acil kitap


Allah ve Tanrı Sözcükleri Üzerine

allah ve tanrı

Daha önceden bu konu üzerinde birçok yazı içerisinde küçük açıklamalar yaptım ve yazılara yapılan birçok yorumda bu iki sözcüğün – kavramın denkliği üzerine görüşlerimi bildirdim. Fakat yeni yazılarda kullanılan “Tanrı” sözcüğünü benimsemeyen, bazen de sindiremeyen bazı okuyucuların yorumlarından anlaşıldığı üzere insanların kafasında hâlâ bu iki adın aynı kavramı karşıladığı konusunda kuşkuları var. Bunun için bu yazı ile yaratıcı kavramını karşılayan bu iki adın denkliğini anlatmaya çalışacağım.

Türk milleti olarak, bizlere sunulan bilgileri sorgulamadan kabul etme yönümüz vardır. Özellikle milletimizin yumuşak karnı olarak bilinen “inanç” konusunda atıp tutulanların bilimselliğini, gerçeğe uygunluğunu ve işe yararlığını mantık süzgecimizden geçirmeden benimseyiveririz. Bu nedenle bazı yanlış bilgiler, toplumumuzun usunda (aklında) yanlış olarak yer edinmiştir. Dahası bu yanlış bilgiler, onu sorgulamadan olduğu gibi kabul eden insanlar tarafından çok sıkı taraftar bulmaktadır. Çünkü efsane ve mitoloji gibi gizemli konularda söz taşımayı çok seven ulusumuz, kulaktan dolma bilgileri de çevresindeki insanlara “yemin billah çekerek” anlatmayı çok iyi becerir. Hâl böyle olunca, bazen kargaların bile güleceği bazı misaller tartışması bile “günah” kabul edilebilecek konulara dönüşür.

Tanrı adının, özünde Allah sözcüğü gibi tüm evrenin Ulu Yaratıcısına verilen bir ad olduğu, ancak bu konuyu derinlemesine araştıranlar tarafından bilinmektedir. Bunun dışında kalan insanlar, “Tanrı” sözcüğünü duydukları anda “Kafir misin sen? Biz müslümanız ve Allah’a inanıyoruz. Tanrı’ya falan inanmayız biz.” diyerek ne kadar büyük bir gaflete düştüklerinin farkında değildirler. Çünkü bunlar, dogmatik temellerde öğrendikleri bilgilerin yanlış olduklarına ihtimal vermez, bu bilgilerin yanlışlığını savunan insanlara da tahammül edemezler. Hâlbuki usumuzu karıştıran bu sorunu algılamak, oldukça basittir: Dünya milletlerinin büyük çoğunluğu tek Yaratıcının varlığına inanıyor ve onu “farklı sözcüklerle” ifade ediyor…


Göktanrı Romanı Üzerine
Türk‘ün Yüzünü Allah’a Dönmesi

göktanrı romanı üzerineAzerbaycan‘ın büyük şair ve yazarlarından Sabir Rüstemhanlı’nın kaleminden çıkan bu değerli roman, Türklerin kutlu peygamberi Oğuz Han‘ın macera ve sıkıntı dolu bir süreçte tek Tanrı inancını Türk budunu arasında yaymak için yaptığı uğraşları anlatmaktadır. Birçok insanın hâlâ bir peygamber olarak dünyaya gönderildiğine inanmadığı Oğuz Han’ın, hayata gözlerini açtığı ilk günden itibaren mucizelerle dolu bir elçilik görevini aldığı romanda ayrıntılarıyla verilmektedir. Oğuz Han’ın yaşadığı Hun döneminde Türk Ulusu’nun durumu ve Türklüğün inanç boyutunda düştüğü boşluğu kapatmak için acuna gönderilen Oğuz yalavaçın (peygamberin) Türkleri Gök Tanrı‘ya iman etmeleri için geçirdiği kutsal ve cefalı yaşamı…

Anlattığı döneme uygun olarak arı (sade) ve güzel bir Türkçe ile yazılan Göktanrı romanı, Rüstemhanlı’nın önsözde belirttiğine göre önce içinde Arapça, Farsça, Rusça, İngilizce… gibi yabancı dillerden bir tane bile sözcük bulunmadan, yani %100 öz Türkçe ile yazılmış; fakat okuyucuların anlamakta güçlük çekeceği düşünülerek günümüz Türkçesine aktarılmıştır. Yazarın konuyu ele alış biçimi, oldukça etkileyici bir serüvenle sağlanmıştır. Olaylar, Hun dönemindeki Türk yaşantısına uygun biçimde gelişmiş ve tıpkı Atsız Ata’nın Bozkurtlar romanındaki gibi sürükleyici bir üslupla kurgulanmıştır.

