acil kitap


22 Ağustos - İnternet Sansürü!

internet filtresi, sansürüDevletlerin demokrasi anlayışları, her vatandaşın bağımsız iradeye ve düşünce hakkına sahip olduğunu gösteren özgürlükleri sayesinde ortaya konulur. Çağdaş demokrasi, bireylerin düşünce ve davranış özgürlüğüne ortam yaratmaya çalışmaktadır. İnternet de, insanların duygu ve düşüncelerini, özgün materyallerini rahatlıkla paylaşabildiği, kendi doğrularını savunabildiği bir ortamdır. Sanal ortam, bu yönüyle bir toplumun demokrasi yönünden gelişmişliğini göstermeye yeterlidir.

Özgür bir paylaşım ortamında, kuşkusuz art niyetlilerin olma ihtimâline karşı belli kısıtlamaların yapılması gereklidir ve doğrudur. İnsanların birbirlerinin haklarına müdahale etmeden, başkalarının düşüncelerine saygı duyarak doğrularını paylaşmaları kuşkusuz önemlidir. Bunu sağlamak için öncelikle toplumun demokrasi, vatandaşlık ve çağdaşlık anlayışını geliştirmek gerekir. Bu ortamı katı kurallar ve kısıtlamalarla sağlamak, günümüzün eğitim anlayışına da aykırıdır.

Bir öğretmen, sınıftaki tüm öğrencilerinin çağdaş, yaratıcı ve özgün düşünebilmesi için öyle bir ortam yaratmalıdır ki; öğrenciler arkadaşlarının düşüncelerine saygı duyarak ve onların haklarını gasp etmeyerek çekinmeden doğrularını paylaşabilsinler. Bu ortamı yasaklar, sınırlamalar ve türlü katı kurallarla yerleştirmeye çalışan öğretmen, kuşkusuz başarısız olacaktır. Başarısızlığın ötesinde, bu çağdaş eğitim anlayışına aykırıdır ve anayasada ifadesini bulan “düşünce ve vicdan özgürlüğü”ne de ters düşecektir. İşte bu durum, tıpkı internetteki sınırlamalara benzemektedir. Kısıtlamalar ve yasaklarla insanların eğilimi değiştirilemez; aksine pekiştirilir.


Sözleşmeli Öğretmene Müjde!

sözleşmeli öğretmenKamuda 6-7 yıl önce bir istihdam biçimi olarak ortaya çıkarılan “sözleşmeli öğretmenlik“, o günden bu yana tartışmalı bir konu olarak gündemi işgal etmiştir. Çünkü sağlanmaya çalışılan gelişme ile uzaktan yakından ilgisi olmayan kısıtlamalar, aynı emeği vererek kamu personeli olmayı hak etmiş öğretmenler arasında statü farklılığı yaratmaktan öteye geçememektedir. Bu nedenle ikinci sınıf öğretmen muamelesi gören sözleşmeli öğretmenler, her ortamda haklarının iyileştirilmesi ve memuriyet kadrolarına geçişlerinin sağlanması için ellerinden gelen çabayı gösterdiler. Fakat yıllardır aynı yalanlarla oyalandılar ve sözleşmeli köleliğe razı olmaya mecbur bırakıldılar.

Ülkemizde siyaset çok çürük temeller üzerinden yürütülüyor. İnsanlarımız ölümle korkutulup sıtmaya razı olacak hâle getiriliyor. Çok küçük şeylerle mutlu olmayı öğreniyoruz Türkiye‘de. Çünkü biz hep az olanı kazanıyorken, aslan payını bizden az hak edenlere terk etmek zorunda bırakılıyoruz. Sözleşmeli öğretmenlik çilesi de, bunun bir örneğidir. Liseden mezun olup, herhangi bir branştan öğretmenlik bölümünü kazanmış; alın teri dökerek dört yıl boyunca üniversitedeki yüzlerce sınavdan başarılı olarak öğretmen olmaya hak kazanmış; bir ülke ayıbı olan KPSS sınavını da başarıyla geçerek kamu personeli olmayı hak etmiş bir vatan evladı, verdiği bu kadar emek karşılığında bir devlet kadrosuna alınamıyorsa bu Türkiye gibi büyük bir devletin ayıbıdır. O kişi kamusal haklarından mahrum bırakılıyor ve yıllarca devlet büyüklerine “kadro, kadro, kadro” diye yalvartılıyorsa bunda tek suçlu sözleşmeli öğretmenlere kadro sözü verip de tutmayanlardır.


