süre böyle devam etti. Baktık ki peşimizi<br />
bırakacakları yok, Tombik de onlara havlayıp duruyor. Biz de motoru durdurup gitmelerini bekledik ama nerede bu sefer yanımıza gelip, sandalın<br />
üzerinden atlamaya başladılar.”<br />
Ceren gözlerini fal taşı gibi açmış, heyecanla onu dinliyordu. Burak onun lafını kesti:<br />
“Bir ara devrileceğiz diye ödümüz koptu. Korkudan birbirimize sarılmışız farkında bile değildik,” dedi.<br />
“Ne korkması canım. Biz sandalın dengesi bozulmasın diye sarılmıştık.”<br />
“Yaa! Ne demezsin.” diyerek Berke de kardeşinin dediklerini doğruladı:<br />
“Burada olmamız bile mucize. Ben ki yunusları çok severim ama uzun süre belgesel bile izleyebileceğimi sanmıyorum,” dedi. Ceren sabırsızlıkla,<br />
“Eee! Sonra ne oldu anlatsanıza?”<br />
“Az sonra açıktan geçen bir deniz otobüsünün peşine takılıp, bizi unuttular. Biz de buraya geri döndük.”<br />
Yiğit:<br />
“Ben bile öyle korktum ki hâlâ titriyorum.” deyip, ellerini gösterdi. Hakikaten de titriyorlardı.<br />
İkizler bir daha balığa falan çıkmayacaklarını söylediler. Ceren gülerek,<br />
“Yaa! Siz beni yalnız başıma bırakır, balık tutmaya giderseniz öyle olur işte.”<br />
Otelden çıkan Ali Bey de oğlu ve arkadaşlarının, bu garip hâllerini görünce meraklanmıştı.<br />
“Ne oldu size oğlum köpek falan mı kovaladı?’’ diye sordu.<br />
“Onun gibi bir şey Ali amca,” dedi Ceren, gülerek. Ali Bey çocukların başına gelenleri heyecanla dinliyor, bir yandan da Ceren’in yaptığı kolyelerden<br />
birini eline almış inceliyordu. Sonunda çocukların anlatacakları bitince Ali Bey:<br />
“O kadar korkmanıza gerek yoktu ki çocuklar. Hem onlar size zarar vermek istememiştir. Bilirsiniz yunuslar çok oyuncudur, herhalde sizinle oyun<br />
falan oynamaya çalışıyorlardı. Ama tabi kuyruğu falan sandalınıza çarpsaydı devrilmenize neden olabilirdi. Neyse nasıl olsa hepiniz yüzme biliyorsunuz<br />
değil mi? Kıyıya kadar yüzüverirdiniz,” dedi.<br />
İkizler birbirlerine baktılar. Yiğit ve Çağdaş usta birer yüzücüydüler ama kendileri bu konuda pekiyi değillerdi. En kısa zamanda yüzmeyi daha<br />
iyi öğrenmeleri gerekiyordu. Ali Bey elindeki kolyeleri göstererek,<br />
“Ceren bunları sen mi yapıyorsun, yoksa?” diye sordu.<br />
“Evet, Ali amca. Annem dün bu boncukları, İstanbul’dan getirdi. Bana bir sepet verdi, ben de yaptıklarımı içine koyup dükkânda satacağım.”<br />
“Sen bunları yapmayı, kimden öğrendin?”<br />
“Kimseden&#8230; Kendi kendime&#8230;”<br />
“Ama çok güzeller, aferin sana! Baksana Ceren neden dışarıya bir tezgâh koyup bunları sergilemiyorsunuz?”<br />
“Ben öyle çok bir şey yapmayacağım. Hem kim alacak o kadar çok kolyeyi?”<br />
“Cerenciğim annen dükkânda mı? Ben onunla bir konuşayım.”<br />
“Evet, içerde Ali amca.”<br />
Ali Bey dükkâna girip, Zerrin Hanımla uzun uzun konuştu. Dışarı çıktıklarında ikisinin de yüzü gülüyordu. Annesi:<br />
“Kızım, Ali Bey takılarını dizmen için sana bir tezgâh yaptıracakmış.” dedi. Ceren buna çok sevindi ama onun o kadar çok kolyesi yoktu ki. Ali Bey:<br />
“Annen de sana yardım eder, yaparsınız.” dedi.<br />
Güzel düzenlenmiş bir tezgâhın iyi müşteri çekeceğini de sözlerine ekledi.<br />
Çocuklar da buna sevinmişti ama en çok sevinen tabi ki Zerrin Hanım’dı. Aslında Zerrin Hanım, daha fazla mal sergileyebilmek için bu tezgâh işini<br />
düşünmemiş değildi ama Ali Bey’den çekiniyordu.<br />
Dükkânın mal sahibi oydu ve hemen bitişiklerinde lüks bir otel işletiyordu. Şimdi otel girişinde bir tezgâh fikri hoş kaçmayabilirdi. Ali Bey oradan ayrılırken,<br />
“Ben hemen birini yollar, ölçülerini aldırırım.” dedi.<br />
O gün Ali Bey’in yolladığı marangoz ölçüleri almış ve tezgâhın yarına hazır olacağını, söylemişti.<br />
Ceren ve annesi harıl harıl takı yapıyorlardı. Diğerleri de onlara yardım etmek istedi ama bir iki denemeden sonra beceremeyeceklerini anladılar.<br />
Yiğit ortaya bir fikir attı. Tezgâh ahşaptan yapılacağına göre onu boyayıp, üzerini resimlerle süsleyebilirlerdi.<br />
Bu fikir hepsinin hoşuna gitti. Çağdaş bunu babasına söylediğinde Ali Bey:<br />
“Neden olmasın? Marangoza söyleyeyim de ona göre, çalışsın.”<br />
Ertesi gün tezgâh geldiğinde çocuklar da boya</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111958" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_4.png" alt="" width="536" height="459" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_4.png 536w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_4-300x257.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_4-231x198.png 231w" sizes="auto, (max-width: 536px) 100vw, 536px" /></p>
<p>larını, fırçalarını hazırlamış, onu nasıl süsleyeceklerini planlıyorlardı. Sonunda işe giriştiler. Tezgâhı tıpkı Ceren’in kolyeleri gibi rengârenk boyadılar.<br />
Hatta resmi çok iyi olan Çağdaş, dükkânın boş bir duvarına, tezgâhın renklerinde bir gün batımı resmi çizerken Yiğit de başka bir duvarı, deniz yıldızları,<br />
balıklar ve minarelerle süslüyordu. Yoldan geçenler durup, onların çalışmalarını seyrediyor, bu da çocukların çok hoşuna gidiyordu.<br />
Akşam olup boyalar kuruyunca Burak ve Berke’nin plajdan topladığı deniz kabuklarını, tezgâhın ve duvarların uygun yerlerine yapıştırdılar.<br />
İşleri bittiğinde dükkânın karşısına geçip, yaptıklarını seyrettiler. Onları ilk kutlayanlar arasında Ali Bey de vardı:<br />
“Sizin iyi bir iş çıkaracağınızdan hiç şüphem yoktu.” dedi. Zerrin Hanım tüm bunlara inanamıyordu.<br />
Ceren’ se çok duygulanmıştı. İnşallah, sabahtan beri annesiyle uğraşıp hazırladıkları takıları satabilir, arkadaşlarının bu emeklerini boşa çıkarmazdı&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111959" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_5.png" alt="" width="528" height="461" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_5.png 528w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_5-300x262.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_5-227x198.png 227w" sizes="auto, (max-width: 528px) 100vw, 528px" /></p>
<p>Ceren ertesi sabah annesiyle birlikte erkenden dükkâna geldiğinde çok şaşırdı çünkü arkadaşları da gelmiş, onu bu ilk iş gününde yalnız bırakmak<br />
istememişlerdi. Hep birlikte takıları dizmeye başladılar. İşleri bittiğinde tezgâhları muhteşem görünüyordu. Çağdaş’ın verdiği müjde hepsini heyecanlandırdı.<br />
Söylediğine göre bugün anlaşmalı oldukları turizm acentesi kalabalık bir turist kafilesini günübirlik adalara getirecekti ve öğle yemeklerini<br />
Çağdaşların otelinde yiyeceklerdi. Bu satış yapmaları için iyi bir fırsat olabilirdi.<br />
Sokağın yaşlı sakinlerinden Yorgo amca dünden beri onları balkondan seyretmiş, şimdi de yanlarına gelmişti. Onları bu başarıları için kutladıktan<br />
sonra torunları için o renkli kolyelerden tam üç tane aldı. Böylece ilk satışlarını da yapmış oldular.<br />
Ceren bu ilk parasını alıp, küçük bir kavanoza koydu. Sonra da gelecek diğer müşterileri beklemeye koyuldular. Bu arada Zerrin Hanım renkli ambalaj<br />
kâğıtları almış ve sattıklarını koymaları için onlara minik kese kâğıtları yapmayı öğretmişti.<br />
O gün akşam olduğunda bu işten hepsi yorgun düşmüştü. Çağdaş’ın dediği gibi turist kafilesi gelmiş, yaptıkları takıları tam anlamıyla silip süpürmüşlerdi.<br />
Artık malzemeleri bitmiş olduğundan yenilerini de yapamıyorlardı. Zerrin Hanım’ın bir an evvel İstanbul’a gidip, malzeme alması gerekiyordu.<br />
Ceren kavanozdaki paraları sayıp, annesinin ona aldığı deftere kaydetti. Bundan sonra her gün kazandıkları ve harcadıkları paraları, buraya<br />
işleyecekti. Paranın bir kısmını malzeme alması için annesine verdi. Bir kısmıyla da arkadaşlarına kocaman birer dondurma ısmarladı. Takı işi bugünkü<br />
gibi devam ederse annesinin İstanbul’da işe gitmesine gerek kalmayacaktı. Ne güze, yarın kuzeni İnci de gelecek, birlikte çok güzel vakit geçireceklerdi.<br />
Bu yüzden ertesi günü iple çekiyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111960" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_6.png" alt="" width="246" height="245" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_6.png 246w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_6-150x150.png 150w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_6-199x198.png 199w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_6-64x64.png 64w" sizes="auto, (max-width: 246px) 100vw, 246px" /></p>
<h2>İncinin Gelişi</h2>
<p>Ceren o sabah erkenden kalkıp, kuzeni için hazırlanmış, tam on dakikadır iskelede vapurun gelmesini bekliyordu. Sonunda vapur gelmiş, yolcular<br />
inmeye başlamışlardı. Beline kadar gelen sapsarı, uzun saçlarıyla İnci hemen göze çarpıyordu. Ceren ona el salladı. İnci ve halası da onu görmüş, el sallayarak yanına doğru geliyorlardı.<br />
İnci de görüşemedikleri süre boyunca tıpkı Ceren gibi boy atmış, kocaman olmuştu. İki kuzen birbirlerine sıkı sıkı sarıldı. Eskiden birlikte ne<br />
güzel günler geçirirlerdi. Ceren’in anne ve babası ayrılıp adaya taşındıklarından beri sadece bir iki kez görüşebilmişlerdi. O da ancak birkaç saatlik<br />
görüşmelerdi. Şimdiyse İnci tam üç hafta boyunca burada kalacaktı.<br />
Eve uğrayıp eşyalarını bıraktıktan sonra Zerrin Hanım’ın yanına dükkâna gittiler. İnci takı tezgâhını görünce çok beğendi. Hiç böyle muhteşem bir<br />
tezgâh görmediğini söyledi. O da kendi takılarını kendi yapıyordu ve seve seve işlerinde Ceren’e yardımcı olabilirdi. Ceren buna çok sevindi çünkü<br />
işler böyle giderse gerçekten, yardıma ihtiyaçları olacaktı.<br />
O gün çocuklar geldiğinde İnci’yle tanıştılar. Aralarına geçici de olsa yeni birinin katılması, hepsinin hoşuna gitmişti. Özellikle Çağdaş İnci’yi<br />
görünce diğer arkadaşlarını unutmuş, hep onunla sohbet etmişti.<br />
Yarın için İnci’nin de ısrarıyla pikniğe gitmeye karar verdiler. Oğlanlar bu kez bisikletlerini yavaş kullanacaklarına dair söz vermişlerdi.<br />
Ertesi gün kararlaştırdıkları gibi buluştular.<br />
Kızlar; sandviç hazırlamış, Yiğit; koca bir termos çay, ikizler; su ve kola, Çağdaş da; otelden aşırdığı, poğaça ve kurabiyelerden getirmişti. İnci için de<br />
bir bisiklet kiraladıktan sonra yola çıktılar.<br />
İnci yeni yerler keşfetmenin mutluluğunu yaşıyordu. İlk kez Büyükada’ya gelmiş ve büyük şehre bu kadar yakınlıktaki bir cennetin varlığı karşısında,<br />
çok heyecanlanmıştı. Deniz çarşaf gibi uzanıyor, suda yansıyan güneş ışınları tıpkı bir mücevher gibi gözlerini kamaştırıyor, kıyıya demirlemiş yatlar denize saçılmış inci taneleri gibi göz alıyorlardı.<br />
Oğlanlar da bisikletlerini yavaş sürdüklerinden manzaranın güzelliğini daha iyi algılayabiliyorlardı.<br />
Berke’nin bisikletinin sepetinde giden Tombik’in hâli de bir başkaydı. Tombik başını öne doğru uzatmış, gözlerini kapatmıştı. Rüzgârdan kulakları tıpkı birer bayrak gibi dalgalanıyordu. Sonunda piknik alanına vardılar. Kızlar piknik örtülerini yere serip, sepetlerini boşalttılar. Daha öğlen bile olmamıştı ama temiz hava erkenden acıkmalarına neden olmuştu. Sıcacık çaylarının yanında sandviçlerini yiyip kırlara uzandılar. Çağdaş:<br />
“Biz niye şimdiye kadar hiç böyle yapmadık?” diye sordu.<br />
“Niye olacak aklınız fikriniz futbolda, balıkta olunca işinize gelmedi tabi.” dedi Ceren.<br />
“Asıl siz kızlar niye futbola karşısınız, biz de bunu merak ediyoruz?” Bu kez İnci cevap verdi:<br />
“Şekerim! Bizim futbola, spora bir garezimiz yok, biz sizin futbolun kölesi olup kendinizi kaybetmenize kızıyoruz,” Yiğit İnci’ye,<br />
“Ne yani, sen bizim futbol fanatiği falan olduğumuzu mu sandın?” dedi.<br />
“Öyle değil misiniz?” Ceren:<br />
“Yok canım, bizimkilerin fanatiklikle falan işleri yok onların tek dertleri başka spor bilmemek.” dedi. Dördü de aynı anda:</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111961" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_7.png" alt="" width="548" height="742" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_7.png 548w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_7-222x300.png 222w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_7-146x198.png 146w" sizes="auto, (max-width: 548px) 100vw, 548px" /></p>
<p>“Biz mi başka spor bilmiyormuşuz?” dediler. Yiğit devam etti:<br />
“Biz her sporu severiz bi kere.”<br />
“Mesela?” dedi İnci.<br />
“Basketbol,” dediler aynı anda.<br />
“Başka?”<br />
“Yüzme, bisiklet, atletizm. Koşu atletizme giriyordu değil mi?”<br />
“Bak gördünüz mü? Ondan bile emin değilsiniz.”<br />
‘Tenis.” dedi Çağdaş. İnci ellerini çırpmaya başladı:<br />
“İşte ben de bunu bekliyordum.” Çağdaş şaşırmıştı. İnci:<br />
“Niye öyle bakıyorsun? Tenis bildiğine göre seninle maç yapabiliriz değil mi?” Ceren duruma açıklık getirdi:<br />
“İnci’nin tenis dalında büyük başarıları vardır da. Öyle ki; maçlarda hocalarını bile yener.”<br />
“Öyle mi? Yok canım ben öyle maç falan yapabilecek durumda değilim. Zaten oradan oraya koşturmak çok yorucu. Enerjimi boşa harcamak istemem.”<br />
Hepsi birden güldü.<br />
“Ah, yazık! Enerjisini boşa harcamak istemezmiş(!)” dedi İnci alaylı bir şekilde.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
“Doğrusunu söylemek gerekirse ben iyi bir tenis oyuncusu değilim ama balon masa tenisi derseniz, onda varım. İsterseniz maç yapabiliriz.”<br />
“Neyse öyle olsun o zaman biz de pinpon maçı yaparız.” Çağdaşların otelinde bir pinpon masası vardı ve genellikle boş dururdu.<br />
Tombik yol boyunca yediği rüzgârdan sersemlemiş olacak ki uyuyup kaldı. İstanbul vapuru ışıltılı suları yararak, adalara doğru ilerliyordu&#8230;<br />
İkizler Yapışkan’a hâlâ bir yuva bulamamaktan, dert yandılar. Bir an evvel bu işe bir çare bulmaları gerekiyordu. Çağdaş da yarın kardeşi Çağrı’yla<br />
ilgilenmek zorunda kalacağından, yakınıyordu.<br />
Annesi bir işi çıktığından İstanbul’a gitmek zorundaydı ve aksi gibi Maria da oteldeki Rus turistlerle ilgilenecekti. Ona ablasının bakması gibi bir seçenek de yoktu. Yaramaz da olsa Çağrı’nın, ablasının yanında güneşten kömür gibi olmasını istemezdi.<br />
Mecburen bu iş ona düşüyordu. En iyisi onu otele getirmekti. Böylece onu oyalamakta babasına da yardımı olabilirdi. Bunu duyan İnci:<br />
“Ayy! Bizim oraya da getir. Ben çocuklara bayılırım.” Diğerleri çok acayip bir şey duymuş gibi ona baktılar.<br />
“Ne oldu, ne bakıyorsunuz?”<br />
“Tabi, sen daha Çağrı’yla tanışmadığından böyle konuşuyorsun, onu bir tanı bak nasıl da fikrin değişecek.” dedi Ceren.<br />
“Niye canım, daha benimle anlaşamayan çocuk tanımadım. Sahi kardeşin kaç yaşındaydı Çağdaş?”<br />
“Beş”<br />
“İyi iyi. Yarın mutlaka, getir.”<br />
‘’Tamam canım, yeter ki sen iste benim canıma minnet.”<br />
Çağdaş buna çok sevindi. Gerçi yaygaracı Çağrı bazen çekilmez olurdu ama bu sayede İnci’yle daha yakınlaşabilirdi. Bu İnci’yi gerçekten çok sevmişti.<br />
Ayrıca İstanbul’da evlerinin çok yakınlarda olması da büyük tesadüftü doğrusu.<br />
Çağdaş’ın getirdiği kurabiyeleri yiyip, meşrubatları içtikten sonra dönüş için hazırlandılar. Tombik’i uyandırmaları, çok zor olmuştu. Hayvancağız<br />
kendini kaybetmiş gibiydi ama bisikletin sepetine yerleşip yola çıktıklarında keyfi tekrar yerine geldi.<br />
Dönüş yolunda son pedalları zorlukla çevirdiler. Bu kadar yorulacaklarını, tahmin etmemişlerdi.<br />
Ceren’in aklı fikriyse tezgâhındaydı. Acaba annesi iyi satış yapabilmiş miydi?<br />
İlk işleri Cerenlerin dükkânına uğramak oldu. Annesi bu saate kadar sadece beş tane kolye satabilmişti. Ceren hemen satılan o beş kolyeyi hazırlamak<br />
için boncuk tepsisini alıp geldi. Diğer oğlanlar da bisikletlerini bir kenara atmış, yorgunlukla kendilerini kaldırıma bırakıvermişlerdi. Ceren İnci’ye;<br />
“Hadi, bisikletini kiraladığımız yere iade et de şu eksik kolyeleri yapalım.” dedi ama İnci onu duymamış gibiydi.<br />
“Sana diyorum İnci!”<br />
Kız donup kalmış, uzaklarda bir yere bakıyordu. Arkadaşları aynı anda onun baktığı yere döndüler. İki üç adam kafa kafaya vermiş, kendi aralarında<br />
konuşuyorlardı. Buna bir anlam veremediler.<br />
İnci’yse hâlâ gözünü bile kırpmadan, oraya bakıyordu. Sonunda fısıltıyla,<br />
“Volkan Yılmaz!” diyebildi.<br />
“Ha, o mu? Dün geldi, bizim otelde kalıyor.” dedi Çağdaş gülerek.<br />
“Sizin otelde mi kalıyor?”<br />
“Evet.”<br />
“Ay! İnanmıyorum… Volkan Yılmaz burada, işte tam karşımda ve sizin otelde kalıyor öyle mi?”<br />
Ceren dâhil hepsi şaşkınlıkla onu seyrediyordu. “Ben onun hayranıyım. Şimdi ikinci kaseti için ha. zırlık yapıyormuş, bir çıksın hemen alacağım.”<br />
“Zaten yeni kaseti için beste yapacakmış. Biraz kafa dinlemek için bir yakınının tavsiyesiyle buraya gelmiş. Yani babam öyle dedi. Siz kızlar da şu<br />
adamda ne buluyorsunuz, anlamıyorum?” Ceren:<br />
“Vallahi, ben bir şey bulmuyorum.” diyerek kendisini savundu. Yiğit:<br />
“Onun o uyduruk şarkılar için kafa dinlemesine bile gerek yok. Açsın bir magazin dergisini, her sayfadan bir kelime yazsın, al sana beste.”<br />
“Hiç de bile uyduruk değil. Hepsi de çok romantik.” dedi İnci.<br />
“Ay! Ne de romantik.” dedi Ceren ve “Neyse zevkler tartışılmazmış, değil mi?” deyip bu tartışmaya son noktayı koydu.<br />
“O benim bir tanem. Hem ben ne duruyorum ki gidip bir imzasını almalıyım.” deyip dükkâna girdi.<br />
Aldığı bir ispirtolu kalemle dışarı fırladı, doğruca adamların yanına gitti.<br />
Çocuklar onun ardından bakakaldılar. İnci’yi yeni tanımış da olsalar, onun böyle bir takıntısı olduğunu tahmin etmemişlerdi. Hem Ceren bile<br />
onun bu huyunu bilmiyordu ki onlar nasıl bilsinler? İnci az sonra döndüğünde pek mutlu görünmüyordu.<br />
“Kötü bir zamanda gittim galiba?” dedi arkadaşlarına.<br />
“Niye, ne oldu?”<br />
“Hiiç&#8230; İmzamı aldım ama yüzüme bile bakmadı.” Sonra avucunu onlara gösterdi.<br />
“O elindeki mürekkebin cildin için zararlı olabileceğini hiç düşündün mü? diye sordu Burak.<br />
İnci omuzlarını silkti:<br />
“Umurumda değil. Hem ben elimi hiç yıkamayacağım.”<br />
“Yıkamayacak mısın?”<br />
“Evet, yıkamayacağım. İstanbul’a götürüp, arkadaşlarıma gösterebilsem öyle güzel olurdu ki<br />
Merve kıskançlığından çatlardı herhalde?”<br />
“O zaman kâğıda imzalatsaydın ya.”<br />
“Onu da yaparım. Nasıl olsa burada kalıyormuş değil mi? deyip onaylaması için Çağdaş’a baktı.<br />
Çağdaş:<br />
“Evet, kalıyor. Hatta sana odasını da göstereyim.” deyip yukarılarda bir pencereyi işaret etti.<br />
İnci hayranlıkla pencereye baktı.<br />
“İnanmıyorum, Volkancığım! Orda mı kalacak şimdi? Çağdaş, baban bana da otelde bir iş verir mi? Hem ben para da almam, n’olur. Bak! Tuvaletlerinizi bile temizleyebilirim.”<br />
Çocuklar hep birden gülmeye başladılar. Çağdaş’sa bu duruma seviniyordu. Bu sayede İnci’yle arası daha iyi olabilirdi. Bir an önce bu Volkan Yılmaz<br />
denen şarkıcı ile tanışsa hiç fena olmayacaktı. Bir şeyler düşünmeliydi.<br />
