Ana Sayfa » Günlük Dualar » İslamiyet » Günlük Dualar
139


http://resim.bilgicik.com/islamiyet/dua.jpg

(Sabah-akşam 7 defa “Allahümme ecirnî minennâr” diyen cehennemden kurtulur.) (Ebu Davud)


(Sabah-akşam, 3 defa, “Bismillâhillezî lâ yedurru maasmihi şeyün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul alîm” okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.) [İ. Mâce]


(Sabah 3 defa, “Eûzü billahis-semîil alîm-i mineşşeytânirracîm” dedikten sonra Besmele ile Haşr suresinin son üç ayetini okuyana, 70 bin melek, akşama kadar duâ eder. O gün ölürse şehit olur. Akşam okursa yine aynı şeylere kavuşur.) [Tirmizî]


(Şirkten korunmak için “Allahümme innî eûzübike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve estağfiruke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb” okuyun!) [İ. Ahmed]


(Sabah-akşam 7 defa “Hasbiyallahü lâ ilâhe illâ hu, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm” okuyanın dünya ve ahiret işine kâfi gelir.) [Beyhekî]


“(Allahümme ma esbaha bî min ni’metin ev bi ehadin min halkıke, fe minke vahdeke lâ şerîke leke, felekel hamdü ve lekeşşükr” duâsını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifâ etmiş olur.) [Akşam "esbaha" yerine "emsâ" denir.]


(Sabah-akşam on defa, “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ-şerîkeleh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şeyin kadîr” okuyan kimse, kötülüklerden korunur.) [Nesâî]


(Bir kimse, sabah-akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece hiç kimse onun kadar sevap kazanamaz.) [Deylemî]


(Evden çıkarken “Bismillâhi, tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizî]


(Lâ havle… okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebû Nuaym]


İmam-ı Rabbanî (ks) Hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazherî)]


(Hergün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehitlerle beraber olur.) [Taberânî]


(Günde 25 defa “Allahümme bâriklî fil mevt ve fî mâ ba’delmevt” okuyan şehit olarak ölür.) (Redd-ül Muhtar)


(Gece Âmenerrasulüyü okuyana, her şey için yeterlidir. Bu iki ayeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verilir.) [Şir’a]


(Tebârekeyi okumadan yatma! Kabir azabını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadr gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Eyoğul İlmihâli]


(Eve girerken İhlas suresini okuyan, yoksulluk görmez.) [T. Kurtubî]


(Evden çıkarken Âyet-el kürsî okuyana, melekler, evine gelinceye kadar duâ eder.) [Eyoğul İlmihâli]


İstiğfâra devam etmek

(İstiğfâra devam eden kimse, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mâce]


[İstiğfâr olarak "Estağfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûm ve etûbü ileyh" okumalıdır.


(Günde yüz kere "Lâ ilâhe illallah" diyen kimsenin, kıyamet gününde yüzü ay gibi parlar.) [Taberânî]


(Bir yere gelen, “Eûzü bikelimâtillahittammâti min şerri ma haleka” okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]


(Sıkıntılı veya borçlu, bin kerre “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a]


Seyyid Abdülhakim Efendi (ks) Hazretleri buyuruyor ki:

“Yatağa abdestli gir, Eûzü Besmele çek, sağ yanın üzerine kıbleye karşı yat, sağ avucunu sağ yanağının altına koy, Ayet-el-kürsî, 3 İhlas, bir Fatiha ve birer defa iki kul e’uzüden sonra 3 defa “Estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâhu” oku, sonuncusuna “el-hayyel kayyûme ve etûbü ileyh” ekle.


On defa da, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” oku, sonuncusuna “-hil aliyyil azîm ellezîlâ ilâhe illâhu” ilave et! (Ey Oğul İlmihali)


Uykudan uyanınca, “Allahümmağfirlî” demek çok sevaptır.


Yatağa girince 3 defa “Estağfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûm ve etûbü ileyh okuyan kimsenin günahları, deniz köpüğü kadar pek çok olsa da, affolur. [Tirmizî]


Her gece yatarken yüz defa, “Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber” okuyan kimse, kendini hesaba çekmiş sayılır.

