Uyak(Kafiye) Örgüsü

Düz Uyak

Art arda sıralanan mısraların uyaklı olmasıdır: aaaa, aaab, aabb…

Ellerim takılırken rüzgârın saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık

a – saçına – ına = Redif
a – yamacına – aç = Tam kafiye

b – ıssızlık
– lık = zengin kafiye
b – ıslık

Sarma Uyak

Birinci dize ile dördüncünün, ikinci ile üçüncü dizenin uyaklı olmasıdır.

Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak
Serpilen aydınlıkta dalların arasından
Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman
Sensizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak
(A. Hamdi Tanpınar)

– ak = Tam kafiye
– an = Tam kafiye

a – bardak
b – arasından T.K
b – zaman
a – yaprakT.K

Çapraz Uyak

Birinci dize ile üçüncünün, ikinci dize ile dördüncünün uyumlu olmasıdır.

Yaş otuz beş, yolun yarısı derer
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak yakarmak nafile bugün

Şiir Türleri

Lirik Şiir

içten gelen heyecanları çoşkulu bir şekilde anlatan duygusal şiirlerdir. Eskiden “lir” adı verilen saz eşliğinde söylendiğinden bu adı almıştır.

Dışarda mevsim baharmış,
Gezip dolaşanlar varmış,
Günler su gibi akarmış…
Geçmiyor günler geçmiyor
(Sabahattin Ali)

Epik Şiir

Yurt sevgisi, kahramanlık, savaş gibi konuların işlendiği destansı şiirlerdir.

Atıldı, bir Mehmetçik, büyüyü bozdu
Bir düşman süngüsüne, göğsünden
Bu şehadetle kayalar yarıldı sanki
Dipçik gürültüsünden
(Fazıl Hüsnü Dağlarca)

Didaktik Şiir

Belli konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders çıkarmak amacıyla yazılan öğretici şiirlerdir.

UYARI!

Fabllar da, didaktik şiirlerdendir.

Tilki kapıp onu dedi ki: Efendiciğim
Size küçük bir ders vereceğim
Alıklar olmasa iş kalmaz açıkgözlere
Böyle bir ders de değer sanırım peynire.

Postoral Şiir

Doğa güzelliklerini; orman, kır ya da çoban yaşamını anlatan şiirlerdir.

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum
Bu dağların en eski aşinasıdır soyum,
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Her gün aynı pınardan doldururuz testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla…
(Kemalettin Kamu)

Satirik Şiir

Günlük yaşamdaki aksaklıkların, düzensizliklerin kimi zaman içine güldürü öğeside katılarak eşleştirildiği şiirlerdir.

Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim


| Devamını Oku... | Yorum Yap! | Bu Yazıyı Paylaşın! |


ŞiiRDE ŞEKiL ÖZELLiKLERi

Mısra (Dize)

Şiiri oluşturan satırlara denir.

Beyit

iki dizeden oluşan nazım birimidir.

Şiirde Ölçü

Hece Ölçüsü

Dizelerdeki hece sayısının eşitliğine dayanır.

Aruz Ölçüsü

Hecenin açık ya da kapalı olması durumudur.

Sonu sesli harfle bitenler açık hece, sessiz harfle bitenler kapalı hecedir.

Serbest Ölçü

Dizelerle ölçü ve uyakların birbirinden farklı olmasıdır.

Uyak (Kafiye) Düzeni

Redif

Mısra sonunda aynen tekrar edilen ve aynı görevde bulunan ek veya sözcüklerdir.

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar.
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar.

(Faruk Nafiz Çamlıbel)

– kıvrılan yollar
– yılan yollar Redif

Uyak (Kafiye) Çefiitleri

Yarım Uyak

Dize sonlarındaki tek ses benzerliğidir.

Yandırdın gönlümü aldın keman kaş
Gösterdin zülfünü eyledin bir hoş

– kaş – ş = Yarım uyak
– hoş

Tam Uyak

Dize sonlarındaki iki ses benzerliğidir.


| Devamını Oku... | Yorum Yap! | Bu Yazıyı Paylaşın! |

21. Yüzyılın Kara Ozanı: “Araz Elses

Araz ElsesGünümüzde Türk milleti olarak yakındığımız konulardan biri, Türk edebiyatında nitelikli eser veren yazar ve şairlerin artık çıkmaması, hâlâ edebiyatımızda klasik olan eserlerin tekrar edildiği ve buna paralel olarak müzik kültürümüzün farklı etkilerle değişerek özünden uzaklaşmasıdır. Gerçekten de yakın dönemde yaşayan birkaç yazar ve şairi sözümüzün dışında tutarsak, kaliteli eserler veren çok az edebiyatçı çıkmıştır. Edebiyatta hâl, geçen yüzyılları tekrar iken müzikte de durum farklı olmamıştır. Dahası müzik kültürümüz, yabancı etkilerle farklılaşmaya ve bozulmaya başlamıştır. İşte bu bozulan Türk müzik kültürünü, anlamlı sözlerin etkili ezgilerle bir araya geldiği türküler ile 21. yüzyılda unutturmayan bir ozanımız vardır: Araz Elses

