Ana Sayfa » Azeri Edebiyatı » Edebiyat » Yazılar » Azerbaycan Türkleri’nin Edebiyatı – (3. Bölüm)

0


Türkleri’nin Edebiyatı
(Genel Özellikleri)
(3. Bölüm)

Fuzulî sanatının zirvesi sayılan “Leyla ve Mecnun” mesnevisinde işte bu gerçek ve ilahî aşkın sentezini görmekteyiz. Şair bu eseri ile insan sevgisinin muhteşem bir abidesini meydana getirmiştir. Fuzulî’nin eserlerinde aşk, tasavvuf konuları dışında, sosyal eleştiriye de yer verilmiştir. Toplumdaki olumsuzlukları, zulüm ve adaletsizliği dile getiren şair, düşmanın güçlü, bahtın acı, derdin çok, dert anlayanın ise olmadığından şikayet etmektedir. Bu sosyal eleştiri “Sohbetü’l Esmar” eserinde daha da keskin bir şekil almaktadır. Allegorik bir şekilde toplum ve saray hayatını ele alan Fuzulî, kan dökerek meşhur olmak isteyen hükümdarları, kendisi dışında hiç kimseyi beğenmeyen kibirli insanları, kısacası, kavga ve adaletsizlikle dolu olan kendi toplumunu eleştirmektedir. Aynı keskin eleştiriyi şairin “Beng-ü Bade” mesnevisinde ve orta çağ Azerbaycan nesrinin incisi sayılan “Şikayetname” adlı mektubunda da görebiliriz.

 

Dil, üslup, konu, estetik düşünce ve Felsefî fikir açısından bir ekol oluşturan Fuzulî, özellikle dil yönünden Azerbaycan divan edebiyatında dönüşü olmayan bir süreç başlatmıştır. Fuzulî’nin gelenekleri asırlarca Türk edebiyatlarını etkilemiş,onları İran tesirinden kurtararak millî bir temele oturtmuştur. 17. -18. Yy’lar Azerbaycan’ın gerek tarihi, gerekse de kültürel hayatında ilginç olayların baş gösterdiği bir dönemdir. Millî bir politika yürüten Şah İsmail’den sonra kendilerini İran geleneklerine kaptıran torunları devleti hızla Farslaştırmaya başlamış, hatta başkenti Tebriz’den İsfahan’a göçürerek Türk zemininden uzaklaşmışlar. Bu dönemde aralıklarla devam eden Osmanlı – İran savaşları ülkenin ekonomik ve kültürel gelişimini de etkilemiştir. 1729 yılında Safevî tahtının Afşar boyundan Nadir Şah’ın eline geçmesi ve az sonra (1747) onun da öldürülmesiyle merkezî hükümet zayıflamış, Azerbaycan topraklarında Kuba, Derbent, Şemahı, Bakü, Karabağ, Gence, Şeki, Tebriz hanlıkları, Marağa ve Urmiye malikaneleri, Şemseddin, Kazak, İlisu sultanlıkları vb. küçük hanlık ve derebeylikler ortaya çıkmıştır.

 

Bu dönemde büyük ölçüde Fuzulî etkisinde kalmış olan divan edebiyatının gelişmesini sürdürmesinin yanı sıra halk edebiyatı da hızlı bir yükselişe geçmiştir. 17. -18. Yüzyıllarda Azerbaycan aşık edebiyatının Aşık Garip, Tufarganlı Aşık Abbas, Aşık Abdulla, Kerem Dede, Sarı Aşık, Aşık Alı, Hasta Kasım gibi büyük temsilcileri faaliyet göstermiş, “Koroğlu”, “Aşık Garip”, “Aslı ve Kerem”, “Tahir ve Zühre”, “Abbas ve Gülgez”, “Aşık ve Yahşı” gibi kahramanlık ve aşk destanları ortaya çıkmıştır. Ayrıca bazı yazarların halk edebiyatından etkilenerek telif destan yazdıkları da bilinmektedir. Mehemmed adlı şairin yazılı ve sözlü nesir geleneklerini birleştirerek yazdığı “Şehriyar” destanı bu türün en güzel örneklerindendir. Kahramanlık ve aşk destanlarının sentezi olan bu eserde canlı bir konuşma dili ile dönemin sosyal ve politik konularına da değinilmiştir.