 

 

Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

 



İle Yorum Yap!
139 Yorum Var.

Sayfalar: [14] 13 12 11 10 9 8 7 6 5 41 »

BURAK | 25 Mart 2013 - 20:31 | Bağlantı

ÇOK GÜZEL BİR SİTE DUALAR DA GÜZEL ALLAH HERKEZİN DUASINI KABUL ETSİN.

narin | 25 Nisan 2012 - 09:51 | Bağlantı

Allah hepimizi kabir azabından korusun.Nur Muhammedin ellerinden tutupta cennet bahçelerinde dolaşmayı nasip etsin (AMİN)

Şeref Yücel | 15 Nisan 2012 - 17:27 | Bağlantı

GÖZÜNÜ AÇIP DA BAKTIĞINDA ALLAH’TAN GAYRI NE GÖRÜYORSAN BİL Kİ; O, PUTTUR…”

Lâ tahzen! (Üzülme!..)

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!
Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..
“Derdim var” diyorsun;
Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki;
Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider.
Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
Soru nerede ise cevap oraya verilir.
Gemi nerede ise su oradadır.
Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

Lâ tahzen! (Üzülme!..)

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
“Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
Yanmaz, yanamaz…

Ayağın kırıldı diye üzülme!
Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
Olmazsa Bin Hayır Ara…

Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
- Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
Ama sen bunun farkında bile değilsin.
Derdin ne olursa olsun korkma!
Yeter ki umudun ALLAH olsun…
Herkes bir şeye güvenirken;
Senin güvencen de ALLAH olsun.

Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!..)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…
Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
Dilersen hiç konuşma…
O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!..)

Bir şey olmuyorsa:
Ya daha iyisi olacağı için,
Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler…
Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
Yeter ki sen istemeyi bil…
Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.
Her nereden gam kervanı gelse de.
Aşk derdinde olan kişi;
Baş derdinde değildir…
……………….

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…
Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen” deyip ağlamaklı olması…

Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
Sevgiye sabredersin adı “AŞK” olur…”

Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
Allah’tan bir şey istersen:
Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !…
Ne Zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeterki O Kapıda Durmayı Bil…!

Gönül penceremin Şems’i, Yüce Pîr. Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî

İSA AKKURT | 19 Mart 2012 - 16:52 | Bağlantı

emeği geçen arkadaşlardan allah razı olsun.. insanlara faydalı olmak çok güzel bişidir…..

Emine | 13 Şubat 2012 - 22:46 | Bağlantı

Çok güzel bir site,dualar da harika Allah razı olsun hepinizden. Allah(c.c) herkesin duasını kabul etsin inşallah :)

İSMAİL | 31 Ocak 2012 - 15:54 | Bağlantı

gerçekten cok guzel olmus.bu guzel duaları yazarak bızımle paylastıgınız ıcın Allah sızden razı olsun.

muhsin | 17 Aralık 2011 - 13:26 | Bağlantı

Dua, Beddua, Gerçek Dua, Fiili Dua, Dua Almak (Gönül Almak)
Dua, Allah’a (c.c.) sunulan bir dilekçedir. Yöntemine ve kurallarına uygun olarak yapılırsa kabul edilir.

Kul Allah’a (c.c.) dua yolu ile müracaat ettiğinde Allah (c.c.) onun duasını işitir ve ona karşılık verir. Sıkıntısını ve ihtiyaçlarını giderir.

İnsanın Allah’a (c.c.) dua etmeden önce aczini, zayıflığını göstermesi gerekir ki bu da en güzel biçimde namazda bulunmaktadır. Namazda rükû ve secde gibi rükünler, insanın Allah (c.c.) karşısında aczini ve zayıflığını gösteren en ideal hareketlerdir. Kulluk makamı en güzel biçimde namazda yaşanır.