YGS‘deki Şifre ve Hatalı Sınavlar

ygs şifreBugünün gençleri, yarının geleceğidir. Bizim en değerli varlığımız, yarına bırakacağımız asil Türk gençliğidir. Bunun farkında olmak ve ciddi bir eğitim sistemiyle gençlerimizi bilgi – beceriyle donatmak, devletimizin başlıca görevlerinden biri olmalıdır. Çünkü devletin “carpe diem” misali bir ülküsü olamaz, olmamalıdır. Bu anlamda bugün yapılanlar, her zaman geleceğe yatırım olarak algılanmalıdır. Peki ülkemizde geleceğimiz olan gençlere, öğrencilere ne kadar değer veriliyor dersiniz?

ÖSYM‘nin yapmış olduğu son sınavların neredeyse tamamında bir yanlışlık, şifre veya haksızlığa yol açacak benzer bir hata bulundu. Bunlara rağmen yüzlerce kişinin denetiminde ve gözetiminde olan büyük bir kurum, hâlâ hata yapmaya devam ediyor. Polislik sınav sorularının cemaat dershanelerinde sınavdan önce dağıtılmasının medyada yer alması ile başlayan soruşturmaların ardı arkası gelmedi. Önce KPSS’de büyük bir kopya skandalı yaşandı ve bu olay başkanı koltuğundan edecek kadar büyüdü. Kopyanın ne kadar sistemli olduğu tüm çıplaklığıyla, belgelerle ortaya konuldu. Aradan çok zaman geçmeden YGS’de bir şifreleme yapıldığına dair iddialar tartışılmaya başlandı ve ÖSYM ne kadar inkâr ettiyse de ciddi anlamda bir şifre olduğu belgelerle ispat edildi.

Bunun üzerine ÖSYM’de büyük bir operasyon başlatıldı ve olayın içinde adı geçen kişiler tasfiye edildi. Kitapçıklar yeni bir sistemle basılmaya başlandı, her adaya farklı bir sınav kitapçığı gelecek şekilde bir dağıtım yapılmak istenildi. Fakat her kitapçık için ayrı yanıt anahtarı yaratmak, milyonlarca kişinin değerlendirildiği sınavlarda bilgisayarların – optik okuyucuların bile kafasını karıştırdı. ALES’te kitapçık krizi yaşandı, YGS’de binlerce kişi kağıdının yanlış okunduğu için mahkemeye başvurdu, binlerce kişinin cevap kağıdı yeniden değerlendirildi, LYS’ye girmeye hak kazanamayacak kadar düşük puan alan birçok kişi ikinci değerlendirmede tıp veya hukuk bölümlerine girebilecek puanı elde ettiler. Şaka gibi; ama ülkenin geleceği olan Türk gençlerinin gelecekleri, umutları ve mesleki gelişimleri oyuncak oldu, dalga konusu hâline geldi.


Tanınmayan Adam ve Bilinçsizliğimiz

Tanınmayan AdamTarihimizin tozlu sayfalarına baktığımızda, belli aralıklarla başka ulusların etkisinde kalarak değiştiğimizi ve bozulduğumuzu görebiliyoruz. Bu örneklerden genelleme yaparak, Türk Ulusu’nun yaşadığı değişimler hakkında genellemeler yapacak olursak, şunları söyleyebiliriz: Hunlar ve Göktürkler, Türklüğün en katıksız yaşandığı dönemlerdi. Bu dönemlerde TÜRK budunu o kadar güçlü oldu ki, adını tarihe altın harflerle yazdı. Milyonlarca km2‘lik alanda hüküm sürüp, birçok devleti egemenliği altına aldı. Diğer uluslarda tuvalet alışkanlığı bile yokken, biz cebimizde ipek mendillerle dolaşıyor, evreni keşfetmek için bilimsel araştırmalar yapıp kendi alfabemizle kitâbeler bırakıyor, tepük (futbol) oynuyorduk. Çünkü özümüzü korumuş, başka etkilerden uzak bir Türklüğü, olduğu gibi yaşıyorduk.