 

Saray geleneklerinden uzaklaşmaya başlayan divan edebiyatı bu zaman halka biraz daha yaklaşmış, günlük hayattan alınan konuları ve sosyal – politik olayları mesnevi, tarihi manzume, manzum hikayelerde ele almıştır. Eserlerin diline canlı halk dilinden kelime ve deyimlerin, ata sözlerinin girmesi, kahramanların halkın içinden seçilmesi bu dönemin karakteristik ц zelliklerindendir. Diğer bir husus da bazı şairlerin hem klasik divan şiiri türünden aruzla, hem de halk şiiri türünden hece ile eserler vermesidir. Savaşlar sonucu olacak ki bu dönem şairlerinin bir çoğunun hayatı hakkında bilgiler günümüze ulaşmamış, sadece bazı eserleri bilinmektedir.


 

Fedaî adlı şairin bir tek ‘Bahtiyarname’ adlı mesnevisi elimizde bulunmaktadır. Fedaî geleneksel Nizamî konularından uzaklaşarak “Sindbadname” tipinde macera konusunu işlemiş, edebiyata tüccar, esnaf, denizci gibi sıradan insanları getirmiştir. Klasik mesnevilerde işlenen adil hükümdar problemine yeni bir boyut kazandıran şair, eseri oluşturan 10 hikayenin bir çoğunda iktidara halk içinden birisini getirmiştir. Bu kahramanların yönetimi ele alarak ülkeyi adaletle idare etmesi, zulmü, haksızlığı ortadan kaldırması divan edebiyatında yeni bir çizginin başlangıcı idi. Muhammed Emanî (1536-1610) de klasik şiir örnekleri dışında “Devesi ölmüş karı”, “Tiryekçi”, “Hatemi Tai ve Garip” gibi manzum hikayeler yazmıştır.

 

Manzum hikaye geleneğini sürdüren bir diğer şair de Mesud Mesihî’dir. Elimizde bulunan tek eseri “Verga ve Gülşa”da şair hakkında bazı bilgiler bulunmaktadır. Burada şairin eserini 1628/29 yılında bitirdiği, bu zaman 51 yaşında olduğu (dolayısıyla 1577/78 tarihinde doğduğu) , “Dane ve Dam”(Yem ve Tuzak) ve “Zenbur ve Esel” (Arı ve Bal) adlı mesnevilerinin de bulunduğu bildirilmektedir. Maalesef son iki eser kayıptır. Mesnevide sık sık kullandığı gazellere bakılırsa şairin bu alanda da eserler verdiği ve belki de bir divanının olduğu anlaşılacaktır. Dil, üslup ve vezin açısından Fuzulî’nin “Leyla ve Mecnun” mesnevisinin tesirinde kaldığı açıkça görülen “Verga ve Gülşa” eseri, aynı zamanda halk kahramanlık ve aşk destanlarından da büyük ölçüde etkilenmiştir. Fuzulî’nin Mecnun’undan farklı olarak Verga günlerini ağlamakla geçirmiyor, sevgilisini kaçıranlarla savaşıyor, dayısının ülkesini düşmanlardan kurtarıyor. Eser geleneksel olan trajik değil, mutlu sonla bitiyor. Sevgililer öldükten sonra diriliyor ve evleniyorlar.

 

17. yy şairlerinden olduğu bilinen Melik Bey Avcı da dönemin yetenekli şairlerindendir. Şiirleri 1933 yılında A. Caferoğlu tarafından Berlin’de “Gencine” adlı bir el yazmada bulunmuştur. 17. yy Safevî hükümdarlarından Şah Süleyman’ın (1666-1694) tahta çıkmasına ithaf edilen bu el yazmada şairin 372 beytlik şiirleri yer almaktadır. Fuzulî ve Nevaî tesirinin görüldüğü bu felsefî ve aşıkane şiirlerin dili genelde ağır olsa da, şair zaman zaman halk dilinden deyim ve kelimeler kullanmıştır. Ayrıca burada eski Çağatay – Özbek Türkçe’sinden alınmış kelimelere de yer verilmiştir. 17. yüzyıl Azerbaycan edebiyatında Fuzulî geleneklerinin en güzel devamcısı Alican Gövsî Tebrizî’dir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmeyen şair Tebriz’de doğmuş, eğitimini Safevîlerin yeni başkenti İsfahan’da almış, burada dönemin tanınmış şair ve bilim adamı Mirza Tahir Vehid ile arkadaşlık etmiştir. II. Şah Abbas’ın tarihçisi olan ve Türk, Fars, Arap, Hint dillerinde doksan bin beyitlik şiirleri bulunan Vehid, Gövsî Tebrizî’nin bir şair gibi yetişmesinde etkili olmuştur. Şiirlerinden de anlaşıldığı gibi, şair saraydan uzak, sade bir hayat sürmüştür.

