acil kitap


Eurovision‘da AzerbaycanTürkiye Kardeşliği

Dün gece 56. Eurovision yarışmasında kardeş, soydaş, kandaş, dildaş Azerbaycan‘ın 211 puanla, rakiplerine fark atarak birinci seçilmesi hepimize çok büyük bir coşku yaşattı. Azerbaycan’dan katılan değerli soydaşlarımızın yarışmadan önce “Biz bütün Türk dünyasını temsil edeceğiz, merak etmeyin.” açıklamasını yapmaları ve yarışma sonunda birinciliklerini sahnede ellerine Türkiye ve Azerbaycan bayraklarını sallayarak kutlamaları, gerçekten bizler için çok büyük bir sevinç ve gurur oldu. Tüylerimizi diken diken eden bu görüntü, bütün Türk dünyasında olduğu gibi Azerbaycan ile Türkiye arasındaki kardeşliğin ve dostluğun çok güzel bir gösterisi oldu…

Daha önce Azerbaycan Türkiye kardeşliğini vurgulamak için birçok yazı yazdık. Bu yazılarda Türkiye ile Azerbaycan arasına nifak tohumları ekmek isteyen düşman çevrelerden ve Türk dünyasının dil – soy bağı ile bağlı olduğunu defalarca tekrar ettik. Fakat bunu inkâr edenler çıktı, bizi suçlayanlar oldu. Bu şarkı yarışmasında yaşanan olaylar, haklılığımızı ve gerçek kardeşliğimizi çok güzel bir biçimde ortaya koydu, ne mutlu!


Tanınmayan Adam ve Bilinçsizliğimiz

Tanınmayan AdamTarihimizin tozlu sayfalarına baktığımızda, belli aralıklarla başka ulusların etkisinde kalarak değiştiğimizi ve bozulduğumuzu görebiliyoruz. Bu örneklerden genelleme yaparak, Türk Ulusu’nun yaşadığı değişimler hakkında genellemeler yapacak olursak, şunları söyleyebiliriz: Hunlar ve Göktürkler, Türklüğün en katıksız yaşandığı dönemlerdi. Bu dönemlerde TÜRK budunu o kadar güçlü oldu ki, adını tarihe altın harflerle yazdı. Milyonlarca km2‘lik alanda hüküm sürüp, birçok devleti egemenliği altına aldı. Diğer uluslarda tuvalet alışkanlığı bile yokken, biz cebimizde ipek mendillerle dolaşıyor, evreni keşfetmek için bilimsel araştırmalar yapıp kendi alfabemizle kitâbeler bırakıyor, tepük (futbol) oynuyorduk. Çünkü özümüzü korumuş, başka etkilerden uzak bir Türklüğü, olduğu gibi yaşıyorduk.

Uygurlar döneminde önce inancımızda değişiklik yapıp, Gök Tanrı dininden vazgeçerek Maniheizm’i seçtik. Bununla da kalmayıp, göç etmeye – gezmeye alışan Türkler‘i yerleşik hayata geçirdik. Bu da yetmezmiş gibi, inancın etkisiyle savaşmaktan ve et yemekten de vazgeçtik. Çinlileştik, Hindulaştık, bozulduk. Sonunda kendi kendimizle savaştık, kaybettik. Yok olmak üzereyken, bir Türk kahramanı olan Osman Bey’in beyliğini büyüterek Osmanlı’yı kurduk. İlk 5-6 padişahtan sonra Türklükten çok islamı savunan bir kimliğe büründü devletimiz. Irkımız için değil, dinimiz için savaşmaya başladık. Eğitimi, siyaseti, yönetimi ve aklınıza gelebilecek her şeyi dine uygun hâle getirmeye çalışırken Araplaştık, Farslaştık, bozulduk. Din kardeşi zannettiğimiz Araplar, Farslar, Balkanlılar ve Afrikalılarla dost olduk, halifeliği üzerimize aldık. Ama temelinden bozuk bir felsefeyle yönettik devletimizi, cihad etmek isterken müslüman kardeşlerimizin (?) bizi satmasıyla, arkadan vurmasıyla yine kaybettik. Olmadı, Batı’ya yöneldik. Fransızlardan ve İngilizlerden kaptık kültürümüzü. Zaten bir yozlaşmanın içerisindeyken, yeniden bir yabancı kültüre merak salmak iyiden iyiye yıprattı milli benliğimizi ve kaybettik.