Oğuz Han’ın doğmasıyla başlayan mucizeler, ailesinde onun çevredeki diğer çocuklardan farklı olduğu düşüncesini meydana getirmiştir. Oğuz’un kısa zamanda olgunlaşarak yiğit bir delikanlı olmasından öte, inanç boyutunda çok derin düşüncelere sahip, felsefik düşünebilen bir kişi olarak ortaya çıkması önceleri ailesini ve yakın çevresini rahatsız etmiştir. Oğuz Han, daha küçük yaşta çevresindeki aksakallı bilgelerle düşünce alışverişinde bulunmuş, onlardan yaratılışa ve Türk mitolojisine dair bilgiler edinmiştir. Çevresinde gördüğü olayları yorumlayarak, ulusun inancındaki çarpıklıkları çözerek tek Tanrı olan Gök Tanrı’ya iman etmeleri için çabalamıştır.


Şehit Kubilay ve Menemen Olayı

Şehit KubilayYabancıların “hasta adam” diye adlandırdıkları, şeriatın batağında çürümeye bırakılmış Osmanlı‘nın ve yine yabancıların “uyuyan dev” dedikleri Anadolu’da Türk Ulusu’nu bilmem hangi millete peşkeş çekmeye çalışan padişahların tarih olduğu 1900′lü yıllardayız. Türklüğün bu hastalıktan kurtularak demokratik, laik ve çağdaş bir yönetimle yeniden doğduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde, şeriatın geri getirilmesini ve halifenin yönetimindeki bir devletin yaratılmasını isteyen meczupların İzmir’in Menemen ilçesindeki isyanına tanık oluyoruz. Bu isyan hareketi, ilk bakışta birkaç kişilik küçük bir isyan gibi görünse de, cumhuriyetin ilk yıllarında rejime karşı ilk ayaklanma olması ve Atatürk’ün bu yıllarda hayatta olması yönüyle önemlidir.

Cumhuriyet‘in ilanının üzerinden 7 yıl geçmişken, bir kısmının Arap olduğu bilinen ve Manisa üzerinden gelen 6-7 kişilik bir grup, 23 Aralık 1930′da İzmir’in Menemen ilçesine gelerek önce kalabalıkların içinde “Şapka giyen kafirdir, yakında yine şeriata dönülecektir.” gibi sloganlar ve tekbirler atarak dolaşmışlardır. Daha sonra bu yobaz sürüsü, orada kandırdıkları birkaç kişiyi de arkalarına alarak başlarında sarık, sırtlarında cübbe ile camiye girerek cemaati Derviş Mehmet adlı bunağın “Mehdi” olduğunu söyeleyerek kandırmaya çalışmışlardır. “İşte karşınızda gördüğünüz bu adam, Mehdi’dir. Taraf-ı İlahiden geliyoruz. Şeriat istiyoruz. Askerin kılıç ve kurşunu bize işlemez. Herkes bu bayrağın altından geçecektir. Geçmeyenleri kılıçtan geçireceğiz.” gibi sözlerle hem cemaatin zihnini bulandırmış hem de onları zorla kendilerine destek vermeye zorlamışlardır. Oradaki kişilerin bir kısmı zorla, bir kısmı da gönüllü olarak Derviş Mehmet ve saz arkadaşlarına katılmışlardır.


Laiklik Dinsizlik midir?

Laiklik Dinsizlik midir?Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını araştırmadan, onların neler içerdiği ve insanlara nasıl bir yaşam sunduğunu bilmeden Ulu Önder‘e ve onun getirdiği tüm yeniliklere karşı çıkan insanlar, laikliği “dinsizlik” olarak tanımlıyorlar. Amaçları Atatürk‘ün yarattığı çağdaş ve yüce Türk Cumhuriyeti’nin temel değerlerini yıpratmak ve zihinlerindeki deli saçmalarını Türk milletine kabul ettirmektir. Bu yazı, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının bu duruşlarına karşı milletimizi uyarmak adına yazılmıştır.

Laiklik kavramını doğru biçimde öğrenebilmek için, önce dünyada 6 milyar insanın yaşadığını, bu insanların türlü türlü dinlere inandıklarını, bunun evrensel insan haklarından biri olduğunu ve buna bağlı bir geniş öngörüyü edinmeye çalışın. Yani kendi dinsel kimliğinizin ötesini, milyonlarca insanın toplu olarak benimsedikleri inanç gruplarının varlığını da içeren geniş bir dünya görüşüne ulaşın. Daha sonra laikliğin yalnızca Müslümanları ilgilendirmediğini, çağdaş her toplum için laikliğin önemli bir değer olduğunu kavrayın.