Yiğit çok yorulduğunu eve gitmesi gerektiğini söyleyip, ayaklandı. İkizler de artık bir köpekten çok çuval yığını gibi görünen Tombik’i kucaklayıp,<br />
evlerine gittiler. Bu konu için babalarını arasalar iyi olacaktı. Tombik çok kötü görünüyordu ve bunun sebebi de rüzgârlı bisiklet yolculuğundan başka bir şey olamazdı.<br />
Ceren ve İnci ellerindekileri bitirdikten sonra başka takılar da hazırlamalıydılar. Yarın Rus turistler gelecekti ve eksikleri olmamalıydı. Çağdaş<br />
da onlarla kalmış, fazla becerikli olmasa da yardım etmeye çalışıyordu. Bu arada da kafasında bazı planlar kuruyordu&#8230;<br />
Böylece geç vakitlere kadar çalıştılar. Ceren’in annesi ve halası çoktan eve gitmiş, onlara fazla geç kalmamalarını tembih etmişlerdi. Ceren ve İnci’yse<br />
yaptıkları işe o kadar dalmışlardı ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamadılar. Neredeyse gece yarısı olacaktı. O sırada otelin bekçisi Hüseyin yanlarına<br />
geldi. Sinirli bir şekilde:<br />
“Siz bu saatlere kadar burada ne yapıyorsunuz?’’ dedi. Çağdaş Hüseyin’i hiç sevmez, babasının onu neden işe aldığını bir türlü anlayamazdı.<br />
Saatlerine baktılar, gerçekten de epey geç olmuştu.<br />
“Ooo! Zaman nasıl da geçmiş hiç anlamadık.” dedi Çağdaş. Kızlar da şaşırmıştı bu kadar geç olmasına. Anneleri de onları hiç merak etmemişti.<br />
Gerçi merak etmelerine gerek yoktu. Pencereden bir baksalar dükkânın önünde oturan kızların, görebilirlerdi.<br />
Hüseyin tekrar:<br />
“Hadi, siz de evlerinize yürüyün, anneleriniz nasıl bırakıyor sizi bu saatlere kadar?” Ceren her<br />
zaman terbiyeli bir kız olmuştu ama İnci de patavatsızlığıyla meşhurdu. Sonunda dayanamadı:<br />
“Siz, kim oluyorsunuz?” dedi. Ceren onu susturmaya çalıştı.<br />
“Ben bu otelin bekçisiyim.” dedi Hüseyin.<br />
“İyi ya sen otelin bekçisiymişsin bizim dükkânımızın değil.”<br />
Hava karanlık olduğu hâlde Hüseyin’in yüzünün kıpkırmızı kestiği görülebiliyordu. Hüseyin sinirle,<br />
“Çağdaş çabuk içeri gir, baban bu saatte burada olduğunu duyarsa yandın, sizinle de sonra görüşeceğiz bu terbiyesizliğinizi, Zerrin Hanım’a söylemezsem!’’ deyip Çağdaş’ı içeri soktu. Çağdaş:<br />
“Hüseyin sen kafayı mı yedin?” diyerek, onun elinden kurtuldu, gitti tekrar taburesine oturdu.<br />
Hüseyin şimdiye dek hiç görmedikleri kadar sinirlenmişti.<br />
“Öyle olsun!” deyip, içeri girdi.<br />
Çocuklar onun bu yaptıklarına bir anlam veremediler. Bazen çok daha geç saatlere kadar burada oturdukları olurdu. Hem burası yazlık bir yerdi ve<br />
sadece onlar değil herkes dışarıdaydı. Çağdaş:<br />
“Allah aşkına, şuna inat biraz daha oturalım,’’ dedi. İnci ona katıldı.<br />
“Bence de. Kendisini ne sanıyor anlayamadım?” Ceren:<br />
“Yaa! Boş verin şimdi onu, hakikaten geç oldu.<br />
Bilmem farkında mısınız ama daha akşam yemeğimizi bile yemedik?’’ dedi.<br />
O sırada dükkânın telefonu çaldı. Arayan Zerrin Hanım’dı ve daha gelmeyi düşünüp düşünmediklerini sordu. Ceren çıkmak üzere olduklarını söyleyip, telefonu kapattı. Tezgâhlarındaki takıları toplamaya başladılar. Sokaktan artık tek tük insan geçiyordu. Onlar da ya kulüplerden ya da misafirlikten<br />
dönenlerdi. Son eşyaları da toplayıp içeri sokarlarken üstü başı iyi olmayan garip bir çocuk elinde bir tepsi midye dolmasıyla önlerinden geçti.<br />
Ceren ve Çağdaş onu ilk kez görüyorlardı. Burası küçük bir yerdi ve herkes birbirini tanırdı.<br />
Bu çocuksa onlar için çok yabancıydı. Giyimlerinden kulüpten döndükleri belli olan bir çift onu durdurup, biraz midye dolması aldı. Oğlan onların<br />
gitmesinin ardından, bizimkilere baktı. Belli ki; dolma isteyip istemediklerini anlamaya çalışıyordu ama Çağdaş’ın kuşku dolu bakışlarını görünce<br />
hızlı adımlarla oradan ayrıldı. Ceren Çağdaş’a;<br />
“Ne biçim baktın çocuğa öyle,’’ dedi.<br />
“Nasıl bakmışım ki?’’<br />
“Yanına bir gelirsem gününü gösteririm der gibi.”<br />
“Hayır. Sadece nerden çıktığını merak ediyordum.”<br />
“Ama senden korktu, gitti işte.”<br />
“Amaan! Gitsin. Bir seyyar satıcımız eksikti zaten.”<br />
Doğru da söylüyordu. Adaların hâlâ bu kadar nezih ve düzenli olmasının nedenlerinden biri de İstanbul gibi seyyar satıcılar tarafından işgal edilmemiş<br />
olmasıydı.<br />
Kızlar dükkânlarını kilitlerlerken Ali Bey de otelden çıktı. Onları görünce,<br />
“Oğlum siz daha burada mısınız? Bu işe kendinizi fazla kaptırdınız galiba?’’ dedi ve ardından<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111963" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_8.png" alt="" width="443" height="332" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_8.png 443w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_8-300x225.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_8-264x198.png 264w" sizes="auto, (max-width: 443px) 100vw, 443px" /></p>
<p>hepsi evlerine doğru yöneldi. İnci onlar uzaklaştıktan sonra Ceren’e,<br />
“Babası Çağdaş’a kızmış mıdır şimdi?’’ diye sordu.<br />
“Yok canım, ortada kızacak bir şey yok ki. Hem bizim bu saatlere kadar dışarıda kaldığımız çok olmuştur.<br />
Yemeğimizi yedikten sonra genellikle parka gideriz. Bazen de otelde eğlence falan olur eğer fazla kalabalık değilse Ali amca, bize de bir masa<br />
ayarlar. Annelerimiz de nerede olduğumuzu bildiği için bir sorun çıkmaz.”<br />
“İyi de o zaman bekçi bize niye kızdı?”<br />
“Bak orasını ben de anlamadım. Belki de ters bir günündeydi?”<br />
“İyi, öyle olsun bakalım. Ceren hani şu bahsettiğin eğlencelerden yine olur mu? Ben o otele girmeyi çok istiyorum da. Hem belki Volkancığımı da görürüm?”<br />
“Ay, ilahi İnci! Eğlenceye gerek yok. Yarın Çağdaşla gireriz otele. Zaten pinpon oynayacaktık ya. Hem bakarsın havuza da gireriz.”<br />
“Girer miyiz gerçekten?”<br />
“Çok kalabalık olmazsa gireriz. Sen hiç merak etme.”<br />
İnci çok mutluydu, yarını iple çekiyordu. Ceren’in de ondan pek farkı yoktu. O da gelecek Rus turistleri düşünüyordu. İnşallah, bu saatlere kadar<br />
çalışıp hazırladıkları takılar satılırdı&#8230;</p>
<h2>Bu Çocuk da Kim?</h2>
<p>Çağdaş gece boyunca bazı planlar kurmuştu. Bunları gerçekleştirebilmek için erkenden kalkıp evin kullanılmayan eşyalarının koyulduğu küçük<br />
ardiyeye girdi. Aradığı şeyleri bulması, biraz vaktini almıştı. Sonunda kardeşinin bebefonunu buldu. Çağrı küçükken annesi bu cihazın bir parçasını<br />
onun odasına koyar, diğer parçasıyla da evin başka odalarındayken onun uyanıp uyanmadığını kontrol ederdi. Çağdaş onu alıp, gizlice odasına gitti.<br />
Volkmeninin pillerini çıkarıp, çalışıp çalışmadığını anlamak için bebefona taktı. Evet, çalışıyordu. Onu hemen sırt çantasına attı.<br />
Çağrı o günkü huysuzluklarına daha sabahtan başlamıştı. Annesi onu Çağdaş’la birlikte otele kadar götürdü. Boş bir anını yakalayıp kaçan annesinin<br />
ardından yeri göğü inleten Çağrı’yı susturmak, Çağdaş ve babasının çok vaktini almıştı.<br />
Misafirler kahvaltı için yavaş yavaş avludaki masalara toplanmaya başladılar. İşte tam beklediği gibi Volkan Yılmaz da merdivenlerden iniyordu.<br />
Küçük Çağrı daha da sakinleşmişti. Resepsiyonda görevli Ümit ağabey onun çeşitli ülkelerin minik bayrakları olan flamalarla oynamasına izin vermişti.<br />
Bunu fırsat bilen Çağdaş babasının odasına gitti. Tam da tahmin ettiği gibi Volkan Yılmaz’ın yanındaki oda hâlâ boştu ve bu planı için en gerekli<br />
şeydi. Babası odasında olmadığı için oldukça rahat hareket ederek, boş odanın ve Volkan Yılmaz’ın odasının yedek anahtarlarını alıp çıktı. Doğruca<br />
boş odaya gitti. Niyeti bebefonu Volkan Yılmaz’ın odasına yerleştirip, onun şarkı söylerken sesini kaydetmekti. Bu yaptığı şeyin yani gizlice birinin<br />
odasını dinlemenin, çok ayıp bir şey olduğunu biliyordu ama o bunu kötü bir maksatla yapmıyordu.<br />
Sadece İnci’ye bir sürpriz hazırlamaktı niyeti. Bir şarkı bile kaydetse yeterdi ona. Boş odada ilk bakışta göze çarpmayan bir yere ses vericisini yerleştirip,<br />
tam önüne ses kaydetme özelliği olan volkmenini koydu. Gelirken hepsine yeni piller takmıştı. Volkmenin kayıt düğmesine basıp, ses vericisini açtı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111964" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_9.png" alt="" width="419" height="198" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_9.png 419w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_9-300x142.png 300w" sizes="auto, (max-width: 419px) 100vw, 419px" /></p>
<p>Bu odanın penceresi avluya bakıyordu. Perdenin arkasından aşağıda kahvaltı edenlere baktı. Volkan Yılmaz hâlâ kahvaltıdaydı. O odadan çıkıp,<br />
doğruca Volkan Yılmaz’ın odasına gitti. Ses alıcısını yatağın altına kurup, açtı. Kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Sesini iyi kaydedip kaydetmediğini<br />
öğrenmek için odadan çıkıp, tekrar boş olanına döndü. Bu işi kimselere görünmeden yapıyordu.<br />
Hele babası bir görseydi mahvolurdu. Tamam, belki kötü bir şey yapıyordu ama bu sadece birkaç saat sürecekti. Bunun kime ne zararı olabilirdi ki?<br />
Kaseti biraz geriye alıp, sesini dinledi. Tahmininden iyi olmuştu. Mırıldandığı hâlde sesi çok iyi duyuluyordu. Hemen kaseti başa sarıp, kayıt düğmesine<br />
bastı. Kasetin bu yüzü kırk dakika boyunca sesleri kaydedecekti. Bu süre bitince diğer tarafını takacaktı. Sabah gelir gelmez oda servisinde çalışan<br />
Nalan abladan onun ne zaman beste yaptığını öğrenmişti. “Dün kahvaltıdan döner dönmez gitarını tıngırdatmaya başladı, öğle yemeğine kadar<br />
devam etti.” demişti Nalan abla. Hemen odadan çıkıp anahtarları aldığı yere geri koydu. Tam babasının odasından çıkarken Hüseyin’le karşılaştı.<br />
Hüseyin ona,<br />
“İki saattir seni arıyoruz, neredesin sen?’’ diye kızdı.<br />
“Ne oldu ki?’’ dedi Çağdaş suçlu suçlu.<br />
“Rus turistler geldi. Ümit’le baban onlarla ilgileniyor. Senin Çağrı’ya bakman gerekiyordu, çabuk aşağıya in!” dedi. Çağdaş aşağı inerken,<br />
“Peh, iki saatmiş!” dedi. Olsa olsa on dakikadır buradaydı. Bu Hüseyin de çok oluyordu artık.<br />
Çağrı otelin girişinde orta yere oturup, kollarını birbirine kavuşturmuş, babası da başında durmuş, ona diller döküyordu,<br />
“Oğlum, annen niye gelmesin? İşleri bitince gelecek. Hem evde unuttuğunuz robotunu da getirecekmiş.”<br />
“Bana ne ben vazgeçtim, robotu getirmesin kendi gelsin.” Babası, Çağdaş’ı görünce, “Nerelerdesin, oğlum? Azıcık bak şu kardeşine, n’olur. Bak, turistlere rezil oluyoruz!’’ dedi.<br />
‘‘Tamam baba, ben ilgilenirim. Çağrı hadi gel, senle havuza girelim!”<br />
“Bana ne sen git, ben girmeyeceğim.”<br />
“O zaman gel, anneme telefon edelim, ne dersin?”<br />
Telefon lafını duyan Çağrı hemen ayağa fırladı.<br />
“Hadi, edelim ama numarasını ben çevireceğim.”<br />
Çağdaş onu yerden kaldırabildiğine sevindi. Birlikte babalarının odasına gittiler&#8230;<br />
“Tamam anneciğim, ben şimdi havuza gireceğim, ağabeyimle yüzeceğiz. Beni merak etme, olur mu?” Çağdaş duyduklarına inanamıyordu. Bu Çağrı ne anlaşılmaz bir çocuktu.<br />
Mayolarını giymiş, havuza inmişlerdi. Çağdaş bir gölgeye oturmuş, kardeşini seyrediyordu. Çağrı’nın bir yaşıtını bulup, oyuna dalması fazla sürmemişti.<br />
Bir çift el Çağdaş’ın gözlerini kapattı. Çağdaş:<br />
“İnci!” dedi.<br />
“Nerden anladın?” .<br />
“Ben anlarım.”<br />
“Eee! N’apıyorsun? Biz de sıkıldık, buraya geldik.”<br />
“İyi yaptınız, gelin oturun.” Ceren ve İnci uygun birer şezlong bulup oturdular.<br />
“Hani, kardeşin gelmedi mi?’’ dedi İnci. Çağdaş gözleriyle havuzu işaret ederek Çağrı’yı gösterdi.<br />
“Ne kadar da sana benziyor.”<br />
“Görüntüsü benzer de huyu benzemez.”<br />
“Dur ben bir gidip, şununla tanışayım.”<br />
“N’olur gitme, oyuna ancak daldı! Bir daha kendine getiremeyiz yoksa.”<br />
“İyi, öyle olsun.” Bu arada İnci etrafı inceliyordu.<br />
“Ne oldu, birine mi baktın?”<br />
“Otelinize bakıyordum. Küçük ama şirin bir yer.”<br />
“Öyledir. Hadi gelin, havuza girelim.”<br />
“Bizim şimdi mayolarımız yok. Hem her an müşteri gelebilir. Kalabalık olursa annem bizi çağıracaktı.”<br />
dedi Ceren.<br />
“Peki, siz bilirsiniz. Sahi hâlâ bizimkiler gelmedi mi?”<br />
“Yok gelmediler.”<br />
Çağdaş saatine baktı. Kırk dakika dolmuştu. Bir yolunu bulup, şu kasetin arkasını çevirebilse iyi olacaktı.<br />
“Kızlar biraz Çağrı’ya göz kulak olur musunuz? Ben şimdi geliyorum,’’ dedi.<br />
‘‘Tabi,” Çağdaş hemen şortunu ve tişörtünü üzerine geçirip, yanlarından ayrıldı, otele girdi.<br />
Az önce babasını barmenle konuşurken gördüğü için onun odasında olmadığını biliyordu. O yüzden oldukça rahat hareket ediyordu. Anahtarları<br />
alıp, boş odaya doğru gitti. Gitar sesleri tüm koridora yayılmıştı. Babasının Volkan Yılmaz’ın yanındaki odaları neden boş tuttuğu şimdi anlaşılıyordu.<br />
Hızla kasetin diğer yüzünü çevirip, çıktı.<br />
Aşağı indiğinde Ceren gitmişti. İnci müşterilerin geldiğini, bu yüzden annesinin onu çağırdığını söyledi.<br />
“Geldiğine göre ben de gidip, Ceren’e yardım edeyim.” dedi. Çağdaş kardeşine baktı, keyfi yerinde gibiydi. Onu orada bıraksa bir şey olmazdı.<br />
Hem babası da fazla uzakta değildi yine de ne olur ne olmaz diye ona haber vermeyi unutmadı.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
Ceren’in başı gerçekten çok kalabalıktı. İkizler de gelmiş, ona yardım ediyorlardı. Bunlar Rus turistlerdi fakat bir şey aldıkları yoktu. Tek yaptıkları,<br />
tezgâhın altını üstüne getirmekti. Eğer Maria olmasaydı, onlarla anlaşmaları çok zor olacaktı.<br />
Turistler ayrıldığında sadece dört tane kolye ve bir küpe satabildiklerini fark ettiler. Sadece turistlerden biri beğendiği bir kolyenin aynısından on tane<br />
yapılmasını istemişti. Onları yanında hediye olarak götürecekti.<br />
İnci ve Ceren hemen kolyeleri yapmaya koyuldular. Akşama kadar onları hazırlamaları gerekiyordu. O sırada Çağrı, üzerinde mayosu ve kolunda<br />
konuklarıyla yalın ayak yanlarında belirdi.<br />
“Ağbi sen ne yapıyorsun burada?”<br />
“Asıl sen ne yapıyorsun burada? Şu hâline bak, utanmıyor musun? Şimdi kızlar seni görse, ayıp olmaz mı?”<br />
“İyi o zaman ben giyinip öyle geleyim.” deyip, tekrar otele girdi. Çağdaş:<br />
“Arkadaşlar kusura bakmayın, şunu giydireyim de geleyim,” derken Yiğit de gelmişti. Bu arada<br />
Ruslar sokağın karşısındaki fotoğrafçıya girdiler. Küçücük dükkâna bir sürü insan doluşmuş, dükkân sahibi hangi biriyle ilgileneceğini şaşırmıştı.<br />
Çağdaş kardeşini giydirip geldi.<br />
“Bu Ruslar da böyledir zaten,’’ dedi. Maria’nın kulağına gitmesini istemediğinden bunu fısıltıyla söylemişti.<br />
“Nasıllar nasıllar?’’ dedi Çağrı zıplayarak.<br />
“Şşşt! Sen her şeye karışma öyle.”<br />
“Bana ne, bana ne, nasıllar?”<br />
“Cimri”<br />
“Yok canım, sadece zevkleri farklı. Hem şimdi onların oralar çok soğuktur. Kat kat giyinmekten, kolye takacak yer bulamıyorlardır.” dedi Ceren.<br />
“Aslında doğru söylüyorsun. Ben bunu hiç düşünmemiştim.”<br />
Bu arada Yiğit ve ikizler de bozulan tezgâhı düzenliyorlardı. Çağrı da boş durmuyor, tezgâha yapıştırdıkları bir deniz kabuğunu sökmeye çalışıyordu.<br />
Onun bu çabasını gören İnci:<br />
“Merhaba Çağrıcığım! Benim adım İnci. Söyle bakalım, onu neden sökmeye çalışıyorsun? Yoksa çok mu sevdin bu deniz kabuğunu?’’ dedi.<br />
“Hayır, hiç sevmedim bi kere.”<br />
“Demek sevmedin. O zaman bir fikrim var.”<br />
Çağdaş ve diğerleri ilgiyle onu dinliyorlardı. “Bak şimdi söyle bakalım, deniz kabuklarının evi neresidir?”<br />
“Bilmem.”<br />
“Yani, nereden gelirler?”<br />
“Denizdeeen&#8230;”<br />
“Yaa! Denizden gelirler değil mi? Bence madem sen onu sevmedin, bırak orda kalsın, böylece evine de gidemez.” Çağrı hemen elini deniz kabuğundan<br />
çekerek,<br />
“Gidemez, değil mi?” dedi.<br />
“Kesinlikle gidemez.”<br />
“İyi o zaman orda kalsın bari.”<br />
“Bence de kalsın. Hadi gel, sana bir iş vermemi ister misin?” Çağrı; “evet” anlamında başını salladı. Hepsi hayretler içinde kalmış, onları seyrediyordu.<br />
İnci onu boş bir tabureye oturtup, önüne içeriden getirdiği sehpayı koydu. Bir kâseye döktüğü renkli boncukları ona verip renklerine göre<br />
ayırmasını istedi. Çağrı hemen denileni yapmaya koyuldu. Zerrin Hanım bile gelmiş, onun bu hâlini seyrediyordu. İnci’nin yaptığı gerçekten büyük başarıydı.<br />
Çağrı gibi bir çocuğa sözünü geçirebilmek kolay şey değildi, doğrusu. O anda bir şey fark ettiler. Turistler yolun ortasında durmuş, birinin başına toplanmışlardı. Bunun ne olduğunu ilk anlayan Çağdaş oldu. Dün midye dolması satan çocuk şimdi de koluna bir şeyler takmış, turistlere gösteriyordu. Bunlar kolyelerdi.<br />
Tıpkı Ceren’inki gibi renkli kolyeler. Çağdaş:<br />
“Bu çocuk ne yapmaya çalışıyor? Dün midye, bugün de kolye. Hem de bizim tezgâhımızın önünde,’’ dedi.<br />
“Midye mi?’’ dedi merakla Yiğit ve ikizler. Kızlar ve Çağdaş dün akşam olanları, arkadaşlarına anlattılar. Ceren hâlâ Çağdaş’ın o çocuğa haksızlık<br />
ettiğini düşünüyor, Çağdaş da yine kendini haklı görüyordu.<br />
“Söyle, bakalım. Şimdi de haksız mıyım? Bak işte senin kazancına mani oluyor. Burada annen kira ödüyor, vergi veriyor ama o ne yapıyor? Bulmuş<br />
kolayını, bir gün midye, bir gün kolye, daha başka neler görücez, kim bilir?” Diğer çocuklar da ona hak verdiler. Tam bir günlerini vermişlerdi<br />
o tezgâhı yapabilmek için. Şimdiyse o çocuğun yaptığı, resmen emeklerine saygısızlıktı. Gidip ona ağzının payını verseler iyi ederlerdi. Bunu duyan<br />
Ceren, dayanamadı:<br />
“Siz deli misiniz, Allah aşkına? Görmüyor musunuz, şu çocuğun hâlini? Belli ki çok fakir ve paraya ihtiyacı var.”<br />
O sırada garip bir şey oldu. Turistlerden biri bağırıp çağırarak, kendi dilinde bir şeyler söylüyordu.<br />
Neler olduğunu öğrenmek için kalabalığa doğru yaklaştılar. Çocuk, Çağdaş’ı görmüş ve tedirgin olmuştu. Maria’ya neler olduğunu sordular.<br />
Bu arada başka bir turist de bağırmaya başlamış, diğer yandan da çantasını karıştırıyordu. Maria turistleri sakinleştirmeye çalışırken, durumu onlara<br />
anlattı. Turistlerin cüzdanları çalınmıştı. Az önce ikisi de cüzdanlarının çantalarında olduğundan,emindiler. Çağdaş kolyeci çocuğa yönelince çocuk,<br />
kaçmaya başladı. Giderken birkaç tane de kolye düşürmüştü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111965" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_10.png" alt="" width="447" height="379" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_10.png 447w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_10-300x254.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_10-234x198.png 234w" sizes="auto, (max-width: 447px) 100vw, 447px" /></p>
<p>Ceren:<br />
“Burada hiç böyle şeyler olmazdı,’’ dedi. Diğerleri de bu fikirdeydi. Çağdaş hiç düşünmeden,<br />
“Ben biliyorum, kesinlikle o çocuk yaptı.”<br />
“Nerden biliyorsun, gözünle gördün mü ki?’’ diye ona kızdı Ceren.<br />
“Hayır, görmedim ama onun yapağına eminim.<br />
Hem başka kim olabilir ki? Nasıl kaçtığını, görmediniz mi?” İnci:<br />
“Aynada kendine, ona baktığın gibi baksan sen bile kaçardın.”<br />