Türklüğü ortadan kaldırabileceklerini düşünen hainlere karşı, Ulu Önder M. Kemal Atatürk ortaya çıktı. Türk Ulusu’nu bir araya topladı, teşkilatlandırdı. Düşmanları yendik, Türkiye Cumhuriyeti’ni yarattık. Üzerimizdeki Arap – Fars etkisini attık, Ata’mızın önderliğinde her şeyi Türkleştirdik. İnancı, insan haklarını ve aklınıza gelen her şeyi özgür ve çağdaş kıldık. Ulus devleti kavramına karşı, hâlâ birden çok ulusu bir arada barındıran bir imparatorluk olan Osmanlı’yı ve onun şeriatını savunan insanlara karşı içeride, Türk soyunu ve uygarlığını yok etmeye çalışan düşmanlara karşı da dışta savaştık ve büyük bir zafer kazandık.


Banu Avar‘dan Kültürel Çöküş Teorisi

Banu AvarTürkiye’de yayın yapan bilindik televizyon kanallarında yararlı programlar genellikle geç saatlerde başlar. Bunun nedenini çoğu kimse düşünmez. Çünkü uyutulduğumuzun farkında değiliz. Olan biteni, genellikle kaderci zihniyetle başımızdan savıyoruz. Hâlbuki günlük yaşamımızın içinde olup biten birçok şey üzerinde, başkaları bizden çok düşünüp planlar yapıyor. Türkiye’de kurulacak bir siyasi partinin önderliğini kimin yapacağını, Türk Ulusu’ndan çok başkaları (!) düşünüyorsa veya televizyon programlarında neler olacağı üzerinde Türk olmayan bazı güçler (!) günlerce kafa yoruyorsa, bunun altında bir şeyler aramak gerekir.

Banu Avar, yakın tarih üzerinde ciddi bilgilere sahip olan ve doğruları söylediği için dokuz köyden kovulan büyük bir düşünürdür benim nazarımda. Düşüncelerine çok önem verdiğim Banu Avar, yakın zamana kadar TRT’de yaptığı belgesel ve programlarla dikkatleri üzerine çekiyordu. Ne yazık ki birilerinin (!) ortaya çıkmasını istemediği gerçekleri göz önüne sermeye başladığı için, TRT yönetimi tarafından programı yayından kaldırıldı. Bununla da kalmayıp onca gereksiz insana bağrını açan TRT, Banu Avar’ı kendinden uzaklaştırdı. Bunun üzerine, tıpkı Hulki Cevizoğlu gibi gece 12′den sonra başlayan programlarla derdini dile getirmeye çalışan Banu Avar, yakın zamanda çekimi yapılan bir programda yaptığı iki buçuk dakikalık konuşmasında, Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim tabloyu bütün gerçekliğiyle resmedercesine açıklıyor.


En Büyük TÜRK Bayramı: Nevruz

Çok iyi anımsıyorum, bundan 6 – 7 yıl önce, baharın geldiği bu dönemlerde, babam sabah erkenden hepimizi uyandırırdı ve coşkuyla oturduğumuz yere yakın bir küçük dağa giderdik. Önceki senelerde de bunu yaptığımız için bulmamız gereken “Nevruz” çiçeğini biliyorduk ve heyecanla dağın dört tarafını dolaşıyorduk. Toprağı henüz delip çıkmış bu nevruz çiçeklerinden bulabildiğimiz anda, dünyalar bizim oluyordu sanki. Çiçeklerden birkaç tanesini, itinayla kökünden sökerek çıkarıp güvenilir bir yere koyduktan sonra, bayram havası içinde yedi kiremit, ebelemece veya ağaç kapmaca… gibi oyunlar oynuyorduk.