 

Gövsî’nin Divanının biri İngiltere, diğeri Gürcistan’da olmak üzere iki nüshası bilinmektedir. Divan’da şairin gazel, muhammes, müseddes, terc-i bend, terkib-i bend, rubai türlerinden şiirleri yer almaktadır. Bunların hepsi Türkçe’dir. Gövsî Tebrizî her şeyden önce bir aşk şairidir. Şiirlerinin çoğunluğu aşk üzerinedir. O da Fuzulî gibi aşkı her türlü makam ve dünya malından üstün görmektedir:

 

Yeri yeri yoluna, ey esir-i devlet hey
Ki mal ile ele düşmez, giran behadır eşk.

 

Onun özü sözü ger derd-ü dağ-i alemdir
Veli ne derdin olursa ona devadır eşk.

 

Bunun için de şair aşıkın giyimine değil, iç dünyasına bakmayı, değer vermeyi talep ediyor:

 

Zinhar kem libasine kem bakma aşikin
Kim dağın altı kırmızıdır, üstü garedir.

 

Gövsî’nin şiirlerinde sosyal motifler de kuvvetlidir. Şiirlerinde yaşadığı muhiti “Çark-ı Hunhar” adlandıran şair, adaletsizliğe, haksızlığa, eşitsizliğe isyan ediyor, çalışan, üreten, gönlü açık insanların zor hayat sürdüğünü dile getiriyor.

 

Karadır ruzigârı her kimin kim gönlü rövşendir
Bilir her tıfl-i mektep kim yazılmaz ağ ağ üste.

 

“Zemane her kimi yandırdı, ben kebap oldum” diyen şair, bunları dile getirememekten yakınmaktadır:

 

Haray kim ne dilim var, ne bir dil anlayanım
Egerз i ney kimi cismim fegan ilen doludur.

 

Bu motifler Fuzulî’ye nazire olarak yazdığı “Söz” redifli gazelinde de bulunmaktadır:

 

Gц rmenem bir hemnefes ta eyleyem izhar sц z,
Yoksa kim ney tek menim sinemde hem з ok var sц z.

 

Verilen örneklerden de görüldüğü gibi, Gövsî canlı, güzel bir Türkçe kullanarak şiirlerinin estetik gücünü artırmayı, Türkçe’yi aruz veznine uygun bir duruma getirmeyi başarmıştır. Kullandığı “Bir arka ki gele su, var ümid bir de gele”, “Ağzı şirin eylemez helva demek helva gibi”, “Boyun belasın alım, kanı kan ile yumak olmaz” vs. gibi deyim ve atasözleri de şiirlerine bir canlılık kazandırmıştır.

 

Fuzulî’den sonra sadece Türk edebiyatını değil, Fars edebiyatını da etkileyen bir diğer şair, Saib Tebrizî’dir (1601-1676) . Genç yaşlarında I. Şah Abbas’ın (1587-1629) tehcir siyaseti sonucu ailesi ile Tebriz’den yeni başkent İsfahan’a göç etmek zorunda kalan Saib, seyahate çıkmış, Irak-i Arab’ı, Anadolu’yu gezmiştir. İsfahan’a döndükten sonra Şah Abbas tarafından ilgi görmeyen şair, 1626 yılında bir daha buradan ayrılmış, bir süre Kabil hakimi Nevvab Mirza’nın, Hindistan hükümdarı Cihan Şah’ın yanında bulunmuş ve buralarda büyük saygı görmüştür. Altı yıl burada kaldıktan sonra yine İsfahan’a dönmüş, bir süre saraydan uzak yaşadıktan sonra II. Şah Abbas’ın (1642-1666) sarayına girmiş ve “Melik-üş Şüera” adını almıştır. Bu hükümdarın ölümünden sonra saraydan ayrılan şair, ömrünün son on yılını saray dışında geçirmiştir. Bu yıllar Saib’in hayatının en verimli yıllarıdır. Şair bu yıllarda divanlarını konulara göre yeniden düzenlemiş ve 800 şairin eserlerinden örneklerin yer aldığı 25000 beyitlik meşhur Beyaz’ını (Sefine-i Saib) oluşturmuştur.