“Şuna bakın, kaçarken kolyelerini de düşürmüş.” dedi. Çağdaş, yerdeki iki kolyeyi alıp getirdi.<br />
Onları eline alan Ceren:<br />
“Ne kadar güzeller, ben de turist olsaydım elbette bunları alırdım,’’ dedi.<br />
“Kim bilir, onları da nereden çalmıştır?” Diğer oğlanlar da Çağdaş’a katılır gibi oldular. Bir tek kızlar ona katılmıyordu. Bu arada Maria o iki turisti<br />
karakola götürmüş, diğerleri de yavaş yavaş dağılmışlardı.<br />
Ali Bey yanlarına gelip, neler olduğunu sordu. Zerrin Hanım ona olanları anlattı. Çağdaş ben kimin yaptığını biliyorum, diyecek oldu ama kızlar ona öyle kötü baktı ki hiçbir şey söyleyemedi.<br />
Ali Bey:<br />
“Burada neler oluyor, anlamıyorum. Dün gece de Teoman Beyler ’in evini soymuşlar, biliyor musunuz?”<br />
“İnanmıyorum! Nasıl olmuş?’’ dedi Zerrin Hanım. Diğerleri de şaşırmış, Ali Bey’i dinlemeye koyulmuşlardı.<br />
“Gece 01.00 gibi kulüpten dönünce bir de ne görsünler, evin altı üstüne gelmiş, hizmetçi kız da baygın bir şekilde yerde yatıyormuş.”<br />
“Vah vah, bir şey olmuş mu?”<br />
“Kızcağızı hastaneye kaldırmışlar hâlâ ayılamamış.”<br />
“Ay! Olur, şey değil. Biliyorsunuz, bizim evin karşısında oturuyorlar. Hayret, biz o saatlere kadar uyanıktık, nasıl oldu da bir şey anlamadık?” Çağdaş<br />
konuşmaların arasına girip,<br />
“Biz de gece 12.00’ye kadar dışarıdaydık, o aralarda olsa mutlaka anlardık,’’ dedi.<br />
“Hakikaten oğlum, siz hiç şüpheli bir şey görmediniz mi?”<br />
“Aslında gördük baba,’’ dedi ve demesiyle birlikte, göğsüne Ceren’in dirseğini yemesi bir oldu.<br />
“Ne gördünüz, oğlum?”<br />
“Yok canım, alakasız bir şey.”<br />
O sırada Volkan Yılmaz hışımla otelden çıktı. İnci onu görünce yanına gitmeyi düşündü ama öyle sinirli görünüyordu ki buna cesaret edemedi.<br />
Çağdaş’ın aklına bebefon geldi. Onu tamamen unutmuştu. Kaset dolmuş olmalıydı. Hazır babası da Volkan Yılmaz da buradayken gidip, onları ortadan<br />
kaldırmalıydı. Hemen odalardan bebefonu ve volkmenini toplayıp, çıktı. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Artık yakalanması gibi bir ihtimal<br />
yoktu. Anahtarları ve çantasını babasının odasına koyup, arkadaşlarının yanına döndü. Zamanlaması harikaydı. O tam dış kapıdan çıkarken Volkan<br />
Yılmaz da aynı hışımla içeri giriyordu.<br />
“Bu da çok asabi,’’ dedi arkadaşlarına dönerek,<br />
“Asabi demesen benim Volkan’ıma.”<br />
“Ay al! Volkan’ın senin olsun. Yaa! Çocuklar, Çağrı nereye kayboldu?”<br />
“Uykusu gelmiş, baban onu götürdü.” dedi Ceren.<br />
“Aman, iyi iyi götürsün.”<br />
Mari, o iki turistle geliyordu. Turistlerin moralleri çok bozuktu. Tabi kolay mı, tüm paraları çalınmıştı. Maria polislerin çok ilgilendiklerini söyledi.<br />
Ama yankesiciyi gören olmadığı için yakalanma şansı çok azdı. Yine de umudun kesilmeyeceğini söylemişlerdi polisler. Maria:<br />
‘‘Yok, kolay kolay bulamazlar onları,’’ dedi.<br />
Oğlanlar kimin yaptığını tahmin ediyorlardı ama hiçbiri bunu söylemeye cesaret edemiyordu. Ne de olsa hırsızlık yaparken onu görmemişlerdi.<br />
“Hey millet, gözünüz yollarda kaldı da beni mi bekliyorsunuz?’’ diye bir ses duyuldu. Arkalarını döndüklerinde Arda onlara doğru geliyordu. Evet,<br />
Arda sonunda gelmişti. Kaç kez telefon etmişler, dedesinin kapısını çalmışlar ama hiçbir şekilde ona ulaşamamışlardı.<br />
“Nerelerdeydin kaçak?’’ dedi Yiğit.<br />
“Evi taşıdık, yirmi gündür onunla uğraşıyoruz. İşlerimiz ancak bitti.”<br />
“Kaç kere dedene gittik ama o da evde yoktu.”<br />
“Olmaz tabi çünkü o da bizimle kalıyordu.”<br />
“İyi bari biz de merak etmiştik.”<br />
“Geldik işte, merak etmeyin. Yeni mekânınız burası galiba?” dedi tezgâhlarını süzerek.<br />
“Ne o beğenemedin mi?”<br />
“Ne beğenmesi, bayıldım. Burası harika olmuş. Yoksa siz mi yaptınız?”<br />
Hepsi birden uzun uzun tezgâhlarını nasıl yaptıklarını anlattılar ve onu İnci’yle tanıştırdılar. Aslında Tombik’le de tanıştırmak isterlerdi ama hayvancağız üşüttüğü için evden dışarı çıkamıyordu.<br />
Bugün ikizlerin babası Barış Bey gelip, onunla ilgilenecekti. Arda:<br />
“Demek bir de köpeğimiz oldu, öyle mi? Ben yokken neler olmuş böyle tezgâhlar, köpekler. Kim bilir sizde daha ne hikâyeler vardır?”<br />
Arda’yı ortalarına alıp, o güne kadar yaptıklarını, otelde çalışmalarını, pikniğe gidişlerini, tezgâh fikrinin doğuşunu, hayata geçirilmesini ve yunuslarla<br />
ilgili maceralarını anlattılar. Arda en çok da yunuslarla ilgilenmişti.<br />
“Ben de sizinle birlikte orda olmayı çok isterdim.” dedi.<br />
“İnan ki istemezdin.” dediler ikizler aynı anda. Arda arkadaşlarından iki yaş büyüktü. Adaya yaz tatillerinde gelir, dedesinin yanında kalırdı.<br />
Koyu siyah saçları, kahverengi gözleri, upuzun kirpikleri vardı. Diğerlerinden yaşça büyük olsa da neredeyse ikizler kadar kısaydı ama o, bunu onlar<br />
gibi sorun hâline getirmezdi. Arda’nın en büyük hobisi, zekâ oyunlarıydı. Tüm sene boyunca gazetelerin verdiği bulmaca eklerini biriktirip adaya<br />
getirmişti. Bu sene liselere giriş sınavına hazırlanıp kursa gittiği için bulmaca çözecek vakti olmamıştı.<br />
Artık sınavını da geride bıraktığına göre bulmacalarına dönebilirdi. Bir de şu Anadolu lisesini kazansa başka ne isterdi ki?Ceren ve İnci Rus turistin<br />
sipariş ettiği kolyeleri ancak bitirmişlerdi ki kadın onları almaya geldi. Hepsini şöyle bir inceledikten sonra cebinden büyük bir banknot çıkarıp, Ceren’e<br />
uzattı ve paranın üstünü almadı. Ceren kadına İngilizce teşekkür edip, kolyeleri teker teker Türk kilim motifli kâğıtlardan yapılmış paketlere koydu.<br />
Turist kadın bu paketlere bayıldı. Bu ambalajlar annesinin fikriydi. Turistlerin çok hoşuna gideceğini söylemişti annesi ve aynen de öyle olmuştu.<br />
Kadın gittikten sonra Ceren elindeki banknotu, Çağdaş’a göstererek,<br />
“Sahiden de çok cimri oluyorlarmış, bu Ruslar(!)’’ dedi. Çağdaş:<br />
“Ben hepsi cimridir demedim ki,’’ dedi. İnci onların bu konuşmasını kesti:<br />
“Hani, biz bir ara pinpon oynayacaktık?”<br />
“Ben şimdi hiç havamda değilim, çok yoruldum.<br />
İsterseniz, siz oynayın.” dedi Ceren. Oğlanlardan bir ses çıkmadı ama bakışlarından onların da isteksizliği belli oluyordu. Aslında İnci’nin derdi de pinpon değildi, sadece Volkan Yılmaz’ı görmek umuduyla otele girmek, istiyordu. Çağdaş:<br />
“Boş verin şimdi pinponu falan gelin ben size, dondurma ısmarlayayım,’’ dedi. Bu fikir, hepsinin hoşuna gitti. Tezgâhlarını Zerrin Hanım’a emanet<br />
edip otele gittiler.<br />
Çağdaş arkadaşlarını bar kenarında boş bir masaya oturtup kocaman birer dondurma getirtti. Onları iştahla yerlerken Yiğit Arda’ya dönerek,<br />
“Senin bu sene, sınavın yok muydu? Nasıl geçti?” diye sordu.<br />
“Evet, vardı. Bence iyi geçti ama yine de bilemiyorum, inşallah kazanmışımdır.” Diğerleri de iyi dilekleriyle ona moral vermeye çalıştılar. Arda:<br />
“Arkadaşlar, bana kalırsa siz de yavaş yavaş hazırlanmaya başlamalısınız. Bu yıl ne kadar bunaldığımı, size anlatamam. Hem eksiklerimi kapatmaya<br />
çalıştım hem de bilgilerimi pekiştirmek için devamlı konuların üstünden geçtim. Bol bol da test çözdüm. Sizler şimdiden kendinizi sıkı tutarsanız<br />
eksiklerinizi tamamlamakla vakit kaybetmezsiniz, benden söylemesi. Diğerleri de durumun ciddiyetinin farkındaydı. Çağdaş:<br />
“Hiç sormayın, ben de bu sene özel derslere başlıyorum. Tıpkı dediğin gibi matematikten eksiklerim var. Onları telafi etmem lazım,’’ dedi.<br />
Ceren İnci’nin koluna hafifçe dokunarak ileriye doğru bakmasını işaret etti. Onun bu hareketini diğerleri de görmüş, işaret ettiği yere dönmüşlerdi.<br />
Volkan Yılmaz gözünde siyah güneş gözlükleriyle onlara doğru geliyordu.<br />
“Ayy! Buraya doğru geliyor,’’ dedi İnci. Genç şarkıcı onları geçip arkalarındaki bara yöneldi, boş bir tabure bulup oturdu. Bu tabure tam da İnci’nin<br />
arkasında kalıyordu. İnci yanında oturan Ceren’e fısıltıyla,<br />
“İnanamıyorum, tam arkamda oturuyor değil mi?’’ diye sordu.<br />
“İnan inan, tam arkanda&#8230;”<br />
Yiğit:<br />
“Sen değil miydin, bizi futbol fanatiği yapan?<br />
Asıl siz kızlar böyle boş işlerle uğraşıyorsunuz işte.”<br />
“Ne alakası varmış sizin futbolunuzla benim Volkan’ımın?” İnci bunu söylerken fısıltıyla konuşmayı ihmal etmiyordu.<br />
“Doğru, hiçbir alakası yok. Biz spor için sizse hiçbir şey için uğraşıyorsunuz.” Tartışma daha da büyümek üzereydi ki Çağdaş lafa karıştı:<br />
“İnci belki yarın sana bir sürprizim olabilir.”<br />
“Ne, sürpriz mi? Nerden çıktı şimdi? Yoksa beni onunla mı tanıştıracaksın?”<br />
“Belki o da olabilir ama önce onunla benim tanışmam gerekiyor.”<br />
“Peki, ne öyleyse?” Diğerleri de bu sürprizi merak etmişlerdi.<br />
“Söylemem, yarın görürsün. Zaten ben de tam emin değilim.”<br />
“O ne demek şimdi?”<br />
“Yarın görürsün dedim ya.”<br />
“İyi görelim, bakalım.” İnci’nin aklı hep arkasında oturan Volkan Yılmaz’daydı. Bir ara dönüp, onunla konuşmayı düşündü ama delikanlı devamlı<br />
cep telefonuyla konuşuyordu. Şimdi onu rahatsız ederse çok ayıp olurdu. En iyisi konuşmasının bitmesini beklemekti. Sonunda konuşması bitince<br />
İnci tüm cesaretini toplayıp, arkasını döndü ama bugün şanssız gününde olmalıydı ki genç şarkıcının telefonu tekrar çaldı. Oğlanlar İnci’nin bu hâlini<br />
seyrediyor, aralarında gülüşüyorlardı. Volkan Yılmaz çalan telefonu açıp, sinirle bir şeyler söylemekteydi.<br />
İnci ve Ceren ona oldukça yakın oturdukları için ne konuştuğunu duyabiliyorlardı. Volkan Yılmaz şöyle diyordu, sinirle karşısındakine:<br />
“Neredesin? Seni beklerken ağaç oldum burada!” Bir süre karşısındakini dinledikten sonra, “Bardayım, bahçedeki barda. Çabuk gel!” İnci<br />
ve Ceren kimin geleceğini merak ettiler. Eğer konuştuğu kişi, bir bayansa ona gerçekten çok kaba davranmıştı. İnci onunla konuşmanın yine sırası<br />
olmadığını anladı.<br />
O sırada Bekçi Hüseyin bahçeye girdi ve çocukların oturduğu masaya doğru yürümeye başladı.<br />
Onu gören Çağdaş:<br />
“Bizim ufaklık uyandı, galiba. Şimdi beni çağıracak.” dedi ama tahmin ettiği gibi olmadı. Hüseyin onların masasını geçip, doğruca bara yöneldi<br />
ve Volkan Yılmaz’ın yanına gitti. Volkan Yılmaz ona,<br />
“Bir daha söylediğim saatte yanımda ol! Ben seni beklemek zorunda değilim,’’ dedi. Kızlar ve Çağdaş hayretle onlara bakıyorlardı. İnci, Çağdaş’a<br />
doğru eğilip,<br />
“Bu, sizin bekçi değil miydi?”<br />
“Evet, o!”<br />
“Pek de samimiler, sen bunu biliyor muydun?”<br />
“Hayır, ben de şimdi görüyorum, çok şaşırdım. Ne konuştuklarını duyabiliyor musunuz?”<br />
“Az önce Bekçi Hüseyin’in geç gelmesi konusunda tartışıyorlardı ama şimdi çok sessizler. Ne dedikleri anlaşılmıyor.”<br />
O sırada Volkan Yılmaz ve Hüseyin oturdukları yerden kalktılar. Hüseyin çocukları görünce yanlarına gelip, Çağdaş’a doğru eğildi:<br />
“Hadi Çağdaş! Bu kadar yeter masaları fazla işgal etmeyin, otel müşteri dolu bilmiyor musun?”<br />
Çağdaş itiraz etti:<br />
“Ne diyorsun sen, Hüseyin abi! Daha otelin yarısı bile dolmadı. N’oluyor sana?”<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111966" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_11.png" alt="" width="401" height="494" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_11.png 401w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_11-244x300.png 244w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_11-161x198.png 161w" sizes="auto, (max-width: 401px) 100vw, 401px" /></p>
<p>Hüseyin yine ters bir laf söyleyecekti ki İnci:<br />
“Hüseyin Bey doğru söylüyor. Hadi çocuklar, kalkalım,’’ dedi. Diğerleri de kalkmak için toparlandılar.<br />
Onların kalktıklarını gören Hüseyin memnuniyet içinde, Volkan Yılmaz’ın yanına döndü ve birlikte uzaklaştılar. Çağdaş:<br />
“Oturun, Allah aşkına çocuklar! Yine saçmalıyor işte. Sana da hayret ediyorum İnci, dün akşam onu neredeyse paralayacaktın, şimdiyse bir elini<br />
ayağını öpmediğin kaldı,’’ dedi. Ceren:<br />
“Hüseyin ağabeyimiz Volkan Yılmaz’ın arkadaşı olursa tabii ki öyle davranır.” dedi gülerek.<br />
“Arkadaşlar, benim kalkmam lazım. Erken geleceğim konusunda dayıma söz verdim. ‘Geldin geleli yüzünü bile göremedik’ deyip, duruyor.<br />
Ama isterseniz yemekten sonra tekrar buluşabiliriz.” dedi Yiğit. İkizler:<br />
“Tamam, biz geliriz,’’ dediler. Çağdaş bir aksilik olmazsa onlara uyacağını, söyledi. Kızlar da annelerini ikna edebilirlerse geleceklerdi. Fakat Arda<br />
bavulunu odasına attığı gibi soluğu burada almıştı ve eşyalarını kendisi yerleştireceği konusunda, annesine söz verdiği için şimdi gidip o işi halletmeliydi.<br />
Arkadaşlarına hâlâ sabahları yürüyüş yapıp yapmadıklarını sordu. Birkaç gündür bu işi aksatmışlardı ama yarın tekrar başlayabilirlerdi.<br />
“Evet, başlayalım.” dedi Ceren. “Demek sabah yürüyüşü yapıyorsunuz, iyi öyleyse ben de gelirim.” dedi İnci.<br />
“Hâlâ aynı saatte ve aynı yerde değil mi?”<br />
“Evet tam 07.00’de Saat Kulesi’nin önünde.” Arda:<br />
“Tamam o zaman, yarın görüşürüz.” deyip kalktı. Diğerleri de yemekten sonra sokaklarının sonundaki parkta buluşmak üzere ayrıldılar.<br />
Akşam hava karardığında parka ilk gelen Yiğit oldu. Denize bakan güzel bir bankı tutup, arkadaşlarını beklemeye koyuldu. Az sonra gelen ikizlerin<br />
moralleri biraz bozuktu çünkü Tombik, hâlâ iyileşememişti. Neyse ki babaları onu muayene etmiş,önemli bir şeyi olmadığını söylemişti.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
Birkaç gün sonra ayağa kalkardı. Hatalarını anlamışlardı. Bir daha onu bisiklet sepetinde seyahat ettirmeyeceklerdi.<br />
Birazdan Çağdaş da geldi. Annesi telefon edip, bugün gelemeyeceğini söylemişti. Çağrı uyandığından beri annesini sorup duruyordu. Ona annesinin sabah geleceğini söylerlerse oteli birbirine katardı. Rus turistler hâlâ oteldeydi ve Maria’dan başka Rusça bilen olmadığından onu eve de götüremiyorlardı. Bir süre kızları da bekledikten sonra gelmeyeceklerini anladılar. Yiğit:<br />
“Gidip bir çağıralım, bakarsınız bizi görünce anneleri gelmelerine izin verir,’’ dedi. Diğerleri de onların gelmesini istiyordu. Yiğit ve Çağdaş, kızları<br />
çağırmaya gittiler. Ceren zilleri çalınır çalınmaz pencereye çıktı.<br />
“Hadi, gelsenize hepimiz parktayız.” dedi Yiğit.<br />
‘Televizyonda harika bir film başlıyor, biz onu seyredeceğiz.” İçeriden Zerrin Hanım’ın sesi geldi:<br />
“Kızım söyle onlar da gelsin, film çok güzel.”<br />
“Bakın annem; ‘Gelin siz de seyredin.’ diyor.”<br />
“Bırakın filmi falan, parkta ne güzel oturacağız şimdi.”<br />
“Valla kusura bakmayın, Keanu Reeves oynuyor, ben bu filmi kaçırmam.” Bu kez içerden İnci bağırıyordu:<br />
“Ceren, hadi başlıyor.” Ceren arkadaşlarına,“Ben giriyorum, size gelin dedim ama gelmiyorsunuz.” dedi.<br />
“İyi aman, gidin filminizi kaçırmayın.” dedi Çağdaş.<br />
“İyi öyleyse, hadi çocuklar sabah görüşürüz,” diyen Ceren, içeri girdi. İki oğlan birbirlerine bakakaldı.<br />
“Bu kızları hiç anlamıyorum.” dedi Yiğit.<br />
“Ben de. Şunlara bak, biri uyuz bir popçunun diğeri de yabancı bir aktörün hayranı. Bir de bizim futbolumuza laf ederler.”<br />
“Şşşt! Baksana, şu giden sabahki çocuk değil mi?” Çağdaş, Yiğit’in gösterdiği çocuğa baktı.<br />
“Evet o, midyeci çocuk. Bak yine midye satıyor. Gel, şuna iki laf edelim.”<br />
“Ne diyeceğiz?”<br />
“Sen gel. Ben ne diyeceğimi, çok iyi biliyorum.”<br />
Sokağın başına doğru ilerleyen çocuğun peşinden gittiler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111967" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_12.png" alt="" width="346" height="284" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_12.png 346w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_12-300x246.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_12-241x198.png 241w" sizes="auto, (max-width: 346px) 100vw, 346px" /></p>
<p>“Hey midyeci! Bi baksana&#8230;”<br />
“Sana diyorum, midyeci çocuk!&#8230; Şuna bak, hiç bakıyor mu? Yiğit yürü, şuna gününü gösterelim!”<br />
İkisi birden çocuğun peşinden koşmaya başladılar. Çocuk bir anda bizimkileri fark etti ve fark etmesiyle birlikte de kaçmaya başladı. Elindeki<br />
midye tepsisini sıkı sıkı tutmuş, kaçıyordu. Midyelerden beş altı tanesi yere saçıldı ve Çağdaşla Yiğit’in ayakları altında çatır çutur sesler çıkararak<br />
kırıldı. Çocuk, Mayıs Gülü Sokağı’ndan çıkıp, bir yan sokağa girdi. Onlar da peşinden koşmaya devam ettiler. En sonunda karanlık bir sokağa girdiler.<br />
Burası çoğunlukla terk edilmiş tarihî Rum evlerinin bulunduğu bir sokaktı. Evler boş olduğundan ışıkları yanmıyor, sokak lambaları da aydınlatmada<br />
yetersiz kalıyordu. Çocuk oldukça hızlı koştuğundan aradaki mesafeyi arttırmıştı. Çağdaş bir anda karanlığın da etkisiyle dengesini kaybedip<br />
sendeledi, arkasından gelen Yiğit de birden duran arkadaşına çarptı ve ikisi birden kendilerini yerde buldular. Neyse ki ikisine de bir şey olmamıştı fakat<br />
çocuğun izini kaybetmişlerdi. Toz içinde kalan üstlerini çırptıktan sonra parkta onları bekleyen ikizlerin yanına döndüler. Burak:<br />
“Oğlum, iki saattir nerede kaldınız?’’ diye sordu. Berke onlardaki tuhaflığı fark etmişti.<br />
“N’oldu, size böyle?’’ dedi.<br />
Kan ter içinde kalmışlardı ve ne kadar silkelenseler de Yiğit’in beyaz tişörtü ve Çağdaş’ın hâlâ bronzlaşmamış beyaz bacakları kir içindeydi. Banka<br />
oturup biraz soluklandıktan sonra onlara olanları anlattılar.<br />
Artık bu çocuk konusundaki kuşkuları, gittikçe artıyordu. Bir plan yapıp bu çocuğun kim olduğunu bulmalarının vakti gelmişti. Çağdaş:<br />
“Nasılsa yine karşımıza çıkacak. Eğer kalabalık olursak bu kez onu yakalayabiliriz.” Yiğit:<br />
“Bence onu gizlice takip etmeliyiz,’’ İkizler de onu onayladı. En uygunu onu gizlice izlemeleri ve kötü bir şey yaparsa suçüstü yakalamalarıydı. Yiğit:<br />
“Ama bunu biz yapamayız çünkü bizi tanıyor, siz yapacaksınız!” dedi ikizlere bakarak.<br />
“İyi ama bizi de sabah Cerenlerin dükkânının orda, görmüş olmalı.”<br />
“Doğru söylüyorsunuz. Peki, o zaman bu işi kim yapacak?” İkizler ve Çağdaş aynı anda,<br />
“ARDA!” dediler.<br />
Evet, bu işi yapsa yapsa Arda yapardı çünkü birbirlerini hiç görmemişlerdi. Çocuk eninde sonunda tekrar karşılarına çıkacaktı ve bu kez onun maskesini düşüreceklerdi.<br />
“Abi, sen neredesin?” diyen Çağrı’nın tiz çığlığı, parkta oturan herkesin yüreğini ağzına getirdi. Çağdaş arkadaşlarına dönerek,“İşte, kâbus geldi.” dedi. Çağrı Maria’nın elinden kurtulmuş, çocukların yanına gelmişti bile. Bir elini beline koyup, diğer elinin işaret parmağını havada sallayarak,<br />
“Sen niye beni bırakıp buraya geldin, çabuk söyle?”<br />
“Hiç ben seni bırakır mıyım, Çağrıcığım?”<br />
“Bıraktın işte! Çabuk kalk, eve gidiyoruz.”<br />
“Biraz daha otursam, olmaz mı?”<br />
“Hayır olmaz, çabuk ol dedim!”<br />
“İyi tamam, geldim.” Maria da onların yanına geldi.<br />
“Hadi Çağdaş! Abisi, anneniz bu gece de gelemeyecekmiş ama telefon edip tüm görevlerini,<br />
