acil kitap


Kırım Tatar Türkleri‘nin
Sürgünü‘nü Unutmadık!

Kırım SürgünüTÜRK Ulusu’nun en büyük düşmanı, hangi millettir?” diye sorduğumuzda, belki de hiç akla gelmez Ruslar. Antalya’da gençlerin eğlencelerine meze olan Rus kızlarını anımsatır çoğu kez Rusya. Hâlbuki tarihte TÜRK ırkına en büyük zararı veren millet, kuşkusuz Ruslardır. Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya’ya egemen olan ve hâkim olduğu alan içerisinde yaşayan Türk topluluklarına akla gelmedik oyunlar oynayan, soykırımlar yaparak budunumuza zarar veren ve sayısız zulmün altına imza atan moskoflar1

Zaman kurtların it – itlerin kurt gibi gösterildiği bir zaman ne yazık ki. Bu yüzden tarihin en büyük soykırımcıları, şimdi insan hakları savunucusu gibi insanlığa çekidüzen vermeye çalışıyorlar. Tarihin en mazlum milletlerinden biri olan Türkler ise, soykırımcı ilan ediliyorlar. Bu acı hâlimizin o kadar çok örneği olmasına rağmen, ne yazık ki tarih kitapları hep bize zulmeden soysuzları kahraman gibi göstermeye devam ediyor. İşte o kitaplarda anlatılmayan, anlatmaktan imtina edilen bir olayı, Kırım Sürgünü‘nü anlatmaya çalışacağım.

Sovyetler Birliği, Orta Asya‘nın büyük kısmında egemenliği sağlamış ve komünist rejimle hâkimiyeti altındaki Türklere çok büyük acılar çektiriyorken, İkinci Dünya Savaşı başlıyor. Yıllardır Stalin’in baskıcı, soykırımcı yönetiminden kan ağlayan Türkler, bu savaş sonucunda Sovyetler Birliği’nin dağılma ümidini taşıyarak egemenliklerini ilan edecekleri günün hayalini kurmaya başlamışlardır. Almanlar’ın Sovyetler’i işgali Kırım’a kadar dayanınca, Kırım’da yaşayan Ukraynalılar ve Kırım Tatar Türklerinin çok az bir kısmı, Alman ordusuna destek veriyorlar.


3 Mayıs Türkçüler Günü Kutlu Olsun!

Türk ulusunun kızıl dalgadan etkilenmesi ve yurtta komünizmin bir tehlike olarak yandaşlar toplaması, yazdıkları ve söyledikleriyle dönemin en büyük düşünürlerinden, tarihçilerinden biri olan, fikir babamız ve kut’lu atamız Nihal Atsız‘ı ve onun gibi düşünen bütün Türkçüleri komünizm karşısında bir şeyler yapma konusunda düşündürüyordu. Bu dönemde yayımlanan “Bozkurt“, “Orhun” ve “Çınaraltı” gibi dergilerle Türkçü konularda yazılar yazan Atsız Ata, komünizmin etkisinde kalan uyuşuk beyinlerce bir “tehdit” olarak algılanıyordu.

Atsız, o dönemde bazı yayınlar ile gençler arasında yayılan “komünist dalga” nedeniyle, Tbmm‘deki bir konuşmasında “Ben milliyetçi ve Türkçüyüm.” diyen Başbakan Şükrü Saraçoğlu‘na iki tane açık mektup yazıp, Türkçülüğün hâlâ hayata geçirilemediğini belirtir. Ayrıca mektupta Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel‘in emriyle komünist yazılar içeren dergilerin okullara dağıtıldığını ve o sıralarda hapishanede yatan Nazım Hikmet‘e de gizli yollardan para gönderildiğini yazar. Kendisini Türkçü olarak tanımlayan Şükrü Saraçoğlu, Atsız‘ın her zaman doğru şeyler konuştuğunu – yazdığını bildiği için, bu sözleri derinden hissetmiş ve “Devlet çatısı altında ve hatta yönetimde bulunan bu hainleri, yine devletin parasıyla nasıl beslerim?” diye düşünmüştür.

Atsız‘ın gönderdiği açık mektup, halk, meclisteki vekiller ve o dönemde “kızıl tehlike” adı altında gösterilen “Sabahattin Ali, Hasan Ali Yücel, Nazım Hikmet” gibi kişiler arasında tepkiyle karşılanır. Kısa bir süre sonra Sabahattin Ali, Atsız‘a “iftira davası” açar.


Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Anlamsız bir egemenlik anlayışının, yerini “ulusun egemenliğine” bıraktığı gün olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihi olan “23 Nisan 1920” nin, daha sonradan “Ulusal Egemenlik Bayramı(Hakimiyet-i Milliyet Bayramı) olarak kutlanmaya başlandığı ve aynı dönemde gelenekselleşmiş “Çocuk Haftası“nın da bu dönemde kutlanıyor olması nedeniyle Ulu Önderin bu günü Türk çocuklarına armağan etmesiyle günümüze kadar “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutlanagelen bu bayramın, bütün Türk çocuklarına ve tüm Türk soylulara kut’lu olması dileğiyle…

Milli Eğitim Bakanlığı‘nın bugün için hazırladığı çalışmadan (yazının devamında – aşağıda), bugün ile ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.


Banu Avar‘dan Kültürel Çöküş Teorisi

Banu AvarTürkiye’de yayın yapan bilindik televizyon kanallarında yararlı programlar genellikle geç saatlerde başlar. Bunun nedenini çoğu kimse düşünmez. Çünkü uyutulduğumuzun farkında değiliz. Olan biteni, genellikle kaderci zihniyetle başımızdan savıyoruz. Hâlbuki günlük yaşamımızın içinde olup biten birçok şey üzerinde, başkaları bizden çok düşünüp planlar yapıyor. Türkiye’de kurulacak bir siyasi partinin önderliğini kimin yapacağını, Türk Ulusu’ndan çok başkaları (!) düşünüyorsa veya televizyon programlarında neler olacağı üzerinde Türk olmayan bazı güçler (!) günlerce kafa yoruyorsa, bunun altında bir şeyler aramak gerekir.

Banu Avar, yakın tarih üzerinde ciddi bilgilere sahip olan ve doğruları söylediği için dokuz köyden kovulan büyük bir düşünürdür benim nazarımda. Düşüncelerine çok önem verdiğim Banu Avar, yakın zamana kadar TRT’de yaptığı belgesel ve programlarla dikkatleri üzerine çekiyordu. Ne yazık ki birilerinin (!) ortaya çıkmasını istemediği gerçekleri göz önüne sermeye başladığı için, TRT yönetimi tarafından programı yayından kaldırıldı. Bununla da kalmayıp onca gereksiz insana bağrını açan TRT, Banu Avar’ı kendinden uzaklaştırdı. Bunun üzerine, tıpkı Hulki Cevizoğlu gibi gece 12′den sonra başlayan programlarla derdini dile getirmeye çalışan Banu Avar, yakın zamanda çekimi yapılan bir programda yaptığı iki buçuk dakikalık konuşmasında, Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim tabloyu bütün gerçekliğiyle resmedercesine açıklıyor.


En Büyük TÜRK Bayramı: Nevruz

Çok iyi anımsıyorum, bundan 6 – 7 yıl önce, baharın geldiği bu dönemlerde, babam sabah erkenden hepimizi uyandırırdı ve coşkuyla oturduğumuz yere yakın bir küçük dağa giderdik. Önceki senelerde de bunu yaptığımız için bulmamız gereken “Nevruz” çiçeğini biliyorduk ve heyecanla dağın dört tarafını dolaşıyorduk. Toprağı henüz delip çıkmış bu nevruz çiçeklerinden bulabildiğimiz anda, dünyalar bizim oluyordu sanki. Çiçeklerden birkaç tanesini, itinayla kökünden sökerek çıkarıp güvenilir bir yere koyduktan sonra, bayram havası içinde yedi kiremit, ebelemece veya ağaç kapmaca… gibi oyunlar oynuyorduk.

Bu anlatılması çok güç duyguları yaşadığımız dönemde atalarımızın “ana” olarak kabul ettiği “toprak” ile, elden geldiğince bütünleşmeye çalışıyorduk. O coşkuyla, sanki 2000 yıl geriye gidip atam Oğuz Kağan ile Nevruz toyunu kutluyor gibi oluyorduk. O gün, hepimiz iyilik meleği gibi oluyorduk. Birbirimizi kırmadan, dostluk ve kardeşlik içinde günü geçiriyorduk. Elbette o güne özgü değişik adetler de vardı; ama hepsinin ortak noktası “güzellik ve doğa ile buluşma” heyecanını yaşatmasıydı.

Bilindiği gibi insanlığın ortaya çıkmasından sonra, “kültür“ler oluşmaya başlamıştır. Bugün “toplum” olarak nitelendirilebilecek bütün ulusların, bir kültürü vardır. Hiçbir toplumla karşılaştırılamayacak kadar köklü, güçlü ve zengin bir geçmişi bulunan Türk ulusu, binlerce yıl önceden beri güçlendirerek devam ettirdiği kültürünü, bugünlere kadar taşımıştır. Türk kültür öğelerinden birisi de kuşkusuz “Nevruz“dur. Kökeni itibariyle Farsça olan “Nevruz“, Türkler’de “Yeni Gün” anlamına gelecek biçimde kullanılmıştır.


Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 »