İnsanlar, hak ve özgürlüklere sahip oldukları yerlerde istedikleri dini seçmekte özgürdürler. Bu, bir kişinin nefes alma hakkı kadar doğal bir durumdur. Japonya’da doğan bir kişinin Budizm’i anlamlı bulmaması sonucunda Müslümanlığı kabul etmesi gibi, Türkiye’de doğan birinin İslam’ı anlamlı bulmaması sonucunda Budizm‘i kabul etmesi gayet doğaldır. Burada duygusal düşünmeden, mantıklı ve geniş bir dünya görüşüyle konuyu irdelemeliyiz. Her insanın kendi dinini seçme özgürlüğüne sahip olduğu devletlerde, pek doğal olarak farklı dinlere mensup kişilerin bir arada yaşayabilmesi mümkün olmalıdır. İşte “laiklik“, temel anlamda toplumların din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan bir sistem olarak kabul edilmelidir.


Din Dilinin Türkçeleştirilmesi

Toplumumuzda giderek “inakçı” (dogmacı) düşünce yapısı yaygınlaşıyor. Bunu üzülerek söylüyorum; fakat insanlar artık birçok şeyi sorgulamadan, önlerine sunulduğu gibi kabul ediyorlar. Hani insanların “yumuşak karnı” diye yorumladıkları belli duyarlılıkları vardır ya? İşte günümüzde insanlar özellikle dinsel boyuttaki düşünce yapılarını ve uygulamaları pek sorgulama yoluna gitmiyorlar. Elbette Tanrı‘nın bize buyurduklarını sorgulamak doğru değildir. Fakat bazı insanların söylemlerine “Tanrısal” özellik kazandırarak, onu topluma dayatmaya çalışması, kuşkusuz sorgulanmalıdır. Bu sorgulama olgusuna bir örnek vereyim: Suyu üç yudumda içmek, ters dönmüş bir terliği düzeltmek, lavaboya sol ayakla girip sağ ayakla çıkmak… gibi toplumca benimsenmiş davranışların “neden” yapıldığını çoğu kimse bilmez. Eğer bunların “hangi mantıkla” böyle yapıldığını bilir ve uygularsa, ne mutlu…

Şimdi kişilerin sorgulamadan kabul ettikleri dinsel anlamdaki farklı bir boyuta dikkatinizi çekmek istiyorum: “Din dili“…Tarihimize baktığımızda, geçen binlerce yıl içerisinde birçok dini benimsediğimizi, en çok da Gök Tanrı Dini ve İslamiyet etkisinde kaldığımızı görürüz. Fakat İslam‘dan önce kabul ettiğimiz ve başka uluslardan aldığımız bütün dinlerde, hep “inanç” boyutunda alıntılar yapmış, dini kendi dilimizle anlamaya / uygulamaya çalışmışken, İslam dinini benimsedikten sonra dilimize büyük bir hızla Arapça – Farsça sözcükler girmeye başlamıştır. Bu da, yalnızca “inancını” benimsediğimiz bir din ile, din boyutunda öz dilimizden uzaklaşmamıza neden olmuştur. Şöyle ki İslamiyet’ten önce de onun yüceliğine inandığımız Ulu Tanrı‘mız, İslamiyetle birlikte “Allah” adını almış ve insanlar “Tanrı” demekten utanır hâle getirilmişlerdir. Hâlbuki ikisinde de “Yaratıcı” kastedilmektedir.

Konuyu farklı yönlere çekmeden, Türkiye’de dinsel anlamda kullanılan dilin neden Türkçeleştirilmesi gerektiğini açıklayayım: Din, insanların tinsel (manevi) boyutta doyuma ulaşmalarını sağlar. Asıl amacı, insanlara sistemleşmiş bir “inanç yapısı” sunarak, insanları o yapı içerisinde Tanrı‘ya yaklaştırmak ve bu yolla onların doyuma / hazza ulaşmasını sağlamak olan din, kuşkusuz kişilerin “anladıkları” dil ile uygulamaya geçirilmelidir. Bugün Türkiye’deki insanların % 90′ına yakınının anadilinin Türkçe olduğunu ve bu insanlar içerisinde sonradan Arapça öğrenenlerin sayısının yok denecek kadar az olduğunu düşünürsek; anadili ve resmi dili Türkçe olan bir topluma, dinlerini anlamadıkları bir dil ile yaşamlarına uygulayacakları bir dayatma yapmanın doğru bir düşünce olmadığını anlayabiliriz.


Sayfalar: 1 2 »