Çağrı’ya devretti. Bu gece Çağrı ne derse onu yapacakmışsınız.” dedi.<br />
“Evet, ben ne dersem onu yapacaksınız. Hadi, şimdi yürü eve. Babama da söyledim, o da yürüyecek eve.”<br />
“İyi bari, ben de yürüyeyim eve.” Sonra arkadaşlarına göz kırparak,<br />
“Hadi arkadaşlar, ben eve yürüyorum, yarın sabah görüşüz!” dedi. Diğerleri de gülme krizleri bitince evlerine dağıldılar.</p>
<h2>Dikkat, Adada Hırsız Var!</h2>
<p>Ertesi sabah tam kararlaştırdıkları saatte yürüyüşlerine başladılar. Çağdaş:<br />
“Az daha gelemiyordum.” Çağrı sabah erkenden uyanmış, gece boyunca yaptığı kaprislerine devam etmişti. Çağdaş durumdan haberi olmayan<br />
arkadaşlarına, annesinin Çağrı’yı hoş tutmak için ona verdiği görevi açıkladıktan sonra gece başından geçenleri anlatmaya başladı.<br />
Maria, Rus turistler konusunda acil bir ihtiyaç olabileceği için otelde kalmış, ablası tam da arkadaşına gidecek zamanı bulmuştu. Maceraları, daha<br />
yolda başlamıştı. Çağrı eve kadar babasının onu omzunda taşımasını istemiş, adamcağız da o yorgun haliyle onu eve kadar taşımak zorunda kalmıştı.<br />
Eve gider gitmez karnı tok da olsa ilk isteği, patates kızartması olmuştu. Çağdaş ve babası onu ikna etmek için çok uğraşsalar da gecenin bir yarısı<br />
Çağdaş patates soymak, babası da onları kızartmak zorunda kalmıştı. Daha sonra Çağrı’nın canı, çilekli dondurma istemişti. Aksilik bu ya evde her çeşit dondurma vardı ama çilekli kalmamıştı. Babası ona frambuazlı vermeyi önerdi fakat olmazdı, illaki çilekli olacaktı. Çağdaş’ın fikrine uyup frambuazlıyı<br />
çilekli diye ona vermeye kalkmışlardı ama Çağrı’nın soslar ve kremalardan kaybolmuş da olsa frambuazlı dondurmayı ayırt etmesi zor olmamıştı.<br />
“Demek, siz beni kandırırsınız öyle mi?” demişti Çağrı. Babası:<br />
“Oğlum, biz hiç seni kandırır mıyız? Bak işte, kutunun üstünde çilekli yazıyor. “Frambuazlı yazısını, oğluna göstererek hecelemeye başladı:<br />
“Çiileeklii. Gördün mü oğlum, bu çilekli.” Okumayı yazmayı bilmeyen Çağrı’ya, bu numaranın sökeceğini sanmışlardı. Fakat bu kez de Çağrı:<br />
“Yok, demek ki benim canım frambuazlı istiyormuş,  ben isimlerini karıştırmışım.” dedi. Neredeyse pes etmek üzereydiler ki Çağdaş’ın aklına,<br />
otele gidip getirmek geldi. Hem bu arada otelde unuttuğu, çantasını da alabilirdi. Babasından odasının anahtarlarını da almış, tam çıkıyordu ki Çağrı<br />
bu kez de, “Abim, bir yere gidemez.” diye tutturdu. Ona Çağdaş’ ın, çilekli dondurma getireceğini söylediler ama artık fikrinden tamamıyla vazgeçmişti.<br />
Çocuklar bir yandan tempolu bir şekilde yürüyor, diğer yandan da Çağdaş’ın anlattıklarını dinliyorlardı. İnci biraz geride kalmaya başlamıştı.<br />
“Biraz yavaşlayamaz mısınız?” dedi ümitsizce çünkü diğerlerinde, hiç yorgunluk belirtisi görülmüyordu.<br />
“Zaten konuşmaya daldık, yavaş bile gidiyoruz. Hem senin sporcu ruhuna ne oldu, şimdi?” dedi Yiğit.<br />
“Ama siz bana yürüyüş demiştiniz, oysa resmen koşuyorsunuz.”<br />
“Ooo! Sen daha koşmak görmemişsin’’<br />
“Tamam, size uyacağım ama n’olur biraz yavaşlayın.”<br />
Onu duymazlıktan gelip tempolarına devam ettiler. İnci de bu orman yollarında kaybolmamak için mecburen hızlanmak zorunda kaldı.<br />
“Eee! Sonra ne oldu, Çağrı dondurmadan vaz mı geçti, yani?” dedi Ceren.<br />
“Yaa! Öyle bir vazgeçti ki&#8230; Tabi olan bana oldu. Ne güzel, otele gidip çantamı alacaktım.”<br />
“Sen de gece gece işin mi yoktu?”<br />
“İçinde önemli bir şey vardı da.”<br />
“Eee! Sonra ne oldu?”<br />
“Bu kez de beyefendinin uykusu gelmiş, ona masal anlatacakmışız.”<br />
“Herhalde, annenin değerini anlamışsınızdır?”<br />
“Sen, ne diyorsun. Annem bir gelsin ellerinden öpeceğim. Tabi Maria’nın da hakkını yememek lazım. Neyse biz başladık babamla ona masal anlatmaya.<br />
Bu arada Çağrı yine tutturdu, illaki babam anlatacak diye. Ama babam da iki kelimeyi bir araya getiremiyor ki ben de mecburen, arada ona kopyalar<br />
falan veriyorum. Meğer benim masal hafızam da pekiyi değilmiş. Çağrı başladı hatalarımızı bulmaya, buldukça da uykusu daha da açıldı.”<br />
“Neymiş, o hatalarınız?”<br />
“Yok, efendim Pamuk Prenses’in camdan pabuçları olmazmış o dediğimiz Sinderella’ymış, cadı olan Keloğlan değil Pamuk Prenses’in üvey annesiymiş,<br />
o dediğimiz sihirli nohut değil sihirli fasulyeymiş falan&#8230;”<br />
“Ay! Siz de âlemsiniz.” dedi Ceren. “Gerçekten sen, o masalları bilmiyor musun?”<br />
“Yalan mı söyleyeceğim, gerçekten bilmiyorum.”<br />
“Komiksin vallahi. Neyse sonra ne oldu?”<br />
“Sonrası, Çağrı Bey yorgun düşüp, uyuyakaldı.<br />
Ama saat kaçta diye, bir sorsanıza.”<br />
“Kaçta?”<br />
“02.30’da&#8230;”<br />
“Senin bu kardeşin, gerçekten bir âlem.” dedi Yiğit.<br />
“O, tam bir canavar.”<br />
“Hayır, o çok akıllı bir çocuk.” dedi İnci, önlerindeki yokuşu zorlukla tırmanırken. Çağdaş ona dönerek, “Aman, iyi ki dün iyi anlaştınız. Sen onu hep<br />
öyle laf oyunlarıyla kandırabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun.”<br />
“Siz onu akşam bana bıraksaydınız görürdünüz, kandırıp kandıramayacağımı.”<br />
“Vallahi aklıma gelseydi öyle bir getirirdim ki ama dua et gelmemiş, yoksa o Keanu Reeves midir nedir, onun filmini falan seyredemezdiniz.”<br />
“Seyrederdik, hatta ona da seyrettirirdik. Yaa!<br />
Baksanıza ben çok yoruldum, daha çok var mı?”<br />
Berke:<br />
“Şu ilerdeki serviliği, görüyor musun? İşte, oradan döneceğiz.”<br />
“Dönecek miyiz? Ben adayı turladığımızı birazdan da eve varacağımızı sanıyordum.” Diğerleri aralarında gülüştüler.<br />
“Bak, istersen turlayabiliriz de.”<br />
“Yok yok istemem, çabuk dönelim.” Yine gülüştüler. İnci bu gülüşmelerin nedenini, serviliği geçip, yollarına devam ettikleri zaman anladı.<br />
“Aşk olsun! Demek, beni kandırırsınız ha&#8230; Alacağınız olsun”<br />
Birazdan orman yolundan çıkıp, tek tük evlerin sıralandığı caddeye, oradan da Mayıs Gülü Sokağı’na geldiler. İnci:<br />
“Beni unutun. Bir daha sizinle yürüyüşe falan gelmem.”<br />
“Ay! Sporcu kızımıza da bakın hele!”<br />
“Ben sizin gibi antrenmanlı değilim ki. Bugün için yavaş gitseniz ne olurdu sanki. Eminim şimdi her tarafım ağrıyacak.”<br />
“Sen de biz havuza girerken bütün gün oturursun ne yapalım.” dedi Çağdaş.<br />
“Siz, havuza mı gireceksiniz?”<br />
“Evet, gireriz değil mi arkadaşlar?”<br />
“Sen davet edersen, tabi.”<br />
“İyi, öyleyse tezgâha da İnci bakar.”<br />
“Niye ben bakıyormuşum? Pekâlâ, Zerrin yengem de bakabilir.”<br />
“Sen korkma İnciciğim.” dedi Ceren, kuzeninin koluna girerek. “Merak etme annem de bakabilir.”<br />
O sırada daha önce gözlerine çarpmayan bir şeyi fark ettiler. Bir polis minibüsünün etrafında, çok sayıda polis toplanmıştı. Çocuklar neler olduğunu<br />
öğrenmek için onların yanına gitti. Burası adanın zenginlerinden Mehmet Bey’in evinin önüydü. Tam o esnada Mehmet Bey ve birkaç polis memuru, evin açık kapısından dışarı çıktı. Polislerden biri:<br />
“Bu kesinlikle profesyonelce bir iş.” derken bir diğeri: “Zaten öyle olmasa bu kadar kısa süre içinde, böyle iyi korunan üç evi birden soyamazlardı.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111968" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_13.png" alt="" width="401" height="166" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_13.png 401w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_13-300x124.png 300w" sizes="auto, (max-width: 401px) 100vw, 401px" /></p>
<p>Çocuklar gerçekten çok şaşırmışlardı. İnci heyecanla “Yanlış duymadım değil mi, üç ev dedi?”<br />
Evet, yanlış duymamıştı. Yolun karşısındaki iki evin daha kapısı açıktı. Bunlar da yine adanın zenginlerinden, Madam Roza ve Hulusi Beyler ‘in<br />
eviydi. Az sonra Madam da iki üç polisle birlikte dışarı çıktı. Yüzünden, çok yorgun ve üzgün olduğu okunabiliyordu. Kendisini bahçe kapısının<br />
önündeki üç basamaklı merdivene bırakıp, dizlerini dövmeye başladı:<br />
“Ah bu da mı başıma gelecek, idi? Her şeyimi almışlar. Bütün mücevherlerimi, pembe elmas broşumu, mamamdan kalan gerdanlığımı, her şeyimi&#8230;”<br />
Polislerden biri, yaşlı kadını teselli etmeye çalışıyordu:<br />
“Merak etmeyin Madam, hepsini bulacağız, hiçbir yere kaçamayacaklar. Hem ucuz atlatmışsınız ya size bir şey yapsalardı?”<br />
“Keşke alsalar idi canımı da bugünü görmese idim. Onlar, benim her şeyimdi.”<br />
“Siz merak etmeyin, bulacağız dedik ya&#8230;”<br />
“Gitti artık, nasıl bulacaksınız?”<br />
“Adaya giriş çıkışlar kontrol altına alındı. Dışarı kaçmaları imkânsız.”<br />
“Ah! Evladım, hiç umudum yoktur.” Genç polis onunla konuşmaya devam ederken şaşkınlık içinde bakan bizim çocukları gördü.<br />
“Hayrola çocuklar, sabah sabah burada ne yapıyorsunuz?”<br />
Çağdaş omuzlarını silkerek,<br />
“Hiiç, sabah yürüyüşünden geliyoruz da ne olmuş burda, hırsız mı girmiş?”<br />
“Evet çocuklar, üç eve birden hırsız girmiş. Hadi evlerinize gidin, buralarda fazla dolaşmayın.”<br />
Polisin uyarısını dinleyip, oradan uzaklaştılar ama evlerine değil, Çağdaş’ın ısrarıyla otele gittiler.<br />
Otel görevlileri kahvaltı için masaları hazırlıyordu. Buldukları henüz hazırlanmamış bir masaya oturdular.<br />
“Arkadaşlar farkında mısınız, iki günde tam dört ev soyuldu ve hepsi de bizim sokakta.” diyerek, konuyu açtı Ceren.<br />
“Bahse girerim, o çocuğun da bu işte parmağı var.”<br />
“Saçmalamaya başladın yine Çağdaş. Bıkmadın mı şu garibi suçlamaktan? Önce yankesicilik şimdi de soygunculuk. Komik olma lütfen!”<br />
“Bıkmadım. Ayrıca onun yaptığı konusundaki düşüncelerimden şimdi daha da eminini. Tabi film tutkunuz yüzünden akşam burada olanlardan sizin<br />
haberiniz yok.”<br />
“Niye, ne oldu ki akşam?” Arda bu konuya çok yabancı kalmıştı.<br />
“Arkadaşlar durun! Ben bir şey anlamadım. O bahsettiğiniz çocuk da kim?” diye sordu. Çağdaş sırasıyla olanları ve dün geceki kovalamacayı anlattı.<br />
Ceren dayanamadı:<br />
“Size inanamıyorum. Bir de o çocuğu kovaladınız mı?” Yiğit kendini savunurcasına,<br />
“Aslında bizim öyle bir niyetimiz yoktu ama seslendik seslendik bize hiç bakmadı, sonra da deli gibi kaçmaya başladı. Biz de mecburen peşinden<br />
gittik.”<br />
‘Yani, gerçekten bir acayipsiniz çocuklar.”<br />
“Niyeymiş? Hırsız kovalamak acayiplik mi?”<br />
“Durun bir dakika!” dedi Arda. “Şimdi anladığım kadarıyla hiçbiriniz bu çocuğu, hırsızlık yaparken görmediniz öyle değil mi?” Hepsi de görmediklerini<br />
anlatmak için başlarını iki yana salladı.<br />
“O zaman siz bu çocuğa hırsız diyemezsiniz.”<br />
“Ama tüm deliller onda toplanıyor.”<br />
“Bu delil dediğiniz şeyleri bir daha söylesenize.”<br />
“İlk olarak yankesicilik anında, turistlere satış yapan oydu.” dedi Berke.<br />
“Hayır, daha öncesi de var.” diyerek Çağdaş buna itiraz etti.<br />
“İlk ev soygunu, onu ilk gördüğümüz gece oldu. Hemen ertesi gün de bu turist olayı. Ayrıca dün gece de buralardaydı ve aynı anda üç ev birden soyuldu. Madem suçsuz, neden bizi her gördüğünde kaçıyor? Biz ona bir şey yapmadık ki&#8230;”<br />
“Hayır, yaptın!” dedi Ceren. “Onu ilk gördüğünde garip garip bakarak onu korkuttun.”<br />
“Suçsuz adam neden korksun ki? Bana biri garip garip baktı diye korkup kaçacak değilim herhalde.”<br />
Arda yine,<br />
“Arkadaşlar, ona hırsız diyemezsiniz çünkü hâlâ suçu kanıtlanmadı!” Diye tekrarladı.<br />
“Aman, avukat çocuğu olduğun da hemen belli oluyor.” dedi Burak.<br />
“Bunun, onunla ilgisi yok.”<br />
“Sen o çocuğu hiç görmediğin için böyle düşünüyorsun.”<br />
“Peki, küçük bir çocuk o koca koca evleri nasıl soydu sizce?”<br />
“Biz, o soydu demiyoruz ki!”<br />
‘’Ya ne, diyorsunuz?” Çağdaş ona düşüncesini anlattı:<br />
“Bence bu çocuk etrafı gözetliyor. Kimler zengin, evlere kaçta girip çıkıyorlar, kaç kişi çalışıyor, falan filan. Sonra da öğrendiklerini asıl hırsızlara<br />
anlatıyor. Yani, midye, kolye falan hepsi bahane.”<br />
“Zaten yabancı birisi gelip en zenginlerin evlerini nereden bilecek?” dedi Berke. Bu kez İnci lâfa katıldı:<br />
“Ben buraya geldiğim gün, bunların zengin evi olduğunu anlamıştım bi kere. Hepsi de çok süslü ve şatafatlı. Eminim en akılsız bile gelse o da bunu<br />
anlardı.”<br />
“Ama Madam’ın evini anlayamazdı.” dedi Arda. Haklıydı da. Madam’ın evi çok bakımsızdı.<br />
Kadın senelerdir boyası dökülmüş köşkünün bakımını yaptırmamış, büyük bir pencerenin kırık camını değiştirmeyi hiç düşünmemişti. Bahçenin<br />
her tarafını şekilsiz otlar bürümüş, hurda eşyalar kaplamıştı. Burayı gören, burada birisinin yaşadığına bile inanmazdı. Ancak bir ada sakini, içerde<br />
değerli eşyalar olduğunu bilebilirdi. Çağdaş, Arda ve kızlara dönerek,<br />
“Bakın arkadaşlar, biz dün gece bir plan yaptık. Artık bu çocuğun maskesini düşüreceğiz.” dedi ve arkadaşlarına planlarını anlattı. Arda, plandaki rolünü<br />
duyunca onlara karşı çıktı:<br />
“Kesinlikle olmaz, ben bu işte yokum.” “O zaman, onun suçlu olduğunu kabul ediyorsun demektir.”<br />
“Kesinlikle hayır!”<br />
“Bak Arda, eğer o çocuğun suçsuz olduğunu düşünüyorsan bu sayede bize bunu kanıtlayabilirsin.”<br />
Arda biraz düşündü ve sonunda kararını verdi:<br />
“Tamam, bu işi kabul ediyorum ama bunu sırf o çocuğun durumunu açıklığa kavuşturmak için yapacağım.” İkizler onu alkışladılar.</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
‘Tamam, oldu bu iş.” dedi Çağdaş. “Şimdi tek yapmamız gereken onun ortaya çıkmasını beklemek.”<br />
Deniz Yıldızı Oteli’nin müşterileri yavaş yavaş kahvaltıya inmeye başlamışlardı. Çocuklar da duşlarını alıp kahvaltılarını etmek için evlerine gittiler.<br />
Daha sonra Cerenlerin dükkânının önünde buluşacaklardı. İki saat sonra buluştuklarında bu hırsızlık haberi tüm adaya yayılmıştı. Hırsızlıktan nasibini<br />
alan, sadece Mayıs Gülü Sokağı değildi. Dün gece adanın kuzeybatısında iki köşkü daha soymuşlardı.<br />
Bunlardan birinin kasasını açmakta başarılı olamamışlardı fakat söylentilere göre diğerinin kasasından, yüklü miktarda para ve külçe altın almışlardı.<br />
Ayrıca Ali Bey’in söylediğine göre insanları iskeleden çok sıkı aramalardan sonra geçiriyorlar ve deniz devriye araçları, yatları denetlemeden<br />
ada sahillerinden uzaklaştırmıyordu. Polis, soygun mallarının ada dışına çıkmasını engellemek için gerçekten çok çaba sarf ediyordu. Yaptıkları<br />
plana göre Arda, fazla ortalarda görünmeyecek, çocuk ortaya çıkar çıkmaz peşine takılıp hissettirmeden onu takip edecekti. Uzun bir süre boş boş<br />
oturdular. Birkaç kişi tezgâhtaki takıları incelemiş ama hiçbir şey almamıştı. İnci:<br />
“Hadi bir şeyler yapalım, benim canım çok sıkıldı. Hani havuza gidecektik?‘’ Fakat çocuk her an ortaya çıkabileceği için buradan ayrılamazlardı.<br />
İnci ona kötü kötü bakan Çağdaş’a dönüp, “Tamam, şimdilik havuzu unutalım ama sürpriz işini unuttum sanma Çağdaş.”<br />
“Bir aksilik yüzünden, bu sürprizim biraz gecikti. Fakat söz veriyorum, yarına hazır olur.”<br />
“Peki, öyle olsun bakalım.”<br />
Çağdaş burada boş boş oturmaktansa yukarı çıkıp kaydettiği kaseti dinlemenin, daha iyi olacağını düşündü. En azından bu işi becerememişse bile, hâlâ vakit varken yeni bir çekim yapabilirdi.<br />
Sürpriz lafını ağzından kaçırmıştı bir kere artık ne yapıp edip bu kaseti hazırlaması gerekiyordu. Arkadaşlarına dönüp,<br />
“Çocuklar, ben biraz babamın yanına gidiyorum, bir şey olursa beni çağırırsınız.” deyip, yanlarından ayrıldı.<br />
Merdivenlerden çıkarken Volkan Yılmaz’la karşılaştı. Adam keyifli bir şekilde cep telefonuyla konuşuyordu. Çağdaş onu ilk kez bu kadar keyifli<br />
gördüğünü, fark etti. Hazır adamın morali düzgünken onunla tanışabilir, belki İnci’yle de tanıştırabilirdi.<br />
Böylece kaset işini beceremese bile bu işle İnci’nin gözüne girebilirdi. Adamın telefon görüşmesinin bir an önce bitmesini istedi, böylece odasına<br />
girmeden onunla konuşabilirdi. Çağdaş onun ne konuştuğunu duyabiliyordu:<br />
“Efendim, altı tanesi tamamdır. Bir tanesinde biraz sorun yaşadığımız doğru ama diğerleri onun eksiklerini kapatır nasılsa. Geriye iki tane kaldı, siz<br />
merak etmeyin onlar da öncekiler gibi sorunsuz halledilecek.”<br />
Çağdaş duyduklarına çok sevindi. Bu adama, yaptığı bestelerden bahsediyor olmalıydı. O kasete bunlardan birini bile kaydedebilmişse bu, İnci’nin<br />
gerçekten çok hoşuna gidecekti.<br />
Volkan Yılmaz telefonunu kapattı, ıslık çalarak odasına doğru yöneldi. Çağdaş, bu fırsatı değerlendirip onun arkasından seslendi.<br />
“Volkan Bey!” Genç şarkıcı aniden irkilerek Çağdaş’a döndü.<br />
“Volkan Bey merhaba, ben sizin hayranınızım.” diyebildi Çağdaş. Bunu duyan şarkıcı sanki rahatlamış gibi,<br />
“Aaa! Öyle mi? Merhaba, Ben de sadece kızlar bana hayran sanıyordum ama galiba öyle değilmiş.”<br />
“Yok canım, sizi beğenmeyen mi var? Ama doğru söylüyorsunuz, benim bir kız arkadaşım size öyle hayran ki nerdeyse sizin için ölecek.”<br />
“Aman ölmesin, yazık değil mi ona?”<br />
“Aslında, sizinle tanışabilse ne sevinirdi.”<br />
“Nerede, bu arkadaşın?”<br />
“Burada burada.”<br />
“O zaman getir de şu büyük hayranımla bir tanışayım.”<br />
“Şimdi mi?”<br />
“Evet, şu anda boşum. İsterseniz gelebilirsiniz.”<br />
“Tabi, hemen getirebilirim.”<br />
“Öyleyse ben bara iniyorum, oraya gelin.”<br />
“Peki, çok teşekkür ederim, arkadaşımı alıp hemen geliyorum.”<br />
Çağdaş merdivenleri üçer beşer inerken bu adamın sandığı gibi biri olmadığını düşünüyordu. Az önce onu geri çevirmemiş hatta İnci’yle hemen<br />
şimdi tanışmak istediğini söylemişti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111970" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_14.png" alt="" width="448" height="424" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_14.png 448w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_14-300x284.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_14-209x198.png 209w" sizes="auto, (max-width: 448px) 100vw, 448px" /></p>
<p>Arkadaşları hâlâ hediyelik eşya dükkânının önünde oturuyor, midyeci çocuğun ortaya çıkmasını bekliyorlardı. Hemen İnci’ye gidip, olanları anlattı.<br />
İnci:<br />
“İnanamıyorum, şimdi onunla tanışabilecek miyim yani?” dedi heyecanla.<br />
“Evet, dedim ya. Çabuk ol, bizi bekliyor.” İnci sarı, upuzun saçlarını düzeltip<br />
“Hadi, hemen gidelim öyleyse.” Ceren ve oğlanlar onun bu komik hâlini ilgiyle izliyorlardı.<br />
Volkan Yılmaz söylediği gibi barda oturmuş, onları bekliyordu. Çağdaş, İnci’yi öne doğru itti:<br />
“Volkan Bey işte bu arkadaşım İnci. Sizi çok beğeniyor.” Genç şarkıcı tokalaşmak için ona elini uzattı. İnci o kadar heyecanlıydı ki bir süre onun<br />
uzattığı eli göremedi, sonunda fark edip ona elini uzattığı anda da Volkan Yılmaz’ın telefonu çaldı.<br />
Çaresizce havada asılı kalan elini geri çekti. Volkan Yılmaz telefondakine biraz beklemesini söyleyip bizimkilere döndü:<br />
“Çocuklar, önemli bir görüşme yapacağım da şeyy&#8230; Menajerimle. Daha sonra görüşsek, olmaz mı?”<br />