Eskiden padişahların huzuruna girmeden önce bazı merasimler yapılırdı. Bu merasimler padişahtan padişaha değişirdi. Kimisi azgınlıklarından insanlardan secde isterdi, kimisi de tahtlarının altındaki örtünün öpülmesini yeterli görürdü… Tabii en azından eller önde bağlanmak suretiyle makama saygı gösterilmesini beklerlerdi. Kuşkusuz şimdi de kimsenin elini kolunu sallayarak, rahat bir biçimde devletin en yüksek makamında bulunan birinin odasına girebileceğini düşünemeyiz.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkıp dua etmeden önce de böyle bir kulluk merasimi gereklidir. İşte namaz bize bu yolu hazırlamaktadır.

Kuşkusuz dua başlı başına bir ibadettir. Namazdan bağımsızdır. Tek başına da yapılabilir. Ama dua özel bir andır. Yaratıcıya isteğin sunulduğu bir zaman dilimidir. Bir insanın diğer bir insanla bile görüşmeden önce kendisine çeki düzen vermeye çalıştığını düşünecek olursak dua öncesinin de namaz, oruç, sadaka… gibi bir ibadetle tamamlanmasının edebe, usule ve duanın kabul kurallarına daha uygun düşeceği anlaşılır. Ayrıca duaya başlamadan önce Allah’a (c.c.) hamd u senâda bulunmak ve peygamberimize salât ve selâm getirmek de gerekir.

Sözlü duanın yanında bir de fiili dua vardır. Örneğin sigara içen birisi kanser vb. hastalıklara yakalanmak için fiili dua etmektedir. Derslerine günü gününe çalışan, sınavlarına hazırlık yapan birisi de sınıfını geçmek için fiili duada bulunmaktadır. Bu açıdan fiilli dua ile sözlü dua arasında bir uyum bulunursa bu duanın kabul şartlarından olan samimiyeti ve ihlâsı gösterir. Buna göre dualarında Allah’tan (c.c.) kabir ve cehennem azabından korunup cenneti isteyenlerin de fiili duaları Allah’ın emir ve yasaklarına gösterdiği itinadır.

Dualarımızda Allah’tan (c.c.) her şeyi isteyebiliriz. Bu dünyalık bir şey de olabilir. Ama istediğimiz dünyalık ile ahiret hayatımız ve Allah’ın (c.c.) rızası da gözetilmelidir: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz (Şûrâ suresi, ayet 20).”

Pek çok kişi dualarının kabul olunmadıklarından söz ederler. Duanın kabulünde aranan birtakım şartlar vardır. Bunlar dua eden kişi ile ilgili olabildiği gibi duanın konusu ile de ilgili olabilir. Ayrıca duanın kabul edilip edilmediği ilk anda anlaşılmaz. Belki duada istenilen şeyler daha makbul bir biçimde başka dünya ve ahiret nimetlerine dönüşecektir. Bunun yer ve zamanını kısıtlamak doğru olmadığı gibi kabul edilmediğini de varsaymak doğru değildir. Yüce yaratıcı aşağıdaki ayet-i kerimelerde duanın kabul edileceğine dair adeta teminat vermekte ve bizleri dua etmeye teşvik etmektedir: “Kullarım Beni sana soracak olurlarsa bilsinler ki Ben onlara pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse onlar da Benim çağrıma cevap versinler, Bana iman etsinler (Bakara suresi, ayet 186).”

Allah’ın El-Mucîbu (Duaları kabul eden) güzel ismi ile kula düşen görev, duanın kabul şartlarından olan Allah’a (c.c.) karşı samimiyeti ve ihlâsı elde etmeye çalışmaktır. Bu da ibadetlerle gerçekleşir. Ayrıca şu ayet-i kerimedeki tehdidi de ciddiye almalıdır: “Rabb’iniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler rezil ve zelil bir biçimde cehenneme gireceklerdir (Mü’min suresi, ayet 60).’”

Hadislerden anlaşılmaktadır ki Allah duanın çokça tekrar edilmesinden, hatta bir ömür boyu tekrar edilen dualardan çok hoşlanmaktadır.

Dua insana kulluğunu hatırlatan güzel ve yararlı bir ibadettir.