Güney Azerbaycan‘ın Sulduz şehrinde doğan ve Karakalpak Türkleri‘nden olan Araz Elses, hannenesinden (babaannesinden) duyduğu nağıllarla büyüyen şair ruhlu bir ozandır. Duyduğu mahnılar (türküler) küçük yaşlarından beri kulağında yer edinen Araz Elses, 15-16 yaşlarındayken saz ile yoldaşlık etmeye başlamıştır. Ozan bugün Güney Azerbaycan olarak adlandırdığımız topraklar, bugün İran sınırları içerisinde bulunduğu için doğup büyüdüğü topraklarda bir kültür çatışması da yaşamıştır. İçinde yaşattığı Orta Asya türkülerine olan sevgi ve bağlılığını sazla – sözle dillendirme isteği, çoğu kez Türk karşıtı siyaset güden İran’ın “günahlarıyla” engellenmiştir. Daha az yaşındayken bu engellenmişliğin verdiği sitemi, dillendirmeye başlamıştır.

Küçük yaşındayken akordiyon çalabilen Araz Elses, bir sazı olmadığı dönemlerde bir ağacı saz gibi kesip üzerine plastik teller takarak onu saz timsali yanında taşırmış. Daha sonra Sulduz’da bir saz evine gidip, satın almak üzere bir saz beğenip bunu atasına (babasına) söylediğinde; “Eğer söyleyeceğim türküleri çalarsan sazı sana alırım.” teklifiyle karşılaşmış. Araz Elses’in “Sudan Gelen Sürmeli Kız” ve “Kaşların Arasında Domdom Kurşunu Değdi” türkülerini çalmasını beğenen atası, ona sazı almıştır ve o günden sonra Araz’ın saz ile yoldaşlığı başlamıştır. Fakat İran’da sazı dillendirmek, sözünde ne olursa olsun devlete başkaldırı olarak algılandığından Araz Kuzey Azerbaycan’a göç etmek zorunda kalmıştır. Kuzey Azerbaycan’dan ise Norveç’e bir ozan sıfatıyla çağrılmış ve oraya yerleşmiştir.


| Devamını Oku... | Yorum Yap! | Bu Yazıyı Paylaşın! |

En Büyük TÜRK Bayramı: Nevruz

Çok iyi anımsıyorum, bundan 6 – 7 yıl önce, baharın geldiği bu dönemlerde, babam sabah erkenden hepimizi uyandırırdı ve coşkuyla oturduğumuz yere yakın bir küçük dağa giderdik. Önceki senelerde de bunu yaptığımız için bulmamız gereken “Nevruz” çiçeğini biliyorduk ve heyecanla dağın dört tarafını dolaşıyorduk. Toprağı henüz delip çıkmış bu nevruz çiçeklerinden bulabildiğimiz anda, dünyalar bizim oluyordu sanki. Çiçeklerden birkaç tanesini, itinayla kökünden sökerek çıkarıp güvenilir bir yere koyduktan sonra, bayram havası içinde yedi kiremit, ebelemece veya ağaç kapmaca… gibi oyunlar oynuyorduk.

Bu anlatılması çok güç duyguları yaşadığımız dönemde atalarımızın “ana” olarak kabul ettiği “toprak” ile, elden geldiğince bütünleşmeye çalışıyorduk. O coşkuyla, sanki 2000 yıl geriye gidip atam Oğuz Kağan ile Nevruz toyunu kutluyor gibi oluyorduk. O gün, hepimiz iyilik meleği gibi oluyorduk. Birbirimizi kırmadan, dostluk ve kardeşlik içinde günü geçiriyorduk. Elbette o güne özgü değişik adetler de vardı; ama hepsinin ortak noktası “güzellik ve doğa ile buluşma” heyecanını yaşatmasıydı.

Bilindiği gibi insanlığın ortaya çıkmasından sonra, “kültür“ler oluşmaya başlamıştır. Bugün “toplum” olarak nitelendirilebilecek bütün ulusların, bir kültürü vardır. Hiçbir toplumla karşılaştırılamayacak kadar köklü, güçlü ve zengin bir geçmişi bulunan Türk ulusu, binlerce yıl önceden beri güçlendirerek devam ettirdiği kültürünü, bugünlere kadar taşımıştır. Türk kültür öğelerinden birisi de kuşkusuz “Nevruz“dur. Kökeni itibariyle Farsça olan “Nevruz“, Türkler’de “Yeni Gün” anlamına gelecek biçimde kullanılmıştır.


| Devamını Oku... | Yorum Yap! | Bu Yazıyı Paylaşın! |

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 ...20 21 22 »

Yukarı