“Peki, olur.” deyip, onun yanından ayrıldılar.<br />
İnci:<br />
“Bir aksilik olacağını, biliyordum.” Çağdaş onu teselli etmeye çalıştı:<br />
“Bu aksilik falan değil onun yaptığı düpedüz terbiyesizlik.”<br />
“Bende, şans yok ki! Önemli bir telefonmuş, ne yapsın adam?”<br />
“Neyse üzülme, nasıl olsa daha burada. Hem sonra görüşürüz, demedi mi? Boş olduğunda çekinmeden yanına gidebiliriz artık.”<br />
“Doğru.”<br />
İnci’nin yüzünün asık olduğunu gören arkadaşları ne olduğunu sordu. Onlara kısaca olanları anlattıktan sonra İnci:<br />
“Bütün günü böyle pinekleyerek geçirmeyeceğiz herhalde.”<br />
“Peki, varsa fikriniz söyleyin ama unutmayın buradan ayrılamayız.” dedi Çağdaş.<br />
“Bizim öyle bir derdimiz yok, dedektiflik oynamak isteyen sizlersiniz.” O sırada hediyelik eşya dükkânına dört beş kişi girdi, Ceren de annesine<br />
yardımcı olmak için peşlerinden gitti. Ceren tam içeri girmişti ki Berke:<br />
“Geliyor, işte.” dedi. Hepsi Berke’nin gösterdiği yöne baktı. O midyeci çocuk yine sokağın başında belirmiş, elindeki kolyeleri yoldan geçenlere gösteriyordu. Arda hemen dükkâna girip, saklandı. Ceren ve annesi soru soran gözlerle ona baktılar.<br />
Arda:<br />
“Şeyy, o geldi de.” diyebildi Ceren:<br />
“Tahmin ettim zaten.” dedi. Zerrin Hanım onların bu konuşmalarından hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu arada diğerleri de çocuğu görmemiş<br />
gibi davranıyor, kendi aralarında konuşuyorlardı. Çocuk onlara doğru yaklaştı. Bizimkilerin hizasına geldiğinde bir kadın onu durdurup bir kolye aldı<br />
ve parasını verip ayrıldı. Oğlan, çocukların yanından geçerken tedirgin bir şekilde onlara baktı, sonra da bir tepki görmeyince yavaşça sokağın sonuna<br />
doğru ilerledi. Arda kendinden pek emin görünmüyordu.<br />
“Arkadaşlar, ben bu işi yapamayacağım galiba.”<br />
“Hayır saçmalama! Çocuk parka girdi, çabuk peşinden git. Hem merak etme, biz de arkandan geleceğiz.”<br />
“Bakın, eğer bir şey hissedecek olursa ben bu işi bırakırım, ona göre.”<br />
‘Tamam ama sen de hissettirmemeye çalış.”<br />
“Unutmayın, bak arkamdan geleceksiniz.”<br />
‘Tamam, sen merak etme.” Arda, çocuğun arkasından, parka doğru gitti. Oğlanlar, onları takip ederlerken İnci de dükkânda Ceren’i ikna etmeye<br />
çalışıyordu:<br />
“Hadi Ceren, bak göreceksin çok eğlenceli olacak. Hoşumuza gitmezse geri döneriz.”<br />
“İyi ama şöyle bir bakıp, geleceğiz. Onların saçmalıklarına ortak olmak istemiyorum.” Zerrin Hanım’a haber verip, çıktılar. Zerrin Hanım arkalarından,<br />
“Siz bir işler karıştırıyorsunuz ya yakında anlarız.” dedi.<br />
“Merak etme anneciğim, gelince hepsini sana anlatacağız!” dedi Ceren ve ardından parka doğru yöneldiler. Çocuklar kızların da geldiğini görünce çok sevindiler.<br />
“Eee! Durum ne âlemde?” diye sordu İnci.<br />
“Henüz, bir şey yok. Bir ağacın dibine oturup, cebinden çıkardığı sandviçi yemeye başladı. Şu Arda’nın hâline bir baksanıza.”<br />
Kızlar, Arda’yı görünce kendilerini gülmekten alamadılar. Arda küçücük bir salıncakta sallanıyor, salıncağın dibinde sıra bekleyen beş altı küçük çocuk<br />
da ona inmesi konusunda bir şeyler söylüyordu. Birazdan çocuklardan birinin annesi olduğu anlaşılan bir kadın, yanlarına yaklaştı ve Arda’ya<br />
bir şey söyledi. Arda kıpkırmızı olmuş bir şekilde salıncaktan indi, doğruca parkın çıkışındaki arkadaşlarının yanına yöneldi. Neyse ki kolyeci çocuk,<br />
tüm bu olanları fark etmemişti. Çağdaş, Arda’ya kızdı:<br />
“N’aptığını sanıyorsun, sen?”<br />
“Kusura bakmayın, ben pes ediyorum.”<br />
“Arda, bunu bize yapamazsın. Bak planımız ne güzel işliyor, şimdi vazgeçersen bu iş nasıl olacak?”<br />
“Ben yapamam, parktakilere rezil oldum zaten.”<br />
“İyi de ne işin vardı senin salıncakta, hem de sıfıraltı yaş grubu salıncağında?” Arda, parkı işaret ederek<br />
“Şuraya bir baksanıza, her taraf dolu. Tam ben girdiğimde salıncak boşalmıştı, ben de oraya oturdum. Sonra da o çocuklar gelince sıkıştığım yerden<br />
çıkamadım.” İnci ona,<br />
“Peki, kadın sana ne söyledi de oradan çıkmayı başardın?”<br />
“Orasını hiç sormayın, rezil oldum.”<br />
“Hakikaten, ne dedi?”<br />
“Sormayın, dedik ya.” O sırada iki küçük çocuk yanlarına yaklaştı. Çocuklardan biri diğerine Arda’yı göstererek,<br />
“İşte, annemin emzik alacağı abi bu.” dedi. Çocuklar bunu duyunca kahkahaya boğuldular. Nice sonra kendilerine geldiklerinde, kolyeci çocuğun<br />
yerinde olmadığını fark ettiler. Telaşla etraflarına bakındılar, neyse ki çocuk hâlâ parktaydı ve elindeki kolyeleri gençlere gösteriyordu. İçlerinden bir<br />
kız ondan birkaç parça takı aldı. Çocuk, parasını alıp cebine koyduğunda yüzüne küçük bir tebessüm yerleşti.<br />
“Siz hâlâ onun hırsız olduğunu düşünün bakalım. Görmüyor musunuz, iki parça şey sattı diye ne kadar da mutlu oldu?” dedi Ceren.<br />
“Merak etme, yakında ne olduğunu anlayacağız.”<br />
Çocuk, parkın çıkışına yönelirken bizimkiler de bir çöp konteynerinin arasına saklandılar. Çocuk, soldaki bir sokağa saptı. İki üç adım atmıştı ki<br />
vazgeçip geri döndü, tekrar Mayıs Gülü Sokağı’na girdi. Bizimkiler onu izliyorlardı. Çocuğun Cerenlerin hediyelik eşya dükkânının önünden geçerken<br />
içeri baktığını fark ettiler, orada kimsenin olmadığını anlayınca sanki rahatlamış gibiydi. Bu kez uzun uzun otele baktı. Belki de içeriye girmeyi düşünüyordu ama Hüseyin onu içeri sokmazdı. Tabi, görevinin başındaysa çünkü son günlerde işini oldukça aksatmaya başlamıştı. Tahmin ettikleri gibi<br />
çocuk otele girdi. Çağdaş:<br />
“Ben şimdi ona gününü göstereceğim!” Tam kalkıyordu ki arkadaşları onu tuttu.<br />
“İşi asıl sen bozacaksın şimdi, ne yapıyorsun?”<br />
“Doğru söylüyorsunuz, nasıl olsa onu dışarı atarlar şimdi.” dedi ama öyle olmadı. Üç dört dakika geçtiği hâlde çocuk dışarı çıkmamıştı.<br />
Hüseyin yine girişi boş bırakınca çocuk da rahatça içeri girmiş, ardından da şans eseri resepsiyon görevlisine görünmeden havuza giden koridora<br />
dalıvermişti.<br />
Peşinden giden Arda’nın onu havuz başında bulması zor olmadı. Çocuk önüne gelene kolyelerini gösteriyor, onları satmaya çalışıyordu. Arda<br />
bir süre onu seyretti, zararlı bir şey yapmıyordu. Sonunda otel görevlilerinden biri çocuğu fark etti ve ona nazikçe kapıyı işaret edip çıkmasını söyledi.<br />
Çocuk fazla uzatmadan geldiği yoldan geri dönerek otelden çıktı. Tabi Arda da takibe devam etti. Çocuk, sokaktan çıkıp çarşıya yöneldi. Çoğu insan<br />
bir şey almıyor, başını okşayıp onu geçiştiriyordu. Fakat o hiç yılmıyordu. Sanki gerçekten de biraz para kazanmak, tek umuduydu. O sırada iskele<br />
yönünden, akın akın insanlar gelmeye başladı. Akşam vapuru gelmişti. Çocuk doğruca kalabalığa daldı. Şimdi onu kaybetme riskleri vardı, bu yüzden<br />
arka planda kalan çocuklar da ona yaklaştılar. Çocuk önüne gelene kolyelerini gösteriyor, almaları konusunda hiç ısrar etmiyor, konuşmuyordu. Bu<br />
onlara oldukça ilginç geldi. Seyyar satıcılar genelde çok ısrarcı olurlar, müşterileri ikna etmeye çalışırlardı. Oysa bu çocuk karşısındakine tek kelime<br />
etmiyordu. Hatta şimdiye kadar onun sesini bile duymamışlardı. Bu gerçekten ilginç bir durumdu. Kalabalık dağılınca çocuk, doğruca fayton parkına<br />
gitti. Bir turist grubu, onu yeni oturdukları faytondan yanlarına çağırınca hevesle onların yanına gitti. Turistler ilgiyle onun elindekileri incelemişler,<br />
tam karar veriyorlardı ki yaşlı faytoncu, çocuğa gitmesini işaret etti. Çocuk onu görmezlikten geldi ama anlaşıldığı kadarıyla faytoncu, oldukça<br />
huysuz bir adamdı çünkü onu beklemeden arabasını hareket ettirdi. Turistler de ne olduğunu anlayamamışlardı.<br />
Mecburen kolyeleri, çocuğun eline tutuşturuverdiler. Çocukcağız, onların arkalarından bakakaldı. Faytoncu iki dakika sabretse belki de iyi bir satış yapacaktı. Onun bu hâline çocuklar çok acıdılar. Şimdiye kadar ki tüm gelişmeler, kızları haklı çıkarıyordu. Çocuk hiçbir şüpheli harekette bulunmamıştı. Onun tek yaptığı, elindekileri satma çabasıydı. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Bunun daha ne kadar böyle devam edeceğini, merak ettiler. Çocuk üzgün bir hâlde fayton parkından uzaklaştı. Tekrar çarşıya yöneldi ve bir bakkala girdi. Az sonra elinde bir poşetle bakkaldan çıktığında<br />
Arda, onun yanına kadar sokulmuştu. Ardından manava girdi, bu kez de kolunun altında kocaman bir karpuzla çıktı dışarıya. Doğruca ara sokaklardan<br />
birine girdi. Bir ara yorulmuş olmalı ki durup elindeki karpuzu yere bıraktı. Bu sırada ona oldukça yakın olan Arda, telaşa kapılıp yol üzerindeki<br />
bir dükkâna girdi. Çocuk biraz dinlendikten sonra karpuzunu ve poşetini tekrar alıp yoluna devam etti. Bu küçük çocuğun o kocaman karpuzu nasıl<br />
taşıdığına hayret ediyorlardı. Merakları iyice artmıştı. Elindekilere bakılırsa yaşadığı yere gidiyor olmalıydı.<br />
Sonunda dün gece onu takip ederlerken gözden kaybettikleri, ıssız sokağa saptılar. Gece karanlıktan dolayı bir şey anlamamışlardı ama şimdi bu sokağın, genellikle terk edilmiş eski evlerden oluştuğunu, görebiliyorlardı. Çoğunun camları kırılmış, dış cepheleri dökülmüştü, hele bir tanesi vardı ki<br />
tam bir viraneydi. Sokağın sonuna doğru yaklaştıklarında Arda durdu ve arkadaşlarının yanına geri döndü. Diğerleri onun gelişini görünce bir<br />
evin kırık bahçe kapısından kendilerini içeri attılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111971" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_15.png" alt="" width="465" height="518" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_15.png 465w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_15-269x300.png 269w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_15-178x198.png 178w" sizes="auto, (max-width: 465px) 100vw, 465px" /></p>
<p>Arda yanlarına geldi. Çocuk hâlâ ilerliyordu. Çağdaş, Arda’ya neden geri döndüğünü sordu.<br />
“Görmüyor musunuz? Burası çıkmaz sokak, eninde sonunda bir yere girecek.” Haklıydı da çocuk yolun sonunda, eski bir evin önünde durdu ve<br />
geriye dönüp etrafına bakındı. Kimsenin olmadığını görünce kendini bir bahçe duvarının ardından içeri attı.<br />
Bizimkiler uzunca bir süre saklandıkları yerden çıkamadılar. Hava kararıyordu. Herhalde birkaç saattir çocuğu takip etmiş olmalıydılar. Arda:<br />
“Bence gidip, bir bakalım.”<br />
Hep birlikte çocuğun atladığı duvara kadar gittiler. Bu duvar yaklaşık bir metre yüksekliğindeydi. Bahçenin kapısı vardı ama üzerindeki büyük asma<br />
kilit, kapının kilitli olduğunu gösteriyordu. Bahçe, yaklaşık on beş metre sonra oldukça eski artık harabe olmuş konakta son buluyordu. Konak üç katlıydı. Pencereleri hâlâ sağlamdı ama camları kirden simsiyah olmuştu. Hiçbir yaşam belirtisi görünmüyordu.<br />
Hava karardığı hâlde hiç ışık yoktu. Acaba o çocuk onlara bir oyun oynuyor olabilir miydi? Berke fısıltıyla,<br />
“Görüyor musunuz, evin yanından dar bir koridor gidiyor.” dedi. Dikkatle bakınca önü çalılarla kapanmış girişi hepsi seçebildi. Çağdaş:<br />
“Ben gidip bakacağım.” dedi. Aslında o da diğerleri<br />
gibi korkuyordu ama bu işe girişmişti bir<br />
kere artık yarım bırakamazdı. Ceren:<br />
“Gelin geri dönelim, buraları pek tekin yerler değil.” Çağdaş:<br />
“Yok, kesinlikle ben gideceğim ama siz burada kalın.”<br />
“Tamam ama sadece bakıp gel, sakın içeri falan girmeye kalkma.”<br />
Bu arada Çağdaş duvardan atlamıştı bile. Yavaşça karanlık koridora doğru gitti. İçeriye biraz göz attıktan sonra geri döndü.<br />
“İlerde bir ışık var. Hadi, siz de gelin bir bakalım.” dedi. Sanki oğlanlar da hep bu anı bekliyorlarmış gibi hemen duvarı aşıp onun yanına geçtiler.<br />
Kızlar da bu sokakta yalnız kalmaktan korktukları için onların peşinden gitmek zorunda kaldılar. Bu dar koridor muhtemelen evin arka bahçesine<br />
açılan, kestirme bir yoldu. Koridor boyunca biraz ilerleyip olanı biteni anlamaya çalıştılar. Çağdaş birkaç adım daha gittikten sonra diğerlerine de<br />
gelmelerini işaret etti. Artık her şeyi çok net bir şekilde görebiliyorlardı.<br />
Gördükleri solgun ışık, mum ışığıydı. Şişmanca bir kadın yerde oturmuş, elindeki somundan kopardığıküçük ekmek parçalarını kucağındaki üç<br />
dört yaşlarındaki kıza, yediriyordu. O kolyeci çocuksa tam kadının karşısına oturmuş, iştahla elindeki karpuz dilimini yemekle meşguldü. Oğlan ağzının<br />
kenarından akan karpuz sularını silmek için başını kaldırdığında gözü çocukların olduğu yöne takıldı. Bizimkiler daha onun görüp görmediğini<br />
tartışırlarken çocuk elindeki karpuz dilimini yer sofrasına atıp kadının arkasına saklandı. Kadın ne olduğunu anlayamamıştı. Çocuk eliyle onların olduğu yeri gösterip tekrar annesi olduğu anlaşılan kadının, arkasına saklandı.<br />
Bizimkiler korkudan kaskatı kesilmişlerdi ve şimdi o kadın kucağındaki çocuğu bırakmış, onlara doğru geliyordu&#8230;</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<h2>Küçük Alicik</h2>
<p>Burak:</p>
<p>“Yürüsenize, gidelim buradan.” diyebildi ama kadın yanlarına gelmişti bile. Hepsinin dizleri titriyordu.<br />
Kadın onlara usulca,<br />
“Buyursanıza çocuğum!” dedi. Çocuklar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, doğru duyup duymadıklarından, emin olmak istiyorlardı. Kadın tekrar:<br />
“Buyursanıza çocuğum! Biz de Allah ne verdiyse iki lokma yiyorduk.” dedi. Yiğit:<br />
“Şeyy, biz sadece&#8230;” diyebildi. Çağdaş da kekeleyerek,<br />
“Gegeçiyorken, ışığı gögördük de&#8230;”<br />
“Gelin çocuğum, ne korkuyorsunuz? Size de karpuz keseyim, yiyin birer dilimcik.”<br />
“Yok, sağ olun biz tokuz.” Bu sırada kolyeci çocuk, olduğu yerden annesine garip el kol hareketleri yaptı. Kadın da bazı hareketlerle ona cevap verdikten sonra çocuklara dönüp, “Sizden çok korkmuş da o yüzden böyle yapıyor. Kusuruna bakmayın.” dedi.<br />
“Bizden, niye korksun ki?”<br />
“Sanırım sizin de bir kolye tezgâhınız varmış. Oğlum sizin ona engel olacağınızı sandığı için çekiniyormuş.”<br />
Ceren:<br />
“Öyle ama biz ona neden engel olalım ki?” derken koca bir dirsek darbesini yine Çağdaş’ın göğsüne indirivermişti.<br />
“Ne bileyim, öyle sanmış işte garibim. Hadi, ne olur beni kırmayın, yiyin birer dilim karpuzumuzu.”<br />
Ceren oğlanlara manalı manalı bakarak, “Gelin, biraz oturalım.” dedi. Kadın önde diğerleri peşinde, arka bahçeye girdiler.<br />
Bahçe çok kötü bir durumdaydı. Konağın müştemilatı olduğu anlaşılan barakanın aralık kapısından, yerdeki eski şilte ve battaniyeyi görebiliyorlardı.<br />
Bunlar ailenin orada uyuduklarını gösteriyordu. Kadın o kocaman karpuzdan onlara da birer dilim kesip, ikram etti. Kolyeci çocuk hâlâ biraz ürkerek<br />
biraz da merakla onlara bakıyordu. Annesi tekrar ona bazı el kol hareketleri yaptıktan sonra çocuklara döndü.<br />
“Oğlum Ali, sağır ve dilsizdir, kusura bakmayın.”<br />
Çocuklar ona bağırdıklarında neden bakmadığını, müşterilerle neden konuşmadığını, şimdi anlayabiliyorlardı. İçlerini çok büyük bir suçluluk duygusu kapladı. Özellikle Çağdaş oturduğu yerde, büzülüp kalmıştı. Ceren, kadına “Sanırım, burada yaşıyorsunuz. Bu zor olmuyor mu?” diye sordu. Kadın anlatmaya başladı:<br />
“Kadıköy Fikirtepe’de oturuyorduk. Beyim altı aydır işsizdi. Bir ay kadar önce bir tanıdığımız ona, Adana’da sezonluk pamuk toplama işi bulunca<br />
oraya gitti. O gider gitmez de ev sahibimiz, kirayı ödeyemediğimiz için bizi eşyalarımızla kapı dışarı attı. İki çocuğumla ben sokakta kaldık. Sağ olsun<br />
komşularımız bizi dışarda bırakmadı ama onların da eti ne budu ne? Hepsi bizim gibi gecekonducu, yine de Allah hepsinden razı olsun. Okulu tatile<br />
girince Aliciğim de kendi yaptığı kolyeleri satmak için Eminönü’ne, Beşiktaş’a falan gitmeye başladı.” Ceren burada kadının sözünü keserek,<br />
“O kolyeleri, oğlunuz mu yapıyor?” diye sordu.<br />
“Evet, pek beceriklidir benim oğlum.”<br />
“Gerçekten de çok becerikli.” dedi Ceren, Ali’ye bakarak. Çocuk denileni anlamış gibi başını öne eğdi. Utandığı belli oluyordu. Annesi:<br />
“Dudaklarınızı okuyarak dediklerinizi anlar.” dedi ve devam etti:<br />
“Neyse, oğlum bir gün yine Beşiktaş’a gidecekken yanlış vapura binmiş, kendini adalarda bulmuş. Hayatında böyle bir yer görmediğinden çok şaşırmış tabi. Tüm adaları gezmiş ve bu terk edilmiş evleri ve turist çokluğunu görünce aklına burada yaşama fikri gelmiş. Ne yapalım evladım,<br />
o kadar çaresizdik ki biz de onun aklına uyup buralara geldik. İyi de etmişiz, ne soranımız ne karışanımız var. Elimize iki üç kuruş para da geçiyor.<br />
Babamız pamuktan dönene kadar biz de burada kalmaya karar verdik. Böylece hem komşularımıza da yük olmuyoruz. Kocam bir dönsün o zaman<br />
konu komşuya emanet ettiğimiz eşyalarımızı alıp yeni bir ev tutacağız.”<br />
Çocukların lokmaları, boğazlarında düğümlenmişti. Kızlar ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Ceren, Ali’ye döndü:<br />
“Demek o güzel kolyeleri, sen yapıyorsun?”<br />
Çocuk biraz rahatlamış gibiydi. Gülümsedi.<br />
“Onları nasıl yaptığını, bana da öğretir misin?”<br />
Çocuk, başını salladı. Ceren, kadına dönüp,<br />
“Doğuştan mı böyle, demiştiniz?” diye sordu.<br />
“Evet.”<br />
“Ya kardeşi, onda bir şey var mı?”<br />
“Yok. Allah’ıma bin şükür! Ayşe’nin, öyle bir derdi yok.”<br />
“Bu işaret dilini nasıl öğrendiniz peki?”<br />
“Sağ olsun! Bir dernek bize kurs verdi. Söylediklerine göre Ali üstün zekâlıymış. Zaten onun okul masraflarını da hep onlar karşılıyorlar.”<br />
“Bakın teyzeciğim, bir ihtiyacınız olursa ne olur çekinmeyin. Oğlunuz bizim yerimizi biliyor, annem size yardımcı olabilir.”<br />
“Sağ ol kızım. Dediğim gibi beyim bi gelsin inşallah, buradan gideceğiz.”<br />
“Yine de çekinmeyin, lütfen.”<br />
Çocuklar karpuz için teşekkür edip ayrıldılar. Yol boyunca hiçbirinin ağzını bıçak açmadı. Sokaklarına vardıklarında Zerrin Hanım, dükkânını kapatmak üzereydi.<br />
“Kızım, kaç saattir nerelerdesiniz? Sizi çok merak ettim.”<br />
“Anne, az önce çok garip bir şey oldu.”<br />
“Ne oldu, kızım?”<br />
Tüm olanları en başından anlattılar. Zerrin Hanım onları dinledikten sonra,<br />
“Oh olsun, size! Artık gözünüzle görmediğiniz bir şey yüzünden, kimseyi suçlamazsınız herhalde?”<br />
Oğlanlar suçlarını biliyordu. En başta Çağdaş hâlâ şokta gibiydi. Ceren annesine dönüp,<br />
“Anneciğim, onlar için bir şey yapamaz mıyız?”<br />
“Kızım, biz ne yapabiliriz ki?”<br />
“Ne bileyim işte en azından sen bir gitsen bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sorsan. O çok iyi bir kadın.”<br />
“Anlattığınız kadarıyla onların çok şeye ihtiyaçları varmış. Biz onlara ne kadar yardım edebiliriz ki?” Yiğit heyecanla,<br />
‘Tezgâh konusunda, nasıl el ele verip birlikte çalıştıysak bunu yine yapabiliriz.” Çağdaş da ona katıldı:<br />
“Belki o eski barakayı yaşanır hâle getirebiliriz. Ben geçen gün bizim evin ardiyesinde, bir sürü kullanılmayan eşya gördüm. Annem hep onları<br />