Allah’a (c.c.) dua etmek yanında başkalarından dua almaya da önem vermek gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) hadislerinde müminin mümin kardeşinin arkasından yaptığı duanın kabul olduğunu belirtmiştir. Başkasından dua illa sözle alınmaz. Gönülle de alınır. Gönül almak o kişinin duasını almak demektir. Bu ancak o kişiyi gerçekten memnun etmekle mümkündür. İş hayatımız, sosyal hayatımız bunun için pek çok fırsatları ve imkânları taşır.

Akıllı insan işini ve sosyal hayatını dua almak, gönül almak yolunda kullanır. Bu dua o kadar güçlüdür ki kişiyi hem dünyada hem de ahrette mutlu kılar. Sadece kendisini değil yedi sülalesini de ihya eder. Bu adeta bir devlettir. Onun için çok az kişiye nasip olmaktadır. İnsanlardaki nefis canavarı buna mani olmaktadır. Ben de dahil insanların çoğu maalesef nefsin esiri olarak bu devlete sahip olamamaktadırlar. Ahmak insanlar bu gerçekten habersiz olarak iş hayatlarında sadece kazanacağı parayı düşünürler. Paraya hırs gösterdikleri, hırs da mahrumiyet sebebi olduğu için arzu ettikleri zenginlikten de mahrum kalırlar. Hâlbuki iş hayatını Allah’ın rızasının tecelli ettiği insanların duasını almak, gönüllerini almak gayesi ile kuranlar ve onda bunu misyon edinenler de beklemedikleri oranda maddi ve manevi zenginliğe erişirler. Kime niyet kime kısmet, buna derler.

Allah her bir sıkıntımızın, problemimizin halli için bizi sosyal hayatta birbirimize bağlamıştır. Onun için hayatta değişik iş kolları meydana gelmiştir. Yani iş hayatında herkes birbirinin işini görmektedir. Aslında bu durum sadece aysbergin görünen tarafıdır. Bunun altında sırlar dünyasında da durum böyledir. Çocuğun mu olmuyor? Birisinin, belki bir yetimin, dulun duasına, daha doğrusu gönlünün alınmasına muhtaçsın. Kalbin zayıf mı, ömrün kısa mı olacak görünüyor? Tamam doktor, ilaç, tedavi elbette fiili dua hükmündedir. Gerçek dua yanında bunlar da ihmal edilmemelidir. Ama asıl deva başkalarının gönlünün alınmasında görülmelidir.

Allah için hiçbir konuda sıkıntı yoktur. ‘Ol!’ der, her şeyi yaratır. Olmaz olan şeyi de halk eder. Çünkü tabiat kanunlarını da O yaratmıştır. Müslüman Allah’a (c.c.) böyle inanmalıdır. Yoksa yarattığı kanunlarla Allah’ın gücünü sınırlandırmak Allah’ı inkâr etmenin bir başka yoludur. Kul yeter ki çalacağı kapıyı bilsin. Hiçbir zaman umudunu yitirmesin. Kuran-ı Kerim ayetiyle sabittir ki (Yusuf suresi, 87), Allah’tan umudunu kesenler ancak kâfirler topluluğudur. İnsanlar bir sıkıntıya düştükleri zaman genellikle sadece yaptıkları duaya sığınırlar. Gece gündüz dua ederler. Elbette bu yapılmalıdır. Asla boş verilmemelidir. Bazıları da avukat avukat, doktor doktor dolaşırlar. Tabii bu da yapılmalıdır. Çünkü fiili dua hükmündedir. Ama bunun yanında başkalarının dualarını almak da asla ihmal edilmemelidir. Başkalarının duaları derken gönüllerini almayı kastettiğimizi bir daha belirtelim. Sıkıntıya deva genellikle bu kapıdan gelir. Çünkü her insan bir esmaya, Allah’ın güzel bir ismine aynadır. Yani her insanı Hızır bilmek gerekir. Hiç tahmin etmediğimiz, basit gördüğümüz bir insan bizim sıkıntımıza çare olabilir. Allah (c.c.) nasıl hiçbir bitkiyi boşa yaratmamış her birinin tıpta bir hastalığın ilacı gibi görevi varsa insanlar da böyledir. Her bir insan ayrı bir derde devadır. Gönülleri alındığında hediyelerini manevi olarak o insana sunarlar. Kalpleri kırıldığında da zehirlerini manevi dünyamıza şırınga ederler. Yani her insan nasıl bir derde deva ise ayrıca bir derde de hastalık yapıcıdır.