Uygurlar döneminde önce inancımızda değişiklik yapıp, Gök Tanrı dininden vazgeçerek Maniheizm’i seçtik. Bununla da kalmayıp, göç etmeye – gezmeye alışan Türkler‘i yerleşik hayata geçirdik. Bu da yetmezmiş gibi, inancın etkisiyle savaşmaktan ve et yemekten de vazgeçtik. Çinlileştik, Hindulaştık, bozulduk. Sonunda kendi kendimizle savaştık, kaybettik. Yok olmak üzereyken, bir Türk kahramanı olan Osman Bey’in beyliğini büyüterek Osmanlı’yı kurduk. İlk 5-6 padişahtan sonra Türklükten çok islamı savunan bir kimliğe büründü devletimiz. Irkımız için değil, dinimiz için savaşmaya başladık. Eğitimi, siyaseti, yönetimi ve aklınıza gelebilecek her şeyi dine uygun hâle getirmeye çalışırken Araplaştık, Farslaştık, bozulduk. Din kardeşi zannettiğimiz Araplar, Farslar, Balkanlılar ve Afrikalılarla dost olduk, halifeliği üzerimize aldık. Ama temelinden bozuk bir felsefeyle yönettik devletimizi, cihad etmek isterken müslüman kardeşlerimizin (?) bizi satmasıyla, arkadan vurmasıyla yine kaybettik. Olmadı, Batı’ya yöneldik. Fransızlardan ve İngilizlerden kaptık kültürümüzü. Zaten bir yozlaşmanın içerisindeyken, yeniden bir yabancı kültüre merak salmak iyiden iyiye yıprattı milli benliğimizi ve kaybettik.

Türklüğü ortadan kaldırabileceklerini düşünen hainlere karşı, Ulu Önder M. Kemal Atatürk ortaya çıktı. Türk Ulusu’nu bir araya topladı, teşkilatlandırdı. Düşmanları yendik, Türkiye Cumhuriyeti’ni yarattık. Üzerimizdeki Arap – Fars etkisini attık, Ata’mızın önderliğinde her şeyi Türkleştirdik. İnancı, insan haklarını ve aklınıza gelen her şeyi özgür ve çağdaş kıldık. Ulus devleti kavramına karşı, hâlâ birden çok ulusu bir arada barındıran bir imparatorluk olan Osmanlı’yı ve onun şeriatını savunan insanlara karşı içeride, Türk soyunu ve uygarlığını yok etmeye çalışan düşmanlara karşı da dışta savaştık ve büyük bir zafer kazandık.


Yüksek Lisans Yapmak

yüksek lisans yapmakDaha önce birçok kişi tarafından yüksek lisans yapmanın koşulları ile ilgili soruları yanıtlamak durumunda kaldığım için, herkesin yararlanması adına böyle bir yazı yazma gereği duydum. Bu yazıdan yararlanarak yüksek lisans yapmak için hangi şartlara sahip olmanız gerektiği, hangi alanlarda yüksek lisans yapabileceğiniz, yüksek lisans harçlarının ne kadar olduğu, yüksek lisansın kaç yıl sürdüğü, yurt dışında yüksek lisans yapmak için hangi şartları sağlamak gerektiği, yüksek lisans öğrencilerinin burs imkânları, yüksek lisans türleri ve yüksek lisansın kariyerinize katkıları gibi belli başlı konularda bilgi sahibi olabilirsiniz. Yazıyı daha işlevsel kılmak adına bilgiler “soru – yanıt” biçiminde sunulacaktır.

Yüksek lisans ne demektir?

Türkiye üniversitelerinde, iki yıllık bir üniversite eğitimi “ön lisans“, dört yıllık bir üniversite eğitimi “lisans” olarak kabul edilmektedir. Dört yıllık lisans eğitiminizin üstüne, kendi alanınızda ayrıca uzmanlaşmak için ekleyeceğiniz ve daha çok “master” olarak bilinen eğitim sürecine de “yüksek lisans” denir. Yüksek lisans eğitimi, ilgili olduğunuz “enstitü” tarafından yapılır. Örneğin “tarih” veya “edebiyat” alanında yüksek lisans yapmak isteyen biri Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı olarak öğrenim görecektir.

Yüksek lisans kaç türlüdür?

Yüksek lisans “tezli” ve “tezsiz” olmak üzere iki türlüdür. Lisans eğitimi boyunca “pedagojik formasyon” denilen “eğitim derslerini” alan kişiler, “tezli yüksek lisans” yapmaktadırlar. Tarih, coğrafya, ilahiyat gibi bölümlerden mezun olan ve lisans eğitimi boyunca “eğitim dersleri” almayan kişiler ise önce “pedagojik formasyon” da denilen “tezsiz yüksek lisans” yaparlar. İsterlerse daha sonra “tezli yüksek lisans” yapabilirler.


Sayfalar: 1 2 3 4 5 »