atacağından bahseder ama hiç vakit bulamaz. Ondan izin alıp bir şeyler getirebilirim.”<br />
Bu fikri hepsi benimsedi. Eve gider gitmez ilk işleri kullanılmayan eşyaları bulmak olacaktı. Zerrin Hanım onları, annelerine sormadan bir şey<br />
almamaları konusunda uyardı. Hepsi özellikle suçluluk duygusuyla yanıp kavrulan Çağdaş bu fikirden çok hoşlanmıştı. Ertesi sabah buluşmak<br />
üzere ayrıldılar. Çağdaş eve gitmeden önce otele uğrayıp, çantasını aldı. Bu kaset işini bu gece halletmeliydi&#8230;</p>
<h2>Gerçek Soyguncular Ortaya Çıkıyor</h2>
<p>O gece tüm çocukların evinde bir hareketlilik vardı, ikizlerin annesi kullanmadığı eski bir kilimi alabileceklerini söylemişti, çocuklarına. Ayrıca arada<br />
sırada isterseniz onlara sıcak yemek de götürebilirsiniz, demişti. Zerrin Hanım’ın atmayı düşündüğü eski bir kanepesi vardı. Eğer isterlerse onu<br />
götürebilirlerdi. Ceren de kullanmadığı eski kitap, kalem ve defterlerinden bir paket yapmış, küçüklüğünden kalan ve tam Ayşe’ye olacağını tahmin<br />
ettiği bir pabuç ve birkaç parça giysiyi de paketine eklemişti. Yiğit’in yükte ağır bir şey getirmesi imkânsızdı çünkü o başka bir adada oturuyordu.<br />
Ama yine de eski bir çalı süpürgesini, birkaç tişörtünü ve ona artık fazlasıyla küçük gelen, palet ve şnorkel takımını, spor çantasına sıkıştırmayı<br />
başarmıştı. Arda da eski bir güneş şemsiyesini ve dedesinin atmayı düşündüğü bir kovayı, bir kenara ayırıvermişti. Ayrıca annesi ve dedesi Arda’ya,<br />
bu fakir aileye ulaştırması için bir miktar para da vermişti. En şanslıları; Çağdaş’tı. Annesi, isterse ardiyedeki her şeyi alabileceğini söylemişti. Neler<br />
yoktu ki ardiyede: Eski koltuklar, masalar, sandalyeler, bir yaylı yatak, perdeler, örtüler, bir dolu oyuncak. Çağrı’nın ve kendisinin küçükken yazlık<br />
kıyafetleri, ayakkabıları, hatta bisikletleri&#8230; Daha neler neler&#8230; Çağdaş sadece kıyafet ve oyuncaklardan bir kısmını ayırabildi. Diğerleri arasında bir<br />
seçim yapmak, gerçekten çok zordu. En uygunu arkadaşlarıyla bir araya gelip ihtiyaçları olan eşyalara beraberce karar vermeleriydi.<br />
Buradaki işi bitince doğruca odasına gitti. Artık şu kasetleri dinlemeliydi. Vakit geç olmuştu ama bunu daha fazla erteleyemezdi. Volkmenini kulağına<br />
geçirip kendini yatağa attı. Kaset uzunca bir süre hiçbir şey kaydetmemişti. Bu Volkan Yılmaz’ın kahvaltıda olduğu süre olmalıydı.<br />
Çağdaş, kaseti ileri alıp dinlemeye devam etti. Sonunda Volkan Yılmaz odaya girdi. Çeşitli tıkırtılar, kendi kendine mırıldanmalarla uzun bir süre daha geçti. Bir ara Volkan Yılmaz’ın telefonu çaldı. Kısa bir görüşmeydi bu. Volkan Yılmaz karşısındakine, “Oğlum, niye boş duruyorsunuz, biraz araştırma<br />
yapsanıza. Her şeyi ben mi yapmak zorundayım?” demiş, görüşmeye son vermişti. Ve yine sessizlik&#8230; Çağdaş emeklerinin boşa çıkmasından endişe ediyordu. Bugün öğrendiğine göre Volkan Yılmaz iki gün sonra oteli terk edecekti. Oysa bu işi başarabilmeyi ne çok istiyordu. Bu sayede hem İnci<br />
de çok mutlu olacaktı. Çağdaş, İnci’yi çok sevmişti ve arkadaşlığının İstanbul’da da devam etmesini gerçekten de çok istiyordu.<br />
Sonunda ilk gitar sesleri gelmeye başladı. Çağdaş çıkan düzensiz seslerden onun gitarını akort ettiğini anladı. Kısa bir sessizlikten sonra Volkan<br />
Yılmaz bir parçayı çalmaya başladı. Tam şarkısını söylüyordu ki bu kez kaset bitti. Bu ne kötü bir aksilikti. Hemen kaseti çıkarıp, ters çevirdi. Tekrar<br />
müzik sesiyle başladı, kaset. Bunun melodisi, öncekinden çok daha iyiydi. O şarkı da bitince yeni bir tanesine başladı ama bu da pekiyi değildi.<br />
Çağdaş, İnci’nin böyle kötü şarkılar söyleyen birine nasıl hayran olduğunu düşündü. Bu kızları anlamak, sandığından daha zor olmalıydı. İki<br />
şarkıyı kaydetmiş, şimdi bir üçüncüsü başlamıştı ve neredeyse kaset bitmek üzereydi. Eğer bu şarkı da diğerleri gibi güzel kaydedilmişse bu üç şarkıyı<br />
boş bir kasete güzelce çeker, yarın İnci’nin eline tutuştururdu. Bunları dinleyince İnci’nin nasıl sevineceğini, tahmin ediyordu.<br />
O sırada gitar sesi birden kesildi. Oysaki henüz kaset bitmemişti. Volkan Yılmaz’ın kendi kendine bir şeyler söylediğini, duydu. Aynen şöyle diyordu,<br />
genç şarkıcı:<br />
“Kahretsin! Bu gıcıklar ne yapraklarını sanıyorlar?”<br />
Ve ardından telaşla birinin telefonunu çevirdi. Karşısındaki telefonu açmamış olacak ki, “Açsanıza, şu telefonu gıcıklar! Mahmut da nereden bulmuş bunları?”<br />
Çağdaş, yerinden doğrulmuş, kulaklığı iyice kulağına yapıştırmıştı. Neler olduğunu çok merak ediyordu. Şu kaset bitmeden onun telefondaki adamla neler konuştuğunu bir duyabilse içi rahatlayacaktı.<br />
Sonunda karşıdaki telefon açılmış olmalıydı ki; Volkan Yılmaz kendini kaybetmişçesine bağırmaya başladı. Az sonra duyacağı şeyler, Çağdaş’ın<br />
tüylerini diken diken edecekti.<br />
“Şapşal herifler, ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz?<br />
Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik ama siz iki turist cüzdanı için bizi ele vereceksiniz&#8230; Ben size boş durmayın dediysem ufak işlerle uğraşın demedim.<br />
Gidin, daha paralı evler bulun. Sırf Hüseyin’in bulduklarına&#8230;”<br />
Kaset bitmiş, Çağdaş duydukları karşısında donup kalmıştı. Bir süre kendine gelemedi. Sonunda kaseti tekrar geriye alıp, dinledi. Evet, yanlış duymuyordu.<br />
Az önce ne duyduysa şimdi kelimesi kelimesine tekrarlanıyordu. Hemen koşup, olanları babasına anlatmalıydı. Onu uyandırmak için gidiyordu ki bunun şimdilik yanlış bir fikir olduğunu düşündü. Babası onun gizlice otel misafirlerinin odasına girdiğini üstüne üstlük bir de odaya dinleyici yerleştirdiğini bir duysaydı onu çok fena yapardı. Ayrıca tüm bu duyduklarına karşı Çağdaş bile kendinden emin değildi. O midyeci çocuk konusunda nasıl yanıldığını, bu akşam görmüştü. Tekrar bir yanlış yapmak istemiyordu. Belki de adamlar çok farklı bir konu üzerinde konuşuyorlardı. Gerçi kaseti tekrar tekrar altı kez dinlemiş, bunun başka bir açıklaması olmayacağını anlamıştı.<br />
Birkaç gün öncesini, o yankesicilik olayının olduğu günü, düşündü. Ceren ve İnci’yi havuz başında bırakıp, kasetin arka yüzünü çevirmeye gitmişti. Koridora yayılan gitar sesleri hâlâ kulaklarındaydı. Sonra dönmüş, arkadaşlarıyla birlikte hediyelik eşya dükkânının önüne gitmişlerdi. Bir süre geçtikten sonra da turistlerin cüzdanları çalınmıştı. Kasettekiler ve olayın oluş saati birbirini tutuyordu. Bu elinde tuttuğu kaset resmen bir kanıt<br />
olabilirdi. Konuşmalardan, ev soygunlarıyla da ilgisi oldukları anlaşılıyordu ve bu Volkan Yılmaz denen adamın bu işte kesinlikle önemli bir rolü<br />
vardı. Ayrıca iki isim daha söylemişti, şarkıcı. Kaseti bir kez daha geri alarak, dinledi. “Mahmut” ve<br />
“Hüseyin” kasette geçen isimlerdi. Bu Hüseyin acaba onların otelindeki Hüseyin, olabilir miydi? Yok yok, kesinlikle olamazdı. Hüseyin çok saf bir adamdı. Yaptığı hiçbir işi doğru dürüst beceremezdi. Sözde babası onu, otele bekçi diye almıştı ama o nöbet saatlerini hep uyuyarak geçiriyordu. Bu nedenle o olamazdı. Gerçi onların aşırı samimi olması dikkate değerdi ama midyeci konusunda başına gelenlerden sonra kimseye önyargıyla<br />
yaklaşmak istemiyordu. Biraz daha düşününce ilk ev soygunu olduğu gece Hüseyin’in, onları içeriye sokma çabaları, aklına geldi. Hüseyin<br />
o gece gerçekten, çok garip davranmıştı. Fakat bu kez karalıydı kanıt olmadan kimseyi suçlamayacaktı.<br />
İki gün sonra Volkan Yılmaz’ın oteli terk edeceğini hatırladı. Bir an önce bu olanları, polise anlatması gerekiyordu. Belki babası ona çok kızacaktı.<br />
Ama başka yapabilecek bir şeyi yoktu. Bundan önce de arkadaşlarının fikrini almalıydı.<br />
Hemen telefona sarıldı, ikizlerin telefon numarasını tam çeviriyordu ki saatin gece yarısını çoktan geçtiğini, fark etti. Bu saatte kimseyi rahatsız<br />
edemezdi. En iyisi biraz uyuyup, kendine gelmekti. Nasıl olsa sabah erkenden arkadaşlarıyla buluşacaktı. Fakat onun bu bilgilerle uyuyabilmesi o<br />
kadar kolay olmadı&#8230;</p>
<h2>Küçük Dedektifler İş Başında</h2>
<p>Sabahleyin buluşma yerlerine ilk giden Çağdaş oldu. Sabırsızlıkla arkadaşlarını beklemeye başladı. Az sonra ikizler, Arda ve Ceren de geldi. İnci<br />
dün çok yorulduğu için bugün gelememişti. Çağdaş:<br />
“Arkadaşlar, bugün yürüyüşü falan unutalım. Çok önemli bir durum var!” dedi. Diğerleri onun ne demek istediğini anlamamışlardı.<br />
“Ceren lütfen, İnci’yi kaldırır mısın? O da gelsin. Söyleyeceklerimi hepinizin duymasını istiyorum,”<br />
“İnci’yi bu saatte kaldıramam. O sandığından da inatçıdır.”<br />
“Bu, gerçekten çok önemli. Sahi, bu Yiğit de nerde kaldı?”<br />
Akıllarına, Yiğit’in kullanılmayan eşya bulmak için eve gittiği geldi. Heybeliada’dan gelen vapur iskeleye ulaşmak üzereydi. Çağdaş bir kez daha,<br />
“Hadi Ceren! Çağır şu İnci’yi n’olur,”<br />
“İyi, çağırayım bari.” Bu arada Yiğit sırtında çantasıyla koşarak, arkadaşlarının yanına geldi:<br />
“Çocuklar, keşke siz yola çıksaydınız ben size yetişirdim.” dedi nefes nefese.<br />
“Zaten, bizim de bir yere gittiğimiz yok. Gelin parka gidelim de size dün gece olanları anlatayım.”<br />
O sırada Ceren ve İnci de aşağıya indi. İnci esneyerek,<br />
“Çağdaş umarım iyi bir açıklaman vardır!”<br />
dedi. Hep birlikte parka gittiler. Sabah sabah tabii ki park bomboştu. Banklara yerleşip merakla Çağdaş’ı dinlemeye koyuldular. Çağdaş anlatmaya<br />
başladı:<br />
“Arkadaşlar, dün gece başıma inanılmaz bir şey geldi. Durun! En iyisi size en başından anlatayım,”<br />
Onlara, bebefonu, Volkan Yılmaz’ın odasına yerleştirişini anlattı. İnci heyecanla,<br />
“Ay inanmıyorum, bir şeyler çektin mi bari?”<br />
“Çektim çektim. Hem de neler&#8230;” Ceren ona kızdı:<br />
“Çağdaş bu yaptığının ne kadar kötü bir şey olduğunun, farkında mısın?”<br />
“Ayrıca da suç,” dedi Arda.<br />
“Biliyorum, çocuklar ama ne olur önce beni bir dinleyin.” dedi ve anlatmaya devam etti. Çağdaş konuşmasını bitirdiğinde, hepsi çok şaşırmıştı.<br />
İnci:<br />
“Yaa! Ben hâlâ uyuyor olamam değil mi?”<br />
“Durun kaset yanımda size dinletebilirim.” Hemen volkmenini çalıştırıp konuşmaları arkadaşlarına dinletti. Kaseti iki kez daha geri sarıp dinledikten<br />
sonra, Arda:<br />
“İşte, gerçek hırsızlar kesinlikle bunlar,” dedi. Hepsi de aynı fikirdeydi. Çağdaş:<br />
“Polise gitmemiz lazım. Onlara kaseti verir, her şeyi anlatırız. Zaten Volkan Yılmaz yarın değil öbür gün otelden ayrılacakmış.”<br />
“Ayrılacak mıymış?”<br />
“Evet,”<br />
“Bir yolunu bulup, onu burada tutmalıyız.”<br />
“Peki, bu nasıl olacak?”<br />
“İyice düşünelim, bence bir şeyler yapabiliriz. Hem şimdi o kaseti polislere götürürsek gizlice başkalarının odasını dinlediğimiz için biz suçlu<br />
duruma bile düşebiliriz. Soygunla kasetin çekim anının aynı saatlerde olduğunu kanıtlayamayız, bunu sadece biz biliyoruz.”<br />
“Haklısın, sadece biz biliyoruz. Peki, n’olacak şimdi?”<br />
“Bence daha iyi kanıtlar bulup, polise öyle gitmeliyiz.”<br />
“İyi de nasıl?”<br />
“Sen bebefonu yine oraya yerleştirebilir misin?”<br />
“Tabi&#8230;”<br />
Yiğit:<br />
“Bakın arkadaşlar, iyi bir plan yaparsak bırakın kanıt bulmayı tüm şebekeyi çökertebiliriz, bile.”<br />
“Sen de uçma Yiğit.”<br />
“Neden olmasın?”<br />
“Arkadaşlar ne yapacaksak bir an önce yapmalıyız. Bu şarkıcı bozuntusu yakında kaçıp gidecek ve biz olayı öğrendiğimizle kalacağız.”<br />
İnci ilk kez Volkan Yılmaz’ı korumamıştı. Planın birinci aşaması, dinleyici düzeneğin tekrar odaya yerleştirilmesiydi. Çağdaş hemen eve gidip bebefonu<br />
ve birkaç boş kaseti alıp, geri geldi. Volkan Yılmaz kahvaltıya inince onları yerleştireceklerdi.<br />
Kahvaltı saati geldiğinde Volkan Yılmaz her zamanki gibi aşağıya indi. Burak aşağıda nöbet tutarken diğerleri, otel binasına girdiler. Çağdaş babasına hissettirmeden hâlâ boş olan odanın ve Volkan Yılmaz’ın odasının, anahtarlarını aldı. Usulca şarkıcının odasına girdiler. Çağdaş dinleyiciyi yerleştirirken diğerleri bir yere dokunmadan etrafı inceliyorlardı. Ortalıkta kuşkulu bir şey göze çarpmıyordu. Bir kenara atılmış gitar, üzerinde notalar<br />
olan kâğıt parçaları, defterler vs. Göz ucuyla baktıklarında bunların besteler, karalanmış notlar olduğunu, gördüler. Ortalıkta çok sayıda kaset kapağı<br />
vardı. Çoğu yabancı sanatçılara ait olan bu kaset kapakları, büyük ihtimalle kopya çekmeye yarıyordu çünkü bazı kelimeler çizilmiş, yerlerine<br />
yeni kelimeler yazılmıştı. İnci:</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
“Buna, inanamıyorum. Bu adam resmen kopya çekiyormuş.” dedi. Yiğit onun lafını kesti: oldu<br />
“Çocuklar, bir baksanıza. Yiğit’in elinde bir harita vardı. Bu Büyükada’nın haritasıydı. Üzerinde bazı yerler işaretlenmişti. Bunlara dikkatle baktıklarında soyulan evleri gösterdiklerini anladılar. Ama içlerinden iki tanesinin, soyulduğu konusunda bir şey duymamışlardı. Belki de bundan sonraki işi, onlardı. Bu evlerin olduğu yerleri, akıllarında tuttuktan sonra haritayı aldıkları yere geri koyuyorlardı ki Arda:<br />
“Durun durun, peki, şurası neresi?” dedi. Haritaya göre adanın güneyinde bir yerde küçük, belirsiz bir ‘s’ harfi vardı. Burası Viranbağ civarında bir<br />
yerdi ve orada neredeyse hiç yerleşim yoktu. Belirgin olmamasından dolayı bunun bilinçli bir şekilde yazılmamış olduğuna kanaat getirdiler. Ama ne<br />
olur ne olmaz diye onu da akıllarında tutup, dışarı çıktılar. Dışarıda nöbet bekleyen Ceren:<br />
“Hiç çıkmayacaksınız, sandım.” dedi. Ardından beraberce yandaki boş odaya gittiler. Çağdaş camdan bakıp aşağıda bekleyen, Burak’ı da yanlarına<br />
çağırdı. Kapıyı arkalarından kilitledikten sonra sessizce olanları gözden geçirdiler. Ellerinde soyuldukları hakkında bir bilgileri olmayan, üç yer vardı. Bunlardan biri; Viranbağ’daki yerdi ve önemli değildi. Fakat diğer ikisi; merkezdeki iki sokaktaydı. Birinin gidip, oraları kontrol etmesi gerekiyordu. Bu işe Berke gönüllü oldu. Az sonra döndüğünde o iki sokakta da birkaç lüks evin, olduğunu söyledi. Ayrıca görünüşe göre her şey normaldi.<br />
Ortalıkta ne bir polis ne de dikkat çekici bir durum vardı.<br />
“Öyleyse olacak,” dedi Yiğit. “Bir sonraki avları burası olmalı?”<br />
Bu konuda hepsi hemfikirdi. Bir şey yapmaları, gerekiyordu. Sonunda İnci’nin fikri hepsinin aklına yattı. Bir telefon kulübesinden polisi arayıp, bu iki<br />
sokağa dikkat etmeleri gerektiğini, söyleyeceklerdi. Volkan Yılmaz gelene kadar planlarının ikinci aşamasını nasıl gerçekleştireceklerini düşündüler.<br />
Volkan Yılmaz’ı biraz daha burada tutmaları gerekiyordu. Bu kez fikir Çağdaş’tan çıktı. Ona bir şekilde iyi bir av bulacaklardı. Mesela otele gelecek,<br />
çok zengin bir müşteri&#8230; Kızlar bunu bir filmde gördüklerini söylediler. Filme göre bu iş başarıyla sonuçlanmıştı.<br />
“Peki, onunla nasıl konuşacağız?”<br />
Yiğit:<br />
“Onunla en çok yakınlaşan sizsiniz,” dedi İnci ve Çağdaş’a bakarak. Doğru da söylüyordu. Ayrıca İnci’nin onu tanıması ve hayranı olması ki artık bu böyle değildi, en büyük avantajlarıydı. Çağdaş:<br />
“Bence biz, Hüseyin’i kullanalım. Onun bu işte parmağı yoksa bile Volkan Yılmaz ile olan samimiyeti, belki işimize yarar?”<br />
Sonunda bir karara vardılar. Nöbetleşe olarak bir kişi odada kalacak, diğerleri dışarıdaki işleri halledecekti. Ceren:<br />
“Arkadaşlar bu işe daldık, Ali ve ailesini unuttuk.”<br />
“Evet, o konu n’olacak, bir şeyler bulabildiniz mi bari?”<br />
Hepsi sevinçle yaptıklarını anlattı. Anlaşıldığı kadarıyla bu gidişle Alilere yeni bir ev bile döşeyebilirlerdi.<br />
Ceren:<br />
“İyi öyleyse, dönüşte uğrayıp, onlara da fikrimizi açalım,” Arda’yı nöbetçi olarak bırakıp, oradan ayrıldılar. Çağdaş’ın aklına bir fikir gelmişti ve onu uygulayacaklardı. Oğlanlar, İnci ve Ceren’i bırakarak, doğruca resepsiyon görevlisi Ümit ağabeyin yanına gittiler. Çağdaş:<br />
“Ümit abi, senden bir şey rica edeceğiz, bize yardımcı olur musun?”<br />
“Yapabileceğim bir şey olursa neden olmasın!”<br />
“Geçenlerde Hüseyin; ‘Bu otele, hiç zengin müşteri gelmiyor’ diyordu.”<br />
“İyi de bu çok saçma bir şey, buraya zengin müşteri tabii ki geliyor.”<br />
“Öyle değil, çook çook zengin müşteri. Neyse biz de iddiaya girdik, onu kandırabilirsek kızlar bize yemek ısmarlayacak. İkizler, araya girdi:<br />
“Yaa! N’olur yardım et, Ümit abi! Bak, bu bir<br />
erkek dayanışması olacak, lütfen.”<br />
“İyi, n’apıcam peki?”<br />
“Şimdi biz ona diyeceğiz ki çok zengin biri buraya gelmek için yer ayırtmış. Mesela; Amerikalı bir fabrikatör.”<br />
“Amerikalı fabrikatör de kulağa çok komik geliyor, çocuklar.”<br />
“Öyleyse Amerikalı bir iş adamı olsun. Ama yaşlı, tamam mı?”<br />
“Neden yaşlı?”<br />
“Yaşlılar daha zengin olur da ondan.”<br />
“Öyle mi olur? Neyse, olsun bakalım. Sonra?”<br />
“Bu adam yer ayırtmış, üç gün sonra buraya gelecekmiş, tamam mı? Otuz altı numaralı odada kalacakmış, bak unutma otuz altı.”<br />
“İyi, peki öyle olsun bakalım.”<br />
“Şimdi biz ona bunları söyleyeceğiz. Büyük ihtimalle bize inanmayıp sana sormaya gelecektir. Aman dediklerimizi unutma, tamam mı?”<br />
“Tamam. Peki, bu ne zamana kadar böyle devam edecek?”<br />
“Biz sana söyleyene kadar.”<br />
“Fazla uzatmayın ama.”<br />
“Sen merak etme, Ümit abi! Şu iddiayı bi kazanalım, merak etme, seni de görürüz.”<br />
Ümit ağabey onların bu hâline gülümsemeyle karşılık verdi.<br />
Doğruca onları bekleyen Ceren ve İnci’ye gittiler. Bu iş tamamdı. Şimdi sıra Hüseyin’e bu yalanı söylemeye gelmişti. Burak:<br />
“Aslında ben de anlamadım. Adam neden yaşlı olacak?” diye sordu.<br />
“Biraz aklını çalıştırsana. Yaşlı biri, çok daha kolay av olur,”<br />
“Doğru ya! Peki, otuz altı numaralı odayı nerden çıkardın?”<br />
“Otuz altı numaralı oda, Volkan Yılmaz’ın yanındaki diğer boş oda. Çünkü iki oda da Volkan Yılmaz gidinceye kadar boş duracak,”<br />
“Niye?”<br />
‘’Volkan Yılmaz çok gürültü yapıyor da ondan,”<br />
“Şimdi anladım. Volkan Yılmaz burada kalırsa o oda boş durmaya devam edecek. Böylece bizim yalanımız da ortaya çıkmayacak,”<br />
“Evet, aynen öyle,”<br />
“Biz bu arada polis işini hallettik,” dedi Ceren.<br />
“Umarım, inandırıcı olmuşsunuzdur,”<br />
“Umarım,”<br />
Şimdi sıra Hüseyin’i bulmaya gelmişti. Çağdaş, Yiğit’i alarak Hüseyin’i aramaya koyuldu. Her zamanki gibi yine yerinde değildi. Havuz kenarına,bara, restorana, lobiye baktılar. Hiçbir yerde yoktu. Onu bulamayınca tekrar Arda’nın yanına boş odaya döndüler. Arda onların içeri girdiğini görünce<br />
rahatlayarak,<br />
“Başkası geldi sandım, çok korktum.”<br />
“Eee! Bir durum var mı?”<br />
“Hem de neler var. Şşşt, fazla ses çıkarmayın. Şu anda odada kim var biliyor musunuz?” Fısıltıyla konuşuyorlardı çünkü volkmen onların da sesini<br />
kaydediyordu.<br />
“Kim?”<br />
“Hüseyin,”<br />
“Biz de onu bulamamıştık demek buradaymış. Peki, ne konuşuyorlar?”<br />