Bu anlatılması çok güç duyguları yaşadığımız dönemde atalarımızın “ana” olarak kabul ettiği “toprak” ile, elden geldiğince bütünleşmeye çalışıyorduk. O coşkuyla, sanki 2000 yıl geriye gidip atam Oğuz Kağan ile Nevruz toyunu kutluyor gibi oluyorduk. O gün, hepimiz iyilik meleği gibi oluyorduk. Birbirimizi kırmadan, dostluk ve kardeşlik içinde günü geçiriyorduk. Elbette o güne özgü değişik adetler de vardı; ama hepsinin ortak noktası “güzellik ve doğa ile buluşma” heyecanını yaşatmasıydı.

Bilindiği gibi insanlığın ortaya çıkmasından sonra, “kültür“ler oluşmaya başlamıştır. Bugün “toplum” olarak nitelendirilebilecek bütün ulusların, bir kültürü vardır. Hiçbir toplumla karşılaştırılamayacak kadar köklü, güçlü ve zengin bir geçmişi bulunan Türk ulusu, binlerce yıl önceden beri güçlendirerek devam ettirdiği kültürünü, bugünlere kadar taşımıştır. Türk kültür öğelerinden birisi de kuşkusuz “Nevruz“dur. Kökeni itibariyle Farsça olan “Nevruz“, Türkler’de “Yeni Gün” anlamına gelecek biçimde kullanılmıştır.


Keman Ziyafeti ve Türk Sanat Müziği

Müzik evrenseldir, herkes istediği dil ve tarzda müziği dinleyebilir diye yaygın bir görüş var olsa bile, ben milletleri can damarından etkileyen bir “ulusal müziğin” var olduğuna inanıyorum. Evet, belki farklı çalgıların bir araya gelmesiyle oluşan bir ezgi, tüm dünyadaki insanların kulağında hoş bir iz bırakabilir. Fakat öyle ezgiler de vardır ki, yalnızca o müziğin yaratıcısı olan ulusu derinden etkileyebilir. Hatta aynı enstrümanın ulusların benimsediği yaygın makamlara göre çalındığı da bilinen bir gerçektir. Örneğin batılılara ait bir çalgı olan “klarneti“, önce bir Fransız’dan sonra ise Elazığ‘ın veya Erzincan’ın yöresel ezgilerinde dinlediğinizde, kullanılan makamların farklılığıyla sanki iki ayrı çalgıyı dinliyormuş gibi hissedersiniz.

Türk Sanat Müziği de, başka ulusları çoklukla etkilemeyeceğini düşündüğüm ve Türkler‘e özgü makamlar içerir. Bu ezgiler, insanların ruhunu dinlendirir ve bize içimizdeki stresi gökyüzündeki yıldızlara veya kimseyi rahatsız etmemek için durgun akan çaylara bırakırmış gibi hissettirir. TSM’nin herhangi bir makamındaki bir ezgiyi, farklı milletten bir kişinin derinlemesine etkilenerek dinlemesi pek olağan değildir. Çünkü bu ezgiler içlerinde, Türk’ün haykırışlarını, sevgili özlemlerini, yaşadığı kederli sevinçlerini barındırır. Bu yüzdendir ki her TSM ezgisi, içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya sunar bize. Ruhumuza ilaç gibi gelen bu ezgiler, başka ulustan insanları bırakın, her Türk’ü de böylesine derinden etkilemez ne yazık ki. Fakat yukarıdaki keman ziyafetini dinledikten sonra, ruhunda azıcık bir kıpırdanma olmayan insan yoktur diye düşünüyorum.


Sayfalar: 1 2 3 4 »