İnsanların evlerinin yanması, iflaslar, işten atılmaları, hastalıklar, her türlü işinin ters gitmesi… genellikle kalp kırmaların sonucudur.

Mutasavvıflar kalbin içinde gizli olan bir şeyden daha söz ederlerdi. Buna gönül (süveyda) derlerdi. Bunu yıkmak ise Kabe’yi yıkmakla eş tutulurdu. Kalp kırmak genellikle yanlışlıkla, gafletle, bilmeyerek olur. Tabii gönül yıkmak bilerek insanlara zulmetmekle olur ki onun bu dünyadaki cezası insandaki ibadet ve iman cevherinin alınması ile sonuçlanır. Ahiretteki cezası ise ebedi cehennemliktir. Öldürme, tecavüz etme, gasp, hırsızlık, iftira atma v.b büyük günahlar gönül yıkarlar. Bu korkunç sonucu hazırlayabilirler. Tabii tövbe nasip olursa Allah bu kimselere de merhamet kapısını açabilir. Allah her günahı bağışlayabilir. Yeter ki kulları ümitsizliğe kapılmayıp tövbe-i nasuh ile ona yönelsinler. Yalnız bu büyük günahlar insanlara Allah’a dönüş nimetini pek nasip etmezler. Tabii bu büyük nasibe kavuşanlar da olabilir. Allah bizleri bu afatlardan korusun. Âmin.

Kalp kırmaya en büyük neden, insanları küçük görmektir. Gıybet de bu yüzden kaynaklanır. İnsan nefsi dışında kimseyi küçük görmemelidir.

Gıybetle ilgili şu soruya çok maruz kalıyorum: ‘Tamam, gıybet günahtır. Allah onu ölü kardeşinin etini yemeye benzetmiştir. Ama gıybet edeceğim hususları o arkadaşın yüzüne söylersem ne olur?’ O zaman da kalp kırma riskine girersin. Niyetin o kişiyi incitmekse kalbini mutlaka kırarsın. Kaçışın yok. Merak etme. Şayet niyetin o kişiye samimi olarak Allah rızası için yardımsa yine kalp kırabilirsin. İhtimal var. Yani bu iş çok tehlikelidir. Doktorlar her hastayı ameliyata almıyorlar. Riskleri önce bir ölçüyorlar. Bu iş de böyle ihtimam ister. Kaş yapayım derken göz çıkarmak ağır bir mesuliyeti getirir. Kalp kırmadan yanlışı düzeltmek büyük bir ustalık ve beceri ister. Herkesin harcı değildir. En iyisi böyle durumlarda genel konuşmak daha doğrudur. Tabii imalı olmamak da gerekir. Yoksa yine kalp kırılabilir. Gıybette ölü kardeşin eti bir zehirdir. Maddi ve manevi dünyada neleri götürdüğünü Allah bilir. Kalp kırma ise zehri bizzat şırınga ile o kişiden vücudumuza zerk etme gibi daha tehlikelidir. Sakınmak gerekir. Bizlere büyük zararlar verir.