“Size çok rahat söyleyebilirim ki Hüseyin de bu işin içinde. Soygun yapılacak evleri bulan, Hüseyin’miş,”<br />
“İnanmıyorum!”<br />
“Yaa! Ama bir şey var. Devamlı Mahmut Bey diye birinden söz ediyorlar,”<br />
“Mahmut Bey, ha!”<br />
“Evet. Ayrıca anladığım kadarıyla bu Mahmut Bey çetenin başı, ondan çekinerek bahsediyorlar,”<br />
“Peki, şimdi ne konuşuyorlar?”<br />
“Susun da dinleyin,”<br />
Gerçekten de bebefondan konuşma sesleri geliyordu. Hüseyin:<br />
“Şu iki iş de bitsin artık burada daha fazla durmak istemiyorum,” diyordu.<br />
“Niye, senin keyfin yerindeydi kaç aydır, gel keyfim gel.”<br />
“Sen farkında değilsin galiba ben senin gibi burada müşteri değilim, çalışıyorum,”<br />
“Biliriz seni, ne de çalışırsın ya(!)”<br />
“Öyle deme, canım çıkıyor. Hüseyin oraya koş, buraya koş; gece bekle, gündüz bekle. Sen olmasa bunlara katlanmazdım.”<br />
“Haklısın, özür dilerim. Zaten hep benim yüzümden bu işlere bulaştın. Ne güzel kendi kendimize söz vermiştik, değil mi? Bir daha böyle işlere<br />
bulaşmayacaktık,”<br />
“Sözde menajerin olacak o adamın, sana şantaj yapacağını nerden bilebilirdik ki?”<br />
“Şu paraları alıp onun kafasına atacağım, sonra müziği falan bırakacağım. Bence en iyisi buraları terk etmek,”<br />
“Bence de&#8230; Gerçi şu müzik işinde iyi tutmuştun ya!”<br />
‘Tuttuğum falan yok. Zaten ben müziği sevmem ki. Nerden düştüm bu hâllere bilmiyorum?”<br />
Çocuklar pür dikkat, konuşmaları dinliyorlardı.<br />
Arda:<br />
“Arkadaşlar farkında mısınız? Çok büyük bir işle uğraşıyoruz. Bence tüm bunları polise anlatmanın zamanı geldi,”<br />
“Haklısın da keşke bir şeyler yapabilseydik,”<br />
“Bakın, bu konuşmaları da kaydettiğimize göre artık kanıtımız var. En iyisi polise gitmek.”<br />
“N’olur bu işi akşama kadar devam ettirelim.<br />
Bir gelişme olmazsa akşam polise gideriz.”<br />
“Ne gibi bir gelişme? Artık her şeyi biliyoruz.”<br />
“Belki bilmediğimiz başka şeyler de vardır?” ‘’Tamam, size akşama kadar müsaade ama siz yapmazsanız bunu ben yapacağım.”<br />
“Tamam,”<br />
Bu arada Hüseyin ve Volkan Yılmaz’ın konuşmaları bitmiş, Hüseyin dışarı çıkmıştı. Şimdi planlarının ikinci aşamasını gerçekleştirmelerinin tam<br />
zamanıydı. Çağdaş ve Ceren, Hüseyin’in peşinden aşağıya indiler. Onu çoğu zaman olduğu gibi yine lobide televizyon seyrederken buldular.<br />
“N’aber Hüseyin abi?” dedi Çağdaş. Hüseyin televizyondan başını kaldırmadan,<br />
“İyidir, senden n’aber? Bakıyorum ticaretten çabuk bıktınız,”<br />
“Yoo! Niye, bıkalım ki. İşler şimdilik biraz kesat da&#8230; Hem hangi iş kötü değil ki değil mi?”<br />
“Öyle&#8230;”<br />
“Ama duyduğum kadarıyla otele Amerikalı bir iş adamı gelecekmiş, çook zenginmiş. Bir gelsin biz de ondan yararlanmasını, bileceğiz tabi!” Hüseyin<br />
hemen televizyondan başını kaldırıp, Çağdaş’a döndü.<br />
“Kim gelecekmiş, dedin?”<br />
“Amerikalı, zengin bir iş adamı. Çok da yaşlıymış. Onu bir kandırabilirsek bir sürü takı satarız, dimi Ceren?”<br />
“Yaşlılar, takıdan falan anlamaz ama hediyelik eşya alabilir,”<br />
“Tabi alır,”<br />
“Yalnız mı geliyormuş?”<br />
“Bir kişilik yer ayırttığına göre herhalde yalnızdır,”<br />
“Allah Allah, benim niye bundan haberim yok?”<br />
“Bilmeem. Neyse biz gidiyoruz. Aman adam gelirse bizim tezgâha yollamayı unutma!”<br />
“Ne zaman gelecek, demiştin?”<br />
“Birkaç gün sonra,”<br />
“İyi iyi, gelsin bakalım.”<br />
Ceren ve Çağdaş dışarı çıkıp, kapıyı görebilecekleri bir yere saklandılar. Çok geçmeden Hüseyin dışarı çıkıp soluğu Ümit ağabeyin yanında aldı.<br />
Onunla biraz konuştuktan sonra doğruca üst kata çıktı. Tahmin ettikleri gibi Volkan Yılmaz’ın yanına gidiyordu. Çocuklar odadaki arkadaşlarının yanına gittiler. Bu iş, gittikçe heyecan kazanıyordu. Arkadaşları bebefonun dibine kadar sokulmuş,heyecanla konuşmaları dinliyorlardı. Onların geldiğini gören Yiğit sessizce yaklaşmalarını işaret etti. Hüseyin ve Volkan Yılmaz’ın arasında şöyle bir konuşma geçiyordu:<br />
“Bu resmen ayağımıza gelen bir kısmet, hem zengin hem yaşlı hem de yalnız geliyormuş. Ayrıca bil bakalım, nerede kalacak?”<br />
“Nereden bileyim?”<br />
‘’Tam bitişiğindeki odada,”<br />
“Hüseyin sen beni anlamıyorsun. Bu iş biter bitmez, kaçıp gitmek istiyorum,”<br />
“İyi de beş kuruşsuz nereye kaçacaksın? Bütün parayı Mahmut Bey’e verince sana ne kalacak?”<br />
“En azından hâlâ biraz kaldığını sandığım, onurum. Zaten bu işe bu yüzden girmek zorunda kaldım. Eğer bu işi yapmasaydım Mahmut Bey,<br />
benim tüm geçmişimi ortaya dökecekti. O zaman hem şöhretimi hem de özgürlüğümü kaybedecektim. Benim kaç suçtan arandığımı, biliyor musun<br />
sen?”<br />
“Amaan, isteseler de kanıtlayamazlar ki!”<br />
“Ama o estetik ameliyatları olduğumu kanıtlarlarsa her şey ortaya çıkar. Volkan Yılmaz’ın geçmişteki Celal Güvenç olduğu ortaya dökülür ve ben mahvolurum. Neyse ki estetikçime, çok güveniyorum,”<br />
Çocuklar bu duyduklarına, bin kat daha şaşırmışlardı. Çağdaş volkmeninin hâlâ kayıtta olup olmadığını kontrol etti. Evet, kayıttaydı.<br />
Bu duruma en çok üzüleceğini umdukları kişi; İnci’ ydi ama hiç de öyle görünmüyordu. İnci:<br />
“Ne bakıyorsunuz, yıkılacağımı falan mı sandınız?”<br />
“En azından biraz üzülmüşsündür.”<br />
“Aman, o uyduruk şarkı sözlerinden zaten onun iyi bir müzisyen olmadığını, anlamıştım.”<br />
Gülüştüler&#8230; Bu İnci, âlem kızdı doğrusu. Bu arada iki hırsız, konuşmaya devam ediyordu:<br />
“Tamam, kabul ediyorum ama bu işi sen yapacaksın,”<br />
“Oldu bu iş. Bütün kazanca ortağız sakın diğerleri duymasın.”<br />
“Kesinlikle&#8230;”<br />
O sırada Volkan Yılmaz’ın telefonu çaldı. “Ne, polisler mi var, ne işleri varmış orada? Tamam, şimdi oradan ayrılın. Belki başka bir şey için gelmişlerdir.<br />
Sakın, yanlış bir şey yapmayın!”<br />
“Ne olmuş?”<br />
“Bu gece soyacağımız evlerin etrafı, polis kaynıyormuş.”<br />
“İkisi de mi?”<br />
“Evet, ikisi de&#8230;”<br />
“Bu, çok garip.”<br />
“Belki de başka bir şey içindir.”<br />
“Olabilir. Neyse ben gideyim, şimdi patronum olacak adam yine beni arıyordur. Şu işten bir kurtulayım, zaten bir daha bu adaya ayak basarsam&#8230;”<br />
Çağdaş çok sinirlenmişti.<br />
“Ah baba, işe aldığın adamlara biraz dikkat etsen ne olurdu sanki!”<br />
“Öyle deme, Çağdaş. Bu adam sizin otelde değil de başka bir otelde çalışsaydı biz bunları ortaya çıkarabilir miydik?”<br />
“Haklısın, çıkaramazdık.”<br />
“Hadi toparlanın, doğruca polise gidiyoruz,” dedi Arda.<br />
Hepsi bunun en doğru karar olduğunu biliyordu. Tüm eşyaları, kasetleri toplayıp, odadan çıktılar. Ali Bey onların odadan çıktığını fark etmiş, yanlarına gelmişti.<br />
“Çağdaşçığım, koca otel yetmedi mi size?” Çağdaş fısıltıyla,<br />
“Baba, seninle bir şey konuşmamız lazım,”<br />
“Eee konuşalım,”<br />
“Burada olmaz, çabuk bizimle geliyorsun!”<br />
“Nereye?”<br />
“Gel görürsün.” Ali Bey çaresiz çocukların peşine takıldı. Otelden çıktılar. Zerrin Hanım da onların bu hâlini görüp, merak etmişti. Ceren’in halası<br />
dükkânda olduğundan dükkânı ona emanet edip, Zerrin Hanım’ı da yanlarında götürdüler. İkisi de ne olup bittiğini anlayamadan kendilerini<br />
emniyet amirliğinde buldular. Ceren kapıda görevli polis memuruna,<br />
“Amirinizle görüşmemiz lazım.” dedi. Polis memuru konunun ne olduğunu sordu. Bu konuyu sadece amirle konuşabileceklerini, söylediler. Bunun<br />
üzerine memur, onları bir odaya götürdü. Emniyet amiri; orta yaşlı, sevimli bir adamdı.<br />
“Ooo! Ali Bey hayırdır, sizi hangi rüzgâr attı buraya?”<br />
“Vallahi, ben de bilmiyorum ama sanırım az sonra hepimiz öğreneceğiz,”<br />
Ali Bey’in böyle önemli biriyle tanıdık çıkması, çocukları biraz rahatlatmıştı.<br />
“Evet, kim anlatacak bize olanları?”<br />
“Ben başlayayım.” dedi Çağdaş ve teker teker tüm olanları anlattı. Hiçbir şey atlamamıştı. Unuttuğu bir şey olduğunda diğerleri ona yardımcı oluyordu. Her şey anlatılınca kasetleri emniyet amirine, teslim ettiler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111974" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_16.png" alt="" width="435" height="313" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_16.png 435w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_16-300x216.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_16-275x198.png 275w" sizes="auto, (max-width: 435px) 100vw, 435px" /></p>
<p>Ali Bey ve Zerrin Hanım duyduklarına o kadar şaşırmışlardı ki oturdukları koltuklarda, donup kaldılar. Emniyet amiri, birkaç sivil polisi yanına çağırıp olanları onlara da anlattı. Polislerden biri:<br />
“Bugün gelen ihbar telefonunu, siz mi ettiniz?”<br />
“Evet, bendim.” dedi Ceren.<br />
“Neyse iyi. Peki, sizden başka bu işi bilen biri var mı?”<br />
“Hayır, yok. Sadece biz,”<br />
“Çocuklar, şimdi size çok önemli bir iş düşüyor,”<br />
Hepsi merakla o adamı dinliyordu. Çağdaş:<br />
“Neymiş o?”<br />
“Sessiz olmak! Onlara bir şey bildiğinizi, kesinlikle hissettirmeyeceksiniz. Siz de Ali Bey. Volkan Yılmaz’la konuşmalarınız aynı şekilde olmalı,”<br />
“Zaten benim onunla hiç konuşmuşluğum yok. Hüseyin getirmişti onu otele, sözde beste yapacakmış. Allah’ım, ben ne aptalım!”<br />
“Öyle demeyin. Gördüğünüz gibi bunlar çok profesyoneller. Herkesi bir şekilde kandırabilirler,”<br />
“Ne demiştiniz çocuklar, asıl adı Celâl Güvenç miymiş?”<br />
“Evet,”<br />
“İyi, hemen bu ismi de araştıralım. Şimdi gidebilirsiniz ama dediklerimi unutmayın! Onlara bir şey fark ettirmeyecek normal yaşantınıza devam<br />
edeceksiniz,”<br />
Aynen öyle yapacakları konusunda polislere söz verip ayrıldılar. Zerrin Hanım ve Ali Bey o kadar şaşırmıştı ki yol boyunca tek kelime edemediler.<br />
Sonunda Ali Bey kendini tutamadı:<br />
“O adamın odasına girip bahsettiğin şeyleri yaptığını söylediğinde sana nasıl kızdığımı anlatamam oğlum!”<br />
“Haklısın baba, çok özür dilerim. Bir daha böyle bir şey olmayacağından emin olabilirsin,”<br />
“Sanırım, bundan sonra yedek anahtarları kasada saklasam daha iyi olacak. Ama yine de seni ve arkadaşlarını bu başarınızdan dolayı kutluyorum.<br />
Doğrusu hepiniz çok cesurmuşsunuz. Sayenizde büyük bir şebeke yakalanacak,” Zerrin Hanım da böyle düşündüğünü ifade etti:<br />
“Hakikaten de aferin size, çocuklar! Umalım da çalınan şeyleri de bulsunlar. Dün Madam’ı gördüm de hâli perişandı doğrusu,”<br />
Otele yaklaşmışlardı ve polislere söz verdikleri gibi artık bu konu hakkında konuşmamalıydılar. Ali Bey ve Zerrin Hanım onları dışarıda bırakıp ayrıldılar.<br />
Ceren:<br />
“Arkadaşlar bakın, saat daha erken. Bence Alilere gidip, onlara fikrimizi açabiliriz,’’ Artık hırsızlık olayı açıklığa kavuştuğuna göre bu konuyla<br />
ilgilenebilirlerdi&#8230;</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;</p>
<h2>Yeni Bir Arkadaş: Ali</h2>
<p>Kadın onların geldiğini görünce Ceren’e, “Hoş geldiniz kızım, bir şey mi vardı?”<br />
“Teyzeciğim, size bir teklifte bulunmaya geldik. Bu arada isminizi sormayı unuttum?”<br />
“İsmim Hatice, kızım!”<br />
“Benim de Ceren,” Sırasıyla arkadaşlarını da ona tanıttıktan sonra,<br />
“Bak Hatice teyze! Biz evlerimizde bir sürü kullanılmayan eşya olduğunu fark ettik. Düşündük de bunlar, sizin işinize yarayabilir,”<br />
“Kızım iyi de bizim İstanbul’da bir sürü eşyamız var. Burada sadece babamız gelene kadar kalacağız,”<br />
“Bir süre de olsa siz ve çocuklarınız daha rahat etmek istemez miydiniz?”<br />
“İsterdik elbette ama kimseye yük olamam. Hem anneleriniz ne der bu işe?”<br />
“Hepsinin bundan haberi var. Bakın, biz size gerçekten, yardım etmek istiyoruz,”<br />
“İyi de buranın hâlini görüyorsunuz, nereye koyacağım ben o eşyaları?”<br />
“Siz orasını düşünmeyin, biz hepsini halledeceğiz,”<br />
“Peki, o zaman siz bilirsiniz,”<br />
“Öyleyse biz şimdi eşyaları getirmeye gidiyoruz. Siz buradasınız değil mi?”<br />
“Nereye gideceğim, tabi buradayım. Lütfen, fazla bir şey getirmeyin.”<br />
“Siz merak etmeyin, biz birazdan geliriz.” Oradan ayrılırlarken;<br />
“Kadın ne kadar sevindi fark ettiniz mi?” dedi Yiğit.<br />
“Sevinir tabi. Kim çocuklarını öyle bir yerde yaşatmayı ister ki? Hadi arkadaşlar şimdi evlere gidip, eşyaları getirelim!”<br />
“İyi de nasıl taşıyacağız o kadar şeyi?”<br />
“Siz orasını bana bırakın.” dedi Çağdaş.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111975" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_17.png" alt="" width="494" height="296" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_17.png 494w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_17-300x180.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_17-330x198.png 330w" sizes="auto, (max-width: 494px) 100vw, 494px" /></p>
<p>Eşyaları seçerlerken bunların ihtiyaç duyulabilecek şeyler olmasına özen gösterdiler. Çağdaşların ardiyesi işe yarayabilece, pek çok şeyi barındırıyordu.<br />
İçlerinden bir yatak, battaniye, plastik bir masa ve üç sandalyeyi aldılar. Çağrı ve Çağdaş’ın eski bisikletleri de tam onlara göreydi. Hâlâ gıcır gıcırdılar,<br />
tek eksikleri büyük bisikletin lastiklerinin inik olmasıydı. Bunu da kolayca halledebilirlerdi.<br />
Çağdaş çıkarken içi oyuncaklar ve onlara küçülen giysilerle dolu iki poşeti de almayı unutmadı.<br />
Cerenler ’in eski kanepesini, ikizlerin legolarını, Arda’nın bulduğu güneş şemsiyesi ve kovayı da aldıktan sonra bunları kiraladıkları at arabasına yükleyip o eski evin bahçesine gittiler.<br />
Belediye, eski bir konağın arka bahçesinde yaşayan bu aileyi bir fark ederse mutlaka onları buradan çıkarırdı. Bu konuda çok sıkı çalışıyordu.<br />
Haklıydılar da herkes tarihî bir evi işgal ederse ne olurdu, Büyükada’ nın hâli? Neyse ki yalnızca bir iki ay kadar burada kalacaklar, daha sonra evlerine<br />
gideceklerdi. Hem onların eve bir zarar verdiği de yoktu. Kimselere görünmeden yaşayıveriyorlardı, o küçücük bahçede&#8230;<br />
Kadın onların getirdiği eşyaları görünce,<br />
“Çocuğum, siz ne yapmışsınız böyle?” dedi.<br />
Küçük Ayşe de ağzındaki emziği emmeyi bırakmış, onları seyrediyordu. Çocuklar, eşyaları teker teker bahçeye taşıdılar.<br />
Bahçenin orta yerinde şimdi küçük bir eşya yığını duruyordu. Bunları yerleştirmeden önce ortalığı temizlemeliydiler.<br />
Müştemilatı temizlemekle işe başladılar. Alçak tavanlı, küçücük bir yerdi burası. Her taraf örümcek ağlarıyla kaplı ve simsiyahtı. Burada vaktiyle<br />
kömür falan depolanmış olmalıydı. Önce yerdeki şilteyi ve battaniyeleri havalandırmak için dışarı çıkardılar. Zaten içerde başka bir şey de yoktu.<br />
“Bence, burayı yıkamalıyız.” dedi Ceren. Mucize eseri bahçedeki küçük musluk hâlâ akıyordu.<br />
Çağdaş’ın otelden getirdiği hortumu ona takıp, içeriyi bol suyla yıkadılar. Oranın kurumasını beklerken bahçeyi temizlemeye giriştiler. İkizler etraftaki<br />
zararlı otları temizliyor, diğerleri de çöpleri toplayıp bunları büyük poşetlere dolduruyordu. İşleri bittiğinde bahçe artık çok değişmişti. Fazlalıkları<br />
temizlenen mor salkımlar ortaya çıkmış, daha önce fark etmedikleri güller bahçeyi renklendirmişti. Hatice Hanım çok ısrar ettiği hâlde çocuklar,<br />
onun yardımını istememişlerdi. O da bir kenara oturmuş, hazırladığı pilavı, midye kabuklarının içine dolduruyor, Ayşe de Çağdaş’ın verdiği oyuncaklarla oynuyordu.<br />
Müştemilat kuruyunca getirdikleri kilimi yere serip kanepe ve yatağı içeriye yerleştirdiler. Bahçenin gölgelik bir yerine de plastik masa ve sandalye leri koyunca buradaki işleri de bitmişti. Getirdikleri ufak tefek eşyaları da bir kenara koyup Ayşe’nin yanına gittiler.<br />
Ayşe çok şirin bir çocuktu. Ağzında emziği, simsiyah, misket gibi gözleriyle onlara baktı, sonra önündeki legolarla oynamaya devam etti. Çağdaş:<br />
“Beğendin mi, bu oyuncakları?” diye sordu. Küçük kız oyuncaklarından gözünü ayırmadan, başını salladı.<br />
“İyi o zaman ben sana başkalarını da getiririm, öyleyse.” Hatice Hanım yanlarına geldi.<br />
“Çocuklar, size ne kadar teşekkür etsem azdır. Merak etmeyin buradan giderken tüm bu eşyaları size geri vereceğim.”<br />
“Gerek yok, hepsini alabilirsiniz.”<br />
‘‘Yok çocuğum, ben zaten nasıl götüreyim İstanbul’a bunları?”<br />
‘‘Tamam, siz nasıl isterseniz.” O sırada elinde kolyelerle ve iki ekmekle Ali de geldi. Bahçenin hâlini görünce yanlış bir yere girdiğini sanmış olmalıydı<br />
ki birkaç adım geri gitti. Bunu annesi de fark etmişti.<br />
“Gel oğlum, gel bak o korktuğun çocuklar bizim için neler yaptı.”<br />
Çocuk, etrafına bakındı. Her şey eskisinden o kadar farklıydı ki şaşırmakta çok haklıydı. Ceren onun yanına gitti. Akşamleyin annesiyle birlikte aldığı karar doğrultusunda, “Aliciğim, sana bir teklifte bulunacağım.” Çocuk onun ne demek istediğini anlamamış olacaktı ki soru soran gözlerle annesine baktı. Kadın işaret diliyle Ceren’in söylediklerini, ona tekrar etti.<br />
“Bizim dükkânımızı, biliyorsun. Orada bana yardımcı olmak ister misin?” Kadın kendi de şaşırmış hâlde Ceren’in söylediklerini, oğluna iletti. Çocuk<br />
önce yutkundu, sonra kabul ettiğini anlatmak için gülümseyerek başını salladı. Tabii ki isterdi çünkü bütün gün yürümekten, sürekli ayaklarında<br />
yaralar oluşuyor, ayrıca fazla bir satış da yapamıyordu. Ceren sevinerek,<br />
“Tamam, öyleyse. İstersen yarın sabah gelip başlayabilirsin.” dedi. Hatice Hanım:<br />
“Çocuklar, siz nasıl anne babaların evlatlarısınız? Bugün beni çok mutlu ettiniz, Allah da sizi mutlu etsin.” dedi. Bu sırada Arda’nın aklına, dedesinin<br />
verdiği para geldi. Onu zor da olsa kadına kabul ettirip ayrıldılar. Giderlerken Ali ve Ayşe onlara el sallıyordu. Son anda Çağdaş geri dönüp,<br />
“Aliciğim, sana söylemeyi unuttum. O bisikletler de sizin ama lastiklerini şişirtemedik. Yarın getirirsen hallederiz.”<br />
Çocuk onu anlamıştı. O gittikten sonra yeni bisikletini incelemeye koyuldu. Olanlara inanamıyordu. Bu çocukların çok garip olduklarını düşünürken<br />
fikrinde ne kadar yanıldığını, şimdi anlıyordu. Galiba onlar onun arkadaşı olmuşlardı&#8230;</p>
<h2>Heyecanlı Takip</h2>
<p>Ertesi gün, Volkan Yılmaz’ın yanındaki odada büyük bir hareketlilik vardı. Bu kez profesyoneller iş başındaydı. Volkan Yılmaz kahvaltıya indiği sırada<br />
odaya kuvvetli dinleyiciler yerleştirmişlerdi.<br />
Hüseyin’in bekçi evi de tıpkı onunki gibi dinlemeye alınanlar arasındaydı. Polisler, Celal Güvenç ismini araştırdıklarında karşılarına, büyük soygun suçlarından aranan biri çıkmıştı. Celal Güvenç tam iki yıldır ortalarda gözükmüyor, yeni bir soygun işine de adı karışmıyordu.<br />
Asayiş Şube Müdürlüğü Hırsızlık Masasında görevli deneyimli polisler, onun başına bir şey geldiğini düşünüyorlardı ki birden bu isim karşılarına<br />
çıkmıştı. Haberi alır almaz Hırsızlık Masasından bir grup polis, tüm teçhizatlarını donanıp dün gece adaya gelmişlerdi. Bunlar büyük gizlilik içinde yürütülüyordu. Bu polislerden ikisi sabah erkenden, Ali Beylerin evine gelip onu bu konuda bilgilendirmiş, otel de bir operasyon düzenlemek istediklerini haber vermişlerdi.<br />