 

Saib Tebrizо ’nin Fars ve Türk dillerinde divanları dışında “Kandaharnâme” adlı mesnevîsi ve henüz bulunamayan “Mahmud ve Ayaz” adlı manzum hikâyesi vardır. Gerek Batılı, gerekse de Doğulu (İran, Hindistan vs.) araştırmacılar tarafından Farsça yazdığı eserlerle ele alınan Saib’in Türkçe eserleri hep dikkat dışı bırakılmıştır. Saib Tebrizî kaside, rubai, mülemma, kıta vb. türlerde eserler verse de şiirlerinin büyük çoğunluğunu gazeller oluşturmaktadır. Lirik şiirlerinde Fuzulî geleneklerini devam ettirmiş, ona nazireler yazmıştır:

 

Tutulmuş könlümü cam ilen şadan eylemek olmaz,
El ilen püstenin ağzını handan eylemek olmaz.

 

Veya;

 

Elden çıharam zülf-i perişanını görgeç
Huşdan gederem serv-i huramanını görgeç.

 

Şairin gazellerinde tasavvufî ve dünyevî aşkın yanı sıra sosyal ve ahlâkî görüşleri de yer almaktadır. Aşk konulu şiirlerinde bile Saib, zulüm, haksızlık ve iftiraya karşı çıkıyor, nasihat edici bir tavır takınır. O, insanları dünya malı için herkese baş eğmemeye, arkadaşlıkta sadakatli olmaya çağırır:

 

Açmagil ağzın görende hal-i mişkin danesin,
Egme baş pergâr tek her nökteye dövran üçün.

 

Yoldaş oldur ki kara günlerde yoldan çıkmasın,
Keçme yoldaşdan Hızır tek çeşme-yi heyvan üçün.
Bazı beyitleri ise adeta atasözlerini andırmaktadır:
Ger umarsız ki cavanbaht olasız ahir-i ц mr,
Gocalar gedrini zinhar igidlikte bilin.

 

“Minnet ile dirilik ölümden beter” diyen şairin birçok gazeline bu eğilmez ruh hakimdir. O, şiirin şekil güzelliği ile mana güzelliğini birleştirmeye, bir estetik-felsefî bütünlük yaratmaya çalışmıştır. Özellikle şiire getirdiği “Sebk-i Hindî” (Hint Üslûbu) ile gazellerindeki öğretici, nasihat edici yönü kuvvetlendirmiştir. Şair bir mısrada verdiği fikri, ikinci mısradaki örnekle açıklıyor ve tamamlıyor:

 

З ün kц nül binur olur mütlek inan alur heves,
Gaş garalanda çıkarlar yuvadan heffaşlar.

 

(Yarasalar hava kararınca çıktığı gibi, gönül de ilim nuru ile ışıklanmazsa heves ipini koparır.)

 

Veya başka bir örnekte olduğu gibi:
Cam urmak resmdür saki, tutulmuş ay üçün,
Seygel-i cam ile pervaz et tutulmuş könlümü.

 

Bu beyitte de halk arasında yaygın olan bir gelenekten (Ay tutulduğunda kaplara vurarak gürültü koparmak) söz edilmekte ve benzetme yapılmaktadır. Saib Farsça şiirlerinde bile Türkçe deyim ve atasözlerinin çevirisinden yararlanmıştır. Saib Tebrizî, vezin, şekil, konu açısından Azerbaycan divan edebiyatının son klâsik temsilcisi sayılabilir. Çünkü ondan sonra divan geleneği giderek zayıflıyor, buna karşın güçlenen halk şiiri gelenekleri yazılı edebiyatta kendine yer edinîyor. Saraydan çıkarak halkın içine karışan şairlerin büyük kısmı aynı zamanda, hece vezni ile halk şiiri türlerinde de eserler yazmaya başlıyorlar. Bu husus özellikle şiir dilinin sadeleşmesini, canlı halk diline yaklaşmasını sağlamıştır.