İnsanın en başta anne ve babasının dualarını, gönüllerini alması üzerine farzdır. Anne ve babasından böyle bir nasip alamamış kişiler hem dünyada hem ahrette bahtsızdırlar. Böylelerine karşı dikkatli olmak gerekir. Anne ve babasına hayrı olmayanın başkasına ancak zararı olur. Onlardan kimseye fayda gelmez. Anne ve baba duası hem yaşarken hem de onlar öldükten sonra da alınabilir. Allah rahmet kapısını kolay kolay kapatmaz. İmtihan dünyasında her zaman kapı açık tutular. Anne babaları yaşarken dualarını alamayanlar onların arkasından yapacakları ve onlara hediye edecekleri hayırlarla, salih amellerle bu nimete kavuşabilirler. Kişi iyi bir insan olursa anne ve babası bundan büyük istifade eder. Tabii bu da bir nasip meselesidir. Anne ve babaları hayatta iken bu duayı alamayanlara peygamberimizin (s.a.s) cuma namazında bir hutbede iken Cebrail’le birlikte yaptığı ‘Burnu sürtünsün!’ bedduası meşhurdur. Kendisine Cebrail ve peygamber bedduası yapılan kişilerden uzak durmak ise çok akıllıca bir iştir. Tabii burada uzak durmak ile kastettiğimiz şey ortak ilişkilere girmemektir. Yoksa insan ve Müslüman olarak yardım etmek, iyiliği emir ve kötülükten sakındırmak üzerimize her tür insan için farzdır.

İş hayatında gönlü alınması gerekenler en başta orada çalışan kişiler olmalıdır. Bunların gönülleri alınmadan o işten hayır gelmez. Sonra o işin hizmetinden ya da ürününden yararlanan insanlar gelir. Onların da gönüllerinin alınması hedeflenmelidir.

İnsanların gönüllerini almak kolay değildir. Bunun için bazen ciddi fedakârlıklar yapmak gerekir.

İşlerini gerçekten büyüten ve geliştiren insanlar bu altın kuralın gölgesinde, bu sünnetullahın ışığında hareket etmişlerdir. Yoksa aldatma, çalma çırpma, hak yeme ile kimse onmaz. Atalar onun için ah alan onmaz, demişlerdir. Bu yolla kazanan paralar hiçbir zaman kalıcı mal ve mülke, büyük sektörlere dönüşemez. Parlayanları saman alevi gibi hemen sönerler.

İnsanlar genellikle ya birbirlerinin gönüllerini alırlar ya da kalp kırarlar. Orta yolda gidenler de vardır elbette.

Kalp kıranların bu dünyada kalpleri kırılabilir, yaptıkları yanlarına kalmayabilir. Çünkü bu dünyada imtihan olma yanında bazen hikmet de ders olarak verilmektedir. Bu nedenle ‘etme bulma dünyası’ diye bir söz şöhret bulmuştur. Başa gelen bela ve musibetler kimsenin yaptığının yanına kalmadığı, herkesin ektiğini biçtiği bir özellik de taşıyabilir. Gerçi dünya bir ceza yurdu değildir ama Allah yüce merhameti ile insanları günahlardan vazgeçirmek, tövbe etmelerini sağlamak için dünyanın, hayatın kanunları arasına işlenen günahların kısmi de olsa cezalarını bu dünyada da aksettirebilmektedir. Tabii Allah’ın hikmetini kimse mutlak olarak bu tür kanunlarla sınırlandıramaz da, anlamlandıramaz da. O’nun hikmetini akıllar kavrayamaz. Hadis-i şeriflerde bazı insanlara tövbenin nasip olamaması için Allah’ın bu dünyada onlara her istediğini verdiği ve başlarına en küçük bir bela ve musibeti dahi vermediği de belirtilmektedir. Bundan her zaman Allah’a (c.c.) sığınmak gerekir.

Her türlü bela ve musibet sabırla karşılanıp tövbeye ve Allah’a (c.c.) dönmeye vesile olursa geçmiş günahları sevaba çevireceği gibi bela ve musibetlerle yaşanan acı ve kayıpları da büyük birer ibadete dönüştürür. Allah gübreden güzel kokan çiçekler bitirendir. Yeter ki insan bela ve musibetten ders almasını bilsin. “Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gafûr (günahları affeden), Rahîm’dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, 70-71).”

Gönül almak sosyal hayatımızda da temel amaç olmalıdır. İnsanlarla ilişkilerdeki amacımız bu olursa Allah (c.c.) uygun fırsatları yaratır.