Ayrıca çocuklarla görüşüp bilgileri, ilk ağızdan duymak istiyorlardı. Çağdaş hemen arkadaşlarını toplayabileceğini söyledi ve onları aradı. Hepsi de<br />
sabahın erken saatinde arandıkları için ona çıkışarak başlamışlardı konuşmalarına ama sonra işin iç yüzünü öğrenip kendilerine çekidüzen vermiş, hemen geleceklerini söylemişlerdi.<br />
Çağdaşların evi merkeze biraz uzakta kaldığı için Cerenler’de toplanmışlardı. Polisler hepsini teker teker dinledi. İsminin Yavuz olduğunu öğrendikleri<br />
genç bir polis, çocuklara son olarak, “Çocuklar, iyi düşünün, unuttuğunuz başka bir şey olabilir mi?” diye sordu.<br />
Hayır, yoktu. Onlara her şeyi anlatmışlardı.<br />
İnci:<br />
“Dün akşam o evler soyulmuş mu?”<br />
“Hayır, polislerden şüphelendikleri için bu geceye ertelediler. Yani şimdilik konuşmalar, bunu gösteriyor. Ayrıca o zengin müşteri yalanını uydurduğunuz çok iyi olmuş. Bu sayede çalıntı malları, nerede sakladıklarını bulabilecek kadar vaktimiz olabilir.”<br />
“Peki, diğer adamları buldunuz mu?” dedi Yiğit.<br />
“Evet, onlar da bir başka otelde kalıyorlar. Onların odalarını da dinlemeye aldık.”<br />
“Çocuklar, yardımlarınız için teşekkür ederiz. Şimdilik, gidebilirsiniz ama size her an ihtiyacımız olabilir. O yüzden, sakın buradan ayrılmayın!”<br />
Zerrin Hanım’ın onlara hazırladığı kahvaltıyı bitirdikten sonra dışarı çıktılar. Ali dükkânın önünde onları bekliyordu. Ceren:<br />
“Çok özür dilerim, senin geleceğini tamamıyla unutmuştum.” dedi. Ali cebinden bir kâğıt ve kalem çıkartıp bir şeyler yazdı.<br />
“Önemli değil, zaten yeni gelmiştim.”<br />
“Doğru ya, sen okuma yazma biliyordun. Bu çok güzel bu sayede seninle daha rahat anlaşabiliriz.”<br />
“Evet. Bu arada her şey için size, teşekkür ederim. Peki, ben şimdi burada ne yapacağım?”<br />
Cere, malzemeleri getirdi.<br />
“Önce bana, o güzel kolyeleri nasıl yaptığını öğreteceksin.”<br />
Küçük Ali başını salladı. İnci, Çağdaş’a eğilip,<br />
“Şu çocuk hakkında, birkaç gün önce neler düşünüyordun değil mi?” dedi.<br />
“Bana lütfen bunu hatırlatma, kendimden çok utanıyorum.”<br />
“Olur bazen, boş ver.”<br />
Bir süre burada oyalandıktan sonra Çağdaş, bir kenarda duran bisikleti gördü. Sessizce onu alıp tamirciye götürdü. Lastiklerini şişirtip gidonuna<br />
ayna taktırdı. Ali’nin kulakları duymadığından buna ihtiyacı olacaktı. Döndüğünde arkadaşlarına, “Hadi çocuklar, siz de bisikletlerinizi alın da gezintiye<br />
çıkalım.” dedi.<br />
“Aslında ben de sizden, bunu isteyecektim. Kafama bir şey takıldı.” dedi Yiğit.<br />
“Neymiş o?”<br />
“Hani şu haritada, Viranbağ civarında bir işaret görmüştük ya&#8230;”<br />
“Yok canım, o önemli bir şey değildir.”<br />
“Ama benim içimde bir şüphe var. Bu durumu polislere de söylemedik. Bence oraya bir gidip bakalım.”<br />
“Tamam, nasılsa gezintiye çıkacağız, oraya da uğrarız.”<br />
Birazdan hepsi bisikletlerini alıp geldi. Ceren patron, izin verirse Ali’yi de götürmek istiyorlardı.<br />
“Ne yani, bizi istemiyor musunuz?” dedi İnci.<br />
“Siz de gelin tabi de biz, biraz hızlı gideceğiz.” .<br />
“Aman gidin, benim hızla işim olmaz.” Ali kâğıda bisiklette çok iyi olmadığını yazdı. En iyisi önceden biraz alıştırma yapmasıydı.<br />
“Peki, öyleyse.” deyip, yola çıktılar.<br />
Yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra Viranbağ’a vardılar. Gerçekten de burada hiçbir şey yoktu.<br />
Sadece yol boyunca uzanan makilik bir arazi, ara sıra görünen orman ağaçları ve kayalar&#8230; Arkalarından bir fayton sesi gelince bisikletlerini sağa çektiler. Fayton yanlarından geçerken Volkan Yılmaz’ın da içinde olduğunu, fark ettiler. Ona görünmek istemiyorlardı. O yüzden biraz yavaşlayıp geride kaldılar. Böylece onları rahatça izleyebilirlerdi.<br />
Az sonra yanlarından, bisikletleriyle polis memuru Yavuz ve iki kişi daha geçti. Memur Yavuz bisikletini durdurdu.<br />
“Çocuklar, siz ne arıyorsunuz burada?” dedi onlara.<br />
“Sadece, bisiklete biniyoruz.”<br />
‘‘Tamam ama lütfen, dikkat çekici bir şey yapmayın&#8230; Aslında durun, bir dakika!” dedi aklına bir fikir gelmişti.<br />
Bu arada fayton hâlâ ilerliyordu az sonra karşılarına bir viraj çıkacaktı. Acele etmezlerse onları kaybedebilirlerdi.<br />
“Hadi siz önden gidin, bu arada biz daha az dikkat çekmiş oluruz.”<br />
“Biz mi?” dediler, aynı anda.<br />
“Evet, çabuk çabuk. Ama fazla yaklaşmayın. Biz de hemen arkanızda olacağız.”<br />
“Peki, Memur Bey.”<br />
“Şşşt. Bana Yavuz abi deyin. Bundan sonra ‘Memur<br />
Bey’ falan yok.”<br />
“Peki, Yavuz abi.”<br />
Çocuklar hızla pedallarını çevirip peşlerinden gittiler. Fayton artık görüş mesafeleri içine girmişti. Hızlarını koruyarak onu takibe devam ettiler. Az sonra fayton durunca onlar da durdu. Mola vermiş gibi yaparak, mataralarına sarıldılar. Dört kişi arabadan indi. Biri Volkan Yılmaz’dı, diğerlerini ise<br />
ilk kez görüyorlardı. Faytoncu arabasını yolun kenarına çekti.<br />
Dört adam sanki tartışıyor gibiydi. Volkan Yılmaz bazı yönleri işaret etti ve az sonra hepsi, ayrı yönlere doğru dağıldılar. Memur Yavuz çocukların<br />
yanına geldi. Aceleyle,<br />
“Çocuklar, şimdi size bir iş düşüyor.” dedi. Oğlanlar merakla onu dinliyorlardı.<br />
“Biz üç kişiyiz ve burada dört kişi var. Adamlardan birini siz takip edeceksiniz.”<br />
“Biz mi?”<br />
“Hadi, çabuk olun. Bakın, şu zayıf olanı var ya hani mavi tişörtlü olan. O size ait. Bir şey arıyor olmalılar, sakın gözünüzden kaçırmayın. Bu arada<br />
diğer polisler, çoktan bisikletlerini bir kenara bırakıp onların yanına gitmişlerdi bile. Çocuklar da onlar gibi bisikletlerini bırakmak zorunda olduklarını,<br />
anladılar. Mavi tişörtlü adam kayaların arasında gözden kaybolmuştu. Daha takip başlayamadan onu kaybetmişlerdi.<br />
Sonra fısıltı hâlinde bir konuşma duydular. Ses, tam onların olduğu büyük kayalığın arkasından geliyordu. Kayaların arasındaki küçük bir boşluk, sesin onlara kolayca ulaşmasını sağlıyordu. Adam aynen şöyle diyordu:<br />
“Tamam patron, aynen dediğin gibi yaptım. O gün kayaya uçan mürekkeple çizdiğimiz ‘s’ harfi kayboldu. Sonra geldiğimizde onu bulamayan diğerleri<br />
haritaya, yanlış bir işaretleme yaptıklarını, sandılar. Volkan’ın hâlini, göreceksin&#8230; Tamam, ben şimdi hemen gidip onların yerini değiştiriyorum.<br />
Diğerleri hep yanında oldukları için sizi bir daha arayabileceğimi sanmıyorum. Siz hiç merak etmeyin, Volkan korkusundan birkaç ev daha<br />
soymaya razı olur. Onun kasa açmaktaki ustalığı konusunda da haklıymışsınız, o gün koca kasayı açması tam on iki saniye sürdü. Bu adam, bir harika!”<br />
Ses kesilince çocuklar, bulundukları kayanın dibine saklandılar. Neyse ki adam yanlarından geçerken onları görmemişti. Onun biraz uzaklaşmasını<br />
bekledikten sonra takibe devam ettiler. Sonunda adam bir kayanın yanına gidip etrafına bakındı.<br />
Kimsenin olmadığını görünce toprağı eşelemeye başladı. Sonunda oradan, siyah bir poşet çıkardı.<br />
Bunun içinde ne olduğu konusunda, çocukların hiçbir şüphesi yoktu. Bunlar çalınan para ve mücevherler, olmalıydı. Etraflarına bakındılar. Polislerden<br />
hiçbiri ortalıkta görünmüyordu. Onlar görevlerine devam etmek zorundaydılar.<br />
Polis memuru Yavuz, zayıf ve çelimsiz oluşu nedeniyle bu adamın takibini onlara vermişti. Oysaki bu adam, içlerinden en önemlisiydi. Adam bu<br />
büyük poşeti oradan alıp başka bir kayanın dibine sakladı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111976" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_18.png" alt="" width="437" height="500" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_18.png 437w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_18-262x300.png 262w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_18-173x198.png 173w" sizes="auto, (max-width: 437px) 100vw, 437px" /></p>
<p>Sonra da cebinden çıkardığı tebeşirle kayaya, bir işaret yaptı. Bu fazla belirgin bir şey değildi. Daha çok bir noktaya benziyordu. Adam etrafında<br />
gördüğü şeyleri, hafızasına kazımak için iyice inceledikten sonra oradan uzaklaştı. Çocuklar da tıpkı onun yaptığı gibi kayanın yerini akıllarında tuttuklarından emin olduktan sonra onu takibe devam ettiler. Adam sanki bir şey arıyormuş gibi davranıyordu.<br />
Faytoncu bağırmaya başladı:<br />
“Hadi, sizi daha fazla bekleyemem!”<br />
Nerden çıktıysa Volkan Yılmaz faytoncunun yanına geldi. Onun adama para uzattığını görebiliyorlardı. Tam o sırada Volkan Yılmaz, çocukları<br />
fark etti. Tedirgin olmuştu. Çağdaş’ı tanıyacak olursa bu hiç iyi olmazdı. Ama tanıdığı belliydi çünkü tam onlara doğru geliyordu. O iyice yaklaşınca,<br />
Çağdaş:<br />
“Aaa! Volkan Bey, nasılsınız? Ada turuna çıktınız galiba?” dedi.<br />
“Evet. Ya siz?”<br />
“Biz de&#8230; Bisikletle geldik.” Burak, az ileride yerde yatan bisikletleri göstererek lafa girdi:<br />
“Böğürtlen toplamak için mola verdik.”<br />
“Emin misiniz? Burada böğürtlen olduğunu pek sanmıyorum da.” Çağdaş:<br />
“Aman, tutturdu işte. Ben sana dedim dimi? Burada böğürtlen olmaz diye.”<br />
“Belki vardır?”<br />
‘’Yok, işte görmüyor musun, her yer kayalık?”<br />
“Çocuklar, yaklaşık 250-300 metre geride çalılık yerler vardı. Oraya gidin, kesin bulursunuz.”<br />
“İyi, hadi oraya gidelim bari. Sağ olun, Volkan Bey!”<br />
“Bir şey değil, görüşürüz.”<br />
Çocuklar bisikletlerine binip oraya gitmek zorunda kaldılar. Gittikleri yerden artık ne bir şey duyabiliyor ne de görebiliyorlardı. Yiğit ve Arda,<br />
Burak’a çok kızdı:<br />
“Sen deli misin? Az daha bir çuval inciri berbat edecektin.”<br />
“Özür dilerim, düşüncesizlik ettim.”<br />
Çağdaş:<br />
“Kesin şimdi kavgayı, Yavuz abi geliyor.” dedi.<br />
“Çocuklar, siz n’aptınız?”<br />
“Özür dileriz Yavuz abi, istemeden oldu.”<br />
“İlginç bir şey öğrenebildiniz mi, bari?” Hızla olanları, ona anlattılar.<br />
“Demek, iki saattir onları arıyorlarmış. Gerçi tahmin etmiştik ama işin bu hâle gelmesini, beklemiyorduk. O kayayı tekrar bulabilir misiniz?”<br />
“Tabii,”<br />
“Hadi çocuklar, siz şimdi dönün, fazla ilgi çekmeyelim. Bizi daha sonra oraya götürürsünüz.”<br />
Çocuklar, geldikleri yolu kullanarak geri döndüler&#8230; Ceren ve İnci, Ali’ye iyice ısınmış, bazı işaretlerinden onun ne demek istediğini anlamaya bile<br />
başlamışlardı. O sırada Ali Bey otelin kapısında belirdi:<br />
“Kızlar, Çağdaş’ın nerede olduğunu, biliyor musunuz?”<br />
“Bisikletleriyle tura gittiler.”<br />
“Polisler, onlara fazla uzaklaşmamalarını söylemişti. Bu çocuklar, niye böyle yapıyor?”<br />
“Aslında biz de onları merak etmeye başladık. Çoktan gelmeleri gerekiyordu.”<br />
“Gelirlerse söyleyin, bana uğrasınlar da onların bir kulağını çekeyim. Bu arada arkadaşınız kim yoksa yeni eleman mı aldınız?”<br />
“Bu Ali. Bundan böyle bize yardım edecek. Hani şu, eski evin bahçesinde oturan&#8230;”<br />
“Ha, evet evet, Çağdaş bir şeyler söylüyordu. Demek senin de adın, Ali. Seninle adaşız, biliyor musun?” Ali Bey bunu bağırarak söylemişti.<br />
“Ali amca, bağırmanıza gerek yok. O hiç duyamıyor ama dudak okuyabildiği için dediklerinizi anlar.”<br />
“Öyle mi?&#8230; Sevdim seni, Ali.” dedi onun başını okşayarak. O sırada oğlanlar da geldiler. Ali Bey:<br />
“İşte, bizim kaçaklar da geldi.” dedi. Çağdaş nefes nefese,<br />
“Ne olduğunu bir anlatsak inanamayacaksınız.”<br />
“Ne oldu?”<br />
“Durun da biraz soluklanalım&#8230;”<br />
Hepsi bu işin bittiğini sanıyordu ama bitmemişti işte. Akşama doğru Volkan Yılmaz otele geldi. Yüzünden düşen, bin parçaydı. Doğruca odasına<br />
çıktı. Az sonra üzerinde, belediyenin çöpçü kıyafetleriyle polis memuru Yavuz da çocukların yanına geldi.<br />
“Çocuklar hadi, bizimle geliyorsunuz.” dedi çöp kamyonunu göstererek.<br />
“Sizinle mi?”<br />
“Evet, hadi çöp toplayacağız.”</p>
<p>&lt;!&#8211;nextpage&#8211;&gt;<br />
Onun ne demek istediğini, az sonra anladılar. Hızlı gidebilmek için bir araca ihtiyaçları vardı. Adada resmî araç dışında, motorlu araçların kullanılması<br />
yasaktı ve polis aracıyla giderlerse göze batacakları için bu yolu seçmişlerdi.<br />
O kayayı bulmaları zor olmadı. Toprağı kazdıklarında altından siyah bir poşet çıktı. Polislerden biri poşetin bir ucunu yırtıp, içine baktı. İlk<br />
gördükleri, pırıl pırıl parlayan bir şeydi. Çocuklar, dikkatle bakınca bunun Madam’ın bahsettiği, pembe elmas broş olduğunu anladılar. Kocaman bir kelebek şeklindeki bu broş, çok değerli elmaslardan yapılmıştı. Torbanın dibinde, onun gibi mücevherler dışında, onon beş tane altın külçe ve çokça para destesi vardı. Bunlar çok büyük banknotlardan oluşuyordu. Poşeti bir çantaya koyup, Baş komiser Yavuz’un bileğine kelepçelediler. Evet, az önce<br />
onun Baş komiser olduğunu, öğrenmişlerdi. Bu hepsini çok şaşırtmıştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111977" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_19.png" alt="" width="313" height="259" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_19.png 313w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_19-300x248.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_19-239x198.png 239w" sizes="auto, (max-width: 313px) 100vw, 313px" /></p>
<p>Doğruca otele döndüler. Baş komiser Yavuz, kıyafetlerini değiştirip Ali Bey’le konuşmaya geldi.<br />
Söylediğine göre bu gece Büyükada ve İstanbul’da, aynı anda gerçekleştirecekleri operasyonlarla suçluları yakalayacaklardı. Bu işi sabaha karşı<br />
03.0004.00 saatleri arasında yapacaklardı. Çocuklar çok heyecanlıydı. Bu gece uyumayıp olanı biteni seyretmek istiyorlardı ama aileleri onlara izin vermedi. Sabah uyandıklarında her şey olup bitmişti. Fakat adada hiçbir değişiklik yoktu. Her günkü gibi sakin bir sabahtı. Ta ki Madam, o çığlıkları atana kadar&#8230;<br />
“Bulmuşlar, bulmuşlar! Uyanın komşular, uyanın benim mücevherlerimi, bulmuşlar!” Bir yandan da ona bu haberi getirmekte görevli, polis memuruna<br />
sarılıyordu. Madam’ın bu hâli herkesi çok duygulandırdı. Birazdan tüm ada halkı, olaylardan haberdar oldu. Herkes, yedi küçük çocuğun, olayları<br />
nasıl ortaya çıkardıklarını sonra da hırsızların yakalanmasını nasıl sağladıklarını konuşuyordu.<br />
Bu yedili daha şimdiden adada meşhur olmuştu. Az sonra adaya gelecek gazete ve tv muhabirleri ise onların ününü, tüm Türkiye’ye duyuracaklardı.<br />
Bir hafta sonra Baş komiser Yavuz, teşekkür etmek için onları ziyaretine geldi. Hepsine, üzerlerinde polis teşkilatına yardımlarından dolayı bu çocuklara teşekkür ettiklerini yazan, plaketler verdi.<br />
Sonra da onlara,<br />
“Çocuklar, tamam bu işte başarılı oldunuz. Hepiniz çok cesursunuz. Bu olayı, hiçbir zaman unutmayacağınızdan eminim ama siz siz olun, bundan<br />
böyle tekrar başınıza bunun gibi bir şey gelirse hiç vakit kaybetmeden doğruca polise gidin. Unutmayın, bunlar polisin görevidir ve kimse onlardan iyi<br />
hareket edemez!” diye nasihatte bulundu. Bu arada Madam Roza da gelmiş, onlara birer cumhuriyet altını takıp alınlarının orta yerinden öpmüştü. Şimdi hepsinin alınlarında, kırmızı birer ruj izi duruyordu. Onları daha silemeden Teoman Bey de gelmiş, kendisi ve paraları bulunan diğer tüm arkadaşları adına, teşekkür etmiş sonra da birer zarf uzatmıştı onlara. Çocuklar zarfları açtıklarında, içinde yüksek meblağlı çekler, olduğunu<br />
gördüler. Bunu asla kabul edemezlerdi. Onları Teoman Bey’e geri vermeye çalıştılar ama bir türlü başarılı olamadılar.<br />
Bu konuya çözüm bulmaları zor olmadı. Paranın tamamını Ali gibi zeki ve yardıma muhtaç çocukların masraflarını karşılayan, derneğe bağışlayacaklardı.<br />
Artık hepsinin içini bir huzur kaplamıştı. İnci uzatmalarıyla birlikte adada, tam dört hafta kalmış ve maalesef artık gitme vakti gelmiş çatmıştı. Arkadaşları ondan ayrılacakları için çok üzülüyorlardı. Sadece bir vapur mesafesi uzaklığında oturuyordu ama yine de onun gitmesini, istemiyorlardı.<br />
İnci son kez takı tezgâhına baktı. Birkaç hafta önce, Çağrı’nın koparmaya çalıştığı deniz kabuğu hâlâ orada duruyordu&#8230;<br />
“Hepinize, çok teşekkür ederim, bu yaşadığım en güzel tatildi.” dedi. Zerrin Hanım onun başını okşayarak,<br />
“Sen hiç merak etme, bak annen söz verdi, seneye yine buradasınınız.”<br />
İnci arkadaşlarına teker teker sarılıp, öptü. Sadece Arda yoktu aralarında çünkü bir gün önce, çok istediği Anadolu lisesini kazandığını öğrenmiş,<br />
kayıt için İstanbul’a gitmişti. Çağdaş:<br />
“Merak etme, bir ay sonra ben de geliyorum. İstanbul’ da benden kaçabileceğini, sanma sakın.” dedi.<br />
“Hele, bir gelme&#8230;”<br />
Hatice Hanım koşup oteldeki bekçi evinden, bir tas su getirdi. Onu İnci’nin arkasından dökecekti. Ali Bey foyası çıkıp hapse giren Hüseyin’in ardından,<br />
bekçi aramaya koyulmuş, çocukların aklına da Hatice Hanım ve kocası gelmişti. Hemen onları, boşalan iki odalı bu bekçi evine yerleştirmişlerdi.<br />
Hatice Hanım otelin mutfağında çalışıyor, ay sonunda dönecek olan eşinin yolunu gözlüyordu.<br />
İnci son kez otele baktı. Gözünden birkaç damla yaş süzüldü. Diğerleri de ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. İnci’nin annesi:<br />
“Kızım! Ağlamana gerek yok, gidip şu evimize bir bakalım, yerinde duruyorsa yine geliriz.” dedi.<br />
“Ne, gelir miyiz gerçekten?”<br />
“Merak etme, ben gelemesem bile seni yollarım.”<br />
“OLEY!” diyerek havalara zıpladılar. Tombik de olduğu yerde hoplayıp zıplıyor, onlara havlayarak eşlik ediyordu. Az sonra vapur kalkacaktı ve<br />
onları vapura yetiştirmeliydiler. O sırada Çağdaş’ın ablası Çiğdem geldi. Kardeşine,</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-111978" src="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_20.png" alt="" width="437" height="369" srcset="https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_20.png 437w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_20-300x253.png 300w, https://www.bilgicik.com/wp-content/uploads/2017/04/badanin-dedektifi_20-234x198.png 234w" sizes="auto, (max-width: 437px) 100vw, 437px" /></p>
<p>“Babam, odasında mı Çağdaş?” diye sordu.<br />
“Ordadır herhalde, bir şey mi oldu? Sen buralara hiç gelmezdin de.”<br />
“Kulübe üyeliğimi, yeniletmeyi unutmuş da onu hatırlatacaktım. Aaa! Bunlar da ne, siz mi satıyorsunuz bunları?”<br />
“Evet abla, hadi alacaksan al, vapura yetişmemiz lazım.”<br />
Sonunda Çiğdem, üç kolyeyi seçti ve parasını çıkarmak için elini çantasına attı. Biraz yokladıktan sonra<br />
“Aaa! Cüzdanım yok!” dedi. Çocuklar aynı anda göz göze geldiler.<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
“Durun bir dakika, cebimdeymiş!’</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.bilgicik.com/yazi/buyukadanin-kucuk-dedektifleri/">Büyükada’nın Küçük Dedektifleri</a> first appeared on <a href="https://www.bilgicik.com">Bilgicik.Com</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bilgicik.com/yazi/buyukadanin-kucuk-dedektifleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