 

Bu dönemde baş gösteren Osmanlı-İran, Rus-İran savaşları, ayrıca küçük hanlıklar ve derebeylikler arasında geçen savaşlar sonucu birçok şairin eserleri yok olmuş, günümüze ulaşmamıştır.
18. yüzyıl şairlerinden Nişat Şirvanî’nin cönklerde bulunan şiirlerine bakılırsa, yetenekli şair olduğu, Fuzulî etkisinde şiirler yazdığı ortaya çıkmaktadır. Bir şiirinde canlı bir dille sevgilisine hitap etmektedir:

 

El yaman, yahşı deyer, gezme bu kaferler ile,
Sene yüz kerre dedim, gezme, müselman, gezme.

 

Dönemin zorlukları, insanlarda sadakat ve vefanın kalmayışı, ağır hayat şartları şairin eserlerine yansımıştır:

 

Her tebibe söyledim derdim, devasın görmedim,
Möhnet-ü derd-ü gemin heç intehasın görmedim.
Bu cahanın bir hegigi aşinasın görmedim,
Her kimin çektim cefasın, bir vefasın görmedim.

 

Nişat’ın çağdaşlarından Şakir Şirvanî hem halk şiiri hem de divan şiiri türünden eserler vermiş, özellikle Nadir Şah Afşar’ın Şirvan’a hücumunu konu alan “Ahval-i Şirvan” adlı tarihî manzumesiyle bilinmektedir. Tarihî manzume geleneğini sürdüren bir diğer şair de Ağa Mesih Şirvanî’dir. Hayatı hakkında pek fazla bilgi olmasa da 1789 yılında geçen bir olayla ilgili yazdığı manzume, bu tarihe kadar yaşadığını göstermektedir. M. F. Ahundzade’nin ve F. Köçerli’nin büyük değer verdiği şairin gazel, muhammes, müstezad, terc-i bend vs. yazdığı, Guba hükümdarı Fetali Han için bir “Şahname” düzenlediği bilinmektedir.

 

“Kıssa-i Şirzad” mesnevisi ve bazı şiirleri elimize ulaşan Mechur Şirvanî de divan edebiyatı geleneklerini sürdüren şairlerdendir. Mesnevisinde Safevî tahtını ele geçiren Nadir Şah’ı Kamil Vezir tipiyle canlandıran şair, ona karşı eserin kahramanı Şirzad’ı koymaktadır. İyilikle kötülüğün mücadelesi şeklinde verilen olaylar, iyiliğin zaferi ile sonuçlanıyor. 18. yüzyıl Azerbaycan edebiyatının yetiştirdiği şairler arasında hiç şüphersiz Molla Veli Vidadî (1707-1808) ve Molla Penah Vagif’in (1717-1797) özel bir yeri vardır. Aşık şiiri ve divan şiirinin yakınlaştığı bu dönemde onlar sadece her iki türden eserler vermemiş, divan edebiyatı geleneklerini halk şiirinde başarıyla uygulayarak güzel bir sentez oluşturmuşlar. Gerek halk şiiri ve hece veznini gerekse de Arapça’yı, Farsça’yı, divan edebiyatını ve aruzu iyi bilen bu şairler halk şiirine yeni hava, yeni şekil, fikir ve felsefî derinlik kazandırarak Azerbaycan edebiyatının gelişim yönünü belirlemişler. Divan edebiyatının çeşitli türlerinde (gazel, kaside, muhammes, müstezad vs.) eserler veren Vidadî ve Vagif, aşık edebiyatının da bayatı, geraylı, goşma, özellikle divan şiirinden gelen muhammes, müseddes türlerinde şiirler yazmışlar.

| « Önceki | Sonraki » |

 

|» “Azerbaycan Edebiyatı” Sayfasına Dön! « |

 


İle Yorum Yap!
Yorum Yap!

(İletinizi yazmadan önce, lütfen buraya dokunarak uyarıları okuyun!)

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Yazı Detayı
  • Yazının Bağlantısı: Azerbaycan Türkleri’nin Edebiyatı – (3. Bölüm)
  • Yazının Kategorisi: Azeri Edebiyatı, Edebiyat, Yazılar
  • Yazar:
  • Eklenme Tarihi: 19 Aralık 2007
  • Bu yazıya yapılan yorumları RSS kaynağı ile takibe alın.
  • Bu yazıya kendi sayfanızdan geri izleme yapın.
  • Diğer kaynaklarda arayın:
  • Etiketler:, , , , , , ,