Hediye vermek, insanların gönüllerinin çok kolay alınmasını sağlar. Her Müslüman diğer bir Müslüman’a zahmetsizce de hediye verebilir. Bunu o kişinin bilmesine de gerek yoktur. Okunan ayetleri, sureleri hediye etmek bu cinstendir. Kendisine hediye sunulan kişi de farkına varmadan gönlünün alınması ile mukabelede bulunur. Özellikle Allah’ın peygamberlerine ve veli kullarına bu türden hediyeleri çokça sunmak onlardan gelecek manevi hediyelere de zemin hazırlayacaktır.

İnsanlar genellikle ölülere dua ederler ve onlara sure ve ayet okuyarak hediyelerde bulunurlar. Hâlbuki bunlara asıl muhtaç olanlar hayattakilerdir. Bu tür umumi hediye vermelerde ahrete intikal eden mümin ve Müslümanlar yanında şimdi dünyada yaşayan mümin ve Müslümanları da zikretmek hatta kıyamete kadar gelecek tüm mümin ve Müslümanları da kapsamak gerekir. Sevap parçalanarak değil herkese aynı şekilde ilk haliyle verildiği için Allah’ın rahmetini geniş tutmakta her zaman bizler için de büyük yararlar vardır. Bunun yanında duada ve bu tür hediyelerde cinler sınıfındaki mümin ve Müslüman kardeşlerimizi de ilave etmede bir sakınca yoktur. Hatta okunan şeylerin yüzü suyu hürmetine davet ümmetinin de (Müslüman olmayanların, kâfirlerin) hidayeti için dua etmek çok yerinde bir tutumdur. Bilindiği gibi onlara ibadetin sevabı hediye edilmez ama onların hidayete kavuşmaları için sure ve ayetlerle tevessül (dua) edilebilir. Çünkü onlar da peygamberimizin ümmetidirler. Peygamberimizin (s.a.s) ümmet-i icabetini Müslümanlar oluştururken ümmet-i davetini gayri Müslimler meydana getirmektedir.

Bedduadan, beddua gerektirecek işlerden kaçınmak, beddua yapabilecek kişilerden de uzak durmak gerekir. Bunların hepsi büyük bela ve musibetleri davet eder. Hadisle sabittir ki mutlaka da birilerine isabet eder. Beddua eden haksızsa yaptığı beddua mutlaka kendisini bulur. Tövbe etme ve helalleşme dışında da bunu engelleyecek bir güç yoktur.

Peygamberimiz (s.a.s) evinden dışarıya çıktığı zaman şu duayı yaptığı hadislerde geçmektedir: ‘Ya-Rabbim zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.’ Öyle ya, her ne kadar insanların duasını almak, beddualarından uzak durmak gibi bir amacımız olsa da kader Allah’ın (c.c.) elindedir. Bizleri ağır şeylerle imtihan edebilir. Bu duaya da sığınmak akıl karıdır.

Allah fazl u ikramıyla bizlere sunduğu salih amellerle her birimize rızasını nasip eylesin. Âmin.

Muhsin İyi

sıla | 16 Aralık 2011 - 11:33 | Bağlantı

ben iktafa bu siteye ğördüm siz den oğullarım ben ne konuşmuyor bir duva tafsiye edersiniz okumam lazım.

enes şahin | 7 Kasım 2011 - 22:02 | Bağlantı

çok gerekli ve güzel bir site…ÇOK BEĞENDİM…

Sayfalar: [14] 13 12 11 10 9 8 7 6 5 41 »

Yorum Yap!

(İletinizi yazmadan önce, lütfen buraya dokunarak uyarıları okuyun!)

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Yazı Detayı
  • Yazının Bağlantısı: Günlük Dualar
  • Yazının Kategorisi: Günlük Dualar, İslamiyet
  • Yazar:
  • Eklenme Tarihi: 16 Eylül 2007
  • Bu yazıya yapılan yorumları RSS kaynağı ile takibe alın.
  • Bu yazıya kendi sayfanızdan geri izleme yapın.
  • Diğer kaynaklarda arayın:
  • Etiketler:, , , , , ,